15. ASIR ÂLİMLERİ

15. ASIR ÂLİMLERİ

SEYYİD ŞERÎF CÜRCÂNÎ

Tefsîr, hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi, Ali bin Muhammed bin Ali Cürcânî el-Hüseynî el-Hanefî’dir. Künyesi Ebü’l-Hasen’dir. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) soyundan olduğu için “Seyyid Şerîf ismiyle tanınıp, meşhûr olmuştur. 740 (m. 1339) senesinde Cürcân şehrine, bağlı Tâku nahiyesinde doğdu. 816 (m. 1413) senesinde Şîrâz’da vefât etti. Türbesi Şîrâz’da, Savahan mahallesinde, Vâkib kabristanındadir.

Seyyid Şerîf Cürcânî, küçük yaşından i’tibâren ilim öğrenmeye başladı. İlk tahsiline Cürcân’da başladı, önce Arabcayı öğrendi. Sarf, nahiv ve belagat ilmine dâir Sekkâkî’nin “Miftâh-ül-ulûm” adlı meşhûr eserini ve bu eserin şerhini, bu şerhi yazan Nûreddîn Tuvâsî’den okudu. Sirâcüddîn Ömer el-Buheymânî’den “Keşf” adlı tefsîrini ve Keşşâf tefsîrinden bir bölümü okudu. Kudbüddîn Şîrâzî’nin yazdığı Miftâh şerhini, onun oğlu Muslihuddîn bin Ebi’l-Hayr Ali’den okudu. Bundan sonra, aklî ilimleri öğrenmeye başladı. Tahsilini devam ettirmek üzere seyahatlere çıktı. Bu maksadla Hirat’a, Anadolu’ya ve Mısır’a gitti. Zamanın meşhûr âlimlerinden ilim öğrendi. Mantık ilmiyle ilgili “Şerhu Metâlî” adlı eseri onaltı defa okuyup inceledi ve birçok hocanın açıklamasını, îzâhını dinledi. Ancak o, bu eseri iyice hazmedip, gayet net bir şekilde öğrenmeyi ısrarla istiyordu. Onaltı defa okuyup incelemesine rağmen tam anlıyamadığım görünce, bu eseri ve “Şerh-uş-Şemsiyye” adlı eseri, bizzat yazan zattan okumaya karar verdi. Bu maksadla Hirat’a gitti. Eserin yazarı Mevlânâ Kutbüddîn Şîrâzî’yi bulup, durumu anlatıp hâlini arzetti. Bu sırada Mevlânâ Ebû Abdullah Kutbüddîn Muhammed bin Muhammed er-Râzî et-Tahtânî oldukça yaşlanmıştı. Seyyid Şerîf Cürcânî’deki azmi görerek, kısa bir müddet eserini okuttu. Sonra kendisinin ihtiyârlamış olduğunu, bu sebeble fazla okutmaya takatinin kalmadığını söyledi. Fakat ona, en meşhûr talebesi Mübârek Şah el-Mantıkî’ye gitmesini, ondan okumasını tavsiye etti. Bu talebesine bir de mektûp yazarak, alâka göstermesini ve “Şerh-ül-Metâlî”yi kendisinden öğrendiği gibi, ona da bütün incelikleriyle okutmasını, öğretmesini emr etti.

Bunun üzerine, Mübârek Şah’ın yanına gitmek üzere Hirat’tan ayrıldı. Yolu Doğu Anadolu’ya uğramıştı. Burada zamanın büyük âlimlerinden olan Cemâleddîn Muhammed bin Muhammed Aksarâyî’nin şöhretini duydu. Karaman’a doğru yola çıktı. Karaman yakınlarında, bu zatın Kazvînî’nin “El-Îzâh” adlı eserine yazmış olduğu şerhi gördü. Eser üzerinde ba’zı incelemelerde bulundu. Orada bulunan ba’zı ilim erbâbı, Cemâleddîn Aksarâyî ile bizzat görüşmesini, ondan istifâde etmesini tavsiye ettiler. Bu tavsiye üzerine Aksaray’a gitti. Aksaray’a vardığında, Cemâleddîn Aksarâyî’nin vefât etmiş olduğunu öğrendi. Talebeleriyle tanışıp, sohbet etti. Sonra da Cemâleddîn Aksarâyî’nin en meşhûr talebesi olan Şemseddîn Muhammed Fenârî (Molla Fenârî) ile de tanışıp, birlikte Mısır’a gittiler.

Mısır’a varınca, Mübârek Şah’ın medresesini arayıp buldu. Mübârek Şah’a hâlini ve maksadını anlatıp, hocasının gönderdiği mektûbu verdi. Mübârek Şah, hürmetle ayağa kalkarak, mektûbu alıp öptü. Okuduktan sonra; “Seni okuturum. Fakat sâdece dinlemekle iktifa edeceksin. Dersde soru sormana ve konuşmana müsâade yok” dedi. Seyyid Şerîf Cürcânî buna râzı oldu. Bu sırada Mübârek Şah, Mısır’ın ileri gelenlerinden birinin çocuğuna “Şerhu Metâlî “yi okutuyordu. Böylece o da derse katılıp, dinlemeye başladı. Mevlânâ Mübârek Şah, bu kitabı gayet iyi ve üstün bir mehâretle okuyor, ağır mevzûları açıyor, mevzûları derinlemesine îzâh ediyor ve talebeye öğretiyordu.

Derslere bu şekilde devam eden Seyyid Şerîf Cürcânî, geceleri kendisine ayrılan medrese odasında derslerine çalışıyor, çok az uyuyordu. Mübârek Şah, geceleri medresede dolaşarak, talebelerinin durumunu teftiş ediyordu. Bir gece medresenin avlusunda dolaşırken, Seyyid Şerîf Cürcânî’nin odasından onun sesini işitti. Okudukları “Şerhu Metâlî” kitabı üzerinde “Şerhde şöyle yazılı, hoca böyle söylüyor, ben de şöyle diyorum.” diyerek, mes’elenin incelemesini yapıyordu. Hocası Mübârek Şah bunları işitince, çok sevindi ve son derece memnun oldu. Şâhid olduğu bu hâdiseden sonra, Seyyid Şerîf Cürcânî’nin dersde konuşmasına ve soru sormasına müsâade etti. Bu husûsa Seyyid Şerîf Cürcânî çok memnun oldu. Derslere şevkle devam edip, okuduğu Metâlî şerhine, daha genç yaşında mükemmel bir haşiye yazdı.

Seyyid Şerîf Cürcanî, Mısır’da Mübârek Şah’dan Metâlî şerhinin yanısıra, aklî ilimleri de öğrendi. Ayrıca o sırada Mısır’da bulunan devrin meşhûr âlimlerinden naklî ilimleri okudu. O zamanın en meşhûr âlimi olan Ekmelüddîn Bâbertî’den de, din ilimlerini öğrendi. Seyyid Şerîf Cürcânî, bu şekilde Kâhire’de dört sene kaldı. Bundan sonra Anadolu’ya gitti. İstanbul’u ve Bursa’yı ziyâret ettiği, oradan İran’a döndüğü kaynaklarda kaydedilmiştir.

Seyyid Şerîf Cürcânî, ilim tahsilini tamamladıktan sonra memleketine döndü. Hükümdâr Celâleddîn Şah Şüca’ bin Muzaffer, onu Sîrâz’da bir medreseye müderris ta’yin etti. Daha sonra hükümdâr Şah Şüca’ ile yakından tanışıp, çok hürmet ve ikram gördü. Şah Şüca’ ile yakından tanışması şöyle nakledilmiştir; Şah Şüca’ ordusuyla Esterâbâd’daki Kasr-ı Zerd’e gelip, bir müddet orada kalmıştı. Bu sırada Seyyid Şerîf Cürcânî, kendi eserini hükümdâra takdim etmek üzere bir asker elbisesi giyip, hazırlandı. Şah Şüca’ ile iyi görüşen ve zamanın en meşhûr âlimi olan Sa’düddîn-i Teftâzânî’nin yanına giderek; “Ben garîb bir kimseyim. Ok atmakta mehâretliyim. Sultan ile görüşmemi sağlamanızı rica ediyorum”, dedi. Bunun üzerine Sa’düddîn-i Teftâzânî onu yanına alıp, sultânın otağına götürdü. Kapıda beklemesini söyleyip, içeri gizdi. Onun hâlini sultâna anlattı. Sultan, Seyyid Şerîf Cürcâni’yi huzûruna çağırdı. “Ok atmakdaki mehâretini göster bakalım” dedi. Sultan böyle söyleyince, Seyyid Şerîf Cürcânî koynundan kendi yazmış olduğu bir kitabı çıkararak, “Benim oklarım ve mehâretim budur” diyerek, eserini sultâna verdi. Sultan Şah Şücâ’ aynı zamanda ilim ehli bir kişi olduğundan, eseri alıp inceledi. Onun ilimde yüksek derecede bir âlim olduğunu görerek, çok ta’zim ve hürmet gösterdi. Çok miktarda para verip, elbise ve binek hayvanı hediye etti. Sultan Şah Şüca’, Kasr-ı Zerd’den Şîrâz’a dönerken, Seyyid Şerîf Cürcânî’yi de yanında götürdü. Onu Şirâz’da yeni yaptırmış olduğu Dâr-uş-şifâ Medresesi’ne müderris olarak ta’yin etti. Seyyid Şerîf Cürcânî, bu medresede on sene müderrislik yaptı. Bir taraftan da kıymetli eserlerini yazdı. Zamanının en meşhûr âlimi olarak tanınıp sevildi.

Timur Hân, 789 (m. 1387) senesinde Şîrâz’ı fethedince, Seyyid Şerîf Cürcânî’ye çok hürmet gösterdi. Kapısına bir ok astırmak sûretiyle, emân alâmeti koydu. Onun evine sığınanlara da emân verdi. Timur Hân’ın bir veziri, Seyyid Şerîf Cürcânî’nin faziletli büyük bir âlim olduğunu Timur Hân’a anlatmıştı. Timur Hân onunla karşılaşınca, kendisine bahsedilenden daha üstün bir âlim olduğunu görerek, hürmeti ve sevgisi arttı. İlminden istifâde etmek için, onu Semerkand’a da’vetetti. Bu da’vet üzerine Semerkand’a gitti. Timur Hân, fethettiği; İran, Irak, Suriye ve Anadolu gibi İslâm bölgelerinde bulunan zamanın seçkin âlimlerini Semerkand’a topladı. Başta Teftâzânî ve Seyyid Şerîf Cürcânî olmak üzere, çok değerli âlimler orada bulundu.

Timur Hân’ın âlimlere büyük sevgisi olduğundan, Sa’düddîn-i Teftâzânî ile Seyyid Şerîf Cürcânî’ye huzûrunda ilmî münâzaralar yaptırırdı. Timur Hân, Seyyid Şerîf Cürcânî’yi daha çok sevdiği için, münâzaralardan sonra; “Kabûl edelim ki, ikisi de din ve ma’rifet bilgilerinde aynıdır. O zaman Seyyid’in nesebi üstündür. Çünkü Resûlullahın ( aleyhisselâm ) soyundandır” derdi. Seyyid Şerîf Cürcânî, onsekiz sene Semerkand’da kalıp, Timur Hân’dan çok büyük alâka ve hürmet gördü. Semerkand’da kaldığı müddet içinde, medreselerde ders verip, yüzlerce kıymetli âlim yetiştirdi. Ayrıca çok değerli eserler yazdı. Timur Hân’ın vefâtından sonra, Semerkand ve Mâverâünnehr’de çıkan karışıklıklar sebebiyle, Semerkand’dan ayrılıp, Şîrâz’a döndü. Vefâtına kadar Cürcân’da kalıp, ders vermek ve eserlerini yazmakla meşgûl oldu. Burada da, vefâtına kadar pekçok âlim yetiştirdi ve kıymetli eserler yazdı.

Seyyid Şerîf Cürcânî, tasavvuf ilmini, evliyânın büyüklerinden olan Alâüddîn-i Attâr hazretlerinden öğrendi. Semerkand’da Timur Hân’ın medresesinde ders verdiği sırada, Alâüddîn-i Attâr’ın sohbetine devam ederek, tasavvuf ilmini öğrenmeye başladı. Alâüddîn-i Attâr’ın sohbetlerinde bulunmak için, soğuk, şiddetli kış günlerinde dahî, seher vaktinde kalkıp onun medresesine gider, kapıda bekler, müsâade edilince içeri girerdi. Ona büyük bir sevgi ve derin bir muhabbetle bağlı idi. Alâüddîn-i Attâr hazretlerinin teveccühleri ile kısa zamanda kemâle gelip, olgunlaştı. Tasavvuf, hâllerinde daha da ilerlemek için, hocasından bir sohbet arkadaşı istedi. Alâüddîn-i Attâr da onu, en başta yelen talebelerinden olan Nizâmüddîn Hâmûş’a gönderdi. Bu zâtın sohbetlerinden de çok istifâde etti.

Birgün Nizâmüddîn Hâmûş’un huzûrunda iken, tasavvuf da murâkabe denilen hâle dalıp, kendinden geçmişti Bu hâlde iken, Seyyid Şerîf Cürcânî’nin başından sarığı düşmüş, Nizâmüddîn Hâmûş kalkıp sarığını alarak başına koymuş, hâlini sormuştu. Bunun üzerine Seyyid Şerîf Cürcânî; “Çok zamandanberi levh-i müdrikemin (hafızamın) nukûs-i ilmiyeden (ilimden) pak ve temiz olmasını istiyordum. Allahü teâlâya hamdolsun, sohbetiniz bereketiyle bu ma’nâ müyesser oldu. Az zamanda ma’lûmât endişesinden halâs olup, muradım hâsıl oldu. Onun lezzet ve zevkinin galebesinden kendimden geçtim ve benden böyle bir hâl sâdır oldu” demiştir.

Seyyid Şerîf Cürcânî, ilimdeki çok yüksek derecesine rağmen, asıl kemâlâta, Alâüddîn-i Attâr hazretlerinin sohbetinde bulunduktan sonra, ondan feyz alarak kavuşmuştur. Bu hâlini bizzat şöyle ifâde etmiştir: “Hocam Alâüddîn-i Attâr’ın sohbetine kavuşunca, Rabbimi tanıyabildim.”

Seyyid Şerîf Cürcânî, talebelerine verdiği dersleriyle ve yazdığı eserleriyle, Selef-i sâlihînin yolunu ihyâ etti. Selef-i sâlihîne halef-i sâdıkîn oldu. Hem yaşadığı asırda, hem de sonraki asırlarda eserlerine müracaat edilen bir âlimdir. Sonraki asırlarda yetişen âlimler, onun talebelerinden ilim almakla iftihar etmişlerdir.

Talebelerinin en meşhûrları şunlar dır: Başta kendi oğlu Nûreddîn Muhammed gelmektedir. Diğer bir talebesi de, din ve fen ilimlerinde âlim olan meşhûr Osmanlı âlimi Mûsâ Paşa Kâdızâde Rûmi’dir. Fethullah Şirvânî; Kastamonu medreselerinde müderrislik yapmıştır. Seyyid Ali Acemî; bu zât da meşhûr talebelerindendir. Aslen İranlı olup, ilim tahsilini tamamladıktan sonra Anadolu’ya gelmiş, Bursa’daki Yıldırım Hân Medresesi’nde müderrislik yapmıştır. Fahruddîn Acemî; bu talebesi de, sonradan Anadolu’ya gelip, meşhûr Osmanlı âlimi Molla Fenârî’ye mu’îdlik (ders vekîlliği) yaptı. Ayrıca çeşitli medreselerde ders verdi. Sultan Murâd devrinde de Şeyhülislâm oldu. Hâce Alâeddîn Ali es-Semerkandî; bu talebesi de, ilimde yetiştikten sonra; Semerkand’da, Türkistan’da ve Hirat’ta müderrislik yaptı. Daha sonra Anadolu’ya gelip, Lârende’ye (Karaman’a) yerleşti.

Seyyid Şerîf Cürcânî’nin talebelerinden Afîfüddîn el-Cerhî, onun hakkında şöyle demiştir: “Asrının bir tanesi, âlimlerin sultânı, müfessirlerin iftihârı, ahlâk ve faziletin nümûnesi, çok mütevazi ve fakirlerin hâmisi idi.”

Yine talebelerinin meşhûrlarından Kâdızâde Rûmî ve o devrin meşhûr âlimlerinden Gıyaseddîn Cemşid, Uluğ Bey, Mu’înüddîn-i Kâşî ve Alâüddîn-i Tûsî gibi âlimler, Seyyid Şerîf Cürcânî’ye, insanların üstadı ma’nâsına gelen “Üstâd-ül-beşer vel-akl-ül-hâdî aşer” ünvanını vermişlerdir. Yine âlimler arasında, ilimdeki üstünlüğünü ve i’timâd edilen bir âlim olması sebebiyle “Es-Seyyid-üs-Sened” ünvanıyla tanınmıştır.

Hicri dokuzuncu asırdan i’tibâren medreselerde verilen icâzetnâmelerdeki icâzet zincirinde ismi geçen âlimler arasında, Seyyid Şerîf Cürcânî’nin ismi en önemli halkayı teşkil etmiştir.

Seyyid Serîf Cürcânî’nin yazdığı eserler, bütün İslâm dünyâsında tanınıp meşhûr olmuştur. Sarf, nahiv ve belagat ilmine dâir yazdığı Arabca ve Farsça eserleri, İslâm âleminin medreselerinde, âlimlerin ve talebelerin elinde en başta gelen müracaat kitapları olmuştur. Nesilden nesile gelmiştir Eserlerinin yüzden fazla olduğu tesbit edilmiştir. Tefsîr, hadîs, fıkıh, kelâm, tasavvuf, mantık, sarf, nahiv ve diğer ilimlere dâir eserler yazmıştır. Bir kısmı şunlardır: 1- Hâşiye-i Keşşâf: Keşşâf tefsîrinden, Fâtiha sûresine ve Bekâra sûresinin baştan yirmibeş âyetinin tefsîrine yazdığı haşiyedir. 2-Tercümân-ül-Kur’ân: E’ûzü ve Besmele’nin ve Kur’ân-ı kerîmdeki kelimelerin Farsça açıklamasıdır. Bunlardan başka, Beydâvî ve Zehrâveyn tefsîrleri üzerine haşiye yazmıştır. 3- Hâşiyetün alâ Hulâsat-it-Tîbî: Şerefüddîn Hasen bin Muhammed et-Tîbî’nin yazmış olduğu “El-Hulâsa fî usûl-il-hadîs” adlı hadîs usûlü ile ilgili eserine yazdığı haşiyedir. 4- Mişkat-fll-Mesâbîh haşiyesi. 5- El-Muhtasar-ül-câmî’ li ma’rifet-il-hadîs: Hadîs usûlü ile ilgilidir. 6- Şerhu muhtasar-ül-müntehâ haşiyesi: Usûl-i fıkıh ile ilgilidir. Bu eseri, “Müntehassûli vel-emel fî ilmey-il-usûli vel-cedel” adlı eserinin bir muhtasarıdır. 7- Telvîh haşiyesi. 8-Ta’likâtün alet-Telvîh, 9- Şerh-us-Sirâciyye: Fıkıh bilgilerinden ferâiz ilmi ile ilgili olan “Ferâid-üs-sec-âvendî” adlı eserin şerhidir. 10-Hidâye haşiyesi: Meşhûr âlim Burhâneddîn Mergınânî’nin, Hanefî fıkhına dâir “Bidâyet-ül-mübtedî” adlı eserine kendi yazdığı “Hidâye” adlı meşhûr eserin hâşiyesidir. 11- Şerh-ül-Vikâye: Fıkıh ilmine dâirdir. 12- Hâşiyetün alâ şerh-ıt-Tecrid: Çok meşhûr bir eseri olup, Osmanlı devletinde bu eserin okutulduğu medreselere Hâşiye-i Tecrîd Medreseleri denilmiştir. Eser, kelâm ilmi ile ilgilidir. 13- Hâşiyetün alâ Metâli’il-enzâr: Kelâm ilmi ile ilgilidir. 14- Şerhu Mevâkıf: Bu kitap, İslâm medreselerinin yüksek kısmında, son zamanlara kadar okutulan bir fen kitabıdır. Kâdı Adûd yazmış, Seyyid Şerîf Cürcânî şerh etmiştir. Bin sahife kadar Arabca büyük bir eser olup, o zamanın bütün fen bilgilerini anlatmaktadır. Kitap, altı mevkıfe ayrılmış olup, her birinde mersadlar vardır. Dördüncü mevkıf, birinci mersad, üçüncü kısım, ikinci maksadda; yer küresinin yuvarlak olduğunu, altıncı maksadda da, batıdan doğuya doğru döndüğünü isbât etmekte, atom hakkında, maddenin çeşitli hâlleri, kuvvetler ve psikolojik olaylar hakkında kıymetli bilgiler vermektedir. 15- Hâşiyetün alâ şerhi metâli’il-envâr. Mantık ilmi ile ilgilidir. 16- Hâşiyetün alâ şerh-ış-Şemsiyye: Bu eser, “Hâşiyetün alet-tasavvurât vet-Tasdîkât” ve “Hâşiye-i Sugrâ” adlarıyla da tanınmıştır. 17-Mîr Îsâgûcî Esîruddîn el-Ebherî’nin “Îsâgûcî” adlı eserine yazdığı şerhdir. 18-Risâle-i kübrâ (el-kübrâ fil mantık): Farsça olup, mantık ilmine dâirdir. 19-Risâle-i Sugrâ: Mantık ilmi ile ilgilidir. 20- Risâletün fîlmantık: Farsça olup, meşhûr bir eseridir. 21-Tahkîk-ül-eşyâ: Eşyanın mâhiyetini anlatan bir risaledir. 22- Risâletün fî âdâb-il-bahs: “Risâlet-üş-şerîfiyye” adıyla da tanınan bu eser, mübâhase ve münâzarada uyulması gereken âdâb ve kaideler ile ilgilidir. 23- Hâşiyetün alâ şerhi nükrakâr İbn-i Hâcib’in yazdığı “Eş-Şâfiiyye” adlı eserin şerhine yazdığı haşiyedir. 24- Sarf-ı mîr: Sarf ilmine dâir olup, Farsçadır. 25- Şerh-ül-İzzi, İzzeddîn Abdülvehhâb bin İbrâhim ez-Zemânî’nin sarf ilmine dâir yazmış olduğu “İzzi” adlı meşhûr esere yazdığı şerhdir. 26- Hâşiyetün alâ şerh-ıl-Kâfiye, 27- Şerh-ül-Kâfiye, 28-Hâşiyetün âlel-Mutavvel, 29- Şerhu kasîdeti Bânet su’âd, 30- Ta’rîfât: Arabca lafzların, kelimelerin, terim ma’nâlarını ihtivâ eden kıymetli ve benzeri az bulunan meşhûr bir eserdir. Seyyid Şerîf Cürcânî hazretleri, “Şerhu Mevâkıf adlı eserinin sonlarında ve “Şerh-ül-metâlî haşiyesi” adlı eserinin baş tarafında şöyle buyurmuştur: “Evliyânın sûretleri, öldükten sonra da talebesine gözüküp feyz verirler. Fakat, bunları görebilmek ve rûhlarından feyz alabilmek kolay değildir. Ehl-i sünnet i’tikâdında olmak, İslâmiyete uymak ve onları sevmek, saygılı olmak lâzımdır.”

“Aklı olan, iyi düşünen bir kimse için astronomi ilmi, Allahü teâlânın varlığını anlamağa çok yardım eder.”

Seyyid Şerîf Cürcânî’nin ( radıyallahü anh ) “Ta’rîfât” isimli eserinden seçmeler.

İhsân: Lügatte; hayırlı bir işi, yapılması gereken şekilde yapmak. Dindeki ma’nası: Allahü teâlâyı sanki görüyormuşçasına ibâdet etmektir. Her ne kadar sen Allahü teâlâyı görmesen de, Allahü teâlâ seni görmektedir.

İhlâs: Lügatte; tâatlerde riyayı terketmektir. Istılâhta; Kalbi, salasını gideren kirlerden kurtarmaktır.

İhlâs: Yapılan ameli Allahü teâlâdan başkasının görmesini istememektir.

Edeb: Hatâya düşmekten sakınılacak şeyi bilmek.

Irhâs: Dünyâya teşrîflerinden önce, Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) zuhur eden harikulade hâller. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) dedelerinin alınlarındaki nûr böyledir.

Irhâs: Bir peygamberin peygamberliği bildirilmeden önce, onun peygamberliğine delâlet olan harikulade bir iş yapmaktır.

Irhâs: Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) peygamberliği bildirilmeden önce sâdır olan şeyler. Denilir ki, bunlar kerâmet kabilindendir.

İstikâmet: Tâati yapıp, ma’sıyetlerden sakınmak.

İlham: Feyz yoluyla, kalbe gelen şey. Denilir ki, daha önce bilgi olmadan kalbe gelen şey.

Ehlülhak: Ehl-i sünnet ve cemâat.

Me’sûr duâlar: Halefîn (sonra gelen âlimlerin), Selef-i sâlihînden, Eshâb-ı Kirâm (r.anhüm) ve Tabiînden (r.aleyhim) naklettikleri duâlar.

Ehl-ül-hevâ: Ehl-i kıble olup, i’tikâdları Ehl-i sünnet ve cemâat i’tikâdında olmıyanlar. Cebriye, kaderiyye ve diğer dalâlet fırkaları böyledir.

Bid’at: Sahâbe-i Kirâm ve Tabiîn zamanında bulunmayan ve sert delîle dayanmıyan şey.

Teslim: Allahü teâlânın emrine boyun eğmek, i’tirâzı terketmek.

Teslim: Kazayı, rızâ ile karşılamak.

Tasavvuf: Hepsi çalışmak ve ciddiyet olan bir yoldur. Denilir ki, tasavvuf; beşeri sıfatları sakinleştirmek, nefsânî da’vâlardan uzaklaşmak. Resûlullaha ( aleyhisselâm ) uymaktır.

Takdis: Allahü teâlâyı yüce himmetine lâyık olmıyan şeylerden uzak ve temiz tutmak.

Takvâ: Tâat için kullanılırsa, ihlâs; ma’sıyyet için kullanılırsa, ma’sıyyet olan şeyi terk ve ondan sakınmak murâd olunur. Denilir ki, kulun mâsivâdan sakınması, dînin âdabını muhafaza etmek, Allahü teâlâdan uzaklaştıran her şeyden sakınmak, nefsin hazlarını terketmek, nefsini hiçbir kimseden daha hayırlı görmemek, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) sözle ve fiille uymaktır.

Tevekkül: Allahü teâlânın katında olana güvenip, insanların elindekine güvenmemek.

Tövbe: Yapılan günaha ve benzerine bir daha dönmemeye azmetmek. Şöyle de denilmiştir Tövbe-i nasûh; açıkta ve gizlide, amelinde hiçbir iz bırakmıyacak şekilde ma’siyyeti terketmektir.

Sevâb: Allahü teâlânın rahmet ve mağfiretine, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) şefaatine kavuşmaya veşîle olan şey.

Hadîs-i kudsî: Ma’nâ Allahü teâlâdan, lafız (sözler) Resûlullahtan olan hadîs-i şerîf. Ya’nî, Allahü teâlâ Resûlullaha ( aleyhisselâm ) bir ma’nâyı ilham ile veya rü’yâ ile haber verir. Resûlullah da ( aleyhisselâm ) bu ma’nâyı kendi irâdeleri ile haber verir.

Haya: Kınanmaya sebeb olacak şeyden sakınmak ve o şeyi terketmek iki çeşittir: 1-İnsanların yanında avret mahallini açmamak böyledir. 2- Allah korkusundan dolayı mü’mini ma’siyetlerden meneden haya. Buna îmânî haya denir.

Hâşi’: Kalbi ve azâları ile Allahü teâlâ için tevâzu eden, kendisini aşağı tutan.

Huşû’: Hakka boyun eğmektir. Denilir ki, kalbde bulunan devamlı korkudur. Yine denilir ki, kul kızdığı veya muhalefet edildiği veya ona red olunduğu zaman bunu kabûl ile karşılamak, huşû’nun alâmetlerindendir.

Riya: Allahü teâlâdan başkasının rızâsını gözetmek sûretiyle, amelde ihlâsı terketmek.

Zühd: Ehl-i hakîkatin ıstılâhında: Dünyâya buğzetmek, ondan yüz çevirmektir. Yine denilir ki, âhıret rahatını taleb ederek, dünyâ rahatını terketmek.

Şükür: Ni’mete karşılık yapılan iyiliğe şükür; dil ile veya el. İle veya kalb ile olur. Denilir ki, şükür iyiliğini zikretmek sûretiyle Allahü teâlâya senada bulunmaktır.

Sahâbî: Örfte Resûlullah efendimizi ( aleyhisselâm ) görüp, sohbetinde bulunan kimsedir. Resûlullahtan hiç rivâyette bulunmasa da, yine sahâbîdir. Uzun müddet Resûlullahın sohbetinde bulunsa da sahâbîdir.

Tabîb-i rûhanî: İrşâd ve kemâle erdirmeye kadir olan, bu ilmi bilen.

Fütüvvet: Lügatte (sözlükte):

Cömertlik: Ehl-i hakîkatin ıstılâhında: Başkasını kendisine tercih etmek.

Fahr: İyiliklerini saymak sûretiyle, insanlara üstünlük göstermek.

Ferâiz: Terekenin (mirasın) hak sahibine nasıl taksim edileceğini bildiren ilimdir.

Ferah: isteğine ulaşmak sebebiyle kalbde hâsıl olan lezzet.

Küfrân: Ni’meti verenin verdiği ni’meti, inkâr veya ni’meti verene muhalefet husûsunda inkâr ma’nâsına gelen bir işi yapmaktır.

Murâkabe: Kulun, bütün hâllerinde Allahü teâlânın onu gördüğünü hatırından çıkarmaması.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-7, sh. 216

2) Bugyet-ül-vuâd cild-2, sh. 196

3) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-5, sh. 328

4) Ferâid-ül-behiyye sh. 125

5) Miftâh-üs-se’âde cild-1, sh. 167

6) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1067

7) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 728

8) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 41

9) Keşf-üz-zünûn sh. 12, 41, 139, 193

10) Kâmûs-ül-a’lâm cild-4, sh. 2857

11) Rehber Ansiklopedisi cild-15, sh. 186

12) Reşehât sh. 160

13) Hadâik-ül-verdiyye sh. 149

BEZZÂZÎ

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Şihâb bin Yûsuf el-Kerderî, el-Büreykînî el-Hârezmî’dir. Kerderî ve Bezzâzî nisbetleriyle meşhûr oldu. Müncid lügat kitabında Bizzâz denilmektedir. Aslen, Harezm’in Kerder köyündendir. “İbn-ül-Bezzâz” diye de tanınırdı. Lakabı Hâfızüddîn’dir. Doğum târihi belli değildir, İlim tahsiline memleketinde başladı. Dört sene kadar İbn-i Arabşâh’ın yanında kaldı. Fıkıh ve usûl-i fıkıh ilimlerini ondan tahsil etti. Ondan çeşitli eserleri okudu. Kâdı Sa’düddîn bin Deyrî ile karşılaşıp, ondan ilim öğrendi ve onunla, birlikte Kâhire’ye gitti. Orada bulunan Emîn Aksarâyî, onu, kendisi ve cemâati için alıkoydu. Bir ara Kırım’a ve Eflak’a gidip, iki sene kadar buralarda kaldı. Hac yaptıktan sonra vatanına döndü. Daha sonra Osmanlı ülkesine geldi. Bursa’da Molla Şemseddîn Fenârî ile sohbet etti. “Bezzâziyye” adındaki fetvâ kitabı çok meşhûr ve mu’teberdir. “Menâkıb-ı İmâm-ı Ebî Hanîfe” kitabı da meşhûrdur. Ayrıca onun, “Şerhu Muhtasar-ı Kudûrî” adında bir eseri daha vardır. 827 (m. 1424) senesi Ramazan ayı ortalarında Mekke’de vefât etti.

Kâdı Sa’düddîn, onun hakkında diyor ki: “Kerderî, zekî âlimlerden idi.” Hanefî mezhebinin kıymetli fetvâ kitaplarından birisi olan “Bezzâziyye” hakkında, Ebü’s-Sü’ûd Efendi’nin şöyle dediği anlatılır: Ebü’s-Sü’ûd Efendi’ye; “Niçin mühim mes’eleleri toplayıp bu konuda bir kitap te’lîf etmiyorsun?” denildiğinde, o da; “(Bezzâziyye) kitabı mevcûd iken, sahibinden haya ederim. Çünkü o, bu konudaki mühim mes’eleleri lâyık-ı vechile ihtivâ eden kıymetli bir mermûa-i şerîfedir” buyurdu.

Muhammed Kerderî (Bezzâzî), “Bezzâziyye” fetvâsında buyuruyor ki: “Gümüş ve altın şekiller ile süslenmiş kapdan yemek, içmek caizdir. Fakat, elini, ağzını gümüşe, altına değdirmemek lâzımdır. İmâmeyn, böyle kapları kullanmak mekrûhdur dedi, Kürsîyi (kanepeyi) ve hayvan semerini tadbîb etmek (altın ve gümüş şeritler ile süslemek) caiz ise de, altın ve gümüş bulunan yerlerine oturmamak lâzımdır. Mıshafın cildini tadbîb etmek caizdir. Fakat, altına gümüşe dokunmamak lâzımdır.”

“Toprak ve sudan biri temiz ise, karışımları olan çamur temiz olur. (Buna göre, temiz toprak ile gübre karışımı temiz kabûl edilir. Çünkü buna, ihtiyâç vardır.)”

“İmâmın; sabah, Cum’a, bayram, teravih, vitr namazlarında ve akşam ile yatsının ilk iki rek’atlarında yüksek sesle okuması, İmâmın ve yalnız kılanın öğle ve ikindi farzlarında ve akşamın üçüncü, yatsının üçüncü ve dördüncü rek’atlarında hafif sesle okumaları vâcibdir. Hafif sesle okuyanı bir iki kişinin işitmesi mekrûh olmaz. Sesli okumak, çok kişinin işitmesi demektir.”

“Kurban etini, koyunların zekâtı niyeti ile fakire verse zekât olmaz.”

“Zekâtı başka şehre göndermek mekrûh ise de, akrabaya veya kendi şehrinde fakir müslüman bulamazsa, başka şehire göndermek caizdir. Zekâtı, borcu olana vermek, fakire vermekten daha iyidir.”

Elinde emânet bulunan kimse, sahibi ölürse, emâneti vârislerine verir. Vârisleri yoksa, Beyt-ül-mâl’a verir. Beyt-ül-mâl’a verince zayi olacak ise, kendi kullanır veya Beyt-ül-mâl’dan nasîbi, hakkı olanlara verir.”

