14. ASIR ÂLİMLERİ

14. ASIR ÂLİMLERİ

 

SERÛCÎ (Ahmed bin İbrâhim bin Abdülganî)

Mısır’da yetişen Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Ahmed bin İbrâhim bin Abdülganî bin Ebî İshâk es-Serûcî’dir. Künyesi Ebü’l-Abbâs ve lakabı Şemsüddîn’dir. Harran nahiyelerinden Serûc’a mensûb olduğu için, Serûcî denilmiştir. 637 (m. 1239) senesinde doğdu. 701 (m. 1301) senesinde, Rebî’ul-âhır ayının 12. günü Mısır’da Kâhire’de vefât etti. Karâfe kabristanında İmâm-ı Şafiî hazretlerinin kabri yakınında defn olundu. Doğum ve vefât târihleri 639-710 olarak da bildirilmiştir.

Necmüddîn Ebü’t-Tâhir İshâk bin Ali bin Yahyâ hazretlerinin talebesi ve dâmâdı olan Serûcî ( radıyallahü anh ), ayrıca Sadrüddîn Süleymân bin Ebi’l-İzz, Muhammed bin Ebi’l-Hattâb bin Dıhye ve başka âlimlerden ilim öğrendi. Hanefî mezhebi fıkıh bilgilerini anlatan Hidâye kitabını ezberledi. Fıkıh, hadîs ve başka ilimlerde yükseldi. Zamanında bulunan fıkıh âlimlerinin önde gelenlerinden oldu. Çalıştığı ilimlerde mahîr ve meşhûr oldu. Herkes tarafından tanındı. Sâlihiyye, Nâsıriyye ve Sûfiyye medreselerinde ders verdi. Alâüddîn Ali bin Bilbân el-Fârisî ve Alâüddîn-i Türkmânî gibi fıkıh âlimlerini yetiştirdi. Çok talebeye ders okuttu. Nu’mân el-Hatîbî’nin vefâtından sonra, 691 (m. 1292) senesinde Kâhire kadısı oldu. Vefâtından az bir zaman önceye kadar bu vazîfeye devam etti. Faziletler sahibi, heybetli, kadri yüce, düzgün sözlü, fasih, güleryüzlü, makbûl bir zât idi. Çok hayır ve hasenat sahibi idi. Çok cömert idi. Fakirlerin, garîb ve muhtaçların sığınağı idi. Zamanında bulunan ve daha sonra gelen âlimlerden ba’zıları onun bu güzel hâllerini zikretmişler ve onu çok övmüşlerdir.

Şöyle anlatılır: Serûcî hazretleri hacca gittiğinde, Mekke-i mükerremede Allahü teâlâdan bir dilekte bulunmuştu ve bunu da hiç kimseye söylememişti. Bundan bir müddet sonra kendisine bir kimse gelerek dedi ki: “Rü’yâmda Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizi gördüm. Sana, “Yanında (cebinde para olarak) ne varsa hepsini bana ver! Buna alâmet de (işâret istersen o da) Mekke-i mükerremede, Allahü teâlâdan şu dilekte bulunmandır” diye söylememi emir buyurdular” dedi. O kimsenin sözlerini hayretle dinleyen Serûcî hazretleri, “Peki” dedi ve derhâl yanında bulunan yüz dînâr altın ve bin gümüşü çıkarıp o kimseye verdi. Sonra da; “Şayet yanımda bundan daha fazla birşey bulunsaydı. Onu da mutlaka sana verirdim. Çünkü bu emri Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) naklettiğine dâir bildirdiğin işâret mutlaka doğrudur” buyurdu.

Rivâyet edildiğine göre, Ebü’l-Abbâs-ı Serûcî hazretlerinin bir defteri vardı ve birisinden borç alacak olsa o deftere kayd ederdi. Vefâtı yaklaştığında o defteri gösterip, kalan borçlarının ödenmesini vasıyyet etti. Vefâtından sonra bir şahıs gelerek, Serûcî hazretlerinde ikiyüz dirhem alacağı kaldığını bildirerek istedi. Deftere baktılar, bu şekilde bir kayıt bulamadılar. O gece sâlihlerden bir zât, Serûcî hazretlerini rü’yâsında gördü. Serûcî, rü’yâyı gören kimseye hitaben; “O (alacaklı olduğunu söyleyen kimse) doğru söylüyor, ince bir yazı ile o kimsenin söylediği, defterde yazılıdır” buyurdu. Daha dikkatle deftere baktıklarında, hakîkaten yazıyı buldular ve hemen o kimseye alacağını ödediler.

1) Tabakât-üs-seniyye cild-1, sh. 261

2) El-Bidâye ven-nihâye cild-14, sh. 60

3) Hüsn-ül-muhâdara cild-1, sh. 468

4) Şezerât-üz-zeheb cild-6, sh. 23

5) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh. 267

6) Ed-Dürer-ül-kâmine cild-1, sh. 96

7) Mu’cem-ül-müellifîn cild-1, sh. 140

8) El-A’lâm cild-1, sh. 86

9) Fevâid-ül-behiyye sh. 13

 

DURSUN FAKÎH (Tursun Fakîh)

Tefsîr, hadîs ve fıkıh âlimi. Şeyh Edebâlî hazretlerinin dâmâdı. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’in bacanağıdır. Osman Bey devrinin meşhûr âlimlerindendir. Aslen Karamanlı olup, hocası Edebâlî’nin ( radıyallahü anh ) hemşehrîsidir. Çeşitli ilimleri, Edebâlî’den tahsil edip, tefsîr, hadîs ve fıkıh bilgilerinde âlim, tasavvufta yüksek derecelere sahip oldu. Kalbi, kötülüklerin pisliklerinden temizlendi. Zühd ve takvâda, güzel ahlâkta, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymakta, insanlara doğru yolu göstermekte çok ileri idi. Osman Bey zamanında, gazâ ve fetihlere iştirâk eder, gazilere imamlık yapar va’z ve nasihatlerde bulunurdu. Karahisar’da ilk Cum’a namazını , Eskişehir’de ilk bayram namazını  o kıldırdı.

Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı’nın, İlhanlı Gazân Hân tarafından İran’a götürülmesi üzerine devlet parçalandı. Her önüne gelen bey, herkes, sığınacak yer arar oldu. Haber Osman Bey’in meclisine ulaştı. Mecliste hazır bulunan Osman Bey’e, hatîb ve va’izi Dursun Fakîh şu teklifi yaptı: “Beyim! Cenâb-ı Hak size, sığınacak yer arayan müslümanları bir araya toplayıp idâre etmek basiretini ve gücünü ihsân etmiştir. Allahü teâlânın inâyeti, duâ ordusunun himmet ve bereketi, gazâ ordusunun kuvvet ve kudretleriyle çevrenizdeki tekfurları dize getirip, birçoklarının topraklarını mülkünüze dâhil ettiniz. Şimdi sıra Anadolu topraklarını ehil olmayanların elinden kurtarıp, ahâlisini huzûra kavuşturmaya gelmiştir. Müsâade buyurun da, adınıza hutbe okuyup, sizi sultan ilân edelim” dedi. Sultan düşünüp, istişâre etti. Dursun Fakîh’e hak verdi. O gün Dursun Fakîh, Osman Gazi adına hutbe okuyup, beyinin sultanlığını ilân etti. Dursun Fakîh okuduğu hutbelerde, va’z ve nasihatlerinde gazilerin gazâ şevkini artırıcı sözler söylerdi. Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) ve O’nun mübârek Eshâbının (radıyallahu anhüm), güzel ahlâk ve örnek yaşayışını anlattı. Osman Gâzî’nin seçme yiğitleri, Allahü teâlânın dînini yaymağa, insanlara merhametli davranıp zarar vermemeye çok gayret ettiler. Herkese iyilik edip, hayırlı amel işlediler. Nefislerini terbiye edip, ebedî saadete kavuşmak için gayret gösterdiler. Bu husûslarda Dursun Fakîh’in askerler üzerinde çok büyük te’sîrleri oldu.

Dursun Fakîh, hocası Edebâlî’nin vefâtından sonra, onun dergâhında tâliblerine ders verdi. Hocasına sorulan suâllere o cevap verdi. Mühim devlet işlerinde onunla istişâre edildi. Osman Bey’in oğlu Orhan Bey’in en yakın müşaviri oldu. Her işinde onunla istişâre edip, “İstişare eden pişman olmaz” hadîs-i şerîfi mu’cibince, devletin devamlı ilerlemesini, altıyüz yıllık Osmanlı Devleti’nin temellerinin sağlam olarak atılmasını te’min etti. Sekizinci asrın ilk yarısında vefât etti.

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi), sh. 21

2) Kâmûs-ül-a’lâm cild-4, sh. 3020

 

ALÂÜDDÎN-İ BUHÂRÎ (Abdülazîz bin Ahmed)

Hanefî mezhebi fıkıh ve usûl âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Abdülazîz bin Ahmed bin Muhammed el-Buhârî olup, lakabı Alâüddîn’dir. Buhârâ’da yetişen Alâüddîn hazretlerinin doğum tarihi bilinmemektedir. 730 (m. 1329) senesinde vefât etti.

Fıkıh ilmini; amcası Muhammed el-Mâymergî ve Hâfızuddîn-i Kebîr Muhammed el-Buhârî’den öğrendi. Bilhassa fıkıh ve usûlde ve diğer ilimlerde çok yükseldi. Kıvâmüddîn Muhammed el-Kâkî, Celâlüddîn Ömer bin Muhammed el-Habbâzî ve başka âlimler ondan ilim öğrendi.

İlim öğrenmek ve öğretmek husûsunda çok gayretli olan Alâüddîn-i Buhârî hazretleri talebelerine ilim öğretmekten başka, kıymetli eserler de tasnif etmiş olup, ba’zılarının isimleri şöyledir: Keşf-ül-esrâr (Şerhu Usûl-il-Pezdevî, 2 cild), Şerh-ül-müntehâb, Kitâb-ül-efniyye, Şerh-ül-Hidâye (İlâ bâb-in-nikâh).

Alâüddîn Abdülazîz bin Ahmed el-Buhârî’nin yazdığı Keşf-ül-esrâr (Şerhu Usûl-il-Pezdevî) isimli iki cildlik eserinden ba’zı kısımlar özetlenerek aşağıya yazılmıştır:

“Önce ve sonra gelen âlimlerin yolu ve âdeti, eserlerine ve başka her hayırlı işe, Allahü teâlâya hamd ederek başlamalarıdır. Böylece âlimler, hem hamd ile (Fâtiha-i şerîf ile) başlayan Kur’ân-ı kerîme uymuşlar, hem de Resûlullah efendimizin; “Allahü teâlâya hamd ile başlanmayan her mühim iş bereketten kesilmiştir.” hadîs-i şerîfi ile amel etmişlerdir.

Abdülazîz el-Buhârî hazretleri, şerhettiği kitabın müellifi olan Fahr-ül-İslâm Pezdevî’nin; “İmkânımın ve gücümün yettiği kadar Allahü teâlâya hamd ederim. Rızâsını kazanmakta O’ndan yardım isterim” sözünü şöyle açıklıyor: “Müellif (Pezdevî), Allahü teâlânın kullarına lutfettiği pekçok büyük ni’metlerini, Allahü teâlânın kudretinin ve büyüklüğünün kemâlini, beşer (insan) gücünün, Allahü teâlâya lâyık olan hamdi yapmaktan âciz olduğunu ve kurtuluşa ancak Allahü teâlânın hidâyeti, yardımı ve muvaffak kılması ile kavuşulabileceğini şeksiz ve şüphesiz bir şekilde müşâhede edip iyice anlayınca böyle söylemiştir. Ya’nî, “Allahü teâlâya gücümün yettiği kadar, bana ne kadar hamd etme gücü vermişse o kadar hamd edebilirim. Yoksa, Allahü teâlâya lütfettiği ni’metleri karşısında lâyık olan hamdi yapmaya gücüm yetmez. Buna hiç kimsenin gücü yetmez” demek istemiştir. Nitekim İbrâhim sûresinin 34. âyet-i kerîmesinde meâlen; “… Eğer siz Allahü teâlânın verdiği ni’metleri saymaya kalksanız (buna gücünüz yetmez) sayamazsınız” buyuruldu.

Abdülazîz el-Buhârî, müellifîn; “Resûlullaha ( aleyhisselâm ) O’nun Âline ve Eshâbına salât ederim” sözünü şöyle açıklıyor “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Âl’i demek, O yüce Peygamberin soyu, zürriyeti demektir. Al, takvâ sahibi mü’minler için de kullanılmıştır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz; “Her takvâ sahibi mü’min benim Âl’imdir” buyurmuşlardır. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Eshâbı, O’na tâbi olanlar, ya’nî Muhacir ile Ensâr’dır.”

Müellif, Resûlullah efendimize ve O’nun Âl’i ve Eshâbına salât (duâ) ettikten sonra, diğer Peygamberlere salât (duâ) etmektedir. Abdülazîz el-Buhârî de bunu şöyle îzâh etmektedir “Müellifîn, Resûlullah efendimizin Âl ve Eshâbını diğer Peygamberlerden önce zikretmesi, onları Peygamberlerden üstün tuttuğu için değil, Resûlullah efendimize yapılan salâtın, onlar ile tamam olduğu içindir. Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âlihî ve eshâbihî ve etbâ’ıh denir. Bununla Resûlullah efendimize yapılan salât-ü selâm tamamlanmış olur. Bundan sonra; “Ve alâ cemi’ıl enbiyâi vel-mürselîn” denir. Eshâb-ı Kirâm dâhil hiçbir veli, hiçbir peygamberden daha üstün değildir.

Bekâra sûresinin 269. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki; “(Allahü teâlâ) dilediği kimseye hikmet verir. Kime ki hikmet verilmiş ise, muhakkak ona çok hayır verilmiştir.” Bu âyet-i kerîmede geçen hikmet kelimesi, fâideli ilim olarak bildirildi. Abdullah İbni Abbâs (r.anhümâ) bu kelimeyi “Helâl ve haram ilmi” diye tefsîr etmiştir. Âlimlerin çoğu, bunun fıkıh ilmi olduğunu bildirmektedir. Hikmet lügatta ilim ile amel ma’nâsınadır. Bu ikisini kendinde bulunduran yüksek âlimlere fakih denilmiştir.

