10. ASIR ÂLİMLERİ

10. ASIR ÂLİMLERİ

EBÛ MANSÛR MÂTÜRÎDÎ

Ehl-i sünnetin iki i’tikâd imamından birincisi. İsmi, Muhammed bin Muhammed Mâtürîdî’dir. Künyesi, Ebû Mensûr’dur. Doğum târihi kesin olarak bilinmemekte olup, 238 (m. 862) yılında doğduğu tahmin edilmiştir. Doğum yeri Semerkand’ın Mâtürid nâhiyesidir, 333 (m. 944)’de Semerkand’da vefât etti. Ebû Eyyûb Hâlid bin Zeyd el-Ensârî’nin ( radıyallahü anh ) soyundan olduğu ba’zı tarihçiler tarafından kaydedilmiştir.

İmâm-ı Mâtürîdî, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin naklen bildirdiği ve yazdığı Ehl-i sünnet i’tikâdını, kelâm bilgilerini, ondan nakledenler vasıtasıyla kitaplara geçirdi. İzah ve isbât etti. Kelâm ilminde, akâidde müctehid olan Mâtürîdî ( radıyallahü anh ), kelâm ve fıkıh ilmini Ebû Nasr Iyâd’dan öğrendi.

İlimde çok iyi yetişen Mâtürîdî, çeşitli kitaplar yazmak ve talebe yetiştirmek sûretiyle Ehl-i sünnet i’tikâdını yaymıştır. Yetiştirdiği talebelerden el-Hakîm es-Semerkandî adıyla meşhûr Ebü’l-Kâsım İshâk bin Muhammed, Ebû Muhammed Abdülkerîm bin Mûsâ el-Pezdevî, Ebü’l-Leys el-Buhârî ve Ebü’l-Hasen Ali bin Sa’îd gibi ilim ve takvâ yönünden yükselmiş olan büyük âlimler başta gelmektedir. Böylece, İmâm-ı a’zamdan ( radıyallahü anh ) gelen i’tikâd bilgilerini nakleden İmâm-ı Mâtürîdî’den sonra da, talebeleri ve talebelerinin talebeleri bu husûsta binlerce kitap yazarak, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) gösterdiği doğru yol olan Ehl-i sünnet i’tikâdını, kendilerinden sonraki nesillere bildirdiler.

İmâm-ı Mâtüridî’nin yaşadığı devir, Abbasî Devleti’nin zayıflamağa başladığı ve yeni İslâm devletlerinin kurulduğu, çeşitli siyasî güçler ve i’tikâdî fırkalar arasında mücâdelenin arttığı bir zamana rastlar. Mâtüridî de diğer İslâm âlimleri gibi, kendi zamanında Ehl-i sünnet i’tikâdını müdâfaa etmiş, açık bir şekilde izah ederek yaymış ve müslümanların bu doğru i’tikâda uymalarını sağlamıştır. Bu husûsta ta’kip ettiği usûl, İmâm-ı a’zamın el-fıkh-ül-ekber, er-Risâle, el-fıkh-ül-ebsât, el-Âlim vel-mütealîm ve el-Vasiyye gibi i’tikâdla ilgili kitaplarında bildirilen i’tikâd bilgilerini, aklî ve naklî delîllerle açıklıyarak tasnif etmek olmuştur. Böylece Mâtüridî Ehl-i sünnet i’tikâdında müctehid imâm oldu.

Eserleri: Hayatını ilme ve Ehl-i sünnet i’tikâdını yaymaya hasreden ve bu husûsta büyük hizmetler veren Mâtüridî, benzerine rastlanmayacak ölçüde değerli eserler yazmıştır. Başlıca eserleri şunlardır:

1. Kitâb-üt-tevhîd: Bu kitapta sapık fırkaların sözlerinin yanlış olduğunu isbât edip, doğru i’tikâd olan Ehl-i sünnet i’tikâdını çok mükemmel bir şekilde açıklamıştır.

2. Te’vîlât-ül-Kur’ân: Tefsîre dâir benzeri az bulunan bir eserdir. Semerkandî bu esere büyük bir şerh yazmıştır.

3. Reddü Evâili’l-Edille lil Ka’bi ve Beyanü vehmi’l-Mu’tezile: Mu’tezileyi reddeden ve çürüten bir eserdir.

4. Er-Reddü alâ usûl’il-Karamita: Karamita fırkasını reddeden bir eserdir.

5. Reddü kitâb-ül-imâme li Ba’zir-Revafıza: Eshâb-ı kirama düşman olanları reddeden bir eseridir.

6. Kitâb-ül-makâlât fil-kelâm: Kelâm ilmine dâir bir eseridir.

7. Me’haz-üş-şeriyye: Fıkıh ilmine dâirdir.

8. Kitâb-ül-cedel: Usûl-ü fıkıh ilmine dâir olan bu eserinden başka kitapları da vardır.

Taşköprüzâde şöyle yazmıştır: “Ehl-i sünnet vel-cemâatın kelâm ilmindeki reîsleri iki zâttır. Bunlardan birisi Hanefî, diğeri Şafiî’dir. Hanefî olanı, Ebû Mensûr Mâtüridî, Şafiî olanı ise Ebü’l-Hasen el-Eş’arî’dir.”

Zebidî de şöyle demiştir: “Ehl-i sünnet vel-cemâat ismi geçince, Eş’arîler ve Mâtürîdîler kastedilir.”

İmâm-ı Mâtürîdî ve İmâm-ı Eş’arî, Ehl-i sünnetin i’tikâdda iki imamıdır. Ehl-i sünnetin reîsi ise, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’dir. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe fıkıh bilgilerini toplayarak, kısımlara, kollara ayırdığı ve usûller, metodlar koyduğu gibi, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ve Eshâb-ı kiramın (r.anhüm) bildirdiği i’tikâd, îmân bilgilerini de topladı. Yüzlerce talebesine bildirdi. (Bkz. İmâm-ı a’zam). Talebesinden, ilm-i kelâm, ya’nî îmân bilgileri mütehassısları yetişti. Bunlardan İmâm-ı a’zamın talebesi olan İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin yetiştirdiği talebelerinden, Ebû Bekr Cürcânî dünyâca meşhûr oldu. Bunun talebesinden olan, Ebû Nâsır-ı Iyâd da, kelâm ilminde Ebû Mensûr-i Mâtürîdî’yi yetiştirdi. İmâm-ı Mâtüridî, İmâm-ı a’zamdan gelen kelâm bilgilerini kitaplara yazdı. Doğru yoldan sapmış olanlarla mücâdele ederek, Ehl-i sünnet i’tikâdını kuvvetlendirdi ve her tarafa yaydı.

İmâm-ı Eş’arî de, İmâm-ı Şafiî’nin talebesi zincirinde bulunmaktadır. Bu iki büyük imâm, Eshâb-ı kiram, Tabiîn ve Tebe-i tabiînin bildirdiği i’tikâd, imân, bilgilerini açıklamışlar, kısımlara ayırmışlar ve herkesin anlayabileceği bir şekilde anlatmışlardır.

Bu iki imâmın ve hocalarının, amelde dört hak mezheb imamlarının ve onlara tâbi olanların; imânda, i’ikâdda tek bir mezhebi vardır. Bu mezheb Ehl-i sünnet vel-cemâat mezhebidir. Çünkü İslâmiyet, bütün insanlara yalnız bir tek imânı ve i’tikâdî emretmektedir. Bu îmânın esaslarını ve nasıl i’tikâd edileceğini, bizzat Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm tebliğ etmiştir. İnsanlara, kendilerini ve herşeyi yaratan Allahü teâlâyı haber veren Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), Allahü teâlâya, O’nun yarattıklarına ve O’nun emir ve yasaklarına imânın nasıl olacağını da bildirmiştir. Muhammed aleyhisselâma ve O’nun bildirdiklerine, temiz, dürüst ve hakikî bir imân, ancak O’nun bildirdiğini tam ve hiç şüphesiz kabûl edip inanmakla mümkün olur. Bu husûsta çok az, kıl kadar da olsa bir ayrılığın, O’ndan ayrılmak olacağı meydandadır. Böyle bir ayrılığa düşenlerin kendilerini haklı çıkarmak için öne sürecekleri dînî, siyâsî, beşerî, içtimâi, fennî. v.s. gibi sebeblerin hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü İslâmiyet her ne sûret ve sebeble olursa olsun, îmânda ve i’tikâdda ayrılığa asla izin vermemekte, yasaklamaktadır.

Eshâb-ı kiramın îmân ve i’tikâdda hiçbir ayrılıkları olmadı. Eshâbdan olmayanlar ve daha sonraki asırlarda gelenler arasında ise zamanla imânda, i’tikâdda ba’zı ayrılıklar ortaya çıkarıldı ve bid’at fırkalarının sayısı yetmişikiye ulaştı. Bu ayrılıkları çıkaranların ve bunların sözlerine inanarak bozuk düşüncelerini benimseyenlerin ileri sürdükleri sebepler çok çeşitli ve her birine göre farklı olmakla beraber, esas sebepleri, “Münâfık ve başka dinden olanların çıkardıkları fitneler, Kur’ân-ı kerîmin müteşâbih. âyetlerini kendi anlayışlarına göre te’vîl etmeye kalkışmaları, eski Hind ve Yunan felsefesi ile, Mecûsî inançlarının İslâmiyete sokulma çabaları, Eshâb-ı kiramın maslahata (huzûrun, dirliğin, iyiliğin teminine âit konulardaki ictihâd ayrılıklarını anlayamama ve bunları kendi nefsânî arzularına, siyâsî maksat ve ihtirâslarına perde veya âlet etme, kısa zamanda çok geniş ülkelere yayılan İslâmiyetin henüz yeni müslüman olmuş büyük kitlelerce tam anlaşılmadan bir takım insanların eski din ve inançlarına âit ba’zı unsurları tamamen terk edememeleri ve bunları İslâmiyetten sayma yanlışına düşmeleri” şeklinde özetlenebilir. Ancak, İslâm târihinde görülen 72 sapık fırkanın ortak vasfı; siyâsi ve dünyevî menfaat ve sâiklerle ortaya çıkmış olmalarına rağmen, hemen hepsi Kur’ân-ı kerîmdeki muhkem ve bilhassa müteşâbih âyet-i kerîmeleri kendi akıllarına göre tefsîr yoluna gitmişler, böylece felsefe yaparak ve bu âyetleri, iddiaları istikametinde te’vîl ederek kendilerine Kur’ân-ı kerîmden delîller bulduklarını ileri sürmüşlerdir. Meselâ, Kur’ân-ı kerîmde geçen, Allah’ın eli, yüzü vb. sıfatlarını gösteren ifâdeleri, kendi düşüncelerine ve konuşma dilindeki ma’nâlarıyla kabûl ederek, Allahü teâlâyı zâtı ve sıfatlarıyla tecsim eden, ya’nî cisim ve insan şeklinde düşünen bu sapık fırkalar, Kur’ân-ı kerîmin doğru ma’nâsı olan murâd-ı ilâhiyi anlayamamışlar, doğrusunu anlatan Ehl-i sünnet âlimlerinin açıklamalarını kabûl etmedikleri gibi ayrıca onlara fikren ve fiilen saldırmışlardır.

İslâmiyette ilk i’tikâd ayrılıkları, Hazreti Osman’ın şehîd edilmesi hâdisesinden sonra, Abdullah İbni Sebe adındaki münâfık olan bir Yahudinin ortaya çıkması ile başlamıştır. Müslümanların saf ve berrak imânlarını bozmak gayesiyle i’tikâddaki birlik ve beraberliklerini parçalamak için çıkarılan ilk fitne hareketi budur. Abdullah İbni Sebe, Hazreti Ali’nin halifelik mes’elesini bahâne ederek, müslümanları bölmek gayretine düştü. Kendisine taraftar toplamak ve onlara görüşlerini kabûl ettirmek için, “Hazreti Ali’nin Peygamber olduğundan, Allahü teâlânın ona hulul ettiğine” varıncaya kadar pek çok şeyler uydurdu. Bir kısmı insanları aldattı. Abdullah İbni Sebe’ye aldananların içinde siyâsi hırs ve gayret ile hareket edenler çoktu. Böylece Hazreti Ali taraftarıyız diyerek, İslâm dînine bozuk inançlar karıştırdılar. Zamanla hilâfet, Hazreti Ali’nin hakkıdır diye ve bu inanca sahip olanlara “Şia” (Şiî) denildi. Şiîler, zamanla başka konularda da Ehl-i sünnetten ayrılıp, kendi içlerinde çeşitli kollara bölündüler.

Hazreti Ali’nin hilâfeti, hakem ta’yini yoluyla Hazreti Muâviye’ye bırakmasını beğenmeyip, Hazreti Ali’ye ve Hazreti Muâviye’ye karşı çıkıp ayrılanlara ise “Haricî” ismi verildi. Hâricîler’den bir kısmı Kur’ân-ı kerîmin ba’zı bölümlerini kabûl etmezler. Bir kısmı da sapıklıklarında, yeni bir peygamber geleceğine inanacak kadar ileri gitmişlerdir.

Bozuk fırkalardan biri olan Mu’tezile ise, Hasen-i Basrî’nin ( radıyallahü anh ) derslerinde bulunan Vâsıl bin Atâ tarafından ortaya çıkarılmıştır. Büyük Ehl-i sünnet âlimi ve velî bir zât olan Hasen-i Basrî, “Büyük günâh işleyen ne mü’mindir ne de kâfirdir” diyerek Ehl-i sünnetten ayrılan Vâsıl bin Atâ için, “I’tezele annâ Vâsıl”, ya’nî “Vâsıl bizden ayrıldı” buyurmuştu. Buradaki “I’tezele ayrıldı” kelimesinden dolayı Vâsıl’a ve onun yolunu tutanlara “Mu’tezile” ismi verilmiştir. Sonraki yıllarda bilhassa felsefe eğitimi yapmış ve felsefeye meraklı kişiler, Vâsıl bin Atâ’nın yolundan yürüyerek, Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları ile, kader, amellerle (ibâdetlerle, muamelâtla) îmân arasındaki münâsebet ve diğer konularda İslâm dîninin sınırlarını zorlayacak kadar ileri derecelere varan ayrılıklara düşmüşlerdir.

Ayrıca Mürcie, Kaderiyye, İbahiye, Mücessime, Cebriyye gibi birçok bozuk fırkalar, İslâm târihi boyunca çeşitli yerlerde ortaya çıkmış, kendi içlerinde de sayılamayacak kadar çok kollara ayrılarak bir müddet yaşayıp, sonra unutulup gitmişlerdir. Ancak son asırlarda zuhur eden Vehhâbîlik, bilhassa Arabistan’da yayılmış ve bugün de, çeşitli İslâm ülkelerindeki müslümanların arasında yayılması için çalışılmaktadır.

