16. ASIR ÂLİMLERİ

16. ASIR ÂLİMLERİ

MÜEYYED-ZÂDE ABDÜRRAHMÂN EFENDİ

Fâtih Sultan Mehmed, İkinci Bâyezîd ve Yavuz Sultan Selîm zamanında yaşamış, tefsîr, kelâm ve fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Abdürrahmân bin Ali’dir. Aslen Amasyalıdır. Ebû İshak Kâzrûnî neslindendir. Babası, Divrikli-zâde Şemseddîn Müeyyed Çelebi’nin oğlu Alâeddîn Ali Çelebi’dir. Bu aile, daha sonra Müeyyed-zâde lakabiyle tanındı. Abdürrahmân Çelebi’nin babası Alâeddîn Ali Çelebi, Amasya’da Yakut Paşa zaviyesinde vazîfe yapıyordu. Müeyyed-zâde Abdürrahmân Çelebi, İstanbul’un fethinden üç sene sonra, 860 (m. 1456) senesi Safer ayında dünyâya geldi. 922 (m. 1516) senesinde Şa’bân ayının onbeşinde, Perşembe günü Berât gecesinde vefât etti. Kabri İstanbul’da Eyyûb Sultan hazretlerinin türbesinin başucu tarafındadır.

Müeyyed-zâde Abdürrahmân Çelebi daha çocuk iken, Şehzâde Bâyezîd Amasya’ya sancakbeyi ta’yin edildi. Babası Alâeddîn Ali Çelebi, Şehzâde Bâyezîd’in nişancısı oldu. Babasının Şehzâde Bâyezîd ile alâkası sebebiyle, Bâyezîd’in yakın çevresine girdi. Babasından ve o zamanki Amasya âlimlerinden ilim tahsil etti. Şehzâde Bâyezîd’in sohbet arkadaşı oldu.

Ba’zı kimseler, Şehzâde’nin çevresindekiler; “Müeyyed-zâde Abdürrahmân Efendi, Şehzâde’yi zevk ü safâya ve eğlenceye alıştırıyor” diye Fâtih Sultan Mehmed’e şikâyet ettiler. Bunun üzerine, İstanbul’dan Amasya’ya bir teftiş heyeti gönderildi. Heyet başkanı, vezirlerden Hamza Beyzâde Mustafa Paşa idi. Araştırma esnasında, pekçok dedikodular ortaya çıktı. 881 (m. 1476) senesinde, (Bu târih ba’zı kaynaklarda 883 veya 884 (m. 1479) senesi olarak da bildirilmektedir.) Fâtih Sultan Mehmed Hân tarafından; Mahmûd Paşa, Tâcî Bey ve Müeyyed-zâde Abdürrahmân Efendi’nin idamı hakkında bir ferman çıkarıldı. Ferman Amasya’ya gelmeden durumu haber alan Tâcî Bey, Bağdad’a kaçtı. Şehzâde Bâyezîd, Abdürrahmân Efendi’yi çok severdi. Hem babasının emrine karşı gelmemek, hem de Abdürrahmân Efendi’yi kurtarmak için, ferman gelmeden onu kaçırmaya karar verdi. Şehzâde Bâyezîd, Müeyyed-zâde Abdürrahmân Efendi’ye 10.000 akçe para, birkaç tane at ve birkaç takım elbise verdi. Ferman kendine ulaşmadan onun Amasya’dan kaçmasını sağladı.

O zaman Abdürrahmân Efendi yirmi yaşının üzerinde idi. Osmanlı sınırlarından çıkıp, Memlüklü Devleti sınırları içinde olan Haleb şehrine geldi. Burada Zemahşerî’nin nahiv ilmindeki “Mufassal” adlı eserini Halebli âlimlerden okudu. Diğer dînî ilimleri de öğrenmek için, kendisine ders verecek âlim aradı. Fakat istediği gibi bir âlim bulamadı, İran’dan gelen tüccârların tavsiyesi üzerine, Celâleddîn Devânî’ye talebe olmak istedi. İranlı tüccârlarla Şîrâz’da bulunan Celâleddîn Devânî’nin yanına gitti. Celâleddîn Devânî, Müeyyed-zâde’ye; “Anadolu’dan bize hediye olarak ne getirdin?” diye sordu. Müeyyed-zâde; “Osmanlı âlimlerinden Hocazâde adındaki zâtın “Tehâfüt” isimli eserini size armağan olarak getirdim” diye cevap verip, kitabı takdim etti. Celâleddîn Devânî kitabı baştan sona kadar inceledi, çok beğendi. “Ben de bu konuda bir kitap yazmak istiyordum. Lâkin bu kitabı görmeden yazmış olsaydım çok hatâ yapardım. Allahü teâlâ bu kitabın yazarından ve buraya getirenden râzı olsun” diye duâ eyledi. Hocazâde, bu kitabında felsefecilerin bozuk ve yanlış fikirlerine cevap veriyordu.

Müeyyed-zâde Abdürrahmân Efendi, yedi sene müddetle o zamanın aklî ilimlerini, Arab dili ve edebiyatına dâir ilimleri öğrendi. Aynı zamanda; hadîs, tefsîr ve diğer dînî ilimleri de tahsil etti. Uzun müddet gayretle çalışması sonunda, her türlü ilimlerde derin âlim oldu. Celâleddîn Devânî, Müeyyed-zâde’nin ilminin çokluğuna, şehâdet edip, icâzetname verdi. Müeyyed-zâde’ye çok medhiyelerde bulundu. Müeyyed-zâde Abdürrahmân Efendi, ayrıca Muhammed Şîrâzî’den de ilim tahsil etti.

Fâtih Sultan Mehmed Hân vefât edince, yerine oğlu Sultan İkinci Bâyezîd Hân tahta geçti. Bu haber İran’da duyulunca, Müeyyed-zâde hemen Anadolu’ya hareket etti. 888 (m. 1483) senesi Ramazan ayında, memleketi Amasya’ya geldi. Babası üç ay önce vefât etmişti. Burada kırk gün kaldıktan sonra İstanbul’a gitti. Âlimlerle ilmî konuşmalar yaptılar. Âlimlerin hepsi de, ilim ve faziletteki yüksek derecesine hayran oldular. Zamanın âlimlerinden olan Hatîb-zâde, Müeyyed-zâde hakkında Sultan İkinci Bâyezîd Hân’a haber gönderdi. Onun fazilet ve derin bilgi sahibi bir âlim olduğunu bildirdi. Yine o zamanın vezirleri de, Müeyyed-zâde Abdürrahmân Efendi’nin gerçekten büyük âlim olduğuna şehâdet ettiler. O sene İstanbul’daki Kalenderhâne Medresesi’ne müderris ta’yin edildi. Daha sonra 891 (m. 1486) senesi Rebî’ul-evvel ayının onyedisinde, Kestelli Muslihuddîn Efendi’nin kızıyla evlendi. O gün Semâniye medreselerinden birine ta’yin edildi. Burada sekiz sene talebe yetiştirdi. 899 (m. 1493) senesinde, müderrislikten Edirne kadılığına getirildi. 907 (m. 1501) senesinin Rebî’ul-evvel ayında, Anadolu kadıaskeri oldu. 911 (m. 1505) senesinde vefât eden Hacı Hasen-zâde yerine Rumeli kadıaskerliğine terfi ettirildi.

Müeyyed-zâde Abdürrahmân Efendi, altı sene kadar bu vazîfeyi güzel bir şekilde yürüttü, ilmî ve hukukî mes’elelere vukûfıyeti sebe biyle, şeyhululemâ olarak kabûl ediliyordu. 917 (m. 1511) senesinde Yeniçeriler, Şehzâde Ahmed taraftan devlet adamları aleyhine ayaklandılar. Bu kargaşalıkta, Müeyyed-zâde Abdürrahmân Efendi’nin de konağı yağmalandı. Bu hâdise üzerine Rumeli kadıaskerliğinden alınarak, emekliye sevkedildi.

Bu hâdiselerden kısa bir zaman sonra, Yavuz Sultan Selim Hân 918 (m. 1512) senesinde pâdişâh oldu. Yavuz Selim Hân, vezirlerinden Müeyyed-zâde’nin durumunu sorup öğrendi. Önceki emekli maaşına, Karaferye kadılığı maaşını da ilâve etti. 919 (m. 1513-14) senesinde, tekrar Rumeli kadıaskerliğine getirildi. Yavuz Sultan Selim Hân ile beraber Çaldıran savaşına katıldı. Şah İsmâil yenilip, Doğu Anadolu Bölgesindeki karışıklık sona erdi. Çaldıran zaferinden dönerken Çoban Köprüsü denilen yerde, 920 (m 1514) senesinde vazîfesinden alındı ve tekrar emekli oldu.

Müeyyed-zâde Abdürrahmân Efendi, aklî ve naklî ilimlerde çok derin âlim idi. İlme ve kitaplara çok düşkün idi. Kütüphânesinde yedibin cild kitabı vardı. Arab dili ve edebiyatını çok iyi bilirdi. Arabca, Farsça ve Türkçe lisanlarında ince ma’nâlı şiirler yazardı. Üç dilde de ustalıkla şiir yazabilmesi, bu dilleri çok iyi bildiğini göstermektedir. Şiirlerinde Hâtimi mahlasını kullanırdı. Aynı zamanda, hüsn-i hat san’atında da çok usta idi. Amasya’da iken meşhûr hattât Şeyh Hamdullah Efendi’den hat dersleri almıştı. Müstakim-zâde, “Tuhfe-i hattâtîn” adlı eserinde, Takî Temimî’nin, Müeyyed-zâde’nin yazısının güzelliğini methettiğini bildirmektedir:

Edebiyat ile de ilgilenen Müeyyed-zâde, bununla uğraşanlara ve kabiliyetli gençlere maddî ve ma’nevî yardımlarda bulunur, onları teşvik ederdi. Kalemi kuvvetli ve ifâdeleri çok düzgündü. Bilhassa kadıaskerliği zamanında ilim ehli olan zâtları gözetip kollardı, İslâm âlimlerinin en büyüklerinden olan İbn-i Kemâl ve Ebüssü’ûd gibi âlimler bunun talebelerindendir.

Yazdığı kıymetli eserler şunlardır: 1- Kadr sûresinin tefsîri, 2- Risale fî eşhüri ma’lûmât, 3- Şerh-i Miftâh haşiyesi, 4- Risale fî tahkîki cüz’ü lâ yetecezzâ, 5- Şerh-i Mevâkıf haşiyesi, 6-Fetâvâ, 7- Risale fî kürret-il-müdahrece, 8- Kelâm ilmine dâir bir risale: Bu eserinde kelâm ilminin zor anlaşılan mes’elelerini anlatmıştır.



1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 155

2) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 109, 110

3) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 157, 308, 309

4) El-Kevâkib-üs-sâire cild-1, sh. 232

5) Sicilli Osmanî cild-3, sh. 310

6) Osmanlı Müellifleri cild-1, sh. 355

7) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 544

8) Amasya Târihi cild-3, sh. 230, 231

9) Tuhfe-i hattâtîn sh. 249

 

İBN-İ KEREKÎ

Hanefî mezhebi fıkıh ve hadîs âlimlerinden. İsmi, İbrâhim bin Abdürrahmân bin Muhammed bin İsmâil’dir. Künyesi Ebü’l-Vefâ, lakabı Burhânüddîn olup, aslen Kerek’dendir, İbn-i Kerekî adıyle  meşhûrdur. 835 (m. 1432) senesinde Kâhire’de doğdu. 922 (m. 1516) senesinde Kâhire’de vefât etti. Evinin yanındaki bir kuyudan abdest almak isterken, kuyuya düşüp boğuldu. Cenâze namazı Şa’bân ayının altısında Çarşamba günü kılındıktan sonra, Sultan Kayıtbay’ın kabri yakınına defnedildi. Kansu Gavrî’nin vefâtından sonra tahta geçen Sultan Tomanbay, sağlığında evine gelip giderdi. Vefâtında ise yürüyerek cenâzesine katıldı.

İlim öğrenme yaşına gelince, önce Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Şemseddîn bin Hımmısânî’nin huzûrunda Kur’ân-ı kerîm okumasını ilerletti ve tecvîd ilmini öğrendi. Daha sonra İmâm-ı Nevevî’nin Erbe’în kitabını, Şâtıbiyye’yi, Kudûrî’nin Muhtasar adlı fıkıh kitabını, İbn-i Mâlik’in Elfiye’sini ve daha başka kitapları ezberledi. Ezberlerini, asrının büyük âlimlerinden; hadîs Hâfızı İbn-i Hacer, Alemüddîn Bülkînî, Kalkaşendî, Velevî es-Saktî, İbn-i Deyrî, İbn-i Hümâm ve diğer ba’zı âlimlerin huzûrunda okudu.

Bundan sonra kendini tamamen ilme ve ilim öğrenmeye veren İbn-i Kerekî, Sahîh-i Müslim’in tamâmını veya çoğunu Zeynüddîn Zerkeşî’den dinledi. Şeyhûniyye İmâmı Şemseddîn’den fıkıh ve Arabî ilimleri öğrendi. Necmeddîn Gazzî ve İzzeddîn bin Abdüsselâm Bağdâdî’den de ilim öğrendi. Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim adındaki hadîs kitaplarını Şihâbüddîn bin Attâr’dan okudu. Bunlardan başka Takıyyüddîn Şemsî, Takıyyüddîn Hısnî, Kemâleddîn İbni Hümâm, Kâfiyecî ve daha başka âlimlerin derslerine devam etti. Şemseddîn Şümnî’den de; tefsîr, hadîs, usûl, me’ânî ve beyân ilimlerini öğrendi.

İbn-i Kerekî’ye pekçok vazîfeler verildi. Önceleri maddî bakımdan sıkıntı çektiyse de, daha sonra durumu iyileşti. 903 (m. 1497) senesinde, Mısır’da Hanefî kadılığına getirildi. 906 (m. 1500) senesine kadar bu vazîfeyi güzel bir şekilde yürüttü. Ondan ilim öğrenmek için yanına pekçok kimse gelir giderdi. Hattâ ilmî mes’eleleri görüşmek için uzak beldelerden âlimler bile onun yanına gelirlerdi. Mısır Sultânı Kayıtbay, bu âlimden istifâde etmek için, dâima onunla beraber olmaya gayret ederdi. Seferde olsun, diğer zamanlarda olsun, İbn-i Kerekî’nin yanından ayrılmak istemezdi.

İbn-i Kerekî kadılık vazîfesinden ayrılınca evine çekildi. Bir medrese gibi olan evinde, çeşitli ilimlerde talebe yetiştirmeye başladı, ölünceye kadar ilim öğretmek ve fetvâ vermekle meşgûl oldu.

