12. ASIR ÂLİMLERİ

12. ASIR ÂLİMLERİ

 

ÖMER NESEFÎ

Hadîs ve kelâm âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Necmüddîn Ebû Hafs Ömer bin Muhammed’dir. 461 (m. 1069)’de İran’ın Fâris vilâyetindeki Nesef kasabasında doğdu. Hanefî mezhebinde İmâm idi. Kelâm, tefsîr, hadîs, fıkıh, nahiv âlimi olup hafız idi. Fıkıh ilmini, Sadr-ül-İslâm Ebû Yüsr Muhammed Pezdevî’den aldı. O da Ya’kûb Yûsuf-i Seyyârî’den, o da İbn-i Sema’a ile İmâm-ı Ebû Yûsuf’a ulaşır. Diğer ilimleri de pekçok âlimlerden öğrendi. İlminin çokluğu ve cinlere de fetvâ vermesinden dolayı, kendisine “Müftî-yüs-sekaleyn” ünvanı verildi. Zekâsı ve hafızası çok kuvvetli idi. Kendisinden, oğlu Mecd-i Nesefî, Ebü’l-Leys Ahmed fıkıh ilmini öğrendi. Ebû Bekr Ahmed Belhî, Burhâneddîn Mergınânî de Ömer Nesefî’den ilim tahsil edenlerdendir. İnsanların kurtuluşa, saadete kavuşması için çok uğraşmış, yüze yakın eser yazmıştır. Bunların en meşhûrları “Akâid-i Nesefî”, “Zâhire” “Tefsîr-i Teysir”, “Erba’în-i Selmânî”, “Târih-i Buhârâ”, “Kitâb-ül-meşârî”, “Kitâb-ül-Kand fî ulemâ-i Semerkand”dır. 537 (m. 1142)’de Semerkand’da vefât etti.

 

Ömer Nesefî, alış-veriş ilminin ehemmiyetini kitaplarında şöyle bildirmektedir: Dînini iyi öğrenen bir müslüman, haram işlemeden ve faiz felâketine düşmeden, her çeşit ticâreti yaparak helâl mal kazanır. Helâl ve bereketli kazancı ile millete ve memlekete çok faydalı olur. İmâm-ı a’zamın ( radıyallahü anh ) talebesi İmâm-ı Muhammed Şeybânî’ye sordular, “Efendim! Mütehassıs olduğunuz tasavvuf bilgisinde bir kitap yazdınız mı?” Cevap olarak buyurdu ki: “Zühd ve takvâ, dünyâya meyl etmemek, haram ve şüphelilerden kaçmak; ancak bütün işlerde dînin emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınmakla, doğru bir alış-veriş, bâtıl, fâsid ve mekrûh sözleşmelerden sakınmakla elde edilebilir. Bunlar da, fıkıh kitaplarından öğrenilir. Alış-veriş ve başka sözleşmeler yapacak kimsenin, bunların sahîh ve helâl olması şartlarını öğrenmesi lâzımdır. Bunun için, bu işlerin ilmihâlini öğrenmek, her mükellefe farz-ı ayndır. Bu farzın yerine getirilmesi için, bey’ ve şirâ kitabını yazdım” buyurdu.

 

Satışdaki ve ödünç vermedeki faizi iyi anlamak için, Ömer Nesefî’nin (Erba’în-i Selmânî) adındaki kitabında bulunan otuzüç misâl çok önemli olup, şunlardır:

 

1- Kile ile satılan birşey, kendi cinsine [meselâ buğdayı buğdaya] peşin satılırken, birinin hacmi ziyâde olursa, faiz olur.

 

2- Hacimleri müsavî, fakat biri veresiye [ya’nî söz kesilen yerden ayrılıncaya kadar te’ayyün etmez] ise, yine faiz olur.

 

3- Tartarak satılan birşey, kendi cinsine [meselâ beşibiryerdeyi, altın liralar karşılığı] peşin satılırken, verilen ile alınanın ağırlığı müsâvî olmazsa, faiz olur.

 

4- Veznleri (ağırlıkları) müsâvî, fakat biri veresiye ise, faiz olur. Vezn veya hacimleri müsâvî olmıyan peşin satışda, faizden kurtulmak için, vezni veya hacmi az olan malın yanına, aynı cinsten olmıyan, başka az birşey de ilâve edip, iki şey bir arada iken, pazarlık etmelidir. Böylece faizden kurtulunur ise de, ilâve edilen şeyin kıymeti az ise, harama yakın mekrûh olur. O şeyi, pazarlıktan sonra ilâve ederse caiz olmaz.

 

5- Kile ile satılan şeylerden, aynı cinsten olmıyanlar, birbiri ile [meselâ arpayı buğdaya] satılırken, hacimleri aynı olsa da, veresiye satmak, ribâ [ya’nî faiz] olup, hacimleri farklı olsa da, her ikisi peşin caizdir.

 

6- Tartılarak satılan şeylerden aynı cinsden olmıyanlar, birbiri ile [altın, gümüş ile] satılırken, ağırlıkları eşit olsa da, biri veresiye olunca faiz olur. Ağırlıkları farklı olsa da, ikisi peşin [eline teslim etmek] caiz olur. Altınlı ve gümüşlü eşyayı, birbiri karşılığı veresiye satmak faiz olur.

 

7-Vezn ile ve kile ile ölçülen ve ölçülmeyen herşey, kendi cinsi ile, veresiye satılınca, mikdârı aynı olsa da, faiz olur.

 

8-Kile ile veya vezn ile ölçülen birşeyi, kendi cinsi karşılığı, ölçmeden topdan satmak faiz olur. Mikdârları müsâvî ise de, faiz olur. Çünkü, böyle şeylerin satışında, söz kesilirken, ölçülerek, mikdârlarının aynı olduğunu bilmek, bey’in sahîh olması için, şarttır.

 

9-Birkaç kimse arasında müşterek olan, kile veya vezn ile ölçülen bir malı, ölçmeden paylaşmak faiz olur. Herbiri, kendi payında bulunan diğerinin mülkünü, diğerinde kalan kendi mülkü ile değiştirmiş olur. Ya’nî bunları birbirlerine ölçmeden satmış olurlar. Biri diğerlerine bir defter, ikincisi bir mendil gibi şeyler de verip helâllaşmalıdırlar.

 

10- Hacim ile veya vezn ile ölçülen bir malı, ölçmeden ödünç vermek ve almak faiz olur.

 

11- Başaktaki buğdayı, buğday ile, müsâvî mikdârda dahî satmak faiz olur.

 

12- Başaktaki buğdayı, başaktaki buğdaya aynı mikdârda dahî satmak faiz olur. Çünkü, buğdayları başaksız ölçmek lâzımdır.

 

13- Ağaçdaki meyveyi, kopmuş aynı meyveye satmak faiz olur.

 

14- Ağaçdaki meyveyi, ağaçtaki aynı meyve ile satmak faiz olur.

 

15- Buğdayı, buğday ununa ve kavrulmuş buğdaya, aynı hacimde dahî satmak faiz olur. Çünkü, buğdaydan, aynı hacimde un hâsıl olmaz.

 

16- Unu ve buğdayı, ekmeğe satmak faiz olmaz. Çünkü ekmek, başka cinsten olmuştur ve sayı ile ölçülür.

 

17- Menşe’leri veya kullanış yerleri aynı olmıyan veya insanlar tarafından sıfatları değiştirilen şeyler, aynı cinsden değildir. Meselâ hurma sirkesi ile üzüm sirkesi ve koyun eti ile sığır eti ve sütleri ve koyun yünü ile keçi kılı ve buğday ile ekmek aynı cinsten değildirler. Keçi ve koyun eti ve sütleri, faiz bakımından aynı cinstendir.

 

18- İmâm-ı Muhammed’e göre, ekmeği adet ile ve vezn ile ödünç vermek faiz olmaz, İmâm-ı Ebû Yûsuf’a göre yalnız tartı ile faiz olmaz.

 

19- Susam, zeytin, ceviz, gibi, yağ çıkarılan cisimler, kendi yağları ile satıldığı zaman, yağ, cisimdeki yağ mikdârından ziyâde ise caizdir ve yağın aynı mikdârı yağ karşılığı olup, ziyâdesi posa karşılığı olur. Ziyâde değilse, az veya müsâvî ise veya belli değilse faiz olur.

 

20- Üzümü, şırası karşılığı ve koyunu yünü karşılığı ve meyveli ağacı aynı meyve karşılığı ve ekilmiş toprağı, çıplak toprak karşılığı ve başakta yetişmiş buğdayı, yetişmemiş buğday karşılığı, taşlı küpeyi taşsız küpe karşılığı, altınlı kılıncı veya kemeri altınsız aynı kılınç ve kemer karşılığı ve kabuklu pirinci kabuksuz pirinç ile satmak da, müsâvî veya az ise faiz olur.

 

21- Bir malı, kendisi veya vekîli, meselâ on liraya satıp, müşteriye teslîm ettikden sonra, parayı teslim almadan, malı müşteriden, meselâ dokuz liraya geri satın almak faiz olur. Parayı tamam alınca, satın alabilir.

 

Bir malı sattıktan sonra, parasının hepsini tamam teslim almadan, o mal ile birlikte başka birşeyi, aynı fiyatla geri satın almak faiz olur. Çünkü, aynı fiyatın bir kısmı, o başka şey için olup, o malı daha ucuza almış olur ve faiz olur. O başka şeyi alması ise caizdir.

 

22- Bir malı, meselâ iki ay sonra teslîm etmek üzere sattıktan sonra, noksan olarak, daha önce vermeği kararlaştırmak faiz olur.

 

23- İki kişi, birer çuval buğdayı, hacmini ölçmeden, karıştırıp un yaptırdıkdan sonra, unu ikiye taksim etmeği kararlaştırmak faiz olur.

 

24- Unları karıştırıp, ekmek yaparak ekmeği ikiye bölmek de faiz olur. Unların hacmini önceden ölçmek lâzım idi.

 

25- Cevizleri veya bademleri yahut zeytinleri ölçmeden karıştırıp, yağ çıkardıktan sonra yağı taksim etmek de faiz olur.

 

26- İki kişinin müşterek bir ineği olsa, sütü birgün senin, birgün benim diye taksim etseler, faiz olur.

 

27- İki kişi, meselâ bir öküz veya bir at veya bir otomobil veya bir dükkân veya tarlalarını veya tezgâhlarını, herbiri kullanmak üzere, mu’ayyen bir zaman için değişseler faiz olur.

 

28- İçinde oturmak şartı ile bir evi, ekmek şartı ile tarlayı, kendi kullanmak şartı ile bir otomobili borçludan rehin istemek faiz olur. Çünkü, rehin alınırken, bunu kullanmağı şart etmek, rehinde faiz olur.

 

29- Birşeyi ucuz satın almak veya ona pahalı satmak şartı ile ödünç vermek faizdir.

 

30- Mahsûlün yarıdan fazlasına ortak olmak şartı ile, köylüye para veya tohum veya toprak verip onu çalıştırmak veya ona ödünç vererek tarlasını alıp işletip, mahsûlün yarıdan azını ona bırakmak faiz olur. Çünkü, kira mikdârının belli olması ve ödünç verilen malın aynı mikdârda benzerinin ödenmesi lâzımdır.

 

31- Az ücretle çalıştırmak, ondan hediye almak, ziyâfet istemek üzere ödünç vermek faiz olur.

 

32- Birşeyi, aldatarak pahalı satmak veya ucuz almak da faiz olur.

 

33- Satılan şeyin ayıbını ve satın alınan şeyin kıymetini gizlemek faiz olur.

 

İmâm-ı Nesefî, Kur’ân-ı kerîmi tefsîr edenlerle ilgili olarak da “Akâid” isimli kitabında buyurdu ki: “Kendi aklı ve görüşleri ile bozuk tefsîrler yapanlar beş türlüdür:

 

1- Tefsîr için lâzım olan bilgileri bilmiyen câhillerdir.

 

2- Müteşâbih âyetleri tefsîr edenlerdir.

 

3- Sapık fırkalardakilerin ve Dinde reformcuların, bozuk düşünce ve isteklerine uygun tefsîr yapanlardır.

 

4- Delîl ve sened ile iyi anlamadan tefsîr yapanlardır.

 

5- Nefse ve şeytana uyarak yanlış tefsîr yapanlardır.”