Diğer bozuk fırkalar târih içinde kaybolup gitmişlerdir. Ehl-i sünnet vel-cemâatin mevcûdu her devirde çok olmuşdur. İslâmiyet; îmân, i’tikâd, amel ve ahlâk esasları olarak Ehl-i sünnet âlimleri tarafından her asırda, aslı üzere müdâfaa ve muhafaza edilerek, bugüne ulaştırılmıştır. Bugün dünyâdaki müslümanların yarıdan çoğu, Ehl-i sünnet vel-cemâat i’tikâdı üzeredirler.

Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler, imanda parçalanmanın, fırkalara ayrılmanın kötü olduğunu bildiriyor. Allahü teâlâ Nisa sûresi 114. âyetinde meâlen; “Hidâyeti (kurtuluş yolunu) öğrendikten sonra, Peygambere uymayıp, mü’minlerin yolundan ayrılanı, saptığı yola sürükleriz ve çok fenâ olan Cehenneme atarız” ve Âl-i İmrân sûresi 103. âyetinde de meâlen; “Hepiniz Allahın ipine (Kur’ân-ı kerîme) sımsıkı sarılınız. Fırkalara bölünmeyiniz” buyurmaktadır. Peygamberimiz de ( aleyhisselâm ) müslümanlar arasında imânda ve i’tikâdda ayrılıkların felâket olduğunu bildirerek, meşhûr olan bir hadîs-i şerifinde “Benî İsrail (yahudiler), yetmişbir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehenneme gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasarâ (Hıristiyanlar) da, yetmişiki fırkaya ayrılmıştı. Yetmişbiri Cehenneme gitmiştir. Bir zaman sonra benim ümmetimde yetmişüç fırkaya ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırka kurtulur” buyurmaktadır. Eshâb-ı kiram bu bir fırkanın kimler olduğunu sorduğunda;“Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir” buyurdu.

Bir başka hadîs-i şerîfte; “Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan bir fırka kurtulacak, diğerleri helak olacaktır” buyurduğunda Eshâb-ı kiram; “Kurtulan fırka hangisidir?” diye sorunca, “Ehl-i sünnet vel-cemâattir” buyurdu. Eshâb-ı kiram bu defa “Ehl-i sünnet vel-cemâat nedir?” diye sordular. “Bugün benim ve Eshâbımın bulunduğu yolda olanlardır” buyurdu.

Ehl-i sünnet i’tikâdını ortaya koyan Resûlullahdır ( aleyhisselâm ). Eshâb-ı kiram îmân bilgilerini bu kaynaktan aldılar. Tâbiîn-i i’zâm da bu bilgileri, Eshâb-ı kiramdan öğrendiler. Daha sonra gelenler, bunlardan öğrendiler. Böylece Ehl-i sünnet bilgileri bizlere nakil ve tevâtür yoluyla geldi. Bu bilgiler akıl ile bulunamaz. Akıl bunları değiştiremez. Akıl, bunları anlamaya yardımcı olur. Ya’nî, bunları anlamak, doğruluklarını ve kıymetlerini kavramak için akıl lâzımdır. Hadîs âlimlerinin hepsi, Ehl-i sünnet i’tikâdında idiler. Amelde dört mezhebin imamları da bu mezhebde idi. İ’tikâdda mezhebimizin iki imâmı olan Mâtürîdî ve Eş’arî de Ehl-i sünnet mezhebinde idi. Her iki imâm, hep bu mezhebi yaydılar. Sapıklara karşı ve eski yunan felsefesinin bataklıklarına saplanmış olan maddecilere karşı bu tek mezhebi savundular. Bu iki büyük Ehl-i sünnet âliminin zamanları aynı ise de, bulundukları yerler birbirinden ayrı ve karşılarındaki saldırganların düşünüş ve davranışları başka olduğundan, savunma metodları ve tenkidleri birbirinden farklı olmuş ise de, bu hâl, mezheblerinin ayrı olduğunu göstermez. Bunlardan sonra gelen binlerce derin âlim ve veli, bu iki yüce imâmın kitaplarını inceliyerek ikisinin de, Ehl-i sünnet mezhebinde olduklarını söz birliği ile bildirmişlerdir. Ehl-i sünnet âlimleri, nassları, zâhirleri üzere almışlardır. Ya’nî, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere açık olan ma’nâlar vermişler, zarûret olmadıkça, nassları te’vîl etmemişler, bu ma’nâları değiştirmemişlerdir. Kendi bilgileri ve görüşleri ile bir değişiklik hiç yapmamışlardır. Sapık fırkalardan olanlar ve mezhebsizler ise, yunan felsefecilerinden ve din düşmanı olan fen taklidcilerinden işittiklerine uyarak, îmân bilgilerinde ve ibâdetlerinde değişiklik yapmaktan çekinmemişlerdir.

Son asırlarda Ehl-i sünnet i’tikâdından ayrılan ba’zı din adamları “Selefiyye” adını verdikleri sapık bir yol tutmuşlardır. Bunun i’tikâdda mezheb olduğunu söyleyip, kitaplarında yazmışlardır. Halbuki İslâmiyette “Selefiyye mezhebi” diye bir şey yoktur. Ehl-i sünnet âlimleri böyle bir şey bildirmemişler ve kitaplarında asla yazmamışlardır, İslâmiyette “Selef-i sâlihîn” mezhebi, ya’nî Ehl-i sünnet mezhebi vardır. Selef-i sâlihîn; hadîs-i şerîf ile medh edilen, övülen ilk iki asrın müslümanlarıdır. Ya’nî Selef-i sâlihîn, Eshâb-ı kiram ve Tabiîne verilen isimdir. Bu şerefli insanların i’tikâdına “Ehl-i sünnet vel-cemâat mezhebi” denir. Bu mezheb, imân, inanç mezhebidir. Eshâb-ı kiramın ve Tâbiîn-i i’zâmın Îmânları hep aynı idi. İnançları arasında hiç bir fark yoktu. İmâm-ı Gazâlî hazretleri İlcâm-ül-avâm kitabında “Bu kitapta i’tikâd fırkalarından, Selef mezhebinin hak olduğunu bildireceğim. Bu mezhebden ayrılanların bid’at sahibi olduklarını anlatacağım. Selef mezhebi demek, Eshâbın ve Tabiînin i’tikâdları demektir…” buyurarak Selef mezhebi demenin, Ehl-i sünnet vel-cemâat mezhebi demek olduğunu açıkça bildirmiştir.

Mısır’daki Ezher Üniversitesinden mezun üstâd İbn-i Halife Alîvî “Akıdet-üs-selef-i vel-halef adlı kitabında şöyle yazmıştır: “Ebû Zehrâ (Târih-ül-mezâhib-ül-İslâmiyye) kitabında yazdığı gibi, hicretin dördüncü asrında, Hanbelî mezhebinden ayrılan ba’zı kimseler, kendilerine (Selefiyyîn) ismini verdiler. Hanbelî mezhebi âlimlerinden Ebü’l-Ferec İbn-i Cevzî ve diğer âlimler bu selefîlerin, Selef-i sâlihînin yolunda olmadıklarını, bid’at ehli, mücessime fırkasından olduklarını bildirerek, bu fitnenin yayılmasını önlediler. Daha sonra yedinci asırda, İbn-i Teymiyye el-Harrânî bu fitneyi tekrar alevlendirdi. Kendilerine (Selefiyye) ismini takanlar, İbn-i Teymiyye selefîlerin büyük imâmı dediler. İbn-i Teymiyye, Hanbelî mezhebinde olarak yetişti. Ya’nî, Ehl-i sünnet idi. Fakat sonradan kendi aklına uyarak, sapık görüşler ortaya attı. Ehl-i sünnet i’tikâdından ve dolayısı ile Hanbelî mezhebinden ayrılıp uzaklaştı. Kendi başına ayrı bir yol tutup, tuttuğu bu sapık yolda sürüklenip gitti. Kendine tâbi olanları da saptırdı. Ona tâbi olanlar onun bu yoluna selefiyye dediler. Bu husûsu derinlemesine araştırıp, incelememiş ve kaynakları iyi anlayamamış olan ba’zıları Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarındaki “Selef ve “Selef-i sâlihîn” ifâdelerini değiştirerek, “Selefiyye” şeklinde nakletmişler ve yazmışlardır. İ’tikâdda Selefiyye diye bir mezheb yoktur. Peygamber efendimizin hadîs-i şerîfte fırka-i nâciye, kurtuluş fırkası olarak bildirdiği tek bir i’tikâd mezhebi vardır. O da Ehl-i sünnet vel-cemâat mezhebidir. İmâm-ı Mâtüridî ve İmâm-ı Eş’arî bu mezhebde iki i’tikâd imamıdır ve bu mezhebi yaymışlardır.

İmâm-ı Mâtüridî ve İmâm-ı Eş’arî ayrı bir mezheb kurmamışlar, Eshâb-ı kiramın, Tabiînin, dört mezheb imamının ve sonra Ehl-i sünnet âlimlerinin nakil ve tevâtür yolu ile bildirdikleri îmân ve i’tikâd bilgilerini açıklamışlar, anlaşılmasını kolaylaştırmak için kısımlara bölmüşler ve herkesin anlayabileceği şekilde yaymışlardır. Bunlardan İmâm-ı Eş’arî, İmâm-ı Şafiî’nin talebe zincirinde bulunmaktadır. İmâm-ı Mâtürîdî ise İmâm-ı a’zamın talebe zincirindedir.

Ehl-i sünnet i’tikâdının açıklamasında bu iki imâm meşhûr olmuş, yaşadıkları zamanlarda i’tikâdda doğru yoldan ayrılmış sapıkların ve yunan felsefesinin bataklıklarına saplanmış maddecilerin bozuk düşüncelerine karşı Ehl-i sünnet vel-cemâat i’tikâdını izah etmekte, ba’zı bakımlardan farklı usûller tâkib etmişlerdir. Daha sonraki asırlarda gelen Ehl-i sünnet âlimleri, bu iki imâmın koyduğu usûllere uyarak, Ehl-i sünnet i’tikâdını nakletmişlerdir.

İmâm-ı Mâtürîdî’nin naklen bildirdiği Ehl-i sünnet i’tikâdının başlıca esasları şunlardır:

Allahü teâlâ kadîm olan zâtı ile vardır. Herşeyi, O yaratmıştır. Birdir, ibâdete hakkı olan da O’dur. O’ndan başka hiçbir şey, ibâdet olunmaya lâyık değildir. Kâmil sıfatları vardır. Bu sıfatları; hayat, ilim, semi’, basar, kudret, irâde, kelâm ve tekvîn’dir. Bu sıfatları da ezelidir. Allahü teâlânın isimleri tevkifidir, ya’nî dînimizde bildirilen isimleri söylemek uygun olup, bunlardan başkasını söylemek yasak edilmiştir.

Kur’ân-ı kerîm Allah kelâmıdır, O’nun sözüdür. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmi harf ve kelime olarak gönderdi. Bu harfler mahlûktur. Bu harf ve kelimelerin ma’nâsı, Kelâm-ı ilâhiyi taşımaktadır. Bu harflere, kelimelere Kur’ân denir. Bu harf ve kelime kalıpları içinde Kelâm-ı ilâhi olan Kur’ân mahlûk değildir. Allahü teâlânın öteki sıfatları gibi ezelîdir, ebedidir.

Allahü teâlâyı mü’minler Cennette, cihetsiz olarak ve karşısında bulunmayarak ve nasıl olduğu anlaşılmayarak ve ihatasız, ya’nî şekli olmıyarak görecektir. Nasıl görüleceği düşünülemez. Çünkü O’nu görmeği akıl anlıyamaz. Allahü teâlâ, dünyâda görülemez. Bu dünyâ ve insanın bu dünyâdaki yapısı, O’nu görmek ni’metine kavuşmağa elverişli değildir. Dünyâda görülür diyen yalancıdır. Hazreti Mûsâ (aleyhisselâm) peygamber olduğu hâlde bu dünyâda göremedi. Peygamberimiz mi’râc gecesinde gördü ise de, bu dünyâda değildi. Dünyâdan çıktı, âhırete karıştı. Cennete girdi ve orada gördü.

Allahü teâlâ, insanları yarattığı gibi, insanların işlerini de, O yaratıyor. İyi ve kötü işlerin hepsi O’nun takdîri, dilemesi iledir. Fakat iyi işlerden râzıdır, fenâlardan râzı değildir. İnsanın yaptığı işde, kendi kuvveti de te’sîr eder. Bu te’sîre “kesb” denir.

Peygamberler (aleyhisselâm) Allahü teâlâ tarafından seçilmiş, gönderilmiş insanlardır. Onların Allahü teâlâdan getirdiği her haber doğrudur, yanlışlık yoktur.

Kabir azâbı, kabrin sıkması, kabirde Münker ve Nekir denilen meleklerin soru sorması, kıyâmette herşeyin yok olacağı, göklerin yarılacağı, yıldızların yollarından çıkıp dağılacakları, yer küresinin, dağların parçalanması ve herkesin mezardan çıkması, mahşer yerinde toplanması, ya’nî rûhların cesetlere gelmesi, kıyâmet gününün zelzelesi, o günün dehşeti, korkusu ve kıyâmette suâl ve hesap, iyiliklerin ve günahların oraya mahsûs bir terazi ile tartılması, Cehennem üzerinde sırat köprüsünün bulunması vardır. Bunların hepsi olacaktır.

Mü’minlere mükâfat ve ni’met için hazırlanmış olan Cennet, kâfirlere azâb için hazırlanmış Cehennem şimdi vardır. Her ikisini de Allahü teâlâ yoktan var etmiştir. Cennet ve Cehennem ebedi, sonsuz kalınılacak yerdir. Zerre kadar imânı olan ve bu îmân ile âhırete göçen Cehennemde ebedî (sonsuz) kalmıyacaktır.

İbâdetler imâna dâhil değildir. Farzların farz olduğuna inanıp, tenbellikle yapmayan kâfir olmaz. Mü’min ne kadar büyük günah işlerse işlesin imânı gitmez. Ancak farzlara ve haramlara, olduğu gibi inanmak lâzımdır. Emîr ve yasaklardan herhangi birine inanmamak veya hafife almak veya alay etmek, değiştirmeğe kalkışmak imânı giderir ve sonsuz olarak Cehennemde yanmağa sebep olur.

Halifelikten konuşmak, dinin esas bilgilerinden değildir. Dört halifenin yüksekliği halifelik sıralarına göredir. Eshâb-ı kiramın hepsini istisnasız sevmek ve hürmet etmek lâzımdır. Hepsi âdil ve din ilimlerinde müctehid idiler.

Muhammed’e (aleyhisselâm) îmân edenler, başka peygamberlerin ümmetinden daha üstündür.

Matem tutmak, dinde yoktur. Üzülmek başka, matem tutmak başkadır. Hadîs-i şerîfte Peygamberimiz: “İki şey vardır ki, insanı küfre (imânın gitmesine) sürükler. Birisi, bir kimsenin soyuna sövmek, ikincisi, ölü için matem tutmaktır” buyurdu.