İbn-i Kerekî üç defa hacca gitti. Medîne-i münevverede Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfini ziyâret etti. Mekke ve Medine âlimleriyle görüştü. Karşılıklı olarak ilmî görüşmeler yaptılar ve birbirlerinden istifâde ettiler. Çok güzel ve te’sîrli konuşurdu. Konuşmaları çok tatlıydı. Güzel yazı yazar, bütün insanlarla iyi geçinir, herkese ikramlarda bulunurdu. Çok zekî ve çabuk kavrayışlı idi. Huyu, ahlâkı güzel olup, hoş tabiatlı bir insandı.

Hatîblik ve vâ’izlik de yapan İbn-i Kerekî, talebelere hadîs-i şerîf okutur, öğretirdi. Halkın suâllerine cevap verir, fetvâlarıyla onların müşkillerini hallederdi. Nazım ve nesir yazmada kabiliyetliydi. Birçok kıymetli eser yazdı. Bunlardan ba’zıları şunlardır: 1-Fetâvâ: Fetvâları konularına göre tertîb edilmiştir. 2- Haşiyetü alâ Tavdîh-i İbn-i Hişâm.



1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-1, sh. 46

2) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 102, 103

3) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-1, sh. 59

4) En-Nûr-us-sâfir sh. 101

5) Et-Tabakât-üs-seniyye cild-1, sh. 204, 205

6) Keşf-üz-zünûn sh. 1304

7) Brockelmann Sup-2, sh. 95

 

SA’DÎ ÇELEBİ

Osmanlı şeyhulislamlarının onuncusudur. İsmi, Sa’dullah bin Îsâ bin Emîrhân’dır. Sa’dî Çelebi veya Sa’dî Efendi diye meşhûr olmuştur. “Beydâvî Muhaşşîsi” diye de bilinir. Doğum târihi bilinmemektedir. Kastamonu’nun Daday ilçesinde doğdu. 945 (m. 1538) senesinde İstanbul’da vefât etti. Eyyûb Sultan civarında defnedildi.

Küçük yaşta babası ile birlikte İstanbul’a geldi. Babasının Murat Paşa Câmii’nde İmâm olması üzerine, ilk tahsilini ondan yaptı. Zamanının âlimlerinden ilim tahsil ettikten sonra, Molla Muhammed Samsûnî’nin hizmetinde ve sohbetinde bulundu. Onun yanında ilimde olgunlaşıp yüksek derecelere ulaştıktan sonra İstanbul’da Başcı İbrâhim, Edirne’de Taşlık ve Vezir Mahmûd Paşa medreselerinde müderris olarak vazîfe yaptı. Daha sonra Bursa Sultaniye Medresesi’ne ta’yin edildi. Bir müddet orada vazîfe yapıp ilim öğretmekle meşgûl olduktan sonra, Sahn-ı semân medreselerinden birine terfi ettirildi. 930 (m. 1523) senesinde İstanbul kadılığına ta’yin edildi. Sa’dî Sa’dullah Efendi, on yıl bu vazîfeyi doğruluk ve adâlet üzere yürüttükten sonra, 940 (m. 1533) senesinde bu vazîfeden alındı ve Sahn-ı semân medreselerinden birine müderris ta’yin olundu. Kısa bir müddet sonra, Kanunî Sultan Süleymân zamanında, Şeyhülislâm Kemâl Paşa-zâde’nin vefâtı üzerine, 940 (m. 1533) senesinde şeyhülislâmlığa ta’yin edildi. Bu şerefli vazîfeyi beş yıl yürüttükten sonra vefât etti.

Sa’dullah Efendi; âlim, aklî ve naklî ilimlerde yüksek derece sahibi, faziletli ve güzel ahlâklı bir zât idi. Boş söz konuşmaktan kaçınırdı. Kâdılığı ve şeyhülislâmlığı sırasında vermiş olduğu hükümler ve cevaplar gayet makbûl ve doğru idi. Gerek ders okutmakta, gerekse kadılıkta, akranlarından üstün idi. Ehl-i sünnet i’tikâdı üzere olup, Allahü teâlânın dînine ve Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizin sünnetine son derece bağlı idi. Bütün vakitlerini ilim ve ibâdetle geçirirdi. Vermiş olduğu cevapları, usûl ve fürû’ yönüyle iyice araştınr sonra yazardı. Hâfızası çok kuvvetli olup, birçok târihleri ve âlimlerin menkıbelerini ezberlemişti. Şairliği de olan Sa’dî Çelebi, İstanbul’un Fâtih semtinde, evinin yakınında bir Dâr-ül-kurrâ inşâ ettirmişti. Ömrünü ilim öğrenmek ve öğretmekle geçiren Sa’dî Çelebi’nin birçok mu’teber eserlere yazmış olduğu ta’lîkâtı yanında, şu kıymetli eserleri de vardır: 1-Fevâid-ül-behiyye: Kâdı Beydâvî hazretlerinin tefsîrine yazmış olduğu haşiyedir. 2-Hâşiyet-ül-İnâye Şerh-il-Hidâye, 3-Fetâvâ fî Mevâzı min Füsûs-ıl-Hıkem li İbn-i Arabî 4-Fetâvâ-i Sa’diyye, 5-Hâşiyetü alel-Kâmûs (Fîrûz Âbâdî’nin eseridir).



1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye (Vefeyât kenarı) cild-1, sh. 494

2) Kâmûs-ül-al’âm cild-1, sh. 2570

3) Kevâkib-üs-sâire cild-2, sh. 236

4) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 262

5) El-A’lâm cild-3, sh. 88

6) Devhât-ül-meşâyıh sh. 18

7) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1060

8) Osmanlı Müellifleri cild-1, sh. 323

9) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 443

10) Mu’cem-ül-müellifîn cild-8, sh. 21

 

İBN-İ SULTAN

Târih ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Ömer bin Sultan’dır. Künyesi Ebû Abdullah olup, lakabı Kutbüddîn’dir. İbn-i Sultan diye meşhûr oldu. 870 (m. 1465) senesinde doğdu. 950 (m. 1543) senesinde Dımeşk’da vefât etti. Cenâze namazı Emevî Câmii’nde kılındı. Kalkanderiyye türbesinin içerisine defnedildi.

İbn-i Sultan, Abdülberr bin Suhbe ve başka âlimlerden ilim öğrendi. İlim tahsilini tamamladıktan sonra, Kusaiyye, Zâhiriyye medreselerinde ve Emevî Câmii’nde ders verdi. Sultan Gavri zamanında Şıhne bin Şıhne’nin yerine Mısır’da kadılık yaptı. Zâhiriyye Medresesi’nde ikâmet ederdi. Emevî Câmii’nin müderrisliğinde de bulundu.

Zamanının büyük âlimlerinden Yûnus İsevî onun hakkında şöyle demektedir: “İbn-i Sultan büyük âlimlerden olup, devlet katında da sözü geçerli idi. Mühim mes’elelerde ona müracaat edilirdi. Sonradan gözlerini kaybetti. Ancak gözleri, görüyormuş gibi eski hâlini muhafaza ediyordu. Nûrânî yüzlü idi. Kendisine sorulan suâllere kitaplardan cevap hazırlardı. Yazdığı fetvâları, başkasınınki ile karışmaması için mührü ile mühürlerdi. Devamlı Kur’ân-ı kerîm okurdu. Her Cum’a gecesi Emevî Câmii’nde toplanarak Kur’ân-ı kerîm okuyan, Allahü teâlâyı zikreden ve Resûlullaha ( aleyhisselâm ) salât-ü selâm okuyan bir topluluğa kendi mülkünden bir yer vakfetti.

İbn-i Sultan, birçok eser yazdı. Yazdığı eserlerden ba’zıları şunlardır: 1-Şerhu Kenz-üd-dekâik lin-Nesefî, 2-Risâletün fî tahrîm-il-afyon, 3-El-Berk-ül-lâmi’, 4- Feth-ül-melik-ülâlem-ül-mennân, 5- Teşvîk-üs-sâcid ilâ ziyâreti eşref-il-mesâcid.



1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 254

2) El-Kevâkib-üs-sâire cild-2, sh. 13

3) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 283

4) Keşf-üz-zünûn cild-2 sh. 1516

5) İzâh-ül-meknûn cild-1, sh. 292

6) Brockelmann Sup-2, sh. 400

 

ŞEYH-ZÂDE MUHAMMED

Tefsîr ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi, Muhammed bin Muslihuddîn Mustafa olup, lakabı Muhyiddîn’dir. Doğum târihi ve yeri bilinmemektedir. 951 (m. 1544) senesinde vefât etti. Kocaeli-lzmit’tendir. Kabri İstanbul’da, Emîr Buhârî yakınında, Hoca Hayreddîn Mescidi avlusundadır.

Şeyh-zâde Muhammed’in babası Şeyh Mustafa Muslihuddîn Efendi, Bâyezîd-i Velî zamanı meşâyıhından olup, Abdullah-i İlâhî’nin halîfelerindendi. İstanbul’da Hırka-ı şerîf Câmii yakınında, Muslihuddîn Mescidi’ni yaptırmıştır. Buna, tahta minareli mescid de denir. Şeyh-zâde Muhammed, ilim tahsiline başladıktan bir süre sonra, tasavvuf yolunu seçti ve Emîr Ahmed Buhârî’nin halîfelerinden Muslihuddîn Efendi’ye halîfe oldu. Bir süre çeşitli medreselerde müderrislik yaptı. Daha sonra medrese müderrisliğini bırakarak, vefâtına kadar kendi hâlinde yaşadı.

Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesinde, Şeyh-zâde Muhammed hakkında şöyle yazmaktadır: “Şeyh-zâde Muhammed, Kocaeli evliyâsından Şeyh Muhyiddîn’in dâmâdıdır. Zamanında bulunan âlimlerden ilim öğrendi. Büyük âlim Efdâl-zâde’nin hizmetlerinde kemâle ulaştı, İstanbul’da Hoca Hayreddîn Medresesi’nde müderris oldu. Medresede ilim ile meşgûl olurken, uzlete meyli galip gelerek, emekliye ayrıldı. Ona günlük on akçe maaş bağlandı. “On akçe, benim mühim ihtiyâçlarım için kâfidir ve çoktur bile. Kâfi gelecek miktardan fazlasına rağbetim yoktur. Bundan fazlasını istemek isrâftır” buyurdu. Emekliye ayrıldıktan sonra, kendi yaptırdığı mescidinde ibâdet ve tâatle meşgûl oldu. Sâlih kimseleri çok severdi. Onun için, kâmil ve edeb sahibi olanlarla beraber olmaktan daha lezzetli birşey yoktu. Allahü teâlâya yalvarma, huşû’, hudû’ ve tevâzu, onun yaradılışında mevcûd idi. İhtiyâçlarını te’min için başkasına yük olmazdı. Pazardan aldığı eşyayı evine kendisi götürürdü. Meşakkat ve sıkıntılara tahammül ederdi. Onu sevenler, cân-ı gönülden ona hizmet etme şerefine kavuşmak isterlerdi. Fakat Allah için yaptığı tevâzudan dolayı, işlerini kendisi görür, başkasının yapmasına gönlü râzı olmazdı, ikâmet ettiği mahallenin mescidinde, tefsîr dersleri verirdi. Bu vesile ile, bereketli derslerinden ve nasihatlerinden pekçok kimse istifâde etti. Kâdı Beydâvî hazretlerinin tefsîrini şerh edip, onun derin ma’nâlarını, zor ibârelerini, daha açık ve kolay bir ifâde ile anlattı.”

Kendisi şöyle anlatır: “Kâdı Beydâvî’nin tefsîrini şerh ederken, bir âyet-i kerîmenin i’câzı hakkında müşkilim olunca, cenâb-ı Hakka cân-ı gönülden yönelirdim. Bu yönelmenin bereketi ile maksadıma kavuşurdum. Allahü teâlâya teveccühüm sırasında, sekînet hâlinde bulunan gönlümde, yeryüzü kadar bir genişlik meydana gelirdi. Onda, parıldayan iki ay görünürdü. Bunlardan öyle bir nûr meydana gelirdi ki, Levh-i mahfûzda yazılı olanlar görünüp, Kur’ân-ı kerîmin sırları bana zâhir olurdu. Bu fakîr, amellerimde azîmet yolunu tuttuğumda, kendimi çok yüksek derecelerde, ruhsat yolunu tuttuğumda ise, kendimi o yüksek mertebelerden mahrûm olarak görürdüm.”

Şakâyık-ı Nu’mâniyye sahibi Taşköprü-zâde şöyle anlatır: “Hayâtımın ilk zamanlarında, hayâtımın sonlarına dâir ahvâlimi düşünürdüm. Bana kadılık nasîb ve müyesser olursa, bunu kabûl etmeme husûsunda kendi kendime kesin karar vermiştim. Şeyh-zâde Muhammed birgün bana; “Eğer sana bir zaman kadılık makamı verilirse, kazaya rızâ lâzımdır. Çünkü kadılık mendub bir iştir ve teşvik olunan bir yoldur. Şayet böyle bir vazîfe verilirse, muhakkak kadılığı kabûl etmelisin” diye nasihat ettikten sonra, şöyle bir hâdiseyi anlattı: “Sâlih bir kadı dostum vardı. Kâdılıktan ayrıldıktan bir süre sonra tekrar kadı oldu. Sebebini sorduğum zaman şöyle dedi. “Kâdı iken Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) rûhâniyetleri ile tam bir irtibâtım var idi. Haftada bir kerre rü’yâmda görmekle şereflenirdim. Fakat, kadılık vazîfesini bıraktığım zaman, Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz ile irtibâtım tamamen kayboldu. Ben, tekrar kadılık vazîfesine dönmüştüm. Bir gece yine Resûlullah efendimizi ( aleyhisselâm ) rü’yâmda görmekle şereflendim. Resûl-i ekreme ( aleyhisselâm ), kadılıktan ayrılınca niçin kendilerini rü’yâmda görmekle şereflenemediğimin sebebini sordum. O zaman Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Kâdıların, benim ile ma’nevî yakınlıkları ve rûhanî münâsebetleri, diğer zamanlardakinden daha fazladır. Çünkü hüküm makamında, sünnet-i seniyyem üzere yürürler. Nefslerini ıslâh ettikten başka, fakirlerin ve zaîflerin haklarını korumaya yardımcı olurlar. Bu sebeple kadılar, çok sevâba kavuşurlar. Şefaatime nail olurlar, rûhanî nazarıma kavuşurlar. Fakat hüküm makamını terk ettiklerinde, sâdece kendi nefsleri ile meşgûl olup, ümmetimin fakirlerinin durumları ile alâkalanıp, zayıfların istek ve dilekleri ile meşgûl olamazlar. Bu sebeple, bana yakın olma mertebesinden uzaklaşırlar. Allah ve Resûlünün rızâsı, güzel hâl üzere olanların üzerindedir” buyurdu. Şeyh-zâde nasihatinden sonra, Şakâyık-ı Nu’mâniyye müellifîne nasîhatta bulunup, kadılık vazîfesini kabûl etmek, mühim işlerdendir buyurdu.