Fıkıh ilminin faziletine dâir birçok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf mevcûttur. Fakîhler için çok müjdeler vardır. Ancak ilmi ile âmil olmayanlar bu faziletlerden mahrûmdurlar. Kötü âlimler için çok acı azaplar bildirilmiştir. Resûlullaha ( aleyhisselâm ) mahlûkâtın en kötülerinin kim olduğu suâl edildiğinde; “Kötü âlimlerdir” buyurmuştur.

Bütün bunlardan iyi anlaşılıyor ki, ilim öğrenmeli, bu ilimle amel etmeli, ya’nî ilim ile amel birlikte bulunmalıdır. Hadîs-i şerîflerde; “(İlim öğrenmiyen) câhile bir kerre, (ilim öğrendiği hâlde ilmi ile amel etmeyen) âlime yetmiş kere yazıklar olsun” ve “Şeytana karşı bir fakîh, bin âbidden (ibâdeti çok yapandan) daha kuvvetlidir” buyuruldu:

Şeytana karşı kuvvetli olmak, ilmi ile amel eden âlimlere mahsûstur. İlmi olup ameli olmayan kimse, şeytana karşı kuvvetli olmak şöyle dursun, bilakis onun oyuncağı olur.

İmâm-ı Gazâlî hazretleri buyurdu ki: “Ba’zıları fıkıh ilmi deyince, fetvâları bilmek, fetvâların inceliklerine ve illetlerine vâkıf olmak ilmini anlamışlardır. Hâlbuki, âlimlerin çoğunun bildirdiklerine göre fıkıh, bunlarla beraber, âhıret ilmini, nefsin yaptıracağı çok ince hileleri bilmek, âhırette karşılaşacağı şeyleri iyi anlamak, dünyâya ehemmiyet vermeyip onu hakîr görmek ilmidir.”

Hasen-i Basrî hazretleri buyurdu ki: “Hakîkî fakih, dünyâya kıymet vermeyip âhırete rağbet eden, hatâlarını görebilen, Rabbine ibâdette devamlı olan, şüphelilerden uzak duran, başkalarının herhangi birşeyine zarar vermekten sakınan âlim zâttir.”

Başkalarına emirleri ve yasakları bildirip, kendisi ise bunlara riâyet etmiyen sözde âlimin hâli şu kimseye benzer ki, ortada herkesin yemek istediği, görünüşte lezzetli olan bir yemek olsa, fakat bu yemek zehirli olsa, yemeğin zehirli olduğunu orada bulunanlardan yalnız birisi bilse, diğerlerine; “Bu yemekten sakın yemeyiniz. Bu yemek zehirlidir” dese, fakat kendisi bir taraftan yese, diğerleri bunun sözüne hiç i’tibâr etmezler. “Bu bir yalancıdır. Hakîkaten zehirli olsaydı, kendisi yemezdi” diyerek, o yemekten yemeye başlarlar. O yemek aslında zehirli olduğu için, yiyenlerin hepsine çok zararlı olur.

Bu misâlden anlaşılacağı gibi, başkalarına anlatıp kendisi riâyet etmeyen âlimin zararı çok fazla olmaktadır. Nitekim âyet-i kerîmelerde meâlen buyuruldu ki: “Siz insanlara iyiliği emredip kendi nefslerinizi unutur musunuz?” (Bekâra-44), “Ey îmân edenler! Yapmadığınız şeyi niçin söylüyorsunuz?” (Sâff-3).

Fahr-ül-İslâm Pezdevî hazretleri, Usûl-ül-Pezdevî kitabında buyuruyor ki: “İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ve eshâbı (talebeleri), fıkıh ilminde başkalarından önce gelmektedirler. Temel kaynaklardan mes’eleleri önce onlar çıkarmışlar, bu husûsta çok çalışmışlardır. Fıkıh ilminde onların dereceleri pekçok yüksektir. Onlar Kitâb ve Sünnet ilminde, Allahü teâlânın emirlerine, yasaklarına ve büyüklere uymakta, Rabbânî âlim idiler.”

Abdülazîz el-Buhârî hazretleri bu kısımda bulunan, “Büyüklere uymakta Rabbânî âlim idiler” cümlesini açıklarken buyuruyor ki: “Onlar ya’nî İmâm-ı a’zam ve eshâbı, hükümleri önce Kitâb’dan, sonra Sünnet’ten, sonra İcmâ’dan ve daha sonra da Kıyâs’tan alma husûsunda Eshâb-ı Kirâmın ve Tabiînin yoluna yapışırlardı. Hükümleri çıkartırken nefslerinden birşey ortaya koymaz, o büyüklerin yoluna zerre kadar muhalefet etmezlerdi.”

Müellifîn; “Onlar hem hadîs âlimi idiler, hem de hadîs-i şerîflerin ma’nâlarını bilmekte ve anlamakta da mütehassıs idiler” sözünü şerh ederken buyuruyor ki: “Ba’zı kimselerin İmâm-ı a’zam ve eshâbı hakkında, ileri geri konuşarak; “Onlar, hadîs ilminde âlim değillerdi. Kendi görüşlerine göre hüküm verirlerdi. Karşılaştıkları bir hadîs-i şerîf, kendi görüşlerine uygun ise alır, değilse reddederlerdi. Kendi görüşlerini hadîs-i şerîfe tercih ederlerdi” sözlerine cevap olmak üzere, müellif bunun uydurma ve iftira olduğunu, onların, diğer birçok ilimde olduğu gibi, hadîs ilminde de mütehassıs olduklarını bildirdi.

Onların, hadîs-i şerîf ilminde zayıf olduklarını, hatta, kendi görüşlerini hadîs-i şerîflere tercih ettiklerini zannetmek, onların büyüklüğünü anlıyamamış olan zavallıların işidir. Onların, helâli ve haramı bilmekte, şer’î delîllerden ma’nâlar çıkarmakta dereceleri o kadar yüksek ve dikkatleri o kadar keskin idi ki, onlar gibi böyle derin ma’nâlara nüfuz edemiyenler, onları kendi görüşlerine göre hüküm veriyorlar zannetmişlerdir. Hâlbuki İmâm-ı Şafiî hazretleri; “Fıkıh öğrenmek istiyen kimse, Ebû Hanîfe’nin kitaplarına sarılsın. Ben Ebû Hanîfe’ye yetişseydim, onun meclisinden ayrılmazdım” buyurdu. Büyük âlimlerden, buna benzer daha nice sözler nakledilmiştir.

Abdullah bin Mübârek’e; “İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ve eshâbının, sünneti seniyyeye uymadıkları söyleniyor. Bunlar için ne dersiniz?”diye suâl edildiğinde, buyurdu ki: “Sübhânallah! Böyle olmak şöyle dursun, Ebû Hanîfe sünnet-i seniyyeye uymak, o yoldan kılpayı ayrılmamak için bütün gücüyle gayret edip çalıştı. Hâl böyle iken, o büyük zât ve talebeleri hakkında böyle uygunsuz lâflar nasıl söylenebilir? Sünnet-i seniyyeye düşman olanlar, nefislerine, arzu ve hevâlarına tâbi olup, Kitâb ve Sünneti terkedenlerdir.”

Ebû Hanîfe ve eshâbı, bir hükmü meydana çıkarırken, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden ayrılmamışlar, kendiliklerinden birşey söylememişlerdir. Onlar, mechûl olan rivâyeti de kıyâsdan önce tuttular. Mechûl rivâyet, hadîs rivâyeti ile meşhûr olmamış, râvîlerin sâdece bir veya iki rivâyetleri ile bilinen rivâyetlerdir. Onlar, Resûlullah efendimizden duymaları ihtimâlini göz önünde bulundurarak, Eshâb-ı Kirâmın sözlerine de kıymet vermişler, bu sözleri de sened kabûl etmişlerdir.

Onların yolu bu olunca, “Kendi görüşlerini sahih hadîslere tercih ettiler” sözü ne büyük yalandır. Böyle zannetmek nasıl mümkündür?”

1) Tabakât-ül-usûliyyîn cild-2, sh. 136

2) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 242

3) El-Fevâid-ül-behiyye sh. 94

4) Keşf-üz-zünûn sh. 112, 1395, 1849

5) Keşf-ül-esrâr

ZEYLA’Î (Fahreddîn Osman bin Ali)

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin meşhûrlarından. İsmi, Osman bin Ali bin Muhammed el-Bâri’î ez-Zeyla’î’dir. Künyesi Fahreddîn olup, Ebû Muhammed künyesi ile tanınırdı. “Zeyla’î” nisbeti ile meşhûr oldu. Zeyla’, Kızıldenizin Habeşistan sahilinde bir kasabadır. Doğum târihi ve yeri bilinmemektedir. Fıkıh, nahiv ve ferâiz bilgilerinde büyük bir âlim olarak yetişti ve meşhûr oldu. 705 (m. 1305) senesinde Kâhire’ye gelip ders ve fetvâ verdi. Takrir ve incelemelerde bulundu. Fıkıh ilminin yayılmasında büyük hizmeti oldu. Çok kıymetli şerhleri ve te’lîf eserleri vardır. 743 (m. 1343) senesi Ramazan ayında, Mısır’da vefât etti. Buradaki Karâfe kabristanına defnedildi.

Eserleri çok kıymetlidir. Başlıcaları şunlardır: 1- Şerhu Câmi’ıl-kebîr:

İmâm-ı Muhammed Şeybâni hazretlerinin “Câmi’ul-kebîr” adındaki kitabının şerhidir. 2- Tebyîn-ül-hakâik fî şerhi Kenz-id-dekâik; “Kenz” kitabını şerh ederek, bu ismi vermiştir. “Tebyin” kitabı, Ahmed bin Muhammed Şelbî’nin, haşiyesi ile birlikte 1313 senesinde Mısır’da ve sonra Beyrut’ta basılmıştır. Güvenilir ve makbûl bir eserdir. Şelbî, 1031 (m. 1621) senesinde Mısır’da vefât etmiştir. 3- Şerh-ül-muhtâr Abdullah-i Mûsulî’nin eserinin şerhi olup, Hanefî fıkhına dâir yazılan kıymetli eserlerdendir. 4- Bereket-ül-kelâm alâ ehâdis-il-ahkâm-il-vâla’a fil-Hidâye ve sâir-il-kütüb.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 263

2) El-Fevâid-ül-behiyye (Lüknevî) sh. 115, 116

3) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 655

4) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 351, 287, 790, 804, 924, 1088

 

KIVÂMÜDDÎN EL-KÂKÎ (Muhammed bin Muhammed Sencârî)

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Ahmed es-Sencârî’dir. “Kıvâmüddîn-i Kâkî” lakabı ile meşhûr oldu. Hanefî fakîhlerinin büyüklerindendir. Fıkıh ilmini, Alâüddîn Abdülazîz el-Buhârî ile, Hüsâmeddîn Hasen-i Sığnâki’den öğrendi. “Hidâye” adındaki meşhûr fıkıh kitabını, Alâüddîn-i Buhârî’nın huzûrunda okuyup mütâlâa etmişti. Fıkıh hocası olan bu iki zât da, Fahreddîn Muhammed bin Muhammed el-Mâymargî’den fıkıh öğrenmiştiler. Kâhire’ye gelip Mardin Câmii’ne yerleşti. Fetvâ verir ve ders okuturdu. Vefâtına kadar bu işlerine devam etti. 749 (m. 1348) senesinde vefât etti.

Eserleri, Hanefî mezhebinin kıymetli kitaplarından olup, başlıcaları şunlardır: 1- Mi’râc-üd-dirâye: Hidâye’nin şerhidir. 2- Uyûn-ül-mezheb: Hanefî fıkhına dâir yazılan kıymetli eserlerdendir. Ayrıca bu eserinde dört mezheb imamının ictihâdlarını da zikretmektedir. 3- Câmi’ul-esrâr fî şerh-il-menâr-il-envâr: Nesefî’nin usûl-i fıkıh ilmine dâir olan eserinin şerhidir. 4-El-Gâye fî şerh-ıl-Hidâye: Bu da Burhâneddîn-i Mergınânî’nin “Hidâye”sinin kıymetli şerhlerindendir. 5- Tıbyân-ül-vüsûl fî Şerh-ıl-usûl: Pezdevî’nin “Usûl’ünün şerhidir.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 182

2) El-Fevâid-ül-behiyye (Lüknevî) sh. 186

3) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 155

4) Keşf-üz-zünûn sh. 1187, 1811, 1824, 2033

 

İBN-İ TÜRKMÂNÎ (Ali bin Osman el-Mârdînî)

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Ali bin Osman bin İbrâhim bin Mustafâ bin Süleymân el-Mârdînî’dir. Lakabı “Alâüddîn” olup, “İbn-i Türkmânî” künyesi ile meşhûr oldu. 683 (m. 1284) senesinde doğdu. Fıkıh, usûl, nahiv, tefsîr, hadîs, ferâiz, hesâb, edebiyat, târih, mantık ve hey’et (astronomi) ilimlerinde mütehassıs bir âlim olarak yetişti. Hanefî fıkhında İmâm derecesine yükseldi. Fetvâ verir ve ders okuturdu. Kâdılık vazîfesine ta’yin edildi. Kıymetli eserleri vardır. 750 (m. 1349) senesi Muharrem ayında Kâhire’de vefât etti.

İbn-i Türkmânî, aklî ve naklî ilimlerde geniş ve derin bilgiye sahipti. Hadîs ve tefsîr ilimlerinde söz sahibi olmuş, çok yükselmişti. Fıkıh ilmini, babasından ve kardeşinden öğrendi. Her iki kardeş de, zamanının en büyük âlimlerinden oldu. İlim ve fazilet meclislerinin en önde gelenlerinden idi. Dimyatî, İbn-i Savvâk, İbn-i Hicaz gibi âlimlerden hadîs-i şerîf dinledi.