Resûlullaha, Eshâb-ı kirama, Tabiîne ve evliyâya tevessül ederek, ya’nî onları vesîle ederek duâ etmek, duânın kabûlüne sebep olur.

Dîni delîller müctehidler için dörttür: Kitap, Sünnet, icmâ-i ümmet, Kıyâs-ı fukâha. Avamın delîli müctehidin fetvâsıdır.

Tenasühe, ya’nî ölen insanın rûhunun başka bir çocuğa geçerek, tekrar dünyâya gelmesine inanmak, dîne aykırıdır. Böyle inananın imânı gider.

Kıyâmet günü Allahü teâlânın izni ile iyiler kötülere şefaat edecek, araya girecektir. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ): “Şefaatim ümmetimden günahı büyük olanlaradır” buyurdu.

Peygamberin mu’cizesi, evliyânın kerâmeti ve sâlih mü’minlerin firâseti haktır. Evliyânın kerâmeti, vefâtından sonra da devam eder.

Her bid’at dalâlettir, sapıklıktır. Bid’at, dinde sonradan yapılan şey demektir. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) ve dört halifesinin zamanlarında bulunmayıp da, onlardan sonra dinde meydana çıkarılan, i’tikâd ve ibâdet olarak yapılmağa başlanan değişikliklerdir ve büyük felâkettir.

Mest denilen ayakkabı üzerine mesh ederek (ıslak el ile dokunarak) abdest alınır. Çıplak ayak üzerine mesh edilmez.

Ebû Mensûr-i Mâtüridî, irâde-i cüz’iyye hakkında buyurdu ki: “İrâde-i cüz’iyye, bir varlık değildir. Var olmıyan şey, yaratılmış olmaz. İrâde-i cüz’iyye, kullarda bir hâldir. Kuvveti, bir şeyi yapmak ve yapmamakta kullanmaktır. Kullar, irâde-i cüz’iyyelerini kullanmakta serbesttir. Mecbûr değildir.” Bu mezhebe göre şeytana irâde, bende bir hâldir. İyiliğe kullanırsam Allahü teâlâ iyiliği yaratır. Kötülüğe sarf edersem, onu yaratır. Eğer sarf etmezsem, ikisini de yaratmaz, diye cevap verilir. Allahü teâlânın, kul irâde etmeden de, yaratması caiz ise de, ihtiyâri olan işleri yaratmağa, kulların irâdelerini sebep kılmıştır. İrâde-i cüz’iyyemizin sebep olması da, Allahü teâlânın irâdesi iledir. Kul, bir iş yapmak irâde edince, Allahü teâlâ da, o işi irâde ederse, o işi yaratır. Kul irâde etmezse, itiyârî olan o işi yaratmaz. Şu hâlde, kul irâde-i cüz’iyyesini ibâdete sarf ederse, Allahü teâlâ, ibâdeti yaratır. Eğer günahlara sarf ederse, günahları yaratır. O zaman kul, dünyâda fenâ olur, âhırette azâb görür. Böyle olduğunu bilen bir kimseye, şeytan birşey diyemez.

“Siz, ancak Allahü teâlânın dilediğini arzu edersiniz!” meâlindeki âyet-i kerîmenin ma’nâsını, Ebû Mensûr-i Mâtüridî şöyle açıklıyor: “İhtiyârî işleriniz, yalnız sizin irâdenizle, olmaz. Sizin irâdenizden sonra, Allahü teâlâ da, o işi irâde edip yaratır.”



1) Fevâid-ül-behiyye fî-terâcim-il-hânefiyye sh. 95, 195

2) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 21

3) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh. 21

4) İşârât-ül-merâm an ibârât-il-imâm sh. 23

5) Kitâb-üt-tevhîd mukaddimesi

6) Nazm-ül-feraid sh. 16

7) Kitâb-ül-ensâb sh. 498

8) İthâf-üs-se’âde cild-2, sh. 5

9) Tâc-üt-terâcim sh. 59

10) Tabakât-ül-fukahâ sh. 72

11) Ketâib-il-a’lâm il-ahyâr v. 130

12) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 439, 1001

13) Rehber Ansiklopedisi cild-11, sh. 284

14) İlcâm-ül-avâm sh. 5

TAHÂVÎ

Hanefî mezhebinin meşhûr fıkıh âlimlerinden. İsmi, Ahmed bin Muhammed bin Selâme bin Seleme bin Abdülmelik olup, künyesi Ebû Ca’fer’dir. Doğum târihi hakkında farklı rivâyetler vardır. Ancak, 238 (m. 853) târihi tercih edilmektedir. Çünkü, talebesi, İbn-i Yûnus bu târihi bizzat Tahâvî’den ( radıyallahü anh ) rivâyet etmektedir. Bu târih hakkında daha başka delîller de mevcûttur. Vefâtı hakkında ise; tarihçiler, genelde 321 (m. 933) senesinde ittifâk ediyorlar. Neseb âlimleri (Bir kimsenin soyunun, baba ve dedelerinin kimler olduğu ve onların hâlleri ile uğraşan âlimler) bir şahsı önce kabilesine, sonra o kabilenin hangi kolundan olduğuna, sonra memleketine, sonra da doğduğu köye nisbet ederler. Önce umûmî olandan başlanır, husûsî olana doğru gidilir. Bu bakımdan Tahâvî’ye ( radıyallahü anh ) Ezdî, Hacerî, Mısrî, Tahâvî denir. Ba’zan buna Cîzî de ilâve edilir. Tahâvî, Ezd kabilesinden olduğu için Ezdî denmiştir. Ezdî, Kahtânîlerden çok tanınmış bir Arab kabîlesidir. Ezd bin Gaus bin Nebt bin Mâlîk’e nisbet edilir. Tahâvî, Ezd kabilesinin Hacer kolundandır. Bu i’tibarla Hacerî denmiştir. Tahâvî’ye Mısır’da doğup, burada vefât ettiği için de Mısrî denmiştir. Cîzî denmesi ise, orada ikâmet ettiğinden dolayıdır. Tahâvî’ye Tahâvî denmesi, Tahâ denen yere nisbetledir. Fakat Mısır’da bu isimle söylenen beş yer vardır. Ancak burada bahsedilen Tahâ’nın Semâlut’un merkezine bağlı olan Tahâ el-A’mide olduğunu tercih edenler vardır.

Tahâvî, soy olarak baba tarafından Ezd kabilesine, anne tarafından Müzeyyine kabilesine bağlıdır. Buradan anlaşılan; Tahâvî’nin aslen Arab olan bir aileye mensûb olduğudur.

Âlimler yetiştiren köklü bir aileye mensûb olan Tahâvî’nin dayısı, İmâm-ı Şafiî hazretlerinin talebelerinden büyük âlim Müzenî’dir. İmâm-ı Süyûtî, annesinin İmâm-ı Şafiî hazretlerinin ilim meclisine, kadınlar için ayrılan özel yerlerde devam ettiğini bildirmektedir.

Babasını ve büyük âlim dayısı Müzenî’yi 264 (m. 877) yılında kaybeden Tahâvî’nin, kardeşleri olup olmadığı bilinmemektedir. Tahâvî, seyyide bir hanımefendiyle evlenmiş ve bu evlilikten Ali isminde bir oğulları olmuştur.

Bu konuda bilgi veren kitaplar, Tahâvî’nin oğlundan; (Ali bin Ahmed bin Muhammed Tahâvî, Mısır âlimlerindendir) diye bahsetmektedirler. Babasının mezhebi üzeredir, ya’nî Hanefî mezhebindedir. Kureşî tabakâtı da, onun hayatı hakkında bilgi vermektedir.

Tahâvî, soyca asil ve köklü, ilmî hüviyyeti bulunan bir aileye mensûbtur. Bütün bunların, Tahâvî’nin ilmi ve şahsî karakterini kazanmasında büyük te’sîri olmuştur.

Ekseri kanâate göre, Tahâvî ilk derslerini aile ocağında aldı. Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Bu asırda bir çocuğun öğrenmesi gereken, Arapça, fıkıh ve diğer ilimlerle alâkalı kültürü aldı. Sonra o zaman mektep durumunda olan câmide verilen derslere devam etti. Câmide çeşitli derslerin yanında âlet ilimlerinden olan Arapça dilbilgisi, mantık, belagat ve zamanın fen bilgileri ve yüksek dînî ilimleri de okumaya devam etti. Bu arada, dayısı büyük âlim Müzenî’nin derslerinden çok istifâde etti. Ondan Şafiî fıkhını öğrendi. Tahâvî, Müzenî’nin vefâtından sonra, Hanefî âlimlerinden Ebû Ca’fer Ahmed bin Ebî İmrân’dan ilim aldı. Ondan Hanefî fıkhını öğrendi. Âlimlerin hayatlarını anlatan kitaplarda, Ebû Ca’fer Ahmed bin Ebî İmrân için, Tahâvî’nin hocası diye geçer. Tahâvî, ondan çok rivâyette bulunmuştur.

Ebû Ca’fer Ahmed bin Ebî İmrân, 260 senesi civarında Mısır’a gelmişti. O zaman Mısır’da en büyük Hanefî âlimi o idi. Bu büyük âlimin, henüz talebelik devrini yaşıyan Tahâvî üzerinde te’sîri büyük oldu. Tahâvî’ye Hanefî mezhebinin inceliklerine varıncaya kadar çok şeyler öğretti. Tahâvî, yirmi yaşından kırk yaşına kadar, İbn-i Ebî İmrân’dan ayrılmadı. 20 ile 30 yaşları arasında, Ahmed bin Tûlûn ile irtibâtları oldu. Bu arada İbn-i Tûlûn’un takdîrlerini kazandı.

İbn-i Tûlûn, bimâristan (hastane) yaptırmıştı. Bu hastane ve orada bulunan eski bir mescid için vakıf bir arazî vermek istedi. Vakıfname (vakıfla alâkalı belgeleri yazma) işini, Şam kadısı Ebû Hazım üzerine aldı. Ebû Hazım bu belgeleri yazınca, İbn-i Tûlûn’a gönderdi. İbn-i Tûlûn, Mısır’ın meşhûr âlimlerini çağırıp, Ebû Hâzım’ın hazırladığı belgelerde herhangi bir hatâ olup olmadığını incelemelerini istedi. Âlimler belgeleri inceledikten sonra, hiçbir eksik ve hatalı durum yok diye rapor verdiler. Ebû Ca’fer Tahâvî de belgeleri inceledi. Belgelerde hatâ bulunduğunu söyledi. Tahâvî bu sırada daha gençti. Âlimler ondan, hatalı olan husûsu açıklamasını istediler. Tahâvî, bunu kendisi açıklamak istemedi. Bu defa Ahmed bin Tûlûn, Tahâvî’yi çağırdı. “Madem ki bu hatâyı sen başkalarına açıklamadın, bari bana söyle” dedi. Tahâvî, “Söyleyemem” deyince, İbn-i Tûlûn “Niçin söylemiyorsun” dedi. Bunun üzerine Tahâvî, “Ebû Hazım büyük bir âlimdir. O, bu işin doğrusunu bilir. Bu iş bana kapalı, anlaşılması zor geldi” diye bahânede bulundu. Ahmed bin Tûlûn onun bu düşüncesini beğendi. Ona izin verdi. Git, Ebû Hazım’la mes’eleyi görüş dedi. Tahâvî Şam’a gitti. Onunla mes’eleyi görüştüler. Ebû Hazım da Tahâvî’nin söylediği gibi hazırlanan vakıf belgelerindeki hatâsını gördü. Tahâvî, Mısır’a dönünce İbn-i Tûlûn’un yanına gitti. İbn-i Tûlûn, Tahâvî’ye mes’elenin nasıl olduğunu sordu. Tahâvî de, kendi sözünün doğru çıktığını söylemekten kaçındı.

Bu hâdiseden sonra, Tahâvî’nin İbn-i Tûlûn’un yanındaki kıymeti daha da arttı. Onun terbiyesine ve tevâzusuna hayran kaldı. Çünkü, Ebû Hâzım’ın yazdığı vakıfla alâkalı belgelerdeki hatâ, Tahâvî’nin dediği gibi çıktı. Buna rağmen, edebinin ve hayasının yüksekliğinden dolayı, bununla asla övünmeye kalkışmadığı gibi, üstelik mes’elenin kendi dediği gibi çıktığını da gizlemeye çalıştı. Tahâvî, Şam’a yapmış olduğu bu yolculuğu iyi değerlendirdi. Yolculuğu bir sene sürdü. Yol güzergâhında bulunan Askalan, Gazze ve Şam’da bir çok âlim ile görüştü. Bu yolculuk, bir bakıma onun için ilmî bir yolculuk oldu.

Tahâvî henüz otuzuna varmadan, ilminin çokluğu her tarafa yayıldı. Mühim mes’elelerde onun görüşüne müracaat ediliyor, çeşitli mevzûlarda fetvâlar isteniyordu. Halbuki kendilerinden ilim aldığı hocaları ve asrın seçkin âlimleri de daha hayatta idi.

Tahâvî’nin fazîleti: Tahâvî ( radıyallahü anh ), hakkın yerini bulması husûsunda hiç müsamaha göstermezdi. Yumuşak huylu olup, herkese güzel muâmelede bulunurdu. İnsanlar hakkında insafla muâmele ederdi. Tahâvî ile İbn-i Harbuveyh arasında ilmî bir münâzara olmuştur. Bir mes’elede her birisi ayrı bir husûsu savunuyordu. Bu durum onların birbirlerine olan saygı ve sevgisini zedelememişti. İbn-i Harbuveyh kadılık makamında bulunuyordu. Kâdılıktan alınınca, Tahâvî’nin oğlu Ali bin Ahmed, babasına müjde vermek için geldi. Bunun üzerine Tahâvî oğluna: “Yazık sana! Bu müjde değil, vallahi ta’ziyedir. Ben ondan sonra mes’eleler üzerinde kiminle müzâkere ederim?” dedi. Bu, Tahâvî’nin yüksek ahlâkına, vekar ve şahsiyetine güzel bir örnektir. Aralarında ilmî bir mes’elede ihtilâf olmasına rağmen, bunu şahsî bir mes’ele yapmamış, bilakis ilmî bir hakîkat olarak kabûl etmiştir.

Tahâvî, zühd (dünyâya düşkün olmamak), takvâ (haramlardan sakınmak) sahibi, güzel huyları kendisinde toplıyan mübârek ve fazîletli bir zâttır.

Âlimlerin hakkında buyurdukları:

Sem’ânî ( radıyallahü anh ): “Tahâvî, büyük bir fıkıh âlimi, sika (güvenilir) ve yeri doldurulmıyacak bir zâttır.”

İbn-i Esîr “Hanefî fıkıh âlim ve imâmlarındandır.”

Süyûtî: “Tahâvî, hadîs hafızlarından olup eşsiz eserlerin sahibidir.”

İbn-i Nedîm: “Zamanının ilim ve zühd bakımından bir tanesi idi” demektedirler.