Şeyh-zâde Muhammed, birçok eser yazdı. Bu eserlerden ba’zıları şunlardır: 1- Hâşiyetün alâ Envâr-it-tenzîl lil-Beydâvî: Tefsîr kitaplarının ve Beydâvî haşiyelerinin en kıymetlilerindendir. Bekâra sûresini ihtivâ eden birinci cild, 1306 (m. 1888) senesinde İstanbul’da Matbaa-i Osmaniyye’de ve 1397 (m. 1977) senesinde Hakîkat Kitabevi tarafından bastırılmıştır. 2- Şerh-ül-Vikâye fî mesâil-il-Hidâye, 3- Şerh-ül-Ferâid-is-Sirâciyye, 4- Şerh-ül-Miftâh lis-Sekkâkî, 5- Şerhu Kasîdet-il-Bürde, 6-Hâşiyetün alâ Meşârık-ıl-Envâr lis-Sâgânî, 7- Envâr-ut-tenzîl üzerine başka bir haşiye, 8- İhlâs sûresi üzerine bir tefsîr, 9- Ta’lîkâtün alâ şerh-ıl-Hidâye li İbn-i Mektûm.

Hâşiyetün alâ Envâr-it-tenzîl lil-Beydâvî isimli eserinden ba’zı bölümler:

Dinde küfür: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) getirdiği açıkça bilinen şeylerden birisini inkâr etmektir. Çünkü bir kimse, Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) getirdiği açıkça bilinen şeylerin hepsini tasdik ederse mü’min olur. Bir kimse Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) getirdiklerinin bir kısmını veya hepsini tasdik etmezse, o kimse imansızdır. İctihâdî ve tevâtür olarak bildirilmeyen hükümleri inkâr eden imansız olmaz. Tevâtür ile Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) getirdiği ve dinden olduğu bilinen şeyleri inkâr eden imansız olur. Allahü teâlânın varlığını, O’nun alîm, kadir, muhtâr olduğunu veya Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) Peygamberliğini, Kur’ân-ı kerîmin sıhhatini, namazın, orucun, zekâtın, haccın, farz olması, zinânın ve içkinin haramlığı gibi, dinden olduğu açıkça bilinen husûsları inkâr eden kimse imansızdır. Çünkü bu kimse, dinden olduğu zarurî olarak ve açıkça bilinen birşeyde Resûl-i ekremi ( aleyhisselâm ) tasdik etmemiştir.

Suâl: Zünnar kuşanmak (ve benzerlerini yapmak) ile Allahü teâlânın emirlerini yapmamak ve yasak ettiği şeyleri yapmak, onlardan sakınmamak arasındaki fark nedir ki, birincisini yapan imansız oluyor, ikincisinde ise kâfir olmuyor, sâdece günahkâr oluyor?

Cevap: Zünnar kuşanmak (ve benzerleri) kâfirlere mahsûs bir şekil ve görünüştür. Mü’min bunları kullanmaya cesâret edemez. Fakat emirleri yapmamak, nehyedilen şeyleri yapmak böyle değildir. Çünkü bunlar, dînen mahzurlu görülen şeylerdir. Ancak insanın yaratılışında nefs-i emmâresine uymak, nefsinin arzu ve isteklerinin aklına galip gelmesi bulunduğu için, mü’minden, ba’zan nefsine uyması, hevasının galip gelmesi sebebiyle dînen mahzurlu şeyler meydana gelebilir. Bunlar dinde tekzîb ve imansızlık alâmeti sayılmamıştır. Bunlar yapıldığı zaman küfür ile hüküm olunmamıştır. Fakat birincisinde, ya’nî zünnâr kuşanmak ve benzerlerini kullanmak ise, dinde i’tikâd bozukluğu olarak sayılmış, dinde tekzîb (inkâr) alâmeti olarak kabûl edilmiş, onu yapanın imansız olduğuna hükmolunmuştur.”

Sa’îd bin Cübeyr’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Zikir, Allahü teâlâya tâattir. Allahü teâlâya ibâdet eden, O’nu zikretmiş olur. Allahü teâlâya itaat etmeyen, O’nu zikretmiş olmaz. Allahü teâlâ Bekâra sûresi yüzelliikinci âyet-i kerîmesinde meâlen;“Artık beni zikredin (anın). Ben de sizi zikredeyim (anayım)” buyuruyor. Allahü teâlânın kullarını zikretmesinden (anmasından) murâd, kullarına lütufta bulunması, ihsân, hayır ve saadet kapıları açmasıdır.

Zikir, ba’zan dil, ba’zan kalb, ba’zan a’zâlar ile olur. Kulların Allahü teâlâyı dilleri ile zikretmesi; O’nu tesbîh etmeleri (meselâ; Sübhânallah, Elhamdülillah ve Allahü ekber demeleri), Kur’ân-ı kerîm okumalarıdır.

Kulların Allahü teâlâyı kalbleri ile zikretmeleri üç nev’idir. 1- Allahü teâlânın zâtına, sıfatlarına delâlet eden delîlleri tefekkür etmek (düşünmek). 2- Allahü teâlânın hükümleri, emirleri, nehiyleri, va’d ve va’îdinin keyfiyetleri hakkında tefekkür etmektir. 3-Allahü teâlânın mahlûklarının esrârı (sırları) hakkında tefekkür etmek.

Kulların Allahü teâlâyı, a’zâları ile zikretmesine gelince, a’zâlarını, devamlı Allahü teâlânın emirlerini yapmakla meşgûl edip, yasak kıldıkları işlerden uzak tutmalarıdır.

Âyet-i kerîmedeki; “Beni anınız” emri, bütün tâatleri içerisine almaktadır. Bu sebepledir ki, Sa’îd bin Cübeyr, âyet-i kerîmeyi; “Beni tâatle zikrediniz” şeklinde açıkladı. Zikrin içerisine tefekkürün bütün nev’ilerini ve kısımlarını kattı. Zikir, bu ma’nâ ile şükürdür.

Allahü teâlâ, kullarına bol bol lütufta bulundu. Zâhirî ve bâtınî ni’metlerine şükür olarak, kullarına tâat ve ibâdeti vâcib kıldı. İbâdet ise, nefse ağır gelen şeylerdendir. Allahü teâlâ, kullarının râzı olduğu şükrü yapabilmeleri, ibâdetlerin nefse ağır gelmesine tahammül edebilmeleri için, kullarını sabır ve duâ ile yardım istemeye teşvik buyurmuştur. İnleyip sızlamadan, meşakkatlere tahammül demek olan şükür, her hayra vesiledir. Çünkü tövbenin evveli günahlara sabır, zühdün evveli mübahlara sabır, irâdelerin evveli Allahü teâlâdan başkasına istememeye sabırdır. Bunun içindir ki, Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Baş bedene göre ne ise, sabır da îmâna göre o mertebededir.”

Sabrın tamâmı hayırdır. Sabır ile mücehhez olan kimseye, tâatleri yapmak ve yasak edilen şeylerden sakınmak kolay gelir. Namaz da böyledir. Çünkü namazın Allahü teâlâya tezellül ve hudû’ içinde (kendini aşağı ve küçük görerek, acizliğin idrâki içerisinde) yapılması gerekir. Namazda bu hâle gelen kimse, diğer ibâdetlerdeki meşakkate nefsini boyun eğdirir. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) meşakkatli bir durum ile karşılaşınca, namaz kılmak sûretiyle o meşakkati giderirler ve Bekâra sûresi yüzelliüçüncü âyet-i kerîmesini okurlardı.



1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-12, sh. 32

2) El-Kevâkib-üs-sâire cild-2, sh. 59

3) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 408

4) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 238

5) El-A’lâm cild-7, sh. 99

6) Keşf-üz-zünün cild-1, sh. 188 cild-2, sh. 1247, 1689, 2022

7) Brockelmann Sup-2, sh. 650

8) Osmanlı Müellifleri cild-1, sh. 334

9) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 88, 1074, 1217

10) Eshâb-ı Kirâm sh. 396

 

İBN-İ TÛLÛN

Hanefî Mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Muhammed bin Ali bin Muhammed’dir. Lakabı Şemsüddîn, Künyesi Ebû Abdullah’tır. İbn-i Tûlûn diye meşhûr olmuştur. 880 (m. 1475) senesinde Dımeşk’da bulunan Sâlihiyye’de doğdu. Yine Dımeşk’da, 953 (m. 1546) senesinde vefât etti. Kâsiyun dağı eteğinde, ailesine âit türbeye defnedildi.

Dımeşk’da büyüdü. Zamanının âlimlerinden çeşitli ilimleri tahsil etti. Kâdı Nâsırüddîn Ebü’l-Bekâ, Hatîb Sircâcüddîn es-Sayrafi, Cemâlüddîn Yûsuf bin Abdülhâdî, Şeyh Ebü’l-Feth İskenderî, İbn-ün-Naîmî ve başkalarından ilim okudu. Amcası Cemâlüddîn bin Tûlûn ve başkalarından fıkıh ilmini öğrendi. İmâm-ı Süyûtî’den hadîs ve diğer ilimleri tahsil edip, Mısır ve Hicaz âlimlerinden bir cemâatin huzûrunda yazılı olarak icâzet aldı. Nahiv, fıkıh ve hadîs ilimlerinde yüksek derecelere ulaşan İbn-i Tûlûn, Şeyhülislâm Ebû Ömer Medresesi’ne müderris ve Sâlihiyye’deki Selîmiyye Câmii’ne İmâm ta’yin olundu. Nahiv ve fıkıh okutup, talebe yetiştirmeye çalıştı. İnsanlar onun derslerine çok rağbet edip, istifâde ettiler. Zamanını ilim öğreterek geçiriyordu.

Şeyh Ahmed bin Şeyh Ârif-i billah Süleymân esselâh es-Sûfî nakleder ki: Babamın yanında bulunuyordum. Şeyh Şemsüddîn bin Tûlûn, ona ziyâret için geldi. Oturduğu zaman, fakirlerden bir kimse gelip, babama, rü’yâsında Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizi siyah yüzlü olarak gördüğünü anlattı ve rü’yâsının ta’birini istedi. Babam da: “Bu rü’yânı, Şeyh Şemsüddîn bin Tûlûn sana güzel ta’bir eder” dedi. Şeyh Şemsüddîn’in yanına gidip rü’yâsını anlattıktan sonra, Şeyh Şemsüddîn dedi ki: “Bu rü’yâ, gören kişinin Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) sünnetine muhalif olduğuna ve sünnete uygun olmayan hâllerinin bulunduğuna delâlet eder. Çünkü siyahlık, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) sıfatı değildir. Adam; “Böyle bir durumdan Allahü teâlâya sığınırım. Benim i’tikâdımda bu şekilde birşey yoktur” dedi. Şeyh Şemseddîn; “Muhakkak sende sünnete muhalif bir durum vardır ve tövbe etmen gerekir” dedi. Adam; “Kendimde böyle bir durum olduğunu bilmiyorum. Ancak nefsim, ba’zan beni namazdan alıkoyar ve namazı geç kılarım” dedi. Şeyh Şemseddîn; “Tamam, sünnete muhalif olan hâlin budur. Çünkü namaz dînin direğidir. Namazın terk edilmesinden daha sünnete muhalif bir iş mi vardır?” buyurdu. Bunun üzerine adam tövbe etti ve bir daha namazı terk etmemek husûsunda söz verdi.

Şeyh Şemseddîn İbni Tûlûn’dan birçok kimseler ilim öğrenip, istifâde etti. Daha o hayattayken, talebeleri ilimde yükselip, çevrelerini aydınlatıyorlardı. Şeyh Şihâbüddîn et-Tayyibî, muhaddislerin ve vâ’izlerin baştâcı olan Alâüddîn bin İmâdüddîn, Necmüddîn el-Behnesî, Hatîb-i Dımeşk gibi zâtlar bunlardandır. Şeyhülislâm İsmâil en-Nablûsî, Allâme Zeynüddîn bin Sultan, Şeyhülislâm Şemsüddîn el-Îsevî, Şeyhülislâm Şihâbüddîn el-Vefâî, Kâdı Ekmelüddîn bin Müflih gibi zâtlar da onun ilim meclisinde yetişip, insanlara Allahü teâlânın dinini anlatmakla meşgûl oldular.

Fıkıh, hadîs, nahiv, tıb, târih ve ta’bir ilimlerinde yüksek derece sahibi olan İbn-i Tûlûn, ilmiyle âmil olan bir zât idi. Ömrünü ilim öğrenmek ve öğretmekle, gece-gündüz ibâdet etmekle süslemiş olan İbn-i Tûlûn’un, değişik ilimlerde birçok kıymetli eserleri vardır. Eserlerinin çoğunu hocası İmâm-ı Süyûtî’nin kitaplarından toplamıştır. Şiire dâir eserleri de vardır. Bu eserlerinden başlıcaları: 1-Ta’likât: 90 cild kadar olup, çeşitli konularla ilgili yazdığı risalelerdir. 2-El-Kalâid-ül-cevheriyye fî Târih-is-Sâlihiyye, 3-El-Lü’lü-ül-manzûm fil-vukûf-i alâ mâ İştegalet minel-ulûm, 4-El-Cevâhir-ül-Mudıyye fî tıbbi es-Sâdat-is-Sûfiyye, 5-En-Nefehât-ül-Ezheriyye, 6-İ’lâm-üs-Sâilîn an Kütüb-i Seyyid-il-Mürselîn, 7-Erbe’în-i fil-hadîs, 8-İrsâl-üd-dema’ti fî beyâni sâ’at-il-icâbeti yevm-il-Cum’ati, 9-İrşâd-ül-Mürtezâ ilâ İyâdet-il-Merdâ, 10-El-Guraf-ül-aliyye fî terâcim-i müteahhır-il-Hânefiyye, 11-Enbâ-ül-ümerâ bi-Enbâ-ü-vüzerâ, 12-Kudâtü Dımeşk, 13-Müfakihet-ül-Hillân fî Havâdis-iz-zemân, 14-Şüzûr-üz-Zehebiyye, 15-Ünvân-ür-Resâil fî ma’rifet-il-Evâil, 16-El-Fülk-ül-Meşhûn fî ahvâl-i Muhammed bin Tûlûn, 17-Deful-ilbâs, 18-İfâdet-ür-Râim li Mesâil-in-Nâim, 19-Tuhfet-ül-ahbâb fî mantik-ut-tayri ved-Devâb, 20-Behcet-ül-Enâm fî-fedâil-iş-Şâm, 21-Tahzîr-ül-ibâd min-el-hulûli vel-ittihâd, 22-Tashîh-ül-Mesâbîh, 23-Et-Temettu’ bü-Akrân fî terâcim-il-a’yân, 24-Ed-Dürer-ül-Gavâlî fil-ehâdîs-il-avâlî, 25-Ed-Dürer-ül-Fâhire, 26-Risâletün fî Hükm-i Îsâ (aleyhisselâm) Hine Nüzûlihî, 27-Et-Târî alâ zellet-il-kârî, 28-Gâyet-ül-isbât li telfan-il-emvât, 29-Feth-ül-Celîl fimâ verade fî makâm-il-Halîl, 30-El-Ukûd-üd-Düriyye.