 

Necmüddîn Ömer Nesefî, “Mecma’ul-ulûm” kitabında Ehl-i sünnet ve cemâat mezhebini anlatırken buyuruyor ki:

 

Allahü teâlânın bütün sıfatlarının ezelî ve ebedî olduğuna inanmalıdır. Nasıl olduğunu araştırmamalı, düşünmemelidir. İşleri Allahü teâlânın irâde ve takdîri ile bilmeli, kulluk vazîfelerinden el çekmemelidir. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Eshâbının (r.anhüm) hepsini sevmeli ve Ehl-i beytine dil uzatmamalıdır. Ne kadar iyi olunursa olunsun, Allahü teâlâdan korkmalı, ne kadar günahkâr olunursa olunsun, Allahü teâlâdan ümid kesmemelidir. Bunların yanı sıra şu on şeye inanmak, Ehl-i sünnet olmanın şartlandır: 1. Kur’ân-ı kerîmin Allahü teâlânın kelâmı olduğuna inanmalıdır. 2. Kendi imânında şüphe etmemelidir. 3. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Eshâbından hiç birine dil uzatmamalı ve kötülememelidir. Peygamber efendimizden sonra Ebû Bekr-i Sıddîk’i ( radıyallahü anh ) hak halîfe bilmelidir. Ondan sonra Ömer-ül-Fârûk’u ( radıyallahü anh ), sonra Osmân-ı Zinnûreyn’i ( radıyallahü anh ), sonra Ali bin Ebî Tâlib’i ( radıyallahü anh ) sırası ile hak halîfe bilmelidir. Eshâb-ı Kirâmdan hiçbirine düşman olmamalı ve saygısızlıkta bulunmamalıdır. Çünkü onlara düşmanlık edenin îmânlarının gitme tehlikesi vardır. Nitekim Ebû Ali Dekkak ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Her insanın üçyüzaltmış damarı vardır. Eğer üçyüzellidokuz damarı Peygamber efendimizin, Eshâb-ı kirâmına (r.anhüm) muhabbet, bir tanesi Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Eshâbından birine düşmanlık, sevgisizlik üzere bulunsa, ölüm zamanında emir gelir ve canını o bir damardan alırlar. Bunun bozukluğu sebebiyle dünyâdan imansız gider.” Allahü teâlâ bizi bundan korusun. O hâlde Eshâb-ı Kirâma düşman olmaktan çok sakınmak lâzımdır. 4. Mü’minlerin âhırette Allahü teâlâyı göreceklerine inanmalıdır. 5. Devlet reîsine isyan etmemeli, onun veya ta’yin ettiği kimsenin arkasında Cum’a namazı kılmanın hak olduğunu bilmeli ve devlet başkanına duâ etmelidir. 6. Her müslümanın arkasında namaz kılmalıdır. (Ancak Ehl-i sünnet i’tikâdında olmayan, haramlardan sakınmayan, reformcu, bozuk i’tikâdlı, istincâ ve istibrâya dikkat etmiyen, bunun gibi îmâna, gusle, abdeste âit husûslarda akâid ve fıkıh âlimlerine uymayan birisine, namazda uymak doğru değildir.) 7. Müslümanın cenâze namazının kılınacağını hak bilmelidir. 8. Bir müslümana günah işlemekle kâfir oldu dememelidir. 9. Mest üzerine meshin dinden olduğunu kabûl etmelidir. 10. İyilik ve kötülüğün, Allahü teâlânın takdîri ile olduğuna inanmalıdır.

 

Bu sayılan on şeye uyulursa, Ehl-i sünnet ve cemâat, ya’nî kurtuluş fırkasından olunmuş olur.

 

Ömer Nesefî, “Akâid” isimli kitabında buyuruyor ki: Kulların ihtiyârî fiilleri (kendi isteğiyle yaptığı hareketleri) vardır. Bununla sevâb ve günah edinirler, iyiliklerden Allahü teâlâ râzıdır. Kula bu irâde ve ihtiyâr, ya’nî yapma isteği ve seçim hakkı verilmiş iken, “Kul hiçbir şey yapmıyor, yapılan işte kulun hiçbir kesbi yoktur, hepsini Allahü teâlâ yapıyor demek” Cebriyye bozuk fırkasının i’tikâdıdır. “İşin hepsini kul yapıyor deyip, işi ve yaratmayı Allahü teâlâdan görmemek” Mu’tezilî bozuk fırkasının i’tikâdı, inanışıdır. İş ve teşebbüs kuldan, takdîr ve yaratmak Allahü teâlâdandır.

 

Haram da rızıktır. Fakat Allahü teâlâ, helâlden istemek, kazanmak ve helâlden yemekden râzıdır. Herkes, helâl veya haram olan kendi rızkını yer. “Bir kimse kendi rızkını yiyemez, yahut başkasının rızkını yiyebilir” demek yanlıştır.

 

Âlemlerin yaratıcısı Allahü teâlâdır. O birdir. “Hay” diri, “Alîm” bilici, “Kâdir” gücü yetici, “Mürîd” dileyici, “Semî’” işitici, “Basîr” görücü ve “Mütekellim” söyleyici, “Hâlık” yaratıcıdır. Dünyâ âleminde ve âhıret âleminde bulunan herşeyi, maddesiz, zamansız ve benzersiz olarak yoktan var eden, ancak Allahü teâlâdır diye kesin inanmaktır. Her varlığın yaratanı, sahibi, hâkimi O’dur. O’nun hâkimi, âmiri, üstünü yoktur, diyerek inanmak lâzımdır. Her üstünlük, her kemâl sıfat O’nundur. O’nda, hiçbir kusur, hiçbir noksan sıfat yoktur. Dilediğini yapabilir. Yaptıkları, kendine veya başkasına faydalı olmak için değildir. Bir karşılık için yapmaz. Bununla beraber, her işinde, hikmetler, faydalar, lütuflar, ihsânlar vardır. Hiçbir şey onun ilminden ve kudretinden dışarı çıkamaz. Allahü teâlâ üzerinden, gece, gündüz ve zaman geçmesi düşünülemez. Allahü teâlâda, hiçbir bakımdan, hiçbir değişiklik olmıyacağı için, geçmişte, gelecekte şöyledir, böyledir denemez. Allahü teâlâ hiçbir şeye hulul etmez. Hiçbir şeyle birleşmez. Allahü teâlâ, zâtında ve sıfatlarında birdir. O’nda hiçbir değişiklik, başkalaşmak olmaz. Allahü teâlâyı dünyâda baş gözü ile görmek caizdir. Fakat kimse görmemiştir. Kıyâmet gününde, mahşer yerinde, kâfirlere ve günahı olan mü’minlere, kahr ve celâl ile, sâlih olan mü’minlere ise lütuf ve cemâl ile görünecektir. Mü’minler, Cennette, cemâl sıfatı ile görecektir. Kâfirler, bundan mahrûm kalacaklardır. Allahü teâlânın görüleceğine inanmalı, nasıl görüleceği düşünülmemelidir. Allahü teâlânın ciheti, karşıda bulunması yoktur. Allahü teâlâ madde değildir. Cisim değildir. (Element değildir. Karışım, bileşik değildir.) Sayılı değildir, ölçülmez. Hesâb edilmez. O’nda değişiklik olmaz. Mekânlı değildir, öncesi, sonrası, önü, arkası, altı, üstü, sağı, solu yoktur. Bunun için insan düşüncesi, insan bilgisi, insan aklı, O’nun hiçbir şeyini anlayamaz. O’nun nasıl görüleceğini de kavrıyamaz. El, ayak, cihet, yer ve bunlar gibi, Allahü teâlâya lâyık olmıyan kelimelerin âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde bulunması, bizim anladığımız ve öğrendiğimiz, bugün kullanılan ma’nâda değildir.

 

Îmân, Allahü teâlânın Peygamber efendimize bildirdiği bütün bilgileri öğrenip, kalb ile inanmak ve dil ile ikrâr etmektir. Ameller çoğalabilir, îmân azalmaz ve çoğalmaz. İmân ve İslâm birdir. Bir müslüman “Ben, mü’minim” demelidir, “İnşâallah mü’minim” demek doğru olmaz.

 

Peygamberlerin gönderilmesinde hikmetler vardır. Allahü teâlâ, peygamberleri, insanları beğendiği yola kavuşturmak, doğru yolu göstermek için gönderdi. Peygamberler, insanların ihtiyâcı olan dînî ve dünyevî bilgileri onlara öğretirler. Allahü teâlâ, Peygamberleri “aleyhimüsselâm” mu’cizelerle kuvvetlendirdi. Peygamberlerin evveli Âdem aleyhisselâm, sonuncusu Muhammed aleyhisselâmdır. Peygamberlerin en efdali (faziletlisi) Muhammed aleyhisselâmdır. Melekler, Allahın kullarıdır. Emredilen şeyi yaparlar. Onların erkeklik ve dişilikleri yoktur.

 

Mü’minlerden âsî olanlar Cehenneme girse de, orada sonsuz kalmazlar.

 

Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mi’râcı uyanık iken, kalb, rûh ve beden ile birlikte olmuştur, haktır.

 

Her ümmetteki evliyânın kerâmeti, kendi peygamberinin mu’cizesidir.

 

Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Cennetle müjdelediği Aşere-i mübeşşere ismi verilen on Eshâb-ı Kirâmın (r.anhüm) Cennetlik olduklarına şehâdet etmek haktır. Bunlar Peygamberlerden sonra Cennete gireceklerdir. Bu müjdeye kavuşmuş, mes’ûd on kişi şu zâtlardır: Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömer-ül-Fârûk, Osmân-ı Zinnûreyn, Aliyyül Mürtezâ, Talhâ, Zübeyr, Abdurrahmân bin Avf, Ebû Ubeyde bin Cerrah, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Saîd bin Zeyd’dir (r.anhüm).”

 

Hiçbir velî, bir peygamber derecesine erişemez.

 

Kul, namaz ve orucun, kendisinden muaf tutulacağı bir dereceye ulaşamaz. (Böyle bir derece yoktur.)

 

Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), Kur’ân-ı kerîmin zâhir, açık ma’nâsını bildirdi. Zâhir ma’nâyı bırakıp, bâtın (iç, öz) ma’nâ uydurmak küfürdür. Zındıklık olur.

 

Günahları önemsememek, haramlara değer vermemek, dînin emirleriyle alay etmek de küfürdür.

 

Allahü teâlâdan ümidini kesmek, yahut herhalde ondan emîn olmak da küfürdür.

 

Kâhini, gaybden verdiği haber üzerine tasdik küfürdür.

 

Sağ olanların ölülere duâsında, ölüler için faydalar vardır.

 

Allahü teâlâ duâları kabûl eder. İstenileni verir.

 

Resûlullahın ( aleyhisselâm ) bildirdiği kıyâmet alâmetlerinden; Deccâl, Dâbbet-ül-ard, Ye’cûc ve me’cûc, Îsâ aleyhisselâmın gökten inmesi, güneşin batıdan doğması ve benzeri şeylerden haber verdikleri haktır, olacaktır.

 

Müctehid, ictihâdında doğruyu bulur veya bulamaz.

 

İnsanlardan olan resûller, meleklerin resûllerinden üstündür. Meleklerin resûlleri, ya’nî Peygamberleri, müslümanların avamından üstündür. Müslümanların avamı ise, meleklerin avamından üstündür. Herşeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir.

 

Ömer Nesefî ( radıyallahü anh ), “Erba’în-i Selmânî” kitabında, büyük günahların kırk olduğunu bildirmekte ve herbiri için kitâb ve sünnetten delîl getirmektedir. Buyuruyor ki:

 

1. Bütün büyük günahların başı şirktir, Allahü teâlâya ortak koşmaktır. 2. Allahü teâlânın rahmetinden ümidini kesmektir. 3. Allahü teâlânın azâbından emîn olmak, korkmamaktır. 4. Ana ve babasını incitmek, onlara itaat etmemek. 5. Haksız yere müslümanı öldürmek. 6. Muhsan, temiz kimselere zinâ isnâd etmek, sövmek. 7. Haksız yere yetim malını yemek. 8. Düşmanla harb ederken harbden kaçmak. (Ancak yenilip esîr düşeceğini anlayınca kaçması caizdir.) 9. Faiz yemek. 10. Sihir, ya’nî büyü yapmak. 11. Zinâ etmek. 12. Livâta etmek. 13. Yalan yere yemîn etmek. 14. Ganîmet malına hıyânet etmek. 15. Hak, ya’nî doğru şahidlikten kaçınmak. 16. Şarab ve alkollü içkiler içmek. 17. Beş vakit namazı terk etmek. 18. Sözünde durmamak. 19. Sıla-i rahmi, akraba ve yakınlarından alâkayı kesmek. 20. Hırsızlık yapmak. 21. Rüşvet almak. 22. Vakfedenin yemesini şart etmediği vakıf malını yemek. 23. Gıybet etmek. (Bir kimsenin yüzüne karşı söylediği zaman kırılacağı sözü arkasından söylemek.) 24. Nemmamlık (koğuculuk, söz taşıyıcılık) etmek. 25. Müslümanlarla alay etmek. 26. Yalan söylemek. 27. Birşeye tama’ ederek (meselâ para için), ba’zı kimse için dînin hükmünü değiştirmek. 28. Uzunluk (metre) ile satılan mallarda az ölçmek. 29. Ağırlık (kilogram) ile satılan mallarda eksik tartıp vermek. 30. Zulüm etmek (gasb etmek, hak yemek). 31. Müslümanlar hakkında doğru davranmamak, adâletsizlik yapmak. 32. Hased etmek. (Bir ni’metin başkasında bulunmasını kıskanmak. 33. Ka’be ve Beyt-ül-harama hürmetsizlik etmek. 34. Bir müslümanı incitmek. 35. Müslümanları kötülükle anmak. 36. İki namazı bir zamanda kılmak. (Bir namazı geciktirip sonraki ile kılmak.) 37. Anne ve babasına bağırmak, kaba ve uygunsuz sözler söylemek. 38. Bir kimseye, “Allahtan kork!” dendiği zaman, sen işine bak, ben ne yapılacağını bilirim demek. Abdullah bin Abbâs (r.anhümâ), “Bu hepsinden kötüdür” buyurdu. Allahü teâlâ, Bekâra sûresinin altıncı âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ona, Allahtan kork dendiği zaman, câhiliyyet duygusu, izzeti, onu günah işlemeye götürür. İşte ona Cehennem kâfidir. Ve o Cehennem ne kötü bir yataktır” buyuruldu. 39. Günahını az ve önemsiz görüp, kendini üstün tutmak. 40. Küçük günaha ısrar, ya’nî devam etmek. Peygamber efendimiz, “Küçük günaha devam edilirse, büyük günah olur. İstiğfar edince, büyük günah da kalmaz” buyurdu.