“Kalbim gâfil diyerek, duâyı terk etmemelidir. Kalbine geleni duâ etmek, ezberlediği duâyı okumaktan efdaldir. Yalnız, namazda okunacak duâları ezberlemelidir. Sünnet olan ibâdetleri yapmak, duâ etmekten efdaldir. Vâ’iz, İmâm, cemâate öğretmek için, sünnet olarak bildirilen duâları sesli okur. Cemâat de, sessiz tekrar eder. Cemâat öğrenince, İmâm da sessiz okumalıdır. Sesli okuması bid’at olur.”

“İbâdetleri yapan kimse, îmânında şühhe eder ve günâhım çoktur, ibâdetlerim beni kurtarmaz diye düşünürse, îmânının kuvvetli olduğu anlaşılır, îmânının devam edeceğinden şüphe eden kâfir olur. Böyle şüphe etmeği beğenmezse, mü’min olduğu anlaşılır.”

“Kur’ân-ı kerîmden bir miktar ezberledikten sonra, fıkıh öğrenmek lâzımdır. Çünkü Kur’ân-ı kerîmin hepsini ezberlemek farz-ı kifâyedir. Lâzım olan fıkıh bilgilerini öğrenmek ise, farz-ı ayndır. Muhammed bin Hasen buyurdu ki: Her müslümanın haramları, helâlları bildiren ikiyüzbin fıkıh bilgisini öğrenmesi lâzımdır. Farzlardan sonra ibâdetlerin en kıymetlisi, ilim ve fıkıh öğrenmektir.”

“Allahü teâlânın ismini işitince ve söyleyince, “Celle celâlüh” veya “Teâlâ” yahut “Tebâreke”, “Sübhânallah” diyerek saygı göstermek vâcibdir. Tekrar edince de, yalnız söylemeyip, Allahü teâlâ demek müstehabdır. Ya’nî, Allahü teâlânın isminden sonra ta’zîm, saygı gösteren bir kelime de söylemelidir.”

“Babası hasta olan kadın, bakacak kimse bulunamazsa, zevcinden izinsiz gidip, babasına hizmet eder. Zimmî baba da böyledir. Zengin olan oğul, zengin olan babasına bakmaya mecbûr değildir.”

“Fısk (günah olan şey) anlatan şiir dinlemek mekrûhdur. Günah işlemeği düşünmek günah olmaz, işlemeğe karar verirse, yalnız karar vermek günâhı yazılır, işlemek günâhı yazılmaz. Küfr ve küfre sebep olan şeyler böyle değildir. Bunlara karar verince imansız olur. Kâfir olan anaya ve babaya hizmet etmek, nafakalarını vermek, ziyâretlerine gitmek lâzımdır. Küfre sebep olan şeyleri yaptıracaklarından korkulursa, ziyâretlerine gitmemelidir. Kâfirlerle birlikte yiyip, içmek, bir iki kerre caizdir. Her zaman ise, mekrûh olur. Ücret karşılığı, şarap yapmak için üzüm sıkmak mekrûhtur.”

“Fakirlere zekât vermek için zenginlerin vekîli olan kimse, topladığı zekâtları birbirleri ile karıştırınca, hepsi kendi mülkü olur. Fakirlere kendi malından sadaka vermiş olur. Zenginlerin zekâtları verilmiş olmaz. Zenginlerden aldıklarını onlara ödemesi lâzım olur. Fakirler, önceden bu kimseye izin vermiş olsalardı, onların vekîlleri olarak toplamış olur, fakirlerin mallarını birbirleri ile karıştırmış olurdu ve zekâtlar verilmiş olurdu.”

“Birisi aç olup, yemek için leş dahî bulamayana, kolumdan kes de yiyerek ölümden kurtul dese, kesmesi caiz olmaz. Zarûret hâlinde de, insan eti helâl olmaz.”

“Kapalı yerde iken zelzele olursa, oradan açık bir yere kaçmak müstehâbdır.”

“Alış-veriş bilgisini öğrenmiyenin ticâret yapması haramdır. İmâm-ı Ebû Leys de ( radıyallahü anh ) böyle buyurmuştur. İmâm-ı Muhammed Şeybânî’ye ( radıyallahü anh ), zühd hakkında bir kitap yaz dediklerinde; zühd için bey’ (alış-veriş) bilgisi yetişir buyurdu.

“Tegannî ile, şarkı söyler gibi Kur’ân-ı kerîm okuyana sevâb verilmez.”

“Menâkıb-ı İmâm-ı a’zam” adlı eserden ba’zı bölümler:

Ca’fer bin Rebî anlattı: “İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin yanında beş sene kaldım. O, ekseriyetle konuşmazdı. Fakat fıkıh ilminden birşey sorulunca açılır, vadi gibi akardı.”

İsmâil bin Ebû Füdeyk anlattı:

“İmâm-ı Mâlik’i, İmâm-ı a’zamın elinden tutmuş beraberce yürürlerken gördüm. Mescide varınca, İmâm-ı Mâlik’in mescide girerken İmâm-ı a’zamı öne geçirdiğini ve; “Bismillâhirrahmânirrahîm. Burası eman yeridir. Yâ Rabbî! Beni azâbından kurtar” dediğini duydum.

Muhammed bin Tarif anlattı: Biz, büyük âlim Vekî’nin yanında bulunuyorduk. Bize şöyle dedi: “Fıkıh bilmeden, sâdece hadîs-i şerîf bilmeniz size fâide vermez. Ebû Hanîfe’nin talebelerinin meclisinde bulunmadıkça fıkıh âlimi olamazsınız.”

Yahyâ bin Âdem buyurdu ki: “İmâm-ı a’zamın fıkıhdaki sözleri hep Allah içindir. Eğer onun sözüne dünyâdan birşey bulaşmış olsa idi, bu kadar hasedcilerin çokluğu ile beraber onun sözleri her tarafa yayılmazdı.”

Âsım bin Yûsuf; İmâm-ı Ebû Yûsuf’a; “İnsanlar, ilimde senin önüne geçecek birisinin olmadığında ittifâk etmektedirler” deyince, İmâm-ı Ebû Yûsuf ona şu cevâbı verdi: “Benim ilmim, İmâm-ı a’zamın ilmi yanında, Fırat nehrinin yanında küçük bir dere gibidir.”

Esed bin Amr anlattı: “İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ), geceleyin Kur’ân-ı kerîm okur ve çok ağlardı. Gece ağlamasını komşuları da işitirdi ve ona acırlardı. Rivâyet edilir ki, vefât ettiği odada Kur’ân-ı kerîmi yedibin defa hatmeylemişti.”

Saymerî, Ebû Yûsuftan nakletti: “İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, her gün ve gecede Kur’ân-ı kerîmi bir kerre hatmederdi. İmâm-ı a’zam çok cömert idi. İlim husûsunda pek sabırlı idi. Hiç kızmazdı. Yirmi sene yatsının abdesti ile sabah namazını kıldığına şâhid oldum. Diğer talebeleri kırk sene böyle kıldığını söylemişlerdir.”

Şüca’ bin Muhammed, Ebû Yûsuf’un şöyle dediğini nakletti: “Babam vefât ettiği zaman, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin derslerini kaçırırım korkusu ile babamın cenâzesine gidemedim. Onu komşu ve akrabalara bıraktım.”

İmâm-ı Ebû Yûsuf, önceleri çok fakir idi. Fakat ba’zı zamanlar müstesna, gece-gündüz İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin meclisinden ayrılmazdı. İmâm-ı Ebû Yûsuf’un hanımı ve çocukları, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’ye gidip içinde bulundukları geçim sıkıntısını anlatınca, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe onlara nasihat edip; “Bu günler, sizin için geçim sıkıntısı geçirdiğiniz günlerinizdir. İnşâallah ileride umduğunuzdan kat kat fazlasına kavuşacağınız günler gelecektir” buyurdu. Aradan günler geçti. Onlar için çok kapılar açıldı. Ebû Yûsuf’a sâhib olduğu malı mülkü sorulduğunda; “Hepsini bilmiyorum. Bildiğim, sâdece yediyüz katır ve üçyüz tane atım vardır” buyurdu.

İmâm-ı Ebû Hafs şöyle buyurdu: “İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’ye bakan, onun sâdece ilim için yaratılmış olduğunu görürdü. Bununla beraber o, sâlih bir zât idi. Dilini muhafaza ederdi. Güzel ahlâk, edeb, vekar ve akıl sahibi idi.”

İmâm-ı Şafiî şöyle buyurdu: “On sene İmâm-ı a’zamın talebesi Ebû Muhammed’in meclisinde bulundum. Onun sözlerinden bir deve yükü kadar yazdım. Eğer o, kendi seviyesinde konuşsa idi. Onun sözlerini anlamazdık. Fakat o bize, bizim anlıyacağımız şekilde konuşurdu.”

Abdullah İbni Mübârek’e ilk önceki hâli soruldu. O da şöyle anlattı; “Birgün kardeşlerim ile beraber bahçemizde idik. Meyveler getirmiş, onları yemiş, gece geç vakte kadar içmiştim. Çalgı çalmaya da çok meraklı idim. O sırada çalgı çalıyordum. Bir ağacın üzerinde bir kuş peyda oldu. Hem ötüyor, hem de insan gibi konuşuyordu, “Îmân edenlere, vakti gelmedi mi ki, kalbleri Allahın zikrine ve inen Kur’ân’a saygı ile yumuşasın ve bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçip de kalbleri katılaşmış ve çoğu fıska dalmış bulunanlar gibi olmasınlar” meâlindeki Hadîd sûresi onaltıncı âyet-i kerîmesini okuyunca, ben de; “Evet vallahi öyledir” dedim. O ânda elimde bulunan çalgı âletini kırıp attım ve tövbe ettim, işte bu, benim önceki halimdir.”

Buhârî ve Müslim, şu hadîs-i şerîfi rivâyet ettiler: “Allahü teâlâ bir kulunu sevdiği zaman Cebrâil’i çağırır. Ben falancayı seviyorum, sen de onu sev buyurur. Cebrâil de onu sever ve semâda şöyle nidâ eder: “Allahü teâlâ falancayı seviyor, siz de onu sevin” der. Semâdakiler de onu sever. Sonra yerdekiler de onu sever.”

Ebû Muhammed Abdülhak şöyle buyurdu: “İlmiyle amel eden âlimlerden ve evliyâdan çok kimseler görüldü, insanlar onları medhettiler. Onlar hayatta iken de, vefât ettikten sonra da, insanların gönüllerinde yaşadılar. Onlardan bir kısmının cenâzelerinde pekçok kimse bulundu. Pekçok kimse onları kabirlerine kadar uğurlayıp, lâzım gelen hizmeti yaptılar. Bir kısmında, insanlardan başka, melekler ve cinnilerin mü’minleri bulundu.” Bu husûsu teyid eden hâdiselerden birisi şudur “Resûlullah ( aleyhisselâm ), Sa’d bin Mu’âz’ın cenâzesinin peşinden, melekler çok kalabalık olduğu için, parmaklarının ucuna basarak yürüyorlardı.” Ahmed bin Hanbel vefât edince, adedleri sayılamayacak kadar kalabalık bir topluluk cenâze namazını kıldı. Onun vefât ettiğini haber alanlar, her taraftan gelip cenâze namazına katıldılar. Rivâyet edilir ki, o gün Ahmed bin Hanbel’in cenâzesindeki kalabalığı ve o gün insanı hayrette bırakan şeyleri gördükleri zaman, binlerce yahudi ve hıristiyan müslüman olmuştur.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 223

2) Şezerât-üz-zeheb cild-7, sh. 183

3) El-A’lâm cild-7, sh. 45

4) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-10, sh. 37

5) Fevâid-ül-behiyye (Lüknevî) sh. 187

6) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 185

7) Keşf-üz-zünûn sh. 242, 1229, 1636, 1681, 1837

8) Menâkıb-ı İmâm-ı a’zam Ebû Hanife( radıyallahü anh )

 

MOLLA FENÂRÎ (Mevlânâ Şemseddîn Fenârî)

Osmanlı Devleti’nin ilk şeyhülislâmı ve zamanının müceddidi olan büyük İslâm âlimi. İsmi, Muhammed bin Hamza bin Muhammed bin Muhammed er-Rûmî el-Fenârî’dir. Lakabı Şemsüddîn’dir. 751 (m. 1315) senesi Safer ayında, Fenâr köyünde dünyâya geldi. Bu köyde doğduğu veya babasının fenercilik san’atıyle meşgûliyetinden dolayı “Fenârî” nisbetiyle meşhûr oldu.

Aklî ve naklî ilimlerde zamanının bir tanesi oldu. Alâüddîn-i Esved’den, Cemâlüddîn-i Aksarâyî’den ve Mısır’da Ekmelüddîn-i Bâbertî’den ilim almış, babası Muhammed Hamza’dan ve Şeyh Hamîdüddîn-i Kayserî’den de tasavvuf ma’rifetlerini elde etmiştir. Kendisinden de; İbn-i Hacer ve Kâfiyecî Muhyiddîn gibi meşhûr zâtlar icâzet alarak istifâde ettiler. İbn-i Hacer diyor ki: “Kâhire’ye geldiğinde, onunla görüşmek şerefine nail oldum. Kendisi bana tam bir yetki ile icâzet verdi.”

İmâm-ı Süyûtî şöyle demektedir: Üstadım Şeyh Muhyiddîn-i Kâfıyecî, Molla Fenârî’nin derslerine katılıp, onun yardımcısı olduğundan, Molla Fenârî’yi övmekte pek ileri gitmişti. Niye “Fenârî” diye anıldığını sordum. Buna, onun fenercilik san’atıyle uğraştığını söyleyerek cevap verdi.”

Bursa’da müderrislik ve kadılık yaptı. Sultan İkinci Murâd Hân’ın iltifât ve teveccühlerine kavuştu. Onu müftîlik ve kadılık mevkiinin en yüksek makamı olan şeyhülislâmlık vazîfesine ta’yin etti. Pâdişâhın her husûsta en hâs müşaviri oldu. Bu yüksek âlime karşı halkın gösterdiği hürmet ve saygı, fevkalâde idi. Câmi-i şerîfe giderken, halk onu görmek için toplanır, o fazîlet timsâlini görmekten büyük bir haz duyardı. Tefsîr, fıkıh, usûl-i fıkıh ve daha başka ilimlere dâir yazdığı çok kıymetli eserleri vardır. Mantık ilmine dâir olan “Îsâgûcî şerhi”ni bir günde yazıp tamamlamıştır.

834 (m. 1431) senesi Receb ayında Bursa’da vefât etti. Kabri, Bursa’da Keşîş dağı eteğinde, Maksem adı verilen semtte yaptırdığı mescidin yanındadır ve ziyâret edilmektedir. Kabri, Bursa’nın en yüksek semtinde bulunmaktadır. Câmiinin yanında bir de medresesi vardır. Ayrıca birçok hayır işleri de gerçekleştirmişti.

Fenârî, din ve fen bilgilerinde zamanının en meşhûr âlimi idi. “Mugnî” ve “Vikâye” kitaplarını şerh eden Mevlânâ Alâüddîn Esved ve Şeyh Cemâleddîn-i Aksarâyî ile zamanında bulunan diğer birçok büyük âlimden ders okudu. İlim tahsili için Mısır’a gidip, orada bulunan meşhûr Hanefî fıkıh âlimi Kemâleddîn-i Bâbertî’den de okudu. Mevlânâ Ahmedî ve Hacı Paşa da ona talebe arkadaşlığı yapmışlardı. Din ilimlerinin yanında; fizik, matematik ve astronomi de öğrendi. Tasavvufta yüksek dereceye kavuşmuştu, ilim tahsilini tamamladıktan sonra Anadolu’ya dönerek Bursa’ya yerleşti. Sultan Yıldırım Bâyezîd ve Çelebi Sultan Mehmed Hân zamanlarında, Bursa’da çok talebeye ders okutup, binlerce âlim yetiştirdi. Adı ve şöhreti her tarafta duyulup, sultanlar, kumandanlar ve büyük âlimler, kendisine hürmet ve i’tibâr gösterdiler. İlim ve irfan taleb edenler, her taraftan koşarak gelip, onun derslerine devam etmişlerdi.

822 (m. 1419) yılında, ilk defa Hicaz’a gidip hac yaptı. Hacdan dönerken. Mısır Sultânı Melik Müeyyid, Mısır’da kalarak ders vermesini rica etti. Bir müddet kalıp, ders okuttu. Birçok ulemâ ve evliyâ ile sohbet etmiş ve çeşitli mes’eleleri muhâsebe ve müzâkere etmişlerdir. Bu yolculuğu esnasında Kudüs-i şerîfi de ziyâret etmişti. Çelebi Sultan Mehmed Hân da’vet edince, Bursa’ya geldi. Bu haccında Medîne-i münevverede iken, orada vefât eden büyük velî Şâh-ı Nakşibend’in halîfesi Muhammed Pârisâ’nın cenâze namazında bulundu.

828 (m. 1424) yılında Sultan İkinci Murâd Hân, onu ilk şeyhülislâm olarak ta’yin etti. Bu vazîfeyi, adâlet ve hak üzere altı sene yaptı. Devletin mühim işlerinde, sultanlar ve devlet adamları kendisiyle istişâre ederek, ilminden ve isâbetli görüşlerinden istifâde etmişlerdi. Ders okutması yanında, fetvâ işlerini ve Bursa kadılığını da yürüten Molla Fenârî, bir mahkeme esnasında, Sultan Yıldırım Bâyezîd Hân’ın şâhidliğini dahî kabûl etmemiştir. Şöyle ki: Mahkemede da’vâ konusu olan bir hâdisenin şahidi olarak pâdişâh’ın da dinlenmesi îcâbetmişti. Kâdı Molla Fenârî, huzûrunda duruşmaya çıkan Pâdişâh’ın şehâdetini, İslâmiyetin aradığı şâhidlik şartlarından biri kendisinde bulunmadığı için red etmişti. O da, namazlarda Pâdişâh’ın cemâatte görülmemesiydi. Çünkü dînimizde, cemâat ile namaz kılmayı terk edenin mahkemedeki şâhidliği makbûl değildir. Bunun üzerine Yıldırım Bâyezîd Hân hemen oturduğu sarayın yanına bir câmi inşâ ettirerek, beş vakit namazı, cemâati hiç terk etmeden kılmağa başladı. Bursa’da müderrislik ve kadılık yapan Molla Fenârî, kazzazlık (ipekçilik) yaparak da nafakasını te’min etmeye çalıştı ve kazandığı paralar ile çok hayrat ve hasenatta bulundu. Kale’de, Manastır mahallesinde ve Debbâglar semtinde olan mescidler ile, Pınarbaşı’ndaki Dâr-ül-hadîs, onun yaptırdığı eserlerdendir. Kudüs’te de bir medreseyi satın alıp, masraflarını, Anadolu’da yaptığı vakıfların gelirinden karşılamıştır. Vefâtında, çok para ve onbinden çok kitap bıraktı.

Molla Fenârî, bir ara Bursa’daki hizmetlerini bırakıp Konya’ya gitmişti. Karaman Beyi de ona çok iltifâtlarda ve ihsânlarda bulundu. Ders okutması için ricada bulundu. Orada da ders verip talebe yetiştirdi. Burada, Ya’kûb-i Asfâr ve Ya’kûb-i Esved gibi zâtlar ondan istifâde edip, ilimde yüksek dereceye ulaşmışlardı. Molla Fenârî, bu iki talebesiyle dâima iftihar ederdi. Karaman Beyi’nin kızı Gül Hâtun ile evlenerek, iki oğlu, iki kızı oldu. Sonra Osmanlı Sultânı’nın da’veti üzerine tekrar Bursa’ya geldi. Eski hizmetlerine devam etti. İki oğlu da, kendisi gibi âlim olarak yetişti. Onlar da Bursa’da kadılık yapmışlardır. Onun soyundan gelen Ali bin Yûsuf, İstanbul-Aksaray’da, Vatan caddesindeki kiliseyi câmi yapmıştır. İmâm-ı Îsâ Efendi, câmi’ye çok vakıf yaptığından, “Fenârî Îsâ” mescidi denilmiştir. Bu zât Bursa’da kadı iken, 903 (m. 1497) yılında vefât etmiştir. Ahfadından (torunlarından) Muhyiddîn bin Muhammed Fenârî, onüçüncü şeyhülislâm olup, Beykoz’a bağlı Dereseki köyünde ve Rumelihisârında birer mescid yaptırmış, 954 (m. 1547) senesinde vefât etmiştir. Kabri, Eyyûb Sultan’dadır.

Molla Fenârî, uzun zaman Bursa’da kalan ve Somuncu Baba diye tanınan Hâmid-i Aksarâyî’den de ilim ve feyz almıştır. Büyük bir velî ve yüksek âlimlerden birisi olan Somuncu Baba, önceleri Bursa’da yaptırdığı fırında pişirdiği ekmekleri satarak geçinirdi. O sırada Molla Fenârî de Bursa’da kadılık yapıyordu. Somuncu Baba’nın ilimdeki ve evliyâlıktaki üstünlüğünü bilenlerden idi. Sultan Yıldırım Bâyezîd. Niğbolu zaferinden sonra Bursa’da Ulu Câmi’yi inşâ ettirmeye başlamıştı. İnşâat sırasında, câmide çalışan işçilerin ekmek ihtiyâcını Somuncu Baba karşılamıştı. Câmi’nin inşâsı bittiğinde, açılış günü Cum’a hutbesini okumak üzere Pâdişâh’ın dâmâdı büyük âlim ve velî Seyyid Emîr Sultan hazretlerine vazîfe verilmişti. O gün orada, Molla Fenârî ile beraber büyük bir âlim topluluğu da vardı. Tam Cum’a vakti gelince, Emîr Sultan hazretleri; “Sultânım, zamanımızın büyüğü burada bulunurken, bizim hutbe okumamız edebe uygun değildir. Bu câmi-i şerîfin açılış hutbesini okumaya lâyık olan zât, şu kimsedir!” diyerek Somuncu Baba’yı işâret etti. Şöhretten son derece sakınan bu büyük velî, Pâdişâh’ın emri üzerine minbere doğru yürüdü. Emîr Sultân’ın yanına gelince; “Ey Emîr’im! Niçin böyle yapıp, benim hâlimi ele verdiniz?” dedi. Emîr Sultan da: “Sizden daha üstün bir kimse göremediğim için böyle yaptım” diye cevap verdi. Cemâat hayret içinde kalmıştı. Somuncu Baba’nın okuyacağı hutbeyi merakla baklemeye başladılar. Minbere çıkan Somuncu Baba, öyle güzel bir hutbe îrâd buyurdu ki, o zamana kadar cemâat böyle bir hutbeyi hiç kimseden dinlememişlerdi. Hutbede; “Ulemâdan ba’zısının, Fâtiha-i şerîfenin tefsîrinde müşkilâtı bulunmaktadır. Onun için, bugünkü hutbemizde bu sûrenin tefsîrini yapalım” buyurdu. Fâtiha sûresinin yedi türlü tefsîrini yaptı. Bu konuda nice hikmetli sözler beyân eyledi ki, herkesin hayreti daha da çok arttı. Bursa’da herkes, artık onun büyüklüğünü anlamıştı. Başta kadı Molla Fenârî; “Somuncu Baba, önce bizim bu sûrenin tefsîrindeki müşkilimizi halletti. O, bunun büyük bir kerâmetiydi. Çünkü, Fâtiha’nın birinci tefsîrini bütün cemâat anlamıştı, ikinci tefsîrini, cemâatin bir kısmı anladı. Üçüncüsünü anlayanlar çok azdı. Dördüncü ve sonraki tefsîrlerini, içimizde anlıyan yok gibiydi” demekten kendini alamamıştı.

Namazdan sonra hemen evine giden Somuncu Baba’yı ilk ziyâret eden Molla Fenârî oldu. Bu ziyâret sırasında ona; “Efendim, bu günlerde Fâtiha sûresinin tefsîrini yapmak istiyordum. Fakat anlıyamadığım ba’zı yerleri vardı. Bu hutbeniz ile, anlıyamadığım yerleri açıklamış oldunuz. Medresede, hizmetlerimizin karşılığında kazandığımız beşbin akçe paramız vardır. Helâl olmasında hiç şüpheniz olmasın. Kabûl buyurursanız, bunu size hediye etmek ve ayrıca sizin talebeniz olmakla şereflenmek istiyorum” deyince, Somuncu Baba ona teveccüh edip duâ eyledi. Molla Fenârî, çok feyz ve ma’rifetlere kavuştu. Yazdığı tefsîrlerinde bu ince ma’rifetleri beyân eyledi. Bir cild büyüklüğündeki “Fâtiha Tefsîri”, bu ince bilgilerle doludur. Bu hâdiseden sonra büyüklüğü herkes tarafından anlaşılan Somuncu Baba; “Sırrımız ifşa oldu. Herkes bizi tanıdı” diyerek, Bursa’dan ayrılmak istedi. Bir sabah erkenden, Gaves Paşa Medresesi’nden birkaç talebeyi yanına alarak yola çıktı. Somuncu Baba’nın Bursa’yı terk etmekte olduğunu haber alan Molla Fenârî, koşarak bir çınarın yanında arkasından yetişti. Gitmeyip, Bursa’da kalması için çok yalvardı, ricalarda bulundu ise de, kabûl ettiremedi. Sonunda Bursalılara duâ etmesini taleb etti. Bu çınarın yanında Bursa’ya dönerek, feyizli ve bereketli bir şehir olması ve yeşil olarak kalması için duâ etti. Birbirine veda ederek ayrıldılar. “Duâ Çınarı” denilen bu ağaç, Bursa’nın Ankara yolu çıkışındadır.

Molla Fenârî, Tasavvufta Zeyniyye tarikatına mensûb idi. İpekçilikten çok iyi anladığından, kendisine yetecek kadar parayı sağlamak için bu işle uğraşır ve yiyeceği, giyeceği için lâzım olan parayı kendi emeği ile kazanırdı. Süslü elbiselerle dolaşmaktan hiç hoşlanmazdı. Gayet mütevâzi olarak giyinir, başında bir dolama ile dolaşırdı. Böyle giyinmesinin sebebini soranlara; “Elimin kazancı, daha fazlasına yetmiyor” diye cevap verirdi.

Şeyh Zeynüddîn-i Hâfî hazretlerinin en büyük halîfesi Şeyh Abdüllatîf-i Kudsî, Anadolu’yu şereflendirdiğinde, Molla Fenârî onun gelişini parlak bir manzûme ve güzel bir şiirle kutlamıştı. Zeynüddîn-i Hâfî de, aynı bahr ve vezinde bir karşılık söyleyerek, pekçok övücü sözler yazmış ve Molla Fenârî’ye göndermişti ki, bu şiirin sonu şöyledir:

“Dilerim ilâhî, sürüp gitsin onun ikbâli.
Cin, insan, herkes alsın ondan feyzini.

Ömrüne kurban olam, güçsüz şi’rim bu cevapta,
Hassân’ın şi’riyle. Hâtem cömertliği yanında.

Medhimse bir üstünlük kazandırmaz benden sana.
Hafif sayılırız elbet bütün şâirlerden daha.

Eğer bu sözlere derseler utanırım öyle,
Fenârîzâde övgüsüne İbn-i Gânim cevâbı diye”

Büyük İslâm âlimi Mevlânâ Şemseddîn Fenârî’nin ömrünün sonlarına doğru gözlerine perde geldi. Göremez oldu. Bir gece Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz; “Tâhâ sûresini tefsîr eyle!” diye buyurdukta; “Yüksek huzûrunuzda, Kur’ân-ı kerîmi tefsîr etmeye gücüm olmadığı gibi, gözlerim de görmüyor” demişti. Peygamberlerin tabibi olan Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) mübârek hırkasından bir parça pamuk çıkarıp, mübârek tükrüğü ile ıslattıktan sonra gözleri üzerine koymuştur. Molla Fenârî uyanıp, pamuğu gözlerinin üstünde bularak kaldırmış, görmeğe başlamıştır. Allahü teâlâya hamd ve şükr etmiştir. Pamuk ipliklerini saklayıp, öldüğü zaman gözleri üzerine konmasını vasıyyet etmiştir. Gözlerinin açılmasının bir şükrânesi olarak, 833 (m. 1429) senesinde Şam yolu ile ikinci defa hacca gitmiştir. Bu esnada Mısır’a ve Kudüs’i şerîfe de uğramış, birçok âlim ile sohbet edip, birbirlerinden istifâde etmişlerdir.

Molla Fenârî, “İskender Târihi”ni nazm eden Mevlânâ Ahmedî ve tıbda “Şifâ” kitabının sahibi tabîb Hacı Paşa ile birlikte, Mısır’da Ekmelüddîn-i Bâbertî’nin huzûrunda ders arkadaşı idiler. Birgün bir evliyâyı ziyârete gitmişlerdi. Bu zât, onlara bakıp. Mevlânâ Ahmedî’ye; “Sen vaktini şiirde harcarsın”, Hacı Paşa’ya; “Sen ömrünü tıbda harcarsın”, Molla Fenârî’ye de; “Sen de din ve dünyâ reîsliğini, ilim ve takvâyı birlikte bulundurursun” buyurdu. Gerçekten de, bu zâtın buyurduğu gibi oldu.

Sultânın veziri olan Hacı İvaz Paşa, bir konuda Molla Fenârî’ye kızmış bulunduğundan, gözleri görmez olunca, lâf olsun diye; “Dilerim ki, o amâ ihtiyârın namazını ben kıldırayım” demişti. Bu söz Molla Fenârî’nin kulağına ulaşınca; “Ol kimse câhildir. Cenâze namazını kıldırmayı beceremez. Cenâb-ı Hakkın kapısından ümidim şudur ki, bana hemen şifâ buyurup, onu a’mâ eyleye ve ben onun namazını eda edeyim” dedi. Çok zaman geçmeden Molla Fenârî. Allahü teâlânın lütuf ve ihsânına kavuşup, görmeyen gözü aydınlandı. Rü’yâsında Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizi görüp. O’nun mübârek tükrüğünün ve gözüne koyduğu pamuğun bereketiyle gözleri açıldı. Tam bu günlerdeydi ki, vezirin gözleri görmez oldu. Vezir, Molla Fenârî’den evvel vefât edip, cenâze namazını da Fenârî hazretleri kıldırdı.

Eserleri çok kıymetlidir. Başlıcaları şunlardır:

1- Ayn-ül-a’yân: Fâtiha sûresinin tefsîridir. Tefsîr ilminde de tam bir vukûfa sahip olan Molla Fenârî’nin bu üstünüğüne, “Fâtiha-i şerîfe” için yazmış olduğu bir cildlik tefsîri şahiddir. Bu tefsîr kitabının mukaddimesinde. İlm-i tefsîre, tefsîrin dayandığı ilimlere, müfessirlerin ta’kib edecekleri tertîb ve usûle dâir çok mühim bilgiler vardır. Bu kıymetli eser, tasavvuf ilminin birçok ince ma’ritelleri ile de süslenmiştir. İlim ve ma’rifet babında çok faydalı bilgileri ihtivâ etmektedir. Matbû’ bir eserdir. 2-Füsûl-ül-bidâyi’ fî usûl-iş-şerâyi’: Fıkıh usûlüne dâir yazdığı çok kıymetli bir eser olup, otuz senede tamamlamıştır. Bu eserinde; “Menâr”, “Usûl-i Pezdevî”. İmâm-ı Râzî’nin “Mahsûl”ünü, İbn-i Hâcib’in “Muhtasar”ını ve diğer usûl kitaplarını toplamış ve şerh etmiştir. 3-Îsagûcî şerhi: Mantık ilmine dâir. bir günde yazdığı çok kıymetli şerhtir. Îsâgûcî’ye yaptığı bu şerhi, mantık ilmini çok güzel açıklamaktadır. Buna, birgün sabahleyin başlamış, güneş batarken bitirmiştir. Bu mantık kitabı, medreselerde uzun zaman ders kitabı olarak okutulmuştur. 1304 (m. 1886) yılında İstanbul’da basılmıştır. 4-En-mûzec-ül-ulûm: Yüze yakın ilme âit mes’eleleri ihtivâ eden ansiklopedik bir eserdir. Bu eser, oğlu Muhammed Şah tarafından şerh olunmuştur. 5-Ferâiz-i Sirâciyye şerhi, 6-Şerh-i Mevâkıb üzerine Ta’likât, 7-Esâs-üt-tasrîf, 8-Esmâ’il-fünûn, 9-Es’ile, 10-Risâletü ricâl-il-gayb, 11-Risâletün fî menâkıb-iş-Şeyh Behâüddîn-i Nakşibendî, 12-Şerhu Usûl-il-Pezdevî, 13-Şerhu Telhîs-il-câmi’ el-kebîr: Fıkıh ilmine dâirdir. 14-Şerhu Telhîs-il-miftâh: Me’ânî ilmine dâirdir. 15-Şerh-ur-risâlet-il-esîriyye fil-mîzân, 16-Şerhu Fevâid-il-gıyâsiyye: Me’ânî ve beyân ilimlerine dâirdir. 17-Şerhu Mukatta’ât, 18-Şerh-ül-Mevâkıb: Kelâm ilmine dâir bir eserdir. 19-Hâşiyetün alâ şerh-ış-şemiyye: Seyyîd Şerîf Cürcânî’nin eserine yaptığı kıymetli bir haşiyedir. 20-Hâşiyetün alâ dav’ıl-miftâh, 21-Şerh-ül-Misbâh: Nahiv ilmine dâirdir. 22-Hâşiyetün alâ Şerhây-is-Seyyid ves-Sa’d lil-miftâh, 23-Uveysât-ül-efkâr fî ihtiyâri ülil-ebsâr: Aklî ilimlere dâir yazdığı bir eser olup, fen ilimlerinde zor problemlerin çözüm şekillerine karşı i’tirâzları inceler. 24-Misbâh-ül-üns beyn-el-ma’kûl vel-meşhûd fî şerh-i miftâh-i gayb-il-cem’i vel-vücûd: Sadruddîn-i Konevî’nin “Miftâh-ül-gayb” adındaki eserinin şerhidir. 25-Mukaddimet-üs-salât.

Bunlardan başka birçok metinlere, şerh ve haşiyeleri ve ta’likâtı var ise de, tedris, kadılık ve müftîlik işleriyle meşgûliyeti, eserlerinin çoğunu temize çekmeye müsâade etmeyip, müsvedde hâlinde kalmıştır.

“Ayn-ül-a’yân” adındaki tefsîrinden seçmeler:

Hazreti Ali buyurdu ki: “Her ilim, Kur’ân-ı kerîmde vardır. Fakat insanlar ondan âcizdirler.”