“Cevâhir” kitabının sahibi Abdülkâdir diyor ki: “İbn-i Türkmânî Ali bin Osman Mârdînî’den “Hidâye” kitabının bir bölümünü okudum. Hadîs ilminde de ondan çok istifâde ettim. “Hidâye” kitabını, “Kifâye” adı ile kısaltarak yazdı. Ayrıca bu kitabını şerh etmeye başladı, fakat tamamlayamadı. Bunu, oğlu Kâdı’l-kudât Kemâleddîn Abdullah, babasının kaldığı yerden i’tibâren şerh etti.”

İmâm-ı Süyûtî diyor ki: “İbn-i Türkmânî, fıkıh, usûl ve hadîs ilimlerinde büyük bir âlim idi. İlimle meşgûl olmaktan ve başkalarına faydalı olmaktan hiç ayrılmadı. Onun çok kıymetli eserleri vardır. Muhtasar-ı Hidâye, Muhtasar-ı Ulûm-i hadîs ve Reddü alel-Beyhekî bunlardan başlıcalarıdır. O, Mısır diyarının kadılığına ta’yin edilmişti.”

Başlıca eserleri şunlardır: 1. Behcet-ül-erîb fî beyâni mâ fî kitâbillah-il-azîzi minel-garîb, 2. El-Müntehâbbü fî ulûm-il-hadîs, 3. Ed-Dürret-üs-seniyye fil-akîdet-is-seniyye, 4. Es-Sâ’diyye fî usul-il-fıkh, 5. Şerh-ül-Hidâye fî fürû’i-fıkh-ıl-Hanefî. Bunlardan başka nazım ve nesir olarak yazılmış eserleri de vardır. İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî’nin “Mufassal” adındaki eserine ve İbn-i Hâcib’in “Mukaddimesine yaptığı “Ta’lîka”ları da kıymetli eserleri arasındadır. “Şerh-ül-Mukarreb”, “Şerhu Arûz”, mantık ilmine dâir olan “Şerh-uş-şemsiyye” ve astronomiye dâir “Şerh-ül-Hey’et” adındaki eserleri de kıymetlidir.

1) El-Fevâid-ül-behiyye (Lüknevî) sh. 123

2) Mu’cem-ül-müellifîn cild-7, sh. 145

3) Ed-Dürer-ül-kâmine cild-3, sh. 84, 85

4) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 720

5) Tabakât-ül-usûliyyîn cild-2, sh. 160

 

İBN-İ FASÎH (Ahmed bin Ali bin Ahmed)

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden ve şâir. İsmi, Ahmed bin Ali bin Ahmed olup, nisbeti el-Kûfî ve el-Bağdâdî ve el-Hemedânî’dir. Künyesi Ebû Tâlib, lakabı Fahrüddîn’dir. İbn-i Fasih diye meşhûrdur. Aslen Kûfeli olan İbn-i Fasih ( radıyallahü anh ), 680 (m. 1281) senesinde orada doğdu. 755 (m. 1354)’de Şa’ban ayının 26. günü Dımeşk’da vefât etti.

Bilhassa Irak beldelerinde çok tanınmış olan İbn-i Fasih hazretleri, İsmâil bin Tabbâl’den icâzet aldı. Ayrıca, İbn-üd-Devâlî Sâlih bin Abdullah bin es-Sabbâg ve başka âlimlerden ilim öğrendi. Fıkıh, ferâiz, edebiyat, nazım, nesir, nahiv ve diğer ba’zı ilimlerde âlim oldu. Bilhassa fıkıh ilminde çok ilerleyip, fetvâ makamına yükseldi. Abdülvehhâb bin Ahmed bin Vehbân ed-Dımeşkî ve başka zâtlar ondan ilim öğrendiler. Irak’ta iyice tanınıp meşhûr olan İbn-i Fasih hazretleri, daha sonra Şam’a geldi. Şam Vâlisi Tanbuğa kendisini karşılayıp çok hürmet ve ikramlarda bulundu. Kassâ’în’de ve Reyhâniyye’de ders verdi. Faziletler sahibi, güleryüzlü, gayet sevimli, hoş sohbet bir zât idi. Yüzünde, âlimlere ve evliyâya mahsûs olan güzellik ve nûr bulunduğundan, görenlerin muhabbetini celbederdi. Maddî ve ma’nevî olarak talebelerine pekçok ihsânlarda bulunurdu. Sohbetleri çok tatlı, kendisi çok yüksek bir zât olduğundan, insanlar hep bunun sohbetine rağbet ederlerdi. Daha sonra, Kûfe’de Ebû Hanîfe hazretlerinin kabrinin yakınında bulunan bir medresede ve Müstensıriyye Medresesi’nde de ders verdi.

Öğrendiği yüksek ilimleri talebelerine öğretmekle kalmayıp, çeşitli kıymetli kitaplar da yazan İbn-i Fasih hazretlerinin eserlerinden birkaçının isimleri şöyledir: Müstahsin-üt-tarâik (Ebü’l-Berekât Abdullah en-Nesefî hazretlerinin Kenz-üd-Dekâik isimli eserinin nazım hâline çevirilmis şekli olup, Hanefî mezhebi fıkıh bilgilerini anlatmaktadır.), Nazm-üs-Sirâciyye (Ferâize dâirdir) ve Nazm-ül-menâr (Usûl-i fıkha dâirdir).

1) Ed-Dürer-ül-kâmine cild-1, sh. 204

2) Bugyet-ül-vuât cild-1, sh. 339

3) Mu’cem-ül-müellifîn cild-1, sh. 318

4) El-Fevâid-ül-behiyye sh. 26

5) Keşf-üz-zünûn sh. 649, 1248, 1249, 1516, 1825

İBN-İ VEHBÂN (Abdülvehhâb bin Ahmed)

Hanefî mezhebi fıkıh ve kırâat âlimi. Edib ve şâir. İsmi, Abdülvehhâb bin Ahmed bin Vehbân ed-Dımeşkî’dir. Künyesi Ebû Muhammed ve lakabı Emînüddîn’dir. Şam’da yetişen İbn-i Vehbân’ın ( radıyallahü anh ), doğum târihi kat’î olarak tesbit edilememiştir. 730 (m. 1329)’dan evvel doğduğu tahmin edilmektedir. 768 (m. 1367) senesi Zilhicce ayında vefât etti.

İbn-ül-Fasîh Ahmed bin Ali gibi meşhûr zâtların sohbetlerinde bulunarak kemâle gelen İbn-i Vehbân hazretleri; fıkıh, kırâat, edebiyat ve Arabî ilimlerde yükseldi. Medreselerde ders vermeye başladı. Takriben sekiz sene Hama kadılığı yaptı. Allahü teâlânın ihsân ettiği ni’metlere şükreden, hâli ve yaşayışı İslâmiyete tam uygun olan çok kıymetli bir zât idi. Vakitlerini Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle ve O’nun kullarına hizmet etmekle geçirirdi. Şairliği de, fıkıh ilmine âit mes’eleleri, şiir hâlinde anlatacak kadar kuvvetli idi. Nazım ve nesir hâlinde kıymetli eserler te’lîf etmiş olup, ba’zılarının isimleri şunlardır: “Ehâsin-ül-ahbâr fî mehâsin-is Seb’at-il-ahyâr”, “İmtisâl-ül-emr”, “Nihâyet-ül-ihtisâr”, “Keşf-ül-estâr”, “El-Bezzâr”, “El-Ferâid fiz-Zevâid”, “Hüsn-ül-mükâl alâ aşr-ı hisâl”, “Kayd-üş-Şerâid”. Fıkıh ilmine dâir manzûm olarak yazmış olduğu bu son eserini, iki cild halinde kendisi şerhedip, buna da Ikd-ül-Kalâid ismini vermiştir.

1) Ed-Dürer-ül-kâmine cild-2, sh. 423

2) Fevâid-ül-behiyye sh. 113

3) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 220

4) Şezerât-üz-zeheb cild-6, sh. 212

5) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 639

6) Bugyet-ül-vuât cild-2, sh. 123

7) El-A’lâm cild-4, sh. 180

8) Keşf-üz-zünûn sh. 649, 667, 740, 747, 757, 857, 874, 1167, 1119, 1485, 1499, 1865, 1984,

 

CEMÂLEDDÎN AKSARÂYÎ (Muhammed bin Muhammed Râzî)

Fıkıh ve tefsîrde, aklî ve naklî ilimlerde âlim. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Fahreddîn Râzî’dir. Doğum târihi bilinmemektedir. Babası, Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin torunlarından, vâ’iz Muhammed bin Muhammed idi. Anadolu’da huzûrun yeniden te’min edilmesi için gelen âlimler arasında yer alan Cemâleddîn Aksarâyî, babasından ve zamanın meşhûr âlimlerinden ilim öğrendi. Bir ara Amasya kadılığı ve Dâr-ül-ilm müderrisliği yaptı. O zaman Karamanoğullarının elinde bulunan Aksaray’a gelip yerleşti. Zinciriyye veya Müselsile Medresesi müderrisliğine ta’yin edildi. Bu medresede talebelerini üç sınıfa ayırarak okuturdu. Bir kısmına, evinden medreseye varıncaya kadar at Üstünde ders verirdi. Bunlara “Yürüyenler” denirdi. İkinci kısmı, medresenin kapısında beklerler, orada ders alırlardı. En üst seviyedeki talebeleri, medresenin içinde ders görürlerdi. Bu medresede ve diğer yerlerde pekçok talebe yetiştirdi. Bunlardan en meşhûru, Osmanlı Devleti’nin ilk şeyh-ül-İslâmı Molla Fenârî hazretleri idi. Seyyîd Şerîf Cürcânî hazretleri de onu ziyâret edip, ilim ve feyzinden istifâde için Anadolu’ya geldi. Daha o Aksaray’a gelmeden, Cemâleddîn-i Aksarâyî 771 (m. 1369) senesinde vefât etti. Bunun üzerine Seyyîd Şerîf Cürcânî ( radıyallahü anh ), Molla Fenârî hazretleri ile birlikte Mısır’a gidip Ekmelüddîn Babertî’den ( radıyallahü anh ) ilim öğrendiler.

Zamanın en büyük âlimlerinden olan Cemâleddîn Aksarâyî, pekçok kitabı şerhetmiş, bir kısım eserlere haşiyeler yazmıştır. Eserlerinden ba’zıları şunlardır: “Şerh-ül-İzâh lil-Kazvînî”, “Haşiye alâ şerh-i İbn-is-Sâ’âtî li-mecma’ul Bahreyn ve mülteka’n-nehreyn fil-fürû’-ıl-fıkh-il-Hanefî”, “Şerh-ül-gâyet-il-kasavî fî dirâyet-il-fetâvâ lil-Beydâvî”, “Şerh-ü Mevcez-il-Kânûn li-İbn-in-Nefîs fit-tıb”, “İ’tirâzât alel-Keşşâf liz-Zemahşerî”.

1) Fevâid-ül-behiyye sh. 191

2) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 192

3) El-A’lâm cild-7, sh. 40

4) Şakâyik-i Nu’mâniyye tercümesi sh. 40

5) Keşf-üz-zünûn sh. 36, 210, 1192, 1478, 1900

6) Keşf-üz-zünûn Zeyli cild-2, sh. 433

7) Hediyyet-ül-ârifîn cild-2, sh. 166

8) Kâmûs-ül-a’lâm cild-3, sh. 1832

 

TEFTÂZÂNÎ (Sa’deddîn Mes’ûd bin Ömer)

Tefsîr, hadîs, kelâm, nahiv, mantık ve fen âlimi. En büyük Şafiî âlimlerindendir. Asrının müceddidlerinden idi. Unutulmuş olan İslâm bilgilerini yeniden ortaya çıkarıp, ihyâ etti. İsmi, Mes’ûd bin Ömer bin Abdullah’tır. Nesâ köylerinden Teftâzân köyünde, 712 (m. 1312) senesinde doğdu. Sa’düddîn lakabı verildi. Timur Hân ve Seyyid Şerîf Cürcânî ( radıyallahü anh ) gibi din ve dünyâ büyükleriyle görüştü. Anadolu’ya geldi. Eserleri yıllarca medreselerde ders kitabı olarak okutuldu. 791 (m. 1389) yılında Semerkand’da vefât edip, Serâhs’ta defnedildi.

Sa’deddîn Teftâzânî, daha küçük yaşta, üstün zekâsı ve anlayışı ile herkesin dikkatini çekti. Yakınları, onun ilim öğrenip, Allahü teâlânın dînine hizmet etmesini arzu ettiler. Daha çocuk iken, Kur’ân-ı kerîm okumasını, temel din bilgilerini ve âlet (yardımcı) ilimleri ona öğrettiler. Zamanın en büyük âlimlerinden ders almasını te’min ettiler. Onaltı yaşında “Tasrîf-ül-İzzî’ye şerh yazabilecek hâle gelen Sa’deddîn Teftâzânî, Adûdüddîn Îcî ve Kutbüddîn Râzî gibi, devrinin en ileri gelen âlimlerinden ders aldı. Allahü teâlânın dînini öğrenmek ve öğretmek için çok çalıştı. Naklî ve aklî ilimlerin hepsinde söz sahibi oldu. Allahü teâlânın kullarına, O’nun rızâsını kazanmak için öğrendiklerini öğretti. Eserlerinde ve talebelerine verdiği derslerinde, Selef-i sâlihînin yolunu ihyâ etti. Selef-i sâlihîne ( radıyallahü anh ) halef-i sâdıkîn oldu. Zamâmanındakilerin ve daha sonra gelen âlimlerin iltifâtlarına mazhar oldu. Herkes tarafından kabûl gördü.

Timur Hân’ın yanında bulunup, çok hürmet gördü. Ona nasihatlerde bulundu. Seyyîd Şerîf Cürcânî hazretleri ile sohbet etti.