 

Ömer Nesefî ( radıyallahü anh ), “Tefsîr-i Teysir” de ve “Erba’în-i Selmânî” isimli kitabında, Allahü teâlânın meâlen; “Ey mü’minler! Şarab (içki) içmek, kumar oynamak, ibâdet için dikilen putlar, fal okları, hep şeytanın işinden pis birer şeydir. Onun için bunlardan sakınınız. Muhakkak şeytan, şarabda ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allahı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık böyle olunca, siz bunlardan sakınmaz mısınız?” (Mâide-90, 91) buyurduğu âyet-i kerîmelerde, şarabın ve alkollü içkilerin haram olduğunu on şekilde izah etmektedir. Bunlar: 1. İçkiyi kumarla bildirmektedir. Kumar ise haramdır. O hâlde içki de haramdır. 2. İçki içmeyi puta tapmakla bildirdi. Puta tapmak haramdır, yasaktır. O hâlde içki içmek de haramdır. 3. İçki içmeyi fala yakın bildirdi. Fal haramdır. O hâlde içki içmek de haramdır. 4. İçkiye pelîd, ya’nî murdar, necis (pis) buyurmaktadır. 5. İçkiye ve diğerlerine şeytanın işi buyurulmaktadır. 6. Bu beyândan sonra, o hâlde bundan sakınınız, kaçınınız buyurdu. 7. Ondan sakınmayı kurtuluş sözü olarak bildirdi. Kurtuluş ancak haramlardan sakınmakla olabilir. 8. Düşmanlık ve kin sebebi olur buyurdu. Elbette haram olmuş olur. 9. Allahü teâlâyı anmaktan ve namazdan insanı alıkoyar, buyurdu. Allahü teâlâyı anmaktan ve namazı kılmaktan insanı alıkoyan şey, elbette haramdır. 10. İçki içmekten sakınmağı emretti. Bir şeyi işlemeği terk etmenin emrolunması, o şeyin haram olduğunu gösterir.

 

Erba’în-i Selmânî isimli kitabında koğuculuğu anlatırken buyurdu ki: “Koğuculuk yapana on şey yapmalıdır. Altısı adl, dördü fadldır. 1. Sözünü kabûl etme, çünkü o fâsıktır ve fâsıkın sözü kabûl edilmez. 2. O işten onu men et. Çünkü yaptığı iş münkerdir ve nehy-i münker yapmak lâzımdır. 3. Koğuculuk yapanı sevme. Çünkü o âsîdir, günah işlemiştir. Allahü teâlâya ve Resûlüne âsî olan sevilmez. 4. Müslümana sû-i zan etrne. Çünkü müslümana sû-i zan edilmez. 5. Sözünün doğru olup olmadığını araştırma. Çünkü günahtır. Günahları araştırmamak lâzımdır. 6. O sözü başkasına söyleme. Çünkü bu başkasının ar perdesini yırtmak demektir. Müslümanın ar perdesini yırtmamak lâzımdır. Diğer dördü de şu hikâyede vardır:

 

Hasen-i Basrî’ye ( radıyallahü anh ) bir kimse, “Filanca senin hakkında kötü söylüyor” deyince, “Sen onu nerede gördün?” buyurdu. O da, “Evinde gördüm” deyince, “Orada ne yapıyordun?” diye sordu. O kimse, “Orada misâfirdim” diye cevap verdi. “Misâfirlikte ne yediniz?” O kimse yediklerini söyledi. Bunun üzerine Hasen-i Basrî ( radıyallahü anh ), “Ey nâmerd! Bu kadar yemeği karnında sakladın da, bir sözü saklıyamadın. Doğru söylüyorsan, benim onunla dört işim vardır. 1. Dilimle ondan şikâyet etmem. 2. Kalbimden ona kin tutmam. 3. Dünyâ ile ona mükâfat vermem. 4. Kıyâmette ona hasım olmam, hak taleb etmem. Belki onsuz Cennete girmem. Kalk ey fâsık, getirdiğini geri götür. Çünkü getiren, götürücü olur, ya’nî söz getiren, söz götürücü olur” buyurdu.

 

 

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-7 sh. 305

 

2) Tabakât-ül-müfessirîn (Dâvûdî) cild-2, sh. 5

 

3) Tabakât-ül-müfessirîn (Süyûtî) sh. 7

 

4) Şezerât-üz-zeheb cild-4, sh. 115

 

5) Miftâh-üs-se’âde cild-1, sh. 108, 109

 

6) El-Fevâid-ül-behiyye sh. 149, 150

 

7) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 783

 

8) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 47, 779, 1053

 

İSBİCÂBÎ (Ahmed bin Mensûr)

Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, kadı. Künyesi Ebû Nasr (veya Ebû Bekr) olup ismi Ahmed bin Mensûr’dur. Doğduğu ve ilim öğrendiği yer olan Semerkand yakınlarındaki İsbicâb şehrine nisbetle İsbicâbî ve Mutahherî denildi. Doğum târihi bilinmeyen bu büyük âlim, 480 (m. 1087) yılında vefât etti.

Küçük yaşta, yüksek din bilgilerine temel olacak din ve âlet ilimlerini öğrenen Ebû Nasr İsbicâbî, zamanın irfan merkezlerinden biri olan Mâverâünnehr şehirlerinden İsbicâb’da ilim tahsil etti. Zamanının en bilgili âlimlerinden hadîs, tefsîr ve Hanefî mezhebi fıkıh bilgilerini öğrendi. İhlâslı çalışması, keskin zekâsı ile din bilgilerine en iyi bir şekilde vâkıf oldu. Allahü teâlânın rızâsına kavuşabilmek için öğrenmiş olduğu eşsiz bilgileri, tâliblerine öğretmek için Semerkand’a gitti. Orada talebelere ders verip insanlara nasihat ederken, doğruyu görmekten mahrûm olup sapık yollara kaymış kimselerle münâzaralarda bulundu. Seyyid Ebû Şüca’dan sonra ilmî reîslik İsbicâbî’ye geçti. Yanlış fetvâları insanların elinden alır, altına doğrusunu yazarak muhafaza ederdi. Vefâtından sonra evinde bulunan bir sandığın, ağzına kadar böyle fetvâlarla dolu olduğu görüldü.

Engin bilgisi güzel ahlâkı, bilgisine uygun yaşayışı ile insanlara örnek oldu. Çok cömertti. İnsanlara iyilik etmeyi pek severdi. Onlara dünyalık vererek, âhıretlerini kurtarmaya çalışırdı. Çok ibâdet eder, vaktini ilim öğrenmek ve öğretmekle geçirirdi. Semerkand’da kadılık da yapan bu mübârek insandan, birçok kimse ders aldı.

Onun ilminden istifâde edenlerin de gayret ve duâları bereketiyle, güzel Semerkand yeni bir güzelliğe kavuştu, insanlar din bilgilerini doğru olarak öğrenip, Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya çalışırken, huzûr ve saadet içinde yaşadılar. Kendi öğrendikleri güzel bilgileri öğretmek ve Allahü teâlânın dînini yaymak için akın akın Anadolu’ya aktılar. Yüksek ahlâk sahibi kumandanların komutasında, din-i İslâmı yaymak ve zâlim Bizans tekfurlarının zulmü altında inleyen mazlûmları kurtarmak, kendileri gibi ebedî saadet yolunu bulmalarına yardımcı olmak için çok gayret gösterdiler.

Ebû Nasr İsbicâbî, yazmış olduğu pek kıymetli eserler ile, Hanefî mezhebi fıkıh bilgilerini, zamanındaki insanların anlayacağı şekilde açıkladı. Hanefî mezhebi temel fıkıh kitaplarından İmâm-ı Muhammed Şeybânî hazretlerinin “Câmi’-üs-sagîr” ve “Câmi’-ül-kebîr” kitaplarını şerhetti. Hakîm-üş-Şehîd Muhammed bin Muhammed’in “Kâfi”sini, İmâm-ı Tahavî’nin “Muhtasar”ını şerhetti. Ayrıca vermiş olduğu fetvâları da “Fetevâ-i İsbicâbî” adındaki eserinde topladı.

Ebû Nasr İsbicâbî “Muhtasar-ı Tahavî”yi şerhe başlarken, eserinin başına “Besmele”yi yazmış ve böyle yapılmasının sebebini de; “Allahü teâlânın adı zikredilmeden başlanılan her iş, bereket ve hayırdan yoksundur.” hadîs-i şerîfini yazarak açıklamıştır. Eserini yazmasına sebeb olarak da; “İlim talep etmek (öğrenmek), her müslüman üzerine farzdır.” ve “İlim Çin’de de olsa onu arayınız.” hadîs-i şerîflerinin hükmüne tâbi olmak olduğunu bildirmiştir.

Eserinin mukaddimesinde, şerhetmekte olduğu İmâm-ı Tahavî’nin “Muhtasar”ı hakkında bilgiler veren Ebû Nasr İsbicâbî, “İmâm-ı Tahavî bu kitabında, bilinmesi zarurî lâzım olan din bilgilerini yazdı. Hadîs-i şerîfleri yazmakla İktifa etti. Açıklamaya gitmedi. Bu eserde mes’eleler, İmâm-ı a’zam, Ebû Hanîfe, İmâm-ı Ebû Yûsuf, İmâm-ı Muhammed ve İmâm-ı a’zam hazretlerinin diğer talebelerinin ictihâdlarına göre izah edilmiştir. Zîrâ bu mübârek insanlar, Sünnet-i Resûlullaha ( aleyhisselâm ) en çok uyan, onu en iyi açıklayanlar ve en i’timâd edilen kimselerdir.” İmâm-ı Tahavî “Müftî ve hâkim fetvâ verirken, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin sözüne uygun olarak fetvâ verir. Aradığını onun sözlerinde açıkça bulamazsa, İmâm-ı Ebû Yûsuf’un sözünü alır. Onun sözlerinde bulamazsa, İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin sözünü alır. Ondan sonra İmâm-ı Züfer’in, daha sonra Hasen bin Ziyâd’ın sözünü alır. Müctehid-i fil-mezheb âlimlerden eshâb-ı tercih olan müftîler, ictihâdlar arasında delîlleri kuvvetli olanları seçerler. Müctehid olmıyanlar, bunların, tercih etmiş oldukları söze uyar. Böyle yapmıyan müftîlerin ve hâkimlerin sözü kabûl edilmez. Demek ki, tercih ehlinin seçmemiş olduğu şeylerde, İmâm-ı a’zamın sözünü almak lâzımdır. Görülüyor ki, müftînin müctehid-i fil-mezheb olması lâzımdır. Böyle olmıyana müftî denilmez, nâkil, nakl edici, fetvâyı iletici denir. Nâkiller fetvâları, meşhûr fıkıh kitaplarından alır. Bu kitaplar, meşhûr olan mütevâtir haberler gibi kıymetlidirler.

Fâsıkın müftî olması uygun değildir. Bunun verdiği fetvâlara güvenilmez. Çünkü fetvâ vermek, din işlerindendir. Din işlerinde fâsıkın sözü kabûl edilmez. Diğer üç mezhebde de böyledir. Böyle müftîlere birşey sormak caiz değildir. Müftînin müslümân olması ve akıllı olması da, sözbirliği ile şarttır. Âdile, sâliha olan kadının ve dilsizin fetvâsı kabûl olunur” buyurmaktadır. Büyük âlim İsbicâbî; İmâm-ı a’zamın ( radıyallahü anh ) ilim silsilesini; “Hanefî mezhebindeki ahkâm-ı şer’ıyye (din bilgileri), Eshâb-ı Kirâmdan Abdullah İbni Mes’ûd’dan ( radıyallahü anh ) başlıyan yol ile meydana çıkarılmıştır. Ya’nî mezhebin reîsi olan İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe fıkıh ilmini Hammâd’dan, Hammâd da İbrâhim-i Nehâ’î’den, bu da Alkama’dan, Alkama da Abdullah bin Mes’ûd’dan, bu da Resûl-i ekremden ( aleyhisselâm ) almıştır” şeklinde açıklamıştır. Bu eserde bildirilen hadîs-i şerîflerden birkaç tanesi şöyledir: Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Misvak kullanınız, zira misvak ağzı temizler, Hakkın rızâsını kazandırır.”

“Oruçlunun en iyi kürdanı misvaktır.”

“Ümmetime meşakkat (zorluk) vermeyeceğini bilseydim, onlara her namazda misvak kullanmayı emrederdim” buyurdular.

1) Fevâid-ül-behiyye sh. 42

2) Keşf-üz-zünûn sh. 563, 569, 1220, 1378, 1627

3) Şerh-i Muhtasar-ı Tahavî,

NESEFÎ (Meymûn bin Muhammed bin Muhammed)

Hanefî mezhebi fıkıh ve kelâm âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Meymûn bin Muhammed bin Muhammed bin Mu’temid bin Mekhûl el-Mekhûlî en-Nesefî olup, künyesi Ebü’l-Mu’în’dir.