Hazreti Hasen buyurdu ki: “Allahü teâlâ semâdan yüzdört kitap indirdi. Bunların içindeki bilgileri dört kitapta topladı. Bunlar; Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’ân-ı kerîmdir. Sonra bu dört kitabın içindeki bilgileri Kur’ân-ı kerîme koydu.”

Enes bin Mâlik’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; “İlim öğrenmek her müslümana farzdır” buyuruldu. Hadîs-i şerîfte ilimden murâd, ilmihâl bilgisidir. Yâ’nî, dînin emirlerini yerine getirmekte her müslümana lâzım olan bilgilerdir. Allahü teâlânın varlığına, birliğine ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) Peygamberliğine inanmak bunlardandır.

Şa’bî ( radıyallahü anh ) şöyle buyurdu: “(Bilmiyorum) demek, ilmin yarısıdır. Şüpheli olduğu vakit bilmiyorum diyen kimse, ilmi ile amel etmiş olur. Ona bilen kimse gibi sevâb vardır.”

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-9, sh. 272

2) Bugyet-ül-vuât cild-1, sh. 97

3) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 47, 50

4) Miftâh-üs-seâde cild-2, sh. 124

5) Devhat-ül-meşâyıh sh. 3-5

6) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 188, 189

7) El-A’lâm cild-6, sh. 110

8) Fevâid-ül-behiyye (Lüknevî) sh. 166, 167

9) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1006, 1060

10) Kıyâmet ve Âhıret sh. 123

11) Eshâb-ı Kirâm sh. 339

12) Kâmûs-ül-a’lâm cild-5, sh. 3436

13) Rehber Ansiklopedisi cild-5, sh. 328

14) Osmanlı Müellifleri cild-1, sh. 390

MOLLA YEGÂN

Osmanlı devrinde yetişen Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Yegân bin Armağan bin Halîl’dir. Molla Yegân diye meşhûr oldu. Aslen Aydınlı idi. Doğum târihi bilinmemektedir. 857 (m. 1453) târihinde Bursa’da vefât etti. Vefât târihinin başka senelerde olduğuna dâir de rivâyetler vardır. Bursa’da Yıldırım İmâreti yanındaki mektebe defnedildi. Bugün mezarından eser yoktur.

Çocukluğu Aydın’da geçti. Orada temel bilgileri öğrendi. Aydın’daki âlimlerden öğrenebileceği bilgilere sahip olduktan sonra Bursa’ya gitti. Bursa’da Molla Fenârî’den ilim öğrenip icâzet aldı. Bursa’da çeşitli medreselerde müderrislik yaptı. Kendi adıyla anılan Molla Yegân Medresesi’nde senelerce müderrislik yapıp, tâliblerine ilim öğretti. Molla Fenârî’nin vefâtından sonra, başmüderris ve Bursa kadısı oldu. Sultan İkinci Murâd Hân, bu kıymetli ilim adamını çok severdi. Ona sık sık ihsân ve iltifâtlarda bulunur, nasihatlerini dinlerdi. Hattâ Molla Fenârî’den sonra onu Osmanlı Şeyhülislâmlığına ta’yin ettiği söylenir. Buna göre Molla Yegân ( radıyallahü anh ), Osmanlı Devleti’nin üçüncü şeyhülislâmı olmaktadır. Molla Yegân’la Sultan İkinci Murâd arasındaki yakınlığa; Molla Gürânî’nin Bursa’ya getirilmesi hâdisesi en güzel örnektir. Bu hâdise şöyle olmuştu: Molla Yegân hacca gitmiş Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevveredeki mübârek yerleri ziyâret etmekle, Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) ayak bastığı yerlere ve kabr-i şerîfine yüz sürmekle şereflenmişti. Hac esnasında, Molla Gürânî ile tanıştı. Ondaki eşsiz ilmi, dinindeki olgunluğu ve güzel ahlâkını gören Molla Yegân, böyle bir âlimin ancak Osmanlı mülkünde kıymet bulacağını ifâde edip, Molla Gürânî’yi Bursa’ya da’vet etti. Beraberce Bursa’ya geldiler. Molla Yegân, Sultan Murâd Hân’ın huzûruna varınca, Sultan; “Onca yer gezip, gördün, bize ne hediye getirdin?” diye suâl etti. Molla Yegân da; “Tefsîr ve hadîs ilimlerinde yetişmiş bir âlim getirdim” cevâbını verdi. Molla Gürânî’yi getirip, Pâdişâh’a takdim etti. Pâdişâh da onun ilmini takdîr edip, Hüdâvendigâr Gâzî Medresesi müderrisliğine ta’yin etti. Daha sonra Manisa’da bulunan Şehzâde Mehmed’e (Fâtih’e) hoca ta’yin edildi.

Herkesin sevgisine mazhar olan Molla Yegân, keskin zekâlı ve yumuşak huylu bir zât-ı muhterem idi. Dîne uymakta, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını gözetmekte, Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) güzel ahlâkı ile ahlâklanmakta, insanlara dînini öğretmekte çok ileri idi. Yüzü ak, boyu uzun ve sakalı gürdü. Çok cömert olup, Allahü teâlânın dostları ile yemek yiyip sohbet etmekten çok hoşlanır, onlar için nadide sofralarda lezîz yemekler hazırlatırdı. Fakir-zengin herkesi sofrasına da’vet eder, o sofradan herkes doymuş olarak kalkardı.

Ömrünü, ilim öğrenmek ve ilim öğretmekle, Allahü teâlâya ibâdet etmekle geçiren Molla Yegân, pekçok talebe yetiştirdi. Yetiştirmiş olduğu talebeleri arasında; başta oğulları Yegânzâde Mehmed Paşa ve Yegânzâde Molla Sinâneddîn Yûsuf Bâlî olmak üzere; İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey, Karamanlı Küçük Ya’kûb, İbn-ül-Hatîb Molla Tâceddîn İbrâhim, Ayasolug Çelebisi Molla Mehmed, Molla Halîl Hayreddîn, Hacı Hasenzâde Molla Mehmed, Şeyhülislâm Efdalzâde Hamîdüddîn gibi âlimler vardı.

Daha çok talebe yetiştirmekle meşgûl olan Molla Yegân, kitap yazmaya pek fırsat bulamamış ba’zı meşhûr kitapların kenarlarına haşiyeler ve “Risâletün fîl-hulle” adlı bir eser yazmıştır.

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 99

2) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 199

3) Tâc-üt-tevârih (Ulemâ kısmı)

4) Keşf-üz-zünûn sh. 861

5) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 211

AYNÎ (Bedreddîn Mahmûd bin Ahmed)

Hanefî fıkıh âlimi ve tarihçi. İsmi, Mahmûd bin Ahmed bin Mûsâ bin Ahmed bin Hüseyn bin Yûsuf bin Mahmûd’dur. Lakabı “Bedreddîn” olup, “Ayni” nisbeti ile meşhûr oldu. Aslen Ankaralı olup, Türktür. Aynî’nin büyük dedesi Ahmed, oğlu Mûsâ ile milâdi ondördüncü asrın başlarında, Ankara’dan hicret ederek Haleb’de yerleşmiş ve babası Ahmed orada dünyâya gelmiştir. Bilâhare ailesi Anteb’e gelip yerleşmiştir. Babası büyük bir fıkıh âlimi olup, Sicillât (İlâm) tanzimi işlerinde mütehassıs idi. Çeşitli ilim dallarında da geniş bilgiye sahip olan babası, hakkaniyet ve adâletten ayrılmadan 30 seneye yakın kadılık vazîfesi yaptıktan sonra, 784 (m. 1382) senesinde vefât etti. Bedreddîn Aynî de, 762 (m. 1360) senesi Ramazan ayında Anteb’in Kepken mahallesinde dünyâya geldi. Burada doğmuş olması münâsebetiyle “Aynî” diye şöhret buldu. O vakit Anteb’in (Ayıntâb’ın) adının “Ayn” olduğu anlaşılmaktadır.

Bir ulemâ ailesine mensûp olan Aynî, küçük yaşında ilim tahsiline başladı. Evvelâ doğduğu şehirde, sonra Bihisti, Kâhta, Malatya ve Haleb’de devam etti. Sonra Şam, Kudüs ve Kâhire’ye gitti. Kâhire’de tasavvuf yoluna intisâb ederek, henüz yeni te’sis edilmiş bulunan Barkûkıyye tekkesinde bir müddet kaldı. Şam’a ve doğum yeri olan Anteb’e müteaddit ziyâretlerde bulundu. 829 (m. 1425) târihinde Mısır Hanefî Kâdı’l-kudâtlığına ve Evkaf nâzırlığına ta’yin olunan Bedreddîn Aynî, Sultan Eşrefin yanında yüksek bir mevki kazanmış olduğundan, hayatının bu devri gıbta edilecek bir sûrette parlak geçmiş ve bu vazîfeyi 842 (m. 1438) târihine kadar tam bir liyâkat, hakkaniyet ve adâletle ifâ etmiştir. Her ilim dalında yed-i tûlâ (Çok derin ve geniş bilgi) sahibi idi. Özellikle hadîs, tefsîr, fıkıh, lisan ve târih ilimlerinde zamanının İmâmı (en büyük âlimi) mertebesine yükselmişti. “Hazînet-ül-ulûm” lakabı ile yâd olunan bu büyük zât, elliye yakın kitap te’lîf etti. Câmi’ul-Ezher yakınında bir medrese ve kütüphâne yaptırıp, ders vermek ve kitap yazmakla meşgûl oldu. Bütün kitaplarını buraya vakfetti. 855 (m. 1451) senesi Zilhicce ayının dördünde 90 küsur yaşında Kâhire’de vefât etti.

Bedreddîn Aynî, çocukluğunda Kur’ân-ı kerîmin tamâmını hıfzetmiş (ezberlemiş) idi. Babasından ve fükahâdan Cemâleddîn Yûsuf Malâtî’den ve daha birçok âlimden fıkıh ilmini öğrendi. Şemseddîn Muhammed bin Râfi’ bin Zâhid ile uzun süre kalıp, ondan; sarf, lügat, mantık ve diğer ilimleri okudu. Yine sarf, ferâiz-i Sirâciyye kitabını başka ilimleri de, Bedreddîn Mahmûd bin Muhammed el-Antâkî’den okudu. Nahivde, “Mufassal” ve metni “Tenkîh” ile beraber, “Tavdîh” kitaplarını, İmâm-ı Teftâzânî’nin talebesi Esîruddîn Cibril bin Sâlih el-Bağdâdî’den, “Misbâh” kitabını da Hayreddîn el-Kâsir’den, “Dav-ül-Misbâh” kitabını, Zinnûn’dan dinledi. Fıkıh ilmini babası ile Mikâil’den öğrendi. “Kudûrî” ve “Manzûme” adındaki eserleri okumak ve “Mecma” isimli eseri de dinlemek sûretiyle Mîkâil’den ve Hüsâmeddîn er-Rehâvî’den okudu. Me’fînî, beyân ve tefsîr ilimlerine dâir eserleri Tayyibî’nin talebesi büyük fıkıh âlimi Îsâ bin Hâs bin Mahmûd es-Sermâvî’den ve Cârbûrdî’den okuyarak çok istifâde etti. Bütün bu ilimlerde çok yükseldi. Babasının yerine memleketinin kâdısı (hâkimi) oldu.

Bedreddîn Aynî, 783 (m. 1381) senesinde Haleb’e gelerek, Cemâleddîn Yûsuf el-Malâtî’den ilim tahsil etti. Fıkıh ilmine dâir yazılan “Hidâye” ve “Ahseykesî”nin kitaplarını ondan okudu. “Ferâiz-i sirâciyye” şarihi Haydar-ı Rûmî’den de ilim okudu. Sonra memleketine döndü ve babasının vefâtına kadar oradan ayrılmadı. Tekrar ilim tahsil etmek için sefere çıktı. Bihistî’de Vekıyy-i Bihistî’den, Kâhta’da Alâüddîn-i Sîrefi’den, Malatya’da Ber-ül-Keşyâfi’den ilim tahsil ettikten sonra memleketine döndü. Bundan sonra hacca gitti. Şam’a uğrayıp Kudüs’e geldi ve Beyt-ül-makdis’i (Mescid-i Aksâ’yı) ziyâret etti. Orada Hanefî âlimlerinden Alâüddîn Ahmed bin Muhammed es-Seyrâmî ile karşılaştı ve ondan hiç ayrılmayıp çok istifâde etti. 788 (m. 1386) senesinde onunla beraber Kâhire’ye gitti. Orada Berkûkıyye tekkesine yerleşip, Şeyh Alâeddîn’in hizmetinde bulundu. Ondan fıkıh, usûl-i fıkıh, meâni, beyân ve diğer birçok ilimler ile “Keşşâf” tefsîrinin başından bir bölümünü okudu. Yine Şihâbüddîn Ahmed bin Hasr et-Türkî’den fıkıh ve başka ilimleri okudu. Ayrıca “Mehâsin-fil-ıstılâh” adındaki eserin müellifi Belkmî’den de ilim aldı. İbn-i Hacer-i Askalânî’den, “Şâtıbiyye” adındaki kırâat ilmine dâir eseri, Zeyn-ül-Irâkî’den “Sahîh-i Müslim”i ve İbn-i Dakîk-ül-Iyd’in “İlmâm”ını dinledi. Takıyyüddîn-i Decvî’den de; Kütüb-i sitte, Müsned-i Abd, Müsned-i Dârimî ve Müsned-i Ahmed’in birinci cüz’ünden üçte birine yakınını okudu. Hâfız Kutb-ül-Halebî’nin torunu Kutbüddîn Abdülkerîm’den Taberânî’nin üç “Mu’cem”inden birini, Şerefüddîn bin Küveyk’ten “Şifâ”yı, Nûreddîn el-Fevi’den Dâre Kutnînin “Müsned”inin bir kısmını veya hepsini, Tagrî Bermiş’ten Tahâvî’nin “Şerhu me’ânî-âsâr”ını ve Hâfız Heysemî’den de daha birçok eserleri okudu. Nâsıruddîn el-Kurtî’den tasavvuf ilmini öğrenip, bu yola intisâb etti. Bu sıralarda Şam’a gitti. Orada, Hanefî âlimlerinden Necm bin Keşk’ten ve Haccâr’dan ve İbn-i Zübeydî’den “Sahîh-i Buhârî’nin bir bölümünü okudu. Hârisî’nin “Müsned-i Ebî Hanife” adındaki eserinin beşinci cüz’ünü, Şeref bin Küveyk’ten okumuştur. İzzeddîn bin Küveyk ve babası Şerefüddîn’den hadîs-i şerîf dinledi. Berkûkıyye tekkesinin Şeyhi Alâüddîn vefât edinceye kadar onun hizmetinden ayrılmadı. Şeyhin vefâtından sonra, kendisini çekemiyenlerin zorlaması ile bu tekkeden ve hattâ Kâhire’den uzaklaştırılmak istendi. Sirâcüddîn-i Belkînî, onu sevenlerdendi Onun ayrılmaması için çok uğraştı. Fakat o, az sonra memleketine gitti. Sonra döndü. Şöhreti çok yayılmasına rağmen, fakirleşmişti. Bundan sonra Mısır’da hüküm süren emirlerden ve sultanlardan birçoğu, onun faziletini, üstünlüğünü takdîr edip, birkaç kerre Kâhire’nin muhtesibliğine ta’yin ettiler. Evkaf nâzırlığı yaptı.

Eserleri pekçoktur. Bir kısmı Türkçe olup, çoğunu Arabca yazmıştır. Üç eseri çok meşhûr olup, pek kıymetlidir. Hepsi elli kadar olan teliflerinin ba’zıları şunlardır:

1-Umdet-ül-kâri’ fî şerh-i Sahîh-il-Buhârî: Her cildi yediyüzer sayfa olmak üzere, onbir cilddir. Bu muazzam ve kıymetli eseri, Kur’ân-ı kerîmden sonra, İslâm kitaplarının en doğrusu olan “Buhârî’nin şerhidir. Bu eser, diğer şerhler arasında beyân, sıhhat ve münderecât bakımlarından en üstünüdür. Bu eseri, hadîs âlimlerince çok takdîr edilmiş ve yüksek bir mazhâriyete ulaşmıştır. Merhum Bedreddîn Ayni, bu eseri sebebiyle “Şârih-i Buhârî” diye anılagelmiştir. “Allâme Aynî” de denilmektedir.

O asrın en büyük âlim ve muhaddislerinden olan İbn-i Hacer-i Askalâni de, Sahîh-i Buhârî’ye mufassal (geniş) şerh yazmıştı ki, buna “Feth-ül-bârî fî şerhi Sahîh-il-Buhârî” adını vermiştir. Bu, Aynî’nin şerhinden biraz evvel yazılmıştır. Her iki eser de matbû’ olup, kütüphânelerde mevcûttur.

Trablusgarb âlimlerinin büyüklerinden Abdürrahmân Busayrî, “El-Mübtekarât-ül-le’âlî ved-Dürer fil-mübâkemeti beyn-el-Aynî ve İbn-i Hacer” adında bir eser yazarak, bu iki büyük âlimi ve eserlerini mukayese etmiştir. Bu eser, Libya’da basılıp neşrolunmuştur.

2- Akd-ül-Cümân fî târihi ehl-iz-zemân: Bu eserinde, kâinatın yaratılışından başlanarak, varlık âleminin yaratılışı ve geçirdiği devirler îzâh olunduktan sonra, Hazreti Âdem’den i’tibâren 851 (m. 1447) târihine kadar meydana gelen vak’alar ve Peygamberlerin hayatları anlatılmaktadır. Bilhassa İran, Rum, İslâm ve İslâmdan önce kurulan Arab devletleri hakkında geniş ma’lûmât verilmiş ve coğrafya, Tabakât-ül-arz (etnoğrafya), hey’et (astronomi) ve hayvanât (zooloji) ilimleri konularında çok faydalı bilgiler ve geniş açıklamalarda bulunmuştur. Eserin içinde, Aynî’nin gayet hakîm bir tarzdaki tetkikleri de yer almaktadır.

Akd-ül-Cümân, Sultan Üçüncü Ahmed’in emriyle ilmî bir heyet tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir. 620-851 (m. 1223-1447) seneleri arasında olan vak’aları içine alan nüsha, Millet Kütüphânesi Pertev Paşa kısmındadır. Bu “Târih”in onbirinci cildi Mirzâde Sâlim ve sekiz cildi Abdüllatîf Râzî ve bir kısmı Sümbül zâde Vehbî ve birinci cildi Üsküdarlı Mehmed Emîn efendiler tarafından tercüme edilmiştir. Tercüme edilen bu nüshalar, Nevşehirli Dâmâd İbrâhim Paşa ve Es’ad Efendi kütüphânelerinde mevcût ve mahfûzdur, saklıdır.

“Akd-ül-Cümân’ın Arabca nüshası, takım olarak Bâyezîd Câmi-i şerîfi ve Aşir Efendi Kütüphânelerinde bulunduğu gibi, bir takım da Enderun’da Sultan Üçüncü Ahmed Kütüphânesinde bulunmaktadır. Bu takımın birinci cildi müellifîn elyazısı iledir. Ba’zı cildleri Beşirağa ve ba’zı cildleri Süleymâniye Kütüphânesindedir. Bu konudaki ma’lûmâtı Bursalı Tâhir Bey, “Osmanlı müellifleri” adındaki eserinin birinci cild 353. sayfasında vermektedir.

Aynî, bu eserini, kardeşi Şihâbüddîn Ahmed ile birlikte 8 cild hâlinde ihtisar etmiştir (kısaltmıştır). Birincisi “Târih-i Bedrî”, muhtasarı da “Târih-i Şihâbî” adları ile meşhûr olmuştur. Aynî, büyük eserini 3 cild üzerine bir kerre daha ihtisar etmiş ve buna “Târih-ül-bedr fî evsâf ehl-il-aşr” adını vermiştir.

3- El-Mekâsıd-ün-nahviyye fî şerhi Şevâhidi şürûh-il-Elfiye: İbn-i Mâlik’in “Elfiye”sinin dört şerhinden alınmış şiir misâllerine dâirdir.

4- El-Binâye fî şerh-il-Hidâye: Hanefî mezhebinin temel fıkıh kitaplarından “Hidâye”nin şerhidir. Aynî, “Hidâye” şerhinde diyor ki: “Hâfızlar, para için, mâl için Kur’ân-ı kerîm okumamalıdır. Hâfız da, parayı veren de günaha girer.”

5- Keşf-ül-lisân: İbn-i Hişâm’ın şerhidir. 6- Şerhu Me’ânî-ül-âsâr Tahâvî’nin eserinin şerhi olup, adını “Mebânî-ül-ahbâr” koymuştur. 7-Şerh-i Kenz, 8- Şerh-i Mecma’, 9- Şerhu dürer-il-bihâr, 10- Tabakât-ül-Hânefiyye, 11- Tabakât-üş-Şu’arâ, 12-Muhtasaru târih-il-İbn-i Asâkir, 13-Şerhu Şevâhid-is-sagîr vel-kebîr, 14-Kudûrî tercümesi: Türkçe yazılmış bir fıkıh kitabıdır. 15- Târih-ül-akâsire: Türkçe yazılmış bir târih kitabıdır. Aynî’nin yetiştirdiği talebesinden ve Türk asıllı olan, meşhûr tarihçi Ebü’l-Mehâsin Yûsuf bin Tagriberdî (Tanrıverdi), “Menhel-üs-Sâfî” adındaki eserinde, hocası hakkında geniş bilgi vermektedir. Burada, târihini Melik Eşrefe Arabca okuyup, Türkçeye tercüme ettiğini ve melikin buna çok hayret ettiğini yazmaktadır. 16-Nûhbet-ül-efkâr fî tenkîhi mebânî-il-ahbâr: Hadîs ilmine dâir olup, 8 cilddir. 17-Şerh-ül-Menâr: Usûl-i fıkıh hakkındadır. 18- Zeyn-ül-mecâlis: Sohbetlerindeki nasihatlerini ve nâdir haberleri içine alan 8 cildlik bir eserdir.



1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-12, sh. 150

2) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-10, sh. 131

3) Bugyet-ül-vuât cild-2, sh. 275

4) Kâmûs-ül-a’lâm cild-5, sh. 3233

5) Şezerât-üz-zeheb cild-7, sh. 287

6) Miftâh-üs-se’âde cild-1, sh. 208, 265, cild-2, sh. 148

7) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 988

8) Fevâid-ül-behiyye sh. 207

9) Keşf-üz-zünûn sh. 152, 154, 155, 220, 282, 287, 294, 375, 548, 972, 990, 1006, 1012, 1015, 1016, 1021, 1066, 1098, 1102, 1134, 1137, 1150, 1180, 1226, 1506 1515, 1600, 1651, 1686, 1728, 1918, 2035, 2036,

 

İBN-İ HÜMÂM

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Muhammed bin Abdülvâhid bin Abdülhamîd bin Mes’ûd es-Sivâsî el-İskenderî el-Kâhirî el-Hanefî olup, lakabı Kemâlüddîn’dir. 788 (m. 1386) senesinde İskenderiyye’de doğdu. 861 (m. 1457) senesi Ramazân-ı şerîfin yedisinde, Cum’a günü Kâhire’de vefât etti. O günün ikindi vakti cenâze namazı kılındı. Cenâze namazını Kâdı İbn-i Deyrî kıldırdı. Sultan ve devlet erkânı cenâzede bulundu. Karâfe’de İbn-i Atâullah’ın türbesi içine defnedildi.

İbn-i Hümâm’ın babası Sivas’ta kadı idi. Sonra Kâhire’ye giderek Hanefî mezhebi kadı vekîli oldu. Daha sonra İskenderiyye kadısı oldu. Orada Mâlikî mezhebi kadısının kızı ile evlendi. Bu izdivacdan İbn-i Hümâm doğdu, İbn-i Hümâm, babasından ve şehrindeki âlimlerden ilim öğrendi. Hidâye adlı eseri Kârî-ül-Hidâye diye tanınan Sirâcüddîn’den okudu. İbn-i Hümâm, ilim tahsili hakkında şöyle demektedir: “Birçok ilmî kitap okudum. Fıkıhsız olamıyacağını anladım. Bu yüzden hocam Sirâcüddîn’in yanında ve sonra da Seyyid İmâm Celâlüddîn’den fıkıh ilmini öğrendim.” Arabcayı ve âlet ilimlerini (sarf, nahiv, lügat…) Cemâlüddîn Hamîdî’den, usûl ve diğer ilimleri Bisâtî’den, hadîs ilmini Ebû Zerâ’a Irâkî’den öğrendi. Cemâlüddîn Hanbelî ve Şemsüddîn Şami’den hadîs-i şerîf dinledi. Merâgi ve İbn-i Zâhire’den icâzet (diploma) aldı. Muhib bin Şahne’den de Kâhire’de istifâde etti ve onunla birlikte Haleb’e döndü. Ayrıca kırk büyük âlimden icâzet (diploma) aldı. Akranlarından çok ileri oldu. Tefsîr, hadîs, usûl, fıkıh, nahiv, kelâm, mantık ilimlerinde iyi yetişip büyük bir âlim oldu ve kıymetli eserler yazdı, ilim yaymağa koyuldu. Ondan çok kimseler istifâde etti. Dört mezhebin âlimleri ondan ilim öğrendi. Hanefî âlimlerinden Takıyyüddîn Şems, Zeynüddîn, İbn-i Kâsım ve Seyfüddîn, Şafiî mezhebinde İbn-i Hıdır, Münâvî ve Ververî, Mâlikî mezhebinden Ubâde, Tâhir ve Karâfî, Hanbelî mezhebinden de Cemâl bin Hişâm ondan ilim tahsil edenler arasındadır.

İbn-i Hümâm, tasavvuf ehlinin kavuştuğu mertebe ve makamlara da ulaştı. Keşf ve kerâmetleri görüldü. Bir müddet insanlardan ayrı kaldı. Âlimler kendisine yalvarıp; “Bu inzivân sona ersin, insanların senin ilmine çok ihtiyâcı var” dediler, İbn-i Hümâm, bir süre Mensûriyye, Eşrefiyye ve Şeyhûniyye medreselerinde fıkıh dersleri verdi. Mensûriyye Medresesi müderrisliğine ta’yin edildi.

İbn-i Hümâm, çok tevâzu sahibi idi. Birgün Alâüddîn el-Buhârî’nin ilim meclisine geldi ve meclisin en arka tarafına oturdu. Bu durumu fark eden Alâüddîn, yerinden kalkıp yanına geldi ve; “Senin yerin burası değildir. Baş köşeye buyurun, bu kadar tevâzuya lüzum yoktur. Zira bizler senin derecen ile şeref duyarız. Meclislerde baş köşeye teşrîfini isteriz” dedi.

İbn-i Hümâm, birçok eser yazdı. Bunlardan ba’zıları şunlardır, 1- Feth-ül-kadîr Hidâye adlı fıkıh kitabına yaptığı şerh olup, çok kıymetlidir. 2-Tahrîr: Usûl ilmine dâir bir eserdir. Bu eserin İbn-i Emîr Hac tarafından yapılan şerhi de çok kıymetlidir. 3- Zâd-ül-fakîr: Namazla ilgili mes’eleler hakkında yazılmıştır. 4- Şerhu bedî’un-nizâm İbn-i Sa’âti, 5- Fevâtih-ül-efkâr fî şerhi Remeât-il-envâr, 6- El-Müsâyerâtü fil akâid-il-münciyeti fil-âhıreh (Matbûdur). Ayrıca, “Sübhânallahi ve bi hamdihi”nin i’râbı hakkında bir risalesi vardır.

İbn-i Hümâm, Tahrir adlı eserinde buyuruyor ki: “Dört mezhebten birisine uymak vâcibdir. Bunlardan birine uymıyanın Ehl-i sünnetten olmadığında âlimler sözbirliği ettiler.

Bir işi bir mezhebe göre yaparken, başka bir mezhebi de taklid etmesi, iki mezhebde de bâtıl olacak birşey yapmamak şartı ile caiz olur. Abdest alırken, Şafiî mezhebini taklid ederek uzuvlarını ovmayan kimse, hanımına eli değince, Mâlikî mezhebine göre abdest bozulmadı diyerek namaz kılsa, bu namazı bâtıl olur. Çünkü, abdesti her iki mezhebe göre sahih değildir.”

Feth-ül-kadîr kitabından ba’zı bölümler:

“Müftînin müctehid olması lâzımdır. İctihâd derecesine yükselmiş âlim olmıyan din adamı müftî olamaz. Müctehid olmıyan din adamı müftî yapılırsa, bunun, müctehidlerin bildirdiklerini okuyup, öğrenip, bunları söylemesi lâzımdır.”



1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-10, sh. 264

2) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-8, sh. 127

3) Şezerât-üz-zeheb cild-7, sh. 297

4) Bugyet-ül-vuât cild-1, sh. 166

5) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh. 132

6) Fevâid-ül-behiyye sh. 180

7) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 201

8) El-A’lâm cild-6, sh. 255

9) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh. 236, 358, 882, 945 cild-2, sh. 1040, 1292, 1666, 2034

10) Brockelmann Gal-2, sh. 225 Sup-2, sh. 91

11) Tam ilmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 43, 114, 241, 782, 1018

12) Fâideli Bilgiler sh. 29, 136

13) Rehber Ansiklopedisi cild-8, sh. 30

HIZIR ÇELEBİ (Hızır Bey)

Osmanlı âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Hızır Çelebi bin Celâleddîn olup Sivrihisarlıdır. Nasreddîn Hoca’nın torunlarındandır. Babası Celâleddîn Çelebi, Sivrihisar kadısı idi. Sivrihisar, bugünkü Eskişehir’in ilçesi olabileceği gibi, Akşehir yakınlarında o devirde büyükçe bir kasaba olan bugünkü Sivrihisar köyü de olabilir. 810 (m. 1407) senesi Rebî’ul-evvel ayının birinde doğdu. 863 (m. 1458) senesinde İstanbul’da vefât etti. Vefâ ile Zeyrek arasında, Unkapanı’na giden cadde kenarında defnedildi.

Küçük yaşta babasından ilim tahsîl etti. Daha sonra Molla Yegân’a talebe olup, aklî ve naklî ilimleri tamamladı ve kızıyla evlenip dâmâdı oldu. İbn-i Cezerî’den kırâat ilmini öğrendi.

Hızır Bey, zekâsının kuvveti ve çalışmasının çokluğu sebebiyle, birçok dînî ve fenni ilimlerde derin âlim oldu. Memleketi olan Sivrihisar’da kadılık ve müderrislik yaptı. Kimsenin bilemediği bilgileri bilmekte, Fenârî’den sonra eşi yoktu.

Fâtih Sultan Muhammed Hân’ın padişahlığının ilk senelerinde, Arabistan’dan bir zât gelip, çeşitli ilim ve fenlerden suâller sordu. Zamanının âlimleri tatmin edici cevaplar veremediklerinden, Fâtih’in canı sıkıldı. Bütün beyleri, paşaları ve vezirleri topladı ve: “Ülkemde bu adama cevap verecek bir ilim adamımız yok mudur? Çabuk olun, araştırın ve bana derhâl müsbet bir cevap getirin!” dedi. Vatan topraklarını iyi bilen vezirler, düşündüler ve Sivrihisar Medresesi’nde görev yapan Hızır Bey hatırlarına geldi ve Fâtih’e; “Sultânım! Ülkemizde Hızır Bey adında değerli bir âlimimiz var, emir buyurursanız, haberci gönderip onu buraya çağıralım” dediler. Sultan hemen; “Durmayın, kim varsa derhâl da’vet edin, gelsin” dedi. Bunun üzerine, Hızır Bey’i çağırmak üzere Sivrihisar’a üç kişilik bir hey’et gönderdiler. Hızır Bey, bu hey’etle İstanbul’a geldi. Hızır Bey, o zaman daha otuz yaşlarında ve asker kıyâfetinde bulunduğundan, yaş ve kıyâfeti, meşhûr âlimlere meydan okuyan zâtın alay edercesine gülmesine sebep oldu. Ancak, onun sorduğu bütün sorulara cevap verdi. Bundan sonra Hızır Bey suâle başladı. O kimse cevap veremeyip, mağlup oldu ve şu i’tirâfı yaptı: “Hızır Bey, İslâm âleminde benzeri pek az bulunan ilim adamlarınızdan biridir. Kendisinde öylesine bir hafıza ve zekâ var ki, karşısında durmak mümkün değildir.” Bu durum Fâtih Sultan Mehmed Hân’ı fevkalâde memnun ettiğinden, ona; “Yüzümüzü ak eyledin, cenâb-ı Hak da iki cihanda senin yüzünü ak eyleyip, ilmini ve fadlını arttırsın” dedi. Fâtih’in, Hızır Bey hakkındaki muhabbet ve teveccühü günden güne arttı. Bursa’da ba’zı medreselerin müderrisliği kendisine verildi ve maaş bağlandı. Daha sonra Anadolu ve Rumeli’de ba’zı kadılıklarda bulundu.

Hızır Bey, İstanbul’un fethinde, ilk olarak İstanbul kadısı ve belediye başkanı olup, vefâtına kadar, ya’nî altı sene bu makamda kaldı. Adâlet ve hakkaniyetle işleri yürütüp, meşhûr oldu. İstanbul’da Hacı Kadın mescidini yaptırdı.

Hızır Bey’in ders halkasına, birçok âlim devam etti. İlim ve irfanından çok kimseler istifâde etti. İçlerinde, Mevlana Muslihuddîn Kastalânî, Ali Arabî, Hocazâde ve Hayâlî gibi meşhûr âlimler yetişti.

Bursa müftîsi Ahmed Paşa, Sinân Paşa ve Bursa kadısı Ya’kûb Paşa, Hızır Bey’in oğullarıdır. Üçü de; zekâları, ilim ve irfanları ile temayüz etmiş üstün kimselerdir.

Hızır Bey’in güzel ahlâkı, zühd ve takvâsı da, ilmi gibi yüksekti. Arab, Fars ve Türk edebiyatında da geniş bilgi sahibi olup, şairliği de vardı. Her üç dilde de kıymetli şiirler yazdı. Akaide dâir meşhûr “Kasîde-i Nûniyye”yi nazmetti. “Kasîde-i Nûniyye”, talebesi Molla Hayâlî ve diğer âlimler tarafından şerh olundu. “İcâletü leyletin el-leyleteyn” adında Arabca bir Kasîde-i Nûniyyesi ve diğer ba’zı eserleri daha vardır. Arabca, Farsça ve Türkçe şiirleri de olup, şu beyt onundur:

Vermiş sabâ benefşeye peygâm-ı zülf-i yâr,
Ol lezzetin hevâsı dimâgındadır dahî.

İstanbul’un Anadolu yakasında, Molla Hızır Bey’in geniş arazisi bulunduğu için, buraya Kâdıköyü (Kadıköy) ismi verilmiştir.