Tahâvî birçok ilimde söz sahibi idi. Lügat, nahiv (Arabca dil bilgisi) şiir ve mantıkın yanında; tefsîr, hadîs, fıkıh, kelâm, târih, neseb ilminde eserler vermiştir.

Tahâvî’nin, Ehl-i sünnet vel-cemâat kitabının baş kısmında, i’tikâd ile alâkalı söyledikleri:

“Bu kitap fıkıh âlimlerinden İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, İmâm-ı Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed hazretlerinin i’tikâd edip (inanıp bildirdikleri) Ehl-i sünnet vel-cemâat i’tikâdının açıklamasıdır.

Allahü teâlânın birliğine kısaca şöyle inanırız: Allahü teâlâ birdir. O’nun ortağı ve benzeri yoktur. O, her şeye kâdirdir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Başlangıcı ve nihâyeti (sonu) yoktur. Sâdece O’nun dilediği olur. Yarattığı şeylere ihtiyâç duymadan yaratan ve yarattıklarının rızkını güçlüğe düşmeden verendir. Allahü teâlânın, yaratıcı ve terbiye edici sıfatı vardır. O, mahlûkâtı ilm-i ezelîsine muvaffik olarak yaratmıştır. Mahlûkâtın kaderini ta’yin etmiş, onlar için belli ölçüler koymuştur ve ecellerini de ta’yin etmiştir. Her şey O’nun kudreti ve dilemesi ile meydana gelir. Olup bitenler hakkında, ancak Allahü teâlânın dilemesi geçerlidir. O’nun dilediğinden başka, kulların hiçbir irâdesi yoktur. Allahü teâlânın, insanlar için dilediği olur, dilemediği ise olmaz.

Kur’ân-ı kerîm hakkında ise: Kur’ân-ı kerîm Allahü teâlânın kelâmıdır. Allahü teâlâ, onu vahiy sûretiyle Peygamberimize ( aleyhisselâm ) inzal etti (indirdi). Kur’ân-ı kerîm mahlûk değildir. Allah kelâmıdır. Kim Kur’ân-ı kerîmi dinler ve dinlediği Kur’ânın insan sözü olduğunu iddia ederse, küfre girmiş olur.

Muhammed aleyhisselâm hakkında: Muhammed aleyhisselâm, Allahü teâlânın seçkin kulu, üstün nebîsi ve kendisinin râzı olduğu resûlüdür. Hazreti Muhammed ( aleyhisselâm ), Peygamberlerin sonuncusu, müttekîlerin imâmı, peygamberlerin önderi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’ın sevgilisidir. O’nun Peygamberliğinden sonra ortaya atılacak olan her çeşit peygamberlik da’vâsı, sapıklık ve nefsin arzusuna uymaktan ibârettir.

Îmân hakkında: Îmân; dil ile ikrâr, kalb ile tasdîkten ibârettir. Îmân tektir, îmân sahipleri eşittirler. Gerçekte mü’minlerin arasındaki üstünlük ise; takvâ, Allahü teâlâya karşı gelmekten korkmak, nefsânî arzulara uymamak ve daha lâyık olana sımsıkı bağlanmak sûretiyle elde edilir. Mü’minlerin hepsi, Allahü teâlânın dostudur. Allah katında en değerlileri ise; daha itaatkâr olanları ve Kur’ân-ı kerîme en çok uyanlarıdır.

Îmân konuları, Allahü teâlâya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhıret gününe îmân etmek, öldükten sonra dirilmeye, kader ya’nî hayır ve şer, acı ve tatlı herşeyin Allahtan geldiğine inanmaktan ibârettir.

Kader hakkında da: “Kaza ve kader bilgisi, Allahü teâlânın kullarından sakladığı sırlardan birisidir. Allahü teâlâ bu bilgiyi, en yakın meleklerine ve şeriat sahibi Peygamberlerine (aleyhimüsselâm) bile açmadı. Bu bilgi, büyük bir deryadır. Kimsenin bu denize dalması, kaderden konuşması caiz değildir. Kaza ve kaderden konuşmaktan ve bu husûsta düşünmekten çok sakınınız. Allahü teâlâ, ondan konuşmayı yasakladı. Kur’ân-ı kerîmde meâlen: “Allah, yaptığından sorumlu olmaz; kullar ise sorumlu olurlar” (Enbiyâ-23) buyuruldu.

Kitabın son kısmında ise: Allahü teâlâ bizi doğru îmân üzere sabit kılsın, bu îmânla can vermeyi nasîb eylesin. Bizi, bid’at ve dalâlet ehli olanların inandığı bozuk i’tikâddan muhafaza buyursun” demektedir.

Bu risalenin, dört mezhebe mensûb Ehl-i sünnet vel-cemâat i’tikâdında olanlar arasında seçkin bir yeri vardır. Tâcüddîn Sübkî der ki: “Elhamdülillah, dört mezheb i’tikâd husûsunda birdir. Mücessimeye ve mu’tezileye kaymış olan ba’zılarının dışında, cumhur (ekseriyet) hak üzeredir. Önce ve sonra gelenler, Tahâvî’nin akîdeye dâir yazdığı bu eseri kabûl etmektedirler.”

Bu risale üzerine birçok şerhler (açıklamalar) yapılmıştır. Açıklama yapanlardan birisi; Hanefî âlimlerinden Ömer bin İshâk bin Ahmed’dir (v. 773).

Beyân-ı müşkil-il âsâr adlı kitabının mukaddimesinde İmâm-ı Tahâvî buyuruyor ki: “Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmı Peygamberlerinin sonuncusu olarak gönderdi. O’na vahyetmiş olduğu kitapların sonuncusunu indirdi. Bu kitabında, Resûlüne inananları, O’nun sesinden daha yüksek sesle konuşmaktan, O’nun önünde yürümekten men etti. Yine Kur’ân-ı kerîmde meâlen “O kendi nefsinden söylemiyor. Kur’ân, sâde bir vahiydir, ancak vahiy olunur” (Necm: 3-4) buyurularak, Muhammed aleyhisselâmın kendinden konuşmadığı bildirildi.

Yine Kur’ân-ı kerîmde meâlen “Allahın Peygamberi size ne verdi ise alın. Size neyi yasak etti ise onu yapmayın. Allahtan korkun; çünkü Allah çok şiddetli azâb sahibidir”(Haşr-7) diye emretmektedir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde; Resûlullahın yanında, alelade kimselerin yanında durulur gibi durulmamasını emretmektedir. Bunu şu âyet-i kerîmelerde meâlen şöyle emretmektedir: “Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın ve birbirinize bağırır gibi O’na bağırmayın, haberiniz olmadan amelleriniz boşa çıkıverir” (Hucurât-2) ve “Peygamberimizin çağırışını, aranızda birbirinizi çağırış gibi tutmayın (da’vetine hemen koşun ve izinsiz ayrılmayın).İçinizden birbirini siper ederek (savaştan veya hutbeden) sıvışıp kaytaranları Allah muhakkak biliyor. Bunun için, Peygamberin emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belâ inmekten, yahud kendilerine acıklı bir azâb isâbet etmekten sakınsınlar” (Nûr-63)

İmâm-ı Tahâvî’nin bu kitabı 1333 hicri senesinde Hindistan’da dört cüz hâlinde basılmıştır. Ancak İmâm-ı Kevserî, Hâvi adlı eserinde bu matbû olan eserin, asıl kitabının yarısı bile olmadığını beyân, etmekte ve kitabın aslının İstanbul’daki Feyzullah Efendi Kütübhânesi’nde 273-279 numara ile kayıtlı bulunduğunu bildirmektedir. (Havî sh. 34)

Muhtasar-ı Tahâvî: İmâm-ı Tahâvî, bu kitabının mukaddimesinde buyuruyor ki: “Bu kitabımı, bilinmemesi özür olmayan ve yapılmamasında ihtilâf bulunmayan fıkıh mes’elelerine göre yazdım. Buradaki mes’eleleri İmâm-ı a’zam, İmâm-ı Ebû Yûsuf, İmâm-ı Muhammed hazretlerinin bildirdikleri bilgiler üzerine bina ettim. Bu eserimle Allahü teâlânın inâyetine ve fadlına kavuşmayı ümid ettim.” Bu kitab 1370 hicrî yılında Kâhire’de “Dâr-il-kütüb-il-Arabî” basılmıştır. Bu baskının önsözünde diyor ki; “Bu kitab! Hanefî mezhebinde, fıkıhta muhtasar olarak yazılan ana mes’eleleri ve kaynakları, muteber olan rivâyetleri (zâhir-ür-rivâyeyi) ihtivâ eden bir kitaptır”

Tahâvî’nin diğer eserleri:

1. Sünen-üş-Şâfiî

2. Sahîh-ül-Asâr.

3. Şerh-ül-Câmi’-il-Kebîr.

4. İhtilâf-ül-ulemâ

5. El-Vesâ’ya vel-ferâiz

6. En-nevâdir-ül-fıkhıyye

7. Kitâb-ül-eşribe Tahâvî’nin bunlardan başka, daha pek çok eseri vardır.

Kaynaklar:

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-2, sh. 107

2) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 232, 272, 1075

3) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh. 306

4) El-A’lâm cild-1, sh. 206

5) Vefeyât-ül-a’yân cild-1, sh. 71

6) Fâideli Bilgiler sh. 41, 36

7) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh. 298, 568, 674, cild-2, sh. 1046, 1147, 1250, 1326, 1609, 1627, 1728, 1732, 1980

8) Fevâid-ül-behiyye sh. 31

9) Vefeyât-ül-a’yân (Rodosî-zâde) sh. 32

10) Brockelman Gal-1, sh. 170 Sup-1, sh. 293

11) Ebû Ca’fer Tahâvî (Abdülmecid Mahmûd)

EBÜ’L-HASEN-İ KERHÎ

Hadîs ve Hanefî fıkıh âlimi. Ebü’l-Hasen künyesi olup, ismi, Ubeydullah bin Hüseyn bin Dellâl bin Delhim’dir. 260 (m. 874) yılında Irak’ta Kerh bölgesinde doğdu. Bundan dolayı Kerhî nisbet edilmiş ve Ebü’l-Hasen Kerhî diye meşhûr olmuştur. Ömrünün büyük kısmını Bağdâd’da geçirdi. 340 (m. 952) yılında yine orada vefât etti. Cenâze namazını talebelerinden Ebû Temam Hasen bin Muhammed Zeynebî Hâşimî kıldırdı. Bağdâd’da Ebû Zeyd geçidindeki, mescidi yanına defn edildi.

Ebü’l-Hasen-i Kerhî hazretlerinin fıkıh ilminde en meşhûr hocası; İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin ( radıyallahü anh ) torunu İsmail bin Hammâd’dan ilim öğrenmiş olan Ebû Sa’îd Ahmed bin Hüseyn’ Bürdeî idi. Ayrıca kadı İsmail bin İshâk, Ahmed bin Yahyâ Halvânî, Muhammed bin Süleymân Hadramî, Muhammed bin Abdullah bin Süleymân Hârezmî ve daha birçok âlimden ilim öğrendi. Dîn-i İslâm’ın inceliklerine vâkıf olabilmek için çok çalıştı. Bütün gayreti Allahü teâlânın rızâsını kazanabilmek için idi. Daha önce yapılmış bütün ictihâdları öğrendi. Verilen bütün fetvâları ezberledi. Hanefî mezhebinin tafsili delîllerinin hepsini öğrendi. Ahmed İbni Kemal Paşa hazretlerine göre “Mes’elede müctehid” oldu. Müctehidlerin üçüncü tabakasından olan bu âlimler, mezheb imamının bildirmediği mes’eleler için, mezhebin usûl ve kaidelerine göre ahkâm çıkarırlarsa da, imâma uygun çıkarmaları şarttır. Hocası Ebû Sa’îd Bürdeî ve kadı Ebû Hazm’dan sonra Abbasî devletinin başşehri Bağdâd’da Hanefî âlimlerinin reîsi oldu. Müslüman devlet adamlarına nasîhatlarda bulunur, onların İslâmiyete uygun hareket etmelerini tenbîh ederdi. Böylece bu devlet adamlarının âdilâne idâreleri altında, insanların huzûr içinde yaşamalarına vesîle oldu. Yetiştirdiği âlimlerden çeşitli bölgelere gönderdiği kadılar da, verdikleri âdil hükümler ve güzel nasihatlerle, insanların dünyâ ve âhırette mes’ûd olmalarına sebeb oldular. Ebü’l-Hasen-i Kerhî hazretleri, o kadar hürmet görüp insanlar tarafından çok sevildiği halde, dünyâ malına hiç itibar etmez, zarûret miktarı dünyalığı kendisi için yeterli bulurdu. Gündüzleri oruç tutar, geceleri hep ibâdet ederdi. Ömrünün sonuna doğru felç oldu. Çok sıkıntı çekti. Sabrı ve tevekkülü çok fazlaydı.

İnsanlara birşey öğretmek, doğruyu bildirmek, bir kişinin doğruyu öğrenmesine vesîle olmak, onu en çok memnun eden işlerden biriydi. Pekçok talebe yetiştirdi. Bunlardan; Ebû Bekr Ahmed Râzî Cessâs, Ebû Ali Ahmed bin Muhammed Şâşî, Ebû Hâmid Taberî, Ebü’l-Kâsım Ali Tenûhî, Ebû Bekr Damgânî, Ebü’l-Hasen Kudurî, Ebû Hafs İbni Şahin, İbn-i Hayve, İbn-i Sellâc, Kâdı Ebû Muhammed bin Efgânî, Ebû Abdullah Basrî meşhûr oldu. İçlerinden “Eshâb-ı tahrîc” sayılan âlimler yetişti. Ahmed İbni Kemal Paşa’ya göre, fıkıh âlimlerinin dördüncü tabakasından olan Eshâb-ı tahrîc; ictihâd derecesinde olmayıp, müctehidlerin çıkardığı, kısa, kapalı bir hükmü açıklayan âlimlerdir. Ebû Bekr Ahmed Râzî Cessâs bunlardandır. Talebelerinden her biri, gittikleri yerlerde hocalarından aldıkları kıymetli ilimleri anlattılar. Yalnız Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için çalıştılar.

Önceki âlimlerin eserlerini şerh eden, hocalarından duyduklarını ve diğer müctehidlerden farklı olarak yapmış olduğu değişik ictihâdlarını yazan Ebü’l-Hasen Kerhî hazretlerinin pek kıymetli kitapları vardı. Bunlardan Câmi’-üs-sagîr, Câmi’-ul-kebîr ve Muhtasar adlı olanları çok kıymetlidir. Bunu Kudûrî şerh etmiştir.

İctihâdları arasındaki farklılık, müslümanlara rahmet olduğu bildirilen İslâm âlimlerinden olan Ebü’l-Hasen-i Kerhî hazretlerinin, “Bey’ ve Şirâ”da (alış-veriş) müslümanları tehlikeye düşmekten kurtaran ictihâdı şöyledir: “Şüpheli parası olanın, sahih alış-veriş yapabilmesi, satıcıya parayı alış-veriş bittikten sonra göstermesi ve vermesi ile mümkün olur. Ya’nî, bu durumda olan bir kimse, parasını cebine kor, satıcıya alacağı şeyi tarttırır, fiyatını öğrenir. Alıcı “aldım”, satıcı “sattım” deyip, alış-veriş bittikten sonra parayı cebinden çıkarıp verir. Daha önce şüpheli parayı satıcıya hiç göstermez.”