418 (m. 1027) yılında doğdu. 508 (m. 1114) yılında vefât etti. Önceleri Semerkand’da ikâmet ederdi. Kendisinden Alâüddîn bin Ebû Bekr Muhammed es-Semerkandî fıkıh öğrendi. Sonra Buhârâ’da yerleşti. Kelâm, fıkıh, usûl ve başka ilimlerde, o zamanda bulunan Hanefî mezhebi âlimlerinin en büyüklerinden idi. Et-Temhîd li-kavâ-id-it-tevhîd, Bahr-ül-kelâm, Tebşiret-ül-edille, Şerhu Câmi-ül-kebîr liş-Şeybânî, Menâhic-ül-eimme isimli eserleri meşhûr ve çok kıymetlidir.

Ebü’l-Mu’în Meymûn bin Muhammed en-Nesefî ( radıyallahü anh ), Ehl-i sünnet i’tikâdını anlatan, “Bahr-ül-kelâm fî akâid-i ehl-il-İslâm” isimli kıymetli kitabında buyuruyor ki:

“Biliniz ki, Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmın neslinden kıyâmete kadar gelecek olanların hepsini yarattı. Onlar, o zaman mü’min veya kâfir değillerdi. Sonra Allahü teâlâ onlara imânı ve küfrü arzetti. İmân eden herkes mü’min oldu. İmânı kabûl etmiyen kâfir oldu. Söz ile kabûl edip (kabûl etmiş görünüp), kalbi ile tasdik etmeyenler de münâfık oldu. A’râf sûresinin 172. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki; “Hani Rabbin, Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı ve onları nefsleri üzerine şâhid tutup, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurdu. Onlar, “Evet Rabbimizsin ve nefslerimiz üzere şâhid olduk” dediler. Bu şâhid tutma şunun içindir ki, kıyâmet günü; “Biz bu ikrârdan gâfiller idik (haberimiz yoktu) demesinler.” Bu âyet-i kerîmedeki hitâb ve soru, rûhlarla beraber cesedleredir. Allahü teâlâ, sonra onları babalarının sulblerine gönderdi. Âdem aleyhisselâmdan çocuklarını, onlardan torunlarını çıkardı ve bu hâl (çoğalma) kıyâmete kadar böyle devam eder.”

Rızk bahsinde buyuruyor ki: “Ehl-i sünnet ve cemâat mezhebine göre rızklar, ezelde Allahü teâlâ tarafından taksim ve ta’yin edilmiştir. Takvâ sahiblerinin takvâları sebebiyle ve günahı çok olanların taşkınlıkları sebebiyle rızklar artmaz veya eksilmez. Allahü teâlânın kefil olduğu rızk, gıda olan herşeydir. Haram yoldan elde edilen rızk, mukadder rızktır. Fakat kul, onu haram yoldan te’min ettiği için cezaya müstehak olur.

[Kesb (kazanmak), malı arttırır. Fakat, rızkı arttırmaz. Rızk, mukadderdir. İnsanlar (Müsevveş-üz-zihn) yaratıldığı için, kesb etmek emr olundu. Rızk, ma’âşa, mala, çalışmağa bağlı değildir. Böyle olmakla beraber, çalışmak lâzımdır. Çünkü, ef’âl-i ilâhiyye, sebebler altında tecellî eder. Âdet-i ilâhiyye böyledir. Fakat, ba’zan, denenilen sebeb elde edilir de, fiil hâsıl olmıyabilir. Yahut, sebebsiz de, hâsıl olabilir].

İlâç kullanmak, deva, şifâ için sebebtir. İlâçta devayı halkeden (yaratan) Allahü teâlâdır. Devayı ilâçtan veya tabibden bilmek, öyle i’tikâd etmek küfürdür. Bunun gibi, elbise giymek, sıcağa ve soğuğa karşı korunmak için sebeb ise de, sıcaktan ve soğuktan asıl koruyan Allahü teâlâdır. Sebeblere yapışmalı, neticeyi Allahü teâlâdan beklemelidir. Sebebe yapışması, neticenin o sebebe bağlı olarak meydana geleceği için değil, Allahü teâlâ emrettiği için olmalıdır.

Çalışma ve tevekkül bahsinde buyuruyor ki: “Ehl-i sünnet i’tikâdında, kul, ihtiyâç ve sıkıntı içerisinde ise, çalışması farz olunur.

Allahü teâlâya tevekkül etmek elbette farzdır. Fakat, çalışmakla insan tevekkülü terk etmiş olmaz. Tevekkül, sebeblere yapışdıktan sonra neticeyi Allahü teâlâdan beklemek, O’na güvenmek, rızkın O’ndan olduğunu bilmektir.”

Şeytanın insana te’sîri babında buyuruyor ki: “Şeytanın insana te’sîri iki türlü olur. Birincisi, insanlara bâtını yönden zarar ve vesvese verir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:“Muhakkak ki şeytan, insan vücûdunda kan gibi deveran eder, dolaşır. Ben, sizin kalbinize onun birşey (kötü düşünce) atmasından korkarım.”

Şeytanın insana te’sîrinin ikinci şekli de şöyledir ki, isyan ve günah olan fiilleri insanlara güzel göstermeye çalışır. En’âm sûresinin 43. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki:“Hiç olmazsa azâbımız onlara geldiği zaman (kibri terkedip, tevâzu ile) yalvarsalardı! Fakat, kalbleri katılaşmış ve şeytan da, yapmış oldukları amelleri (ma’siyetleri) onlara süslü göstermişti.”

Şeytanların bizi görüp, bizim onları göremememizin hikmeti şudur ki, şeytanlar çok çirkin mahlûklardır. İnsanlar onları görebilselerdi, çok iğrenirler, yemekten ve içmekten kesilirlerdi. Allahü teâlâ, rahmet olarak şeytanları insanların gözlerinden setreyledi, gizledi.”

Hesâb ve mîzân hakkında buyuruyor ki: “Mîzân, hesâb, sırat, havz, şefaat haktır, olacaktır. Allahü teâlâ A’râf sûresinin 8. âyet-i kerîmesinde meâlen buyurdu ki: “Kıyâmet gününde amellerin vezn olunması (tartılması) hakdır. Kimin hasenatı (iyilikleri),seyyiâtından (kötülüklerinden) ağır gelirse, işte o kimse felah bulup kurtuluşa erenlerdendir.”

(Mîzân, iyiliklerin ve günahların oraya mahsûs bir terazide tartılması olup, orada sevâbı ağır gelen Cehennemden kurtulacak, az gelen ziyan edecektir. Oradaki terazi, bilinmiyen bir terazi olup, ağır ve hafif gelmesi dünyâ terazisinin aksinedir. Yukarı çıkan kefe ağırdır, aşağı inen hafiftir.)

Herkesin yaptığı iyilik ve kötülük, Allahü teâlâ tarafından bilindiğine göre, mîzân kurulup, iyilik ve kötülüklerin tartılmasındaki hikmet nedir? diye sorulursa, cevâb olarak deriz ki, Allahü teâlâ, kullarının yaptıklarını elbette bilir, fakat kul, yaptığı fiillerin hepsini bilmez. Cennetlik veya Cehennemlik olduğunu, ona amellerinin hepsini göstermekle bildirirler.

Mîzân ve hesâb, sırat köprüsü üzerinde yapılacak, sevâbları fazla olanlar Cennete, günahları fazla olanlar ise Cehenneme gideceklerdir.

Sırat köprüsü, Cehennem üzerinde kurulacaktır. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

“Cenâb-ı Hak, Cehennem üzerinde, kıldan ince, kılıçtan keskin, geceden karanlık, yedi geçitli bir köprü yaratmıştır. Her geçit, bini çıkış, bini iniş, bini de düz olmak üzere, yaya yürüyüşüyle üçbin yıllık yoldur. Her geçitte kul hesaba çekilir. Birinci geçitte îmândan, ikinci geçitte namazdan, üçüncü geçitte zekattan, dördüncü geçitte oruçtan, beşinci de hacdan, altıncıda abdest ve gusülden, yedincide ana-baba hakkından ve kul hakkından sorulur. Bunlara cevap verirse, şimşekten hızlı geçer ve Cennete girer. Cevap veremezse, Cehenneme düşer.”

“Ümmetimden bir kısmı, Cehenneme yağmur gibi düşer.”

Kabir azâbı ve Münker-Nekir bahsinde buyuruyor ki: “Kabir azâbı, kabrin ölüyü sıkması, kabirde Münker ve Nekir denilen iki meleğin suâl sorması haktır, gerçektir. Kâfirlere ve mü’minlerden günahı çok olanlara kabir azâbı vardır. Cum’a günü kabir azâbları kaldırılır. Ba’zı âlimlere göre Mü’minin azâbı artık başlamaz. Kâfire kabir azâbı, Cum’a ve Ramazan’da yapılmamak üzere, kıyâmete kadar devam eder. Cum’a günü ve gecesinde ölen mü’minler kabir azâbı hiç görmez.

Kabirdeki meyyitte his bulunduğunu bildiren çok hadîs-i şerîf vardır. Kabirde rûh ile birlikte cesed de azâb duyar.

Mü’min olanlar, kabirde iki hâlde bulunurlar. Mü’minlerden itaatkâr olanları kabir sıkar. (Bu sıkması, kabir azâbı cinsinden olmayıp, uzun zaman göremeyip, nihâyet kavuşunca annesinin evlâdına sarılması ve hasretle onu çok sıkması gibidir.)

Günahkâr olan mü’minler için, kabir azâbı ve kabrin ölüyü sıkması vardır. Öyle ki, kemikleri birbirine geçer. Kabir azâbında, rûh ile birlikte cesed de elem duyar. Hattâ cesed, çürüyüp toprak olsa, o cesedden hâsıl olan toprak acı duyar.

Resûlullah ( aleyhisselâm ), Hazreti Âişe’ye buyurdu ki: “Kabrin sıkıştırması ve Münker-Nekir’in suâli ânında hâlin nasıl olacak? Yâ Hümeyrâ! Kabrin sıkıştırması mü’min için, annenin çocuğunun ayağını eliyle çekmesi gibidir. Münker ve Nekîrin sorusu da mü’min için, ağrıdığı zaman göz için göz taşı gibidir.”

Yine Resûlullah ( aleyhisselâm ), Hazreti Ömer’e; “Münker ve Nekir sana geldiği zaman hâlin nasıl olacak?” buyurdu. Hazreti Ömer, “Orada, şimdiki gibi aklım ve şuurum yerinde olur mu?” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Evet” buyurunca, “O hâlde hiç korkmam” dedi.

Kabir azâbı, rü’yâ gören kimsenin, rü’yâsında sıkıntı veya rahat görmesine benzer. Şu kadar var ki, kabir azâbını cesed de duyar ve bu azâb âhıret azâbları cinsindendir.

Abdullah İbni Abbâs’ın (r.anhümâ) rivâyet ettiğine göre, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) iki kabrin yanından geçiyordu. “Bu iki kabirde bulunan ölüler azap görüyorlar. Onlar, (kendisinden sakınılması mümkün olmayan) büyük bir şeyden dolayı azap görmüyorlar. Birisi idrardan sakınmadığı için, diğeri de, insanlar arasında söz taşımak için dolaştığından azap görüyor” buyurdu.

Rûhlar bahsinde buyuruyor ki: “Rûhlar; Peygamberlerin rûhları, şehidlerin rûhları, itaatkâr mü’minlerin rûhları, isyankâr mü’minlerin rûhları ve kâfirlerin rûhları olmak üzere beş kısımdır.

Peygamberlerin rûhları cesedlerinden ayrılınca, çok güzel bir sûrette Cennete gider. Kendisi için hazırlanmış olan ni’metlere kavuşur.

Şehidlerin rûhları hakkında Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) suâl edildiğinde buyurdu ki: “Şehidlerin rûhları, yeşil kuş kursaklarında olarak Cennet ağaçlarına asılı dururlar.” Orada Cennet ni’metleri ile ni’metlenir, rızıklanırlar. Âl-i İmrân sûresinin 169 ve 170. âyet-i kerîmelerinde meâlen buyuruldu ki: “Allah yolunda öldürülenleri siz ölüler zannetmeyiniz. Bilakis onlar, Rableri katında diridirler ve (Cennet ni’metleriyle)rızıklanırlar. Onlar, Allahü teâlânın (lütfundan ve) fadlından kendilerine ihsân ettiği şeref ve ni’metlerden, sevinç ve ferah içindedirler. Kendilerinden sonraya kalanlara (henüz şehid olmamış kardeşlerine, kavuştukları saadette) kat’iyyen korku ve hüzün olmadığını müjdelemek (ve ta’rîf etmek) isterler.”

Abdullah İbni Mes’ûd (r.anhümâ) bildiriyor ki, “Biz, Âl-i İmrân sûresinin 169. âyet-i kerîmesinden Resûlullah efendimize suâl etmiştik. Cevâbında buyurdular ki: “Onların(şehidlerin) rûhları, bir takım yeşil kuşların kursaklarındadır. Arş’ın altında onlar için asılmış olan çok kandiller vardır. Onlar, Cennette diledikleri yerlere uçarlar. Sonra bu kandillere gelip girerler. Rableri onlara nazar eder ve “Arzu ettiğiniz birşey var mı?” diye sorar. Onlar da, “Neyi arzu ederiz ki, biz Cennette dilediğimiz yerlere gidebiliyoruz” derler. Rableri bunu (suâli) onlara üç defa tekrar eder. Bu defa onlar, bir cevap vermeleri icâbettiğini anlayıp, “Ey Rabbimiz! Bizim rûhlarımızı, cesedlerimize iade et! Senin yolunda tekrar şehîd olalım” derler. (Bu mümkün olmadığı için ve başka) bir hacetleri olmadığı görülünce terk olunurlar (Artık bu suâl kendilerine sorulmaz).” itaatkâr olan mü’minlerin rûhları Cennet bahçelerinde bulunur. Bunlar ordaki ni’metlerden yemezler ve içmezler; lâkin kendileri için hazırlanmış olan ni’metlere ve mükâfatlara bakarlar.