Çok sevdiği mübârek bir zâta hitaben yazdığı bir beytinde; “Ey benim rûhumun dostu, senin cisminin (vücûdunun) gölgesi, vefâtımdan sonra kabir toprağına bir düşse; kabirdeki kemiklerim, zerrelerim selâmına cevap verirdi” demektedir. Fârisî bir beytinde ise; “Aşk yetmişiki millet dışında kalan bir hâldir. Âşıklara kalabalık hâli tatlı olmayıp, onlar yalnızlığı isterler” demektedir.

Ebced hesabıyla ilk târih düşüren şâir ünvanına da sahip olan Hızır Bey, dünyâ çapında bir hâdise olan İstanbul’un fethi için şöyle târih düşürdü:

“Feth-i İstanbul’a nusret bulmadılar evvelûn,
Feth idüb Sultân Mehmed kıldı târih “Âhırûn”.

Hızır Bey (Hızır Çelebi), adâleti ile ilgili hikâyeleri ile tanınır. Zamanında ilminin üstünlüğü, dindeki sebâtı, ahlâkındaki güzelliği ile meşhûr olan Hızır Bey, boyunun kısa olması dolayısı ile “İlim dağarcığı” adıyla anılırdı. Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) mübârek hadîs-i şerîflerinde methedilen Fâtih Sultan Mehmed Hân, İstanbul’u alıp, halkını âdil idâresi ile şenlendirip şereflendirince, Hızır Bey’i şehre kadı ta’yin eyledi. Kâdılar, bugünkü belediye reîslerinin yaptıkları işleri de yaparlardı. Çünkü o zamanlar, nüfus ne kadar kalabalık olursa olsun, insanların mahkeme ile işleri pek az olurdu. Kimse kimseye kötülük düşünmez, komşu komşunun hakkına riâyet ederdi. Nitekim Fâtih’in, İstanbul’un fethinden önce tebdil-i kıyâfetle Edirne bedesteninde dolaşırken başından geçen hâdise meşhûrdur. Fâtih Sultan Mehmed Hân, bir sabah vakti, tebdîl-i kıyâfetle alışverişe çıktı. Yanında halk kıyâfetindeki vezirinden başka kimse yoktu. Girdiği dükkândan iki okka yağ istedi. Onu aldıktan sonra, beş okka da bal vermesini söyledi. Dükkân sahibi; “Efendim, ben siftahımı yaptım, balı da komşudan alın, o da siftah etsin” dedi. Öbür dükkâna gittiler. Oradan da ikinci birşey alamadılar. Böyle kaç dükkânı dolaştılar, hiçbirinden ikinci birşey alamadılar. Hızır Bey, komşunun değil hakkına, komşuya karşı ihsâna bu kadar riayetkar olan böyle bir milletin kadısı idi.

Hızır Bey, İstanbul kadısı ve belediye başkanı olarak vazîfeye başladıktan bir müddet sonra, bir hıristiyan mîmâr geldi. Hızır Bey’i buldu. Kâdı efendiye hâlini arzedip, pâdişâh Fâtih Sultan Mehmed Hân’dan şikâyetçi olduğunu söyledi. O zamanlar, Avrupa ülkelerinde değil kralı mahkemeye vermek, aleyhinde konuşmak bile, bir insanın kendi hayâtından olmasından başka bir ma’nâya gelmezdi. O günlerde, İspanya’da hıristiyanlar, binlerce müslümanı; kadın, ihtiyâr, çocuk demeden kılıçtan geçirmekteydi. Bir hıristiyan ise, bir müslüman devletinde, o devletin kadısına, devletin pâdişâhını şikâyet edebilme hakkını kendisinde bulabiliyordu. Hızır Bey, hıristiyan mîmârı dinledi. Fâtih Sultan Mehmed Hân, bugünkü Ayasofya Câmii’nden daha yüksek kubbeye ve daha üstün mimarî husûsiyetlere sahip bir câmi yaptırmak istemiş ve o hıristiyan mimar da bu işe tâlib olmuştu. Ama bir hıristiyan olarak, müslümanların, meşhûr Ayasofya kilisesinden daha üstün husûsiyetleri hâiz bir esere sahip olmalarına gönlü râzı olmamıştı. Bu gayesini gerçekleştirebilmek için de, böyle bir câmiyi kendisinin yapabileceğini söyleyerek işe tâlib oldu. Câminin inşâatı başladı. Mısır’dan binbir zahmetle getirilmiş olan sütunların yüksekliklerini kısa tutmuş, dolayısıyle kubbenin yüksekliği de Ayasofya’dan alçak olmuştu. İnşâatın bitmesine yakın ziyârete giden Fâtih Sultân Mehmed Hân, sütunların kasıtlı olarak küçültülüp, meşhûr Ayasofya’dan daha üstün bir binanın yapılmaması gayreti güdüldüğünü anladı. Bu hâle çok hiddetlendi. Hıristiyan mimarın cezalandırılmasını emretti. Emîr yerine getirildi. Eli kesildi. Yüzlerce kilometreden binbir emekle gelen mermer sütunlar, hıristiyan gayreti ile kısaltılmış, Sultân’ın emri ve iyi niyeti ayaklar altına alınmıştı. Üstelik devletin kânun ve nizâmına uymak karşılığında zımmîlik hakkı bahşedilmiş olmasına rağmen, böyle bir yola tevessül etmişti. Bir mîmâr için el, herşeyden daha fazla lüzumluydu. Ama mâlesef, düşünmeden işlediği bir suça diyet olmuş, elsiz kalmıştı, iki çocuğu bir hanımı vardı. Müslümanların hâlini, Osmanlıların adâletini bilenler, “Bu işte bir acelelik var, müslümanlar bu işi yapanı suçlu bulurlar, hele onların âdil kadıları, pâdişâhın bile gözünün yaşına bakmaz cezasını verirler” dediler. Hıristiyan mimar pek inanmadıysa da, ısrarlar karşısında dayanamayıp kadıya gitmeye karar verdi. İşte onun için, Hızır Bey’in huzûrunda bulunmaktaydı. Bütün bunları, âdil Osmanlı’nın âdil kadısına tek tek anlattı. Hızır Bey, tam bir sükûnetle hâdiseyi dinledi. Daha sonra soruşturup, mes’eleye vâkıf oldu. Şâhidlerle beraber, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ı, İmparatorların, kralların, beylerin taht ve mülkleri, iki dudağı arasından çıkacak bir çift söze bağlı olan Osmanlı pâdişâhını mahkemeye da’vet etti. Bildirilen saatte mahkeme teşkil edildi. Fâtih Sultan Mehmed Hân da o sırada teşrîf etti. Eli kesilen hıristiyan mîmâr ayakta duruyor, ürkek ürkek etrâfını seyrediyordu. Böyle bir mahkemeyi ilk defa görüyordu. Çünkü onların bildiği, güçlü olanın hâkim olmasıydı ve gücü yetene herşey mübahtı. Köhne Bizans, zayıf olan herkesin ezildiği, güçsüzün elinden ekmeğini kapanın kahraman olduğu, mahkemelerin değil suçluya ceza vermek, zulüm gören ma’sûmu cezalandırdığı bir yerdi. Böyle bir toplumdan bir kimse, Osmanlının âdil idâresini hayâl bile edemezdi. İstanbul Fâtihi Sultan Mehmed Hân, mahkeme salonu olarak kullanılan yere girince, baş köşede bulunan yere oturmak arzusuyla o tarafa doğru yöneldi. Pâdişâhın bu hâlini gören kadı Hızır Bey, hiç çekinmeden; “Oturma begüm!… Hasmınla yüzleşmek üzere, mahkeme huzûrunda ayakta dur!” dedi. Sultan, sözü ikiletmeden söylenilen yere geçti. Mahkemenin pâdişâhı Hızır Bey’di. Çünkü Hızır Bey’in şahsında, İslâmiyetin âdil hükümleri karşısında bulunmaktaydı. Hızır Bey; “Sen, Murâd oğlu Mehmed! Bu zımmînin elini kestirdin mi?” deyip söze başladı. Mahkeme neticesinde; “Sen, Murâd oğlu Mehmed! Mahkeme edilmeden bu zımmînin elini kestirdiğin için kısas olunacaksın! Senin elin de onunki gibi kesilecek! Eğer zımmîyi râzı edebilirsen, ölünceye kadar onun ve çoluk-çocuğunun maişetini te’min etmek karşılığında elini kesilmekten kurtarabilirsin!” dedi. Herkesle birlikte Pâdişâh da tam bir sükûnet içerisinde kararı dinledi. Hıristiyan mîmâr, bu ulvî karar karşısında daha fazla dayanamadı. Ağlayarak Pâdişâh’ın ellerine kapandı, ölünceye kadar maişetini te’min etmek karşılığında anlaştılar. Zâlimleri bile ağlatacak böyle bir adâletin, ancak hak bir dînin mensûpları tarafından icra edilebileceğini düşünen hıristiyan mîmâr, aile efradı ile birlikte müslüman olmakla şereflendi. O da yüce İslâm dininin yayılması için gayret eden kimseler arasına katıldı. Bu mahkemeden birkaç gün sonra, Fâtih Sultan Mehmed Hân, kadı Hızır Bey’i ziyâret’ etti. Mahkeme esnasında gösterdiği adâlete teşekkür edip; “Eğer bana, bir suçlu gibi değil de, bir pâdişâh gibi muâmele etseydin, seni şu kılıcımla parçalardım” dedi. Hızır Bey de, pâdişâha mahkeme esnasındaki hâl ve hareketleri için teşekkür ettikten sonra; “Eğer padişahlığına güvenip, dînin emri olan hükmüme karşı gelseydin, seni bu arslanlara parçalattırırdım” dedi ve paltosunun iki eteğini çekti. Bakanlar, Hızır Bey’in eteği altındaki iki arslanın sert bakışlarını gördüler. “Böyle sultana, böyle kadı” demekten kendilerini alamadılar.

Osmanlı’nın adâleti, etrâfa öyle bir yayıldı ki, bütün hıristiyan kavimler, Osmanlı’nın teb’ası olma şerefine kavuşabilmek için birbirleriyle yarış ettiler. Bunun en açık delîllerinden biri de, Amerika’nın Utan bölgesinde yaşayan Normanlar’a âit kilise defterinde yazılı olan şu duâdır: “Yâ Rabbî! Osmanlının gücünü kuvvetini arttır ki, gelip bizi de kurtarsın… Bize din hürriyeti versin… Can ve mal emniyetimizi sağlasın… Âmin…” Ukrayna’da yaşayan Normanlar, dindaşları olan Rusların baskılarına dayanamayıp böyle duâ etmişler, bu duâlarını da âdetleri üzere kilise defterine yazmışlar ve hicrî onüçüncü asırda (m. 1800’lü yıllarda) Amerika’ya göçerken, bu defteri de beraberlerinde götürmüşler. Bugün bu defter, adı geçen sayfası açılmış olarak, Amerika’nın Utah bölgesindeki bir Norman kilisesinde teşhir edilmektedir.

Hızır Beyin yazmış olduğu “Kâside-i Nûniyye”nin tercümesi şöyledir:

Vasıfları ve şânı yüce, hükmü her türlü adâletsizlikten münezzeh olan Allahü teâlâya hamd olsun. O’nun dînini bildiren Peygamberimiz Muhammed Mustafâ’nın üzerine ve bulutlar bol yağmurları ile çayırları suladığı müddetçe, Peygamberin Ehl-i beytine, Eshâbına selâm olsun.

Bu kaside, İslâm akaidi olup, büyük günahkâr olan birisine âittir. Ben bu kasideyi, ihsân ve adâlet sahibi olan Allahü teâlâdan, kıyâmet günü mükâfatını görmek üzere hazırladım.

Allahü teâlâ Vâcib-ül-vücûd’dür. Bütün varlıklar ve asıl elemanlar, bu dünyâyı yapan ve onu düzenleyen, ezelî olan Allahü teâlânın varlığına şehâdet ederler. Allahü teâlânın zâtının, varlıklarla ortak hiçbir yönü yoktur. Allahü teâlâ herşeyi kuşatmıştır. Fakat, Allahü teâlâ mekândan ve zamandan münezzehtir. Allahü teâlâ diridir. O herşeyi işitir, herşeyi görür, herşeyi bilir. Allahü teâlâ, kelâm ve kudret sahibidir. Fakat bu kelâmı, telaffuz edilen bir ses değildir.

Hiçbir şey Allahü teâlânın irâdesi dışına çıkamaz. Mü’minler, Allahü teâlâyı Cennette göreceklerdir. İnsanın fiillerinin ve bu fiillerinden doğduğu zannedilen işlerin yaratıcısı Allahü teâlâdır. Gerçekte insanları iyi yola sevk eden ve onları dalâlete uğratan yine O’dur.

Allahü teâlâ, hidâyet ile bizlere peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerine mu’cizeler vermiştir. Hazreti Muhammed ( aleyhisselâm ) bütün peygamberlerden daha üstündür. O’nun mu’cizelerinden birisi, Osman bin Affân’ın ( radıyallahü anh ) şehîd edileceğini bildirmesidir. Ayın ikiye bölünmesi, mi’râca çıkması, Bedr savaşında düşmanın gözüne çakıl atılmış olması, Uhud savaşında İbn-i Nu’mân’ın gözünü yerine yerleştirmesi O’nun mu’cizelerindendir. En büyük mu’cizesi Kur’ân-ı kerîmdir. İnanmıyanlar, bütün zihnî güçlerini harcamalarına rağmen, Kur’ân-ı kerîmin en kısa bir sûresinin benzerini bile getirmekten âciz kalmışlardır. Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) mi’râcı tamamen uyanık olduğu hâlde, rûh ve beden beraber olarak vukû’ bulmuştur. Bu husûs, Kur’ân-ı kerîmde âyet-i kerîmeler ile ve Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîfleri ile sabit olmuştur.

Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) getirdiği din, bütün dinleri nesheder. İcmâ’ ile sabittir ki, Peygamberler yalan ve ahlâka aykırı olarak belirtilen şeyleri yapmaktan beridirler. Peygamberler meleklerden üstündür. Evliyânın gösterdiği kerâmetler haktır.

Peygamberlerden sonra insanların en üstünü hazret-i Ebû Bekr’dir. Çünkü o, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) getirdiği herşeye inanmakta akranlarını geride bırakmıştı. Hazreti Ebû Bekr’den sonra Hazreti Ömer-ül-Fâruk gelir. Zîrâ o, dînin yayılışında Peygamberimize ( aleyhisselâm ) en çok yardım edenlerdendir. Hazreti Ömer-ül-Fâruk’tan sonra, âlimlerin icmâ’ı ile Hazreti Osman’ın üstünlüğü için en ufak bir şüphe yoktur. Hazreti Osman’dan sonra Hazreti Ali gelir ki, soy olarak Peygamberimize ( aleyhisselâm ) en yakın olup, dâmâdları arasında özel bir yere sahipti. Allahü teâlânın Peygamberinin ( aleyhisselâm ) bütün arkadaşları hakkında ancak güzel ve saygılı sözler sarfet ve kötüleyicinin onlara karşı yönelttiği kötülüklerden sakın! Peygamberin bütün arkadaşları, din uğruna cömertçe canlanın verdiler ve İslâm dîninin en iyi destekçileri oldular.

Ey Allahım! Beni onların sevgisinden asla mahrûm etme! “Âmin” diyen, îmânın her türlü nefyinden ma’sûm olsun! Yeryüzü Nisan yağmuru altında yeşillendikçe, beni hayırla anan, ebedî olarak sevincin pırıltısını muhafaza etsin!

1) Kâmûs-ül-a’lâm cild-3, sh. 2047

2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî, Efendi) sh. 111

3) Osmanlı Müellifleri cild-1, sh. 290

4) Hadikât-ül-cevâmi’ cild-1, sh. 85

5) Sicilli Osmanî cild-2, sh. 277

 

FAHREDDÎN RÛMÎ

Yıldırım Bâyezîd devri âlim ve sûfîlerinden. Bolu’ya bağlı Mudurnu kasabasında ikâmet ederdi. Kaynaklarda, hayâtı hakkında fazla bilgi verilmemektedir. Doğum târihi, doğum ve vefât yeri bildirilmemektedir. 864 (m. 1460) senesinde vefât etti. Mezarının, Yıldırım Bâyezîd’in Mudurnu’da yaptırdığı câminin kapısı yakınında olduğu söylenir.

Dînî ilimlerde âlim olup, çok ibâdet ederdi. Zühd ve vera’ sahibi idi. İnsanlardan uzak, kendi halinde yaşardı. Halkın arasına fazla karışmazdı. Takvâsı çok fazla idi. Dînî ilimlerle meşgûl olmayı çok severdi. Mudurnu’da hem halkı irşâd eder, onlara din ve dünyâ saadetinin yollarını gösterir, hem de ilimle meşgûl olurdu.

Yazdığı kıymetli eserlerden ba’zıları şunlardır: 1- Ed-Duâvât-ül-me’sûre fî amel-il-yevm vel-leyl: Gece ve gündüz okunacak kıymetli duâları bildirmektedir. 2- Müştemil-ül-ahkâm: Bu kitapta fetvâlar vardır. Bir nüshası Yeni Câmi Kütübhânesi’nde mevcûttur. 3- Ferâid-ül-leâlî: içinde tasavvuf ve kelâm mevzûları vardır. Oğlu, İbn-i Fahreddîn adıyle tanınmış olup, “Esrâr-ı Muhammediyye” adında bir eseri vardır.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-8, sh. 55

2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 69

 

İBN-İ DEYRÎ (Sa’d bin Muhammed)

Hanefî mezhebi fıkıh, tefsîr, kelâm âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Sa’d bin Muhammed bin Abdullah bin Sa’d bin Ebî Bekr bin Muslih bin Ebî Bekr bin Sa’d en-Nablusî el-Makdisî’dir. Künyesi Ebü’s-Se’adât ve lakabı Sa’düddîn olup, İbn-i Deyrî diye tanınmıştır.

768 (m. 1367) senesi Receb ayının 17. Salı günü Kudüs’de doğdu. Doğum senesinin 766 olduğu da bildirilmiştir. 867 (m. 1462) senesi, Rebî’ul-âhır ayının 9. günü, Mısır’da bulunan Mısr-i kadîme’de vefât etti.

İlim öğrenmeye, daha çocuk yaşta babasının huzûrunda başlayan İbn-i Deyrî, Şeyh Hâfız ve başka zâtların dersîerine devam ederek, Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Ayrıca, Ebü’l-Berekât Abdullah en-Nesefî’nin, Kenz-üd-dakâik, İbn-i Hacîb’in Muhtasar, Kâdı Iyâd’ın Meşârik isimli kitaplarını ve başka kıymetli kitapları da ezberledi.

Hâfızası o derecede kuvvetli idi ki, normal bir kitabı oniki günde ezberliyebilirdi. Çok zekî idi. Babası, bunun yetişmesi için husûsî gayret ve i’tinâ gösterirdi. O da, çok çalışmakla babasının gayretlerini boşa çıkarmadı. Babasından ve Kemâleddîn-i Şüreyhî’den fıkıh öğrendi. Hamîdüddîn-i Rûmî, Alâüddîn bin Nakîb ve başka âlimlerin derslerine de devam etti. Şemsüddîn bin Hatîb, Ebü’l-Hayr bin Alâî, Muhammed ibn-ül-İmâd, İsmâil Kalkaşendî, Şihâbüddîn bin el-Mühendis, Zeynüddîn el-Kıbâbî ve başka âlimler ile görüşüp sohbetlerinde bulundu. Onlardan ilim öğrendi. Necmeddîn bin Keşkek, Sadrüddîn bin İzz ve başka âlimlerden icâzet aldı. Zamanında bulunan tasavvuf büyüklerinden Muhammed el Kırımî, Abdullah el Bistâmî, Sa’düddîn el-Hindî, Ebû Bekr el-Mûsûlî gibi velîler ile görüştü.

Dürer-ül-bihâr kitabının sahibi Şemsüddîn Ebû Abdullah Muhammed el-Konevî hazretleri ile karşılaştı. Bunlar gibi daha nice yüksek âlimlerin sohbetleriyle, zâhirî ve bâtınî ilimlerde kemâle geldi. İlim öğrenmek ve öğretmek arzusuyla; Şam, Kâhire ve başka yerlerde bulundu. İlim hazînelerinden bir hazîne oldu. İlminin artması, kibirlenmesine, öğünmesine sebep olmadı. Bilakis, ilmi arttıkça, tevâzusu ve hilmi (yumuşaklığı) arttı. Muhammed aleyhisselâmın güzel ahlâkı ile ahlaklanmış bir zât idi. Kendisi Hanefî mezhebi âlimlerinden olmakla beraber, diğer mezheblerin fıkıh bilgilerini ve mezhebler arasındaki farklı hükümlerin inceliklerini de iyi bilirdi. Babası da yüksek âlim olduğu hâlde, kendisine sorulan müşkil suâlleri cevaplandırması için oğluna havale ederdi. Memleketinde bulunan Muazzamiyye, Çerkesiyye ve Mencekiyye medreselerinde ders verdi. İnsanlar onun derslerinden ve fetvâlarından pekçok istifâde etmişlerdir, ilimde çok yükselip, sanki babasını geçti, ilki 788 (m. 1386) senesinde olmak üzere, defalarca hacca gitti. Yine birçok defa Dımeşk ve Kâhire’ye gidip geldi. Babası Kâhire’de Hanefî kadısı idi. Babasının vefâtından sonra, 827 (m. 1424) senesinde Kâhire’ye tekrar geldiğinde, burada, Müeyyidiyye’de tasavvuf ve diğer ilimlerde ders vermesi için kendisine teklifte bulunuldu. Bundan başka, kadılık vazîfesi de kendisine verildi. İnsanlar, bu yüksek zâtın sözlerinden, davranışlarından, fetvâlarından ve yaptığı güzel hizmetlerden çok istifâde ettiler. Bundan sonra, Fahriyye Medresesi, Câmi’ul-Merdânî gibi yerlerde dersler verdi. Hanefî mezhebine dâir, unutulmuş ve anlaşılamıyan mes’eleler bu zâta suâl edilirdi. Kendisine vazîfe olarak verilen işi ve başka işleri, gayet i’tinâ ve dikkat ile, sağlam olarak, iffet üzere ve çok güzel bir şekilde yerine getirirdi. Bunun için herkes tarafından sevilir, beğenilir ve takdîr edilirdi. Çok yüksek bir âlim, mezhebini müdâfaa etmekte sağlam ve sarp bir dağ gibi olan kıymetli bir zât idi. Yaşı ilerleyip ihtiyârlayınca dahî, hafızasında ve hizmetlerinde bir aksama ve zayıflama görülmedi, ilim ve fazilet sahibi zâtlar ile buluşup, ilmî konularda sohbet etmeyi çok severdi. Yüksek bir anlayış ve zekâya sahip idi. Bir şeyi anlatıyorsa, aksi isbât edilemiyecek şekilde onun delîllerini getirir, mesnedsiz konuşmazdı, ilimde çok ileri idi. Birçok hadîs-i şerîfi ezberlemiş idi. Konuşması gayet fasîh olup, tatlı dilli ve güleryüzlü idi. İslâmiyete uygun edebi, ahlâkı, yaşayışı ve kendini ilme vermesi ile; akranı olan zâtların hemen hepsinden ileride olmuş, onların öncüsü durumuna gelmişti. Herkesin gönlünü kazanmıştı. Âlim, câhil, idâreci, hâsılı herkes tarafından sevilip sayılan, hürmet edilen bir zât idi. Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden olan İbn-i Hümâm hazretleri, bir sene hacca gitmişti. Dönüşünde, şehre girer girmez daha evine gitmeden, doğruca Müeyyidiyye Medresesı’ne giderek İbn-i Deyri hazretlerinin yanına geldi. Onu ziyâret etti. Ondan sonra evine gitti.

Sa’düddîn İbn-i Deyri hazretleri, bulunduğu memlekette tanındığı gibi, başka memleketlerde de tanınıp sevilmekte idi. Memlûk sultanlarından Zâhir Çakmak’ın bir elçisi, Timûroğulları Sultânı Şahrûh bin Timur’a gelmişti. Şahrûh bu elçiye, geldiği memlekette bulunan İbn-i Deyri’nin hâlini sordu. O da, iyi ve sıhhatte olduğunu haber verince, Şahrûh çok sevinip, Allahü teâlâya hamd etti.

İbn-i Deyrî hazretlerinin talebeleri pekçok idi. Sözlerini dinlemek, sohbetlerinde bulunabilmek için, çevre beldelerden grup grup insanlar yanına gelirler, onun ilminden istifâde etmek için can atarlardı.

Kendisi; “İnsanların yaşları ilerledikçe, umûmiyetle mizaçları, sıcak kanlılıktan soğukluğa dönüşür” derdi. Hâlbuki kendisi böyle olmadı. Kendisinde bir soğukluk meydana gelmedi. Yaşı hayli ilerlemiş olduğu hâlde, yanaklarının kırmızılığı dahî kaybolmamıştı.

Kendisini seven dostları ile görüşür, dünyâya düşkün olan uygunsuz kimseler ile zarûret olmadıkça bir araya gelmezdi. Yapacağı işlerde, tanıdıkları ve dostları ile istişâre ederdi.

İnsanları ibâdete teşvik etmekte ve müslümanların îmânlarını bozmaya gayret edenleri reddetmekte çok gayretli ve şiddetli idi. Bu gayretinden dolayı, yapılan da’vetlere katılır, hazır bulunanlara İslâmiyete uymaya teşvik edici, düşmanlığı kötüleyici nasihatlerde bulunurdu. Hep iyi ve yüksek olarak tanındı ve i’timâdı sarsıcı hiçbir hâli görülmedi, ilmi pekçok idi. İlmini talebelerine öğrettiği gibi, ba’zı kıymetli kitaplar da yazarak, daha sonra gelecek olanların istifâde etmelerine de vesîle oldu. Yazdığı eserlerden ba’zılarının isimlerini şöyle sıralayabiliriz: El-Kevâkib-ün-nîrât, Tekmiletü şerh-ül-Hidâye lis-Serûcî, Şerh-ül-müsâyere, es-Sihâm-ül-mârika, Şerh-ül-akâid, el-Habs fit-töhmeti, Nu’mâniyye ve kasîdetü Muhammese fî medh-in-Nebî (aleyhisselâm). (Son iki eser manzûm hâldedir.)

Sa’düddîn İbn-i Deyrî hazretleri, saadet ve hizmet ile takriben bir asırlık ömür sürdükten sonra, 867 (m. 1462) senesi Rebî’ul-âhır ayında Mısr-i kadîme’de vefât edince, bir sal (taht-ı revân) ile ders okutmuş olduğu Müeyyidiyye’ye götürüldü. Orada yıkanıp kefenlendikten sonra, namazı kılındı. Namazında; zamanın sultânı, kadılar, emirler, a’yân ve eşraftan ileri gelenler ve diğer insanlardan çok kalabalık bir cemâat hazır bulundu. Cenâzesi, daha sonra Zâhir Hoşkadem türbesine defn edildi. Vefâtı ile, onu tanıyanlar üzüntüye gark oldular. Ondan sonra, Müeyyidiyye Medresesi’ndeki vazîfesine oğlu Tâcüddîn Abdülvehhâb getirildi.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-4, sh. 213

2) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-3, sh. 249

3) Şezerât-üz-zeheb cild-7, sh. 306

4) El-A’lâm cild-3, sh. 87

5) Fevâid-ül-behiyye sh. 78

6) Keşf-üz-zünûn sh. 896, 1522, 1667

 

ŞÜMÜNNÎ

Fıkıh, tefsir, hadis âlimi. Ahmed bin Muhammed bin Muhammed bin Hasen bin Ali bin Yahya bin Muhammed bin Halef et-Temîmî’dir. Künyesi Ebü’l-Abbâs olup, lakabı Takıyyüddîn’dir. Şümünnî diye meşhur oldu. 801 (m. 1399) senesi Ramazân-ı Şerif ayı sonlarında İskenderiyye’de doğdu. 872 (m. 1468) senesi Zilhicce ayının onyedisinde, Kâhire’de vefât etti.

Şümünnî, babasıyla birlikte Kâhire’ye geldi. İbn-ül-Kevîk, Cemâlüddîn Hanbeli, Sadrüddtn Ebşîtî, Takıyyüddîn Zübeyrî el-Füyî, Veliyyüddîn Irâkî, Şihâbüddîn Tarînî, Halîl Kuteşî, Şümûsü Şâmî, İbn-ül-Baytâr, Zerâtîtî, Nûreddîn Enbârî ve başka âlimlerden ilim öğrendi. Bülkînî, Irakî, Heysemî, Cemâlüddîn Reşidi, Takıyüddîn Decvî, Cevheri, Halâvî, Bedrüddin Nesâbe, Nâsıruddîn bin Fürât, Zeynüddîn Merâgî, Cemâlüddîn bin Zahîre gibi zamanın büyük âlimlerinden icâzet (diploma) aldı. Ebî Amr kırâat şeklini Zerâtîtî’den okudu. Ahmed Senhâcî ve Bisâtî’den; fikıh, tefsir, hadis, nahiv, me’ânî, beyân, mantık ilimlerini öğrendi. Alâüddîn Buhârî’den çok istifade etti. Huzûrunda Telvih, Tavdîh gibi usûl-i fıkha dâir eserlerle, Hidâye adlı fikıh kitabını ve Şerh-ul-miftâh’ı okudu. Nizâmüddîn Sayrâmî’den mantık ve Mutavvel’in tamâmını okudu. Onun derslerine devamla, aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Hanefi mezhebine geçmeden önce, Hidâye’yi okudu. Şümünnî 834 (m. 1480) senesinde Mâliki mezhebinden Hanefî mezhebine geçti. Arabi ilimleri; Şemsüddîn Şatnûfi, Şemsüddîn Acîmî’den, kelâm ilmini; Cânbekiyye Medresesi müderrisi İbn-i Hıdır Şah Rûmi’den, tıb ilmini; Şemsüddîn Muhammed Bilâderî’den öğrendi. Arûz, kâfiye, ferâiz, matematik, astronomi ilimlerini de tahsil etti. Büyük bir âlim oldu.

Şümünnî’den çok kimseler ilim öğrendi. Dersini dinlemek için meclisine koştular. Esyûtî, Sehâvi ve başka âlimler de dersini dinlediler. Şümünnî; zâhid, iffetli, mütevâzî, ahlâkı güzel, hâfızası kuvvetli bir zât idi. Herkesle görüşmezdi. Her mes’ele hakkında fetvâ vermezdi. Kendisine kadılık teklif edildiginde, kabul etmedi. “Bu sebble Allahü teâlânın huzurunda ne cevap verirsin?” dediler. O da; “Allahü teâlâ bir cevap kapısı açar” buyurdu. Kendisine verilen hediyeleri kabul etmezdi.

Şümünnî çok eser yazdı. Eserlerinden ba’zıları şunlardır 1- Menhec-ül-mesâlik ilâ Elfiyei İbn-i Mâlik (Nahiv ilmine dâir), 2- Evfâk-ul-mesâlik li te’ diyet-il-menâsik, 3- Kemâl-üd-dirâye fî şerh-ın-Nikâye (Fıkıh ilmine dâir), 4-Şerhu nazmı nuhbet-il-ûkıh. fî mustalah ehl-il-eaer fî ulûm-il-hadîs, 5-Menzîl-ül-hafâ an elfâz-iş-Şifâ fis-Sirâtî.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-2. sh. 149

2) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-2, sh. 174

3) Şezerât-üz-zeheb cild-7, sh. 313

4) Bugyet-ül-vüât cild-1, sh. 375

5) El-A’lâm cild-1. sh. 872

6) Keşf-üz-zünûn cild-1. sh. 152, 202. cild-2, sh. 1054, 1935, 1971

7) Brockelmann Sup-1, sh. 92

 

 

HAYÂLÎ

Osmanlı devri âlimlerinden. İsmi, Abdülvehhâb bin Abdülkerîm’dir. Hayâlî diye meşhûr olmuştur. Doğum yeri ve târihi bilinmemekte olup, 930 (m. 1523) senesinde vefât etti. Babası Abdülkerîm Efendi’nin Edirne’de Sitti Sultan Câmii yakınında bina ettiği mektebin bahçesinde defn edildi.

Zamanının âlimlerinden Molla Azâri, Molla Lütfî ve Molla Kestelî gibi zâtlardan ilim tahsil ettikten sonra, Kalenderhâne Medresesi’ne müderris ta’yin olunup, ilim öğretmekle meşgûl oldu. İlmî yönden yükseldikten sonra, ba’zı yerlerde kadılık yaptı. Bu vazîfeyi adâlet ve doğruluk üzere bir müddet yürüttü. Yavuz Sultan Selim Hân zamanında defterdârlığa ta’yin edildi. Bu vazîfeyi de yüksek bir gayret ve titizlikle başarınca, Pâdişâh’ın iltifâtını kazandı. Fakat 920 (m. 1514) senesinde Amasya’da Yeniçeriler arasında çıkan fitneden dolayı bu vazîfeden alındı, tekrar kadılık vazîfesine döndü. İzmir kadısı oldu. Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın padişahlığının ilk zamanlarında, İzmir kadısı iken vefât etti.

Abdülkerîm Hayâlî Efendi; zekî, âlim, fasih bir lisâna sâhib idi. Aklî ve naklî ilimlerde yüksek, konuştuğu zaman tatlı dilli ve ikna edici idi. Kendisine bir mes’ele sorulduğu zaman onun hükmünü açıklamakta geç kalmazdı. Tasavvur ve hayâl gücü fazla olduğu için, “Hayalî” diye anılmıştır. Kâdılık yaparken, hakkı ve hakîkati araştırır, adâletten şaşmazdı. Verdiği kararlarda kimseden çekinmezdi ve cesâretli idi. Sohbet esnasında hoşsohbet ve güleryüzlü olan Abdülvehhâb-ı Hayâlî Efendi’nin bu güzel vasıflarından başka, yüksek ilmî derecesi şairliği de vardı. Şiirlerinde Hayâlî mahlasını kullanırdı. Türkçe olarak yazdığı “Leylâ ve mecnûn” adlı manzûm bir eseri vardır. Onun beyitlerinden;

Harâb olubdur ol âbâd gördüğün gönlüm,
Gamla dopdoludur şâd gördüğün gönlüm.

Cihanda başına sultân iken benim servim,
Kul oldu sen şaha âzâd gördüğün gönlüm.

Hayret alır aklımı baksam gözüne kaşına,
Şad hezârân aferin ol sûretin nakkaşına.

Meşhedi taşını mecnûnun alâmeti sanma göz,
Senk-i mihnettir ki, yağdırdı zemâne başına.