Talebeleri anlatır: Vefâtına yakın felç olunca, ilâç için çok paraya ihtiyâcı oldu. Başka çâre bulamayınca, vâli Seyfüddevle bin Hamdân’a yazıp nafaka istedik. Ebü’l-Hasen Kerhî hazretleri bunu haber alınca ağlayarak “Yâ Rabbî! Beni kendinden başkasına muhtaç etme! Gelecek yardım bana ulaşmadan rûhumu al!” diye duâ etti. Seyfüddevle’nin gönderdiği onbin dirhem gümüş, kendisine ulaşmadan vefât etti.

1) Fevâid-ül-behiyye sh. 108

2) El-A’lâm cild-4, sh. 193

3) Târih-i Bağdâd cild-10, sh. 353

4) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh. 358

5) Lisân-ül-mîzân cild-4, sh. 98

6) Tabakât-ül-fukahâ (Taşköprü-zâde) sh. 60

7) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 646

8) Fihrist sh. 293

9) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 393, 554, 1028

10) Fâideli Bilgiler sh. 41

HAKÎM-İ SEMERKANDÎ

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. Künyesi, Ebü’l-Kâsım olup, adı İshâk bin Muhammed bin İsmail bin İbrâhîm bin Zeyd el-Hakîm es-Semerkandî’dir. Hakim Semerkandî lakabıyla meşhûr olmuştur. Fıkıh ve kelâm ilmini, meşhûr âlim Ebû Mensûr Muhammed Mâtürîdî’den tahsil etti. Ebû Bekr Verrâk ve zamanındaki Belh evliyâsı ile sohbet etti ve onlardan tasavvuf ilmini öğrendi. Hakim Semerkandî 342 (m. 953) senesinde Muharrem ayının onuncu günü vefât etti.

Hakim Semerkandî, Abdullah bin Sehl ez-Zâhid ve Amr bin Âsım el-Mervezî’den hadîs-i şerîf dinliyerek rivâyet etmiştir. Kendisinden ise, Abdülkerîm bin Muhammed el-Fakîh es-Semerkandî hadîs-i şerîf dinleyip rivâyette bulunmuştur.

Sem’ânî, Hakim Semerkandî hakkında şöyle demiştir: “Hakim Semerkandî sâlih kullardan olup, hikmet, güzel söz, iyi ifâde husûsunda örnek idi. Uzun zaman Semerkand kadılığı yaptı. Güzel ahlâk sahibi idi. Doğu ve batı illerinde ismi yayıldı. Ebü’l-Kâsım Hakîm diye tanındı.”

Hakim Semerkandî, birçok eser yazmıştır. Eserlerinden “es-Sevâd-ül-a’zam” diye tanınan “er-Redde alâ eshâb-il-hevâ el-müsemmâ Kitâb es-sevâd el-a’zâm alâ mezheb el-İmâm el-a’zam Ebû Hanîfe” adlı eseri çok meşhûrdur. Bu kitapta Ehl-i sünnet i’tikâdına âit altmışbir temel esâsı açıklamakta ve bid’at ve dalâlet fırkalarını reddetmektedir. Ayrıca es-Sahâif-ül-ilâhiyye adlı yazma eseri Mısır’daki Ezher Üniversitesi’nin kütübhânesinde mevcûttur.

Hakim Semerkandî es-Sevâd-ül-a’zam kitabına, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) şu hadîs-i şerîfini rivâyet ederek başlar: Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Benî İsrail, yetmişbir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehenneme gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasara da, yetmişiki fırkaya ayrılmıştı, Yetmişbiri Cehenneme gitmiştir. Bir zaman sonra, benim ümmetim de yetmişüç fırkaya ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırkası kurtulur.” Eshâb-ı kiram, bu bir fırkanın kimler olduğunu sordukta, “Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir” buyurdu. O kurtulan fırka, Ehl-i sünnet vel cemâatdır ki, insanların en iyisi olan Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) yoluna sarılmışlardır.

Hakîm-i Semerkandî’nin aynı eserinde; bir insanın “Ehl-i sünnet vel cemâat’den olabilmesi için, atmışbir temel esâsı kabûllenmesi gerekir. Bu temel esaslardan ba’zıları şunlardır:

1. Îmânında şübhesi olmayacak. Mü’min, imânında şüpheye yer vermemelidir. Çünkü Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor: “Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allaha ve Peygamberine îmân etmişlerdir, sonra îmânlarında şüpheye düşmemişlerdir.” (Hucûrât-15)

2. Günahkâr olan mü’mine, günaha helâl demedikçe kâfir denmeyecek. Meselâ, bir müslüman yüzbin cana kıysa, yüzbin küp şarap içse ve bu günahlara helâl demedikçe yine mü’mindir. Bir müslümana kâfir diyenin, kendisi kâfir olur.

3. Hayır ve şerrin Allahü teâlânın takdîriyle meydana geldiğine inanacak. Çünkü Cebrâil (aleyhisselâm), Peygamber efedimize ( aleyhisselâm ) îmânın ne olduğunu sorduğunda, imânın altı temel esâsını açıklamış ve sonunda şöyle buyurmuştur: “Îmânın altıncı şartı da, kadere, hayır ve şerrin Allahü teâlâdan ol duğuna inanmaktır.”

Mü’min bilmelidir ki, hiçbir şey ilâhi kaza dışında meydana gelemez ve kul Allahü teâlânın kazasının önüne geçemez. Allahü teâlânın kazasını inkâr ve reddetmek de küfürdür.

4. Allahü teâlânın kelâmı olan Kur’ân-ı kerîm mahlûk değildir diyecek ve inanacak. Çünkü Kur’ân-ı kerîm, hakiki anlamında Allahü teâlânın sözüdür. Kurân-ı kerîm mahlûktur diyen küfre gider. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Ümmetim üzerine bir zaman gelecek ki, o zaman ba’zı kimseler Kur’ân mahlûktur(yaratılmıştır) diyecek. Aranızdan, yaşayıp da onlara yetişen olursa, kendileri ile ağız mücadelesi yapmasın, onlarla oturup kalkmasın, çünkü onlar yüce Allaha küfür etmişlerdir. Onlar Cennete gidemezler, kokusunu alamazlar.”

5. Kabir azâbını hak bilecek ve inanacak. Kabir hayatının varlığını Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) şöyle açıklıyor: “Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya ateş çukurlarından bir çukurdur.”

“Her gece Mülk sûresini okuyandan, Allahü teâlâ kabir azâbını uzaklaştırır.”

6. Peygamber efendimizin şefaatine inanacak. Çünkü Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ): “Şefaatim, ümmetimden günahı büyük olanlaradır.” buyurdu. Şefaati inkâr eden sapık yoldadır. Yine bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Her kim bana salevât getirirse, onun bu salevâtı kıyamet günü bana arz edilir. Umarım ki, ben de kendisine şefaatte bulunurum.”

7. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mi’râcına, göklere yükselip Arş’a vardığına inanacak. Mi’râcı in kâra kalkışıp bu husûstaki âyetleri reddeden dinden çıkar. Kur’ân-ı kerîmde mi’râc hakkında Allahü teâlâ meâlen şöyle buyuruyor: “Peygamber doğru yoldan sapmadı. Bâtıla da inanmadı. O kendi nef sinden söylemiyor. Kur’ân sâde bir vahiydir, ancak vahy olunur. Ona, kuvvetleri pek çok olan (Cebrâil) öğretti. Öyle ki, görünüşü güzel olup, hemen hakîki şekli üzere doğruldu ve Cebrâil en yüksek ufukta idi.(dünyâ semâsında idi.) Sonra Cebrâil, Hazreti Peygambere yaklaştı ve (aşağı) sarktı. Böylece Peygambere olan mesafesi, iki yay aralığı kadar veya daha az oldu. Cebrâil vahy etti. Allah’ın kuluna vahy ettiğini, Hazreti Peygamber, mi’râcta gözü ile gördüğünü, kalbi ile tekzîb etmedi. Şimdi siz Peygamberin o görüşüne karşı, O’nunla mücâdele mi ediyorsunuz? Yemîn olsun ki O, Cebrâil’i hakîkî sûretinde bir daha da (mi’râctan inerken) gördü. Sidret-ül-müntehânın yanında gördü. Me’vâ Cenneti, Sidre’nin yanındadır. Sidre, çepeçevre meleklerle kaplanmıştı. (Hazreti Peygamber gördüğü ahvâli tam gördü de) göz ne kaydı, ne de aştı. And olsun ki; Peygamber, Rabbinin en büyük alâmetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm: 2-18)

8. Bir mü’min kıyâmet günü hesaba çekileceğine inanmak zorundadır. Bunu inkâra kalkışan, İslâmiyyetten ayrılmış olur.

9. Bir mü’min, Peygamber efendimizden ( aleyhisselâm ) sonra gerek Sahâbîler, gerek ümmet içinde sıra sıyla Hazreti Ebû Bekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali’den (r.anhüm) daha üstün kimsenin olmadığına ve bunların Allah’ın Resûlünün halîfeleri olduğuna inanacaktır.

Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîfte buyurdular ki: “Benden sonra bu ümmetin en üstünü (sırasıyla) Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali’dir. Onların aleyhinde konuşmayın, haklarında hayırdan başka söz söylemeyin ki, bedbaht olmayanınız.”

10. Bir müslüman Peygamberlerin derecelerinin, velilerin mertebelerinden üstün olduğuna inana cak. Aksini söyleyen doğru yoldan ayrılmıştır. Çünkü veliler yüksek derecelere, ancak Allahü teâlâya ve Resûlüne üstün bir itaat göstermekle yükselebilirler. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyu ruyor: “Allaha ve Peygambere itaat edenler. İşte bunlar, Allahın kendilerine ni’met verdiği Pey gamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve iyi kimselerle beraberdirler. Bunlar ne güzel bir arkadaştır.” (Nisa: 69).

11. Îmânın iki uzuv, ya’nî dil ve kalb ile gerçekleştiğine inanacak, imân, Allahü teâlânın vahdaniyyetine ve Hazreti Muhammed’in O’nun kulu ve resûlü olduğuna kalb ile inanmak, dil ile söylemektir. Dili ile söyleyip, kalbi ile bu birliği ikrâra yanaşmayan münâfıktır. İki yüzlüdür. Îmân, dil ile ikrâr, kalb ile tasdiktir.

12. Allahü teâlânın hiçbir varlığa benzemediğini bilecek. Çünkü Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor: “O göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi cinsinizden çiftler yarat mıştır. O’nun misli gibi O’na benzer hiçbir şey yoktur. O, Semîdir. Bütün söylenenleri işitir. Basîrdir; bütün yapılanları görür.” (Şûrâ-11). İhlâs sûresinde ise Allahü teâlâ meâlen şöyle buyuruyor: “De ki; O, Allahdır, tekdir, eşi ortağı yoktur. Allah Samed’dir; her yaratığın muhtaç bulun duğu eksiksiz bir varlıktır. Doğurmadı ve doğurulmadı da. Hiçbir şey de O’na denk olmamıştır.”

13. Müslüman, ölüm sonrası dirilmeyi kabûllenecek. Diriliş gününü inkâr eden İslâmiyetin îmân esâsını kabûl etmemiş olur. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor: “Sizi (babanız Âdem’i), o arzdan (topraktan) yarattık. Yine ölümünüzden sonra, sizi ona döndüreceğiz. Hem de ondan sizi, başka bir defa daha, çürümüş ve dağılmış bedenlerinizi toplayıp rûhlarınızı iade ederek çıkaracağız.” (Tâhâ-55).

14. Vücûddan kan, irin, v.s. aktığında abdestin bozulduğuna, yeniden abdest almak lâzım geldiğine inanmak gerekir. İnsanın içinden dışarıya çıkan veya akan her madde ile abdest bozulur.

15. Müslüman, son nefesini nasıl vereceği endişesiyle Allahü teâlâdan korkmalıdır. Çünkü hiçbir kimse, imânla mı, yoksa imansız olarak mı gideceğini bilemez. Son nefes korkusunu hissetmek, bütün mü’minlere farzdır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor: “Ey îmân edenler! Allahtan korkun ve herkes, yarın için önden ne göndermiş olduğuna baksın. Allahtan korkun, çünkü Allah bütün yaptıklarınızdan haberdârdır.” (Haşr-18).

Bir hadîs-i kudsîde ise, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), Allahü teâlânın şöyle buyurduğunu haber verir “Kuluma iki korku ve emânı birlikte vermem. Ya’nî, dünyâda benden korkanı, âhırette emîn kılarım, dünyâda benden emîn bulunanı da, âhırette korkuturum.” Son nefes endişesi duymayan ve sonunun ne olacağı husûsunda Allahü teâlâdan korkmayan dalâlet içindedir.

16. Müslüman pekçok günah işlese de, Allahü teâlânın rahmetinden ümidini kesmemelidir. Çünkü, Allahü teâlânın rahmetinden ümidini kesen imansız olur. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor: “Allah’ın lütfundan ümidinizi kesmeyiniz! Çünkü Allahın lütfundan ancak kâfirler topluluğu ümidini keser.” (Yûsuf-87)

Müslüman bir kimse, mü’min bir kardeşini öldürse, zinâ yapsa, namaz kılmasa, oruç tutmasa ve birçok günah işlese, İslâmiyeti inkâr etmediği sürece kesinlikle mü’min sayılır. Bu işlediği günahlardan tövbe ederse, Allahü teâlâ tövbesine karşılık verir. Tövbe etmeden ölürse, Allahü teâlâ dilerse adâletiyle azâb eder, dilerse rahmetiyle Cennete sokar. Kim bir mü’mine bu işlediği büyük günahlardan dolayı kâfir dese, kendisi kâfir olur. Ayrıca, Allahü teâlâya inandıktan sonra yaptığı günahlar, mü’mine zarar getirmez fikrini ileri süren de imansız olur.

Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor: “Ey günah işlemekle nefslerine karşı haddîni aşmış kullarım! Allahın rahmetinden ümidi kesmeyiniz. Çünkü Allah, şirk ve küfürden başka, dilediği kimselerden bütün günahları mağfiret buyurur. Şüphesiz ki, O, Gafûrdur; çok bağışlayıcıdır. Rahimdir, çok merhametlidir.” (Zümer-53)

17. Müslüman, imânla amelin ayrı ayrı şeyler olduğunu bilecek. Her Peygamberin kendine has bir şeriati, bir yolu vardır. Fakat hiçbirinin îmânı ötekinden farklı değildir. İmânda süreklilik şart iken, amelde bu mevzûbahis değildir. Zîrâ kişinin vakit girmeden kıldığı namaz, vakit namazı yerine geçmez. Rama zan gelmeden tuttuğu oruç, Ramazan orucu olarak sayılmaz. Bir inançsız bütün hayır ve tâatleri yapsa müslüman olamaz, çünkü îmân amelden önce gelir.