1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 51

2) El-Kevâkib-üs-sâire cild-2, sh. 52, 54

3) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 298

4) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 240, 241

5) El-A’lâm cild-6, sh. 291

6) Keşf-üz-zünûn sh. 54, 64, 91, 106, 131, 352, 376, 500, 617, 686, 689, 733, 748, 854, 861, 934, 961, 1098, 1119, 1188, 1191, 1194, 1202, 1494, 1719, 1816, 1901, 1919, 1967, 1984

 

ÇİVİ-ZÂDE MUHYİDDÎN EFENDİ

Osmanlı şeyhulislâmlarının onbirincisi. İsmi, Muhyiddîn Mehmed’dir. Babası, Müderris Çivi İlyâs Efendi’dir. Bu sebeple Çivi-zâde diye meşhûr olmuştur. 881 (m. 1476) senesinde Menteşe’de (Muğla taraflarında) doğdu. 954 (m. 1547) senesinde İstanbul’da vefât etti. Eyyûb Sultan civarında medfûndur.

Tahsil için İstanbul’a geldi. Tâcî-zâde Sa’di Çelebi, Fenârî-zâde Muhyiddîn Efendi, Molla Mehmed Paşa ve Karabâlî gibi zâtlardan tahsil ve terbiye gördü. Karabâlî’nin medresesinde Mu’îd (yardımcı müderris) olarak vazîfe yaptı. İlimde olgunlaşıp yükseldikten sonra; Edirne Beylerbeyi Medresesi, Bursa Veliyyüddîn oğlu Ahmed Paşa ve Ferhâdiyye medreselerinde müderrislik yaptı. Daha sonra Çorlu Medresesi, İstanbul Muhammed Paşa Medresesi ve Edirne Üçşerefeli medreselerinden birisinde ve İstanbul Sahn-ı semân medreselerinde müderrislik vazîfesini yürüttü. Çorlu Medresesi tamamlanıp, bu medreseye bir müderris ta’yin olunsun diye pâdişâh ferman buyurunca, bu vazîfe Çivi-zâde Muhyiddîn Efendi’ye verildi. Çorlu Medresesi’nde müderris iken 934 (m. 1527) senesinde Mısır kadılığına ta’yin olunup, Allahü teâlânın dîninin emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakındırmak husûsunda gayret gösterdi. On yıl orada kaldıktan sonra 944 (m. 1537) senesinde Anadolu kadı-askerliğine ta’yin olundu. 945 (m. 1538) senesinde Sa’dî Sa’dullah Efendi’nın vefâtı üzerine şeyhülislâm oldu. Bu vazîfeyi adâlet ve doğruluk üzere üç yıl dokuz ay yürüttü. Vermiş olduğu fetvâ ve kararlar gayet açık ifadeli ve kesin idi. Bu fetvâları verirken, kendini hatâdan korumak için, bütün kavilleri ve mezheplerin hükümlerini de yazardı. 948 (m. 1541) senesinde şeyhülislâmlık vazîfesinden alınıp, emekli oldu. Oğlu ile birlikte hac ibâdetini yerine getirip, Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizin kabr-ı şerîfini ziyâret ettikten sonra İstanbul’a döndü. Tekrar Sahn-ı semân medreselerinden birisine müderris olarak ta’yin edildi. 952 (m. 1545) senesinde Rumeli kadıaskeri oldu. Bu vazîfeyi yürütürken de, herkesle iyi geçinip, kibirlenmekten uzak, mütevâzi bir hayat sürdü. Bu vazîfeye devam ederken vefât etti.

Çivi-zâde Muhyiddîn Efendi, âlim, faziletli ve kibirden uzak, tevâzu ve takvâ sahibi bir zât idi. Cömert ve kerem sahibi, yüzü nurlu, hoş sohbet olup, güzel ahlâkı üzerinde toplamıştı. Bütün naklî ilimlerde yüksek derece sahibi ve fıkıh, tefsîr, hadîs ve usûl ilimlerinde özel ihtisas sahibi idi. Hanefî fıkhında son derece yüksek olup, sanki ikinci İmâm-ı Muhammed Şeybânî idi. İslâm dîninin hükümlerini yerine getirmekte âdil idi ve hakîkati ortaya koyardı. Bütün vakitlerini ilimle ve ibâdetle kıymetlendirirdi. “Allahü teâlânın indinde en faziletliniz takvâsı en ziyâde olanınızdır.” (Hucurât-13) meâlindeki âyet-i kerîmesi mucibince, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için ibâdet eder, şüpheli, haram ve mekrûhlardan sakınırdı. Nefsinin arzularını yapmamakta ve istemediklerini yapmak husûsunda herkesten ileri idi. İyilikleri emr edip kötülüklerden sakındırma husûsunda, hakkı anlatmakta çok gayretliydi. Tarikatçı geçinen kimseleri ve bid’at ehlini sapıklıkla itham eder ve her vesile ile onları rencide etmekten çekinmezdi. Kâdılık zamanında adâletle hüküm ederdi. Hak ile bâtılın ayrılmasında keskin kılıç gibi idi.

Özellikle fıkıh ilminde, devrinin önde gelen âlimlerindendi. İslâmî ilimlerin çeşitli dallarına âit ba’zı mühim eserlere açıklamalar yazdığı gibi, şu eserleri vardır: 1- El-Îşâr fî Hall-il-Muhtâr: Hanefî fıkhına dâir bir eserdir. 2- Hüsn-ül-kâri fit-tecvid: Kırâat ve tecvîd ilmine dâirdir. 3- Fetâvâ-i Çivi-zâde, 4- Telvîh adlı meşhûr fıkıh usûlü kitabının bir bölümüne geniş açıklama yazmıştır. 5- Mîzân-ül-müddeiyyeyn fî ikâmet-il-beyyineteyn, 6- Risâletün fî tahrîri da’vâ el-mülk.



1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye cild-1, sh. 496

2) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 303

3) El-A’lâm cild-6, sh. 40

4) Devhât-ül-meşâyih sh. 19

5) Kâmûs-ül-A’lâm cild-3, sh. 1902

6) Peçevî Târihi cild-1, sh. 32

7) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 446

8) Osmanlı Müellifleri cild-1, sh. 268

 

MOLLA MİSKİN

Hadîs âlimi. İsmi, Muhammed Emîn bin Hac Muhammed-i Ferâhî Hirevî olup, lakabı Mu’înüddîn’dir. Doğum târihi belli değildir. 954 (m. 1547) senesinde vefât etti.

Molla Miskin, İran’ın tanınmış hadîs âlimlerindendir. Otuzbir sene hadîs ilmi tahsil etti ve bu zaman zarfında her Cum’a Hirat’daki Ulu Câmi’de va’z verdi. Bir sene Hirat’ta kadılık yaptı. Daha sonra kendi isteği ile bu vazîfeden ayrıldı. 866 (m. 1461) senesinde arkadaşlarından birinin ricası üzerine, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) hayatı hakkında küçük bir eser kaleme aldı. Bu küçük kitap zamanla genişleyip, şarkta fevkalâde rağbet gören bir hâl tercümesi “Meâric-ün-nübüvve fî medâric-il-fütüvve” hâline geldi ve 891 (m. 1486) senesinde tamamlanabildi. Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) hayatını son derece etrâflı anlatan bu eserin baş tarafında, diğer Peygamberler (aleyhimüsselâm) hakkında da geniş ma’lûmat verilmektedir. Eser bir mukaddime, dört bölüm ve bir hatimeden ibârettir.

Molla Miskin’in diğer eserleri şunlardır: 1-Bahr-ud-dürer fit-tefsîr, 2-Târihi Musevî: Mûsâ aleyhisselâmın hayâtını anlatan bu eseri, Molla Miskin 904 (m. 1498) senesinde bitirmiştir. “Mu’cizât-ı Musevî” de denilmektedir. 3-Ravdat-ül-Cenneti fî târîh-i Hırâf, 4-Ravdat-ül-vâ’izîn fî ehâdîsi seyyid-il-mürselîn, 5-Şerhu Kenz-id-dekâik fil-fürû’, 6-Meâric-ün-nübüvve fî medâric-il-fütüvve, 7-Ahsen-ül-kısas.

Meâric-ün-nübüvve fî medâric-il-fütüvve adlı eserden ba’zı bölümler:

Hamd ve sena: Âlimlerimiz sözbirliği ile buyurmuşlardır ki, kıymetli işleri yapmaya başlarken hamd etmek müstehabdır. Müstehab, Allahü teâlânın sevdiği şeylerdir. Meselâ bir kitabın tasnifine başlarken, din dersi verirken ve hutbeden evvel hamd edilir. Allahü teâlâya böyle işlerde hamd edildiği gibi, her zaman da hamd edilir ve çok sevâbtır.

Birinci hamd: Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “İki kelime vardır ki, lisanda hafif, terazide ağır, Allahü teâlânın yanında çok sevgilidir. Bu iki kelime “Sûbhûnallahi ve bi-hamdihi, Sübhânallahil’azîm”dir.”

Bu iki kelimeyi her mü’min her zaman söylemeli ve ma’nâsını kalbinde saklamalıdır. Çünkü bu iki kelimenin içinde mübârek ilimler ve derin ma’nâlar vardır. Sübhânallah demenin ma’nâsı şudur “Ey Allahım! Sen bütün ayıplardan, bütün noksan sıfatlardan münezzehsin, berisin. Sende hiçbir ayıp, kusur ve noksanlık yoktur. Bozuk i’tikâdlardan ve i’tikâdı bozuk olanların i’tikâdından sana sığınırım” demektir. Böylece bütün selbî sıfatları söylemiş olur.

“Ve bi-hamdihi” demekle, dünyâdaki bütün ni’metleri yaratıp gönderen Allahü teâlânın, noksan sıfatlardan beri olduğu gibi, bütün kâmil sıfatlarla muttasıf olduğu söylenmiş olur.

İkinci hamd: Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Abdest îmânın yarısıdır. “Elhamdülillah” demenin sevâbı, mizanın sevâb kefesini doldurur. “Sûbhânallahi vel hamdulillahi” demenin sevâbı ise, yer ile gök arasını doldurur.” O hâlde, ne mutlu o kimseye ki, dâima abdestli olmaya gayret eder ve bu mübârek kelimeleri dilinden düşürmez.

Üçüncü hamd: Hazreti Cüveyriyye anlatır: “Bir sabah namazından sonra Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) yanımdan çıktılar. Biraz sonra geri geldiler. Ben sabah namazını kıldığım yerde oturuyordum. Buyurdular ki: “Senden ayrıldıktan sonra hep bu hâlde misin?” “Evet” dedim. Bunun üzerine buyurdu ki: “Ben senden sonra dört kelime söyledim. Eğer, bu dört kelimeyi, senin bu zamana kadar söylediklerinle tartsalar ağır gelir. (Dört kelime şu sözlerdir) Sûbhânallahi ve bi-hamdihi adede halkıhi ve rıdâe nefsihi ve zînete arşihi ve midâde kelimâtihi.” Şimdi Müslümanların bu tesbihi dillerinden düşürmeyip çok sevap kazanmaları lâzımdır.

Dördüncü hamd: Sahîh-i Müslimde Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” nakl eder: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve selem” buyurdu ki, “Bir kimse günde yüz kere (Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr) dese Allahü teâlâ ona on köle âzâd ile yüz sevâp iyilik yazar ve yüz günâhını afv eder. O gün akşama kadar şeytandan emîn olur ve bundan fazîletli iş olmaz.”

Beşinci hamd: Sa’d bin Ebî Vakkas ( radıyallahü anh ) anlatır: Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) yanında oturuyorduk. Buyurdu ki: “Siz, hergün bin sevâb kazanmaktan âciz misiniz?” Orada bulunanlardan birisi; “Yâ Resûlallah! Bin sevâb nasıl kazanılır?” diye sordu. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Yüz kerre “Sübhânallah” diyene bin sevâb yazılır veya bin günâhı affolunur.” Hergün ve her gece Allahü teâlâyı zikreden mü’mine müjdeler olsun.

Temsil: Gölgesi ağaca dedi ki: “Biz ikimiz arkadaşız. Beraber dünyâya geldik. Beraber büyüdük. Dâima güneşle aramızda perde olup, onun yüzünü görmeme mâni olmak sana yakışır mı? Ne zaman ki güneş benim tarafıma meyl etse, sen aramıza giriyorsun. Niçin böyle yapıyorsun?” Bunun üzerine ağaç şöyle dedi: “Hâşâ, ben sana mâni değilim. Benim güneşi görmem, gece-gündüz kıyamda olup Allahü teâlâyı zikretmem sebebiyledir. Sen ise, dâima yan gelip yatarsın. Bu hâlinle güneşi nasıl görürsün?”

Ey Ârif! Gözünü aç, Hak teâlânın kudreti herşeyde görülüyor. Dilini ve kulağını kötü şeylerden koru ki, Allahü teâlâya yakın olasın.

Altıncı hamd: Ebû Mûsâ el-Eş’arî ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Birgün Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) bana buyurdu ki: “Sana Cennet hazînelerinden bir hazîne bildireyim mi?” Ben de; “Evet yâ Resûlallah!” deyince; “La havle velâ kuvvete illâ billâh” demeye devam eden kimse, fakirlik görmez ve dünyâ belâlarından emîn olur.” buyurdu.

Ne mutlu o kimseye ki, ömür sermâyesini zayi etmeyip, sayılı olan nefeslerini, Allahü teâlâya hamd etmek ve O’nu zikretmekte sarfeyleye.

“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” demenin ma’nâsı, Allahü teâlânın izni ve irâdesi olmadan hiç kimse ve hiçbir şey hareket edemez. Hareket ve hareketsizlik, hiç bir mahlûkun elinde değildir. Bütün fiiller, ni’metler, sıhhat, hastalık, fayda ve zarar, hayır ve şer Allahü teâlânın yaratması ile olur.

Şeyh Ebü’l-Hasen Harkânî buyurdu ki: “Ne zaman ki Allahü teâlânın varlığına nazar etsem, kendi yokluğumu görürüm; ne zaman kendi varlığıma nazar etsem, Allahü teâlânın varlığını görürüm.”