1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 333

2) Sicilli Osmânî cild-3, sh. 404

3) Tezkiret-üş-şu’arâ (Kınalı-zâde Hasen Çelebi) cild-1, sh. 353

4) Kâmûs-ül-A’lâm cild-3, sh. 2070

 

 

KIRÎMÎ

Osmanlı devri âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Ahmed bin Abdullah’dır. Kırımî nisbesiyle meşhûr olmuştur. Aslen Kırımlı olan bu zâtın, doğum târihi bilinmemektedir.

879 (m. 1474) senesinde İstanbul’da vefât etti. Fâtih Câmii civarında, oğlu Muhyiddîn Efendinin Molla Kestel Câmii yanında yaptırdığı mescidinde medfûndur.

Kırım’da doğup büyüyen Kırımî, o beldenin meşhûr âlimlerinden “Fetvâ-i Bezzâziye” sahibi Hâfızüddîn Muhammed Bezzâzî’den ve Mevlânâ Şerefüddîn Kırımî gibi zâtlardan, aklî ve naklî ilimleri tahsil etti. Sultan İkinci Murâd Hân zamanında Osmanlı ülkesine geldi. Pâdişâh tarafından Merzifon Medresesi’nde müderris olarak ta’yin edildi. Fâtih Sultan Mehmed Hân zamanında İstanbul’a geldi. Onun sohbet meclisinde bulundu. İlim tedrisiyle vazîfelendirildi. Dilediği yerde va’z eder, ders verirdi. Yûsuf bin Cüneyd gibi birçok zâtlar ondan ilim tahsil etti.

Pâdişâh, sohbet meclislerinde onu yanından ayırmaz, ba’zan İstanbul dışına giderken de onu götürürdü. Bir defasında, Fâtih Sultan Mehmed Hân İstanbul’dan Edirne’ye gitmek üzere yola çıktığında, Mevlânâ Seyyid Ahmed Kırımî’yi de kâfilesine aldı. Yolculuk esnasında, Seyyid Ahmed Kırımî’ye; “Kırım’da 600 müftî, 300 müellif ve musannif vardır. O kadar bereketli ve faydalı zâtlar var iken, Kırım için; âşıkların kalbi gibi harâb oldu diye söyleniyor. Bunun sebebi nedir?” diye sorunca, Mevlânâ Seyyid Ahmed Kırımî:

“Harâb olubdur ol âbâd gördüğün gönlüm,
Gamla dolubdur şad gördüğün gönlüm.”

diyerek cevap verdi ve devam ederek; “O diyarda kötü bir vezîr meydana çıktı ve bütün ilim ehlini incitti. Onun için âlimlerle süslü olan o belde viran oldu. Çünkü âlimler, bir yerde kalb mesabesindedir. Civârındakilerin sıhhati, âfeti ve kötülüğü onlara bağlıdır. Kalbde olan rahatsızlık diğer uzuvlara sirayet ettiği gibi, âlimlerin bozulması da çevresinde bulunanlara sirayet eder” diyerek sözünü bitirdi.

Arabca, Farsça ve Türkçeyi iyi bilen, tefsîr, hadîs ve edebî ilimlerde derin bilgi sahibi olan, ömrünü ilim öğrenmek ve öğretmekle geçiren Seyyid Ahmed Kırımî hazretlerinin birçok eserleri vardır. Bu eserlerinin ba’zıları şunlardır: 1- Hâşiyetü alâ şerhu Akâid-ün-Nesefî lit-Teftâzânî, 2- Misbâh-ut-ta’dil fî keşfi envâr-ut-tenzîl: Kâdı Beydâvî hazretlerinin tefsîri üzerine yazılmış haşiyedir. 3- Haşiyetti alel-Mutavvel lit-Teftâzânî fil-me’ânî vel-beyân, 4- Haşiyetü alet-Telvîh, 5-Şerhu Miftâh-ül-gayb, 6- Gülşen-i Raz şerhi: Farsça olarak yazılmıştır. 7-Hâşiyetü Lübbül bâb.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-1, sh. 297

2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 101

3) El-A’lâm cild-1, sh. 159

4) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh. 192, 475 cild-2, sh. 1146, 1545, 1546

5) Şakâyık-ı Nu’mâniyye cild-1, sh. 141

 

İBN-İ EMÎR HAC (Muhammed bin Muhammed)

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Hasan bin Ali bin Süleymân bin Ömer bin Muhammed el-Halebî’dir. “İbn-i Emîr Hac” ve “İbn-ül-Müvakkıt” diye tanınırdı. Lakabı “Şemseddîn” idi. 825 (m. 1422) senesinde Haleb’de dünyâya geldi. Orada yetişip, ilimle meşgûl oldu. Kur’ân-ı kerîmi, İbrâhim Küfrâvî ve daha başka âlimlerden okuyup, ezberledi. Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Birçok eserin, ya tamâmını veya onların birer bölümünü ezberlemişti. Nevevî’nin dörtte birini, Ebû Leys Mukaddimesi, Muhtâr, Tasrîf-ül-İzzî Cürcâniyye, Ahîskesî’nin bir bölümü bunlardan ba’zılarıdır. Bunları, memleketinin âlimlerinden Nâsırıyye Câmii’nin Hatîbi’nin oğlu Hâfız Burhâneddîn Şihâbüddîn bin Ressam ve daha başkalarına arz etti. Fıkıh ilmini Alâüddîn-i Malatî’den öğrendi. Nahiv, sarf, me’ânî beyân ve mantık ilimlerini de, Alâüddîn-i Buhârî’nin talebelerinden biri olan Zeyneddîn Âbdürrezzâk’dan tahsil etmişti. Sonra Hama’ya gitti. Orada İbn-ül-Aşkâr’dan hadîs-i şerîf dinledi. Buradan da, Kâhire’ye geçti. Orada Şeyh İbn-i Hacer Askalânî’nin huzûrunda, Şemseddîn Sehâvî’nin ve başkalarının kırâatini dinledi. Ayrıca İbn-i Hacer’den “Elfiye-i Irâkî’nin şerhinden bir bölümünü ve başka eserleri okuyup dinledi. Fıkıh ve usûl-i fıkıh ilimlerini İbn-i Hümâm’dan okudu. Her ilimde, emsalleri arasında çok yükseldi.

İbn-i Hümâm ve diğer âlimler, ders okutması husûsunda ona izin verdiler. Birçok kimse, ondan okumaya başlayıp istifâde etti. Fetvâ da verirdi. Çok kıymetli eserleri vardır. 879 (m. 1474) senesi Receb ayında Haleb’de vefât etti.

Eserlerinin baslıcaları şunlardır: 1-Şerh-ül-muhtâr: İbn-i Mevdûd Mûsulî’nin Hanefî fıkhına dâir yazdığı eserin şerhidir. 2- Bugyet-ül-mühtedî fî şerhi minyet-il-musâllî ve gunyet-il-mübtedî, 3- Dâ’ıyü menâr-il-beyân li Câmi’ıl-Mensekeyni bil-Kur’ân, 4- Zahîret-ül-fakr fî tefsîr-is-sûret-il-asr, 5-Ehâsin-ül-mehâmil fî şerh-il-avâmil, 6-Et-Takrîr vet-tahbîr fî şerh-ıt-tahrîr.

İbn-i Emîr Hac buyurdu ki: “Hocam İbn-i Hümâm; “Müctehid olmayanların, dört mezhebden birini taklîd etmesi lâzımdır” derdi.”

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 274

2) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-9, sh. 211

3) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 208

4) Şezerât-üz-zeheb cild-7, sh. 328

5) Keşf-üz-zünûn sh. 358, 729, 824, 1623, 1829, 1887

6) Fâideli Bilgiler sh. 86

 

KÂFİYECÎ

Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi, Muhammed bin Süleymân bin Sa’d bin Mes’ûd er-Rûmî’dir. Künyesi Ebû Abdullah olup, lakabı Muhyiddîn’dir. Nahiv ilmine dâir “Kâfiye” adlı eser ile çok meşgûl olduğundan dolayı, Kâfiyecî diye meşhûr olmuştur. İzmir’e bağlı Bergama’da, 788 (m. 1386) senesinde doğdu. Mısır’ın Kâhire şehrinde, 879 (m. 1474) senesinde vefât etti. Kâhire’deki Eşrefiyye Medresesi yakınında, kendisi için ölmeden önce yaptırdığı türbeye defnedildi.

Memleketinde büyüyen Kâfiyecî, ilim tahsili için birçok yerlere gitti. Molla Fenârî, Burhânüddîn Emîr Haydar el-Hâfi, Şeyh Vâcid, İbn-i Ferişteh, Hâfızüddîn Bezzâzî, Abdülvâhid el-Kutâî gibi büyük zâtlardan, aklî ve naklî ilimleri tahsil etti. Sonra Şam’a gidip, orada ilim okutmakla meşgûl oldu. Hicaz’a gidip, hac vazîfesini yerine getirdikten sonra, Kudüs’e döndü. Daha sonra Melik Eşref Barsbay zamanında Kâhire’ye geldi. İnsanlardan uzak olarak Berkûkiyye’de senelerce kaldı. Orada Bisâtî, İbn-i Hacer el-Askalânî ve başka zâtlarla karşılaşıp ilmî sohbetlerde bulundu. Bir müddet Muhibbüddîn el-Eşkâr’ın yanında kaldı. İbn-i Esed, Bedrüddîn Ebü’s-Se’âdet, el-Bülkînî gibi âlim zâtlarla birlikte, Melik Zâhir Çakmak da gelip, onun sohbetlerinden istifâde etti. Kâfiyecî, 842 (m. 1438) senesinde Hasen el-Acemî’nin ayrılmasıyla boşalan Eşref Şa’bân dergâhında müderris olarak vazîfe yaptı. Daha sonra Âlâüddîn Rûmî’nin yerine, onun dergâhında ders okutmakla meşgûl oldu. İbn-i Hümâm’dan sonra Şeyhûniyye Medresesi başmüderrisliğine getirildi. Mısır’da Hanefî kadısı olarak görevlendirildi. Ders okutmak, fetvâ vermek ve eser yazmak husûslarında çok yükseldi. Onun üstünlüğünü herkes kabûl ediyor ve ilmî üstünlüğü karşısında boyun eğiyordu. Bu sebeple, şöhreti her tarafta duyuldu. Onun eserleri, talebeleri ve fetvâları her tarafa yayıldı. Ondan çok kimseler ilim tahsil edip yetiştiler. Talebeleri daha onun sağlığında iken yükseldiler, zamanlarının ve çevrelerinin ileri gelenleri oldular. Takıyyüddîn el-Hasenî ondan ilim tahsil eden zâtlardandır.

Âlim, fâzıl, ilmiyle âmil olan Kâfiyecî; iffet sahibi, temiz kalbli, düşmanlarına karşı dahî yumuşak huylu ve merhametli idi. Elinde bulunanları bekletmeyip, hemen sadaka olarak verirdi. Çok cömert ve ikram sahibi idi. Kur’ân-ı kerîm okunduğu zaman âyet-i kerîmelerin ma’nâsını düşünür ve çok ağlardı. Komşu ve arkadaşlarıyla çok iyi geçinir, onlara hüsn-i muâmelede bulunurdu.

İlmî yönden asrının allâmesi ve zamanının bir tanesi idi. Aklî ve naklî ilimlerin hepsinde yüksek idi. Hadîs ve tefsîr usûliyle; tefsîr, kelâm, nahv, sarf, me’ânî, beyân, mantık, felsefe, heyet (astronomi), hendese (geometri), hikmet, cedel ve münâzara ilimlerinde benzeri yoktu. Fıkıh, tıb ve edebî ilimlerde özel ihtisas sahibi idi. Ona, zamanında yaşadığı devlet adamları ve Osmanlı sultanları iltifât ve ihsânlarda bulunurlardı.

Kâfiyecî hakkında İmâm-ı Süyûtî şöyle der: “Onun yanına ilk gittiğimde, “Zeydün Kâimün” terkibinin i’râbını yapmamı söyledi. Ben de; “Derse ilk başlamış çocuk yerine koyup soru soruyorsun” dedim. “Bu terkibde senin bilmediğin yüzonüç mes’ele vardır. Onun için soruyorum” dedi ve anlatmaya başladı. Ben, bu konu hakkında hiçbir şey bilmediğimi anladım. Bunun üzerine, ilim öğrenmek için ondört sene yanında kaldım. Her gidişimde, yeni bir mes’ele öğrendim.

Hayâtını ilim okumak ve okutmakla geçiren Kâfiyecî’nin, çeşitli ilimlere dâir yüzden fazla eseri vardır. Bu eserlerinin en önemlileri şunlardır: 1- Şerhu Kavâid-ül-kübrâ li İbn-i Hişâm, 2-Envâr-üs-se’âde şerh-u Kelimet-iş-şehâde vel-Esmâ-ül-Husnâ, 3-Muhtasar-ül-Müfîd fî ilm-it-Târih, 4-Hâşiyetü alâ şerh-ıl-Hidâye, 5-Telhîs-ül-Câmi’ul-kebîr, 6-Risâletün fîl-İstisnâ, 7-Şerhu Tehzîb-ül-mantık vel-kelâm, 8-Temhîd fî şerh-it-Tahmîd, 9-Muhtasar fî ilm-il-irşâd, 10-Et-Teysîr fî ilm-it-tefsîr, 11-Telhîs alâ Tefsîr-il-Beydâvî, 12-Telhîsu Şerhu Mevâkıf, 13- Muhtasar fî ilm-il-Eser, 14- Hall-ül-Eşkâl fî mebâhis-il-eşkâl fil-Hendese, 15-Menâzil-ül-ervâh.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-10, sh. 51

2) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-7, sh. 259

3) Şezerât-üz-zeheb cild-7, sh. 326

4) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 85

5) Bugyet-ül-vuât cild-1, sh. 117

6) El-A’lâm cild-6, sh. 150

7) Ferâid-ül-behiyye cild-4, sh. 169

8) Miftâh-us-se’âde cild-1, sh. 454

9) İzâh-ül-meknûn cild-1, sh. 87, 123, 409

10) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh. 194, 484, 517

11) Brockelmann Gal-2, sh. 114

İBN-İ KUTLUBOĞA (Muhammed bin Muhammed)

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Ömer bin Kutluboğa el-Büktemrî el-Mısrî el-Kâhirî’dir. Lakabı, “Allâme Seyfeddîn” idi. Takriben 798 (m. 1396) senesinde dünyaya geldi Hanefî mezhebindeki birçok âlimden ilim tahsil etti. “Kâri-ül-Hidâye” diye meşhûr olan Sirâcüddîn ve İbn-i Hümâm, onun en meşhûr olan hocalarındandır. Bilhassa İbn-i Hümâm’dan çok istifâde etti. Ezkâvî ile karşılaştığında, onun için duâ etmişti “Dav-ül-lâmi” adındaki eserin sahibi bu husûsu şöyle nakleder: “O, bir gece rü’yâsında Ezkâvî’yi gördü. Kendisine duâ etmesini, bu sûretle kalbinden dünyâ sevgisinin çıkmasını istedi. Ezkâvî, ona dedi ki: “Allahü teâlâ birşeyi dilediği zaman, o iş muhakkak olur. Bundan sonra da: “Uzletini, ya’nî insanlardan ayrı kalmanı çoğalt!” diye nasîhatta bulundu.” Hocası İbn-i Hümâm da, onun hakkında dedi ki: “Allaha yemîn ederim ki, sen bir yere girip orayı vatan edinsen, hemen meydana çıkar, meşhûr olursun!” O, çeşitli medreselerde ders okuttu. Şöhreti her yere yayıldı. İsmi duyulmayan yer kalmadı. Çok talebesi oldu. Tefsîr, kelâm, fıkıh, usûl, Arab dili ve edebiyatı ilimlerinde asrının İmâmı, en büyük âlimi sayıldı. Çok eser yazdı. 881 (m. 1477) senesi Zilka’de ayının yirmidördüncü Pazartesi gecesi vefât etti.

Hocası Kemâleddîn İbni Hümâm, Şeyhûniyye Medresesi’nin meşihat makamında iken, onu kendisine nâib (yardımcı) seçmişti. Zeyneddîn-ül-istidâr Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi. Mensûriyye Medresesi’nde tefsîr dersini, eski Eşrefiyye Medresesi’nde de fıkıh derslerini okuttu. Celâleddîn-i Süyûtî ondan çok ilim öğrendi.

Hocası İbn-i Hümâm onun hakkında şöyle buyurdu: “O, Mısır diyarının muhakkik âlimidir. Bununla beraber, Selef-i sâlihînin bildirdiği doğru yoldan asla ayrılmadı. Çok ibâdet eder, hayır ve hasenatta bulunurdu. Dünyâya düşkün olanların yanına gidip gelmez ve onların yanında oturmazdı.”

Eserlerinden başlıcaları şunlardır: 1-Envâr-ut-tenzîl haşiyesi: Kâdı Beydâvî’nin tefsîrine yaptığı kıymetli bir haşiyedir. 2-Tavdîh haşiyesi: İbn-i Hişâm’ın Tenkih şerhine yaptığı haşiyedir. 3-Tavâli’ haşiyesi: Kâlşâdî’nin eserine yaptığı haşiyedir. 4-Şerh-ül-akâid, 5-Şerh-ül-menâr Nesefî’nin eserinin şerhidir.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 255

2) Şezerât-üz-zeheb cild-7, sh. 332, 333

3) Bugyet-ül-vuât cild-1, sh. 231

4) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 210

 

İBN-İ ŞIHNE EL-KEBÎR

Hanefi mezhebi âlimlerinden, ismi, Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Hüsâmeddîn Mahmûd bin Şihâbüddîn Gâzî bin Eyyûb bin eş-Şıhne Mahmûd bin Hatlû el-Halebî’dir. Aslen Türk olup, Haleb şehrindendir. Künyesi Ebü’l-Velîd olup, lakabı Muhıbbüddîn idi. Oğlunun ismi de “Muhammed” idi. Hem kendisi, hem de oğlu “İbn-i Şıhne” diye meşhur oldu. 749 (m. 1348) senesinde Haleb’de dünyâya geldi ve babasının himayesinde orada büyüdü. Küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ve ba’zı kitapların metinlerini ezberledi. Önce memleketinin büyük âlimlerinden ilim tahsiline başladı Sonra Dımeşk’a ve Kâhire’ye gitti. Buralardaki meşhur âlimlerden ilim aldı. Tefsîr, fıkıh, usûl, ferâiz, edebiyat, şiir, nahiv, târih ilimlerinde büyük bir âlim olarak yetişti. Fetva verir ve ders okuturdu. Önce Haleb’de, sonra da Dımeşk’da Hanefi kadılığına ta’yin edildi. Sultan Zahir Berkûk, 793 (m. 1390) senesinde bu beldeyi de ele geçirince, onunla beraber Kâhire’ye geldi. Bir müddet sonra, onun himayesinden ayrılıp, Haleb’e döndü. Haleb, Melik Nâsır’ın eline geçinceye kadar burada ikâmet etti. 813 (m. 1410) senesinde oradan ayrılıp, tekrar Kâhire’ye geldi. 814 senesinde Dımeşk’a dönüp, Sultan Nasır ile sohbet etti. Bundan sonra, bir müddet Haleb kadılığında kaldı. Dımeşk’daki medreselerde ders okuttu. 815 (m. 1412) senesi Rabî’ul-evvel ayının oniksinde, Haleb’de vefât etti. Cenaze namazında çok kalabalık bir cemâat hazır bulundu. Cum’adan sonra namazı kılınıp, kalede Bâb-ı Makâm’ın dışında Iştaktemir türbesine defnedildi.

İbn-i Hacer Askalânî diyor ki “Çocukluğundan i’tibâren ilimle çok meşgul oldu. Mütehassıs ve pek mahir bir âlim olarak yetişti. Fıkıh, edebiyat ve daha çeşitli ilimlerde temayüz etti. Kâhire’den Haleb’e döndüğü zaman, ilimle meşgul olmaktan ve ders okutmaktan hiç geri kalmadı. Çok ilim neşr etti, yaydı. Bu vasıfları ile beraber, o, ilim için gidip gelmekten hiç usanmaz ve yorulmazdı. Yüksek gayret sahibi olup, güzel ve üstün şiirleri ile, hat san’atının bütün inceliklerini tebarüz ettiren (gösteren) yazısı vardı. Onun ilimdeki hizmeti büyüktü. Sünneti seniyyeye pek bağlı olup, bu yolda olanları çok severdi. Ehl-i bid’atı hiç sevmezdi. Çok şiiri vardır.”

Talebelerinden İbn-i Hatib-i Nâsırıyye diyor ki: “Hocamız İbn-i Şıhne, Cemâli güzel, akıllı, yumuşak huylu, güleryüzlü ve tatlı sözlü, gayretli, çalışkan bir insan idi. Büyük bir âlim, fazilet ve zekâ sahibi bir zât olup, bilhassa edebiyatta; nazım ve nesir türünde çok güzel, üstün eserleri vardır. Çeşitli ilim dallarında geniş ve derin bilgisi vardı. Ben onun huzurunda, me’ânî ve beyân ilimlerinden bir miktar okudum.

Onunla çok bulundum. Aramızda husûsî bir sohbet, yakınlık vardı. Fıkıh, tefsîr ve çeşitli ilimlerde çok kitap yazdı.”

Burhâneddîn-i Halebî diyor ki: “Yazısının güzelliği, sözlerinin latif ve tatlı oluşu ile beraber; fıkıh, edebiyat ve ferâiz ilimlerinde çok yükseldi. Zekâsı parlaktı. Latif ve kıymetli eserleri vardır.”

Makrizî diyor ki: “O, Haleb, Dımeşk ve Kâhire’de fetvâ verdi ve ders okuttu. Hadîs-i şerîf okuyup öğrenmeyi ve bu ilimle meşgûl olanları çok severdi. İlimde, yüksek bir makama erişti. Zamanın bütün insanları, onun bu hâline hayret etmişlerdi.

Eserlerinden başlıcaları şunlardır.

1- Ravd-ül-Menâzır fî ilm-il-evâili vel-evâhır: Bu eser, Ebü’l-Fidâ’nın insanlık târihi ile ilgili muhtasar eserinin muhtasar bir şekli olup, o buna, zamanına kadarki olayları da ilâve etmiştir. 2- Evdâh-ud-delîl vel-ebhâs fimâ yahıllü bihil-mutallakat-is-selâs, 3-Şerh-ül-keşşâf: Zemahşerî’nin meşhûr “Keşşâf tefsîrinin şerhi olup, tamamlayamamıştır. 4- Sîret-ün-Nebî ( aleyhisselâm ), 5- El-Mübtegî fî ihtisâr-i ravd-ıl-menâzır, 6- Manzûmetün fî elfi beytin: Çeşitli ilimleri anlatan bin beytlik bir manzûm eserdir.



1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 295

2) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-10, sh. 3, 6

3) Şezerât-üz-zeheb cild-7, sh. 113, 114

4) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 180

5) Keşf-üz-zünûn sh. 157, 202, 920, 921, 1629

 

MOLLA HÜSREV

Hanefî mezhebi fıkıh âlimi ve üçüncü Osmanlı şeyhülislâmı. İsmi, Muhammed bin Feramuz (Feramerz) bin Ali er-Rûmî’dir. Sivas ile Tokat arasındaki Kargın köyünde doğdu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Babası, bir Fransız subayı iken müslüman olmuştur. Kızını Osmanlı emirlerinden Hüsrev adında bir zâta verdi. Babasının genç yaşta ölmesi üzerine, eniştesi Hüsrev Bey’in yanında kaldı ve büyüdü. Bu sebeple Hüsrev kayını diye çağırılırdı. Daha sonra kayını kelimesi kaldırılarak, Molla Hüsrev adıyla meşhûr oldu. 885 (m. 1480) senesinde İstanbul’da vefât etti. Namazı Fâtih Câmii’nde, kılındıktan sonra, Bursa’ya götürülüp, Emîr Sultan’ın doğusunda kendi yaptırmış olduğu medresenin bahçesine defnedildi. Mezar taşında, Menbâ-ı ilmü hüner, Vârisü ulûmu Hayr-ül-beşer, Fâzılı hurşidi. Eser, Sâhib-üd-dürer vel-gurer Mevlânâ Muhammed Hüsrev” kitabesi yazılıdır.

Burhâneddîn Haydar Hirevî ve zamanının diğer âlimlerinden ilim tahsil etti. Tahsilini tamamladıktan sonra Edirne’de Şah Melik Medresesi’nde ve sonra da kardeşinin vefâtıyla boşalan Çelebi Medresesi’nde müderrislik yaptı. Sultan İkinci Murâd Hân devrinde Varna Savaşı’ndan önce, 832 (m. 1429) senesinde Kadıaskerliğe ta’yin edildi. Molla Hüsrev, Fâtih Sultan Mehmed Hân tahta geçince de bu göreve devam etti. Memleketi iç ve dışta huzûra kavuşturduktan sonra, Sultan İkinci Murâd Hân tahttan çekilmiş, yerine oğlu Fâtih Sultan Mehmed’i oturtmuştu Ancak düşmanlar, Sultan’ı çocuk yaşta görüp, bir takım huzûrsuzluklar çıkarmak istediler. Bunun üzerine İkinci Murâd tekrar tahta geçti ve Fâtih Sultan Mehmed’i Manisa’ya gönderdi, ilim adamlarından çoğu, birer behâne ileri sürerek, Manisa’ya gitmek istemediler. Molla Hüsrev, kadıaskerlikten istifâ ederek, Şehzâde ile birlikte Manisa’ya gitmeye karar verdi. Fâtih, onun bu kararını duyunca; “Vazifenize devam edin, zira memleketin size ihtiyâcı var” dediyse de, Molla Hüsrev hazretleri; “Tahttan ayrılıp Manisa’ya giderken sizi yalnız bırakmam uygun olmaz, müsâade buyurun geleyim” diyerek samimiyetini bildirdi ve birlikte Manisa’ya gitti. Fâtih Sultan Mehmed bu muhterem âlimden çok faydalandı ve ondan bir kısım ilimleri tahsil etti.

Fâtih Sultan Mehmed Hân tekrar tahta geçince, o da İstanbul’a geldi. İstanbul’da Galata ve Üsküdar kadılıklarına ta’yin edildi. Bu arada Ayasofya müderrisliğini de yürüttü. Bir ara Bursa’ya gidip bir medrese kurarak ilim öğretmekle meşgûl olduğu sırada, Fâtih Sultan Mehmed Hân tarafından İstanbul’a da’vet edilerek, İkinci Osmanlı şeyhülislâmı Fâhrüddîn-i Acemî’nin vefâtı üzerine, 865 (m. 1460)’de şeyhülislâmlığa ta’yin edildi. Molla Hüsrev, yirmi sene, adâlet ve hakkaniyetle şeyhülislâmlık vazîfesini yürüttü.

Fâtih Sultan Mehmed Hân, Molla Hüsrev’i çok takdîr ederdi. Molla Hüsrev’den söz ettiği zaman; “Zamanımızın Ebû Hanîfe’sidir.” diyerek, teveccüh ve sevgisini belirtirdi. Bir defasında bir düğün yemeğinde, hocası Molla Gürânî’yi sağ yanına, Molla Hüsrev’i sol yanına alarak oturmak sûretiyle iltifâtta bulunmuştu.

Molla Hüsrev; orta boylu, gür sakallı, kıymetli elbise giyen, başında küçük bir sarığı olan, heybetli, tevâzu sahibi bir zât idi. Güzel ahlâk sahibi, vakûr, yüksek ilmiyle İslâm dînine uymakta gayretli ve titiz idi. Bu sebeple, halkın ve devlet adamlarının sevgisini ve hayranlığını kazanmıştır. Medresede derse gideceği zaman talebeleri onun evinin önünde toplanır, saygı ve ta’zimle onu medreseye götürür ve yine o şekilde evine getirirlerdi. Büyük âlim, yalnızlığı ve kendi işini kendisi görmeyi severdi. Konağında birçok hizmetçiler olduğu hâlde, Molla Hüsrev hiçbirini kendi hizmetinde kullanmaz, odasını kendisi süpürür, lâmbasını kendisi yakardı.

Molla Hüsrev, Edirne’de Şah Melik Medresesi’nde müderris iken, Sa’deddîn Teftâzânî’nin “Mutavvel” adlı eserine haşiye yazmıştı. Seyyid Ahmed Kırımî Edirne’ye geldiğinde, o beldenin ileri gelen âlimleriyle ilmî sohbetlerde bulundu. Molla Hüsrev, yazmış olduğu haşiyeyi Seyyid Ahmed Kırımî’ye götürünce, Seyyid Ahmed Kırımî, kitaba tenkid gözüyle bakıp, ba’zı yerlerine i’tirâz işâretleri koydu. Bu duruma üzülen Molla Hüsrev, Edirne’nin bütün âlimlerini, Seyyid Ahmed Kırımî’nin bulunduğu bir ziyâfete da’vet etti. Yemekten sonra kendinin ve Kırımî’nin sözlerini tahkîk edip, tatlı bir lisanla Kırımî’nin sözlerinin uygun olmadığını anlattı. Bunun üzerine Seyyid Ahmed Kırımî’ Molla Hüsrev’in yazdığı sahife ve satırların doğru olduğunu tasdik edip, hatâsını i’tirâf etti. Böylece Molla Hüsrev’in ilmî üstünlüğü isbatlanmış oldu.

Molla Hüsrev, birçok talebe yetiştirmiş olan kıymetli bir fıkıh âlimi olduğu gibi, bir şâir olarak da tanınmıştır. Molla Hüsrev, önceki âlimlerin kitaplarından hergün iki yaprak yazmayı âdet hâline getirmişti. Vefât ettiği zaman terekesinde (geriye bıraktığı şeyler arasında) kendi el yazılarıyla yazılmış pekçok nefis eserler çıkmıştır. Ömrünü ilim öğretmek ve yazmakla geçiren Molla Hüsrev’in, birçok kıymetli eserleri vardır. Bu eserlerinin önemlileri şunlardır: 1- Dürer-ül-hükkâm fî şerh-i Gurer-il-ahkâm: Fıkha dâir olan, sık sık müracaat edilen bu en önemli eseri, bütün Türk Osmanlı medreselerinde şerhleri ile beraber ders kitabı gibi ta’kib edilmiştir. Molla Hüsrev, bu eserini 877 (m. 1472) senesinde yazmağa başlamış, 883 (m. 1477) senesinde bitirerek Fâtih Sultan Mehmed Hân’a takdim etmiştir. Kendi el yazısıyla Fâtih Sultan Mehmed’e hediye ettiği “Dürer” nüshası, İstanbul’da Köprülü Kütüphânesi’ndedir. 2- Şerh-ül-miftâh, 3- Şerhu Telvîh, 4- Şerhu Usûl-ül-Pezdevî, 5-Hâşiyetü Evâili Tefsîri Kâdı Beydâvî, 6- Hâşiyetü Mutavvel lit-Teftâzânî, 7-Mir’ât-ül-usûl fî şerh-i mirkât-ül-vüsûl, 8- Mirkât-ül-vüsûl fî ilm-il-usûl, 9-Nakîd-ül-efkâr fî redd-il-enzâr, 10- En’âm sûresi tefsîriyle ilgili risale, 11- Şerhu Telhis el-Miftâh lil-Kazvînî.

Molla Hüsrev, kıymetli eseri Gurer ve Dürer Mukaddimesi’nde şöyle buyurmaktadır:

“Dünyâ ve âhırette insanın şerefi ve iki âlemde üstün derecelere nail olması, ancak doğru i’tikâdda (Ehl-i sünnet i’tikâdında) olmak ve sâlih amel işlemesiyledir.”

Allahü teâlâ, Peygamberimizi (s.a.v) Peygamberlerin sonuncusu ve en doğru yolu gösterici olarak gönderdi. O’ndan sonra da O’nun ümmetinden büyük âlimler yarattı. Bu âlimler de, O’nun bildirdiklerini, insanların anlıyacakları bir şekilde îzâh ettiler. Allahü teâlâ, bu âlimlerden dört mezheb imamını seçti. Bu büyüklerin ihtilâfını rahmet kıldı. Diğer fıkıh âlimleri de bu âlimlerin mezheblerine göre fetvâ verdiler. Allahü teâlâ, bu büyük âlimler arasında da, en büyük İmâm ve yüksek himmet sahibi, ümmetin ve dînin kandili İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit’i seçti. Onun yaptığı hizmet sebebiyle, Allahü teâlâ onun makamını Cennetin en yüksek derecesinden eylesin. Şüphesiz ki, Ebû Hanîfe’nin dînî hükümlere dâir bildirdiği şeyler, dalgaları birbirlerine çarpan bir deniz, hattâ sapıklığın karanlığını gideren parlak bir kandildir.”

Molla Hüsrev’in, Gurer ve Dürer kitabında rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden ba’zıları:

“Çocuklarınıza namaz kılmasını öğretiniz, yedi yaşına gelince namazı emrediniz. On yaşına gelince, kılmazlarsa, döverek kıldırınız.”

“Ameller, niyetlere göredir.”

“İslâm dîni beş şey üzerine kurulmuştur. Bunlar: Allahtan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Resûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve hac etmektir.”

“Bir kimse yabancı bir kadına şehvetle bakarsa, kıyâmet gününde onun gözlerine kurşun dökülür.”

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 122

2) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-8, sh. 279

3) Şezerât-üz-zeheb cild-7, sh. 342

4) Fevâid-ül-behiyye sh. 187

5) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 211

6) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 135

7) Devhat-ül-Meşâyıh sh. 8

8) Gurer ve Dürer Mukaddimesi

9) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh. 91, 113, 474, 497, cild-2, sh. 1144, 1157

10) Brockelmann Gal-2, sh. 266

11) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1038

12) Rehber Ansiklopedisi cild-12, sh. 186

 

 

HASEN ÇELEBİ

Kelâm, usûl ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Hasen Çelebi bin Muhammed Şah bin Hamza bin Muhammed bin Muhammed’dir. Anadolu’da yetiştiği için Rûmî nisbetiyle anılmaktadır. Lakabı Bedreddîn olup, İbn-i Fenârî diye tanınmaktadır. Meşhûr âlim Molla Fenârî’nin torunlarındandır. 840 (m. 1436) senesinde doğdu. 886 (m. 1481) senesinde Bursa’da vefât etti.