18. Müslüman, Münker ve Nekir adlarındaki iki meleğin, kabirde ölüyü sorguya çekeceklerini hak bilecek. Bunu inkâr eden Ehl-i sünnet i’tikâdından ayrılmış olur. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) Hazreti Ali’nin de bulunduğu bir toplulukta Hazreti Ömer’e buyurdu ki: “Yâ Ömer! Ölünce seni dar bir mezara koyarlar. Münker ve Nekir gelir. Gözleri şimşek çakar, sesleri gök gürültüsü gibidir. O zaman ne yapaçaksın?” Hazreti Ömer suâl etti ki: “Yâ Resûlallah, o zaman, şimdiki gibi aklım başımda olur mu?” “Evet yâ Ömer” diye buyurduklarında Hazreti Ömer, “Öyleyse korkmam. Allah’ın izniyle onlara gereken cevâbı veririm” dedi.

19. Îmân eden kimse, dünyâdaki insanların beş kısma ayrıldığını bilecek. Bunlar; müşrik, münâfık, günah işlemeyen mü’min, günah işleyip hemen arkasından tövbe eden müslüman ve tövbede ısrar et meyen günahkâr müslümandır. Müşrik veya münâfık olarak ölen, Cehenneme girer ve orada ebediyyen kalır. Günahsız veya tövbe etmiş olarak vefât eden mü’min, Cennete girer ve orada ebedî kalır. Günah kâr mü’minlere ise, Allahü teâlâ dilerse adâletiyle azâb eder, dilerse lütfuyla Cennete sokar.

20. Bir müslüman şunu iyi bilmelidir: Üzerinde kul hakkı olan bir kimse, hakkı bulunan kimseleri hoşnut kılmadan ve helâlleşmeden vefât ederse, âhıret gününde, Allahü teâlâ onun iyiliklerinden hak sahiblerine alacakları kadar verir.

21. Bir müslümanın, Sırat köprüsünü hak bilmesi lâzımdır! Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte buyuruyorlar ki: “Cenâb-ı Hak, Cehennem üzerinde kıldan ince, kılıçtan keskin, geceden karanlık, yedi geçitli bir köprü yaratmıştır. Her geçit; bini çıkış, bini iniş, bini de düz olmak üzere, yaya yürüyüşüyle üçbin yıllık yoldur. Her geçitte kul hesaba çekilir. Birinci geçitte îmândan, ikinci geçitte namazdan, üçüncü geçitte zekâttan, dördüncüde oruçtan, beşincide hacdan, altıncıda abdest ve gusülden, yedincide ana-baba hakkından ve kul hakkından sorulur. Bunlara cevap verirse, şimşekden hızlı geçer ve Cennete girer. Cevap veremezse Cehenneme düşer.”

22. Mü’min kişinin, Allahü teâlânın dilediğini yaptığını ve yapacağını bilmesi gerekir. Hüküm O’nundur. Kimse O’na hükmedemez. İstediğine karar veren O’dur. Yapacağından mes’ûl olmaz.

23. Îmân eden kimse, Allahü teâlânın bizatihi alîm ve kadir olduğunu, ilim ve kudret sahibi bulun duğunu bilmelidir.

24. Evliyânın kerâmetine inanmak lâzımdır. Evliyânın kerâmetine inanmıyan, bid’at sahibi sapık olur.

Es-Sevâd-ül-a’zam kitabının son kısmında, Hakim Semerkandî şöyle yazıyor: “İmâm-ı Ebû Hanîfe’ye göre, îmân iki temel üzeredir. Kalb ile tasdîk, dil ile ikrârdır. Tasdik en büyük temeldir. İkrâr bu tasdîkin varlığını isbâtlayan bir delîldir. Îmân kesinlikle, ziyâde ve noksanlığı kabûl etmez.”

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-2, sh. 237

2) Keşf-üz-zünûn sh. 1008

3) El-A’lâm cild-1, sh. 296

4) Fevâid-ül-behiyye sh. 44

5) Tabakât-ül-fukaha sh. 63

6) Nefehât-ül-üns sh. 175

7) Es-Sevâd-ül-a’zam

8) Kıyâmet ve Âhıret sh. 242

EBÜ’L-LEYS-İ SEMERKANDÎ

Ehl-i sünnet âlimlerinin en büyüklerinden ve Hanefî mezhebi imamlarından. İsmi, Nasr bin Muhammed bin Ahmed bin İbrâhîm es-Semerkandî olup, künyesi Ebülleys’dir. Lakabı İmâm-ül-hüdâ ve Fakîh’dir. Tefsîr, hadîs, kelâm, tasavvuf, ahlâk ve diğer ilimlerde de âlim idi. Haram ve şüphelilerden sakınmakta ve dünyâya kıymet vermemekte çok yüksek idi. 373 (m. 983) senesi Cemâzil-âhır ayında vefât etti. Vefâtına dâir başka rivâyetler de vardır.

Ebülleys hazretleri, Ebû Ca’fer Hinduvânî’nin talebesidir. İlim öğrenme silsilesi, hocası yoluyla İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretlerine ulaşır. Ebülleys-i Semerkandî hazretlerinin, çeşitli ilimler hakkında yazdığı çok değerli eserleri vardır. En meşhûr eseri Tenbîh-ül-gâfilîn kitabıdır. Bu kitap va’z ve nasihatle ilgili olup, 94 bâbtan meydana gelmiştir. 1040 târihinde Kâtip Çelebi tarafından Türkçeye tercümesi yapılmıştır. Bu eserin tamamı İslâm ahlâkını anlatmakta olup, âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler ile beraber, nasîhat ve hikmetli sözler ihtivâ eden mükemmel bir ahlâk kitabıdır.

Tenbîh-ül-gâfilîn kitabı, ihlâs konusuyla başlamaktadır. Daha sonra kabir azâbı kıyâmet günü, tövbe, ana-baba hakkı, akraba ziyâreti, komşu hakkı, gıybet, kibir, beş vakit namaz, mescidlere hürmet, Allah korkusu, duâ gibi birçok ahlâkî ve fıkhî konuları bölümler hâlinde ihtivâ etmektedir.

Ebülleys-i Semerkandî hazretleri, bu eserinde buyuruyor ki:

“Allahü teâlânın rızâsı için değil de başka niyetlerle amel işliyen kimsenin ameli, yorgunluk ve sıkıntı çekmekten başka bir şey değildir. O kimsenin, âhırette amelinin mükâfatı yoktur. Gideceği yer Cehennemdir. Amellerini Allahü teâlânın rızâsı için işliyenlerin ise, bu niyetleri kendilerine kâfi gelir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki, “Nice oruç tutanlar vardır ki, tuttuğu orucun kendisine faydası; açlık ve susuzluktur. Nice ibadet edenlere de ibâdetlerinden yanlarına kalan; uykusuzluk ve zahmettir.” Allahü teâlânın rızâsı için değil de, “gösteriş” için ve “desinler” için ibâdet yapanın hâli şu kimseye benzer ki, kesesine çakıl taşlarını doldurup, çarşıya çıkar. İnsanlar, dışarıdan kesesini dolu görünce, kendisi için “Ne zengin adam” derler. O kimseye, insanların böyle söylemelerinden başka hiçbir fâide gelmez. Halbuki, o çakıl taşları ile bir şey satın almak istese, kimse bir şey vermez. Riya (gösteriş) için amel edenler, âhırette hiçbir fâide göremezler. O halde, işlediği amelin sevâbını âhırette almak istiyen kimse, amelini, ihlâs ile, riyasız olarak yapmalı, sonra unutmalı, hatırlamamalıdır ki, amelini düşünüp gurûra kapılmasın. Bunun için, “Yapılan bir iyiliği muhafaza etmek, onu yapmaktan daha zordur” denilmiştir, işlediği amellerde riyaya düşmekten çok sakınmalı, Allahü teâlânın rızâ-i şerîfinden başka niyet ve maksadların kalbine gelmemesi için, Allahü teâlâya çok yalvarmalıdır.”

“Ölüme imân eden, onun mutlaka geleceğine inanan kimse, kötülükleri terk edip, iyi ameller işliyerek ona hazırlanmalıdır. Bu yolda bir sıkıntı ile karşılaşılırsa sabretmeli, dünyâ sıkıntılarının, ölüm acısı ve âhıret azapları yanında hiç olduğunu düşünmelidir.”

“Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), “İsrâiloğulları, içlerinde garîb hâllerin meydana geldiği bir kavimdir” buyurdu ve şöyle devam ettiler: “Benî İsrâilde bir grup insan kabristan’a gittiler. Orada birbirlerine dediler ki, “Şimdi namaz kılalım. Sonra Rabbimize, bize ölümden haber vermesi için şurada bulunan ölülerden birini diriltmesi için duâ edelim.” Sonra namaz kılıp duâ ettiler. Bu hâlde iken, ölülerden biri kabrinden başını kaldırdı. Yüzü simsiyah idi. Alaca bulaca bir hâli vardı. Alnında da secde izi görünüyordu. Orada bulunanlara “Ey buraya gelmiş olanlar! Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ben doksan yıl önce öldüm, ama ölüm acısı hâlâ üzerimden gitmedi. Aynen şimdi ölüyormuşum gibi ölüm acısı devam ediyor. Beni eski hâlime getirmesi için Allahü teâlâya duâ edin” dedi.”

“Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), vefât etmek üzere olan bir Sahâbînin başında bulunuyordu. Orada ölüm meleğini gördü. Ona: “Ey ölüm meleği! Arkadaşıma yumuşak davran. Zira o mü’mindir” buyurdu. Bunun üzerine ölüm meleği dedi ki: “Yâ Muhammed! ( aleyhisselâm ) Sana müjdeler olsun, Ben sadece buna değil, bütün mü’minlere yumuşak davranırım. Bağırıp çağıran olursa onlara, “Ne bu bağırıp çağırrmak. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, biz ona hiç zulüm yapmadık. Ecelini geriye de bırakmadık, öne de almadık. Rûhunu almakta bizim bir kabahatimiz yoktur. Allahü teâlânın takdîrine râzı olursanız sevâb alırsınız. Râzı olmaz; feryâd ederseniz günahkâr olursunuz. Bizim size bir sıkıntımız yoktur. Bir alacağımız vardır. Onu almaya geliriz. Bizi böyle karşılamaktan (bağırıp, çağırmakdan) çok sakınınız derim. Yâ Muhammed! ( aleyhisselâm ) Vallahi, ben bir sivrisineğin canını kabzetmek istesem, Allahü teâlânın emri olmayınca buna gücüm yetmez.”

“Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) Ensârdan bir zâtın cenâzesinde bulunup, kabrine kadar gitti. Kabrin başında oturdu. Eshâb-ı kiram (radıyallahu anhüm) etrâfında oturdular. Eshâb-ı kiram, Peygamber efendimizin huzûrunda bulunurlarken, edebe riâyetle öyle hareketsiz olurlardı ki, başlarına kuş konmuş gibi dururlardı. Kabrin başında böyle hareketsiz beklerken, Resûlullah efendimiz mübârek başlarını kaldırıp iki veya üç defa, “Kabir azâbından Allahü teâlâya sığınınız” buyurdu ve sonra şöyle devam etti: “Şüphesiz ki, mü’min bir kul, âhırete yönelmiş, dünyâdan kesilmiş bir hâlde iken melekler gelirler. Yüzleri beyaz olup, güneş gibi parlaktır. Yanlarında Cennet kefeni ve Cennet kokuları vardır. Hastanın yanına otururlar. O kadar çok olurlar ki, gözün görebileceği yeri kaplarlar.

Sonra ölüm meleği gelip, hastanın başucuna oturur ve “Ey Allahü teâlânın emirlerinden dışarı çıkmayan rûh! Allahü teâlânın mağfiretine, rızâsına çık” der. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) devam ederek buyurdu ki, “Rûh, su kabından suyun damlaması misâli çıkar. Melekler onu alırlar, ona duâ ederler ve ellerinde hiç bekletmeden, yanlarında getirdikleri Cennet kefenine sararlar, yanlarında getirdikleri güzel Cennet kokularını üzerine serperler. Ondan, öyle bir koku yayılır ki, yeryüzünde bulunan miskten daha güzeldir. Sonra o rûhu alıp yükseklere götürürler. Yükselirlerken, yanlarına uğradıkları her melek kâfilesi, “Bu temiz, güzel kokulu rûh kimindir?” derler. Onu taşıyan melekler, “Bu filân oğlu filânın rûhudur” deyip en güzel isimleri ile söylerler. Bu şekilde, dünyâ semâsına kadar giderler, dünyâ semâsının kapısının açılmasını isterler. Dünyâ semâsının kapısı açılır. Çok güzel bir şekilde karşılarlar, uğurlanırlar. Bu karşılama ve uğurlama ile yedinci semâya kadar giderler. Orada Allahü teâlânın şu fermanı gelir: “Onun sicilini ılliyyîn (Cennetlikler) arasında tutunuz. Onu yeryüzüne iade ediniz. Onları topraktan yarattık ve oraya iade edeceğiz. Sonra yine topraktan çıkaracağız.” Sonra o rûh, cesedine iade olunur. Sonra ona iki melek gelip derler ki, “Rabbin kimdir?” O, “Rabbim Allahtır” der. Melekler “Dînin nedir?” derler. O, “Dînim İslâmdır” der. Melekler Hazreti Peygamberi göstererek, “Bu zât hakkında ne dersin?” derler. O, “O, Resûlullahtır ( aleyhisselâm )” der. Melekler, “Nereden biliyorsun?” derler. O, “Allahın kitabını okudum. Ona îmân ettim. Onu tasdîk ettim” der. Sonra Allahü teâlâ tarafından bir nidâ gelir. “Kulum doğru söyledi. Onun için Cennet yataklarından bir yatak döşeyin. Ona Cennet elbiselerinden bir elbise giydirin. Onun için Cennetten bir kapı açın ki, o kapıdan Cennetin hoş kokusu ve güzel rüzgârı gelsin,” Sonra o kulun kabri, göz görebildiği ölçüde genişler. Bundan sonra ona güzel yüzlü, hoş kokulu bir kimse gelir, “Bugün sana, seni sevindirecek bir şeyi müjdelemek için geldim. O müjde, Allahü teâlânın sana olan iyilik va’didir.” O kimse, bu gelen kimseye “Sen kimsin?” der. O da, “Ben senin sâlih amelinim” der. Sonra o kimse, “Yâ Rabbî! Kıyâmeti çabuk oldur. Ehlime ve hizmetçilerime kavuşayım” diye duâ eder.”