İsyankâr olan mü’minlerin rûhları, semâ ile dünyâ arasında muallâkta bulunur.

Kâfirlerin rûhları, yedi kat yerin altında, Siccîn denilen vadide olup, habis cesedleri ile beraber, rûhları da azâb görür.

Mü’minlerin rûhu İlliyyîn’de olup, nûru cesedine bitişiktir. Güneşin semâda, ziyasının ise yeryüzünde olması gibi.”

1) El-A’lâm cild-7 sh. 341

2) Mu’cem-ül-müellifîn cild-13, sh. 66

3) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 487

4) Keşf-üz-zünûn sh. 225, 337, 484, 570, 1845

5) Fevâid-ül-behiyye sh. 26

6) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1053

SADR-ÜŞ-ŞEHÎD ÖMER

Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi Ebû Muhammed olup ismi, Ömer bin Abdülazîz bin Mâze’dir. Lakabı Hüsâmeddîn’dir. Aslen Buhârâlı olan Sadr-üş-Şehîd, 483 (m. 1090) yılında doğdu. Büyük fıkıh âlimi olan Hüsâmeddîn Ömer, bir kâfir tarafından, Semerkand’da Katvân vak’asından sonra, 536 (m. 1141) senesinde şehîd edildi. Nâşı Buhârâ’ya nakl edildi.

Hüsâmeddîn Ömer, başta babası Bürhâneddîn hazretleri olmak üzere, birçok âlimden ilim öğrenmiştir. Kendisinden de, birçok âlim ilim öğrenmiştir. Hidâye sahibi Bürhâneddîn Mergınânî, fıkıh ve diğer ilimleri Sadr-üş-Şehîd Ömer’den öğrendiğini ve ondan icâzet (diploma) aldığını bildirmektedir. Bunun yanında, Muhit kitabının sahibi er-Radavî’nin de Hüsâmeddîn Ömer hazretlerinin talebesi olduğu bildirilmektedir.

Sadr-üş-Şehîd Ömer, daha babası hayatta iken fıkıh ilminde söz sahibi oldu. Sonraları Mâverâünnehr’e gitti. Zamanının hükümdârı ve devlet adamları kendisine çok hürmet eder ve onun fikirlerine göre hareket ederlerdi. Özellikle Sultan Sencer, Hıtay kralı ile savaşa giderken, yanında Hüsâmeddîn Ömer’i de götürdü. Bu savaş sırasında, Katvân vak’asından sonra şehîd edildi.

Sadr-üş-Şehîd Ömer, birçok eserler yazmıştır. Bu eserlerden bir kısmı zamanımıza kadar ulaşmış, bir kısmına ise sâdece kaynaklarda rastlanmaktadır. Zamanımıza kadar ulaşmış olan eserleri şunlardır: 1. El-Câmi-üs-sagîr (Câmi’u-Sadr-üş-şehîd): Bu eserin birçok yazmaları olup, Muhammed Şeybânî’nin yazmış olduğu el-Câmi-üs-sagîr adlı eserin şerhidir. 2. Fetâvâ-i kübrâ: Bu eserde birçok fetvâlar bir araya toplanmış olup kıymetli bir kitaptır. 3. El-Fetâvâ-üs-sügrâ: Fıkıh kitabıdır. 4. Kitâb-ül-hîtân: Bu eserde, İslâm âlimlerinin ictihâdlarına dayanarak, duvar, yol, su yolları ve kanallar gibi konular hukukî açıdan incelenmektedir. 5. Kitâb-üt-tezkiye: Şahitlerin tezkiyesi hakkında olan bu eserin bir nüshası, Süleymâniye Kütüphânesi Reîsülküttâb kısmında kayıtlıdır. 6. Risâle-i fî masâil-iş-şüyû: Bu eser de, Süleymâniye Kütüphânesi Reîsülküttâb kısmı 1160/3’de kayıtlıdır. 7. Şerh-ül-kitâb-ün-nafakât: Bu da aynı kütüphânenin Reîsülküttâb kısmında 1160/6’da kayıtlıdır. 8. El-Vâkıât: Sadr-üş-Şehîd Ömer, bu eseri ölümünden yirmi sene önce yazmış olup, 30×17 cm ebadında, 269 varaklık bir el yazması eserdir. Süleymâniye Kütüphânesi Fâtih kısmı 2491 numarada kayıtlıdır. 9. Umdet-ül-müftî: Çok kıymetli bir eserdir. 10. Usûl-ül-fıkh.

Sâdece kaynaklarda isimleri zikr edilen eserleri ise şunlardır: 1. Fetâvâ-il-hüsâmi, 2. El-Mebsût fil-hilâfıyât, 3. El-Müntekâ, 4. Şerh-ül-Câmi-ül-kebîr, 5. Telhis el-Câmi-ül-kebîr, 6. Kitâb-üt-terâvih, 7. Şerhü Edeb-il-kadâ lil-Hassâf.

1) Fevâid-ül-behiyye sh. 149

2) Cevâhir-ül-mudiyye sh. 1 (106 b. 107 a.)

3) Tabakât-üs-seniyye sh. 2966

4) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 783

5) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh. 139

6) Mu’cem-ül-müellifîn cild-7, sh. 291

7) Brockelmann Gal-1, sh. 374 Sup-1, sh. 639 ”

8) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh. 11, 46, 113, 563, 569, cild-2, sh. 1222, 1224, 1228, 1403, 14114, 1131, 1435, 1471

9) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 232, 251, 538, 1015

TÂHİR-İ BUHÂRÎ (Tâhir bin Ahmed)

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Tâhir bin Ahmed bin Abdürreşîd bin Hüseyn el-Buhârî olup, lakabı İftihârüddîn’dir. Buhârâ ehlindendir. 482 (m. 1090) senesinde doğdu. 542 (m. 1147) senesinde vefât etti. Zamanında, Mâverâünnehr’de bulunan âlimlerin en büyüğü, bir tanesi idi. İlmi, babası Kavvâmüddîn Ahmed ve başka âlimlerden aldı. Kendilerinden ilim öğrendiği hocaları, silsile yoluyla İmâm-ı a’zam efendimize dayanmaktadır. Kendisinden ise, birçok kimse ilim öğrenip istifâde etmişlerdir.

Ahmed İbni Kemâl Paşa hazretleri, fıkıh âlimlerinin derecelerini bildirirken, Tâhir-i Buhârî hazretlerini, mes’elelerde müctehid olan âlimler tabakasında zikretmekte ve bu tabakada bulunan âlimlerin, mezheb imâmının rivâyeti ya’nî ictihâdı bulunmayan mes’elelerde ictihâd selâhiyetinde olduklarını, usûl ve fürû’da mezheb imamına muhalefet edemiyeceklerini bildirmektedir.

Tâhir-i Buhârî ( radıyallahü anh ), Hülâsat-ül-fetâvâ ve Nisâb isimli meşhûr eserlerin sahibidir. Ayrıca, Hazânet-ül-vâkı’ât ve başka eserleri vardır.



1) El-A’lâm cild-3, sh. 220

2) El-Fevâid-ül-behiyye sh. 84

3) Cevâhir-ül-mudiyye cild-1, sh. 265

4) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh. 278

 

KİRMÂNÎ (Abdurrahmân bin Muhammed)

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Abdurrahmân bin Muhammed bin Emîrveyh bin Muhammed bin İbrâhim el-Kirmânî olup, künyesi Ebü’l-Fadl’dır. Lakabı Rüknüddîn ve Rükn-ül-İslâm’dır. İbn-i Emîrveyh diye de tanınmıştır. 457 (m. 1065) senesi Şevval ayında Kirmân’da doğdu. 543 (m. 1149) senesi Zilka’de ayının 20’sine rastlayan Cum’a günü Merv şehrinde vefât etti.

İlim tahsili için Merv ve başka yerlere gitti, ilk tahsilini babasının yanında tamamladıktan sonra, ilim öğrenmek için Merv’e gitti. Orada Fahr-ül-kudât Muhammed bin Hüseyn el-Ersâbendî’den fıkıh ilmini öğrendi. Başka âlimlerin ilim meclislerinde de bulunup istifâde etti.

Kirmânî hazretlerinin ilim öğrenmekteki gayreti çok fazla idi. Büyük bir gayret ve edeble hocasının derslerine devam ediyordu. İlmi her an artıyor, derecesi yükseliyordu. Bir taraftan ilim öğreniyor, diğer taraftan da yazıyor ve bunları yayıyordu. Fıkıhdan başka, tefsîr, hadîs ve diğer ilimlerde çok derin âlim oldu.

Kirmânî ( radıyallahü anh ), zamanında Horasan’da bulunan Hanefî mezhebi âlimlerinin en büyüklerinden olup, eşi yok idi. Âlimlerin reîsi, en üstünü idi. Ondan sonra Horasan’da böyle büyük bir âlim yetişmemişti. Her taraftan talebeler, ilim âşıkları etrâfında toplanmaya başladı.

Ebü’l-Feth Muhammed bin Yûsuf el-Kantârî es-Semerkandî, Abdülgafûr bin Lokman el-Kerderî, Bedrüddîn Ömer bin Abdülkerîm el-Buhârî, Ebû Bekr Muhammed bin Abdürreşîd el-Kirmânî ve başka yüzlerce âlim kendisinden ilim öğrenip istifâde etmişlerdir. Ondan aldıkları ilmi ve onun eserlerini çeşitli memleketlere, çok uzak yerlere kadar yaydılar. Kendisi ve talebeleri her tarafta tanındı. Herkes tarafından sevilir, kendisine hürmet edilirdi. Birçok kimsenin saadetine vesile olmuştur.

Kirmânî hazretleri ba’zı eserler te’lîf etmiştir. Fıkıh ilmine dâir Tecrîd isimli eserini yazıp bitirdikten sonra, buna şerh olarak üç cildlik bir eser daha yazdı. Ona da “İzâh” adını verdi. Ayrıca, “Şerhu Câmi-ül-kebîr”, “İşârât-ül-esrâr”, “Fetâvâ” ve başka eserleri vardır.



1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 172, cild-6, sh. 111

2) Tabakât-ül-müfessirîn (Dâvûdî) cild-1, sh. 281

3) Tabakât-ül-müfessirîn (Süyûtî) sh. 18

4) El-A’lâm cild-3, sh. 327

5) Fevâid-ül-behiyye sh. 91

6) Rehber Ansiklopedisi cild-10, sh. 157

 

 

RADIYYÜDDÎN SERAHSÎ (Radıyyüddîn Muhammed bin Muhammed)

Hanefî fıkıh âlimlerinden. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Muhammed es-Serahsî’dir. Kendisinin, babasının ve dedelerinin isimleri hep “Muhammed” idi. “Radıyyüddîn” ve “Burhân-ül-İslâm” lakabları ile meşhûr oldu. Doğumu hakkında, kaynaklarda bir târih zikredilmemektedir. Fıkıh ve fıkıh usûlü ilimlerinde büyük âlimdir. Bir müddet Haleb’de kaldı. Bu şehrin emîri Sultan Nûreddîn Zengî tarafından Halâviyye Medresesi’nde ders vermek üzere ta’yini yapıldı. “Muhît” adında yazdığı eserleri meşhûrdur. Bir müddet Haleb’de kaldıktan sonra Şam’a gitti. 571 (m. 1175) senesi Receb ayının son Cum’a günü Şam’da vefât etti.

Aklî ve naklî ilimleri kendinde toplayan büyük fıkıh âlimi Radıyyüddîn Serahsî; Sadr-üş-şehîd Husâmüddîn Ömer ve onun babası Burhânüddîn-ül-kebîr Abdülazîz’den, Halvânî’den, Ebû Ali Nesefî’den, Muhammed bin Fadl’den ve daha birçok âlimden ilim öğrendi.

İbn-i Adîm onun hakkında diyor ki: “Haleb’e gelip, Mahmûd-i Gaznevî’den sonra Nûriyye ve Halâviyye medreselerinde ders verdi. Ba’zı kimseler, kendisine kusur isnâd ettiler. Teassublarından, onun fıkıh ilminde kusuru olduğunu, eseri “Muhîf’in hocasına âit olduğu hâlde kendisinin olduğunu iddia ettiğini söylediler. Bunların başında, İftihârüddîn Ebû Hâşim Abdülmuttalib bin Fadl el-Belhî, sonra Halebî el-Haşimî gibi kimseler geliyordu. Onun hakkında Haleb atabeki Nûreddîn Mahmûd bin Zengî’ye mektûplar yazarak, eseri üzerine çok tenkidler yaptılar. Bunun üzerine ders vermekten azledildi. Sonra Şam’a gitti. Bu sırada, “Bedâyı” kitabının sahibi İmâm-ı Kâşânî, Haleb’e elçi olarak gelmişti. Nûreddîn Zengî, durumu ona yazarak, Halâviyye Medresesi’nde bundan böyle kendisinin ders vermesi için ta’yininin yapıldığını bildirdi. Radıyyüddîn, Şam’da vefât etti. Hastalandığı zaman 600 dînâr çıkarıp, fukahâya infâk edilmesini, dağıtılmasını vasıyyet etmişti.”