Zamanındaki meşhûr âlimlerden ilim öğrendi. Molla Fahreddîn, Molla Ali Tûsî ve Molla Hüsrev bu âlimlerdendir. Kelâm, me’ânî, Arabca, usûl-i fıkıh ve aklî ilimlerde büyük âlim olana kadar, ilim öğrenmeye devam etti. Bu âlimlerle beraber, babasından da ilim öğrendi. Hattâ, ençok babasından istifâde ettiği söylenir. Edirne’de Halebiyye Medresesi’nde müderris iken, amcasının oğlu Ali Fenârî, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın kadıaskeri idi. Ondan; Mısır’a gidip, “Mugn-il-Lebîb” kitabını Magribli bir âlimden okumak için Sultan’dan izin istemesini rica etti. Mısır’da bulunan bir âlimin, Mugn-il-Lebîb kitabını çok iyi bildiğini duymuştu. Hasen Çelebi, Telvîh kitabına bir haşiye yazmıştı. Fâtih henüz hayatta iken, kitabını Fâtih’in oğlu İkinci Bâyezîd’e atfetmişti. Bu yüzden Fâtih, Hasen Çelebi’ye biraz kırgın idi. Mısır’a gitmek için izin isteyince; “Madem ki, o kadar aklına koydu, o hâlde gitsin” diye izin verdi. Müderrisliği bırakıp, talebeliği istemesine şaşırmıştı.

Hasen Çelebi, Fâtih Sultan Mehmed’den izin alınca, Mısır’a gitti. Mugn-il-Lebîb kitabının tamâmını Magribli o âlimden yazdı. Daha sonra yazdıklarını bu âlimin huzûrunda baştan sona okudu. Kitapta gerekli düzeltmeleri ve incelemeleri yaptılar. Magribli âlim, bu kitabın baş tarafına, Hasen Çelebi için icâzet yazdı. Yine Mısır’da İbn-i Hacer’in bir talebesinden Sahîh-i Buhârî’yi okudu. Sahîh-i Buhârî’yi okutmak ve hadîs-i şerîf öğretmek için icâzet aldı. 870 (m. 1465) senesinde Şam’a gitti. Buradan Hicaz’a giden kâfile ile hacca gitti. Birkaç defa Kâhire’ye gittiği de bildirilmektedir.

Tekrar Anadolu’ya dönünce, Mısır’da yazdığı Mugn-il-Lebîb şerhini Sultan Mehmed Hân’a gönderdi. Sultan, bu kitabı inceleyince çok beğendi. Hasen Çelebi’ye olan kırgınlığı geçti, ilmini takdîr ederek, İznik Medresesi’nin müderrisliğini ona verdi. Daha sonra da Sahn-ı semân medreselerinden birine müderris ta’yin etti. Hasen Çelebi, medresenin bir odasında kalırdı. Beş vakit namazı câmide kılardı. Medresede dersini bitirdikten sonra, Kâdızâde’nin medresesine gider, onu ziyâret ederdi. Ertesi gün de Kâdızâde onun yanına gelirdi. Birbirlerini çok severlerdi. Bu ziyâretleri devamlı yaparlar ve her işlerinde yardımlaşırlardı. Sultan Bâyezîd Hân’ın padişahlığı zamanında, günlük seksen akçe maaşla Bursa Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi, ölünceye kadar burada yaşadı.

Âlim, fazilet sahibi, sâlih bir zât idi. Çok ibâdet ederdi. Sert elbise giyer, alçak gönüllülüğünden hayvana binmezdi. Miskin ve fakirleri, Allah adamlarını severdi. Tasavvuf ehli âlimlerle sohbet ederdi. Dünyâdan yüz çevirmiş, âhırete yönelmişti.

Medresede iken yardımcısı olan Seyyid Çelebi anlatır: “Birgün seher vakti beni istedi. Odasının kapısında şiddetli şekilde ağlama sesleri duydum. Bu duruma çok şaşırdım. Başına büyük bir musibet geldiğini zannettim. Kapıyı çaldım, içeri girip selâm verdim. Oturmamı emretti. Ben de oturdum ve ağlamasının sebebini sordum. “Gecenin üçte birinden sonra, üzülmek için bir sebep bulamıyorum diye hatırıma geldi” dedi. Bununla ne demek istediğini sordum. “Üç aydır bize dünyalık bir zarar gelmedi. Âlimler demişlerdir ki: “Dünyâ malından zarar görmeyen âhıretten zarar ediyor demektir. Çünkü zarar âhırete yönelince, dünyalık şeyleri terkeder.” Bunun için, âhıret işlerinde zarar ediyorum korkusuyla ağladım” diye cevap verdi. O ânda hizmetçilerden biri içeri girdi. Çok üzgündü. Hizmetçiye üzüntüsünün sebebini sordu. Hizmetçi şöyle cevap verdi: “Bana filân işi görmemi emretmiştiniz. Ben de sizin beyaz katırınıza bindim. Yolda katır düştü, öldü.” Hasen Çelebi bunu duyunca; “Allahü teâlâya hamd olsun. Bana dünyâ zararı verdi” diye hamd etti. “Bu haberi bana sen müjdeledin ey hizmetçi (köle)! Ben de seni Allah rızâsı için azâd ettim” dedi.

Hasen Çelebi, birçok eser yazdı. Bunlar âlimler arasında makbûl ve mu’teber tutulurdu. Kitapları, talebe ve müderrislerin elinden düşmezdi. Ba’zıları şunlardır: 1-Şerhu Sadr-uş-şerî’ai sânî li vikâyet-ir-rivâye fî mesâil-il-hidâye, 2-Hâşiyetü alel-Mutavvel, 3-Hâşiye-tü alâ hâşiyet-il-Keşşâf li, seyyîd Şerîf, 4-Hâşiyetü alâ şerh-il-Mevâkıf, 5-Hâşiyet-üt-telvîh, 6-Ta’lîkatü alâ dürer-il-hukkâm.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-3, sh. 213

2) Şezerât-üz-zeheb cild-7, sh. 324, 325

3) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 204, 205

4) Fevâid-ül-behiyye sh. 64

5) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-3, sh. 127

6) Et-Tabakât-üs-seniyye cild-3, sh. 109, 110, 111

7) Keşf-üz-zünûn sh. 350, 474, 496, 1199, 1479, 1891, 2022

 

HOCA-ZÂDE

Osmanlı âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Mustafa bin Yûsuf bin Sâlih, künyesi Hoca-zâde’dir. Bursa’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 893 (m. 1488) senesinde Bursa’da vefât etti. Bursa’da Emîr Buhârî Türbesi civarında medfûndur. Babası, ticâretle meşgûl olan büyük servet sahibi bir tüccâr idi. Ailesi ve çocukları son derece bolluk ve refah içindeydi. Hoca-zâde, babasının mesleğini terk edip ilim öğrenmeğe yöneldi.

Babası bu isteğine râzı olmadı. Bu yüzden babasının gözünden düştü. Kardeşleri bolluk ve ni’metler içerisinde yaşadığı hâlde, Hoca-zâde sıkıntı ve yokluk içinde ilim tahsiline devam etti. Kitap almağa bile parası yoktu. Babası ona hiç yardım etmiyordu. Birgün Emîr Sultan hazretlerinin talebelerinden Şeyh Velî Şemsüddîn’nin sohbetinde, Hoca-zâde’nin babası Hoca Yûsuf diğer oğullarıyla birlikte bulunuyordu. Şeyh Velî Şemsüddîn hazretleri, diğer oğullarının güzel giyimli ve sevinçli, Mustafa adındaki oğlunun sefil giyimli ve üzüntülü olduğunu görüp, Hoca Yûsuf’a; “Bunlar kimdir?” diye sordu. Hoca Yûsuf; “Bunların hepsi benim oğullarımdır” dedi. Şeyh Şemsüddîn; “Bu oğulların sevinçli, bu oğlun neden üzüntülü?” diye sorunca, babası; “O benim istediğim ticâret yolunu terk edip, kendi isteğine gittiği için gözümden düştü” dedi. Şeyh Şemsüddîn, elbette bu çocuğun yaptığı doğrudur diye nasihat ettiyse de, Hoca Yûsuf kabûl etmedi. Babası gittikten sonra, Şeyh Şemsüddîn Hoca-zâde’yi yanına çağırıp; “Bu perişan hâline bakıp ilim yolundan ayrılma, çünkü doğrusu senin yaptığındır. Babanın düşündüğü doğru değildir” diye teselli edip, nasihat etti. Hoca-zâde birçok sıkıntılar içerisinde ilim tahsiline devam etti. Hoca-zâde, Kâdı Ayasoluğ’dan usûl, me’ânî ve beyân ilimlerini okudu ve onun hizmetinde bulundu. Daha sonra Hızır Bey bin Celâl’in hizmetinde yetişip, ondan aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Hızır Bey bin Celâl onu Sultan Murâd Hân’a gönderip, medresede ders verebileceğini bildirdiyse de, Sultan seferle meşgûl olduğundan, gerektiği gibi onunla ilgilenemedi. Onu Kestelli kadılığına ta’yin etti. Daha sonra seferden dönünce, Bursa’da Esediyye Medresesi’ne müderris ta’yin etti. Bu medresede altı sene ilim öğretti. Burada Şerh-i Mevâkıfı ezberledi. Daha sonra Fâtih Sultan Mehmed Hân tahta geçince, Bursa’dan İstanbul’a geldi. Fâtih, onu kendisine hoca ta’yin etti. Ondan, sarfla ilgili “İzzi” adlı eseri okudu. Sultân’a son derece yakın olması, ba’zı kimselerin hased etmesine sebep oldu. Hattâ Fâtih Sultan Mehmed Hân Edirne’de bulunduğu sırada, Vezîr Mahmûd Paşa, Hoca-zâde’nin kadıasker olmak istediğini Sultân’a bildirdi. Sultan da; “Bizi sohbetinden mahrûm etmek mi istiyor?” diyerek üzüldü. Ancak, daha sonra onu Edirne’ye kadıasker olarak ta’yin etti.

Hoca-zâde’nin babasına, oğlunun kadıasker olduğu haberi ulaşınca önce inanmadı. Daha sonra haber yaygınlaşınca inandı. Diğer oğullarıyla birlikte oğlunu ziyâret etmek için, Bursa’dan Edirne’ye gitmek üzere yola çıktı. Babasının gelmekte olduğu haberini duyan Hoca-zâde, babasını âlimlerden ve Edirne eşrafından bir toplulukla karşıladı. Baba-oğul kucaklaştılar. Babası Hoca-zâde’den özür dileyip eski kusurlarının affını isteyince; “Olsun, siz öyle yapmasaydınız, biz böyle olmazdık” diyerek, babasına güzel muâmelede bulundu. Babası için çok güzel bir ziyâfet hazırladı. Ziyâfet sofrasının baş tarafına babasıyla beraber oturdu. Diğer ileri gelenler ve âlimler rütbelerine göre oturunca, kardeşlerine sofrada yer kalmayıp, fakirlik ve ihtiyâç hâlinde olmadıkları hâlde, hizmetçilerle birlikte ayakta kaldılar. Bu vesileyle, ilim ehline verilen önem ortaya konulmuş oldu.

Daha sonra Fâtih Sultan Mehmed tarafından Bursa Sultaniye Medresesi’ne, daha sonra da İstanbul’daki Sahn-ı Semân Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi, İstanbul’da Fâtih Sultan Mehmed’in emriyle “Tehâfüt-ül-felâsife” adlı eseri yazdı. Sonra Edirne kadılığı ve İstanbul müftîliği yaptı. İznik müftîliğine ve müderrisliğine ta’yin edildi. Fâtih Sultan Mehmed vefât edinceye kadar İznik’de kaldı. Sultan İkinci Bâyezîd tahta geçince, İstanbul’a geldi. Bursa Sultaniye Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi. Orada iki ayağı ve sağ eli felç oldu. Sol eliyle yazı yazabiliyordu. Bu hâlde, Sultan İkinci Bâyezîd’in emriyle “Şerh-i Mevâkıf adlı esere bir haşiye yazdı.

İlme rağbeti fevkalâde olup, ilim öğrenmek için, gençliğinde servet ni’metinden mahrûm olmağı göze aldığı gibi, sonraları da, bir makamda bulunmaktan daha çok müderrislikle iftihar ederdi. Belki ilim öğrenmek ve öğretmeğe engel olur düşüncesiyle, mevki ve makamı zorla kabûl ederdi.

Molla Ali Tûsî, Acem diyarına gittiği zaman, Ali Kuşçu ile karşılaştı. Ali Tûsî, Ali Kuşcu’ya; “Nereye gidiyorsun?” dedi. O da; “Rum diyarına gidiyorum” dedi. Ali Tûsî ona; “Orada Hoca-zâde ile olan münâsebetine dikkat et” dedi. Ali Kuşçu İstanbul’a geldiği zaman, Hoca-zâde’nin de içinde bulunduğu âlimler onu karşıladılar. Ali Kuşçu sohbet sırasında, denizde görmüş olduğu med-cezîr hâdisesini anlattı. Hoca-zâde, med-cezîr hâdisesinin sebebini açıkladı. Sohbet devam etti. Konu, Timur Hân’ın huzûrunda Seyyîd Şerîf Cürcânî ile Sa’deddîn Teftâzânî’nin karşılıklı münâzarasına gelince, Ali Kuşçu, Teftâzânî tarafını tercih etti. Hoca-zâde ise; “Ben bu konuyu tahkîk ettim, Seyyîd Şerîf Cürcânî’nin haklı olduğu kanâatine vardım” dedi. Ali Kuşçu, Hoca-zâde’nin yazdığı husûsları mütâlâa etti.

Molla Abdürrahmân bin Müeyyed, Celâlüddîn ed-Devânî’nin hizmetine kavuşunca, Celâlüddîn ed-Devânî ona; “Hangi hediye ile geldin?” dedi. O da; “Hoca-zâde’nin Tehâfüt-ül-felâsife adlı kitabıyla geldim” dedi. Celâlüddîn ed-Devânî o kitabı mütâlâa etti ve dedi ki: “Bu konuda bir kitap yazmak benim fikrimde vardı. Eğer bu kitabı görmeden o kitabı yazsaydım, bu kitabın yanında sönük kalırdı.”

Hoca-zâde’nin, Tehâfüt-ül-felâsife” adlı meşhûr eserinden başka, Hâşiye-i Şerh-i Mevâkıf, Hâşiye-i Şerh-i Hidâyet-ül-hikme, Şerhu Tevâli-ül-envâr, Şerh-ül-İzzi fit-Tasrîf, Hâşiyetü alet-Telvîh fil-usûl gibi birçok kıymetli eserleri de vardır.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-12, sh. 290

2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi sh. 145

3) Şezerât-üz-zeheb cild-7, sh. 354

4) Fevâid-ül-behiyye sh. 214

5) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 433

6) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh. 497 cild-2, sh. 1139, 1892

7) Brockelmann Sup-2, sh. 322

 

 

MOLLA GÜRÂNÎ

Osmanlı âlimlerinin meşhûrlarından ve dördüncü şeyhülislâm. İsmi, Ahmed bin İsmâil bin Osman Gürânî’dir. Lakabı Şerefüddîn, Şihâbüddîn ve Molla Gürânî olup, Molla Gürânî lakabıyla tanınıp, meşhûr oldu. 813 (m. 1410) senesinde, Suriye’nin Gürân kasabasına bağlı bir köyde doğdu. Doğduğu yere nisbetle “Gürânî” denilmiştir. 893 (m. 1488) senesinde İstanbul’da vefât etti.

Molla Gürânî, daha küçük yaşta iken kendi memleketinde Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Sarf, nahiv, beyân, me’ânî gibi âlet ilimlerini ve kırâat ilmini öğrendi. Bundan sonra ilim öğrenmek için Bağdad, Diyarbakır, Hıns ve Hayfa şehirlerine gitti. Onyedi yaşında iken de Şam’a gidip, bir müddet de oradaki âlimlerden ders alıp, ilim tahsili yaptı. Şam’dan Kâhire’ye gitti. Kâhire’de zamanın âlimlerinden ders alarak; kırâat, tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimlerini öğrendi ve bu ilimlerde icâzet aldı. O devrin en meşhûr âlimi İbn-i Hacer Askalânî’den hadîs ve fıkıh ilmine dâir eserler okudu. Bu hocasından okuduğu eserler arasında, Sahîh-i Buhârî ve fıkıh ilminde meşhûr eserler vardı. Hadîs ilminde İbn-i Hacer Askalânî’den icâzet aldı. Molla Gürânî bu minval üzere tahsilini tamamladıktan sonra; tefsîr, kırâat, hadîs ve fıkıh ilimlerinde değerli bir âlim olarak yetişti. Yavaş yavaş tanınmaya ve Kâhire’deki medreselerde ders vermeye başladı. Memlûk Devleti hükümdârlarının ve devletin ileri gelenlerinin kurdukları ilim meclislerine katılıp, münâzaralara girdi. İlmi ve fesahati, güzel konuşmasıyla kısa zamanda tanındı. Hattâ Kâhire’de herkese açık bir ders verdi. Bu dersini dinleyen âlimler, onun ilimdeki üstünlüğünü takdîr ettiler. Hocası İbn-i Hacer Askalânî ona icâzet verdikten sonra, Sahîh-i Buhârî’yi gayet güzel bir mehâretle okuttuğunu bizzat görüp, şâhid oldu. Bundan sonra hayatının bir bölümünü Kâhire ve Şam taraflarında geçirip İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelişi, hayâtında başka bir safha olmuştur. Önce Şafiî mezhebinde idi. Sonradan Hanefî mezhebine geçti.

Molla Gürânî’nin İstanbul’a gelişi şöyle vukû’ bulmuştur O devrin meşhûr Osmanlı âlimlerinden Molla Yegân hacca gittiğinde, Kâhire’ye uğradı. Orada Molla Gürânî’yi tanıyıp, onun dîne bağlılığını ve ilimdeki yüksek derecesini görünce, İstanbul’a getirmek istedi. Lütuf ve iltifât göstererek İstanbul’a gelmesini söyledi. O da bu teklifi kabûl edip, Molla Yegân ile birlikte İstanbul’a geldi. Meşhûr âlim Molla Yegân, hacdan dönüp İstanbul’a gelince, Sultan İkinci Murâd Hân’ın otağına gidip, bir sohbet yaptı. Sohbet sırasında Pâdişâh; “Gezip gördüğün yerlerden bize ne armağan getirdin?” diye sordu. Bunun üzerine Molla Yegân; “Tefsîr, hadîs ve fıkıh ilminde iyi yetişmiş bir âlim getirdim” dedi. “Şimdi nerededir?” deyince; “Bâb-üs-se’âde’de beklemektedir” dedi. Bunun üzerine Pâdişâh, onu içeri getirmelerini söyledi. Molla Gürânî içeri girip, selâm verdi. El öptü. Sohbet sırasında Molla Gürânî’nin konuşması ve hâli, pâdişâhın hoşuna gitti. Onu hemen dedesi Murâd-ı Hüdâvendigâr Gâzî’nin eski kaplıcadaki medresesine müderris olarak ta’yin etti. Daha sonra da Yıldırım Medresesi’ne müderris ta’yin edildi. Böylece bir müddet bu vazifeye devam etti. Bundan sonra da Sultan İkinci Murâd Hân, Molla Gürânî’yi oğlu Şehzâde Mehmed’in ya’nî Fâtih’in yetiştirilmesi ile görevlendirdi.

Şehzâde Mehmed (Fâtih), bu sırada Manisa’da emîr idi. Babası İkinci Murâd Hân, oğlunun (Fâtih’in) yetişmesi ve eğitilmesi için pekçok âlimi ona hoca olarak göndermişti. Fakat Şehzâde Mehmed, zekî ve celalli olduğundan, giden hocalar onu bir türlü derse yanaştıramamıştı. Bu sebeple pâdişâh İkinci Murâd Hân, oğlunu yetiştirecek heybetli bir muallim arıyordu. Molla Gürânî’nin heybetli ve vakûr bir âlim olduğunu görerek ve sert tutumunu duyup, bu iş için onu ta’yin etti. Onun iyi bir eğitimden geçmesini istediğini söyleyip, gerekirse dövebileceğini de işâret etti. Bunun üzerine Molla Gürânî, Manisa’ya gönderildi. Molla Gürânî, Şehzâde Mehmed’in (Fâtih’in) yetişmesi için ona ders vermeye başladı. Gördüğü gevşeklik karşısında, vakûr ve sert tutumuyla, Şehzâde Mehmed’in hırçınlığını yatıştırdı. Hattâ ders sırasında; “Darabtühû te’dîben” (Terbiye etmek, eğitmek için onu dövdüm) ma’nâsındaki Arabca cümleyi dil bakımından incelettirdi, tahlil ve tercüme ettirdi. Bu tutum karşısında Şehzâde Mehmed derslere devam edip, kısa zamanda Kur’ân-ı kerîmi hatmetti ve ilim öğrendi. Pâdişâh İkinci Murâd Hân, oğlu Şehzâde Mehmed’in Kur’ân-ı kerîmi hatmettiğini öğrenince, çok sevinip, hocası Molla Gürânî’ye çok miktarda mal ve parayı hediye olarak gönderdi.

Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın yetişmesinde, Molla Gürânî’nin büyük emeği geçti. Bu bakımdan Fâtih, şehzâdeliğinden beri hocasını çok sever, saygı ve hürmette kusur etmezdi.

Babası İkinci Murâd’dan sonra tahta geçen Fâtih Sultan Mehmed Hân, Molla Gürânî’yi vezîr yapmak istedi. Molla Gürânî bu teklifi kabûl etmeyip; “Huzûrunuzda, size devlet işlerinde çok hizmet edenler vardır. Onların ciddî çalışmaları, sonunda vezirliğe, sadr-ı a’zamlığa kavuşmak ideallerine bağlıdır. Veziriniz onlardan başkası olursa, kalbleri muğber olur ve sultânımıza zarar gelir” dedi. Sultan bu sözü beğendi ve onu kadıasker yapmak istediğini bildirince, bunu kabûl etti. Kâdılığa başlayınca, ayrıca müderrislik görevini de yürüttü. Daha sonra Bursa evkaf idâresi vazîfesi ve kadılık vazîfesi ile Bursa’ya gönderildi. Bursa’da bir müddet bu vazîfeleri yaptı. Daha sonra ba’zı sebeplerle Anadolu’dan ayrılıp, Mısır’a gitti.

Molla Gürânî Mısır’a vardığında, Mısır Sultânı Kayıtbay’dan tam bir kabûl ve çok ikram, hürmet gördü. Bir müddet sonra Fâtih Sultan Mehmed Hân, Mısır Sultânı Kayıtbay’a, Molla Gürânî’yi göndermesini rica etti. Kayıtbay, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın bu ricasını Molla Gürânî’ye bildirerek; “Gitme, ben sana onunkinden daha çok ikram ve ihtiram ederim” dedi. Molla Gürânî; “Evet inanıyorum, sizden çok fazla ikram gördüm. Ancak, benimle onun arasında baba ile oğul arasındaki gibi büyük bir sevgi vardır. Aramızdaki bu hâdise ise, bir başka şeydir. Bu sebepten o tabiî olarak ona meyl edeceğimi bilir. Eğer ona gitmezsem, sizin tarafınızdan gönderilmediğimi zanneder ve aranıza bir düşmanlık girebilir” cevâbını verdi. Sultan Kayıtbay bu cevâbı beğendi ve kendisine çok para ve yolda lâzım olabilecek eşyaları verip, büyük hediyelerle Fâtih Sultan Mehmed Hân’a gönderdi.

Molla Gürânî İstanbul’a gelince, Sultan ona çok hürmet gösterip, ikinci defa Bursa kadılığına ta’yin etti. Sonra yeniden Kadıaskerliğe ta’yin edildi. Bu arada müderrislik ve eser yazmakla da meşgûl iken, 885 (m. 1480) senesinde Şeyh-ül-İslâmlık makamına getirildi. Fâtih Sultan Mehmed Hân ona; maaş, hizmetçi ve diğer yardımları yanında, çok hediyeler de vererek, ikram ve hürmet gösterdi. Sekiz sene Şeyh-ül-İslâmlık yaptı ve hakka, adâlete uymakta titizlik göstererek, gayet güzel bir şekilde vazîfesini yerine getirdi.

Fâtih Sultan Mehmed Hân’a çok nasihat eder, işlerinde yardımcı olurdu. Ona karşı duyduğu samimi sevgi ve alâka sebebiyle, yeri geldikçe tenkid etmekten, uyarmaktan çekinmezdi. Hattâ giydiği ve yediği şeylere dikkat etmesini, dâima dînin emirlerine uygun olmasını isterdi. Nasîhatlerini sert sözlerle söylemekten çekinmezdi.

Molla Gürânî; heybetli, vakûr, sarsılmaz bir ilim haysiyetine ve ahlâkına sâhib idi. Uzun boylu, gür sakallı, doğru ve açık sözlü idi. Vezirleri adlarıyla çağırır, Sultân’ın huzûruna girince, yüksek sesle selâm verip, müsâfeha yapardı. Da’vet edilmedikçe ve bayram günlerinden başka zamanlarda saraya gitmezdi. Bir defasında bir Arafe günü, Sultan, Molla Gürânî’ye bir haberci göndererek; “Yarın bayramı kutlamak üzere teşrîf etsin, geç kalmasın” diye haber yollamıştı. Molla Gürânî, gelen haberciye; “Yağışlı günlerdir, heryer çamur. Gelirsek, kılık kıyâfet değiştirmek îcâb eder. Yarın bizi bağışlasınlar. Biz uzaktan duâ ederiz. Bayramı uzaktan kutlayalım” dedi. Haberci dönüp bu sözleri pâdişâha iletince, Pâdişâh; “Bizim bayramımız, onların gelmesiyle mutlu olur. Herşeye rağmen gelmelerini bekliyoruz” dedi. Üzerlerinin çamur olmaması için de, sarayın selâmlığına kadar at ile girmesine izin verildi. Bunun üzerine da’veti kabûl etti. Molla Gürânî, devrin âlimlerine mütevâzî davranır ve onlara karşı kıskançlık göstermezdi. Hattâ resmî vazîfelerde kendinden daha üst makamlara çıkan âlimleri takdîr ederdi. Müderrislikden resmen ayrıldıktan sonra da ilim öğretmeye devam etti. Pekçok âlim yetiştirdi. Osmanlı âlimleri arasında ahlâkının üstünlüğü, ilmî husûslarda ta’viz vermeyen ve ilme çok önem veren bir âlim olarak tanındı. Günlerini hep ders vermekle, kitap yazmakla ve ibâdetle geçirirdi. Bir defasında talebelerinden biri, bir gece onun konağında kalmıştı. Hocası Molla Gürânî, yatsı namazından sonra Kur’ân-ı kerîm okumaya başladı. Başından başlayıp devamlı okurken talebesi bir müddet sonra uyuyakaldı. Sabaha doğru uyanınca gördü ki, hocası Molla Gürânî Kur’ân-ı kerîm okumaya devam ediyor, Mülk sûresini geçmiş, hatmetmek üzeredir. Sabah namazı vaktinde hatmi tamamladı. Sabahleyin o talebe bu durumu hizmetçilere anlatınca, hizmetçileri; “O, her gece böyle Kur’ân-ı kerîm okur ve bunu hiçbir sebeple terk etmez” demişlerdir. Molla Gürânî, ayrıca çok hayır ve hasenat yapmıştır. Dört câmi, bir Dâr-ül-hadîs medresesi, bir hamam ve binalar yaptırmıştır.

Molla Gürânî, vefât ettiği senenin bahar mevsiminde bir bahçe satın aldı. Kışa kadar o bahçede kaldı. Vezirler haftada bir bu bahçede ziyâretine gelirlerdi. Kış geldiğinde iyice hâlsizleşti. İstanbul’daki konağına göçtü. O günlerde bir sabah namazını kıldıktan sonra, kendisine bir yatak hazırlanmasını istedi. Yatak hazırlandı. Kuşluk namazını kıldıktan sonra Kıbleye dönerek, sağ yanı üzerine yatti. O gün, kendisinden Kur’ân-ı kerîmi, kırâat ilmini öğrenen hafızların yanında toplanmasını istedi. Bu arzusu üzerine, talebelerine haber gönderildi. Onlar da yanına toplandılar. Talebelerine; “Üstünüzde olan hakkımı ödeme zamanı bu gündür, İkindi vaktine kadar benim üzerime Kur’ân-ı kerîm okumaya devam ediniz, ikindiden fazla uzamaz” dedi. Hâfız talebeleri, Kur’ân-ı kerîm okumaya başladılar. Vezirler durumu öğrenince, hemen yanına geldiler. Vezirler arasındaki Dâvûd Paşa, Molla Gürânî hazretlerini çok sevdiği için, hâlini görünce dayanamayıp, ağlamaya başladı. Molla Gürânî onun ağladığını görüp; “Niye ağlar durursun ey Dâvûd!” dedi. Dâvûd Paşa; “Sizi böyle zayıf görünce kendimi tutamadım” dedi. Bunun üzerine; “Ey Dâvûd, kendi hâline ağla! Ben dünyâda rahat ve huzûr içinde yaşadım. Allahü teâlâdan ümidim odur ki, ömrümün sonunda da, son nefesde de selâmet üzere olurum” dedi. Sonra vezirlere dönüp; “Benden Bâyezîd’e (İkinci Bâyezîd Hân’a) selâm söyleyin, namazımı bizzat kendisi kıldırsın ve borçlarımı, defnimden önce ödesin” dedi. Sonra; “Size vasıyyetim olsun! Beni kabrin yanına koyunca, ayağımı tutun ve beni kabrin başına çekin, sonra kabre koyun” dedi. Öğle namazını îmâ ile kıldı. Sonra; “İkindi ezanı ne zaman okunacak?” dedi. İkindi vakti gelince, müezzinin ezan okumasını bekledi. Müezzin, Allahüekber diye ezan okumaya başlayınca, Molla Gürânî hazretleri; “Lâilâhe illallah” diyerek vefât etti.

Sultan İkinci Bâyezîd Hân, namazında bulundu ve borçlarını ödedi. Cenâze namazı çok kalabalık olup, İstanbul ahâlisi onun vefâtından dolayı gözyaşı döktü. Cenâzesi kabrin başına getirilince, vasıyyetine rağmen kimse ayağından tutup çekmeğe cesâret edemedi. Cenâzesini bir hasır ile kabrin yanına çektiler ve kabre indirip defnettiler. Kabri, Aksaray-Topkapı arasındaki eski tranvay yolunun sol tarafında bulunan kendi yaptırdığı câminin önündedir.

Arabca kaynaklarda “Diyâr-ı Rûm’un, Anadolu’nun âlimi” olarak zikredilen Molla Gürânî, kıymetli eserler yazmış olup, eserleri şunlardır: 1-Gâyet-ül-emânî fî tefsîr-i seb’il-mesânî, 2- El-Kevser-ül-cârî alâ rıyâd-il-Buhârî: Hadîs-i şerîf kitaplarının en kıymetlisi olan Sahîh-i Buhârî’ye yazdığı şerhdir.

3- Şâtibiyye kasidesinin Ca’berî şerhine güzel bir haşiye yazmıştır. 4- Keşf-ül-esrâr an kırâat-il-eimmet-il-ahyâr. 5-Şerh-i cem’ul-cevâmi’: Usûl-i fıkha dâirdir. 6- Aruz ilmiyle ilgili bir kaside.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-1, sh. 166

2) El-A’lâm cild-1, sh. 97

3) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1038

4) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-1, sh. 241

5) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 102

6) Tabakât-üs-seniyye fî terâcim-il-Hânefiyye cild-1, sh. 280

7) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 135

8) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh. 553, 646, 899; cild-2 sh. 1190, 1486

9) Tâc-üt-tevârih (ulemâ kısmı)

10) Osmanlı müellifleri cild-2, sh. 1

11) İzâh-ül-meknûn cild-2, sh. 92

12) Brockelmann Sup-2, sh. 319

13) Devhat-ül-meşâyıh sh. 10

14) Rehber Ansiklopedisi cild-12, sh. 185

 

İBN-İ GARS

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Halîl’dir. Künyesi Ebü’l-Yüsr olup, İbn-i Gars ismi ile tanınmıştır. 833 (m. 1430) senesinde doğdu. 894 (m. 1489)’de vefât etti.

İlim tahsiline küçük yaşta başladı. Yedi yaşında iken Kur’ân-ı kerîmi ezberlemeye başlayıp, dokuz yaşında tamamladı. Kur’ân-ı kerîmi kırâat ilmini Şihâb bin Mesdî’den öğrendi.

On yaşında iken ba’zı metinleri ve kitapları ezberledi. “El-Mecmâ’ “, “El-Menâr”, “Telhis”, “Elfiye” gibi nahiv ve Arabcaya dâir metinler, ezberlediği şeylerdendir. Fıkıh ilmini; İbn-i Hümâm, İbn-i Deyrî ve Ebü’l-Abbâs Sesrî’den öğrendi. Arabcayı ve akâid ilmini Ebü’l-Fadl Magribî’den okudu. Ayrıca, İbn-i Hümâm ve onun talebesi Seyfüddîn Ali’den usûl-i din (akâid) ilmini öğrendi. Burhâneddîn Hindî ve diğer âlimlerden de me’ânî ve mantık ilmini öğrendi. Bunlardan başka, Sayrûnî, Emîn el-Aksarâyî gibi âlimlerden de ilim öğrenmiştir.

İbn-i Gars, zekâsının keskinliği ile tanınmış bir âlim idi. İbn-i Deyrî’ye vekâleten bir müddet kadılık yaptı. Bundan sonra Eşrefiyye türbesinde ve Bulak’da Câmi-i Zeynî’de Meşihatlık (başmüderrislik) yaptı. Bundan başka, Cemâliyyet-ül-Cedîde’de İbn-i Aksarâyî’den sonra fıkıh dersleri verdi. Daha başka yerlerde de ders vermiş olup, defalarca hacca gitmiştir. Mekke’de talebelere fıkıh dersi vermiştir. Yazmış olduğu eserler şunlardır: “El-Fevâkıh-ül-Bedriyye fil-akdiyyet-il-Hükmiyye”: Bu eseri fetvâ husûsunda Risâle-i İbn-i Gars adıyla tanınmıştır. “Risâletün fit-temânig”, Hâşiyetün alâ şerh-ıt-Teftâzânî lil-akâid-in Nesefiyye”. Bu eserlerinden başka, şiirleri de vardır. İbn-i Gars’dan nakledilen bir şiirin tercümesi şöyledir.

“İnsanların tabiatı, huyları, değişik topraklara benzer. Yumuşak toprakla sert toprak bir değildir. Huyundan râzı olunulan insan azdır. Her topraktan altın çıkmaz.”