Yedinci hamd: Ebû Sa’îd-i Hudrî’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resül-i ekrem ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kimse “Radıytü billâhi Rabben ve bil İslâmi dînen ve bi Muhammedi resûlen vecebet lehül Cennetü” kelimesini dese, Cennet ona vâcib olur.”Bu kelimenin ma’nâsı: “Ben Allahü teâlânın rubûbiyyetine râzı oldum. O’ndan başka Rab lâzım değildir, İslâm dînine râzı oldum. Başka din istemem. Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğine râzı oldum. Diğer peygamberlerden efdal ve kıymetlidir. Ondan sonra peygamber gelmeyecektir. Bu kelimeyi mü’minler dillerinden düşürmemelidir.

Sekizinci hamd: İbn-i Mes’ûd ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Mi’râc gecesinde İbrâhim aleyhisselâma uğradım. Bana; “Ey Muhammed, ümmetine benden selâm söyle ve de ki: Cennet toprağı latiftir. Suyu tatlıdır. Fakat ağacı yoktur. Oraya fidanlar diksinler. O fidanlar; “Sübhânallahi velhamdülillahi ve lâ ilahe illallahü vallahü ekber”dir. Bu cümleyi her söyleyişte oraya bir ağaç dikilir.”

Dokuzuncu hamd: Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kimse günde yüz kerre “Sübhânallahi ve bi-bihamdihi” dese, onun günahları affolunur. Hattâ günahları derya gibi çok olsa da yine affolunur.” O hâlde âhıret ticâreti yapan ve âhıret yolculuğu için hazırlık yapan mü’minler, hergün bu tesbîhi söylemeyi ihmâl etmemelidir.

Allahü teâlâya Münâcaat: Bütün din âlimleri ve evliyânın büyükleri, mü’minlere yakışan hâllerin en iyisi ve sözlerin en yükseği, Allahü teâlâ hazretlerine duâ etmek ve O’na karşı aşağılığını göstererek ağlamak olduğunda sözbirliğine varmışlardır. Talib olan mahrûm olmaz, ya’nî isteyen istediğine kavuşur. Herkes, niyetine göre birşeye rağbet eder. Akıllı olan, fâniyi bakîye tercih etmez.

Ey varlığının evveli olmayan! Ey dâima var olan, varlığı lâzım olan ve ey hiç yok olmayan Allahım! Sen kerem ve ihsân sahibisin.

Ey kıyâmet gününün sahibi! Senin lütfun, gönlü hasta olanlara şifâdır. Keremin, kalbi yaralılara devadır, inâyetin, derviş ve fakirlerin sığınağı, rahmetin, gam ateşine yanmış gönüllerin merhemidir.

Ey sâdık dostların kalblerini faziletle nûrlandıran! Ey iştiyâklı rûhları lütuf rüzgârıyla ferahlandıran! Ey sona erenlerin bâtınlarını hüsn-i cemâli ile süsleyen! Ey riyâzet çekenlerin kalblerini gizli sırlar ile teşvik eden Allahım!

Sülûk sahiblerinin kalblerinde olan gizli sırlar hürmetine, rûhlar âleminde döktüğün bahârı, ma’rifet suyun ile tazelendir. Küçük ve büyük işlerimizi, her zaman kendi inâyetinle doğruluktan ayırma. Son nefesimizde îmân selâmeti verip, bizi gaflette bırakma. Ey kerîm olan Allahım! Gerçi günahlarımız çoktur. Fakat senin lütfundan ümid kesmiyoruz. Kendi kereminle bizi dergâhına kabûl et.

Ey duâları kabûl eden, ey ictihâd sahibine inâyetinden kolaylık veren! Ey taliblere müşâhede kapısı açan! Ey noksanlık alâmetlerinden münezzeh olup, hiç yok olmıyan Sultan!

Sen öyle büyük bir sultansın ki, bir damla rahmetin, âsîlerin günahtan simsiyah olan defterlerini temizler, isyanda ve zulmette kalanların taşkınlıklarını, kötülüklerini iyiliğe çevirip, kalblerini mağfiret ve huzûr ile aydınlatırsın. Bir zerre lütfun, yüzbinlerce günâhı mahveder. Bir damla göz yaşı ile, koca rahmet deryası coşup, gadap ateşini söndürür.

İnzivâya çekilip ihlâs ile ibâdet eden ehl-i takvâ hürmeti için, yüzlerini alçak toprağa koyup, candan yalvaran âşıkların hürmeti için, takvâ elbisesini bize lâyık eyle! Bizi günâha düşmekten ve şehvetimizin peşinde koşmaktan muhafaza eyle! Yolunu şaşırmış olanlara hidayet ihsân eyle! Hepimize aşk şerbetini tattır.

Yâ Rabbî! Hayatta olduğumuz müddetçe sana duâ etmekten, sana yalvarmaktan, yüz suyu dökmekten el çekemeyiz. Ne zaman ki ömrümüz tamam olur ölürüz. O zaman da bizi, cemâl-i ilâhîni görmekten mahrûm eyleme!

Ey hiçbir şeye benzemeyen Sultan! Ey hareket ve durmaktan münezzeh ilâh! Zâtın, cihetten ve taraftan beridir. Sıfatın, noksanlıktan âridir. Ebrârın (iyilerin) nefslerini günah eserlerinden temizliyen sensin. Zikredenlerin kalbleri, ancak zikrin ile sükûnet bulur. Âriflerin sineleri, senin ma’rifetin ile genişler.

İlâhî! Senin aşkının ateşi ile yanmış kalbler hürmetine, muhabbet şerbetinden içerek, müşâhede-i cemâlin nûru ile aydınlanan kalbler hürmetine, geceleri gaflet uykusunda olmayıp, seher vaktinde zikreden iştiyâklı kalbler hürmetine, bu dalâlet vadisinde, âhır zaman fitnesinden koru! Cehâlet zulmetinden, nefsin ve şeytanın saptırmasından bizi muhafaza eyle! inâyetini bize arkadaş eyle! Sana kavuşturan ameli bize bildir! Bizim isyanımızdan sana asla ziyan gelmez, ibâdetimizden de fayda gelmez. Sen bunlara muhtaç değilsin. Günahlarımızı affedip, noksan ibâdetlerimizi kabûl eyle! Son nefesimizde îmândan ayırma!

Ey kalblere nûr veren! Ey kederleri gideren! Duâ ile kullarının kalblerini genişletirsin. Herşeye gâlib olan kuvvetinle, evliyâ kullarının rûhlarına kuvvet verirsin. Bütün âlimlerin ilmi, senin ilim denizinin yanında bir damla gibidir. Bütün âlemin ihsânları, senin lütuf denizinde bir damla bile değildir.

Ey keremi bol Sultan! Ne ilmimiz var, ne amelimiz. Bununla beraber, kibir ve riyadayız. Sana lâyık bir sözümüz bile yok. Ömrümüzü rüzgâra verdik. Kalbimizde ayrılık ateşinden başka şey yok.

Ne kadar kerîmsin ki, bize ihsân edip, imân nûrunu bağışladın. Ne kadar merhametlisin ki, çalışmadan bize, kerem bulutundan rahmet yağmuru yağdırırsın!

Ey merhamet ve ihsân sahibi! Ey günahları affedici! Ey “Ol!” emri ile bütün âlemi bir ânda yaratan! Senin nûrun, âriflerin kalbinde zâhir. Hakîkatinin delîlleri, âlemin her zerresinde görülür. Kullarına şahlık makamı veren sensin! isyankârların isyanını, günahkârların günâhını, seher vakti çektikleri bir âh ile affeden sensin. Kudret kaleminle bütün herşeyi takdîr ettin. Kudret-i Kalemini izhâr ettin.

İlâhî! Âriflerin gözü yaşı hürmetine, âşıkların aşk şerbetleri hürmetine, bizi senin ma’rifet sırlarının dışına çıkarma! Bizi tevfîkine yakın eyle. Son nefesimizde biz fakirlerin rûhunu îmân ile alıp, rahmet melekleri gönder!”

Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) husûsiyetleri: Muhammed aleyhisselâmın hâlleri, kendi mübârek zâtına mahsûs olup, bu hâller hiçbir kimsede bulunmadığı gibi, başka bir peygamberde ve bir melekte dahî bulunmaz. Peygamberlerin temiz rûhları, bütün rûhların latifi ve parlağıdır.

Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) mübârek vücûdları, bütün ayıblardan beri ve rûhanî nurla aydınlanmıştır. Peygamberler içinde son Peygamber ve son Resûl, tam ve sağlam bedeniyle, saf ve parlak rûhiyle, en iyi ve en yüksek ahlâkıyla, diğer Peygamberlerden ayrı ve yüksektir. Bu sebepten, O’nun pekçok faziletleri ve sayılmakla bitmeyen husûsiyetleri vardır. Bu husûsiyetlerden ba’zıları şunlardır: 1-Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) latif rûhu, mübârek bedeninden çok önce yaratılmıştır. 2-Hak teâlâ, her peygambere hitâb ederken, isimleriyle hitâb etti. Resûl-i ekreme ( aleyhisselâm ) hitâb ederken ise; “Ey Resûlüm! Ey Peygamberim!” diyerek taltif buyurmuştur. 3-Eski ümmetlere, kendi Peygamberlerine isimleriyle hitâb etmeleri caiz idi. Hâlbuki bu ümmete caiz değildir. 4-Kâfirlere karşı sert ve şiddetliydi. Heybetinden, bir aylık mesafedeki kâfirlerin kalblerini korku kaplamıştı. 5-Az söz ile çok şey anlattı. 6-Allahü teâlâ, dünyânın her yerini O’nun için temiz eyledi. 7-Muhammed aleyhisselâm, son Peygamberdir. O’ndan sonra peygamber gelmiyecektir. Dîni, kıyâmete kadar devam eder. 8-Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmı âlemlere rahmet olarak göndermiştir.

İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Matrah İbni Cedâle adında bir köylü, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) huzûruna geldi ve sordu: “Yâ Muhammed! Senin ümmetinin diğer ümmetlerden üstünlüğü nedir?” Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm );“Benim ümmetimin diğer ümmetlere üstünlüğü, benim diğer nebilere üstünlüğüm gibidir”buyurdu. Köylü; “Nasıl meselâ?” dedi. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) şöyle buyurdu:“Kıyâmet günü mahşer yerine Peygamberler gelir. Kimine tek bir kimse uymuş, kimine iki veya üç kimse tâbi olmuştur. On kişiden fazla ümmeti olan Peygamber çok azdır. Benim ümmetimin hesabını ise Allahü teâlâdan başkası bilmez.” Köylü; “Kıyâmet günü senin ümmetin kaç bölük olur?” diye sorunca, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Dört bölük olup, hepsi Cennette olurlar. Bir bölüğü hesapsız ve azâbsız Cennete girer.”buyurdu. “Onlar hangileridir, ne amel işlemişlerdir?” diye köylü yine sorunca; “Hak teâlânın birliğine ve benim hak Peygamberliğime şehadet ettikleri için” buyurdu. Köylü; “Bu şehâdeti eden şehîdlerden olur mu? diye sordu. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm );“Olur” buyurdu. Köylü “İkinci bölük kimlerdir?” diye sordu. Server-i âlem ( aleyhisselâm );“Hesapları kolay olur ve sonra Cennete girerler” buyurdu. Köylü; “Üçüncüsü kimlerdir?” diye sordu. Fahr-i âlem ( aleyhisselâm ); “Küçük ve büyük günahlardan suâl olunup, sonra Cennete girenlerdir” buyurdu. Köylü; “Bunlar niçin hesap olunurlar?” diye sordu.

Server-i âlem ( aleyhisselâm ); “Bunların çok günahları vardır da onun için” buyurdu. Köylü; “Bunların günahlarını ne yaparlar?” diye sorunca, Fahr-i âlem efendimiz ( aleyhisselâm ); “Müşriklere yükletirler” buyurdu. Köylü; “Muşrikler başkasının günâhını niçir yüklenirler?” diye sordu. Server-i âlem ( aleyhisselâm ); “Onlar ateş için yaratılmışlardır. Şirklerinden ve küfürlerinden dolayı Cehenneme girerler. Mü’minlerin günâhı da bunlara yüklenir” buyurdu. Köylü; “Bunlar hakkında âyet nâzil oldu mu?” dedi. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Evet, Allahü teâlâ: “Elbette onlar, kendi günahlarını ve mü’minlerin günahlarını yüklenirler” buyuruyor” buyurdu. Köylü; “Bunlar ne bedbaht kimselerdir ki, başkalarının günahlarını da yüklenirler. Yâ Resûlallah, dördüncü bölük kimlerdir?” dedi. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Onlar Cennete benim şefaatim ile girerler” buyurdu. Köylü; “Sübhânallah! Senin şefaatin ile de Cennete girilir mi?” diye sorunca, Server-i âlem ( aleyhisselâm ) tebessüm edip şöyle buyurdu: “Bilmez misin ki, Cennetin anahtarları bendedir ve kıyâmet günü Cennetin muhafızı benim.” Köylü; “Ben niçin Cennetin muhâfızı olup, anahtarları elinde olan kimse ile beraber olmıyayım? Eğer îmân edersem, bana Cennetin, kapısını açar mısın?” deyince; “Evet açarım” buyurdu. Köylü; “Akrabalarıma ve evlâtlarıma da açar mısın?” deyince, “Eğer îmân ederlerse onlara da açarım” buyurdu. Köylü şehâdet getirip müslüman oldu ve “Bana “Siz nesiniz?” diye sorarlarsa ne cevap vereyim?” diye sordu. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Müslümanız, de” buyurdu. Köylü; “Müslümanın ma’nâsı nedir?” dedi. “Cehennem ateşinden kurtulmuş insan demektir” buyurdu. Köylü; “Benim adım Matrah’tır. İsterim ki ismimi değiştiresin” dedi. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Müslim desinler” buyurdu. Köylü bu isimle dâima övündü. Köylü sonra: “Yâ Resûlallah! Ümmetinin bundan başka ismi var mıdır?” diye sordu. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Bir isimleri de mü’mindir” buyurdu. Köylü; “Mü’min ne demektir?” diye sorunca; “Kıyâmetin dehşetinden emîn olan demektir” buyurdu. Köylü; “Mü’min günah işler mi?” diye sordu. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Eğer günah işlemeseler, Allahü teâlâ günah işliyen başka bir taife getirir. Onları affedip Cennetine sokar. Böylece kerem ve ihsânını gösterir” buyurdu.

Köylü; “Elhamdülillah ki, beni senin ümmetinden eyledi” dedi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Bundan büyük ni’met olur mu? Allahü teâlâ seni Cehennemden ve küfürden halas edip îmâna getirdi. Lat ve Uzza putlarına secde etmekten kurtarıp, kendi hizmetine kabûl etti” buyurdu.

Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Nûh aleyhisselâm üzerine fazileti şunlardır: 1-Nûh aleyhisselâma gemi verildi. Resûlullaha ( aleyhisselâm ) Burak verildi. Nûh aleyhisselâm su üzerinde gitti. Resûl aleyhisselâm, havada uçtu. 2- Nûh aleyhisselâm gemi sayesinde kurtuldu. Resûl aleyhisselâm, fadl-ı ilâhî ile mi’râca çıktı. 3-Nûh aleyhisselâma sefîne (gemi) verildi. Kendisi, ehli ve ıyâli onunla boğulmaktan kurtuldu. Bizim Peygamberimize ( aleyhisselâm ) sekine verildi. Onunla ümmeti, Cehennemde yanmaktan kurtulurlar. 4-O sefîne, Nûh aleyhisselâmın kurtulmasına sebeb oldu. Sekine ise, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) derecesinin yükselmesini sağladı. 5-Nûh aleyhisselâmın gemisinin su üzerinde yürümesi şaşılacak birşey değildir. Lâkin şuna şaşılır; İkrime ( radıyallahü anh ) îmân etmek için Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) mu’cize istedi. Resûlullah efendimiz; “Ne istersin?” buyurdu. İkrime ( radıyallahü anh ); “Suyun öbür tarafında büyük bir taş vardır. Bu tarafa gelsin” dedi. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) taşı çağırdı. Taş, su üzerinde yürüyerek Resûlullaha ( aleyhisselâm ) geldi. 6-Nûh aleyhisselâm kavmine azâb istedi. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) ise, mübârek ağzını kâfirler taş ile yaraladıkları hâlde; “Ey Allahım, onlara hidâyet ver. Elbette onlar bilmiyorlar” buyurup, onlar için hidâyet istedi.

Habîbullahın, ( aleyhisselâm ) İbrâhim aleyhisselâm üzerine fazileti şunlardır: 1-İbrâhim aleyhisselâma hillet (dostluk) verildi. Bizim Resûlümüze ( aleyhisselâm ) mahbûbiyyet mertebesi ihsân olundu. 2-Halîl, her ne yaparsa rızâullah ile yapar. Lâkin Allahü teâlâ dünyâda ve âhırette Habîbinin rızâsına göre yaratır. 3-Halîlullah avvâma İmâm kılındı. Bizim Habîbimiz mi’râc gecesinde peygamberlere ve meleklere İmâm oldu. 4-Halîlullaha yakîn kuvveti verildi. Habîbullaha ise yakîn ile öyle bir vakit verildi ki, o vakitte, Allahü teâlâ ile aralarına ne bir peygamber ne de büyük meleklerden biri girebilir. 5-İbrâhim aleyhisselâm ateşe düşeceği zaman, Cebrâil aleyhisselâm gelip; “Bir dileğin var mı?” dedi. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) mi’râc gecesinde bir makama vardı ki, Cebrâil aleyhisselâm; “Bir parmak ilerlersem yanar yok olurum” dedi. 6-İbrâhim aleyhisselâm, Nemrûd’un ateşinden selâmetle çıktı. Habîbullahın ümmetine Cehennem ateşi; “Çabuk geç ey mü’min. Zîrâ senin nûrun ateşimi söndürüyor” diyecektir. 7-Nemrûd’un ateşi Halîlullahı yakmak içindi. O ateşi söndürmek şaşılacak şey değildi. Esas şaşılacak şey, gadab-ı ilâhî ile yanan Cehennem ateşinin, Cennet ehlinin ayağının basmasıyla sönmesidir. Nemrûd’un ateşi, “Yâ nâr, soğuk ve selâmet ol” emriyle söndü. Cehennem ateşi de Cennet ehlinin sırat üzerine ayak basmalarıyla hemen soğuk olur. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Mü’min ayağını sırat üzerine koyar koymaz, Cehennem, soğukta yağın donduğu gibi donar” buyuruldu. 8-İbrâhim aleyhisselâm dosta vâsıta ile erişti. Bizim Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) vasıtasız kavuştu. 9-Halîlullah, muradına isteyip de erişti. Resûl-i ekrem ise, istemeden muradına kavuştu. 10-İbrâhim aleyhisselâm zor durumda iken; “Allah bana yetişir” dedi. Allahü teâlâ, Habîbine; “Allah sana yetişir” buyurdu. 11-Halîl aleyhisselâm; “Ben Rabbime gidiciyim” dedi. Allahü teâlâ, Habîbine; “Ben seni da’vet ederim” buyurdu. 12-Halîl aleyhisselâm itaat edenleri isteyip, âsîleri istemedi. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) âsîleri isteyip; “Şefaatim, ümmetimden günâhı büyük olanlaradır” buyurdu.

Resûlullahın, Yûsuf aleyhisselâm üzerine fazileti şunlardır: 1- Yûsuf aleyhisselâma, hâdiseleri te’vil ve rü’yâları ta’bir etmek kabiliyeti verildi. Bizim Peygamberimize ( aleyhisselâm ), Allahü teâlânın Kitabını tefsîr etmek ihsân olundu. 2- Yûsuf aleyhisselâma taht ve Mısır mülkü verildi. Resûl aleyhisselâmın ümmetinin her birine taht-ı baht ve ebedî mülk verildi. 3- Yûsuf aleyhisselâma hüsn-i cemâl, ya’nî yüz güzelliği verildi. Mısır kadınları ellerini kestiler. Bizim Peygamberimize ( aleyhisselâm ) bir yükseklik verildi ki, cihanın kâfirleri zünnârlarını kesip müslüman oldular. 4-Kıtlık zamanında Mısır ahâlisi, Yûsuf aleyhisselâmın cemâline bakıp açlık sıkıntısından kurtuldular. Fahr-i âlemin öyle bir yüzü vardır ki, kıyâmette o yüzü gören herkes bütün kıyâmet sıkıntılarından kurtulurlar.

Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Mûsâ aleyhisselâm üzerine fazileti şunlardır: 1-Mûsâ aleyhisselâma Kelimiyyet mertebesi verildi. Habîbullaha ( aleyhisselâm ) ise mi’râc gecesinde yalnız olarak sohbet etmek derecesi verildi. 2- Mûsâ aleyhisselâma mu’cize olarak “Yed-i beyda” verildi; Mübârek eli parlak olarak görünürdü. Habîbullaha ise parlak millet-i Hanîfe ihsân olundu. 3- Mûsâ aleyhisselâma asâ verildi. Bununla Fir’avn’ın sihirlerini mahvetti. Resûl-i ekreme ( aleyhisselâm ) ise şefaat verildi ki, cümle günahları mahveder. 4- Mûsâ aleyhisselâma, Benî İsrâil’in Peygamberliği ve saltanatı verildi. Resûl-i ekreme ( aleyhisselâm ), dünyâ ve âhıret saltanatı ihsân edildi. 5- Mûsâ aleyhisselâma mu’cize verildi. Ümmetiyle beraber denizi geçtiler. Etekleri ıslanmadı. Bizim Peygamberimize kıyâmet günü öyle bir mertebe verilir ki, Ümmetiyle beraber sıratı geçerler de, eteklerine Cehennem kıvılcımı bile dokunmaz. 6- Mûsâ aleyhisselâm, gece ve gündüz olmak üzere iki kerre münâcaat ederdi. Muhammed aleyhisselâma öyle bir saadet verildi ki, ümmeti günde beş kere münâcaat ederler. 7- Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma bir taştan on ırmak akıttı. Server-i âlemin ( aleyhisselâm ) parmaklarından çeşmeler akıttı.

Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Süleymân aleyhisselâm üzerine fazileti şunlardır: 1- Süleymân aleyhisselâma rüzgâr hizmet etti. Resûl-i ekreme ( aleyhisselâm ) ise büyük melekler hizmet ettiler. 2- Süleymân aleyhisselâm bir günde bir aylık yol gider, bir gecede bir aylık yer sefer ederdi. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ), bir ânda yerden Arş’a gitti. 3- Süleymân aleyhisselâma kuşlar gölge ederdi. bizim peygamberimize ( aleyhisselâm ) husûsî olarak bulut gölge ederdi. 4- Süleymân aleyhisselâmın mührünün altında bütün dünyâ hikmet için toplandıysa, Habîbullahın liva-i hamdi altında kıyâmet günü bütün enbiyâ, evliyâ, şühedâ, sülehâ toplanacaklardır. 5- Süleymân aleyhisselâma bütün dünyâ mülkü verildi ise, bu Habîbin âciz bir kölesine, Cennette bu dünyânın on misli büyüklüğünde mülk verildi. 6- Süleymân aleyhisselâma insanlar ve cinler hizmet ettiler ise, Fahr-i âleme büyük melekler hizmet ettiler. 7- Süleymân aleyhisselâma Kürsî verildi. Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) Ayet-el-Kürsî verildi. Şeytanlar ondan kaçarlar. Âyet-el-Kürsî, Cennet hazînelerindendir.

Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Îsâ aleyhisselâm üzerine fazileti şunlardır: 1- Îsâ aleyhisselâmı dördüncü kat göğe ilettiler. Habîbullahı Arş üzerine yükselttiler. 2- Îsâ aleyhisselâm babasız dünyâya geldi ise, Habîbullahın nûru vasıtasız yaratıldı: 3- Îsâ aleyhisselâm ölüleri diriltti. Resûlullah ise ölmüş kalbleri diriltti. 4- Îsâ aleyhisselâm yakîni sebebiyle su üzerinde yürüdü. Resûlullah ise yakîni sebebi ile havada yürüdü. 5- Îsâ aleyhisselâma gökten sofra indi. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) için ebedî rahmet sofrası indi. 6- Îsâ aleyhisselâmın sofrası kavminin azâbına sebep oldu. Seyyid-i kâinatın ( aleyhisselâm ) sofrası mü’minlere ebedî rahmet oldu.



1) Kâmûs-ül-a’lâm cild-6, sh. 4336

2) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 242

3) Meâric-ün-nübüvve

 

HALEBÎ İBRÂHİM

Haleb’de yetişen Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, İbrâhim bin Muhammed bin İbrâhim Halebî’dir. Halebî İbrâhim diye tanınır. 866 (m. 1461) senesinde Haleb’de doğdu. Orada yetişti. 956 (m. 1549) senesinde İstanbul’da vefât edip Edirnekapı kabristanında defnolundu. Boğaz Köprüsü yolu yapılırken, Edirnekapı kabristanı yakınında bulunan Sakızağacı kabristanına nakledildi.

İlk önce, doğup yetiştiği Haleb şehrinde bulunan âlimlerden okuyan Halebî İbrâhim, ilim öğrenmekteki gayret ve arzusunun çokluğu sebebiyle Şam’a, Mısır’a daha sonra İstanbul’a gitti. Oralarda bulunan meşhûr âlimlerin derslerine devam edip, yükseldi. Başta fıkıh olmak üzere; tefsîr, hadîs, ilm-i usûl, ilm-i fürû’, kırâat gibi ilimlerde çok derin âlim oldu. Arab dili ve edebiyatına da hakkıyla vâkıf idi.

Zâhirî ilimleri tahsil ederken, bir taraftan da bulunduğu yerlerdeki tasavvuf büyüklerinin kalblere, rûhlara hayat veren kıymetli sohbetlerinde bulunarak, evliyâlık yolunda ilerledi. Böylece hem zâhirî ve hem de bâtını ilimlerde yetişip zamanındaki âlimlerin en önde gelenlerinden oldu.

İstanbul’a geldikten sonra, Fâtih Câmii’nde bir müddet imamlık ve hatîblik yaptı. Daha sonra da, Osmanlı âlimlerinin büyüklerinden olan Sa’dî Çelebi’nin yaptırdığı Dâr-ül-kurrâ Medresesi’nde müderris oldu. Hemen hemen bütün fıkıh bilgilerini ve İslâm hukukunu ezbere bilirdi. Kanunî Sultan Süleymân Hân zamanında İstanbul’da bulunan âlimler ve verdiği derslere devam eden talebeler, ondan çok istifâde etmişlerdir, İstanbul müftîsi ve kadısı ve Osmanlıların onuncu şeyhülislâmı olan Sa’dî Çelebi, fetvâlar husûsunda karşılaştığı müşkilatlarda Halebî İbrâhim hazretlerine müracaat ederdi.

Yazmış olduğu kıymetli eserlerden Mültekâ-ı Ebhur, Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulurdu. Bu mübârek âlimi, zamanında bulunan ve daha sonra gelen Ehl-i sünnet âlimleri hep medhetmişler, kendisinden hürmet ve edeb ile bahsetmişlerdir.

Haramlardan, şüphelilerden ve dünyâya düşkün olmaktan uzak, dînimizin emirlerini yerine getirmekte çok gayretli, insanlardan ayrı, kendi hâlinde yaşayan pek üstün bir zât idi. Ya câmide veya evinde olur, başka hiçbir yerde bulunmazdı. Mübârek yüzünü görmekle bereketlenmek istiyen, onu ya mescidde veya mescide gidip gelirken yolda görürdü, ibâdet etmek, ilim öğrenip öğretmek, müzâkere etmek ve öğrendiği ilimleri kitaplara geçirmekten başka hiçbir şeyden zevk ve lezzet almazdı, ilmi ile âmil olan âlimlerin önde gelenlerinden, fazîlet sahibi evliyânın büyüklerinden idi.

Yolda yürüdüğü zaman, uygunsuz kimseleri ve sokaktaki uygunsuz hâlleri görmemek için gözlerini kısar ve hep önüne bakarak yürürdü, insanlardan birini kötüleyerek konuştuğu ve âhırete yaramıyan dünyalık birşey söylediği işitilmemiştir.