Birçok talebe yetiştiren Sa’deddîn Teftâzânî’nin en meşhûr talebeleri; “Rebî’ul-cinân fil-meânî vel-beyân” adlı eserin yazarı Hüsâmeddîn Hasen bin Ali Ebyurdî, Celâleddîn Yûsuf Evbehî ve Burhâneddîn Haydâr’dır. Bunlardan başka daha pekçok talebe yetiştirip, kıymetli eserler yazdı. Yazmış olduğu eserler ve onlara yapılan şerhler, bilhassa medreselerin temel kitapları oldu. Eserleri ve ünü, İslâm dünyâsının her tarafına yayıldı. Eserlerinin herbirine birçok şerh ve haşiyeler yazıldı. Değişik mevzûlardaki bu eserleri, matbaadan önce, birçok defa yazılarak çoğaltıldı, İslâm dünyâsında matbaanın yaygınlaşması ile de, müteaddit baskıları yapılarak çok kişinin kolayca istifâdesi sağlandı.

Eserlerinden başlıcaları şunlardır: 738 (m. 1337) senesinde onaltı yaşında iken yazdığı “Şerh-ut-Tasrîf-il-İzzî” adlı eseri, ilk defa İstanbul’da 1253 (m. 1837) senesinde olmak üzere, Tahran, Dehlî, Bombay, Luknov ve Kâhire’de müteaddit baskıları yapıldı.

Arabca nahiv kitabı olan “İrşâd-el-hâdî” ve belagata dâir “El-Mutavvel”i yazdı. Mutavvel’i yazarken çok sıkıntı çekti, pekçok mâni ile karşılaştı. “Herşeyin bir mânisi vardır, ilmin ise pekçok mânileri vardır” sözünü, bu kıymetli eserini yazarken buyurmuştur. “Mutavvel”in 1260 (m. 1844) senesinde İstanbul’da ilk baskısı yapıldı. Luknov, Tahran ve Dehlî’de değişik târihlerde birçok baskıları yapıldı, İslâm âlimleri, bu eser hakkında; “Mutavvel kitabı, belagât-ı Kur’âniyyeyi ihyâ etmiştir” buyurmuşlardır. Yine belagat ilmine dâir “Muhtasar” kitabı da yıllarca medreselerde okutuldu. Birçok baskıları yapıldı. “Şerh-ul-kısm-is-sâlis minel-Miftâh” da belagata dâirdir. Mantık ilmine dâir; “Şerh-ur-Risâlet-üş-Şemsiyye” ve “Tehzîb-ül-mantık vel-kelâm” adlı eserleri vardır. Kelâm ilmine dâir; “El-Mekâsid”, “Tehzîb-ül-mantık vel-kelâm”, “Şerh-ül-Akâid-ün-Nesefiyye” ve “Fadîhat-ül-mülhidîn” adlı eserleri vardır. Fıkıh usûlüne dâir; “Et-telvîh ilâ keşfi hakâik-it-tenkîh” ve “Şerhu şerh-ü Muhtasar fil-usûl” adlı eserleri mevcûttur. Fıkıh ilmine dâir, “El-Miftâh” ve “İhtisâr-ı şerhu Telhîs-il-Câmi-ül-kebîr liş-Şeybânî” adlı eserleri ve tefsîr ilminde; “Şerh-ül-Keşşâf’ adlı eseri, dil ve edebiyatta; “En-Niam-üs-savâbig fî Şerh-il-kelâm-in-nevâbig” ve Sa’dî Şîrâzi hazretlerinin “Bustân” ını manzûm olarak Türkçeye tercüme etti.

Molla Gürânî ( radıyallahü anh ) ile Fâtih Sultan Mehmed Hân arasında geçen bir sohbette, Sa’deddîn Teftâzânî’nin ( radıyallahü anh ) üstünlüğünden şöyle bahsedilmektedir:

Şeyhülislâm Molla Gürânî ( radıyallahü anh ), birgün talebesi Fâtih Sultan Mehmed Hân’la sohbet ederken, Timur Hân’ın ilme ve âlimlere hürmetinin çokluğundan bahsederek şöyle dedi: “Timur Hân, âcil bir iş için bir yere atlı ulak gönderdi, işin ehemmiyetinden dolayı da ulağa tam yetki verip; “Yolda atın yorulduğu anda; kimin atını bulursan, emrimi söyle, atını al, yola devam et” dedi. Ulak yola çıktı. Atını değiştirecek oldu. Otlatılıp tımar edilen atlar gördü. Varıp bunlardan birini almaya kalktı. Atlara bakan hizmetçiler, ulağa istediği atı vermediler ve; “Sen Sa’deddîn Teftâzânî’nin ( radıyallahü anh ) atını nasıl almaya kalkışırsın?” dediler. Ulak, kan-ter içinde Timur Hân’ın huzûruna döndü. “Sa’deddîn Teftâzânî’nin adamları bana böyle yaptı. Sebebi de bu idi” diyerek, at vermediklerini anlattı. Timur Hân, emrine böyle karşılık verilmesine çok üzüldü. Ancak, ulağa bol hediyeler verip gönderdi ve; “Eğer böyle mühim bir iş için giden atlıya bu hareketi oğlum Şahrûh’un adamları yapsaydı, hiç aman vermez, cezâlarını verirdim. Ama o benzeri olmayan kişiye, Sa’deddîn Teftâzânî’ye nasıl ceza vereyim? O, kalemiyle benim topraklarımın dışına da hükmeder. Eserleri, keskin kılıçlarımın erişemediği yerlere gider” dedi.

Sa’deddîn Teftâzânî hazretlerinin “Akâid-i Nesefiyye”ye yaptığı şerh çok meşhûrdur. Bu kıymetli eserde buyuruldu ki:

“Lügatte îmânın ma’nâsı, tasdîk etmek, haber verenin hükmünü ve doğru söylediğini kabûl etmektir. Tasdîk ve kabûl etmeden, haberin veya habercinin doğru olduğunu söylemek, îmân değildir. Îmân, tam bir tasdîk ve teslimiyetle haberi veya haber verenin sözünü kabûl etmektir. Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) bildirdiklerini ve yüksek zâtının doğru sözlülüğünü tasdîk etmelerine rağmen ba’zı kâfirlere “Kâfir” denmesinin sebebi, onlarda Resûlullahı ( aleyhisselâm ) yalanlama ve inkâr alâmeti olan şeylerin görülmesinden dolayıdır. Nitekim, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) bütün bildirdiklerini kalbi ile tasdîk edip, dili ile söyleyen ve söylediği gibi amel eden kimse, hıristiyan din adamlarına ve papazlara mahsûs zünnârı kendi arzusu ile beline bağlasa, İslâmiyetten ayrılmış olur. Çünkü, onun beline zünnâr bağlaması, inkâr ve tekzîb alâmetidir. İnkâr alâmeti ile birlikte olan tasdike i’tibâr yoktur.

Îmânın dindeki ma’nâsı, Allahü teâlâdan getirildiği zarurî olarak bilinen şeylerin hepsine kısaca îmân edip, kalbi ile tasdîk etmektir. Buna icmâlen (topluca) inanmak denir, icmâlen îmân, îmânın, yokluğu ve eksikliği kabûl edilmeyen esâsıdır. Bu olmadan asla îmân olmaz, icmâlen inanmak, îmân için kâfidir. Ancak bu derecede olan bir icmâlî îmân, sahibini tafsîlî (îmân esaslarına ayrı, ayrı) îmândan müstağni, uzak bırakmaz. Çünkü yaratıcının varlığını ve sıfatlarını tasdîk eden ve bunun yanında Allahü teâlâya şirk koşan bir kimse, sâdece lügat bakımından îmân etmiş, mü’min olmuştur. İslama göre mü’min değildir. Çünkü o, Allahü teâlâya şirk koşmakla tevhîd i’tikâdını, Allahü teâlânın birliğine olan îmânını bozmuştur. Nitekim Kur’ân-ı kerîmde, Yûsuf sûresi 106. âyet-i kerîmede meâlen; “Onların çoğu Allahü teâlâya îmân ediyoruz derler. Fakat imansızdırlar. Başka şeylere ibâdet ederek müşrik olmuşlardır” buyurmuştur.

Îmânın ikinci rüknü, ikinci esası, kalb ile tasdîk edilen îmânı, dil ile de söylemektir. Kalb ile tasdîk, îmânın birinci ve hiç ayrılmayan rüknüdür. Dil ile ikrâr ise, ikrah, zorlama hâlinde düşebilir. Bunun îmâna zararı olmaz. Kalbi ile tasdîk edip dili ile ikrâr etmeyen kimse, Allahü teâlâ katında mü’mindir. Fakat dünyâ ahkâmında mü’min muâmelesi görmez. Çünkü, îmânını dili ile açıklamamış ve ikrâr etmemiştir. Dili ile îmânını izhâr ve ikrâr edip, kalbi ile tasdik etmiyen kimse ise, Allahü teâlâ katında mü’min değildir. Fakat dünyâ ahkâmına göre mü’mindir. Dindeki hakîkî ma’nâsıyle münâfıklar böyledir.

Kalbi ile tasdîk edip de, dili ile ikrâr etmek istediği hâlde, dilsizlik gibi bir mâni sebebiyle îmânını ikrâr edemiyen kimse mü’mindir. Bunun üzerinde icmâ (İslâm âlimlerinin sözbirliği) vardır.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; kalbi ile inanıp tasdîk etmeden, sâdece dili ile Kelime-i şehâdeti söyleyen bir kimse îmân etmiş olmaz.

Mü’min, büyük günah işlemekle îmândan çıkmaz. Kalb ile tasdîk olan îmânı, ancak ona zıt olan şeyler giderir. Nefsinin, şehvetinin, kızgınlığının, tenbelliğinin ağırbasmasıyla büyük günah işleyen bir mü’minde, ceza korkusu, af ve mağfiret olunma ümîdi ve tövbe azmi olursa; onun büyük günah işlemesi îmânını gidermez. Eğer, büyük günahı helâl kabûl ederek veya günah olduğuna ehemmiyet vermeksizin yaparsa küfür olur. Çünkü böyle yapmak, inkâr ve imansızlık alâmetidir. Dîni hak kabûl eden bir kimsenin Cehennemde azâbı gerektiren bir işi, bir günahı basit görmesi mümkün değildir.

Mü’mini dinden çıkaran kötülüklerden bir kısmı da; dînin sahibinin tekzîb, yalanlama alâmeti saydığı şeylerdir. Böyle olduğu şer’î delîllerle sabittir. Meselâ; puta secde etmek, Kur’ân-ı kerîmin yazılı olduğu Musfah-ı şerîfi pis yerlere atmak, küfrü (imansızlığı) gerektiren sözleri söylemek, bunlardandır.

Îmân, kalb ile tasdik, dil ile ikrâr olduğuna göre; îmân edilmesi gereken şeylere kalbi ile inanıp, dili ile de bunları söyleyen kimsenin, küfrü gerektiren işlerden ve sözlerden sakınması gerekir.

Allahü teâlâ”, kendisine şirk (ortak) koşulmasını affetmez. Bunun dışında, küçük ve büyük günah işlemiş olanları dilerse affeder. Allahü teâlâ, büyük günahtan sakınsın veya sakınmasın, işlediği küçük günahtan dolayı kula azap edebilir. Nitekim Kur’ân-ı kerîmde, Nisa sûresinin kırksekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahü teâlâ, şirki elbette affetmez. Dilediği kimselerin, şirkten ya’nî îmânsızlıktan başka günahlarını affeder.” Kehf sûresi kırkyedinci âyet-i kerîmede de meâlen; “Amel defteri ortaya konunca, suçluların, onda yazılı olanlardan korktuklarını görürsün, “Vah bize, eyvah bize! Bu defter nasıl olmuş da küçük büyük birşey bırakmadan hepsini saymış?” derler, işlediklerini onda hazır bulurlar. Rabbin kimseye haksızlık etmez” buyurulmaktadır.

Büyük günah işleyenler hakkında, Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) ve seçilmiş kimselerin şefaat etmesi haktır. Bu husûsta Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) pekçok haber gelmiştir.

Büyük günah işleyip de Cehenneme giden mü’minler, tövbesiz vefât etmiş olsalar bile, Cehennemde ebedî olarak kalmazlar. Cezaları kadar yandıktan sonra Cennete girerler.

Allahü teâlâ, insanlardan Peygamberler (aleyhisselâm) göndermiştir. Bu Peygamberlerin (aleyhisselâm) gönderilmesinde birçok hikmetler vardır. Peygamberler (aleyhisselâm), akılların bulmaktan âciz kaldığı dünyâ ve âhıret saadetine dâir faydalı şeyleri insanlara açıkladılar. Peygamberler (aleyhisselâm), îmân edip, sâlih amel işleyenleri Cennet ve sevâb ile müjdelediler, imân etmeyip küfür üzere bulunanları, Cehennem ve azap ile korkuttular, İnsanların muhtaç oldukları din ve dünyâ işlerini bildirdiler. Allahü teâlânın Cenneti ve Cehennemi yarattığını, Cennette mükâfat ve Cehennemde azap hazırladığını tafsilatıyla bilmeği, Cennet ni’metlerine kavuşmağa ve Cehennem azâbından kurtulmağa sebep olan şeyleri akıl, yalnız başına bulmaya muvaffak olamaz. Allahü teâlânın yaratmış olduğu faydalı ve zararlı şeyleri de (his uzuvları yardımıyla da olsa) aklın tek başına tanıyarak; faydalıyı almaya, zararlıdan uzaklaşmaya gücü yetmez.

İşte, kısa akılları ile Rablerinin rızâsının nelerde olduğunu anlamaktan çok uzak olan kullarına, Allahü teâlâ, lütuf ve merhamet ederek, akılları ile anlayıp bulamıyacakları şeyleri açıklayıp, bildirmeleri için, Peygamberleri (aleyhisselâm) gönderdi. Yine kullarına ihsân ve merhamet ederek, Peygamberlerini (aleyhisselâm) mu’cizelerle destekleyip kuvvetlendirdi. (Peygamberliğini isbât için, Peygamberlerden (aleyhisselâm) âdet-i ilâhiyye dışında ve kudret-i ilâhiyye içinde meydana gelen harikulade şeylere mu’cize denir.)

Peygamberlerin evveli Adem aleyhisselâm, sonuncusu da Muhammed aleyhisselâmdır. Âdem’in (aleyhisselâm) peygamberliği, Kitâb (Kur’ân-ı kerîm), sünnet (hadîs-i şerîfler) ve icmâ (müctehidlerin sözbirliği) ile sabittir. Âdem (aleyhisselâm) zamanında, ondan başka peygamber yoktu. Âdem de (s.a.) ümmetine, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmiştir.

Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) peygamberliği tevâtür ile sabittir. Her peygamber gibi, Muhammed aleyhisselâm da peygamberliğini te’yid eden mu’cizeler göstermiştir. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mu’cizelerinin iki yönü vardır. Resûlullah ( aleyhisselâm ), Allahü teâlânın kelâmını izhâr eylemiştir. Muhammed aleyhisselâm, belagatta çok yükselmiş olan kimselere, Allahü teâlânın kelâmı ile meydan okudu. Belagat sahibi birçok kimse, Kur’ân-ı kerîmin en kısa sûresi gibi de olsa birşey ortaya koyamadılar. Kur’ân-ı kerîmin belagatı karşısında söz söyleyemez oldular. Söz ile karşı duramayınca, kılıca baş vurdular. Resûlullaha ( aleyhisselâm ) muhalefet eden hiçbir kimsenin, Kur’ân-ı kerîmin en kısa sûresine yakın birşeyi meydana getirip, ortaya koyduğu hiç duyulmamıştır. Bütün bunlar Kesin olarak gösteriyor ki: Kur’ân-ı kerîm, Allahü teâlâdan gelmiştir ve Allahü teâlânın kelâmıdır. Bundan da, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Peygamberliğinin hak olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) nakledilen mu’cizeler, tevâtür derecesine ulaşmıştır. Doğrudan başka söz söylemeleri mümkün olmayan kimseler tarafından, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mu’cizeleri nakledilegelmiştir.

Basîret sahipleri, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) Peygamberliğine iki şekilde delîl getirirler. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) peygamberlikten önceki, İslama da’veti sırasındaki ve da’vetin tamamlanmasından sonraki hâlleri, yüksek ahlâkı, hikmet dolu hükümleri, gazâlardaki kahramanlığı, bütün hâllerinde Allahü teâlânın koruyup muhafaza edeceğine güveni, tehlike ve korku zamanlarında sebatı, O’nun peygamberliğine delîl olan şeylerden biridir. Çünkü O’nun düşmanları, O’na fevkalâde düşman oldukları, bir noksanlık ve ayıbını aradıkları hâlde; Resûlullahın hiçbir ayıp ve noksanını bulamadılar. Çünkü akıl, bildirilen yüksek sıfatların, ancak peygamberlerde (aleyhisselâm) bulunabileceğine inanır. Yalan söylediğini bildiği bir kimsede Allahü teâlânın bu sıfatları toplamasını, böyle bir kimseye yirmiüç sene mühlet verip sonra da onu diğer dinlere ve düşmanlarına üstün kılmasını, âhırete teşrîfinden sonra dünyâda bıraktıklarını kıyâmete kadar ayakta tutacağını, akıl sahibi bir kimse asla kabûl etmez.

O’nun Peygamberliğinin ikinci delîli, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Peygamberliğini, kitapları olmayan, kendilerinde hikmet bulunmayan bir cemiyet arasında bildirmesidir. Onlara; Kitabı, hikmeti, dînin emir ve yasaklarını öğretti. Güzel ahlâkı tamamladı. İnsanları; ilim, amel ve fazilet husûsunda kemâle erdirdi. Âlemi, îmân ve sâlih amel ile nurlandırdı. Allahü teâlâ, O’nun dînini diğer bütün dinlere üstün kıldı. Allahü teâlâ, O’na olan va’dini yerine getirdi. Kur’ân-ı kerîmde Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) son Peygamber olduğunu, Arablara ve Arab olmayan bütün insanlara ve cinnîlere gönderildiğini beyân buyurmuştur. Muhammed aleyhisselâm, Allahü teâlânın son Peygamberidir. Kıyâmetin büyük alâmetlerinden olarak. Îsâ (aleyhisselâm) gökten inecektir. Ancak o, Muhammed aleyhisselâmın dînine tâbi olacaktır. Çünkü onun dîni nesh olmuş, hükmü ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla Îsâ’nın (aleyhisselâm) gökten inmesi, Muhammed aleyhisselâmın son Peygamber olmasına mâni değildir. Îsâ’ya (aleyhisselâm) vahiy gelmeyecek, yeni hükümler bildirmeyecektir. O, Resûl-i ekrem efendimizin ( aleyhisselâm ) halîfesi durumundadır. İnsanlara İmâm olur, namaz kıldırır ve Mehdî de (aleyhisselâm) ona uyar. Çünkü Îsâ (aleyhisselâm) Mehdî’den (aleyhisselâm) daha üstündür. Üstün olanın imamlığı evlâdır.

Âdem aleyhisselâm ile Muhammed aleyhisselâm arasında gelen Peygamberlerin (aleyhisselâm) sayısı hakkında belirli bir rakam söylememek daha iyidir. Kur’ân-ı kerîmde Mü’min sûresi yetmişsekizinci âyet-i kerîmede meâlen; “Biz senden önce Peygamberler gönderdik, onlardan ba’zısının kıssalarını sana haber verdik ve ba’zısının kıssalarını haber vermedik” buyurulmuştur. Eğer kesin bir sayı söylenirse, eksik veya fazla söylenebilir. Eksik olursa, peygamber olanın peygamberliğinin zikredilmemesi, sayı fazla olursa da; peygamber olmayanın peygamber olarak zikredilmesi durumu ortaya çıkar ki, bunun da uygun olmayacağı aşikârdır.

Bütün Peygamberler (aleyhisselâm), Allahü teâlâ tarafından kendilerine bildirilen şeyleri ümmetlerine bildirmişler, onları Allahü teâlânın râzı olduğu yola da’vet etmişlerdir.

Peygamberlerin (s.a.) en üstünü Muhammed aleyhisselâm olduğu gibi, ümmetlerin en üstünü de Muhammed aleyhisselâmın ümmetidir. Nitekim Allahü teâlâ, Âl-i İmrân sûresi yüzonuncu âyet-i kerîmede meâlen; “Siz ümmetlerin en iyisi oldunuz, insanların iyiliği için yaratıldınız, iyilik yapılmasını emreder, kötülükten nehyedersiniz” buyurmuştur. Resûlullah efendimizin ümmetinin üstünlüğü ve dindeki kemâli de, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) üstünlük ve kemâli sebebiyledir.

Melekler, Allahü teâlânın kullarıdır. Allahü teâlânın emrinden hiç çıkmazlar. Emrolunduklarını yaparlar. İsyan etmezler. İçlerinden bir kısmı, diğer meleklere ve insanların Peygamberlerine (aleyhisselâm) haber getirmek vazîfesiyle şereflenmişlerdir. Nitekim Allahü teâlâ, Enbiyâ sûresinin yirmiyedinci âyet-i kerîmesinde meâlen;“Melekler, Allahü teâlânın sözünün önüne geçemezler (ya’nî, cenâb-ı Hak emretmedikçe, onlar hiçbir şey söyleyemezler), hep O’nun emriyle hareket ederler”buyurmaktadır. Melekler, erkek ve dişi değillerdir. Evlenmezler, çocukları olmaz. Yemezler ve içmezler. Peygamberlere, kitapları ve sahifeleri onlar getirmişlerdir. Emîn oldukları için, getirdikleri de doğrudur. Putperestlerin, “Melekler, Allahü teâlânın kızlarıdır” demeleri bâtıldır, yanlıştır. İblîs, meleklerden değil, cinnîlerdendir. Sonradan Allahü teâlânın emrinden çıktı. Allahü teâlânın emrinden çıkmadan önce, ibâdet ve derece bakımından melekler sıfatındaydı. Allahü teâlâya isyan ettikten sonra, ebedî olarak tardedildi.

Meleklerin de peygamberleri vardır. İnsanların Peygamberleri (aleyhisselâm), meleklerin Peygamberlerinden (aleyhisselâm) üstündür. Meleklerin Peygamberleri, insanların avvâmından üstündür, insanların avvâmından olan sâlih kimseler, meleklerin avvâmından üstündür. İnsanların salihlerinin, meleklerin avvâmından üstün olmasının sebepleri vardır, insanlar, şehvet, gadap, zarurî ihtiyâçları te’min etmek gibi birçok mânilerle karşı karşıyadırlar. Şüphesiz ki, ibâdetleri yapabilmek, mâniler arasında kemâle erebilmek daha zordur. İnsanlar, bu mânileri aşarak, ibâdet ve tâatleri yaparlar ve kemâlâtı elde ederler. Hâlbuki melekler için hiçbir mâni yoktur.

Allahü teâlâ, Peygamberlerine (aleyhisselâm) kitaplar vermiş, bu kitaplarında; emirlerini ve yasaklarını, va’dlerini (ni’metlerini) ve va’îdlerini (tehdit ve azaplarını) bildirmiştir. Bu kitapların hepsi, Allahü teâlânın kelâmıdır. Allahü teâlânın gönderdiği kitaplar arasında en üstünü Kur’ân-ı kerîmdir. Ondan sonra Tevrat, sonra İncil, sonra Zebur’dur. Kur’ân-ı kerîm dışındaki diğer mukaddes kitaplar, insanlar tarafından tahrif edilmiş, değiştirilmiştir. Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) önce gelen bütün mukaddes kitapların okunması, yazılması ve ba’zı hükümleri, Kur’ân-ı kerîm ile neshedilmiş, kaldırılmıştır.

Allahü teâlânın kelâmı olmakta, Kur’ân-ı kerîmin hepsi birdir. Ancak, okunması ve yazılması bakımından, ba’zı sûrelerin faziletleri vardır. Bu husûs, hadîs-i şerîflerde bildirilmiştir. Bunun sebebi de; ba’zı sûrelerde Allahü teâlânın zikrinin daha çok geçmesinden dolayı fazilet sahibi olmalarındandır.

Resûlullah ( aleyhisselâm ) uyanık olarak, rûhu ve bedeniyle birlikte mi’râca çıkmıştır. Bu, haber-i meşhûr ile sabittir.

İnsanlar arasında Allahü teâlânın dostları vardır. Bunlardan herbirine “Velî” denir. Velî, ârif-i billah’tır. İbâdet ve tâatlere devam etmeleri, günahlardan sakınmaları ve nefsin arzu ve isteklerinden yüz çevirmelerine göre dereceleri farklıdır. Velîlerde harikulade hâller görülebilir. Bu tip harikulade hâller, Peygamberlerden (aleyhisselâm) zuhur ederse, bunlara “Mu’cize” velîlerden zuhur ederse “Kerâmet” denir. Eğer, îmânı olmayan ve sâlih amel işlemeyen birinden sâdır olursa buna “İstidrâc” denir.

Peygamberlerden sonra insanların en üstünü, Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk’tır. Çünkü o, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) Peygamberliğini ve mi’râcını hiç tereddüt etmeden kabûl etti. Hazreti Ebû Bekr’den sonra insanların en üstünü Hazreti Ömer-ül-Fârûk’tur. Ona “Fârûk” denilmesi, hükümlerde hak ile bâtıl arasını ayırdığı içindir. Sonra Osman Zinnûreyn’dir ( radıyallahü anh ). Resûlullah ( aleyhisselâm ), Hazreti Osman’ı önce mübârek kerîmesi Rukıyye ( radıyallahü anha ) ile evlendirdi. Rukıyye (radıyallahü anhâ) vefât edince, mübârek kerîmesi Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. O da vefât edice, Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Yâ Osman, bir kızım daha olsaydı, onu da sana verirdim”buyurdu. Hazreti Osman’a ( radıyallahü anh ), Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) iki mübârek kerîmesi ile evlendiği için “Zinnûreyn (iki nûr sahibi)” denmiştir. Hazreti Osman’dan sonra insanların en üstünü, Hazreti Aliy-yül-Mürtezâ’dır. Selef-i sâlihîn onların tertîbinin bu şeklide olduğunu söylemişlerdir. Hilâfetleri de bu sıraya göredir.

Eshâb-ı Kirâm aleyhimürrıdvân efendilerimizin her birinden hayırla bahsetmelidir. Çünkü Resûlullah efendimizden bildirilen hadîs-i şerîfler, onları methetmiş ve onlara dil uzatmaktan menetmiştir. Resûlullah ( aleyhisselâm ), bu husûsta şöyle buyurmuştur:

“Eshâbımı kötülemeyiniz! Uhud dağı kadar altın sadaka verseniz, Eshâbımdan birinin yarım müd (875 gr.) arpa sadakasının sevâbına kavuşamazsınız.”

“Eshâbıma ikramda bulununuz. Çünkü onlar, sizin en hayırlılarınızdır.”

“Eshâbıma dil uzatmakta Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsinize uyup, kin bağlamayınız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmiyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil ile eziyet edenler, gücendirenler, Allahü teâlâya eziyet etmiş olurlar ki, bunun da muâhazesi, ibret cezası gecikmez, verilir.”

Eshâb-ı Kirâm (radıyallahü anhüm) arasında meydana gelen ihtilâf ve muharebelerin te’vîl ve haml yolu vardır. Ya’nî ictihâd farkından meydana gelmiştir.

(Selef-i sâlihîn, Eshâb-ı Kirâm (radıyallahü anhüm) arasında cereyan eden muharebelerin, dünyâ için değil, hakîkati ortaya çıkarmak için yapıldığını bildiriyor. Onların hepsini, kin ve düşmanlıkdan uzak biliyor. Çünkü, Eshâb-ı Kirâmın hepsi, insanların en iyisinin sohbetleri ve nasihatleri ile tertemiz olmuş; kin, düşmanlık gibi kötülükler kalblerinden çıkarılmıştır. Herbiri ictihâd makamına yükselmişdir. Her müctehidin kendi ictihâdına, buluşuna göre hareket etmesi vâcib olduğundan, başka başka ictihâd ettikleri şeylerde, birbirlerinden ayrılmaları lâzım olmaktadır. Herbirinin kendi ictihâdına uyması doğru olacaktır. O hâlde, onların ayrılmaları da, birleşmeleri gibi doğru ve ictihâd yüzünden idi.)

Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) tarafından, Cennet ile müjdelenen on Sahâbînin Cennetlik olduğuna şehâdet ederiz. Resûlullah ( aleyhisselâm ), bir hadîs-i şerîflerinde onları şöyle müjdelemiştir “Ebû Bekr Cennette, Ömer Cennette, Osman Cennette, Ali Cennette, Talhâ Cennette, Zübeyr Cennette, Abdürrahmân bin Avf Cennette, Sa’d bin Ebî Vakkâs Cennette, Sa’îd bin Zeyd Cennette, Ebû Ubeyde bin Cerrah Cennettedir.”

Hazreti Fâtıma, Hazreti Hasen ve Hazreti Hüseyn’in Cennetlik olduğuna delâlet eden hadîs-i şerîfler de vardır. Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Fâtıma, Cennet kadınlarının seyyidesi, Hasen ve Hûseyn, Cennet ehlinin efendileridir.” buyurmuştur. Eshâb-ı Kirâmın (r.anhüm) diğerleri de ancak hayırla anılırlar.

Eshâb-ı Kirâm için, diğer ehl-i Cennete verilmeyen sevâb ve dereceler vardır. Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) haber verdiklerinin dışında, belirli bir kimsenin Cennetlik veya Cehennemlik olduğuna şehâdet edilmez. Mü’minler Cennetlik, kâfirler Cehennemliktir denilir.

Hiçbir velî, asla peygamberlerin (aleyhisselâm) derecesine ulaşamaz. Akıl ve baliğ olan her insan. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymakla mükelleftir. Hiçbir kimse, bu mükellefiyetin dışında kalamaz. Emîr ve yasaklara, uymakla mükellefiyet düşmez. Çünkü, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına itaat etmek, âkil ve baliğ olan herkese emredilmiştir. Haramları helâl zannedip sapıtan ba’zı kimseler, “Kul, muhabbetin son mertebesine ulaşıp, saf ve temiz olup, îmânı küfre tercih edince; ondan emir ve yasaklara uyma mükellefiyeti düşer. Allahü teâlâ, büyük günah işlemeleri sebebiyle onları Cehenneme atmaz” demek gibi bir sapıklığa düştüler. Onlardan ba’zıları da; “Zâhir ibâdetler ondan düşer. Onun ibâdeti yalnız tefekkür olur” dediler. Bu sözler, küfürdür, imansızlıktır. Çünkü, insanların en üstünleri olan Peygamberler aleyhimüsselâm ve hassaten Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ), muhabbet ve îmân husûsunda insanların en kâmili olduğu hâlde, O’nun Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymaktaki mükellefiyeti daha fazla ve daha mükemmel idi.

Küçük olsun, büyük olsun, kat’i delîlle sabit olan bir günâhı helâl görmek, basit görmek, İslâmiyet ile alay etmek küfürdür. Çünkü bunlar, inkâr alâmetlerindendir.

Bu husûsta verilmiş birçok fetvâlar vardır. Bunlardan ba’zıları şöyledir.

Haramlığı kat’î delîl ile sabit olan “Haram li-aynihî”yi, ya’nî leş, domuz eti, şarap gibi kendileri haram olan şeyleri helâl görmek küfürdür. “Haram li-gayrihî” ya’nî başka bir sebebten dolayı haram olan birşeyi (çalınmış elma gibi) veya haramlığı zannî delîl ile sabit olan birşeyi helâl gören bir kimse kâfir olmaz. Âlimlerden ba’zıları, haram li-aynihî ve haram li-gayrihi’den herhangi birini inkârın küfür olacağını söylemişler, “Kim İslâmiyette haram olduğu bilinen birşeyi, helâl görürse kâfir olur” buyurmuşlardır. Meselâ, zevi’l-erhâm (evlenmesi haram olan akrabalar) ile evlenmeyi, içki içmeyi, zarûretsiz leş, kan, domuz eti yemeyi helâl saymak küfürdür, îmândan çıkmaktır. Bütün bunların haram olduğuna inanıp da, nefse ve şehvete aldanarak yapılırsa küfür olmaz, fısk olur, günah olur. Bunları yapan fasıktır, günahkârdır. Haram olan birşeye bilmeden helâl diyen kimse de kâfir olmaz.

Kim Allahü teâlâyı şanına lâyık olmıyan birşeyle vasfederse, Allahü teâlânın isimlerinden biri ile veya emirlerinden biri ile alay ederse, Allahü teâlânın va’dini (mükâfatını) ve va’îdini (azâbını) inkâr ederse imansız olur.

Küfrü gerektiren bir söz söyleyen bir kimsenin bu sözünden memnun olup, beğendiği için onun küfür olan sözüne gülen kimsenin de küfre rızâ göstermiş olacağından îmânı gider.

Bir kimse, bir başkasına Allahü teâlâyı inkâr etmeyi emretse veya bunu emretmeye azmetse, karar verse, şarap içerken veya zinâ ederken “Bismillah” dese imânı gider.

Bile bile abdestsiz namaz kılmak küfürdür.

Küfre sebep olmasını hafif görmekten ve inanmaktan dolayı küfrü gerektiren sözü söylemek küfürdür.

Allahü teâlânın rahmetinden ümit kesmek küfürdür. Çünkü, Allahü teâlânın rahmetinden ancak kafirler ümit keser.

Kâhinin gayba dair verdiği haberi tasdik etmek, kabûl etmek küfürdür. Nitekim bu husûsta Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Kim bir kâhine gider, onun söylediğini tasdik ederse; Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâma indirdiğini inkâr etmiş olur”buyurmuştur. Kâhin, gelecekte olacak hâdiseleri haber Veren, sırları (gizli şeyleri) bildiğini, gaybtan haberdâr olduğunu iddia eden kimsedir. Arablar arasında, gizli şeyleri ve gelecekle ilgili işleri bildiklerini iddia eden kimseler vardı. Onlar, cinlerden arkadaşlarının olduğunu, kendilerine haber ulaştırdıklarını iddia ederlerdi. Yine onlardan birkısmı, kendilerine verilen anlayışla işleri anladıklarını iddia ederlerdi. Yıldız ilimleriyle uğraşan müneccimler, yıldızlardan istifâdeyle gelecekte olacak hâdiseleri bildiklerini iddia ettikleri zaman kâhin gibi olurlar.

Mes’elenin özü; gaybı bilmek, yalnız Allahü teâlâya mahsûs olan birşeydir. Kulların böyle birşeye asla güçleri yetmez. Kullar böyle şeyleri, ancak Allahü teâlânın bildirmesi ile bilebilirler. Peygamberlerin (aleyhisselâm) gösterdiği mu’cizelerde ve evliyânın gösterdiği kerâmetlerde olduğu gibi, kulların gaybdan haber vermeleri, Allahü teâlânın bildirmesiyle bilmektir.)

Dirilerin, ölüler için duâ edip sadaka vermelerinin, onlara faydası vardır. Bu husûsta Resûlullah ( aleyhisselâm ):

“Bir cenâzenin namazını yüz kişilik bir müslüman cemâati kılar ve ona hüsn-i Şehâdedte(lehine şahitlikte) bulunursa, Allahü teâlâ onların şehâdetlerini kabûl eder” buyurmuştur.

Eshâb-ı Kirâmdan Sa’d bin Ubâde’nin annesi vefât etti. Resûlullaha (.aleyhisselam) gelip: “Annem için hangi sadakayı yapmam daha iyidir?” diye arz etti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) de; “Su” buyurdu. Bunun üzerine Sa’d ( radıyallahü anh ) bir kuyu kazdı. Müslümanların istifâdesine bırakıp; “Bu, Sa’d’ın annesi içindir” dedi.

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki:

“Duâ, belâyı defeder. Sadaka, Allahü teâlânın gazâbını söndürür.”

“Âlim veya talebe, bir köye uğradığı zaman, Allahü teâlâ, bu köyün kabristanından kırk gün azâbı kaldırır.”

Allahü teâlâ, duâları kabûl eder ve hacetleri giderir. Nitekim Kur’ân-ı kerîmde, Mü’min sûresi altmışıncı âyet-i kerîmede meâlen; “Bana duâ edin, duânıza icabet edeyim”buyurmuştur.

Resûlullah ( aleyhisselâm ) de; “Rabbimiz hayy ve kerîmdir. Kulu kendisine ellerini kaldırdığı zaman, onları boş olarak çevirmekten haya eder” buyurmuştur.

Duâda mühim olan, niyetin doğru olması, bâtının hâlis olması ve kalbin huzûrudur. Nitekim Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlânın kabûl buyuracağına kat’î olarak inanarak duâ ediniz. Biliniz ki, Allahü teâlâ, gâfil kalb ile yapılan duâyı kabûl etmez”buyurmuştur.

Sa’deddîn Teftâzânî ( radıyallahü anh ), İmâm-ı Nevevî’nin ( radıyallahü anh ) “Hadîs-ül-erba’în” adlı eserindeki hadîs-i şerîfleri pek güzel şerhetmiştir. Bu kıymetli eserdeki hadîs-i şerîflerden ba’zıları şöyledir:

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Nerede olursan ol, Allahü teâlâdan kork. Kötülüğün peşinden iyilik yap ki, o iyilik, o kötülüğü yok etsin, insanlara güzel ahlâk ile muâmele et.”

Şerh: “Allahü teâlâdan kork” ya’nî Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmek ve yasak ettiklerinden sakınmak sûretiyle Allahü teâlâdan kork. Çünkü takvâ, dînin esâsıdır. Takvâ ile yüksek derecelere kavuşulur.

“Nerede olursan ol” ya’nî, ister yalnız, ister insanlar arasında, ister ni’met içerisinde, ister belâ ve musibet içerisinde. Çünkü Allahü teâlâ senin zâhir hâllerini bildiği gibi, gizli şeylerini de bilir. Öyleyse, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmek, râzı olduğu şeyleri yapmak, yasaklarından ve gazâbına sebep olacak şeylerden sakınmak husûsunda edebin inceliklerine dikkat etmek gerekir.

Dâvûd-i Tâî, bir kabrin yanından geçerken, bir ses işitti. “Ben zekât vermedim mi, ben namaz kılmadım mı, ben oruç tutmadım mı, falan falan hayırlı işleri yapmadım mı?” diyordu. Bir ses, ona cevap verip; “Evet, yaptın ey Adüvvullah (Allahü teâlânın düşmanı)! Fakat, yalnız kalınca, Allahü teâlâya karşı geldin. Allahü teâlânın seni gördüğünü düşünüp O’ndan korkmadın” dedi.

“Kötülüğün peşinden iyilik yap” ki: Allahü teâlâ, kalbten veya hafaza meleklerinin amelleri yazdıkları defterlerden, yaptığın iyi işler sebebiyle kötülükleri siler. Eğer yapılan kötülük kul ile Allahü teâlâ arasında ise, Allahü teâlâ o kötülüklerin yerine tâat yazar. Eğer yaptığı kötülük kullara âit ise, o iyiliği, kötülük yaptığı kimseye yazar. Bu iyilik, ona yapılan kötülüğe bedel olarak verilir.

Sâlihlerden bir zât, vefâtından sonra rü’yâda görüldü. Allahü teâlânın kendisine nasıl muâmele ettiği soruldu. “Allahü teâlâ beni af ve mağfiret eyledi. Bana ihsânlarda bulundu. Ancak bir şeyden hesaba çekildim. O da, oruçlu olduğum bir günde iftar vakti olunca arkadaşımın dükkânından bir buğday tanesi aldım. Onu ağzımda kırdım. Sonra, o buğdayın benim olmadığı hatırıma geldi. Hemen ağzımdaki kırık buğday tanesini eski yerine attım. İşte bunun için ben hesaba çekildim. O kırıntı miktârınca iyiliklerimden alındı” diye cevap verdi.

Kâdı Beydâvî ( radıyallahü anh ), tefsîrinde buyurdu ki: “Küçük günahların ve gizli yapılan büyük günahların, yapılan iyilikler ile af olunduğunu bildirmiştir. Çünkü Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, Bekâra sûresi ikiyüzyetmişbirinci âyet-i kerîmesinin sonunda meâlen:“Eğer sadakanızı gizler de onları öylece fakirlere verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmını örter. Allahü teâlâ, her ne yaparsanız ondan hakkıyla haberdârdır” buyurmuştur.

“İnsanlara güzel ahlâk ile muâmele et.” Güzel ahâk; güleryüzlü olmak, cömert olmak, başkasına eziyet vermemek, kimseye düşmanlık etmemek, darlıkta ve genişlikte insanları hoşnut etmektir.

Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâ tayyibdir. Yalnız tayyib olanı kabûl eder. Allahü teâlâ mü’minlere. Peygamberlerine emrettiklerini emretti. “Ey Resûller! Tayyib olan şeylerden yiyiniz, amel-i sâlih işleyiniz” (Mü’minûn-51), “Ey îmân edenler! Size rızık olarak verdiğimiz tayyib olan şeylerden yiyiniz” (Bekâra-172) buyurdu. Sonra da; “Çok kimse vardır ki, yedikleri ve giydikleri haramdır. Sonra ellerini kaldırıp “Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!” diye duâ ederler. Böyle duâ, nasıl kabûl olunur?” buyurdu.

Şerh: “Allahü teâlâ tayyibdir.” Yâ’nî, Allahü teâlâ, noksan sıfatlardan ve ayıplardan münezzeh bütün kemâl sıfatlarıyle muttasıftır. Kâmil sıfatlar, yalnız O’nda bulunur.

“Allahü teâlâ, yalnız tayyib olanı kabûl eder.” Ya’nî, Allahü teâlâya yaklaşmak, O’nun, rızâsına kavuşmak, ancak temiz ve helâl malları infâk etmek, Allahü teâlânın yolunda harcamak sûretiyle mümkündür. Nitekim Kur’ân-ı kerîmde, Âl-i İmrân sûresi doksanikinci âyet-i kerîmede meâlen; “Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe, asla iyilik ve hayra (yahut Cennete) nail olamazsınız. Allah yolunda her ne harcarsanız, Allahü teâlâ, muhakkak onu bilir ve mükâfatını verir” buyurulmuştur. Allahü teâlâ, faziletli ilim ve amel ile donanmış, şüphelilerden sakınan, necâsetlerden temizlenen, kalbi ayıplardan arınmış olan kulunu kabûl eder.

Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki; Allah yolunda infâk olunan (verilen) şey, şüphe kirlerinden, Allahü teâlânın rızâsından başka bir gâye ile verilmekten sâlim olmalıdır.

“Tayyib olandan yiyiniz, amel-i sâlih işleyiniz” meâlindeki âyet-i kerîmede, tayyib olandan, ya’nî helâl ve temiz olandan yemek emri, sâlih amel işlemek emrinden önce buyuruldu. Çünkü sâlih amelin kabûl olması için, helâlinden yemek lâzımdır.

“Sonra ellerini kaldırıp, “Yâ Rabbî! Yâ Rabbi!” diye duâ ederler” buyurulması, duânın kabûl olması için duâ edenin nasıl olması gerektiğine işârettir. Duâ ederken iki eli kaldırmak mendûbdur. Çünkü böyle yapmak, acizlik ve muhtaçlığın ikrârı, kırıklık ve zilletin şiarıdır. Bu sebeble Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâdan avuçlarınızın içi ile isteyiniz, sırtı ile istemeyiniz. Duâyı bitirdikten sonra, onlarla yüzlerinizi mesh ediniz, yüzlerinize sürünüz” buyurmuştur.

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kişinin mâlâya’nîyi terketmesi, onun müslümanlığının kemâlindendir.”

Mâlâya’nî; kişi için mühim olmayan ihtiyâç hissedilmeyen, kendisi için zarurî olmayıp, fayda vermiyen: o olmadan da geçimini te’min edebildiği şeylerdir. Bunlar da fuzûli işler ve lüzumsuz sözlerden ibârettir. Hâlbuki insanın, dünyâ ve âhırette hâlinin iyi olmasına vesile olacak işlerle meşgûl olması lâzımdır.

Resûlullah ( aleyhisselâm ), Ebû Hüreyre’ye ( radıyallahü anh ) “Ey Ebû Hüreyre! Kalemin senin hakkında yazmamasını ister misin?” buyurunca, o da; “Evet yâ Resûlallah!” dedi. Resûlullah da ( aleyhisselâm ) “Farzları eda et, Allahü teâlânın haram kıldıklarından vazgeç, malaya’nî konuşmayı bırak.” buyurdu.

Ma’rûf-i Kerhî ( radıyallahü anh ), buyurdu ki: “Kul mâlâya’nî ile meşgûl olunca, Allahü teâlâ ona gazâb eder. Malaya’nî ile meşgûl olan kimseye Allahü teâlâ yardım etmez.”

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kim, Allahü teâlâya ve âhıret gününe imân ederse; ya hayır söylesin veya sussun!”

Bir kimse, konuşmak istediği zaman; konuşmayı: arzu ettiği şey vâcib veya mendûb cinsinden birşey ise, bu konuşmasından sevâb kazanır. Mü’min, böyle faydası olan şeyleri konuşmalıdır. Konuşulacak şey, haram veya mekrûh olur da, konuşacağı şey kendisine hayır getirmezse, o sözü söylememelidir. Mübah bir sözün de harama sebep olmasından korkulursa, terkedilmesi emredilmiştir.

Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâya ve âhıret gününe îmân eden, komşusuna ikram etsin” buyurdu.

Bu şöyle olur: Mü’mîn, mü’min kardeşinin muhtaç olduğu husûslarda yardım eder, ondan kötülüğü ve sıkıntıyı defeder.

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Komşu hakkının ne olduğunu bilir misiniz? Yardım isterse yardım edin, borç isterse borç verin, fakir ise ihtiyâcını görün, hasta olursa ziyâretine gidin, ölürse cenâzesinin arkasından gidin, sevinirse sevinin, üzüntülü zamanında hâl ve hatırını sorun, üzülmeyin deyin. Rüzgârına mâni olmamak için, ona bakan duvarı çok yüksek yapmayın. Yediğiniz meyveden ona gönderin, veremezseniz gizli yiyin. Çocuğunuzun eline yiyecek verip dışarı çıkarmayın. Komşunun çocuğu görüp de istemesin. Yemeğinizin kokusu ile komşuları üzmeyin. Pişirdiğiniz yemekten bir tabak da ona gönderin.”

Yine buyurdu ki; “Kim Allahü teâlâya ve âhıret gününe îmân ederse, misâfirine ikram etsin. Ya’nî, misâfirine güleryüz göstersin, ona tatlı konuşsun.”

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Utanmazsan dilediğini işle! (sözü), geçmiş peygamberlerin sözünden (hiç eksiksiz) insanların eriştiği haberlerden birisidir.” Ya’nî yapmak istediğin iş, Allahü teâlâ ve insanlar yanında seni utandıracaksa, onu yapma. Böyle değilse, o işi yap. Ya’nî, eğer yapıldığında utanılmayacak bir iş ise, onun yapılması caizdir.

Haya; kalbin, Allahü teâlânın kendisini murâkabe ettiğini bilip, zâhirini ve bâtınını, Allahü teâlânın emirlerine muhalefetten muhafaza etmekle olur. Böyle olunca, başına, gelen belâ ve musibetlere sabredip, onlar için kimseye şikâyette bulunmaz.

İnsanların işleri iki kısımdır; yapıldığında ya utanç duyulur veya zıddı olur. Utanç duyulanlar, haramlar ve mekrûhlardır. Bunları terk etmek dinin icâbıdır. Zıddı olanlar da; farz, vâcib, mendûb ve mübahlardır. Bunları yapmak da dînin icâbıdır.

Hadîs-i şerîfin tehdid ifâde ettiği de söylenebilir. Ya’nî, haya bir kimseden kalktığı zaman istediğini yapsın. Çünkü Allahü teâlâ, onun yaptığının cezasını verecektir.”

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Taharet, îmânın yarısıdır.”

Burada taharetten maksad, bedendeki hades-i ekber (cünüblük) ve hades-i asgardan (abdestsizlikden) temizlenmek, elbisenin ve namaz kılınacak yerin temiz olması, îmânın yarısıdır, imândan murâd ise namazdır. Çünkü Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Bekâra suresi 143. âyet-i kerîmede meâlen: “Allahü teâlâ, sizin îmânınızı (namazınızı) zayi etmez” buyurmaktadır. Âyet-i kerîmede namaza îmân buyurulması, namaz îmânın en büyük eseri ve neticesi olduğu ve namazın İslâmiyetteki yeri pek büyük olduğu içindir.

Namazın sahih olması için, rüknler ve şartlar vardır. Ancak taharet, namazın fiil bakımından en açık ve çoğunlukta olan bir şartı olduğu için, bütün şartlar bir tarafa, taharet bir tarafa olmuştur.

Tasavvuf ehli ise; “Taharetten maksad, nefsi, kötü ahlâktan temizlemektir” demişlerdir. Buna göre: taharet, îmânın yarısıdır, îmânın diğer yarısı da; nefsi, faziletlerle ve doğru i’tikâd ile süslemektir. Nefsi kötü ahlâktan temizlemek, onu güzel huylarla süslemekten önce gelir.

İmâm-ı Gazâlî ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Taharetin birkaç mertebesi vardır. Zâhirî gusl ve abdest ile temizlemek, sonra a’zâları günahlardan temizlemek, sonra kalbi kötü ahlâktan temizlemek, sonra sırrını mâsivâdan, Allahü teâlâdan başkasından temizlemektir.”

Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Elhamdülillah (demek) mizanı doldurur” ve “Sübhânallah ve elhamdülillah, yerle gök arasını doldurur” buyurdu. Buradaki, doldurmaktan maksad, bunları söylemenin sevâbının pekçok olduğunu bildirmektir.

Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Namaz nûrdur” buyurdu. Nasıl ışıkla aydınlanılır ve yol bulunur ise, namaz da kötülüklerden meneder, kötülüklerden alıkoyar. Doğruya, iyiye götürür. Hadîs-i şerîfte teşbîh-i beliğ vardır. Namaz, ma’rifet nûrlarının parıldamasına, kalbin huzûr bulmasına vesile olur. Çünkü kalb, Allahü teâlâya yönelmiştir.

Resûlullah ( aleyhisselâm ), “Sadaka burhandır” buyurdu. Ya’nî sadaka, onu verenin îmânının doğruluğuna delîldir. Hesap zamanında huccettir. Çünkü kul, malını nereye sarfettiğinden sorulduğu zaman, cevap vermekte sadakaları ona burhan olur ve kul; “Ben onu tasadduk ettim” der. Yahut, Allahü teâlâya olan muhabbet da’vâsında doğruluğuna burhandır. Çünkü mahbûbların hepsi, en büyük mahbûbları için infâk ederler, işte bu yüzden Ebu Bekr-i Sıddîk gibi büyüklerimiz, mallarının tamâmını Allahü teâlâ için sarfettiler. Ba’zısı ihtiyâcları kadar bıraktıktan sonra, geri kalanının hepsini Allah yolunda harcadılar. Ba’zıları, farz olan zekât ile iktifa ettiler.

Verilen sadakanın en faziletli olanı; gizli vermek ve verdiğini başa kakmaktan, kendini iyilik yapmış bir kimse olarak görüp, bunun karşılığında teşekkür beklemekten pekçok sakınmak sûretiyle verilenidir. Sadakayı verirken, en iyisinden ve Allahü teâlâya karşı kulluk vazîfesini yapmak için kullanacak olan kimseye, güleryüzle vermelidir.

Hadîs-i şerîfte: “Sabır, ziyadır” buyuruldu.

Buradaki “Sabır”dan murâd, dinde iyi görülüp övülen sabırdır. Bu, Allahü teâlâya ibâdet ve tâatte sabır, ma’sıyetten sakınmakta, nefsin arzu etmediği şeylere ve sıkıntılara katlanmak ve tahammül göstermekte olan sabırdır. İşte dinde övülen sabır budur. Bu şekilde olan sabrın da devamlılığı makbûldür.

Hadîs-i şerîfte; “Kur’ân-ı kerîm, senin lehinde ve aleyhinde huccettir” buyuruldu.

Eğer, Kur’ân-ı kerîmi okur, emirlerine uyar, yasaklarından sakınırsan; senin lehine şahadette bulunur. Kabirde senin için huccet olur. Kıyâmet gününde çeşitli sıkıntı ve acılardan seni kurtarır.

Şehâbeddîn Ömer Sühreverdî ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Kul, Kur’ân-ı kerîmi çok okuyup, Allahü teâlânın ism-i şerîfini çok anar, dil ile beraber kalbde iyice yerleşmesi için gayret gösterirse, bu zikr, kalbi mesken tutar, bu sayede kalb nûrlanır, yüksek hâllere kavuşulur. Sonra kalbin nûru, kalıba, bedene akseder. Kulun güzel ameller işlemesine vesile olur.”

Kur’ân-ı kerîmin aleyhine huccet olmasına gelince; Kur’ân-ı kerîmin emirlerine uymaz ve yasaklarından sakınmazsan, Kur’ân-ı kerîm senin aleyhinde şâhidlik eder, helake düşersin. Burada, Kur’ân-ı kerîmin yüksek derecelere kavuşmaya vesile olan emir ve yasaklarına uyulmadığı zaman. Cehenneme gitmeye ve alçak derecelere düşmeye vesile olduğuna işâret vardır.

Büyük âlim Hattâbî buyurdu ki: “Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) üstün vasıflara sahip olan Eshâbından ( radıyallahü anh ) bize gelen habere göre; Kur’ân-ı kerîmdeki âyet-i kerîmelerin sayısı, Cennetteki derecelerin sayısı kadardır. Kur’ân-ı kerîmdeki âyet-i kerîmelerin hepsi ile amel eden, onların hepsinin hakkını gözeten kimse, Cennet derecelerinin en yükseğine çıkar.”

Muhakkik âlimler buyurdu ki: “Kur’ân-ı kerîmin âyet-i kerîmelerinin hepsinin hakkını ifâ etmek, Kur’ân-ı kerîmin bildirdiği ahlâk ile ahlâklanmak ve onun sıfatları ile sıfatlanmakla mümkündür.”

İnsanlar, sabahleyin erkenden evlerinden çıkarlar, gittikeri yerlerde hayır veya şer işlerle meşgûl olurlar. Hayır işlerle meşgûl olanlar, Allahü teâlânın emirlerine uyup yasaklarından sakınmak sûretiyle kendilerini azaptan kurtarmaya çalışanlardır. Şer işlerle meşgûl olanlar ise, nefsin hevâsına ve şeytana uyanlardır. Hâlbuki bunlar, şer ile meşgûl olanın helakine vesile olurlar, onu helak ve hüsrana götürürler: Hayır ile meşgûl olup, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyet edenler ise, dünyâ ve âhırette hayırlara kavuşur, âhıret azâbından kurtulurlar.

Kula lâzım olan; kendisinin helakini isteyen, düşmanlarına yardımcı olan, belâya düşmesine vesile olan nefsine muhalefet etmesidir. Nefsin kötülüklerinden ancak, Nebiler (aleyhisselâm) ve sıddîklar kurtulmuşlardır. Nefsten daha habis, daha pis birşey yoktur.

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ; “Ey Âdemoğlu! Sen bana duâ ettiğin ve benden ümîd ettiğin müddetçe, senden sâdır olan büyük-küçük pekçok günâhı af ve mağfiret ederim. Onların çokluğuna aldırmam, onların çokluğu bana büyük gelmez” buyurdu.

Şerh: “Ey Ademoğlu! Sen bana duâ ettiğin” buyurulmasından murâd; bana ibâdet edip, benden istediğin zaman demektir. Çünkü müfessirler, Kur’ân-ı kerîmde, duâ lafzını, “Allahü teâlâya ibâdet ve O’ndan istemek” diye tefsîr etmişlerdir.

“Benden ümîd ettiğin” sözünün ma’nâsı; af ve mağfiretimi umduğun, rahmetimden ümid kesmediğin ve azâbımdan emîn olmayıp korktuğun zaman demektir. “Ben aldırmam”buyurulması ise; günâhlarının çokluğu, bana büyük ve ağır gelmez. Çünkü kulların günâhları, Benim yüce rahmetim yanında pek küçük, hattâ ondan daha küçük kalır, demektir.