Resûlullah ( aleyhisselâm ) bundan sonra, kâfir bir kimsenin durumunun nasıl olacağını şöyle anlattı: “Kâfir olan bir kul, âhırete yönelmiş, dünyâdan kesilmiş hâlde iken, gökten melekler gelirler. Yüzleri simsiyah olup, gözün görebildiği kadar kalabalıktırlar, yanlarında bir çul parçası getirmişlerdir. Sonra melek-ül-mevt gelip, o kâfirin başucunda oturur ve “Ey habîs rûh! Allahü teâlânın hoşnutsuzluğuna, gadabına çık!” der. Bunun üzerine onun uzuvları parça parça olur. Onun rûhu; kızgın bir demirin, ıslak bir koyunun derisine bastırılıp çıkarılması gibi çıkar. Damarlar ve sinirler birlikte çekilir. Melekler, o çıkan rûhu hiç bekletmeden beraberlerinde getirdikleri çul parçasına atarlar. Cifeden daha kerih bir kokusu vardır. Bu haliyle onu alıp çıkarlar. Her uğradıkları melâike taifesi, “Bu habîs rûh kimin?” diye sorarlar. Melekler, “Bu filân oğlu filânın rûhudur” deyip en kabîh, çirkin isimleri ile tanıtırlar. Bu hâl ile dünyâ semâsına varırlar. Birinci semânın kapısını çalarlar, kapı açılmaz.” Peygamberimiz burada, “Onlara gök kapıları açılmaz (ruhları göğe yükselemez) ve deve, iğnenin deliğinden geçinceye kadar (hiç bir zaman) Cennete giremezler.” (A’râf-40) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu ve anlatmaya devam etti “Allahü teâlâ tarafından bir nidâ gelir ki, “Onun sicilini Cehennemlikler arasında tutunuz. Bundan sonra o kâfirin rûhu fırlatılıp atılır.” Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) burada, “Kim, Allahü teâlâya şirk koşarsa, sanki o gökten düşüp kuşa yem olana, rüzgârın uzağa savurduğuna benzer.” (Hac-31) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudular. Ve anlatmaya devam ettiler: “O kâfirin rûhu böylece yuvarlanır. Sonra gelip cesede girer. Bundan sonra ona iki melek gelerek, yanına otururlar ve sorarlar. “Rabbin kimdir?” O ise çok hayret edip, “Ha… Ben bilmem” der. Melekler, “Dînin nedir?” diye sorarlar. O ise aynı şekilde “Ben bilmem” der. Melekler, Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) işâret ederek “Size gönderilen bu zât hakkında ne dersin?” derler. O yine “Ben bilmem” der. Bundan sonra bir nidâ gelir. “Kulum yalan söyledi. Ona ateşten bir yatak hazırlayın ve ateşten bir elbise giydirin ve ona Cehennemden bir kapı açın.” Böylece Cehennemin sıcaklığı ve zehirli havası onu sarar. Kabri onu sıkar, kaburga kemikleri birbirine geçer. Bundan sonra bir kimse gelir ki, kokusu pis, elbisesi çok çirkindir. O kâfire, “Sana va’d olunan kötü hâlleri haber vermeye geldim” der. O ise “Sen kimsin?” der. O gelen “Ben senin kötü amellerinim” deyince, kâfir, “Yâ Rabbi! Kıyâmeti vukû’ buldurma! Yâ Rabbi! Kıyâmeti vukû’ buldurma!” der.”

Diğer bir haberde geldi ki: Mîzânda (terazide) günâhları ağır gelen müslümanlar Cehenneme doğru yol alırlarken, “Yâ Muhammed ( aleyhisselâm ), imdâdımıza yetiş!” derler. Fakat Cehennem meleklerinin reîsi Mâlik’i görünce, onun heybetinden Muhammed aleyhisselâmın ismini unuturlar. Mâlik onlara “Sizler kimlersiniz?” diye sorar. Onlar, “Bizler üzerimize Kur’ân-ı kerîm indirilen kavimdeniz. Bizler Ramazan’da oruç tutardık” derler. Mâlik “Kur’ân-ı kerîm, Muhammed aleyhisselâma indirildi” der. Onlar Muhammed aleyhisselâmın ismini duyunca haykırırlar ve “İşte biz, Hazreti Muhammed’in ( aleyhisselâm ) ümmetindeniz” derler. Mâlik onlara, “Peki, Kur’ân-ı kerîmde, Allahü teâlânın yasak ettiği şeyleri yapmaktan men eden bin ma’nâ yok muydu?” der. Böyle konuşup giderlerken Cehenneme ve zebanî meleklerine yaklaşmış olurlar. Cehenneme ve zebanîlere bakarlar ve derler ki: “Yâ Mâlik! Bize izin ver de hâlimize ağlıyalım.” Kendilerine izin verilir. Gözlerinden yaş yerine kan gelinceye kadar ağlarlar. Mâlik onlara, “Bu ağlama ne güzel. Keşke dünyâda iken böyle Allah korkusundan ağlasaydınız, sizi ateşten korurdu. Fakat bugünkü ağlamanızın fâidesi yoktur.” Sonra Mâlik, orada vazîfeli bulunan zebânî meleklerine, “Onları ateşe at!” emrini verir. Onlar da Cehenneme atarlar. Cehenneme atılan bu mü’minler hemen, “Lâ ilahe illallah” derler. Bunun üzerine ateş, onlardan uzaklaşır. Mâlik, “Yâ Nâr! Onları tut!” der. Ateş, “Onları nasıl tutabilirim ki (Lâ ilahe illallah) diyorlar” der. Mâlik tekrar tutması için emir verir. Ateş yine aynı cevâbı verir. Bunun üzerine Mâlik, ateşe “Evet, tutacaksın. Çünkü Allahü teâlâ öyle emrediyor” der. Sonra ateş onları tutar. Ba’zılarının ayaklarına kadar, ba’zılarının diz kapaklarına kadar, ba’zılarının bellerine kadar ve ba’zılarının da boğazlarına kadar ateş çıkar. Ateş yüzlerine doğru yükselince, Mâlik ateşe emredip; “Yüzlerini yakma ki, dünyâda iken çok secde ettiler. Kalblerini de yakma ki, çok Ramazan orucu tuttular, susadılar” der. Sonra şöyle duâ ederler, “Ey merhametlilerin en merhametlisi! Ey iyilik sahibi! Ey ihsân sahibi!” Allahü teâlâ, onlar için verdiği hükmü böylece infaz ettikten sonra Cebrâil aleyhisselâma, “Yâ Cebrâil! Ümmet-i Muhammedin âsî olanlarının hâli nasıldır?” buyurur. Hazreti Cebrâil der ki, “Yâ Rabbî! Onları en iyi bilen sensin” der. Allahü teâlâ “Git! Onların hâlini öğren” buyurur. Cebrâil (aleyhisselâm) Mâlik’e gider. Mâlik’i, Cehennem ortasında ateşten bir minber üzerinde oturur hâlde görür. Hazreti Cebrâil’i görünce, “Yâ Cebrâil! Buraya gelmene sebep nedir?” der. Hazreti Cebrâil, “Ümmet-i Muhammedin âsîlerinin halleri nasıldır?” diye sorar. Mâlik, “Hâlleri çok fenâ, yerleri çok dar. Ateş onların cisimlerini yaktı. Etleri yandı. Kalbleri ve yüzleri kaldı. Oralarında da îmân parlar” der. Cebrâil (aleyhisselâm) “Onlardan perdeyi kaldır da hâllerini bir göreyim!” Mâlik, oradaki vazîfeli meleklere emreder. Onlar da perdeyi kaldırırlar. Cehennem ehli, Hazreti Cebrâil’e bakarlar ve onun hüsn-i cemâlini görünce anlarlar, ki, o azâb melâikelerinden değildir. “Bu zât kimdir ki, biz hiç kendisinden daha güzel birini görmedik?” derler. Mâlik der ki; “Bu kerem sahibi Cebrâil aleyhisselâmdır ki, Rabbinden Muhammed aleyhisselâma vahiy getirirdi. Onlar, Muhammed aleyhisselâmın mübârek ismini duyunca, hep birden bağırırlar ve “Ey Cebrâil! (aleyhisselâm) Hazreti Muhammed’e ( aleyhisselâm ) bizden selâm söyle, O’na, bizim günâhlarımız, seninle bizim bir araya gelmemize engel oldu de ve kötü hâlimizi anlat” derler. Sonra Cebrâil (aleyhisselâm) Allahü teâlânın huzûruna gelir. Allahü teâlâ “Ümmet-i Muhammedi nasıl buldun?” buyurur. Hazreti Cebrâil “Yâ Rabbî! Onların hâli çok kötü, yerleri de pek dar” der. Allahü teâlâ, “Senden birşey istediler mi?” buyurur. Cebrâil aleyhisselâm “Evet yâ Rabbî! Kendilerinden Peygamberlerine selâm götürmemi ve kötü hâllerini kendisine haber vermemi istediler.” Allahü teâlâ, “O halde, selâmlarını ve haberlerini kendisine bildir” buyurur. Cebrâil (aleyhisselâm) Hazreti Muhammed’e ( aleyhisselâm ) gelir. O’nu inciden yapılmış beyaz bir köşkte bulur. Köşkün tam dörtbin kapısı vardır. Her kapının çevresi iki sıra sırma altın ile süslüdür. Cebrâil (aleyhisselâm), “Yâ Muhammed! ( aleyhisselâm ) Ümmetinden, Cehennemde azâb gören âsilerin yanından geldim. Sana selâm söylediler ve hâllerinin çok kötü olduğunu, yerlerinin pek dar olduğunu sana haber vermemi istediler” der. Muhammed aleyhisselâm, Arş-ı a’lânın altına gidip, secdeye kapanır ve Allahü teâlâyı öyle sena eder ki, o zamana kadar hiç kimse öyle sena etmemiştir. Bundan sonra Allahü teâlâ, “Başını kaldır ve iste! İstediğin verilecek. Şefaat et! Şefaatin kabûl edilecek” buyurur. Hazreti Muhammed ( aleyhisselâm ), “Yâ Rabbî! Ümmetimden şakî olanlar hakkındaki hükmünü infaz ettin, onlar için şefaatimi kabûl buyur” diye duâ eder. Allahü teâlâ, “Onlar hakkında seni şefaatçi kıldım. Cehenneme git. Lâ ilahe illallah diyenleri oradan çıkar” buyurur. Muhammed aleyhisselâm gider. Mâlik O’nu görünce ta’zîm ile karşılar. Ona “Ya Mâlik! Ümmetimin Cehennemlik olanlarının hâli nicedir?” diye sorunca, Mâlik “Hâlleri çok kötü ve yerleri de pek dardır” der, Muhammed aleyhisselâm, “Kapıyı aç ve perdeyi kaldır” buyurur. Kapı açılır, perde kalkar. Cehennem ehli, Muhammed aleyhisselâmı görünce hep birden feryâd ederek “Yâ Resûlallah! Ateş derilerimizi yakıp, ciğerlerimize işledi” derler. Muhammed aleyhisselâm, onların hepsini oradan çıkarır. Onlar ateşte yanmakla kömür olmuşlardır. Muhammed aleyhisselâm onları. Cennetin kapısında bulunan ve hayat nehri diye isimlendirilen nehre getirir. Onlar bu nehirde yıkanırlar. Nehirden çıktıklarında genç delikanlı olarak çıkarlar ki, gözleri sürmeli, yüzleri çok güzeldir. Alınlarında “Bunlar, Rahmânın ateşten âzâd ettiği Cehennemliklerdir” yazısı bulunur. Sonra bunlar Cennete girerler. Cehennemde azâb görmekte olan kâfirler bu hâli görünce, “Keşke biz de müslüman olaydık. Şimdi biz de Cehennemden çıkmış olurduk” derler..”

“Kıyâmet günü dünyâ, saçları dağılarak birbirine karışmış, mosmor, sivri köpek dişleri dışarıya kadar çıkık, kara, çirkin suratlı bir yaşlı kadın sûretinde getirilir. Bu haliyle orada olanlara gösterilir. Mahşer ehli ondan iğrenirler. Mahşer ehline denilir ki, “Siz bunu tanıyor musunuz?” Onlar, “Biz onu tanımaktan Allahü teâlâya sığınırız” derler. Onlara “İşte bu, uğrunda birbirinize girip dövüştüğünüz, ondan elde ettiklerinizle de birbirinize karşı övündüğünüz dünyâdır” denilir. Sonra emredilir, dünyâ bu haliyle Cehenneme atılır. O zaman der ki, “Yâ Rabbî! Hani benim dostlarım? Hani bana tâbi olanlar, gönül verenler?” der. Sonra bu söyledikleri de Cehenneme atılır. Dünyâ Cehenneme atılır, fakat ona azâb edilmez. Cehennemliklere dünyânın kötülüğü anlatılmak için böyle gösterilir.”

Allahü teâlâdan korkmanın yedi alâmeti vardır. Bunlardan birincisi; dili ile söylediklerinden anlaşılır. Yalan söylemiyorsa, gıybet etmiyorsa ve fuzûlî sözlerden kaçınıyorsa, cenâb-ı Haktan korkuyor demektir. İkincisi; mi’desine, ihtiyâç kadar helâl lokma koymasından belli olur. Üçüncüsü; gözü ile, helâla ve gördüklerine ibret nazarı ile bakmasından belli olur. Dördüncüsü; kulaklarına dînin emirlerine uygun olan sözleri işittirmeye çalışmasından belli olur. Beşincisi, elini harama değil, helâla uzatmasından belli olur. Altıncısı; kalbinden, din kardeşlerine karşı düşmanlığı, kini, hasedi çıkarıp, yerine muhabbeti, şefkati ve nasîhati yerleştirmesinden belli olur. Yedincisi; yaptığı işlerine riya karıştırmaksızın, ihlâs ile, sırf Allah rızâsı için yapmasından belli olur.”

Muhammed bin Lebîd’in ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdular ki; “Sizin için en korktuğum şey, küçük şirktir.” Eshâb-ı kiram dediler ki, “Yâ Resûlallah, küçük şirk nedir?” Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Riyadır” buyurdu.

Yine hadîs-i şerîfte buyuruldu ki, “Dünyâda riya ile ibâdet edene, kıyâmet günü “Ey kötü insan! Bugün sana sevâb yoktur. Dünyâda kimler için ibâdet ettin ise, sevâblarını onlardan iste!” denir.”

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki, “Kim güzel bir iş (âdet) ortaya çıkarırsa, onun sevâbı ve kıyâmete kadar o güzel işle amel edenlerin sevâbı, o kimseye âittir. Kim de kötü bir iş (âdet) ihdas ederse, ortaya çıkardığı bu kötü işin günahı ve kıyâmete kadar onunla amel edenlerin günahı o kimseye âittir.”

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu: “Âhıret günü, Allahü teâlâ yarattıklarını hesaba çeker. Her sınıf insan orada toplanır. Hesap için ilk çağırılanlar; Kur’ân-ı kerîm okuyanlar, Allah için harbte ölenler ve dünyâda iken malı mülkü olup zengin olanlardır. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîm okuyana sorar, “Peygamberime gönderdiğim esaslar sana bildirilmedi mi?” “Evet yâ Rabbî, bildirildi”, der. Allahü teâlâ sorar, “Peki sana bildirilenle, öğrendiğinle ne yaptın?” “Gece gündüz okudum” der. Allahü teâlâ buyurur, “Yalan söyledin.” Melekler der ki, “Evet yalan söyledin. Sen, hakkında başkası (Ne güzel okuyor) desinler diye okudun. Nitekim sana böyle söylendi.”