Halebî İbrâhim hazretleri, birçok kıymetli kitap yazmıştır. Herbiri Halebî İbrâhim’in ilim ve faziletteki üstünlüğüne ve İslâm âlemine yaptığı hizmetlere birer âdil şâhid olan kitaplarından ba’zıları şunlardır: 1) Mültekâ-i Ebhur: Bu eseri, Kudûrî, Muhtâr, Kenz ve Vikâye gibi kıymetli fıkıh kitaplarının bir hülâsası olup, bütün fıkıh kaidelerini kolay ve akıcı bir üslûpla anlatmaktadır. Bu eseri, hemen hemen Ortadoğu’daki bütün İslâm ülkelerinde meşhûr olup, bilhassa Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulmuş ve Fransızcaya da tecüme edilmiştir. 2) Gunyet-ül-mütemellî fî şerhi Münyet-ül-musallî: Bu kitap, Sedîdüddîn-i Kaşgâri’nin “Münyet-ül-musallî ve gunyet-ül-mübtedî” adlı kitabının şerhi olup, bu kitabına “Gunyet-ül-mütemellî” ismini vermiştir. Bu eserinin bir adı da “Halebî-yi kebîr”dir. Daha sonra bu eseri, “Halebî-yi sagîr” adıyla yazdığı bir kitapta özetlemiştir. Bu eserinde, namaza âit fıkıh bilgilerini iyi bir tertiple ve anlaşılır bir şekilde îzâh etmiştir. Burhârieddîn-i Mergınânî’nin “Hidâye” adlı eserine, İbn-i Hümâm tarafından yapılan şerhini de kısaltarak yazmıştır. 3) Tabakât-ül-fukahâ: Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin hâl tercümesini anlatan, hem târih, hem de fıkıh ilmi bakımından önemli olan bu eserini, doksan yaşında iken yazmıştır. 4) Telhîs-ül-kâmûs li-Fîrûz-Âbâdî, 5) Dürret-ül-müvahhidîn ve riddet-ül-mülhidîn, 6) Er-Rehsu vel-vaks li-müstehıl-ir-raks, 7) Silk-ün-nizâm şerhu Cevâhir-ül-kelâm: Akaide dâirdir. 8) Şerhu Elfiyet-ül-Irâkî: Hadîs ilmine dâirdir. 9) Şerh-ut-tâiyye lil-Mukrî, 10) El-Kavl-üt-tâmınde zikri vilâdetihî aleyhisselâm, 11) En-Ni’met-üz-zerî’a fî nusret-iş-şeri’a.

Halebî İbrâhim’in yazmış olduğu Halebî-yi kebîr kitabından seçmeler:

“Bir kimsenin özürsüz, sağlam iken kılmadığı namazları, hasta ve özürlü iken kaza etmesi caizdir.”

“Dişler arasında yemek artığı kalıp, altı yıkanamazsa, gusl caiz olur. Çünkü, su akıcı olup, bu artıkların altına sızar. Fakat bu artıklar, çiğnenerek katılaşmış ise, gusl abdesti caiz olmaz. Doğrusu da budur. Çünkü, su, bunun altına sızmaz. Bunda zarûret ve haraç da yoktur.”

“Secdeye yatarken, kamîs, ya’nî entari ve pantalon paçalarını yukarı çekmek mekrûhtur ve bunları yukarı çekip, kıvırıp da namaza durmak da mekrûhdur.”

“Rükû’da sünnetlerden birisi de, topuk kemiklerini birbirine bitiştirmektir.”

“Ayakkabılarını arkada bırakarak namaz kılmak mekrûhtur.”

“Mahalle mescidinde, cemâat az olsa dahi, namazı burada kılmak, cemâati çok olan büyük câmide kılmaktan efdâldir. Mahalle câmiindeki cemâati kaçıranın, başka câmideki cemâate gitmesi efdâldir. Başka câmi cemâatine yetişemezse, yalnız kılmak için, mahalle mescidini tercih etmek efdâldir. Mahalle mescidinde İmâm, müezzin bulunmazsa, cemâatten biri bu vazîfeyi yapar. Başka câmiye gitmezler. Mahalle mescidinin İmâmı, yatsı namazını, beyazlığın gayb olmasını beklemeyip, daha erken, güneşin battığı yerde kırmızılık gayb olunca kılarsa, bununla birlikte erken kılmayıp, beyazlığın da gayb olmasını bekleyip, yalnız kılmak efdâldir. Mahallenin İmâmı fısk ile meşhûr ise, ya’nî büyük günah işliyorsa, başka mescidin cemâatine gitmelidir. Çünkü, mekrûhtan sakınmak, sünnet işlemekten daha önce gelir.”

“Elhân ederek, mûsikî perdelerine uyarak tegannî eden İmâm arkasında kılınan namazı iade etmek (yeniden kılmak) lâzımdır.”

“Hür kadının avuç içinden ve yüzünden ve ayaklarından başka bütün vücûdu avrettir. Çünkü, Peygamberimiz ( aleyhisselâm ); “Kadın avrettir. Açık olarak çıkarsa, şeytan gözlerini çok açarak ona bakar” buyurdu. Ayaklarına avret diyenler de oldu. Allahü teâlâ, Nûr sûresinde meâlen; “Müslüman kadınlar, zînetlerini göstermesinler! İş yaparken zarurî açılanlar günah olmaz. Baş örtülerini yakalarına kadar örtsünler. (Böylece, saçları, kulakları ve göğüsleri iyi örtülsün)” buyurdu. Âyet-i kerîmede (Zînet), ya’nî (süs)leri örtsünler demek, zînet takılan süslenen yerlerinizi örtün demektir. Açılması günah olmıyan zînet yerlerinin, yüz ile el olduğunu, Peygamberimiz bildirdi. Yine bu sûrede meâlen; “Kadınlar ayaklarını yere vurarak yürümesinler ki, ayaklarındaki örtülü zînetlerin sesleri işitilmesin” buyuruldu. Ayakların avret olduğu buradan anlaşılmaktadır.”

“Yan yatarak ayakları birbirine bitiştirip, Kur’ân-ı kerîmi, içinden ezbere okumak veya yürüyerek, iş görerek, hamamda, kabir başında oturup okumak caizdir. Hamamda okuyabilmek için, hamamın temiz olması ve avret yerleri açık olanların bulunmaması lâzımdır. Kitap okuyan, yazan, iş yapan yanında Kur’ân-ı kerîm okumağa başlamak, onlar dinlemedikleri zaman günah olur. Câmide veya başka yerde, birkaç kişinin, aynı zamanda, yüksek sesle Kur’ân-ı kerîmi okumaları tahrimen mekrûhtur. Birinin okuyup, başkalarının sessizce dinlemeleri lâzımdır, işi olanların dinlemesi farz olmaz. Kur’ân-ı kerîmi dinlemek farz-ı kifâyedir ve okunmasından ve nafile ibâdetlerden daha sevâbtır. Kadın, Kur’ân-ı kerîmi kadından öğrenmelidir. Yabancı erkeklerden, a’mâdan bile öğrenmemelidir.” Halebî-yi sagîr kitabından seçmeler “Abdestin edebleri (yapılırsa sevâb olup, yapılmazsa hiç günah olmayan şeyler):

1-Abdesti, namaz vakti girmeden önce almaktır, özür sahiblerinin vakit girdikten sonra alması lâzımdır.

2-Helâda taharetlenirken, kıbleyi sağ veya sol tarafa almaktır. Abdest bozarken, kıbleye önünü ve arkasını dönmek tahrîmen mekrûhtur. Ayakları açıp çömelmek edebdir.

3-Necâset bulaşmamış ise, su ile taharetlenmek edebdir. Necâset, dirhem miktârından (ya’nî miskalden, dört gram ve seksen santigramdan) az ise, yıkamak sünnettir. Dirhem miktarı bulaşmış ise, yıkamak vâcib, fazlasını yıkamak farzdır. Yıkamada aded yoktur. Temizleninceye kadar yıkamalıdır. Sol elin, bir veya iki veya üç parmağının içi ile yıkanır.

4-Tahâretlendikten sonra, bez ile kurulanmaktır. Bez yok ise, el ile kurulamalıdır.

5-Tahâretlendikten sonra, avret mahallini, hemen örtmektir. Tenhâda lüzumsuz açmak edebi bozar.

6-Başkasından yardım istemeyip, abdesti kendisi almaktır, istemeden su döken olursa, caizdir.

7-Kıbleye karşı, abdest almaktır.

8-Abdest alırken konuşmamaktır.

9-Her uzvu yıkarken, Kelime-i şehâdet okumaktır.

10-Abdest duâlarını okumaktır.

11-Ağzına sağ el ile su vermektir.

12-Burnuna sağ el ile su vermektir.

13-Burnu sol el ile temizlemektir.

14-Ağzı yıkarken, dişleri (Misvak) ile temizlemektir. Sağ el parmakları uzatılıp, baş parmakla küçük parmak misvakın altından, diğer üç parmak da üstünden tutarak, üç kerre sağ, üç kerre sol yandaki dişler üzerine hafifçe sürülür. Kuvvetle sürmemeli, dişleri bozar. Hafif sürülünce, dişleri ve diş etlerini kuvvetlendirir. Misvak, Arabistan’da bulunan Erâk ağacının dalından, bir karış uzunlukta kesilen parçadır. Erâk dalı bulunmazsa, zeytin veya başka dallardan da olabilir. Nar dalı olmaz. Misvak bulunmazsa, fırça da kullanılabilir. Bu da yoksa, sağ elin baş parmağını sağ yandaki dişler üzerine, ikinci küçük parmağını sol dişler üzerine üç kerre sürerek temizlemelidir.

15-Ağzı yıkarken, oruçlu değilse, ağzı çalkalamaktır. Boğazında gargara yapmak her zaman mekrûhtur.

16-Burnu yıkarken, suyu kemiğe yakın çekmektir.

17-Kulağı mesh ederken birer parmağı, kulak deliğine sokmaktır.

18-Ayak parmaklarını tahlil ederken, sol elin küçük parmağı ile tahlil etmektir.

19-Elleri yıkarken, geniş yüzüğü yerinden oynatmaktır. Dar, sıkı yüzüğü oynatmak ise lâzım olup, farzdır.

20-Su bol ise de, isrâf etmemektir.

21-Suyu, yağ sürer gibi az kullanmamaktır. Üç defada da, yıkanan yerden en az iki damla su damlamalıdır.

22-Bir kaptan abdest alınca, o kabı dolu bırakmaktır, ibriğin ağzını kıbleye karşı durdurmalıdır. Namaz kılacak bir yolcu, kıble cihetini, ibriğin ağzına bakarak kolayca anlar.

23-Abdest bitince veya ortasında (Allahümmec’alnî minettevvâbîn…) duâsını okumaktır.

24-Abdestden sonra (Sübhâ), ya’nî iki rek’at namaz kılmaktır.

25-Abdestli iken, abdest almaktır. Ya’nî namaz kıldıktan sonra, abdestli iken, yeni bir namaz için, bir daha abdest almaktır.

26-Yüzü yıkarken, göz pınarını, çapakları temizlemektir.

27-Yüzü, kolları, ayakları yıkarken, farz olan yerlerden biraz fazlasını yıkamak. Kolları yıkarken, avuca su doldurmalı, bunu dirseğe doğru akıtmalıdır.

28-Abdest alırken, kullanılan sudan, elbiseye, üste, başa sıçratmamaktır.

Abdest alırken, yapılması menhî, ya’nî yasak olanlar onikidir. Bunları yapmak haram veya mekrûhtur ki, şunlardır:

1-Helada, kırda abdest bozarken, kıbleyi öne, arkaya getirmemelidir. Kıbleye ve mıshafa karşı ayak uzatmak da mekrûhtur. Mısfah yüksekte ise, mekrûh olmaz. Ayrı birşeye sarılı mıshaf, mıska ile helaya girebilir.

2-Tahâretlenmek için, biri yanında avret yerini açmak haramdır.

3-Sağ el ile tahâretlenmemelidir.

4-Su olmadığı zaman, gıda maddesi ile, gübre ile, kemik ile hayvan gıdası ile, kömür ile ve başkasının malı ile, saksı, kiremit parçası ile, kamış ile ve yaprak ile ve bez ile, kâğıd ile taharetlenmek mekrûhtur.

5-Abdest alınan havuza tükürmemeli ve sümkürmemelidir.

6-Abdest a’zâsını, hududundan pek aşırı veya eksik olarak yıkamamalı ve üçten az veya çok yıkamamalıdır.

7-Abdest a’zâsını, taharette kuruladığı bez ile kurulamamalıdır.

8-Yüzü yıkarken, suyu yüze çarpmamalı, alın üstünden aşağı doğru dökmelidir.

9-Suya üflememelidir.

10-Ağzı ve gözleri sıkı kapamamalıdır. Dudağın görünen kısmında ve göz kapağında ıslanmadık az bir yer kalırsa, abdest’ kabûl olmaz.

11-Sağ el ile sümkürmemelidir.

12-Baş, kulaklar veya enseden birini her defasında eli ayrı ayrı ıslatarak, birden fazla mesh etmemelidir. Her defasında ıslatmadan tekrarlanabilir.

Tenbîh: Zarûret, mecbûriyet olmadıkça aşağıdaki onbir şeye riâyet etmelidir:

1-İki eli çolak olan, tahâretlenemez. Kollarını toprağa, yüzünü duvara sürerek teyemmüm eder, Yüzünde de yara varsa, namazı abdestsiz kılar ve namazlarını terk etmez.

2-Hasta olana, zevcesi (hanımı), câriyesi, çocukları, kardeşleri abdest aldırır.

3-Taş ve benzerleri ile taharetlenmek, su yerine geçer.

4-Deli olan veya bayılan kimse, yirmidört saat ayılamazsa, iyi olunca, namazlarını kaza etmez. İçki, afyon, ilâç ile aklı giden, her namazı kaza eder. Yatarak başı ile imâ edemiyecek kadar ağır hastalığı yirmidört saatten çok devam eden kimseden, aklı başında olsa bile namaz sakıt olur.

5-Abdesthâneye girmek için, husûsî şalvar kullanmak ve başı örtülü girmek müstehabdır.

6-Helâya girerken elinde, Allahü teâlânın ismi ve Kur’ân-ı kerîm yazılı bir şey bulunmamalıdır. Birşeye sarılmış veya cebde olmalıdır. Mıska böyledir.

7-Helâya sol ayakla girip, sağ ayakla çıkmalıdır.

8-Helâda avret yerini, çömelince açmalı, konuşmamalıdır.

9-Avret yerine ve necâsete bakmamalı, helaya tükürmemelidir.

10-Helâda birşey yememeli, içmemeli, şarkı söylememeli, ıslık çalmamalı, sakız çiğnememelidir.

11-Hiçbir suya, câmi duvarına, kabristana ve yola abdest bozmamalıdır.

Abdestin farzları, sünnetleri, edebleri ve menhî, ya’nî memnu’ olan şeyleri vardır. Abdestsiz olduğunu bilerek zarûretsiz namaz kılan kimsenin îmânı gider. Namaz kılarken abdesti bozulan, hemen omuzuna selâm verip, namazdan çıkar. Vakit çıkmadan abdest alıp, namazını baştan tekrar kılar.