Hadîs-i kudsîde buyuruldu’ki:

“Ey Âdemoğlu! Eğer sen, hiçbir şeyi (nefs, şeytan ve mahlûkattan hiçbirini) bana(zâtıma, sıfatlarıma ve bana ibâdette) ortak koşmadan bana kavuşursan; sana yer dolusu mağfiret ederim.”

“Ey Âdemoğlu! Eğer senin günahların gökyüzünün bulutları kadar (veya başını semâya kaldırdığın zaman gördüğün şeyler kadar) çok olsaydı, sonra sen benden af ve mağfiret isteseydin; ben seni affederdim.”

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kimse bir mü’minin dünyâ üzüntülerini giderip ferahlandırırsa, Allahü teâlâ da onun kıyâmet gününün üzüntülerinden birini giderir.”

“Her kim eli dar olan borçluya kolaylık gösterirse, Allahü teâlâ da dünyâ ve âhırette ona kolaylık gösterir.”

“Her kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da dünyâ ve âhırette onun ayıbını örter.”

“Bir kul (din) kardeşine yardımda bulundukça, Allah da ona yardım eder.”

“Bir kimse ilim tahsili için yola çıkarsa, bu yüzden Allahü teâlâ ona Cennet yolunu kolaylaştırır.”

“Herhangi bir cemâat, câmilerden birinde toplanıp Kur’ân-ı kerîmi okur ve aralarında müzâkere ederlerse, onların üzerine sekînet nâzil olup, onları rahmet kaplar, melekler onları kuşatır, cenâb-ı Hak da onları, nezdinde olan meleklere ve peygamberlere zikreder.”

“Ameli kendisini geride bırakan kimseyi, nesebi ileri götüremez.”

1) Ed-Dürer-ül-kâmine cild-4, sh. 350

2) Şezerât-üz-zeheb cild-6, sh. 319

3) Miftâh-üs-se’âde cild-1, sh. 204

4) Tabakât-ül-müfessirîn cild-2, sh. 319

5) Rehber Ansiklopedisi cild-15, sh. 25

6) Bugyet-ül-vuat cild-2, sh. 285

7) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1059, 1077

8) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 42

9) Şerh-i Akâid-i Nesefiyye

10) Şerh-i Hadîs-il-erbâîn-in-Nevevî, İstanbul 1316

 İBN-İ MELEK

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Abdüllatîf bin Abdülazîz bin Emînüddîn’dir. Lakabı İzzüddîn’dir. İbn-i Melek veya İbn-i Ferişte künyesiyle meşhûr oldu. İzmir yakınlarında bulunan Tire’dendir. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. 801 (m. 1399) senesinde Tire’de vefât etti.

İbn-i Melek, zamanındaki büyük âlimlerden ilim tahsil etti. Zamanının bütün ilimlerini öğrendi. Özellikle dînî ilimlerde ihtisas sahibi oldu. Bütün ilimlerde üstünlüğünü kabûl ettirdi. İlmî ve faziletiyle kendini halka ve ileri gelenlere sevdirdi. En zor metinleri mütâlâa etmekte ve ilimlerin çoğunu ezberlemekte meşhûrdur. Aydınoğlu Mehmed Bey’e ders okutmuştur. Aydınoğlu Mehmed Bey, Tire’de hocası adına İbn-i Melek Medresesi diye bilinen medreseyi yaptırdı, İbn-i Melek, bu medresede vefât edinceye kadar müderrislik yaptı ve eser yazmakla meşgûl oldu.

İbn-i Melek hazretlerinin; usûl, fıkıh, hadîs ve tasavvufa dâir birçok kıymetli eserleri vardır. Bu eserlerden ba’zıları şunlardır: 1-Şerh-i Meşârık-ı Şerîf: İmâm-ı Saganî’nin hadîs ilmine dâir Meşârık-ül-envâr’ın şerhidir. Birçok âlimler tarafından şerh edilmişse de, en meşhûru İbn-i Melek hazretlerinin şerhidir. Bu şerhin ismi, “Mübârek-ül-Ezher fî şerh-i Meşârık-ül-envâr”dır. 2-Şerhu Menâr-il-envâr Hâfızüddîn Ebü’l-Berekât en-Nesefî’nin, fıkıh bilgilerinin âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden nasıl çıkarıldığını anlatan fıkıh usûlüne dâir eserinin şerhidir. 3-Şerh-i Mecmâ’ul-bahreyn: Muzafferüddîn Ahmed bin Ali Bağdâdî’nin Hanefî fıkhına dâir meşhûr eserinin şerhidir. 4- Vikâye şerhi: Sadr-uş-Şeria’nın Vikâyet-ür-Rivâye fî mesâil-i Hidâye adlı eserinin şerhidir. Bu şerhi, oğullarından Ca’fer’e Vikâye’yi okuttuğu zaman yazmışsa da, hastalığı sebebiyle temize çekmeğe muvaffak olamamış, fakat sonra diğer oğlu Muhammed Efendi tamamlamış ve temize çekmiştir. 5-Şerhu Tuhfet-ül-mülûk: Ebû Bekr Râzî’nin Hanefî mezhebinin fürû’atına dâir yazdığı eserin şerhidir. 6-Şerhu Mukaddimet-ül-fıkhiyye: Ebü’l-Leys-i Semerkandî’nin eserine yazdığı şerhdir. 7-Kitâbün min-et-Tasavvuf, 8- Kânûn-i Lügât-i ilâhî: Kur’ân-ı kerîmin mübârek lafızlarına dâir manzûm bir lügatçedir. 9-Münyet-üs-Sayyâdîn 10-Bedr-ül-vâ’izîn ve Zuhr-ül-âbidîn.

İbn-i Melek hazretleri, Menâr şerhinde buyuruyor ki: “Müctehidlerin bir din bilgisi üzerindeki sözleri birbirine uymadığı zaman, sonra gelen âlimlerin, bu bilgiyi müctehidlerin bildirmiş olduklarından başka türlü anlatmalarının bâtıl olduğu sözbirliğiyle bildirilmiştir.”

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 11

2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 66

3) Fevâid-ül-behiyye sh. 107

4) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-4, sh. 329

5) Şezerât-üz-zeheb cild-7, sh. 342

6) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 617

7) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh. 231, 385, cild-2, sh. 168, 1820,

8) Brockelmann Gal-2, sh. 213

9) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 246, 1018

 

ALÂÜDDÎN ALİ ESVED KARAHİSÂRÎ (Kara Hoca)

Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi Ali bin Ömer’dir. Alâüddîn ve Esved lakabları verildi. Kara Hoca diye meşhûr oldu. Afyon Karahisar taraflarından olduğu için Karahisâri nisbet edildi. Memleketinde bir miktar ilim tahsil ettikten sonra, İran taraflarına gitti. Oradaki âlimlerden ve eserlerinden istifâde etti. Bilhassa Fahrüddîn-i Râzî hazretlerinin talebeleri ile yakın irtibâtı oldu. Hadîs-i şerîf, tefsîr ve fıkıh ilimlerinde yükseldi. Cemâlüddîn-i Aksarayî’nin ilminden de istifâde etti. Tasavvuf yolunda ilerledi. Tahsilini tamamlayıp, memleketine döndü. İznik şehrini fetheden Osmanlı Sultanı Orhan Gâzî tarafından ona İznik’teki bir câmide hatîblik vazîfesi verildi. Bu sırada Orhan Gâzî İznik’te bir medrese inşâ edip, buraya ilim erbâbını da’vet etti. Dâvûd-i Kayserî’yi bu medresenin müderrisliğine ta’yin etti. Ondan sonra Tâcüddîn Kürdî müderris oldu. Tâcüddîn Kürdî’nin vefâtından sonra da Alâüddîn Esved müderris ta’yin edildi. Osmanlı Devleti’nin temel taşları olan medreselerde, onun talebeleri ders verip ilim öğretti. Ondan ders alan nice talebeler, ilim sahibi kimseler olup, Osmanlı şehirlerinde kadılık yaptılar. İçlerinden Şemseddîn Fenârî gibi şeyhülislâmlar yetişti. Onun talebeleri içinden yetişen kadılar meşhûr oldu. Târihe “Osmanlı kadısı” mührünü vurdular. O kadıların huzûrlarına pâdişâhlar bile edeble çıkar, karşılarında ayakta dururlardı. Haktan ayrılmıyan bu kadılar, haksız hareket eden paşaları nice ağır cezalarla cezalandırıp, pâdişâhlara ellerini kesme cezası verdiler. (Bkz. Hızır Çelebi) Osmanlı Devleti’nin mensûpları, altıyüz sene o müderrislerin ve o kadıların yol göstermeleriyle huzûrlu bir hayat yaşayıp, ebedî saadete kavuşmak için gayret ettiler. Osmanlı Türkleri de, insanlara merhametlerinden, diğer milletleri zâlimlerin idâresinden kurtarıp, hidâyete kavuşturmak, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmek için, cepheden cepheye koştular. Kendilerinin tattıkları huzûru, diğer insanlara da tattırmak için, yedi iklim, üç kıt’aya at koşturdular.

Alâüddîn Esved, Osmanlının namlı Kara Hoca’sı, Osmanlı Devleti’nin temellerini sağlamlaştırıp, askeri ve malî teşkilâtlarını kuran, evlât ve torunlarının da, yüzelli yıl devlete en üst seviyede hizmet etmesine vesile olan Çandarlı Kara Halîl Hayreddîn Paşa’yı da yetiştirdi. Osmanlı Sultanı Orhan Gazi, Kara Hoca’nın evine gelip, talebelerinden birini, kendisine yardımcı olmak için vermesini istedi. O da Çandarlı Kara Halîl’i verdi.

Bu hâdise şöyle cereyan etti: Sultan Orhan Gazi, âlimleri, evliyâyı görüp gözeten bir zât-ı muhterem idi. O mübârek kimse, birgün Alâüddîn Esved hazretlerini ziyârete gitti. Onun mahalline vardığında, Alâüddîn Esved ( radıyallahü anh ) nafile namaz kılmakta idi. Orhan Gâzî, avluda bekledi. Bu sırada farz namaz vakti geldi. Orhan Gazi ve orada bulunan Alâüddîn Esved’in talebeleri namaz için hazırlandılar. Namazın sünnetini kıldılar. İkâmet okununca, talebeler arasında bulunan Kara Halîl imamete geçti. Hazır olan cemaata namazı kıldırdı. Alâüddîn Esved de, odasından çıkıp geldi. Bir müddet sohbet ettiler. Orhan Gâzî edeble dinledi. Daha sonra başını kaldırıp; “Seferde ve hazerde, ahâli arasında vâki olacak hâdiselerde hükmedip, hak ile bâtılı ayırmak, şer’î hükümleri beyân etmek için bir hâkim-i samedâni lâzımdır. Talebenizden birini benim ile sefere gitmek için ta’yin etseniz” deyip, meramını arzetti. Alâüddîn Esved ( radıyallahü anh ), Orhan Gâzî’nin bu arzusunu kabûl ettikten sonra talebelerine baktı. Herbirinin; “Ne olur beni gönderme!” diye yalvarır bir hâli vardı. Çünkü onlar, sultanlara yakın olan ulemâyı dünyâya düşkün addediyorlar, sultanların, kötülüklerine, ulemânın ilimlerini âlet etmelerinden korkuyorlardı. Ancak, Sultan Orhan öyle bir kimse değildi. Yanına ulemâyı, emretmek için değil, Allahü teâlânın emirlerini onun ağzından dinlemek için, kendisini Allahü teâlânın yasaklarına kaymaktan sakındırması için istiyordu. Kendisine kul değil, başına sultan arıyordu. Devlet sultansız, sultan ulemâsız olmuyordu. Devletin bekâsı için sultâna, sultânın yanlış yola sapmaması için ulemâya ihtiyâç vardı. Alâüddîn Esved namlı Kara Hoca’nın talebelerinden birinin bu işi yapması lâzımdı. İş başa düşmüştü. Kara Hoca, en gözde talebesi Çandarlı Kara Halîl’i Sultan Orhan Gâzî’ye verdi. Kara Halîl ( radıyallahü anh ) yde, “Me’mûr, ma’zûrdur” hükmünce, hocasının emrine tâbi olup, Orhan Gâzî ile birlikte gitti. Seferde ve hazerde, Sultana müşavirlik, anlaşmazlıklarda hâkimlik yaptı. Yanlış yola sapanları terbiye edip, dîn-i İslâmın emir ve yasaklarının, Devlet-i âliyye-i Osmaniye içerisinde sünneti şerîfe uygun şekilde tatbikine gayret eyledi.

Kara Hoca Alâüddîn Esved Karahisârî, sâlih ameller işledi. Allahü teâlânın nice sevgili kullarını gördü. Gecesini gündüzünü ibâdet ve ilimle geçirdi insanlara hizmet etti. Herkese karşı merhametli oldu. İsteyeni geri çevirmedi. Kimseye kötü muâmele yapmadı. Herkese nasihat etti. İnsanların doğru yolu öğrenip, Allahü teâlâya hakiki kul olmaları için çalıştı. Her işini Allahü teâlânın rızâsı için yapar, her sözünü O’nun emrine uygun söylerdi. Uzun bir ömür sürdükten sonra, 800 (m. 1397) yılında İznik’te vefât etti. İznik’te defnedildi.

Kara Hoca, fıkıh, usûl ve beyânda faydalı eserler yazdı. “İnâye fî şerh-i Vikâye”, “Şerh-ıl-Mugnî lil-Habbâzî” ve “Şerh-ıl-İzâh lil-Kazvînî” adlı eserleri, onun ilminin üstünlüğüne, derecesinin yüksekliğine en büyük senettir.

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 29

2) Kâmûs-ül-a’lâm cild-4, sh. 3168

3) Mu’cem-ül-müellifîn cild-7, sh. 158

4) Keşf-üz-zünûn sh. 211, 1749, 2021

5) El-A’lâm cild-4, sh. 316

6) Hediyyet-ül-ârifîn cild-1, sh. 726