Eserlerinden başlıcaları şunlardır:

1. El-Muhît: Hanefî fıkhına dâir olup, dört tane “Muhît” adında eser yazmıştır. En büyükleri 40 cilddir. Diğerleri 10, 4 ve 2 cild olarak çeşitli kütüphânelerde mevcûttur. Hanefî mezhebindeki Nevadir haberleri (İmâm-ı Muhammed’in meşhûr altı kitabında bulunmayan haberleri) bildirmektedir. Fetâvâ-i Hindiyye’de bu eserden çok nakil yapılmaktadır.

2. Fevâid-ül-Câmi’is-sagîr: İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin “Câmi’us-sagîr” adındaki eserine “Fâide” ismini vererek yaptığı açıklamalardır.

3. Uyûn-ül-mesâil.

4. Vecîzün fil-fetâvâ.



1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 278

2) Fevâid-ül-behiyye (Lüknevî) sh. 188, 189

3) Cevâhir-ül-mudiyye cild 2, sh. 128

4) Tabakât -ül-fukaha (Taşköprü-zâde) sh. 104

5) El-A’lâm cild-7, sh. 24

6) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 91

7) Keşf-üz-zünûn sh. 1620, 2002

 

 

KERDERÎ

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Abdülgafûr bin Lokman bin Muhammed el-Kerderî el-Harezmî’ olup, künyesi Ebü’l-Mefâhir’dir. İsminin Abdülgaffâr olduğu da bildirilmiştir. Lakabı Şeref-ül-Kudât, Tâcüddîn ve Şems-ül-eimme’dir. Harezm köylerinden Kerder’e mensûb olduğundan Kerderî ve Harezmî denilmiştir. 562 (m. 1167) senesinde Haleb’de vefât etti.

Ebü’l-Fadl Abdurrahmân bin Muhammed el-Kirmânî’den fıkıh ilmini öğrendi. Nûreddîn Mahmûd bin Zengî zamanında Haleb kadılığında bulundu. Vefâtına kadar orada kaldı.

Kerderî ( radıyallahü anh ), son derece zâhid bir âlim olup, devamlı ibâdet eder, dünyâya kıymet vermezdi. Fıkıh ilminin usûl ve fürû’unun inceliklerine vâkıf idi. Fıkıh ilmine dâir birçok eser tasnif etmiştir. Şerh-i câmi-üs-sagîr liş-Şeybânî, Şerh-i câmi-ül-kebîr iş-Şeybânî, Şerh-i âlet-tecrîd lil-Kirmânî (El-Müfîd vel-mezîd) Kitâbü fî usûl-il-fıkh, Hayret-ül-fükahâ, Kitâbü fî beyân-ı elfâz-il-küfr, el-İntisâr li Ebî Hanîfe fî ahbârihî ve akvâlihî onun yazdığı kıymetli eserlerdendir.



1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 269

2) Cevâhir-ül-mudiyye cild-1, sh. 322

3) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 587

4) El-A’lâm cild-4, sh. 32

5) El-Fevâid-ül-behiyye sh. 98

6) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh. 114, 345, 562

7) İzâh-ül-meknûn cild-1, sh. 425

 

 

KÂSÂNÎ

Hanefî âlimlerinden. İsmi, Ebû Bekr bin Mes’ûd bin Ahmed Alâüddîn-i Şâşî’dir. “Alâüddîn” ve “Melîk-ül-ulemâ” lakabları ve “Kâşânî” nisbetiyle meşhûr oldu. Kâşân, Türkistan’da Seyhun nehrinin kuzeyindeki Fergana bölgesinde bulunan Şâş’ın arkasında, sağlam bir kalenin de bulunduğu büyük ve güzel bir beldedir.

Çeşitli harbler, bu şehri harabeye çevirmiştir. Alâüddîn-i Kâşânî, bu beldede doğup yetiştiği için oraya nisbetle Kâşânî denildi. “Kâsânî” de denilmektedir. “Tuhfet-ül-fukahâ” ve “Usûl” kitablarının sahibi Alâüddîn Muhammed bin Ahmed es-Semerkandî’den fıkıh ilmini öğrendi. Oda, Sadr-ül-İslâm Ebü’l-Yüsr Pezdevî’den ilim öğrendi. Pezdevî’nin hocası da, Ebü’l-Maîn Meymûn el-Mekhûlî idi. O da, Mecd-ül-eimme Serahkî’den fıkıh öğrenmişti. Hocasının “Tuhfe” kitabını şerh ederek, “Bedâyi’-üs-sanâyı’ fî tertîb-iş-şerâyi” adını vermiştir. Hocasının kızı Fâtıma-i fakîhe ile evlenip, onun dâmâdı oldu. Çok yer dolaştı. Bir ara Konya’da bulundu. Sonra Haleb’e gidip yerleşti. Orada Halâviyye Medresesi’ne müderris ta’yin edilip ders okuttu. Hanımı, kendisinden önce vefât etti. Kâşânî de, 587 (m. 1191) senesi Receb ayının onunda, İbrâhim sûresini okumakta iken, yirrniyedinci âyet-i kerîmeye gelince, rûhunu teslim edip rahmet-i ilâhiyyeye kavuştu.

Halîl İbrâhim (aleyhisselâm) makamında bulunan hanımının kabri yanına defnedildi. Haleb’in dışında bulunan kabirleri çok güzel ve latîf bir ziyâretgâhtır. Kâşârirnin hanımı Fâtıma-i fakîhe, büyük fıkıh âlimi Alâüddîn-i Semer’kândî’nin kızıdır, İlminin, ahlâkının vie cemâlinin güzelliği her yere yayılmış, babasının yazdığı “Tuhfet-ül-fukahâ” kitabını ezberlemişti. Onunla evlenmek için, çok fakîhler talip olmuşlardı. Hattâ Türk sultanlarından da teklif gelmişti. Hiçbirine vermedi. O sırada Kâşânî, Alâüddîn-i Semerkândî’ye gelip fıkıh öğrenmeye başladı. O da, onunla meşgûl oldu. Bütün eserlerini okutup ezberletti. Usûl ve füru’ ilimlerinde emsalleri arasında çok yükseldi. Hocasının “Tuhfe” kitabını şerh ederek ona takdim etti. Hocası tarafından çok beğenildi. Hocası bundan ziyadesiyle memnun kalmıştr. Bunun mükâfatı olarak, kızı Fâtıma-i fakîhe ile onu evlendirdi. Hanımı; nikâhının mehri olarak bu şerhini kabûl etti. Başka bir şey istemedi. Bundan dolayı asrındaki büyük fıkıh âlimleri, onun için; “Tuhfe’sini şerh etti, kızını aldı” dediler.

Kasanı, hanımı Fâtıma-i fakîhe ve babâsi Alâüddîn-i Semerkândî, üçü de aynı zamanda fetvâ verirlerdi. Bir evde üç müftî olup, herbirinin fetvâsı çok yere yayılmıştı. İbn-ül-Adîm, onun hakkında diyor ki, “Benim babam, Fâtıma-i fakîhe’nin Hanefî mezhebinin mes’elelerine vâkıf olduğunu ve mezhehi “çok iyi naklettiğini, çok defa o, kocası, Alâüddîn-i Kâşânî’nin fetvâlarındaki noksanlıkları gösterdiğini ve kocasının da, onun re’yine rücû ettiğini bildirdi. Kocası, ona çok hürmet ederdi. İlk defa, babası ve kendisi tarafından imza edilen fetvâlar çıkardı. Evlenince de, her üçünün imzası ve elyazısı bulunan müşterek fetvâlar çıkardılar.”

Haleb şehrindeki Halâviyye Medresesinin fakîhlerinden birisi olan Dâvûd bin Ali diyor ki, “Ramazân-ı şerîfte, fakîhler için iftar yemeği vermeği ilk olarak âdet hâline getiren Fâtıma-i fakîhe’dir. Kolundaki iki bileziği çıkarıp sattığını öğrendik. Aldığı paralarla yiyecek satın alıp, her gece fukahâya (fıkıh âlimlerine) yemek verdi. O zamandan bugüne kadar, o hâl ve âdet devam edip gelmekedir.”

Hanefî fıkhında büyük bir âlim olan Alâüddîn-i Kâşânî, çok yeri dolaşmış ve geniş ilmî faaliyetlerde bulunmuştur. Güzel yüzlü idi. Müslümanlara hizmet etmeyi çok severdi. Cesâreti çoktu. Ehl-i sünnet i’tikâdının temsilcilerinden olan bu büyük âlim zamanındaki mu’tezile i’tikâdındaki bid’at ehli ile sık sık mücâdele eder, onların bozuk, yanlış fikirlerini kuvvetli delîllerle çürütürdü. Bir defasında; “Bir mes’elede iki müctehidin ictihâdları ayrı ayrı olunca, onların ikisi de isâbet etmiş midir? Yoksa, onlardan birisi hatâ etmiş sayılır mı?” mes’elesi konu edilmişti. Orada bulunanlardan birisi İmâm-ı a’zam hazretlerinden naklen, onun; “Her müctehid, ictihâdında isâbet etmiş sayılır” dediğini bildirdi. Alâüddîn-i Kâşânî, hemen ona: “Hayır! Bilâkis o, iki müctehidden birisi isâbet etmiştir. Diğeri ise ictihâ dında hatâ etmiş olur, buyurdu. Çünkü hak, ya’nî doğru, bir tanedir. Sizin dediğiniz, mu’tezilenin görüşüdür” diye cevap verdi.

Alâüddîn-i Kâşânî, bir ara Konya’da Selçuklu sultânı birinci Mes’ûd’un sarayında bulunmuştu. Orada bulunan âlimlerle aralarında geçen ilmî münâzaralar, kendisinin hükümdârla arasının açılmasına sebeb oldu. Hattâ bir ara onu saraydan uzaklaştırmak istedi. Kâşânî’nin kıymetini bilen vezîri araya girip: “Bu büyük ve muhterem bir âlimdir. Onu buradan göndermiyelim” diye sultâna ricada bulundu. Bunun üzerine, Haleb Atâbeki Sultan Nûreddîn Zengî’nin yanına gönderildi. Haleb’de çok iyi karşılanan Kâşânî, ilminin büyüklüğü sebebiyle kısa zamanda meşhûr oldu. Herkes, kendisinin ilmine hayran olmuştu. Oradaki âlimlerin isteği üzerine, bizzat Sultan Nûreddîn Zengî tarafından 543 (m. 1148) târihinde inşâ edilen Halâviyye Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi. Kendisinden evvel orada, Radıyüddîn es-Serahsî ders okutmakta idi. Kâşânî’nin Halâviyye Medresesi’nde okuttuğu derslere birçok talebe devam etmiş ve hepsi de derslerinden çok istifâde ederek, aralarında yüksek âlimler yetişmiştir. Oğlu Mahmûd ve “Mukaddimet-ül-Gazneviyye” kitabının sahibi Ahmed bin Mahmûd, ondan fıkıh ilmini öğrenerek yetişen âlimlerdendir.

Bir aralık Şam’a gelen bu büyük Hanefî âliminin meclisinde, orada bulunan Şafiî fakîhleri toplanıp, Şafiî ve Hanefî mezhebleri arasındaki farklı bir mes’elede onun konuşmasını istediler. Daha sonra da birçok mes’ele ortaya koydular. Kâşânî de, ta’yin edilen her mes’ele hakkında konuşmaya başladı. Her birisi için, “Buna bizim mezhebimizin âlimlerinden filân filân kimseler şöyle dediler” diye cevaplar verdi. Her mes’elede, İmâm-ı a’zam Ebû Kanîfe’nin mezhebindeki âlimlerden birisinin, bir ictihâdı bulunduğunu bildirdi. Onun her mes’eledeki derin ilmine hayran kaldılar. O şekilde meclis tamamlanmış oldu.

İbn-i Adîm anlatıyor: Hanefî mezhebinin büyük fıkıh âlimlerinden Ahmed bin Yûsuf bin Muhammed el-Ensârî bana bildirdi ki, Kâşânî, Haleb’den memleketine dönmek istemişti. Hanımı da istekli olduğundan, gitme arzusu fazlalaştı. Âdil bir sultân olup, âlimleri de çok seven Nûreddîn Mahmûd-i Şehîd, durumu öğrenince, Kâşânî’ye hemen bir haberci gönderip yanına çağırdı. Haleb’de kalmasını te’mine çalıştı. O da, “Yolculuğa hazırlandık, aynı zamanda hanımım da hocamın kızı olur. Bu yüzden memleketimize dönmemiz gerekiyor” deyip, kalmalarının mümkün olmayacağını beyân etti. Sultan, mektûp ile birlikte haberci bir kadın gönderdi. Kadın gidip, Kâşânî’nin hanımına, sultanın ricasını bildirdi. Haleb’de kalmalarını çok arzu ettiğini söyledi. O da emre uyup, Haleb’de kaldı. Vefât, edinceye kadar başka bir yere gitmedi. O vefât edince, Haleb’in dışında bulunan Halîl İbrâhim (aleyhisselâm) makamına defnedildi. Burası çok mübârek bir yer olup, kocası Kâşânî, ölünceye kadar her Cum’a gecesi gelip hanımını ziyâret etmeyi terk etmedi. Hanımının kabri yanında yaptığı duâsı kabûl olurdu. Bu hâl, Haleb’de meşhûr olmuştu. Onların kabirleri, bütün ziyâretçilerin yanında “Karı-koca kabri” diye bilinmektedir.