Daha sonra, harpte Allah yolunda ölen huzûra getirilir. Allahü teâlâ ona, “Niçin öldürüldün?” diye sorunca “Senin yolunda harp ettim ve öldürüldüm” der. Allahü teâlâ “Yalan söyledin” buyurur. Melekler de der ki, “Yalan söyledin. Sen Allah için harp etmedin, (Ne cesur adam) desinler diye harp ettin. Herkes de sana böyle dedi.”

Allahü teâlâ sonra zengin olana buyurur, “Sana verdiğim zenginlikle ne yaptın?” “Sıla-i rahm yaptım ve o malla sadaka verdim, dağıttım” der. Allahü teâlâ buyurur, “Yalan söyledin.” Melekler der ki, “Yalan söyledin. Hakkında herkes; (Ne cömert, ne iyiliksever adam) desinler diye bunları yaptın. Herkes de böyle söyledi.” Sonra Resûlullah ( aleyhisselâm ), “Ey Ebû Hüreyre! Kıyâmet günü Allahü teâlânın Cehenneme atacağı bu üçüdür” buyurdu.

Bu haber Hazreti Muâviye’ye ulaşınca çok ağladı ve “Allah ve Resûlü doğru söylemiştir” buyurdu. Sonra şu âyet-i kerîmeyi okudu. Meâlen: “Kim dünyâ hayatını ve onun gösterişli zevklerini isterse biz onlara amellerinin karşılığını tamamen öderiz. (Sıhhat, zenginlik ve zevkle yaşarlar.) Bu husûsta, onlara noksanlık yapılmaz. Bunlar, o kimselerdir ki, âhırette kendilerine ateşten başka bir şey yoktur. Yaptıkları ameller boşa gitmiştir. Zaten bütün yapmış oldukları şeyler boştur.” (Hûd: 15-16).

Meymûn bin Mihran’ın ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah ( aleyhisselâm ) birisine buyurdu ki, “Beş şeyden önce, beş şeyin kıymetini bil:

1. İhtiyârlamadan önce gençliğin. 2. Hastalıktan önce sıhhatinin. 3. Meşgûliyet gelmeden önce boş vaktinin. 4. Fakîrlikten önce zenginliğinin. 5. Ölmeden önce hayatının.”

Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki, “Evlâdın, babası üzerinde üç hakkı vardır: Ona güzel bir isim koyması, Kur’ân-ı kerîm öğretmesi, evlenme vakti gelince de evlendirmesidir.”

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu: “Gıybet nedir biliyor musunuz?” Eshâb-ı kiram, “Allahü teâlâ ve Resûlü daha iyi bilir” dediler. Resûlullah buyurdu ki, “Müslüman kardeşinizin arkasından, onun hoşlanmıyacağı bir şeyi konuştuğunuzda, onu gıybet etmiş, çekiştirmiş olursunuz.” Eshâb-ı kiram (radıyallahu anhüm), “Eğer, söylediğimiz şeyler o kardeşimizde varsa yine böyle midir?” dediler. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Eğer söylemiş olduklarınız onda varsa; gıybet olur, yoksa; iftira olur” buyurdu.

Bir defasında Peygamberimize kısa boylu bir kadıncağız gelmişti. O çıkıp gittikten sonra Hazreti Âişe vâlidemiz şöyle dedi: “Ne kısa boyu var.” Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdular ki; “Gıybet ettin, ey Âişe!” Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ), “Ben onda olanı söyledim” deyince, Resûlullah buyurdu ki, “Kendisinin en çok üzüleceği bir şeyi söyledin.”

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdular; “Mi’râc gecesi göklere çıkarıldığım zaman, bir grup insan gördüm. Böğürlerinden etleri koparılarak lokma lokma ağızlarına veriliyor ve kendilerine;

“Kardeşlerinizin etlerinden yemekte olduklarınızı yiyin” deniyordu. Ben bu hâli görünce, “Ey Cebrâil, bunlar kimdir?” diye sordum. “Bunlar ümmetinin gıybet edenleridir” cevâbını verdi.”

Abdullah bin Amr bin Âs anlatır: “Babam sık sık şöyle derdi: “Ölmek üzere olan, fakat aklı başında bulunan kişi, yanındakilere ölümü niçin anlatmaz, şaşarım!” Nihâyet babama da ölüm vakti geldi. Aklı başında olup konuşabiliyordu. Dedim ki, “Babacığım sen, “Ölmek üzere olan, fakat aklı başında bulunan, yanındakilere ölümü niçin anlatmaz?” derdin. O, cevâbında buyurdu ki, “Oğlum! Ölüm, anlatılamıyacak kadar dehşet bir şey. Fakat sana biraz anlatayım. Yemînle söylüyorum. Şu anda, iki omuzumda sanki birer dağ var. Rûhum sanki bir iğne deliğinden çıkıyor ve içimde bir dikenli çalı var. Sanki gökler çökmüş ve ben yerle arasında kalmışım.” Sonra ilâve ederek buyurdu ki, “Yavrum! Benim hayatım üç devreye ayrılır: Önceleri ben, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) katletmek isteyenlerin önde gelenlerinden idim. Eğer bu hâlde ölseydim, hâlim nice olurdu? Sonra Allahü teâlânın hidâyetiyle müslüman olup, Muhammed aleyhisselâmı her şeyden çok sevdiğim ve iltifâtlarına mazhar olmakla şereflendiğim devremdir. Eğer bu zaman vefât etseydim, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) duâsına kavuşur, se’âdete ererdim. Üçüncüsü de, Resûlullahın vefâtından sonraki hayatımdır ki, çeşitli dünyâ işlerine daldık. Allahü teâlânın huzûrunda hâlimin nasıl olacağını bilemiyorum” diyerek, çok geçmeden vefât etti.

Kıyâmet günü Arş’ın gölgesi altında gölgelenecek olanları, Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte Resûlullahı ( aleyhisselâm ) şöyle bildirmektedir: “Allahü teâlâ, kıyâmet günü hiçbir gölgenin bulunmadığı bir zamanda, şu yedi sınıf insanı, Arş’ın gölgesinde gölgelendirir: Birincisi; âdil devlet reîsi, ikincisi; Allahü teâlâya ibâdet ile ömrünü geçiren genç, üçüncüsü; câmiden çıktıktan sonra, tekrar câmiye girinceye kadar kalbini oraya bağlamış kişi, dördüncüsü; birbirini Allah için sevenler, Allah için bir araya gelip, Allah için ayrılanlar, beşincisi; tenhada Allahü teâlâyı hatırlayıp, gözyaşı dökenler, altıncısı; sağ elinin verdiğini sol eli bilmiyecek şekilde gizli sadaka verenler, yedincisi; yabancı ve güzel bir kadın kendisine yaklaşmayı teklif ettiği zaman, “Ben Allahtan korkarım” deyip, günah işlemekten sakınan kimselerdir.”

Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Ümmetimden müflis kime denir biliyor musunuz?” Eshâb-ı kiram (radıyallahu anhüm), “Malı, parası olmayan olsa gerek” dediler. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdular: “Ümmetimden müflis şu kimselerdir ki; kıyâmet günü namazıyla, orucuyla ve diğer ibâdetleriyle gelirler. Fakat, kimine sövmüş, kimine iftira etmiş, kiminin malını yemiş, kiminin kanını akıtmış, canını yakmışlardır. Bunun için, dünyâda iken hakkına tecâvüz ettiği kişilere, bunların sevâbları taksim edilir. Sevâblarından birşey kalmazsa ve daha alacaklılar varsa, alacaklıların günahları da bu kişilere yükletilir. Sonra da Cehenneme atılırlar.”

Ebülleys-i Semerkandî hazretleri buyurdu ki:

Kabir azâbından kurtulmak isteyen, şu dört şeye sarılmalı ve dört şeyden de kaçınmalıdır. Sarılması gereken dört şey: 1. Namazları doğru kılmalı, 2. Zekâtı vermeli, 3. Kur’ân-ı kerîm okumalı, 4. Allahü teâlâyı unutmayıp, O’nu çokanmalıdır.

Kaçınması icâb eden dört şey: 1. Yalan, 2. Hıyânet, 3. Koğuculuk (söz taşımak), 4. Üzerine idrar sıçratmaktır. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “İdrardan sakınınız. Zira kabir azâbının çoğu ondandır.”

Ebülleys-i Semerkandî hazretleri, yukarıda bir parçası alınan Tenbîh-ül-gâfilîn kitabında ve diğer eserlerinde, insanlara dînimizin yüceliğini, ebedî se’âdete ulaşma yollarını, Cehennemin ebedî ve azaplarının çok şiddetli olduğunu anlatmaktadır. Ebülleys-i Semerkandî hazretlerinin yazdığı diğer eserleri şunlardır: 1. Tefsîr-ül-Kur’ân: Bu eserin yazma nüshaları çoktur. İstanbul’da bulunan ve eski eserlerin bulunduğu kütüphânelerin hemen hepsinde mevcûttur. Bu tefsîr 1310 yılında Kâhire’de basılmıştır. 2. Hizânat-ül-fıkıh: Hanefî mezhebinin fıkıh hükümlerini anlatan bir eserdir. Yeni Câmi, Murâd Molla, Köprülü, Atıf Efendi, Dâmâd İbrâhîm Paşa, Bursa Ulu Câmi ve Kastamonu kütüphânelerinde yazmaları mevcûttur. 3. Uyun el-mesâil fî’l-fürû’: Fıkıh ilmine dâir bir kitaptır. Dâmâd İbrâhîm Paşa ve Lâleli kütüphânelerinde yazmaları vardır. Bu eserin şerhleri Kâhire ve Mekke’de basılmıştır. 4. esrâr el-Vahy: Mi’râcla ilgili bir eserdir. 5. Kurret-ül-uyûn ve müferrih el-kalb el-mahzûn: Büyük günahları anlatan bir eserdir. Basılmıştır. 6. Şerh-ül-fıkıh el-ekber: İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin yazmış olduğu eserin şerhidir. 7. Tuhfet-ül-enâm fî menâkıb el-eimme el-erba’a el-a’lâm: Ehl-i sünnet mezhebinin dört büyük imâmı anlatılmaktadır. 8. Dekâik-ül-ahbâr fî zikr-il-Cenne ven-Nâr: Cennet ve Cehennemi anlatan bir eserdir. 9. El-Fetâvâ, 10. Muhtelif-ür-rivâye, 11. En-Nevâzil fil fürû’, 12. El-Mukaddime fis-salât, 13. Beyânu akîdet-ül-usûl: Temel îmân bilgilerine dâirdir. 14. Te’sîs-ül-fıkh, 15. Şer’ül-İslâm, 16. El-Me’ârif fî şerh-is-sehâif, 17. Te’sis-ün-nazâr, 18. Risâle-ül-ma’rife vel-imâm, 19. Risale fil-hikem 20. Kût-ün-nefs fî ma’rifet il-erkân-il-hams, 21. El-Letâif-il-müstahrace min Sahîh-il-Buhârî, 22. Risâle-i fil-fıkh.

1) Tezkiret-ül-huffâz cild-4, sh. 1382

2) El-A’lâm cild-8, sh. 27

3) Mu’cem-ül-müellifîn cild-13, sh. 91

4) Fevâid-ül-behiyye sh. 220

5) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 490

6) Miftâh-üs-seâde cild-2, sh. 179, 277, 279, 282, 601

7) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1001

8) Brockelman Sup sh. 347

9) Geschichte des Arabischen Schriftums cild-1, sh. 445

AHMED BİN MUHAMMED EL-BAĞDÂDÎ (Ebü’l-Hasen el-Atîkî)

Hadîs âlimlerinden. İsmi, Ahmed bin Muhammed bin Muhammed bin Mensûr’dur. Künyesi Ebü’l-Hasen olup, “Atîkî” lakabı ile meşhûr olmuştur. 367-(m. 977) senesi Muharrem ayının ondokuzuncu Perşembe günü Bağdad’da doğduğunu kendisi bildirir. Hadîs-i şerîf toplamak için birçok yerlere seyahatler yaptı. Çok âlimden hadîs-i şerîf dinleyip rivâyetlerde bulundu. 441 (m. 1049) senesinin Safer ayında vefât etti. Duhâ vaktinde İbn-i Mübârek’in mescidinde namazı kılınıp, Şîmîzî kabristanına defnedildi.

Hadîs-i şerîf öğrenmek için çok yeri dolaştı. Birçok defa Dımeşk’e (Şam)’a, geldi ve orada Temmâm bin Muhammed, Abdurrahmân bin Ömer bin Nasr ve daha başka âlimlerden hadîs-i şerîf dinledi. Dımeşk’te ve Bağdad’da Ebü’l-Hasen bin Neccâr et-Temîmiyyîn, Ebû Abdullah Hüseyn bin Muhammed el-Askeri, Ebû Ömer bin Hayve, Ebû Bekr Muhammed bin Abdullah bin Şuhayr, Hüseyn bin Muhammed bin Süleymân el-Kâtib, Ebü’l-Fadl Ubeydullah bin Abdurrahmân ez-Zührî, Ebû Bekr Ahmed bin İbrâhim bin Şâzân, Ebü’l-Hasen Ali bin Muhammed bin Ali bin Süveyd el-Verb ve daha pekçok âlimden hadîs-i şerîf alıp rivâyet etti.

Kendisinden de; oğlu Ebû Gâlib Muhammed bin Ahmed, Hatîbi Bağdadî, Abdülaâz el-Kettânî, Ebü’l-Abbâs bin Kubeys, Ebü’l-Kâsım bin Ebü’l-A’lâ, Ebü’l-Hasen Ali bin Muhammed bin Ali el-Kattân, Kâdı Ebü’l-mekârim Muhammed bin Sultân, Ebû Abdullah bin Ebi’l-Hadîd, Abdülmuhsin bin Muhammed bin Ali el-Bağdâdî, Ebû Ali Hasen bin Saîd bin Muhammed el-Attâr ve daha birçok âlim, hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundular.

Onun rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki:

“Bir kimse (Elhamdü lillahillezî tevâda’a küllü şey’in li-azametihî vel-hamdil lillûhillezî hada’a küllü şey’in li-mülkihî ve-hamdü lillahillezî istesleme küllü şey’in li-kudretihî) derse ve bunu vesile ederek Allahü teâlânın katındakini taleb ederse, onun sebebiyle Allahü teâlâ ona (amel defterine) milyon hasene, sevâb yazar ve yine onun sebebiyle milyon kerre derecesini yükseltir. Ayrıca ona yetmişbin melek vekîl kılınıp, kıyâmet gününe kadar onun için istiğfar ederler.”