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 277

2) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-9, sh. 220

3) El-A’lâm cild-7, sh. 52

4) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 191

 

MOLLA CÂMÎ

Hirat’da yetişen âlim ve evliyânın en büyüklerinden. İsmi, Abdürrahmân bin Nizâmeddîn Ahmed olup, lakabı Nûreddîn’dir. Câmi ve Mevlânâ nisbetleriyle meşhûr oldu. Anadolu’da Molla Câmi diye tanınmaktadır. 817 (m 1414)’de İran’ın Câm kasabasında doğdu. İmâm-ı Muhammed Şeybânî hazretlerinin soyundandır. Beş yaşında iken Muhammed Pârisâ hazretlerinin huzûruna götürülüp, teveccühüne mazhar oldu. Mevlânâ Sa’düddîn-i Kaşgâri’den feyz alarak kemâle geldi ve irşâda me’zûn oldu. Çok kitap yazdı. “Nefehât”, “Şevâhid-ün-nübüvve” kitapları meşhûrdur. Çok kerâmetleri görüldü. Fâtih Sultan Mehmed, onu İstanbul’a da’vet etti. Konya’ya kadar geldi. Fâtih’in vefâtını haber alınca geri döndü. Hirat’da Şeyh-ül-İslâm idi. 898 (m. 1492) senesi Muharrem ayının onsekizinci günü, Cum’a ezanı okunurken Hirat’da vefât etti.

Mevlânâ Abdürrahmân’ın babası Nizâmeddîn Ahmed, ilim ve takvâ sahibi idi. Haramlardan şiddetle kaçardı. Oğlunun da ilim ehli olması için Hirat’daki Nizâmiyye Medresesi’ne getirdi. O sırada Abdürrahmân Câmi henüz küçüktü, bülûğ yaşına gelmemişti. Fakat medresede; zekâsı, mes’eleleri anlamakta fevkalâde kavrayışı, hocaları ve arkadaşları üzerinde büyük bir te’sîr bıraktı. Tahsilinin başlangıcında, Muhtasar ve Telhis isimli kitaplar üzerinde çalışırken, daha önce gelen ileri sınıftaki arkadaşları Şerh-i Miftâh ve Mutavvel isimli kitapları okuyordu. Mevlânâ Abdürrahmân, kısa zamanda kendi kitaplarını bitirip, en ileri seviyedeki arkadaşlarının okuduğu kitapları okumağa başladı. Bu derece sür’atle arkadaşlarına yetişip onları geçmesi, herkesi şaşırttı. Nitekim hocaları; “Semerkand, Semerkand olalıdan beri, Molla Câmî’den daha zekî ve kabiliyetli bir kimse görmedi” demekten kendilerini alamadılar. Burada Hâce Ali Semerkandî’nin, Şihâbüddîn’in ve Mevlânâ Cüneyd-i Usûlî’nin derslerine devam etti. Din ilimlerinden başka, diğer fen ilimlerine de ilgi duyan Molla Câmi, Uluğ Bey zamanında Bursalı Kâdızâde Rûmî’nin matematik derslerine devam etmiştir. Bu sırada Hirat’da, meşhûr astronomi âlimi Ali Kuşçu ile görüştü. Ali Kuşçu, Molla Câmi’ye astronomi ilmine dâir gayet güç suâllerden birkaç tanesini sordu. O da hepsini, en ince ayrıntılarına kadar ayrı ayrı cevaplandırdı. Ali Kuşçu, bu cevaplara hayran kaldı. Bunun üzerine Ali Kuşçu’ya; “Sizin ilim hazînenizde bundan daha üstün bir nesne yok mudur?” diyerek latife etti. Ali Kuşçu ise; “Molla Câmi ile karşılaştıktan sonra, anladım ki, ondaki bilgiler normal yol ile elde edilen bilgilerden değildir. Allahü teâlânın ona olan bir ihsânıdır” demek zorunda kaldı.

Mevlânâ Abdürrahmân Câmi, kısa zamanda aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Öyle ki, Hirat’da meşhûr olan beş âlimden birisi oldu.

Hirat’da Sa’düddîn-i Kaşgârî hazretleri, hergün câmi kapısının önünde, namazdan önce ve sonra talebeleriyle sohbet ederdi. Molla Câmî’nin de yolu, o câminin önünden geçerdi. Sa’düddînî Kaşgârî ne zaman Molla Câmî’yi görse; “Bu gençte görülmemiş bir kabiliyet var. Onun hâline âşık oldum. Bu gencin, bu istidâdını boşa kullanmaması için onu yetiştirmeliyiz. Fakat bunu kendisinin taleb etmesi lâzım” buyururdu. Molla Câmi, birgün rü’yâsında Sa’düddîn-i Kaşgârî hazretlerini gördü. Molla Câmî’ye, “Öyle bir sevgiyle bağlan ki, bırakmak mümkün olmasın” buyurdu. Bu rü’yâ, Abdürrahmân Câmî’ye pek fazla te’sîr etti. O anda Horasan’da idi. O gün hemen yola çıkıp, Hirat’a geldi ve Sadüddîn-i Kaşgâri’nin huzûruna girdi. Onun sohbeti ile şereflendi. Bu sohbette, kalbinde pekçok değişiklere şâhid oldu. Sa’düddîn-i Kaşgârî’nin ba’zı kerâmetlerini görünce, ona bağlılığı daha da arttı. Zâhirî ilimlerin yanısıra, bâtınî ilimlerde de yükselmek için Sa’düddîn hazretlerine canla başla hizmet etmeye, onun teveccühlerine kavuşup, fevkalâde olgunluklara sahip olmaya başladı. Sa’düddîn-i Kaşgâri, Molla Câmî’nin ilk geldiği gün; “Rabbimize hamdolsun ki, Mevlânâ Abdürrahmân gibi bir şahin tuzağımıza düşmüştür. Artık bunu yetiştirmek, zayi etmemek lâzımdır” buyurdu. Artık hep onunla meşgûl olmaya başladı. Molla Câmî’nin, Sâ’düddîn-i Kaşgârî’nin talebesi olduğunu işiten Muhammed Câcermî; “Beşyüz yıldan beri Horasan toprağının bir benzerini yetiştiremediği bir ilim erbâbını, Mevlânâ Sa’düddîn-i Kaşgâri, bir teveccühte yolundan çevirdi ve kendi “Ahrâriyye” ismi verilen yoluna aldı” buyurdu. Mevlânâ Abdürrahîm ise; “Abdürrahmân Câmî, aklî ve naklî ilimleri bırakıp tasavvuf yoluna girene kadar, insanı zâhirî ilimlerden başka hiçbirşey kemâl derecesinde olgunlaştıramaz der idim. Fakat onun tasavvufa yönelişinden sonra, bu düşüncemin yanlış olduğunu anladım” dedi.

Abdürrahmân Câmî, Sa’düddîn-i Kaşgâri hazretlerinin emriyle tenhâ bir yerde halvet etmeye, nefsini terbiye için riyâzet ve mücâhede yapmaya başladı. Ya’nî, nefsinin isteklerini terkedip, istemediklerini yapmak için uğraştı. Vakitlerini, insanlardan uzak yerlerde Allahü teâlâyı zikretmek, namaz kılmak ve Kur’ân-ı kerîm okumakla geçirdi. İnsanlardan öyle ayrılmıştı ki, adetâ insanlarla konuşmayı unuttu. Aylarca devam eden bu hâlin sonunda kalb gözü açıldı ve melekler âlemini seyretmeğe daldı. Daldığı bu âlemin tecellîleri onun gözünün önünde belirdi ve herşeyden sıyrılmış olarak kendini Allahü teâlâya verdi. O zaman anlıyamadığı bir arzu ile Kâ’be’ye doğru yollara düştü. Bir müddet gittikten sonra kendine gelip; “Ben hocamdan izin almadan nereye gidiyorum? İzinsiz ve rızâsız bir iş yapılır mı? Bu benim yaptığım doğru değildir, derhâl dönmeliyim” diyerek, hocası Sadüddîn-i Kaşgârî’nin huzûruna döndü. Bu hâdise üzerine Molla Câmî buyurdu ki: “Bu “Ahrâriyye” ismi verilen âlimler silsilesinin yoluna ilk girdiğim zamanlarda, bana nûr belirtileri görünmeye başladı. Hocamın emri üzerine bunlara iltifât etmeyip, o nûrun devamlı olmasını sağlamaya çalıştım. Şunu iyi bilmelidir ki; nûr, keşif ve kerâmetin meydana gelmesi, insanın tamâmiyle olgunlaştığına, nefsini terbiye ettiğine işâret değildir. Bunlara güvenmemelidir. Talebeye en üstün kerâmet, hocasının sohbetiyle pişmesi, onun teveccühleri altında nefsinden kurtulmasıdır.”

Molla Câmî hazretleri birgün buyurdu ki: “Bize verilen bu kadar ihsânlar, hep Muhammed Pârisâ hazretlerinin bereketidir. Ben, beş yaşında idim. O sene Hâce Muhammed Pârisâ hacca gidiyordu. Yolu, bizim Câm kasabasına uğradı. Babam ve Câm’ın ileri gelen âlimleri, onu ziyâret etmek için huzûruna gittiler. Babam, beni de yanında götürmüştü. Babam onunla müsâfeha ettikten sonra, bana, elini öpmemi emretti. Öptükten sonra, Muhammed Pârisâ bana iltifât ederek bir meyva hediye etti. Teveccühlerine kavuştum. Aradan altmış yıl geçmesine rağmen, nurlu, mübârek yüzlerinin güzelliği hâlâ gözümün önünden gitmemektedir, işlerimin rast gitmesi, büyüklere olan muhabbet ni’metinin ihsân edilmesi, hep Muhammed Pârisâ hazretlerinin teveccühleri ve duâları bereketiyledir. Bu “Ahrâriyye” yolunun büyüklerine olan sevgimin meydana gelmesine sebep olanlardan biri de Fahreddîn-i Luristânî’dir. Ben küçükken, bize teşrîf etmişti. Kur’ân-ı kerîm harflerini yeni öğrenmiştim. Beni kucaklarına oturtup, mübârek parmağıyla işâret ederek havada; Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali gibi muhterem isimleri yazardı. Ben onları okudukça hayret eder; “Bu çocuğun, ileride bu yolun büyüklerinden olacağı umulur” der idi. Bana iltifât eder, şefkat gösterirdi. Onun bu merhameti, ona ve onun gibi olan büyüklere muhabbet etmeme sebep olmuştur. O zamandan beri bütün arzum, o büyüklerin muhabbetleriyle yanmak ve son nefesimde o muhabbet ile ölmektir.”

Mevlânâ Abdürrahmân Câmî hazretleri, Sa’düddîn-i Kaşgâri’nin yıllarca sohbetinde bulunarak, onun teveccühleri altında yetişti. Onun halîfesi, vekîli oldu. Hocası, 860 (m. 1456) senesinde Hirat’da vefât etti.

Mevlânâ Abdürrahmân Câmî, zamanındaki âlim ve evliyâ ile görüşür, onlarla sohbet eder idi. Bunlardan biri Muhammed Esed, biri Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleridir. Ubeydüllah-i Ahrâr ile dört defa buluştular, ilk görüş-melerinde Ubeydüllah-i Ahrâr’ın büyüklüğünü kabûl edip, ona bağlandı.

Onun feyz ve bereketlerinden istifâde etmeye çalıştı. Ayrı oldukları zamanlarda, mektûp ile haberleşirlerdi. Birbirlerini ziyâret ettiklerinde, sohbetlerinin ekserisi sükût içinde geçerdi. Fakat kalbden çok şeyler konuşurlar, dışarıdan seyredenler hiç konuşmuyor sanırlardı. Bir defasında Molla Câmî, Taşkend’e Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerini ziyârete gitti. Orada onbeş gün kaldı. Umûmî olarak sohbetleri konuşmasız geçiyordu. Arada sırada Ubeydüllah-i Ahrâr ba’zı şeyler anlatıyordu. Fakat bu konuşulanları orada bulunanlar anlamıyorlardı. Bir ara Molla Câmî; “Efendim, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî’nin Fütûhât’ında ba’zı mevzûlarda müşkilimiz vardır. Bunların izahını istirhâm ediyorum” dedi. Hâce Ubeydullah emir buyurup Fütuhat kitabı getirildi. Anlaşılmıyan yerler gösterildiğinde; “Okuyun, dinleyelim!” buyurdu. Kitapdaki o mevzû, tane tane okundu. Sonra Ubeydullah hazretleri îzâh etti. Fakat bu îzâhı orada olanlar anlıyamadılar. Bu izahın anlaşılmadığını gören Hâce Ubeydullah; “Kitabı kapatınız!” buyurdu. Kapattılar. Bir müddet sessizlik hâkim oldu. Ubeydüllah-i Ahrâr murâkabeye vararak, başını göğsüne eğip tefekküre daldı. Sonra; “Şimdi kitabı açınız!” buyurdu. Açtılar ve okumaya başladılar. Bu defa, okudukça yazılanlar anlaşılmaya başlandı. Daha önce niçin anlayamadıklarına hayret ettiler. Ubeydüllah-i Ahrâr’ın bir nazarı, himmeti ve duâları bereketiyle, anlaşılmayan mevzû, bir defa daha okununca anlaşılır hâle geldi. Nitekim Mevlânâ Abdürrahmân Câmî; “Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr öyle bir kimse idi ki, bir bakışları ile hasta olan kalbleri ıslâh eder, kalbi havâtırdan (kötü düşüncelerden) o derece çabuk temizlerdi” buyurdu.

Ali bin Hüseyn anlattı: “Mâverâünnehr’de iken, bir gece rü’yâmda Hâce Ubeydullah’ı gördüm. Buyurdu ki: “Hirat’da Mevlânâ Abdürrahmân Câmî’yi görenlerin, bize kadar zahmet edip gelmelerine lüzum yoktur. Hirat’da nûr deryası dalgalanırken, küçük bir ateş yakmak için Mâverâünnehr’e geliyorlar.”

Mevlânâ Abdürrahmân Câmî, 877 (m. 1472) senesinde Hicaz’a gitmek için yola çıktı. Her geçtiği şehirdeki âlimler onu karşılıyarak, ziyâret edip, hayr duâsını aldılar. Bilmedikleri müşkillerini sorarak, verdiği cevaplara hayran kaldılar. Bağdad’da Eshâb-ı Kirâm düşmanları ile yaptığı münâzaralarda hep galip geldi. Ba’zı insaflı olanların tövbe etmesine sebep oldu. Uğradığı yerlerde, sultanlardan, emirlerden ve halktan pekçok hürmet, izzet ve ikram gördü. Daha önce vefât etmiş büyüklerin kabirlerini ziyâret etti. Medîne-i münevvereye geldiğinde, Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) olan muhabbetini dile getiren kasideler söyledi. Bu kasideler, okuyup anlıyabilenleri hayran bırakmaktadır.

Mevlânâ Abdürrahmân Câmî, Hicaz seferi esnasında bir A’rabî ile karşılaştı. Molla Câmî’nin güzel bir devesi vardı. O deve A’rabî’nin hoşuna gitti. A’rabî, kendi kafasına göre bir fiyat biçerek o deveyi satın almak istedi. Câmî, A’rabî’nin ısrârına dayanamıyarak onun istediği fiyata devesini sattı. A’rabî, kendi yükünü yükledi ve deveyi alıp gitti. Aradan on gün kadar bir zaman geçtikten sonra, o deve çölde kum fırtınasına tutulup öldü. A’rabî, Mevlânâ Câmî’ye gelip; “Bana hasta bir deveyi sattın” diyerek, küstahça sözlerde bulundu. Haddinden fazla edebsizlik etti. Molla Câmî, adama parasını geri vererek; “Deve nerede öldü?” buyurdu. O da; “Falan yerde, istersen gidip görelim” dedi. Molla Câmî, devenin öldüğü yere gitmeyi kabûl etti. Yola çıkmadan evvel, yakınlarından bir kimseye buyurdu ki: “Bu A’rabî’nin ölümü yaklaştı.” A’rabî, Mevlânâ Câmî’yi tam devenin kum fırtınasına tutulmuş olduğu yere getirmişti ki, o anda yere düşüp can verdi.

Hac vazîfesini yaptıktan sonra Haleb’e geldiler. Orada da bütün halk onu saygıyla karşıladı. Pekçok ikramlarda bulundular. Oradan Tebrîz, Horasan ve Hirat’a gitti.

Molla Câmî hacdan dönünce, Hüseyn Baykara’nın kendisine tahsis ettiği bir medresede ders vermeye başladı. Arab diline ve edebiyatına büyük ilgi duyan Câmî, bu dilde birçok eser yazmıştır. Oğlu Ziyâüddîn Yûsuf için yazmış olduğu (El-fevâid-üz-Ziyâiyye fî şerh-il-Kâfiye) adlı Arabca gramer kitabı, müslüman Türkler arasında “Molla Câmî” adıyla çok tanınmıştır ve medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur.

Mevlânâ Abdürrahmân, Sa’düddîn-i Kaşgârî’nin halîfesi, vekîli olduğu hâlde, önceleri tasavvuf edeblerini başkalarına bildirmekten çekinirdi. Buyurdu ki: “Hocalık yükü çok ağırdır. Bu yüke tahammül edemem.” Ancak, bu ilmi öğrenmekte çok ısrar edenlere yardımcı olurdu. “Tâlib çok, fakat hakîkî sâdık olanlar çok az…” buyururdu.

Molla Câmî’nin sohbetinde bulunanlar, gam ve kederlerini unuturlar, neş’e ve ferahlık duyarlardı.

Sultanlara, vezirlere, vâlilere ve devlet büyüklerine yazdığı mektûplarda; onlara dâima iyiliği, hayrı, adâleti, halka şefkatle muâmeleyi tavsiye ederdi.

Hindistan’da Timûroğulları devletinin kurucusu olan Bâbûr Şah, Molla Câmî hakkında şöyle der: “Zamanında, zâhirî ve ma’nevî ilimlerde onun gibisi yetişmemiş gibidir. Onun övülmeye ihtiyâcı yoktur. Ancak adını anmak, bizim için kurtuluşa vesiledir.”

Mevlânâ Abdürrahmân Câmî, şöhret ve i’tibâr kazanmaktan kaçardı. Halkın Övmesine ve yermesine ehemmiyet vermezdi. Dâima namazda oturur gibi oturur, Hakka ve halka karşı hürmet göstermek yönünden böyle oturmayı tercih ederdi. Çok defa kuru toprak üzerine otururdu. Meclisine gelenler gam ve kederlerini unuturlar, neş’e ve ferahlık duyarlardı. Sofrasında misâfirsiz yemek yemez, hizmetini görenlerle beraber yemek yemekten zevk alırdı. Kendi ihtiyâcından fazlasını hayır işlerine sarfeder, ilim talebelerinin ihtiyâçlarını görürdü. Hirat’da ve Hıyâban şehirlerinde birer medrese, Cam şehrinde de bir câmi yaptırdı.

Mevlânâ Abdürrahmân Câmî, bir defa okuduğu kitabı hiç unutmazdı. Onun için de bir daha bakma durumu olmazdı. Dünyâya meyletmez, âhıret hayâtına hazırlıkla meşgûl olurdu. Yatsı namazını kıldıktan sonra, bir saat kadar cemâatle sohbet ederdi. Daha sonra Allahü teâlânın zikri ile meşgûl olur, namaz kılar, Kur’ân-ı kerîm okumakla vakitlerini değerlendirirdi. En fazla uykusu, gecenin üçte birinden az olurdu. Geri kalan zamanını ibâdet etmekle geçirirdi. Sabah namazından sonra, işrâk vaktine kadar cenâb-ı Hakkın yarattıkları hakkında tefekkür, murâkabe ederdi. Öğleye kadar eser yazma, kitap mütâlâası üzerinde durur, öğleden sonra talebeleriyle meşgûl olurdu.

Molla Câmî, Ehl-i Beyt’e ve Eshâb-ı Kirâma âşık idi. Onlara kötü gözle bakanlara, uygun olmayan sözleri sarfedenlere derhâl cevaplarını verir, onları sustururdu. Bu sebeple Eshâb-ı Kirâm düşmanlarıyla hiç uyuşamadı ve onların dâima tenkidlerine ma’rûz kaldı. “Silsilet-üz-zeheb” ismindeki kitabında, i’tikâdnâme başlığı ile Ehl-i sünnet i’tikâdını, otuz bahiste çok güzel bir üslûp ile anlattı.

Molla Câmî, dîvânında, Türk hakanı Fâtih Sultan Mehmed Hân’a hitaben, onu övücü şiirler yazdı. Ayrıca onun oğlu Sultan Bâyezîd’i medheden kasideleri de bulunmaktadır. Fâtih için söylediği kasidelerden ba’zılarının Türkçeye tercümeleri şöyledir:

Ey kuzeyden esen rüzgâr! Ne hoş kokular getiriyorsun. Haydi arzuların kıblesi olan semte doğru es!

Ilık nefesine samimiyet kokularını karıştır. Ve hep ihlâs yolundan giderek hedefe ulaş.

Rica ve duâ denklerini Horasan’da bağladıktan sonra, Rum diyarına doğru yürü.

Yolda bu yolun usûl ve erkânını öğren. Büyüklerin yetiştiği dergâhın nerede olduğunu sor.

Oraya varınca yüzünü hizmetçilerin ayak tozlarına sür. İzin isteyip, yeri öperek huzûra gir.

O cihâd eri, gâzî pâdişâhın önünde hikmetler saçarak söze gir ve de ki:

“Ey mertebesi yüksek olan pâdişâh! Sana dünyâ mülkü, atalarından kalma bir mirastır.

Dünyâda pek az kimse, böyle büyüklük ve ihtişam tahtında senin gibi feyz verme olgunluğuna sahip olabilmiştir.

Sünnet-i seniyyenin her tarafa yayılması senin gayretinle oldu.

Küfür yuvaları, kiliseler, yine senin himmetinle câmiye çevrildi.

Harplerdeki isâbetli tedbirlerinle, küfür ve sapıklık kal’alarını kökünden yıktın.

Dâima şefkat ve merhamet tarafına yönelmiş, kötü huylardan temizlenmiş bir pâdişâhsın.

Seni kıskananların aksine, her türlü hikmet, şeref, yiğitlik ve cömertlik sıfatları sende toplanmış…

Cömertlikte derya gibisin, sanki altın ma’denisin. Hattâ deryadan da, altın ocağından da cömertsin.

Şu gök kubbenin zirvesi varoldukça ve dünyâ yerinde durdukça,

Allahü teâlâ, gönlüne uygun ihsânlarda bulunsun, dünyânın şerefi ayaklarının tozuna saçılsın, dilerim.”

Ey etrâfa amber kokuları saçan seher rüzgârı! Mademki duâ ve sena demetleri diziyorsun,

Bu garip şiirlerden birkaçı o selîm akıllı edîb pâdişâha lâyık ola.

Sana emânet ettiğimiz bu garip armağanları sultânın meclisine götür.

Bu kıymetsiz hediyemi onun huzûru şerîflerine sunarken de ki:

“Karınca, muhabbet ve sadâkat yönünden, Süleymân aleyhisselâmın katına yarım çekirge ayağı gönderdi.

Nitekim, “Armağanlar, gönderenin değeriyle ölçülür” diyerek sözü bitirmeye bak.

Fazla ısrar etme, lütfen selâm ve hürmetimi söyleyerek kelâma son ver”.

Ayrıca Sultan İkinci Bâyezîd hakkında da kasideleri vardır. Molla Câmî ile Osmanlı sultanları arasındaki bu alâka, Osmanlı sultanlarının ilim, tasavvuf, şiir ve edebiyata çok önem vermelerindendir.

Osmanlı sultanları, Mevlânâ Abdürrahmân Câmî hazretlerini çok sevdiler. Onun duâsına kavuşmak için can attılar. Bu sebeple Fâtih Sultan Mehmed Hân, onu Anadolu’ya da’vet etti. Konya’ya geldiğinde, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın vefât haberini alınca geri döndü.

Osmanlılar, Molla Câmî’yi ne kadar çok sevdilerse, İran’daki Safevî şahları da o kadar çok düşmanlık ettiler. Eshâb-ı Kirâm düşmanları Horasan’a hücum ettikleri sırada, Molla Câmî’nin oğlu, babasının kabrini açarak, mübârek cenâzesini başka bir yere defnetti. Eshâb-ı Kirâm düşmanları Horasan’ı istilâ edip, Molla Câmî’nin kabr-i şerîfini açtıkları zaman, mübârek cenâzesini bulamadılar. Ona olan düşmanlıklarından, kabirde bulunan tahta parçalarını yaktılar. Şah İsmâil de, kendi devrinde Hirat’ı zaptettiği zaman şu emri verdi: “Mevlânâ Abdürrahmân Câmî’nin nerede bir kitabı görülürse, kitabın üzerindeki Câmî ismindeki “Cim” harfinin noktasını kazıyıp, harfin üzerine nokta koyun. Bu sûretle Câmî ismi, Hâmî (olgunlaşmayan kimse) olsun.” Bu hâdiselere Horasanlı âlimler çok üzüldüler. Mevlânâ Abdürrahmân Câmî’nin yeğeni; “Yazıklar olsun, ülkeler fetheden Şah’ın insafına! O Câmî ki, bir ömür boyu cihan, onun kapısında köle olmuştur. Ne yazık ki, birkaç traşsız haydudun hatırı için. İsminin altındaki noktayı traş ettirdi de, hâmî yazdırayım derken hamlık etti” demekten kendini alamadı.

Mevlânâ Câmî’nin talebelerinden biri şöyle nakletti: “Bir zamanlar benim, bir müddet Sermazar şehrinde oturmam îcâb etti. Bu durumu gelip Mevlânâ Câmî’ye arzettim. Bana şöyle buyurdu: “Gayet münâsiptir. Burayı bırakıp acele ile oraya git! Giderken acele etmeyi sakın ihmâl etme. Fırsat ganîmettir ve bunda senin için nice gizli haberler vardır. “Ben, tekrar memleketime dönünce, bir takım engeller zuhur etti ve geciktim. Bir hafta sonra evime varınca, ne kadar kıymetli eşyam varsa hepsinin çalınmış olduğunu gördüm.”

Molla Câmî’nin meclisine, birgün edebi kıt olan birisi geldi. Büyüklerin huzûrunda izin verilmeden konuşulmayacağını bilmiyordu. Zühdden takvâdan dem vurmağa, bilgiçlik taslamağa başladı. Bir müddet sonra sofra kuruldu ve yemek yenmeye başlandı. Sofrada tuz yoktu. O edebi az olan kimse, hizmetçiye; “Ben yemeğe tuz ile başlarım. Tuz getir” dedi. Onun bu hâline Molla Câmî üzüldü ve; “Ekmekte tuz vardır. Ona niyet eyle” buyurdu. Bu sırada ekmeği tek elle koparan birine de; “Ekmeği bir el ile koparmak mekrûhtur” deyince, Molla Câmî de; “Yemek esnasında başkalarının el ve ağızlarına bakmak, ekmeği tek el ile koparmaktan daha çok mekrûhtur” buyurdu. O kimseye bu söz de kâfi gelmemiş olacak ki, bir ara yine; “Yemek yerken konuşmak sünnettir” dedi. Molla Câmî de; “Çok konuşmak mekrûhtur” buyurdu. O edebi kıt olan kimse, artık yemek sonuna kadar hiç konuşmadı.

Bir kimse Molla Câmî’ye gelerek; “Bana öyle birşey öğretin ki, kalan ömrümde onu yaparak cenâb-ı Hakkın rızâsını kazanayım” dedi. Molla Câmî; “Hocam Sa’düddîn-i Kaşgârî’ye de aynı suâli sormuşlardı. Cevap olarak, mübârek elini sol göğsü üzerine götürüp, kalbini işâret etti. Bununla meşgûl olun, kalbinizden kötü huyları çıkarıp, yerine iyi olan, beğenilen huyları yerleştirin demek istedi” buyurdu.

Molla Câmî’yi çok sevenlerden biri anlattı: “Mevlânâ Abdürrahmân Câmî ile hacca beraber gitmiştik. Bağdad’a geldiğimizde hastalandım. Her geçen gün hastalığımın arttığını hissediyor, öleceğimi sanıyordum. Mevlânâ hazretleri de ziyâretime hiç gelmemişti. Bunun için de ayrıca üzülüyordum. Aradan günler geçtiği hâlde, yataktan kalkamıyordum. Birgün arkadaşımızın biri koşarak yanıma gelip; “Mevlânâ Câmî seni ziyâret için geliyor” diyerek müjdeledi. Bu sevinçli haber, bende yatağımdan doğrulacak kadar bir kuvvet meydana getirdi. Yatağın içine oturup beklemeğe başladım. Derken odama girdi. Onun girmesiyle, loş olan odam birden aydınlanıverdi. Yatağımın kenarına oturdu. Hâlimi, hatırımı sordu. Buna cevap olarak; “Âşıkların ümid içinde yüz yıl bile bekliyeceğini” bir şiirle anlattım. Başını önüne eğip, gözlerini yumdu ve bir müddet murâkabeye vardı. O ânda benden bir ter boşanmaya başladı. Başını kaldırıp bana; “Terlemeğe başladınız, yatağa giriniz, İnşâallah tez zamanda iyi olacaksınız” buyurdu. Odamdan ayrılıp gittikten sonra, yatağa girdim. Yatakta beni şiddetli bir ter bastı. Terimi kurulamak için doğrulduğumda, hiçbir şeyimin kalmadığını gördüm. Mevlânâ Câmî hazretlerinin teveccühleri bereketi ile hastalıktan kurtuldum.”

Geylanlı büyük velîlerden biri hastalandı. Her geçen gün hastalığının şiddeti artıyordu. Görenler; “Bu hastalıktan kurtulmak imkânsızdır. Mutlaka ölür” diyorlardı. Herkes ümidini kesmişti. Hastalığının iyice ağırlaştığı birgün, talebeleri, oğulları ve yakınları başında toplandılar. Artık vefâtını bekliyorlardı. Bir ara hasta gözlerini açtı. Yatağında doğrulmağa başladı. Etrâfındakiler hayretle hastaya bakıyorlardı. Çünkü, günlerce değil doğrulmak, bir taraftan bir tarafa dönemiyordu. Şimdi ise bir ânda yatağından doğruldu. Ayağa kalktı. Tamâmiyle iyileşmiş gibi hareket ediyordu. Oradakilere iyi olduğunu, hiçbir ağrı ve sızının kalmadığını söyleyince, ahbablan dağılıp evlerine gittiler. Herkes gidince, yakınlarından birine; “O kadar hasta idim ki, sanki rûhum bedenden ayrılmak üzere idi. O ızdıraplı ânımda, gözüme Mevlânâ Câmî hazretleri göründü. Yanıma oturup bana teveccüh etti ve iltifâtlarda bulundu. İyi olacağımı bildirerek kayboldu. Ben de, o gittikten sonra hemen ayağa kalktım. Hiçbir rahatsızlığımın kalmadığını gördüm” dedi.

Molla Câmî birgün bir kimseye; “Ne iş yapıyorsun?” diye sordu. O da; “Hamdolsun huzûrluyum. Sıhhat ve afiyette bulunduğum hâlde dünyâyı terkederek bir köşeye çekildim. Cenâb-ı Hakkın zikri ile meşgûl oluyorum” dedi. Molla Câmî buna cevap olarak; “Huzûr ve afiyet bu değildir. Huzûr ve afiyet, insanın nefsinin emmârelikten kurtulup, itminana kavuşmasıdır. Nefsi itminana kavuştur da, ister sakin bir köşede otur, isterse insanların arasında” buyurdu.

Mevlânâ’yı çok sevenlerden biri anlattı: “Eshâb-ı Kirâm düşmanlarından biri, Mevlânâ Câmî ile münâzara etti. Eshâb-ı Kirâm aleyhinde kelimeler sarfetti. Buna Mevlânâ Câmî öyle güzel cevaplar verdi ki, o Eshâb-ı Kirâm düşmanı, konuşacak tek kelime bulamayıp sustu. Fakat Mevlânâ hazretlerine buğz etmeye, ona gizliden düşmanlığa başladı. Biz bu adamın en kısa zamanda bir belâya uğrayacağını ve Eshâb-ı Kirâm efendilerimize dil uzatmanın cezasını ânında çekeceğine inanıyor ve bekliyorduk. O, biraz ötede duran atının yanına gidip, yemîni yiyip yemediğini kontrol etmek için, elini atın başındaki torbanın içine soktu. At, birden sahibinin şehâdet parmağını ısırıp kopardı. O kimse öyle bağırmaya, feryâd ve figâna başladı ki, herkes ne oluyor diye etrâfına toplandı. Biraz sonra yere yıkıldı ve büyük bir ızdırap içinde kasıla kasıla öldü. Doğrusu, cezanın bu kadar kısa bir zaman içinde verileceğini tahmin etmiyorduk.”

Talebelerinden Şemsüddîn Muhammed Rucî anlattı: “İlkbahar mevsimiydi. Yağmurlardan sular çoğalmıştı. Birgün hocamız Mevlânâ Câmî ile Malan ırmağının kenarında oturuyor, hocamızın sohbetiyle şerefleniyorduk. Bir ara ırmağın üst tarafından, akıp gelmekte olan bir kirpi gördük. Kirpinin karnı üst tarafta olduğu hâlde, suların akıntısıyla sürüklenerek geliyordu. Belli ki ölü idi. Tam bizim önümüzden geçerken, hocamız Mevlânâ Câmî hazretleri elini uzatarak, ölü kirpiyi suyun içinden alıp inceledi. Hiçbir hayat belirtisi yoktu. Kirpinin dikenli sırtını okşadı. Bir müddet sonra kirpi kımıldamağa başladı ve ayağa kalktı. Canlanan kirpi, normal hâlde insanlardan kaçması lâzım iken, Mevlânâ Câmî’ye doğru gelip, ön ayaklarını ve başını havaya kaldırarak, hürmet gösterir gibi beklemeğe başladı. Kalkacağımız zaman, Mevlânâ Câmî, kirpiyi o hâlinden normal hâle getirdi. Kalkıp şehre doğru yürümeğe başladık. Fakat kirpi peşimizden gelmeğe başladı. Ancak şehre yaklaşınca peşimizi bıraktı.

Mevlânâ Câmî’nin talebelerinden biri anlattı: “Birgün hocamın mübârek cemâlini ve tatlı sohbetini arzulayarak huzûruna gitmek için yola koyuldum. Yolda giderken, karşıma fevkalâde güzel bir kadın çıktı. İkinci defa görmemek için gözümü başka tarafa çevirdim. Fakat elimde olmayarak başımı çevirip bir daha bakmak istedim. O anda yanımdan geçmekte olan odun taşıyan hamalın bir odunu gözüme çarptı, öyle acıdı ki, sanki gözüme ok saplanmıştı. Gözümden kan akmağa başladı. Yabancı kadına bakmanın cezasını hemen görmüştüm. Kan durduktan sonra hocamın bulunduğu mescide gittim. Yanındaki pekçok kimselere nasihat ediyordu. Bir kenara oturup dinlemeye başladım. Hocamın bir ara sohbetin mevzûsunu değiştirerek; “Birisi yolda gelirken, yanından geçmekte olan bir güzele bakmış. O anda bir el peyda olup, o kimsenin gözüne bir tokat vurmuş. Bu tokatın dehşetinden gözyaşları dinmemiş ve gözünden kan akıtmış. Hafiften bir nidâ gelip; “Bir kere harama bakmaya bir dokunmak kâfidir. Eğer sen bakmaya devam edersen, biz de dokunmamızı arttırırız” buyurmuş.” Hocam bunu anlattıktan sonra, benden tarafa bakarak; “İnsan harama bakmaktan gözü korumalıdır ki, ona el uzatmasınlar” buyurdu.