Hanefî âlimlerinden Muhammed bin Hamîs diyor ki: “Kâşânî’nin ölümü zamanında yanında idim. Kur’ân-ı kerîm okumakla meşgûldü, İbrâhim sûresinin yirmiyedinci; “Allahü teâlâ mü’minleri, dünyâda ve kabirde, kavl-i sabit olan Kelime-i şehâdet üzere tesbit ve tahkim etti.” meâlindeki âyet-i kerîmeye geldi. “Ve fil-âhıreti” kelâmını söyleyince, rûhu bedeninden ayrılıp, bir ânda Cennet-i a’lâya gitti.”

Başlıca eserleri şunlardır:

1. Bedâyı’-üs-sanâyı’ fî tertîb-iş-Şerâyı’: En mühim eseri, bu kitabıdır. El yazması üç cild olan bu eser, yedi cild hâlinde basılmıştır. Bu kitap hakkında, Hanefî fıkhına dâir yazılmış tertîb bakımından ilk sistemli eserdir, denilmiştir. Hocasının “Tuhfet-ül-fukahâ” kitabının şerhi olmakla beraber, değişik bir tarzda hazırlanmıştır. Şerh olduğu hiç belli değildir. Sanki metnin taklididir. Meselâ metin, husûsî işâretlerle şerhten ayrılmamıştır. Ayrıca bu eserde, “Tuhfe”nin tertîb ve sistemi ta’kib edilmemiş, bilakis yepyeni bir tertîb ortaya konmuştur. Yalnız şu kadar var ki, Kâşânî bu eserinde, hocasının kitabının ifâdelerini değişik bir tertîble aynen muhafaza etmiş, “Tuhfe”ye sâdık kalmıştır.

Kâşânî, bu kitabını, eski ve yeni birçok eserlerden toplayarak hazırladığını, ifâde ederek, “Ben hocama uydum ve doğru yolu buldum” demektedir.

2. Sultân-ül-mübîn: Dînin usûl, akâid (îmân esasları) bilgilerini içine elan bir eserdir. Fakat yazma veya matbû’ olarak mevcût değildir.

3- Kitâb-ül-Cehl.

Kâşânî ( radıyallahü anh ) “Bedâyı-üs-Sanâyı” kitabının mukaddimesinde buyuruyor ki:

“Hakîkat şudur ki, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit ilimleri öğrendikten sonra, “Helâl ve haram veya ahkâm ilmi” diye isimlendirilen fıkıh ilmini öğrenmekten daha şerefli, üstün bir ilim yoktur. Bunun için, Allahü teâlâ peygamberler gönderdi, kitaplar indirdi. Çünkü, O’nun bildirmesi olmadan, sırf akıl ile bunları bilmek mümkün değildir. Nitekim Allahü teâlâ Bekâra sûresi 269. âyet-i kerîmede meâlen: “Hak teâlâ, dilediği kuluna faydalı ilim verir ve onun icâbları ile amel ettirir. Hattâ bunun sebebiyle, onu rızâsına erdirir. Kime hikmet verilmiş ise, ona çok hayır verilmiştir ki, o hayır âhırettendir” buyurmaktadır. Birçok tefsîr âlimleri, bu âyet-i kerîmedeki “Hikmet’ten muradın, fıkıh ilmi olduğunu bildirdiler. Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz de buyurdu ki: “Dinde, Allahü teâlâya fıkıhtan daha faziletli bir şeyle ibâdet edilmedi. Şeytana karşı birfakîh, bin âbidden (ibâdeti çok yapandan) daha kuvvetlidir.”

Birgün Hazreti Ömer’in yanına Şam’dan bir adam gelip, “Sana gelmemin sebebi şudur ki, namazımı doğru olarak kılabilmek için, teşehhüdü (Ettehiyyâtü… duâsını) öğrenmeye geldim” dedi. Hazreti Ömer ( radıyallahü anh ) onun ilim için olan bu gayretine bakıp çok ağladı. Hattâ ağlamaktan sakalları ıslanmıştı. Sonra buyurdu ki: “Yemîn ederek söylüyorum. Muhakkak ki ben, Allahü teâlânın sana sonsuz olarak azâb etmeyeceğini ümid ederim”. Bu şekilde ilim öğrenmek için gösterilen gayretleri bildiren haberler ve eserler, sayılamıyacak kadar çoktur.

Kâşânî ( radıyallahü anh ) aynı kitapta buyurdu ki:

“Abdest; yıkamak ve mesh için kullanılan bir isim olup, Allahü teâlâ, Maide sûresi 6. âyet-i kerîmede meâlen: “Ey îmân edenler! Namaza kalkacağınız zaman, yüzünüzü ve ellerinizi dirseklerinizle beraber yıkayın, başınızı (ıslak el ile) mesh edin ve ayaklarınızı da (topuklarınızla beraber) yıkayın!” buyurdu.

“Rükû’ ve secdesi olan namazlarda kahkaha, yanî sesli gülmek, hem ahdesti bozar ve hem de namazı bozar.”

“Cum’a namazının farzından sonra, İmâm-ı a’zama göre dört rek’at, İmâmeyn’e göre altı rek’at sünnet kılınır. Cum’a yalnız bir mescidde kılınır diyen âlimlere göre, dört rek’at daha (Âhır zuhur) kılmak lâzımdır.”

“Cum’a ve bayram namazlarında, hutbenin bir kısmını Arabca, bir kısmını da başka bir dil ile okumak, Arabî nazmı bozar. Bu ise mekrûhtur.”

“Keffâret için ibâha, ya’nî kendisini doyurması için fakire, Fülûs (kâğıt para) da verilebilir.”

“Mekke’deki evleri, hac zamanında hacılara kira ile vermek mekrûhtur.”

“Abdullah bin Abbâs (r.anhümâ) buyurdu ki, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanında oturuyorduk. Bir köylü, tavşan kebabı hediyye getirdi. Bize “Yiyiniz!” buyurdu. Muhammed bin Saffân ( radıyallahü anh ) dedi ki, iki tavşan yakaladım, kestim. Resûlullaha sordum, ikisini de yememi buyurdu.”



1) Tuhfet-ül-fukahâ (Taşköprü zâde) sh. 95, 102

2) Fevâid-ül-behiyye (Lüknevî) sh. 53

3) Miftâh-ül-se’âde (Taşköprü-zâde) cild-2, sh. 273, 274, 285

4) Keşf-üz-zünûn sh. 230

5) Tam İlmihal Se’âdet-i Ebediyye sh. 1028

 

 

ATTÂBÎ (Ahmed bin Muhammed)

Tefsîr ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi Künyesi, Ebû Nasr olup ismi, Ahmed bin Muhammed bin Ömer’dir. Buhârâ’da Attâbiyye mahallesinde doğduğu için Attâbî ve Buhârî nisbet edildi, İmâm ve Zeynüddîn lakabları verildi. 586 (m. 1190) yılında Buhârâ’da vefât etti. Kelâbâd’daki “Yedi kadı kabristanı”na defnedildi.

Temel din bilgilerini ve din bilgilerine yardımcı olan âlet ilimlerini öğrenen Ebû Nasr Attâbî, Arabî ilimler, tefsîr ve fıkıh ilminde birçok âlimden ders aldı. Dört mezhebin inceliklerine vâkıf oldu. Hanefî mezhebinin usûl ve fürû’ bilgilerinde çok yükseldi. Muhammed Şeybânî hazretlerinin kitaplarına şerhler ve açıklamalar yaptı. Dünyâ malına kıymet vermezdi. Çok cömert olup, güzel ahlâklıydı. Allahü teâlânın dinine hizmet için çalışır, taliplerine din bilgilerini öğretirdi. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmekten bir an geri durmaz, insanlara nasihatlerde bulunurdu. Pekçok talebe yetiştirdi. Hanefî mezhebi fukahâsının meşhûrlarından Şems-ül-eimme Kerderî ve Hâfız-üd-Dîn gibi âlimler onun talebeleri arasındaydı. İmâm-ı a’zam hazretlerinin talebelerinden İmâm-ı Muhammed Şeybânî hazretlerinin eserlerini şerhetti. “Şerh-i Câmi’-il-kebîr”, “Şerh-i Ziyâdât”, “Muhtasâr-ül-câmi” “, “Şerh-i câmi’-is-sagîr”, “Câmi’-i cevâmî” (veya “Fetâvâ-i Attâbî”) ve “Tefsîr-i Attâbî” adlı kitaplar onun eserleri arasındadır, İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin “Ziyâdât”ını şerhederken, “Vasıyye” kısmında matematikle ilgili bilgiler de vermektedir, İmâm-ı Zeynüddîn Ebû Nasr Attâbî’nin, yukarıda saydığımız kitaplarından “Şerh-ül-câmi’-is-sagîr”den başka kitapları kütüphânelerde mevcûttur.



1) Fevâid-ül-behiyye sh. 36

2) Tabakât-ül-müfessirîn (Dâvûdî) cild-1, sh. 83

3) Tabakât-ül-müfessirîn (Süyûtî) sh. 6

4) Tabakât-ül-fukahâ sh. 100

5) Cevâhir-ül-mudiyye cild-1, sh. 114

6) Keşf-üz-zünûn, sh. 453, 563, 567, 568, 611, 693, 969

7) Mu’cem-ül-müellifîn cild-2, sh. 140

8) El-A’lâm cild-1, sh. 216

 

KÂDI HÂN (Hasen bin Mensûr el-Fergânî)

Hanefî mezhebi âlimlerinden. İsmi, Hasen bin Mensûr bin Mahmûd Abdülazîz el-Özcendî el-Fergânî’dir. “Kâdı Hân” ismi ile meşhûr oldu. “Fahrüddîn, Ebü’l-Mefâhır ve Ebü’l-Mehâsin” lakabları ile anılmaktadır. Doğum yeri olan Özcend, İsfehan’da Fergana’ya yakın bir şehirdir. Bu şehirlere nisbetle “Özcendî” ve “Fergânî” denilirdi. Hanefî fıkıh âlimidir. Ebû İshâk İbrâhim bin İsmâil bin Ebî Nasr es-Sıgârî’den ve Zâhireddîn Ebû Hasen Ali bin Abdülazîz el-Mergınânî’den ve daha başka âlimlerden ilim tahsil etmiştir. 592 (m. 1196) senesi Ramazân-ı şerîf ayının onbeşinci gecesi vefât etti.

Allâme Ebü’l-Hasenât Muhammed Abdülhayy el-Lüknevî, “El-Fevâid-ül-behiyye” adındaki eserinde diyor ki, “Hasen bin Mensûr bin Mahmûd Fahrüddîn Kâdı Hân özcendî Fergânî, büyük İmâm, ilimde derin bir deniz, ince ma’nâlar deryasının dalgıcı, keskin görüşlü bir müctehid olup, Zahîrüddîn Hasen bin Ali Mergınânî’den, o da Burhânüddîn-il-kebîr Abdülazîz bin Ömer Mâze’den, o da Kâdı Hân’ın dedesi Mahmûd bin Abdülazîz el-Özcendî’den ilim almıştır. Bu ikisi de İmâm-ı Serahsî’den, o da Hulvânî’den, o da Ebû Ali en-Nesefî’den, o da Ebû Bekr bin Fadl’den, o da üstâd Sebzemûnî’den, o da Ebû. Abdullah’dan ve o da babası İmâm-ı Muhammed Şeybânî’den ilim öğrenmiştir.

Onun meşhûr ve elden düşmeyen fetvâları vardır. “Fetâvâ-i Kâdı Hân” diye bilinir. Bundan başka “Vâki’at”, “Emâlî”, “Mehâdır”, “Şerh-i Ziyâdât”, “Şerh-ül-câmi-is-Sagîr” ve Hassâf’ın kitabına yaptığı şerhlerden meydana gelen “Şerh-i Edeb-il-kazâ” kitapları vardır. Osmanlı Şeyhülislâmlarından Ahmed bin Kemâl Paşa onu, “Mes’elede ictihâd” tabakasına yükselen fakîhler arasında saymıştır. Fıkıh ilmini Cemâlüddîn Ebû Hâmid Mahmûd el-Husayrî, Şemsüleimme Muhammed el-Kerderî, Necmüleimme ve Necmüddîn Yûsuf-i Hâsî ve başka âlimlerden almıştır.

Kâdı Hân’ın başka kitaplara yaptığı şerhleri ve “Hâniyye” isminde bir fetvâ kitabı meşhûrdur. Fetvâ ilmi, fıkıh ilminin dallarından birisidir. Bu ilimde, cüz’î ve kısmî olaylarda, fıkıh âlimlerinden sâdır olan hükümler rivâyet olunur. Böylece kendilerinden sonra gelen insanlara, karşılaşılabilecek çeşitli mes’elelerde uyulacak esaslar bildirilmiş olur. Bu ilimde yazılan kitaplar sayılamayacak kadar çoktur. Hanefî mezhebinde mu’teber olan fetvâ kitaplarının meşhûrlarından biri de “Fetâvâ-i Kâdı Hân”dır.