Molla Câmî, 898 (m. 1492) senesi Muharrem ayının onsekizine rastlıyan Cum’a günü, dostlarının okuduğu Kur’ân-ı kerîmi dinledi ve son nefesinde Kelime-i şehâdeti getirdikten sonra vefât etti. Sultan Hüseyn Baykara, vezîri Ali Şîr Nevâî, âlimler, seyyidler ve bütün Hiratlılar Molla Câmî’nin evine koştular. Hazırlıklar bitirildikten sonra, büyük bir cemâat cenâze namazını kıldı ve hocası Sa’düddîn-i Kaşgâri’nin kabri yakınına defnedildi. Mübârek kabri ziyârete açıktı. Dünyânın dört bucağından gelen âşıkları, onu ziyâret ederek, mübârek rûhundan saçılan feyzlerden istifâde ederler. Türbesindeki kitabede şu yazılar okunmaktadır: “Hüvelbâkî, bakî olan ancak Allahü teâlâdır. Yeryüzünde olan herşey fânî’dir. Yalnız kerem sahibi olan Rabbimiz bakîdir… İlim ve hikmet sırlarına ermiş, bahçelerin hoş sesli bülbülü, kutbların en büyüğü, müslümanların gözlerinin nûru olan efendimiz Abdürrahmân Câmî “kuddise sirruh”, Allahü teâlânın da’vetine uyarak, selîm bir kalb ile, meâlen “Ey (îmânda sebat gösteren, Allahı anmakla huzûra kavuşan) itaatkâr nefs! Dön Rabbine, (Cennette sana hazırladığı ni’metlere), sen O’ndan (sana verdiklerinden ötürü) râzı, O da senden râzı olarak haydi gir (sâlih)kullarımın içine. Gir Cennetime..” buyurulan (Fecr: 27, 28, 29. 30) emir gereğince, bu aldatıcı dünyâ tuzağından, zevk ve safa ile dolu Cennet köşklerine uçtu.

Câmî ki azm-i Cennet edip kıldı. Menzilin,
Bir ravza-i mükerreme kim ferşid-i semâ.

Kıl ki, kaza kitabesine bâbinin.
Târihi kim “Ve men dehalehü kâne âminen”.

(Ma’nâsı: Câmî Cennete meyletmişti. Nihâyet zemini semâ gibi olan Cennet bahçelerine yerleşti. Kaza kalemi Cennet kapısına; “Buraya giren emniyette oldu” yazısını yazdı.) Mevlânâ Abdürrahmân Câmî, vefâtında seksenbir yaşında idi. Yaşının sayısı, ebced hesabiyle “Ke’s” kelimesinin harfleri kadardır. Ke’s, Arabîde bardak, kadeh ma’nâsına olup, “Cam” dahî Fârisîde aynı ma’nâya gelmektedir. O asrın âlimleri, vefâtına çok üzüldüler ve hakkında ba’zı kasideler söylediler. Söyledikleri kasidelerden biri şöyledir:

“Kutb-i aktâb-ı dehr-i Câmî kim,
Nûr idi, aynı âleme güya.
Bu fenâdan olup çûru kerdân,
Etti menzilgâhın diyâr-ı bekâ.”

Ma’nâsı: Mevlânâ Câmî, ki zamanının kutb-ı aktâbı, âlemi aydınlatan bir nûr, ışık idi. Bu fanî dünyâdan ayrılıp, hakîkî menzili olan sonsuz diyara gitti.

Buyurduğu güzel sözlerinden ba’zıları:

“Akıl dışında olan şeyler, keşif, müşâhede ve kalb gözü ile anlaşılır. Akıl bunları anlıyamaz. Nitekim, his uzuvları da, aklın anladığı şeyleri anlayamıyor.”

“Seven o kimselerdir ki, sevgilisinden ne kadar düşmanlık görse, yine dostluğunu arttırır. Sevgilisinden başına binlerce sitem taşı gelse, onlar ancak aşk binasını sağlamlaştırır.”

“İlim, sana zarurî oldukça kazanmaya çalış, sana gerekli olmayan bilgileri elde etmeye uğraşma, zarurî olan bilgiyi kazandıktan sonra da, onunla amel etmekten başka birşey isteme.”

“Her kime şu beş saadet verilmiş ise, tatlı yaşayışın dizgini onun eline bırakılmıştır: 1- Vücûd sağlığı, 2-Güven, 3- Rızık genişliği, 4- Şefkatli ve vefalı arkadaş, 5- Feragat duygusu.”

“Akıllılar, ölümle sona eren her ni’meti, ni’met olarak hesaba katmazlar, ömür, ne kadar uzun olursa olsun ölüm yüz gösterince, o uzunluğun ne faydası olur? Ni’metin değeri, sonsuz olmasında ve yok olmak tehlikesinden uzak bulunmasındadır.”

“Üç zümreye, üç şey çirkin düşer Pâdişâhlara sertlik, âlimlere mal sevdası, zenginlere cimrilik.”

“İhtiyarlık, gençliğin sonu ve neticesidir. Netice ise, başa bağlıdır. Gençliğini iyi geçirenin, ihtiyârlığının da iyi geçeceği umulur.”

“Kötü kimse, başkalarının ayıplarını saymak isterken, kendini dile getirir.”

“Bir kimse bütün ilimleri kendinde toplasa, Allahü teâlânın rızâsına uygun hareket etmedikçe kurtulamaz.”

“Önceden Allahü teâlânın adını dile getirip, O’nu övmeden mübârek bir işe başlayan kimse, cılız bir kuş gibi uçmağa güç yetiremez. Gayesine ulaşmadan kanatları kırılır, bir daha kalkmayacak gibi yere düşer.”

Mevlânâ Câmî, Nefehât-ül-üns kitabında diyor ki: Şeyhülislâm, Ahmed Nâmıkî Câmî buyurdu ki: “Evliyânın çektiği riyâzetlerin, sıkıntıların hepsini yalnız başıma çektim ve daha çok da çektim. Allahü teâlâ, evliyâya verdiği hâllerin, ihsânların hepsini bana verdi. Her dörtyüz senede, Ahmed isminde bir kuluna böyle büyük ihsânlar yapar ve bunu herkes görür.” Ahmed Câmî’den, İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh” zamanına kadar dörtyüzotuzbeş sene olup, bu zaman içinde evliyâ arasında bu büyüklükte, Ahmed isminde biri bulunmadı. Ahmed Câmî’nin haberi, büyük bir zan ile İmâm-ı Rabbânî’ye “radıyallahü anhüm” âit olmaktadır. Şeyhülislâm Ahmed Câmî’nin; “Benden sonra, benim ismimde onyedi kişi gelir. Bunların sonuncusu, bin senesinden sonra olup, en büyüğü en yükseği odur” sözü de, bu zannı kuvvetlendirmekdedir.

Mevlânâ Câmî hazretleri, birgün Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin cinlerle ilgili bir yazısını şöyle îzâh etti: “Cinlerin babası Hünsâ’dır. Cinler ateş ve havadan yaratıldığı için göze görünmezler. Bunlara rûh da verilmiştir. Çok hafiftirler. Hızlı hareket ederler, insanların hafif çarpmalarından hemen ölürler. Bu sebeple ömürleri kısadır. Onlar hakîkî halleriyle insana görünseler bile, hemen kaçıp onun gözünden kaybolurlar. Bunları kaçmaktan alıkoymak için tek çâre, gözü onlara dikip, hiç sağa sola bakmamaktır. O zaman cin, göz hapsine alınmış olur. Bu durumdan kurtulmak için, oldukları yerde çeşitli hareketler yaparlar. Bu hareketleriyle insanı oyalarlar ve gözü bir ân üzerlerinden uzaklaştırıp kaçmaya çabalarlar. Bunların böylece hapsedilmesi, bize Allahü teâlânın ihsân eylediği ilham ile ma’lûm olmuştur. Cinlerin, ilim ve irfan sahibi olanları çok azdır. Ma’nevî incelikleri anlamakta da son derece kabiliyetsizdirler. Allahü teâlâya âit olan ilimlerde anlayışsız ve ahmaktırlar. Cinlerle oturup kalkmanın hiçbir faydası yoktur, sohbetleri zararlıdır. Çok kibirli olurlar ve serkeş hâldedirler. Bu sebeple, kendileriyle düşüp kalkanlara kibirli olmayı aşılarlar. Cinlerin, kibirlenme ve birbirlerini yenme, büyüklük taslama gibi sıfatları olduğu için, aralarında muharebe hiç bitmez, öldükleri zaman melekût âlemine götürmeyip, berzah âlemine indirirler, imansızları, Cehennemin soğuk yerinde azâb olunurlar.”

Mevlânâ Abdürrahmân Câmî, Arabî, Fârisî, şiir ve nesir hâlinde yüze yakın eser yazdı. Bunlardan en kıymetlisi; “Nefehât-ül-üns min hadarât-il-Kuds” ve “Şevâhid-ün-Nübüvve” isimli kitaplarıdır.

Molla Câmî’nin birçok eseri vardır 1- Fâtihat-üş-Şebâb (dîvân), 2- Vâsıtat-ül-İkd (dîvân), 3- Hâtimet-ül-hayât (dîvân), 4- Bahâristan, 5- “Heft Evrenk” adı altında topladığı yedi mesnevîsi.

6- Nefehât-ül-üns min hadarât-il-Kuds: Bu eseri, Abdullah-i Ensârî’nin (Tabakât-ı Sûfiyye) adlı eserinin genişletilmesiyle meydana çıkmıştır. Farsça olup, altıyüzdört velînin hayâtı ve menkıbeleri anlatılmaktadır. Nefehât-ül-üns kitabının, Ali Şîr Nevâî tarafından Çağatay Türkçesine ve Lâmii Çelebi de bir takım ilâveler yaparak Osmanlı Türkçesine tercüme etmiştir.

7- Şevâhid-ün-Nübüvve: Bu eseri de, siyere dâir olup, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) hayâtını ve mu’cizelerini uzun anlatmaktadır. (Peygamberlik Mu’cizeleri) adı ile günümüz Türkçesine çevrilmiştir.

8- Levâih: Tasavvufa dâir eseridir. Bunlardan başka meşhûr şâir İbn-i Fâriz’in tasavvufî kasidesinin şerhi, Vahdet-i vücûd hakkındaki kendi rubailerinin şerhi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sinin şerhi gibi manzûm eserleri vardır.

Şevâhid-in-Nübüvve kitabında buyurdu ki: “Muhammed aleyhisselâmın zerresini taşıdığı için, Âdem aleyhisselâmın alnında nûr parlıyordu. Bu zerre, hazret-i Havva’ya ve ondan da, Şît aleyhisselâma ve böylece temiz erkeklerden temiz kadınlara ve temiz kadınlardan temiz erkeklere geçti. O nûr da, zerre ile birlikte alınlardan alınlara geçti.”

Mevlânâ Abdürrahmân Câmî, 1313’de Hindistan’da basılan Fârisî (Nefehât-ül-üns) kitabının başında buyuruyor ki: Tasavvuf yolunda nihâyete varanlar iki türlüdür: Birincisi; Resûlullahın ( aleyhisselâm ) izinde giderek kemâle erdikden sonra, insanları irşâd için, halk derecesine indirilmiş olan “Mürşid”lerdir.

İkincisi; yükseldikleri derecelerde bırakılıp, insanların yetişmesi ile vazîfeli olmıyan “Evliyâ”dır.

Tasavvuf yolunda yürüyenler de iki kısımdır: Birincisi; Allahü teâlâdan başka herşeyi unutup, yalnız O’nu istiyen müridlerdir. İkincisi; âhıreti, Cenneti istiyen taliblerdir.

Allahü teâlâyı irâde edenler, istiyenler de iki türlüdür: Biri, “Sûfî”ler olup, nefslerini temizleyip, nihâyetten birkaç şeye kavuşmuşlardır, ikincisi; “Melâmi”lerdir. Bunlar, sıdk ve ihlâs kazanmağa çalışır, ibâdetlerini ve hayratı gizler, sünnetleri, nafile ibâdetleri de çok yaparlar. Bu ibâdetlerin görünmesinden korkarlar. Bunlar çok kıymetli ise de, mahlûk ile meşgûl olduklarından, tevhîd makamına varamıyorlar. Melâmiler muhlisdir. Sûfîler ise muhlasdır.

Ahıretin talibleri dört türlüdür. Bunlar; zâhidler, fakirler, huddâm ve âbidlerdir.

Zâhid: îmânın nûru ve Hakka olan yakınlığı ile âhıretteki hâlleri müşâhede eder. Dünyâya meyl etmez, kötü görür. Onun yaldızlı ve gelip geçici süslerine iltifât etmez. Ondan yüzünü çevirip, bakî ve hakîkî olan Cemâl’e rağbet eder.

Fakîr: Dünyâ mallarında hiçbir şeye sahip değildir. Fakirler, dünyâ mallarını, Allahü teâlânın rızâsını taleb etmelerinden dolayı terk ettiler. Dünyâ mallarını terk etmelerinin üç sebebi vardır. Birincisi; âhırette hesabının hafiflemesini istemek ve cezadan korkmak. Çünkü helâl kazanılan malın hesabı, haram kazanılan malın cezası vardır: ikincisi; dünyâ malını terk, sevâbın fazla olmasına, neticede Cennete girmeğe vesiledir. Zîrâ fakirler, zenginlerden beşyüz yıl önce Cennete gireceklerdir. Üçüncüsü; dünyâ malını terk eden, gönül huzûru içinde ibâdet eder. Dünyâ meşgaleleri hatırına gelmez.

Hadimler: Fakir olanlardan, Hakkı taleb edenlerin hizmetini istiyenlerdir. Nitekim Dâvûd aleyhisselâma duyuruldu ki: “Beni taleb edeni görürsen, hemen ona hizmetçi ol.” Hadimler, farz ibâdetlerini yaptıktan sonra, geri kalan vakitlerini fakirlerin işlerine sarfederlerdi. Tâ ki, âhıret işlerinde onların yardımlarına, imdâdlarına nail olsunlar. Bu hizmetleri nafile ibâdet kabûl ederler. Bunların yaptığı bu hizmetlerden muradı, âhıret sevâbıdır.

Abidler Devamlı Allahü teâlâyı zikreden ve O’na ibâdet edenlerdir. Tâ ki, âhıret sevâbına nail ve vâsıl olsunlar.

Yine aynı kitapta Hızır aleyhisselâm ile ilgili olarak buyurdu ki:

Sevgili Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), Eshâb-ı Kirâm (r.anhüm) ile Tebük harbini yaparken, ikindi namazını kıldıktan sonra iki beyt işittiler. Fakat şiiri söyleyeni göremediler. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Bu iki beytin söyleyicisi kardeşim Hızır’dır. Sizi övüyor” buyurdu.

(Hızır aleyhisselâm, İbrâhim aleyhisselâmdan sonra yaşamış bir nebi veya velîdir. Zülkarneyn askerinin reîsi idi. Mûsâ aleyhisselâm ile yolculuk etti. Ümmet-i Muhammed’den değildir. Fakat rûhu ba’zı velîlere feyz vermiştir, öldükten sonra, rûhu insan şeklinde görünüp, garîblere yardım etmektedir.)

Hızır aleyhisselâm, güzel ahlâk sahibi, cömert ve insanlara çok şefkatlidir. Allahü teâlânın izni ile kerâmet ehli ve kimya ilmini bilicidir. Hak teâlânın bildirmesiyle, yeryüzündeki hazînelere muttalî’dir. Allahü teâlânın emri ile, ihtiyâç sahiplerinin işini görmeyi üzerine alır.

Hızır’ın (aleyhisselâm) asıl ismi, Bukyâ bin Melkan’dır. O, bir miktar kuru otun üzerine oturdu. Akabinde oturduğu kuru otlar yeşerdi. Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) Peygamber efendimizden ( aleyhisselâm ) işittiği hadîs-i şerîfte; “O, her nerede namaz kılsa, orası baştan başa yeşillik olur” buyuruldu. Bundan dolayı ona Hızır denildi. Hızır lafzı onun lakabıdır. Hızır lafzında üç lügat (okunuş) vardır. Bunlar Hazır, Hızr ve Hazr’dır. Ebü’d-Derdâ ( radıyallahü anh ) birgün Mekke-i mükerremede bir dağın üzerine çıktı. Orada, üzerinde sâlihlere âit alâmetler bulunan bir zât gördü. Sonra onun yanına giderek; “Bana nasihat et” dedi. O da; “Nasihat olarak ölüm sana kâfidir” dedi. Ebü’d-Derdâ ( radıyallahü anh ); “Daha fazla nasihat et” dedi. O da; “Gam (tasa) bakımından kabri düşünmek kâfidir”. “Daha fazla nasihat et” deyince, o zât; “İkindi güneşi Arş-ı a’lâ üzerinde ne kadar kalır?” dedi. Bunun üzerine Ebü’d-Derdâ ( radıyallahü anh ), Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) huzûruna gelip, bu hâli haber verdi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “O zât, kardeşim Hızır’dır” buyurdular.

Gürz bin Vebre ( radıyallahü anh ) anlattı: Bize, Şamlı olan bir arkadaşım geldi ve bir hediye getirdi. “Bu hediyemi kabûl et. Çünkü değerli bir hediyedir” dedi. Ben de; “Kardeşim, bu hediyeyi sana kim verdi?” diye sordum, dedi ki: “Bunu bana İbrâhim Temî ( radıyallahü anh ) verdi. İbrâhim Temî bana şöyle anlattı: “Birgün Kâ’be-i muazzamanın yanında oturuyordum. Cenâb-ı Hakkı zikr ile meşgûldüm. Yanıma bir kimse geldi. Selâm verdi ve sağ tarafıma oturdu. Şimdiye kadar onun kadar heybetli, elbiseleri bembeyaz ve kokusu güzel olan hiçbir kimse görmedim. Dedim ki: “Ey Allahü teâlânın kulu! Kimsiniz?” Bana; “Sana selâm vermek ve seninle cenâb-ı Hakkın muhabbeti hakkında konuşmak üzere geldim. Yanımda da bir hediyem var. İster misin onu sana vereyim?” dedi. Ben de; “O hediye nedir?” diye sordum. “Bu müsebbiât’tır ki, hergün güneş doğmadan ve batmadan evvel okumalısın. Onlar; Fâtiha, Âyet-el-Kürsî, Kâfirûn, İhlâs, Felâk ve Nâs sûreleridir. Arkasından da; Sübhânallahi velhamdülillahi velâ ilahe illallahü vallahü ekber, Allahümme salli ve sellim alâ Muhammedin ve alâ âlihi ve eshâbihi ve alâ sâir-il-enbiyâi vel-mürselîn. Allahüm-magfir lî ve li-vâlideyye veli-cemî’ıl-mü’minîne vel-mü’minât vel-müslimîne vel-müslimât el-ehyâi minhüm vel-emvât, bi-rahmetike yâ Erhamerrâhimîn, Allahümme-f’al bî ve bihim, acilen ve acilen fid-dünyâ ved-dîn vel-âhıreti, mâ ente lehü ehlün velâ tef’al bina ve bihim yâ Mevlânâ mâ nahnü lehü ehlün inneke Gafûrun Halîm, Cevâdün Kerîm, Raûfün Rahim. Bunların herbirini yedi defa okumalısın.” Ona sordum: “Bu hediyeyi sana kim verdi?” O da; “Muhammed aleyhisselâm verdi” dedi. Ben tekrar; “Bunun sevâbından ve faziletinden bana haber ver” dedim. Dedi ki: “Sen, Muhammed aleyhisselâm ile görüştüğün zaman O sana haber verir!” Artık bu anlatılanlara uyarak, hergün okumağa başladım. Bir gece rü’yâda melekleri gördüm. Beni alıp Cennete götürdüler. Orada çok büyük makamlar gördüm. Meleklere; “Bu gördüğüm makamlar kimindir?” diye sordum. Melekler; “Bu makamlar senin gibi amel eden kimselerindir” dediler. Sonra bana Cennetin meyvalarından yedirdiler, içeceklerinden içirdiler. O sırada Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) geldiğini gördüm. Beraberinde yetmiş saf nebi ile yetmiş saf melek vardı. Her saf doğu ile batının arası kadardı. Sonra Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bana selâm verdi ve müsâfeha etti. Ben de; “Yâ Resûlallah! Bu hadîs-i şerîfinizi, bana Hızır aleyhisselâm senden işittim, diye haber verdi” dedim. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) üç defa; “Hızır doğru söylemiştir. Hızır ne söylemiş ise o hakîkattir. Çünkü o, yeryüzünün en âlimi, ebdâl denilen evliyâ taifesinin reîsi ve Hak teâlânın ordusunda bir neferdir” buyurdu. Bunun üzerine; “Yâ Resûlallah! Bu fiili yapan herkese herşey verilir mi?” diye suâl eyledim. Buyurdu ki: “Allahü teâlâ onun büyük günahlarını affeder. Gadabını ondan kaldırır. Sol omuzunda bulunan meleklere, bir yıl onun günahlarını yazmamalarını emreder. Bununla ancak Allahü teâlânın saâdetli olarak yarattığı kimseler amel eder. Hak teâlânın şaki olarak yarattığı kimseler bununla amel etmez.”

Yine Nefehât-ül-üns’de buyurdu ki: Sa’düddîn Hamevî ( radıyallahü anh ), birgün atı ile şehre giderken bir nehre rastladı. Ne kadar uğraştı ise de atı nehri bir türlü geçmedi. Çünkü at, suya bakınca kendini görüyordu. Sonra yanındakilere, suyu bulandırmalarını söyledi. Hizmetçi suya bir miktar toprak atıp karıştırdı. Bundan sonra at sudan geçti. Bunun üzerine Sa’düddîn Hamevî hazretleri; “Mademki herkes kendini görür, öyle ise bu vadiden geçemez” buyurarak; “Ben” demenin, kendini bir varlık hissederek kibirlenmenin iyi olmadığını, tasavvuf yolunda yasak olduğunu, yoksa maksadın hâsıl olamıyacağını anlatmak istedi.

Mevlânâ Abdürrahmân Câmî, “Mir’ât-ül-akâid” isimli manzûm eserini, Mesnevî vezninde yazmıştır. Bu eserinde, Eshâb-ı Kirâmın (r.anhüm) ve Ümmet-i Muhammed’in faziletini şöyle anlatmaktadır:

“Ümmet-i Ahmed ez miyân-ı ümem,
Bâşed ez cümle efdal-ü-ekrem.

Evliyâyı kez ümmet-i âyend,
Peyrev-i şer’ü sünnet-i âyend.

Rehrevân-ı reh-i Huda bâşend,
Bihter ez gayr-i enbiyâ bâşend.

Hassa âl-i Peygamber-ü-Eshâb,
Kez heme bihterend der her bâb.

Der miyân-i heme nebüd tahkîk,
Behilâfet keşi bih ez sıddîk.”

Ma’nâsı: Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) ümmeti, geçmiş bütün ümmetlerden efdaldir ve üstündür. Ümmet-i Muhammed içinden çıkan bütün velîler, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) sünnet-i şerîflerine tam uyarlar ve sıkı yapışırlar. Onlar hidâyet yolunun en nadide yolcularıdır. Peygamberlerden “aleyhimüsselâm” sonra bütün mahlûkâtın en üstünüdürler. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın âli ve Eshâbı ise, her husûsta herkesten daha üstündürler. Bütün Eshâb-ı Kirâmın da en üstünü ve halifeliğe en lâyık olanı Ebû Bekr-i Sıddîk’tır.”

“Vez pey’i an nebûd zan ahrâr,
Kes çü Fârûk lâyık-ı an kâr.

Ba’de Fârûk cüz be Zinnûreyn,
Kâr-ı ümmet neyaft. Zînet-ü-zeyn.

Bûd ba’d ez heme be ilm-ü-vefâ,
Esedullâh hâtim-ül-hulefâ.

Cüz be âl-i kirâm-ü-sahb-ı ızâm,
Silk-i dîn-i Nebî neyaft nizâm.

Nâmşan cüz be ihtiram meber,
Cüz be ta’zîm sûz-i sân meniger.

Manâsı: Ebû Bekr-i Sıddîk’tan ( radıyallahü anh ) sonra, nefslerinin esâretinden kurtulmuş olan Eshâb-ı Kirâmın (r.anhüm) içinde, halifeliğe en lâyık olan Ömer-ül-Fârûk’tur. Ondan sonra Osman-ı Zinnûreyn’dir ki, başkası ile ümmetin işi zînet ve intizâm bulmadı. Bunlardan sonra ise ilm ve vefada Allahü teâlânın arslanı ve halîfelerin sonuncusu olan hazret-i Ali’dir ( radıyallahü anh ). Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Ehl-i beytinin ve Eshâb-ı kirâmının himmetleri ve gayretlerinden başka birşey ile, dîn-i İslâm intizâm bulmadı. Onlar öyle yüksek kimselerdir ki, isimlerini hürmetsiz olarak anma. Onlar tarafına, ta’zim etmeden dahî bakma.

“Hemerâ i’tikâd-ı nîkû kün,
Dil zi inkâr-ı sân beyksûkün.

Her husûmet ki, bûdeşan bâ hem,
Be teassüb mezen der anca dem.

Ber kes engüşt-i i’tirâz menih,
Dîn-i hod râyegân zi dest medih.”

Ma’nâsı: Eshâb-ı Kirâmın (r.anhüm) hepsi hakkında iyi i’tikâd besle, onlar hakkında kalbine gelen kötü düşünceleri bertaraf et. Aralarındaki vâki olan olaylar hakkında da dilini tut. Kimseye i’tirâz etme ki, dînini yıkıp elden kaçırmayasın.

“Her ki şüd zehl-i kıble ber tü bedîd,
Ki be âverde-i Nebî girevid.

Gerçi şad bid’at-ü-hatâ vü halel,
Bîni ura zirây-i ilm-ü-amel.

Mekûn ûrâ be serzeniş tekfir,
Meşümâreş zi ehl-i nâr-ü-saîr.

Ver bibîni kesî zi ehl-i salâh,
Ki reved râh-i dîn sabâh-ü-revâh.

Ez menâhî şeved bekül yeksûy,
Be evâmir nihed beküllî rûy.

Küned ez farzhâ vü nâfilehâ
Sûy-i ubbâ revâne kâfilehâ

Be yakîn zehl-i Cenneteş meşümâr,
İmen ez sûy-i âhıreş megüzâr.”

Ma’nâsı: Kim ki, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ), Allahü teâlâ tarafından getirdiklerine inanır, sence kıble ehli olduğu anlaşılırsa, onun ilminde ve amelinde yüzlerce hatâ ve bozukluk görsen dahî, ona hakaret edip kâfirlikle suçlama ve Cehennemliksin deme. Bir kimsenin de sâlih olduğunu, gece-gündüz din yolunda çalıştığını, haramlardan ve yasaklardan kaçındığını, emredilenleri de tamâmiyle yaptığını, farz ve ziyâde nafile ibâdetler yaptığını görsen dahî, ona, muhakkak Cennetliktir deme. Son nefeste iyi bir hâl ile öleceğinden emîn olma.

“Meğer an kes ki ez Resûl-i Huda,
Şüd mübeşer be Cennet-ül-Me’vâ.

Gerçi der kes büved bean meşhûr,
An der an deh medar sân maksûr.

Sanki Cem’î zi âl-i pak sirişt,
Hem beşaret resîd san be bihist.”

Ma’nâsı: Bir kimsenin Cennetlik olduğunu Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) müjdelemiş ise, o istisnadır. Resûlullahın ( aleyhisselâm ), Cennet ile müjdelediği Aşere-i mübeşşere ismi verilen on kişi varsa da, sen Cennetle müjdelenenleri on kişiden ibâret sanma. Çünkü, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) pak ve mutahhar olan evlâdından bir cemâatin de Cennete girecekleri müjdelenmiştir. Nitekim Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerinde; “Fâtıma, Cennet kadınlarının seyyidesidir”, “Hasen ve Hüseyn, Cennet gençlerinin seyyidleridir” buyurdu.

Mevlânâ Câmî, yine aynı kitabın, “Kabir suâli ve kabirdekilerin hâlleri” babında buyuruyor ki:

“Her kira zîr-i hâk şüd menzil,
Dü firişteh be sûretî hâil.

Pîş âyend zi îzid-i müteâl,
imtihanlara ezu künend suâl.

Ki Hudâ-yitü vü Nebiyy-i tü kîst,
Zen heme dîn ki bûd dîn-i tu çîst.

Ger bigûyed cevâbeşan be savâb,
Birehed ez gam-ı azâb-ü-ikâb.

Füshât-i kabr-i ü biyefzâyend,
Revzeni ez bihişt bikşâyend.

Gerd ura lyân çi subh u çi şâm,
Ki kücâ dâred ez bihişt mekâm.”

Ma’nâsı: Her kim vefât edip kabrine konulursa, iki korkunç sûretli melek, Allahü teâlânın emri ile o kimseyi imtihan için gelirler. Derler ki: “Senin Rabbin ve Peygamberin kimdir? Dînin nedir?” O kimse eğer bunlara doğru olarak cevap verebilirse, üzüntüden ve azâbdan kurtulur. Kabri genişletilir ve Cennetten bir pencere açılır. O kimse, Cennetteki makamını sabah akşam seyreder.

“Ver negûyed cevâbeşan der hor.
Âteşin gürz âyedeş ber ser.

Nâle-i ü be vakt-i gürz hori,
Bişneved cüz ki ademî vü peri.

Ademî vü peri eğer şinevend,
Heme ez hâb-ü-hor nefûr şevend.

Tengî-i güreş ançünân füşüred,
Ki dü pehlû-yi ü zihem güzered.

Biküşâyend revzeni zi sekar,
Tâ der an bingered beşâm-u sehar.

Cây-i hodra hibînedez dûzah,
Âvâh ez hâletî çünin âvsh.”

Ma’nâsı: O kimse, suâl meleklerine doğru olarak cevap veremezse, başına ateşli bir topuz iner. Topuz başına inince o kimsenin iniltisini insanlar ve cinlerden başka bütün mahlûklar işitir. Eğer bu iniltiyi insanlar ve cinler işitecek olsaydı, hepsi de yemekten ve uyumaktan şiddetle kaçınırlardı.

Kabrin darlığı onu o kadar sıkar ki, iki yanı birbirine geçer. Gece-gündüz bakarak yerini görsün diye de, ona Cehennemden bir pencere açarlar. O pencereden Cehennemdeki yerini görür. Böyle bir hâle eyvahlar olsun.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 122

2) El-Fevâid-ül-behiyye sh. 86, 88

3) Şezerât-üz-zeheb cild-7, sh. 360, 361

4) Bedr-üt-Tâli cild-1, sh. 327

5) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 534

6) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 275

7) Câmi’u kerâmât-il-evliyâ cild-2, sh. 61

8) Nefehât-ül-üns sh. 455

9) Reşehât sh. 202

10) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1037

 

MUHYİDDÎN MUHAMMED BİN HASEN SAMSÛNÎ

Osmanlılar zamanında yetişen İslâm âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Muhammed bin Hasen bin Abdüssamed Samsûnî olup, lakabı Muhyiddîn’dir. Hanefî mezhebi âlimlerindendir. Doğum târihi bilinmemektedir. 919 (m. 1513) senesinde Edirne’de vefât etti.

İlk tahsilini, zamanın âlimlerinden olan babasının huzûrunda yapan Muhyiddîn Efendi, daha sonra Mevlânâ Alâüddîn Ali Arabî ismindeki meşhûr âlimin sohbetlerine devam etti. İlim öğrenmek istidâd ve kabiliyetinin pekçok olması ve gayretinin fazlalığı sebebiyle çabuk yetişti. Âlimlerden, zamanında bulunan büyük, zâtlardan oldu. İlk olarak Bursa’da Molla Hüsrev Medresesi’nde vazîfe aldı. Daha sonra, İstanbul’da, Mahmûd Paşa, Edirne’de Taşlık, İznik’de Orhan Gazi, Edirne’de Üçşerefeli, İstanbul’da Sahn-ı semân gibi medreselerde uzun müddet müderrislik yaptıktan sonra emekli oldu.

Emekliliğinden sonra, Yavuz Sultan Selim Hân tarafından Edirne’ye kadı olarak ta’yin edilen Muhyiddîı Efendi, bu vazîfeyi de çok güzel îfâ etti. Dînimizin emirlerine uygun, son derece âdil hükümler verirdi. 919 (m 1513) senesine, ya’nî vefât edinceye kadar bu vazîfeye devam etti.

Muhyiddîn Muhammed bin Hasen Samsûnî ( radıyallahü anh ), devamlı ilim ile meşgûl olan ve bu husûstaki gayretlerinin çokluğuyla tanınan bir zât idi. Gece gündüz demez kitap okur, bundan hiç usanmazdı. Dünyâ düşüncelerinden, dünyâya âit işlerden yüz çevirmiş idi. Dünyalık şeylerin hiçbirinde gözü ve gönlü yok idi. Onun yanında altın ile saksı parçasının bir farkı olmayıp, kalb zenginliğine ve yüksek ma’nevî huzûr ve saadete sahip idi. Görünüş i’tibâriyle, dünyalık malı mülkü yoktu ve olmasını da istemiyordu. Ama her hareketi, dînimizin emirlerine tam uygun olduğu için, onun her hâli pek kıymetli ve bu bakımdan büyük ma’nevî servete sahip idi.

Fakirleri, ihtiyâç sahiplerini kendi nefsine tercih eder, onların yardımlarına koşardı. Kendisi az bir şeyle idâre eder, fazlasını ihtiyâç sahiplerine dağıtırdı. Tasavvuf ehlini çok sever, onlara elinden gelen yardımı yapmaktan büyük lezzet alırdı. Kendisini adetâ onlara hizmetçi eylemiş idi. Onlara yardım etmek uğruna, kendisi az yer, hattâ açlığa sabrederdi. Kanâat ve tahammül sahibiydi.

Seyyid Şerîf Cürcânî’nin Şerhu Miftâh ve Şerh-ut-Tecrîd isimli eserleriyle, Sa’düddîn-i Teftâzânî’nin Telvîh isimli eserine haşiyeler yazmıştır.

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye cild-1, sh. 332

2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 312

3) Kevâkib-üs-sâire cild-1, sh. 38

4) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 94

5) Sicilli Osmanî cild-4, sh. 341

6) Mu’cem-ül-müellifîn cild-9, sh. 196

7) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 227

8) Keşf-üz-zünün sh. 347, 497, 1765