Fetâvâ-i Kâdı Hân; Hanefî mezhebinde meşhûr ve makbûl olan, kendisiyle amel edilen ve büyük âlimlerin, fakîhlerin yanında elden ele dolaşan güvenilir ve kıymetli bir fetvâ kitabıdır. Hüküm ve fetvâ vermek için dâima göz önünde bulundurulan kaynak bir eserdir. Bu kitapta, sık sık vukû’ bulan ve kendisine ihtiyâç duyulan ve insanlar arasındaki vâkıalarda ortaya çıkan mes’elelerden birçoğunu zikretmiştir. Onun tertîbi, herkes arasında meşhûr olan tertîb üzeredir. Bu kitabın geniş bir fihristi vardır. Çok kıymetli olan bu fetvâ kitabı, hicrî 1310 (m. 1892) senesinde Mısır’da tab edilen “Fetâvâ-i Hindiyye”nin kenarında basılmıştır. 1393 (m. 1971)’de altı cild hâlinde ofset yolu ile yeniden basılmıştır.

Kâdı Hân, “Fetâvâ”sının “Hazar ve İbâha” kısmında diyor ki: “Kelâm ilmi, dîni akidelerin isbâtı için gerekli delîl ve huccetlerin bildirilmesi ve şüphelerin giderilmesini anlatan bir ilimdir, ihtiyâcından çok kelâm ilmini öğrenmek, kelâmda görüş ortaya atmak ve münâzara etmek yasak edilmiştir. Zira İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin oğlu Hammâd’dan rivâyet edilir ki, O: Kelâm mes’eleleri hakkında konuşmaktan, babam beni men ederdi. Bunun üzerine babama: “Babacığım, ben sizi kelâmdan konuşurken gördüm. Acaba siz beni niçin bundan men ediyorsunuz?” diye sordum. Babam cevâbında: “Ey yavrum! Biz gerçi kelâmdan konuşurduk. Ama, sanki başımızın üstünde kuş vardı. (Ya’nî başına kuş konmuş bir kimsenin, onu uçurmamak için gösterdiği dikkat ve uyanıklığı gösterirdik.) Konuştuğumuz arkadaş ve muhatablarımızı hiç rencide etmez, ayıplamazdık. Ama siz, şimdi bir mes’elede ve kelâm konularında konuştuğunuz zaman, herbirinizin maksadı, karşısındakini küçük göstermek ve ayağını kaydırmaktır. Sanki muhatabının küfrüne rızâ gösterirler. Arkadaşının, konuştuğu kimsenin küfrüne rızâ gösteren, arkadaşı kâfir olmadan önce kendisi kâfir olur, îmândan çıkar” buyurdu.

Yine “Fetâvâ-i Kâdı Hân”da diyor ki: “Diş arasında yemek artığı bulunursa, gusül (boy abdesti) tamam olmaz. Bunu çıkarıp altını yıkamak lâzımdır.”

Kâdı Hân buyurdu ki: “Farzdan önce sünnet kılmak, şeytanın ümidini kırmak, onu üzmek için emrolundu. Şeytan, Allahü teâlânın emretmediği sünnetlerde bile, insanı aldatamıyorum, emrettiği farzlarda hiç aldatamam diye üzülür. Böyle olduğu “Eddürr-ül-muhtâr”da ve “Redd-ül-muhtâr”da da yazılıdır.”

Namazı cemâatle kılmak ve “Tumânînet” ile kılmak, rükû’dan sonra “Kavme” yapmak ve iki secde arasında “Celse” yapmak Resûlullah efendimiz tarafından bildirilmiştir. Kavmenin ve celsenin farz olduğunu bildiren âlimler vardır. Hanefî mezhebinin müftîlerinden Kâdı Hân, bu ikisinin vâcib olduğunu, ikisinden birisini unutunca, Secde-i Sehv (yanılma secdesi) yapmak vâcib olduğunu ve bilerek yapmıyanın namazı tekrar kılmasını bildirmiştir.

“Fetâvâ-i Kâdı Hân”da diyor ki: “Birisine herşeyde vekîlimsin dese, yalnız malını korumak için vekîl yapmış olur. Herşeyde vekîlimsin, emrin caizdir dese, bey’ ve şirâ (alış-veriş), hîbe (hediye etmek) ve sadaka gibi bütün alış-verişte vekîl yapmış olur.”

“Necâset bulaşmış hasır (büyük yaygı), üç defa yıkanır. Başka şeye gerek kalmaz.”

“Nemmâm, ya’nî koğuculuk yapanın, şarkı söyleyenin, tegannî edenin, vakfelere riâyet etmiyenin imamlığı mekrûhtur.” Vakfe; Kur’ân-ı kerîm okunurken durulması lâzım gelen yerlerde durmaktır. Vakfe yerlerinde durmayıp, başka yerlerde duran kimse İmâm olursa, buna uymak mekrûhtur. Kâdı Hân’ın ( radıyallahü anh ) cihâd ile alâkalı olarak yazdığı Tergîb-ül-ıbâd kitabından alınan ba’zı bölümler:

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Cennette yüz derece vardır ki, Allahü teâlâ onları Allah yolunda cihâd edenler için hazırlamıştır, iki derece arası, gökle yer arası kadardır. Allahü teâlâdan Firdevs’i isteyiniz. Çünkü Firdevs, Cennetin en ortası, en yükseği ve onun üstünde Rahmânın Arş’ı vardır. Cennetin nehirleri ondan fışkırır.”

“Allah yolunda cihâd eden kimsenin hâli, gündüzleri oruçlu olup gecelerini ibâdetle geçiren, Allahü teâlânın âyetlerine itaat eden, namaz ve oruçtan dolayı hiçbir gevşeklik hissetmeyen kimsenin hâli gibidir ki, yine Allah yolunda cihâd eden üstündür.”

Ebû Saîd-i Hudrî ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Birisi Resûlullaha ( aleyhisselâm ) gelerek, “İnsanların hangisi daha üstündür?” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Canıyla ve malıyla Allah yolunda cihâd eden mü’mindir” buyurdu. O kimse “Sonra kimdir?” diye sorunca: “Kavminden ayrılıp Rabbine ibâdet eden ve insanların da onun kötülüğünden emîn olduğu kimsedir.”

Ömer bin Hattâb ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanında idim. Birisi gelip: “Ey Allahın Resûlü! ( aleyhisselâm ) Allahü teâlânın katında insanların hangisi daha hayırlıdır?” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Atının sırtında iken veya onun yularını tutmuş iken, Allahü teâlânın da’veti (ölüm) gelinceye kadar, Allah yolunda canıyla, malıyla cihâd edendir” buyurdu.

Yûsuf bin Ya’kûb’un ( radıyallahü anh ) hocalarından rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte Resûlullah ( aleyhisselâm ) şöyle buyurdu: “Mücâhidlere eziyet etmekten sakınınız; çünkü Allahü teâlâ, Nebileri ve Resûlleri için gazâb ettiği gibi, mücâhidleri için de gazâb eder. Nebilerine ve Resûllerine icabet ettiği gibi, mücâhidlere de icabet ve duâlarını kabûl eder. Üzerine güneş doğup batan kimseler içinde, Allahü teâlânın en çok sevdiği en kıymet verdiği kimse. Allah yolunda cihâd edendir.”

“Kim cihâddan bir iz olmaksızın Allahü teâlâya kavuşursa, kendisinde eksiklik olduğu hâlde kavuşmuş olur.”

“Kim deve üzerinde Allah yolunda muharebe ederse, Cennet ona vâcib olur.”

Ebû Mûsâ anlattı. “Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Cennetin kapıları kılıçların gölgeleri altındadır.” buyurmuştur dediğimde; bir şahıs kalkıp, “Ey Ebû Mûsâ! Sen Resûlullahın böyle buyurduğunu duydun mu?” diye sorunca, evet dedim. Bunun üzerine soruyu soran harbe katıldı, kılıcıyla düşmana karşı yürüdü, şehîd oluncaya kadar vuruştu.”

“Allah yolunda bir adım atmak veya bir adım koşmak, güneşin üzerine doğup battığı şeylerden daha hayırlıdır.”

“Sizden birinizin Allah yolunda bulunması, evinde kıldığı yetmiş senelik namazından daha üstündür. Allahü teâlânın sizi af ve mağfiret etmesini ve Cennete koymasını isterseniz. Allah yolunda gazâ ediniz! Kim, Allah yolunda deve üstünde muharebe ederse, ona Cennet vâcib olur.”

“Allah yolunda yüzü tozlanan kimsenin yüzünü, Allahü teâlâ kıyâmet gününde Cehennemin dumanından kurtarır (emin kılar). Allah yolunda ayakları tozlanan kimseyi, Allahü teâlâ kıyâmet gününde Cehennemden kurtarır (emin kılar).”

“Allahü teâlâ bir kimsede, Allah yolundaki toz ile Cehennem dumanını bir araya getirmez. Allah yolunda ayağı tozlanan kimseyi, Allahü teâlâ kıyâmet günü, acele giden bir biniciye göre bir senelik mesafe Cehennemden uzaklaştırır. Allah yolunda bir yara alan kimsenin sonu, şehidlerinki gibi olur. Onun için kıyâmet gününde bir nûr olur. Rengi za’ferân rengi gibi, kokusu misk kokusu gibidir. Öncekiler ve sonrakiler, onu o nûr ile tanırlar. Falancanın üzerinde şehidlerin mührü var, derler. Kim bir deve üstünde Allah yolunda muharebe ederse, Cennet ona vâcib olur.”

“Allahü teâlâ katında denizde şehid olanlar, karada şehid olanlardan daha üstündür.”

“Denizde cihâd edenin karadakine üstünlüğü, on gazâ yapmak kadardır.”

“Ümmetimden denizde gazâ yapan bir topluluğu gördüm. Kıyâmet günündeki en büyük korku onları mahzûn etmiyecektir.”

Abdullah İbni Ömer (r.anhüm) şöyle anlatıyor: “Mallarını Allah yolunda harcayanların hâli, her başağa yüz doneli yedi başak bitiren bir tohumun hâli gibidir” ((Bekâra-261) meâlindeki âyet-i kerîme nâzil olduğunda, Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Yâ Rabbî! Ümmetime ziyâde eyle, arttır!” buyurdu. Daha sonra “Kim Allahü teâlâya hâlis niyet ile ödünç verirse (O’nun kullarına, eza etmeden, mal verdiği için övünmeden ve başa kakmadan, ihlâs ile, helâl maldan infâk eder, sadaka verirse), Allahü teâlâ da karşılık olarak ona kat kat (yediyüz misline kadar) mükâfat (sevâb) verir” (Bekâra-245) meâlindeki âyet-i kerîme nâzil oldu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz; “Yâ Rabbî! Ümmetime ziyâde eyle, arttır!” diye duâ etti. Bundan sonra “… Sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir” (Zümer-10) meâlindeki âyet-i kerîme nâzil oldu.

“Kim Allah yolunda bir mal infâk ederse, Allahü teâlânın rızâsı için bir şey verirse, onun için yediyüz kat sevâb yazılır.”

Resûlullah ( aleyhisselâm ), “Kim Allah yolunda evinde oturduğu hâlde mal infâk ederse, onun her dirheminin karşılığında yediyüz dirhem vardır. Bizzat Allah yolunda gazâya gider ve bu yolda da infâkta bulunursa, onun her dirhemine karşılık yediyüz bin dirhem vardır” buyurdu. Bundan sonra, “Allahü teâlâ (kendi yolunda infâk edenlerden ve kendisine ibâdet edenlerden) dilediği kimselerin sevâblarını (ihlâsları) nisbetinde (bire ondan yetmişe ve yediyüze, hattâ daha ziyâde) kat kat arttırır, (öyle ki, miktarını Allahü teâlâdan başka kimse bilmez).” (Bekâra-261) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.

“Allah yolunda cihâd edenlerin en üstünü, onlara hizmet edenidir. Sonra onlara haber getirendir. Allahü teâlânın indinde, mertebeleri en has olan, oruçlu olanlardır. Kim Allah yolunda arkadaşlarına bir kırba (su kabı) su verirse, onlardan yetmiş sene önce Cennete girer.”

“Ameller niyetlere göredir. Herkes için asıl olan, niyet ettiği şeydir.”

“Bir Arabî, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) gelerek: “Ey Allahın Resûlü! Bir kimse ganîmet için muharebe ediyor. Birisi teşekkür için, birisi de Allah yolunda savaşıyor görünmek için” dedi. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Kim Allahü teâlânın dînini yaymak için muharebe ederse, o Allah yolundadır” buyurdu.

“Allah yolunda bir gece nöbet beklemek, sizden birinin evinde yetmiş sene ibâdetinden daha üstündür.”

“Kıyâmet gününde birçok topluluklar diriltilir. Sırât’ı, rüzgâr gibi geçerler. Onlara hesab ve azâb yoktur.” Eshâb-ı Kirâm, “Onlar kim yâ Resûlallah?” dediler. Resûlullah ( aleyhisselâm ), “Ölümleri nöbette iken gelen topluluklardır” buyurdu.

“Üç gözü Cehennem ateşi asla yakmaz. Bunlar; Allah korkusundan ağlayan göz, Allahü teâlânın kitabını okumak için uykusuz kalan göz ve Allah yolunda gözcü (bekçi) olan gözdür.”

“Üç göz Cehennemi görmez. Allah yolunda nöbet bekliyen göz, Allah korkusundan ağlıyan göz ve Allahü teâlânın haram kıldığı şeylerden sakınan göz.”



1) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh. 153, 278, 282, 601

2) Mu’cem-ül-müellifîn cild-3, sh. 297

3) El-Fevâid-ül-behiyye sh. 64

4) Keşf-üz-zünûn sh. 1227

5) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 126, 243, 696, 759, 1026

6) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 280

7) Tergîb-ül-İbâd