“Kur’ân-ı kerîmi nağme ile, ya’nî sesi mûsikî perdelerine uydurarak okumak, harfleri bozmaz ise, âlimler mekrûh demiştir. Zîrâ fâsıkların nağmelerine teşebbüh ya’nî benzemektir. Eğer harfler değişir ise, haramdır. Okuması mekrûh olan birşeyi dinlemek de mekrûhtur. Okuması haram olan şeyi dinlemek de haramdır. Kur’ân-ı kerîmi tegannî ile okuyan hafızlara emr-i ma’rûf yapmak vâcibdir. İnadlarına, düşmanlıklarına sebep olacak ise bunları dinlememeli, orayı terk etmelidir, iş görenler ve yatanlar arasında yüksek sesle Kur’ân-ı kerîm okunursa, okuyan günaha girer. Kur’ân-ı kerîmi okunamıyacak kadar küçük harflerle yazmak böyle küçük Kur’ân-ı kerîm almak günahtır.”

Halebî İbrâhim hazretlerinin yazdığı Halebî-yi kebîr isimli eserde, Kur’ân-ı kerîm okumakla alâkalı kısımda buyuruluyor ki:

Namaz dışında kırâat: Namaz caiz olacak kadar, ya’nî namazda okuyacak kadar lâzım olan miktarda Kur’ân-ı kerîmden âyet-i kerîmeler ezberlemek her mükellefe farz-ı ayndır.

Kur’ân-ı kerîmi mıshaf-ı şerîften ya’nî bakarak okumak, ezbere okumaktan daha faziletlidir. Böyle yapılınca gözler de ibâdet etmiş olur. Hem Kur’ân-ı kerîm okumak, hem de mıshaf-ı şerîfe bakarak okumak gibi iki ayrı sevâb bir araya gelmiş olur.

Kur’ân-ı kerîmi, ona olması gereken hürmet ve ta’zîmin fazlalığından dolayı, abdestli olarak ve kıbleye dönmüş olarak okumalıdır. Hattâ, Kur’ân-ı kerîm okurken en güzel elbiseyi giymelidir. Okuduğu sûre bitip diğer sûreye geçmediği ve dünyevî bir iş ve söz ile fasıla vermediği müddetçe, başlarken okuduğu E’ûzü besmele ile devam edip bitirir.

Muhammed bin Mukâtil ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Berâe (Tevbe) sûresi yazıldığı ve bir önceki sûreye bitişik okunduğu zaman Besmele terkedilir. Fakat okumaya Berâe sûresinden başlanırsa, o zaman Besmele terk edilmez” Ebü’l-Kâsım Semerkandî ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Bu husûsta sahîh olan Muhammed bin Mukâtil’in sözüdür.”

Ba’zı âlimler buyurdular ki: “Bir kimse, Kur’ân-ı kerîmin hakkını eda etmek isterse, her hafta onu hatmetmelidir.” Ayda veya kırk günde bir kerre hatmedilmesinin evlâ olduğu da bildirilmiştir.

Dârimî’nin Müsned’inde bildirildiğine göre, Eshâb-ı Kirâmdan Sa’d bin Ebî Vakkâs ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Kur’ân-ı kerîmin hatmi (bitirilmesi) günün evveline rastlarsa, melekler akşama kadar o kimse için istiğfar ederler. Kur’ân-ı kerîmin hatmi gecenin evveline (ya’nî akşama) rastlarsa, melekler sabah oluncaya kadar o kimse için istiğfar ederler.”

Yatarken Kur’ân-ı kerîm okumak istenildiğinde (meselâ uyumak için yatağına yatınca) ayaklar bitiştirilmeli ve toplanmalıdır. Böyle yapınca okumakta mahzur yoktur. Böyle yapmak Kur’ân-ı kerîme ta’zim ve hürmet içindir.

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Bir müslüman yatağına gelip yatacağı zaman Kur’ân-ı kerîmden bir sûre okursa; Allahü teâlâ o mü’min için bir melek vazîfelendirir. Melek, o mü’min uyanıncaya kadar, ona eziyet verecek hiçbir şeyi yanına bırakmaz(yaklaştırmaz).”

Yürümek ve çalışmak esnasında, şayet bu işler (yürümek ve çalışmak) kalbini meşgûl etmiyorsa, yürürken ve çalışırken Kur’ân-ı kerîm okumak caizdir. Eğer yürümek ve çalışmak kalbin Kur’ân-ı kerîm ile meşgûl olmasına mâni olursa mekrûh olur. Gusl abdesti alınan yerde ve pis olan yerlerde Kur’ân-ı kerîm okumak mekrûhtur.

Bir kimse, fıkıh ile alâkalı birşey yazan ve dinlemesi mümkün olmayan kimsenin yanında Kur’ân-ı kerîm okumaya başlasa, günâhı Kur’ân-ı kerîmi sesli olarak okumaya başlayanadır. Bunun için bir kimse, yatan kimselerin yanında sesli olarak Kur’ânı kerîm okumaya başlasa, günâha girer. Sessiz okuması lâzımdır.

Bir çocuk evde Kur’ân-ı kerîm okumaya başlasa, evde bulunan diğerleri de başka bir işle meşgûl oluyorlar iseler hüküm şöyledir: Şayet, çocuk okumaya başlamadan evvel onlar işe başlamışlar ise dinlemeyi terk etmekte ma’zurdurlar. Ancak, önce okuma başlamış ise, bu hâlde dinlemeleri, işe başlamamaları lâzımdır. Kur’ân-ı kerîm okunan yerde fıkıh (din dersi) okumak da böyledir.

Asıl olan, Kur’ân-ı kerîm okunurken dinlemenin farz-ı kifâye olduğudur. Çünkü Kur’ân-ı kerîmi dinlemek, ona hürmet ve iltifât içindir. Bu ise, bir kısım kimsenin dinlemesi ile hâsıl olmakta, yerine getirilmektedir. Nitekim bir cemâate selâm veren müslümana, o cemâatten birisi cevap verince, diğerleri için de kâfi gelmekte, selâm veren müslümanın hakkına riâyet edilmekte, hakkı yerine getirilmiş olmaktadır.

Kur’ân-ı kerîm okuyanın, ona hürmet ve ta’zim üzere okuması, hürmet ve ta’zimi bozacak şekilde okumaktan sakınması gerekir. Meselâ çarşı-pazarda, iş-güç yerlerinde Kur’ân-ı kerîmi dinlemesi mümkün olmayanların (ve dinlemiyecekleri bilinenlerin) yanında sesli olarak okumak, onun hakkını zayi etmek olur ki, o zaman okuyan kimse günahkâr olur. Rızıklarını te’min ettikleri işleri ile meşgûl olanlar, o anda, sesli olarak okunan Kur’ân-ı kerîmi dinliyemedikleri için ma’zûr olmakta, günahkâr olmamaktadırlar. Ders vermekle meşgûl olan veya fıkıh ilmi çalışan kimsenin yanında Kur’ân-ı kerîm okunması da böyledir. Dünyevî geçim zarûreti için çalışma esnasında, sesli okunan Kur’ân-ı kerîmi dinlememek özür olunca, dînî bir zarûret ve ihtiyâçtan dolayı (ilim öğrenmek için) dinliyememek elbette özür olur. Ancak buradaki özür, dersin, ilmî müzâkerenin, Kur’ân-ı kerîm okunmasından önce başlamış olması halindedir, önce Kur’ân-ı kerîm okunmaya başlamış ise, o hâlde dinlemek elbette lâzımdır.

Kur’ân-ı kerîm okurken, okuyanın hoca ve babası gibi, hürmete lâyık birisi gelince, Kur’ân-ı kerîm elinde olarak kalkması mekrûh değildir.

Kur’ân-ı kerîmi dinlemek, okumaktan daha faziletlidir. Çünkü dinlemekle farz yerine getirilmiş olur. Aynı şekilde Kur’ân-ı kerîm okumak, tatavvu (ya’nî nafile) ile meşgûl olmaktan daha faziletlidir.

Okunan yerde başka işle meşgûl olanlar bulunmazsa, güzel okumakla öğünmek ve riya gibi bir tehlike de yoksa, Kur’ân-ı kerîmi sesli olarak okumak, sessiz okumaktan daha faziletlidir.

Kâfire Kur’ân-ı kerîm âyetleri ve fıkıh bilgisi öğretmekte mahzur yoktur. Bu hâl onun hidâyetine, İslâm ile şereflenmesine vesile olabileceği ümîd edilir. Fakat kâfirin, Kur’ân-ı kerîme gusl abdesti almadan dokunması caiz değildir.

Kur’ân-ı kerîmi öğrenip sonra unutan kimse, büyük günah işlemiştir. Bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Mescidden tozu toprağı çıkarmasına (mescidi temizlemesine) kadar ümmetimin ecir ve (sevâbları) bana arz olundu. Ümmetimin günahları da bana arz olundu. Kişinin, kendisine Kur’ân-ı kerîmden bir sûre veya âyet verilip (onu ezberleyip)de unutmasından daha büyük günah görmedim.”

Kur’ân-ı kerîmi öğrendiği hâlde unutmak demek, mıshafa bakarak okuyamıyacak hâle gelmek demektir.

Âyet-i kerîmeleri duvarlara ve mihrâblara güzel olmayan şekilde yazmayı âlimler hoş görmemişlerdir. Mıshaf-ı şerîfi tezyin etmekte (süslemekte) mahzur yoktur. Çünkü böyle yapmak, Kur’ân-ı kerîmi herkesin nâzarında büyültmek olduğundan iyi ve fâidelidir.

Mıshaf-ı şerîf çok okumak sûretiyle yıpranıp okunamıyacak hâle gelince, temiz bir beze sarılır ve ayak altı olmayan temiz bir yere gömülür.



1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-1, sh. 80

2) El-A’lâm cild-2, sh. 66

3) Tabakât-üs-seniyye cild-1, sh. 222

4) Kevâkib-üs-sâire cild-2, sh. 77

5) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 27

6) Kâmûs-ül-a’lâm cild-1, sh. 568

7) İzâh-ül-meknûn cild-1, sh. 461 cild-2, sh. 23

8) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 308

9) Şakâyık-ı Nu’mâniyye (Vefeyât-ül-a’yân kenarı) cild-2, sh. 110

10) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 492

11) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1009,

12) Keşf-üz-zünûn sh. 268, 617, 890, 1264, 1310, 1814, 2034

13) Rehber Ansiklopedisi cild-7, sh. 38

 

KUHİSTÂNÎ (Muhammed bin Hüsâmeddîn)

Horasan’da bulunan Kuhistân beldesinde yetişen Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. Buhârâ müftîsi idi. İsmi Muhammed bin Hüsâmeddîn el-Horasânî el-Kuhistânî olup, lakabı Şemseddîn’dir. Kuhistânî ve Muhammed Kuhistânî diye tanınır. Doğum târihi ve yeri bilinmemektedir. 962 (m. 1555) senesinde Buhârâ’da vefât etti. Hâl tercümesi hakkında fazla ma’lûmât bulunmayan Kuhistânî’nin vefât târihi 950 (m. 1543), 953 (m. 1546) ve 962 (m. 1555) olarak değişik şekilde bildirilmiş olup, 962 olması ihtimâli daha kuvvetlidir.

O zamanda bulunan büyük âlimlerin derslerinde yetişip kemâle gelen Kuhistânî, Buhârâ müftîsi oldu. Bilhassa fıkıh ilminde çok yüksek idi. Âlim, İmâm (o zamandaki âlimlerin büyüğü, önderi) olup, başka ilimlerde de ihtisas sahibi idi. Aklı, zekâsı, hafızası pek kuvvetli idi. Rivâyet edilir ki, âlimlerden dinliyerek öğrendikleri şeylerin hiçbirini unutmamıştır.

Zühd sahibi dünyâya düşkün olmayan, çok kıymetli bir zât idi. Devamlı ibâdet ve tâatla, ilim öğrenmek ve öğretmekle meşgûl olurdu. Az yemek, az uyumak, az gülmek ve az konuşmak kaidesine tam uygun yaşardı, ilimde derya misâli idi.

Câmi’ur-rumûz adındaki Nikâye Şerhi, Câmi’ul-mebâni adındaki Fıkh-ı Gîdânî şerhi ve Şerh-ı mukaddimet-üs-salât kitapları meşhûr olup, bu kitaplarının hepsi fıkıh ilmine dâirdir.



1) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 244

2) Mu’cem-ül-müellifîn cild-9, sh. 179

3) El-A’lâm cild-7, sh. 11

4) İzâh-ül-meknûn cild-2, sh. 544

5) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 300

6) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1030, 1098, 1101

 

TAŞKÖPRÜ-ZÂDE

Osmanlı âlimlerinin büyüklerinden. Âlimlerin öncüsü, asrının incisi olan Taşköprü-zâde Efendi, Osmanlı Devleti’nin yetiştirdiği en büyük âlimlerdendir. Babası Muslihuddîn Mustafa Efendi, Yavuz Sultan Selîm’in hocası olup, 935 (m. 1528)’de vefât etti.

İsmi, Ahmed bin Mustafa’dır. Lakabı Usâmeddîn, künyesi Ebü’l-Hayr’dır. Taşköprü-zâde diye meşhûr olmuştur. 901 (m. 1495) senesinde Bursa’da doğdu. 968 (m. 1561) senesinde İstanbul’da vefât etti. Âşıkpaşa Mahallesi’nde, Seyyid Velâyet türbesi civarında defn olundu. Mezârı duvar ile çevrilidir. Altmışsekiz sene yaşadı ve“Ümmetimin çoğunun ömrü altmışla yetmiş arasıdır” hadîs-i şerîfinin sırrına nail oldu.

Taşköprü-zâde Ahmed Efendi, ilim ehlinden bir zâtın oğlu olduğu için, küçük yaşından i’tibâren ilim öğrenmeye başladı, ilk tahsilini babasından yaptıktan sonra, medreseye Arabca öğrenmekle ve lügat ezberlemekle başladı. Sonra Molla Alâüddîn Yetim’den sarf ilmine dâir; Maksud, Merâh ve İzzî, nahiv ilmine dâir; Avâmil, Misbâh ve Kâfiye ile, bunun şerhlerinden Vâfiye, Hârûniye ve Elfiye adlı eserleri okudu. Daha sonra amcası Kıvâmüddîn Kâsım’dan; sarf, nahiv, lügat ve bunların kaidelerinden bahseden Dav-ül-Misbâh, mantıktan; Îsâgûcî, Hüsâm ve Şemsiye şerhini okudu. Akâid ve kelâm ilmine dâir Hâşiye-i Tecrîd adlı eseri dayısından okudu. Miftâh şerhini Fenârî-zâde Muhyiddîn Çelebi’den, Mevâkıf şerhini Seydî Muhyiddîn Efendi’den okudu. Tunuslu Şeyh Mehmed Megûşî’den; Sahîh-i Buhârî ve yine hadîs ilmine dâir Kâdı Iyâd’ın Şifâ’sını okudu. Münâzara ilmini öğrenip, bu âlimlerden icâzet aldı. Bu ilimlerin yanında, diğer aklî ve naklî ilimleri de tahsil edip bitirdikten sonra, her fende değerli bir âlim oldu. Tasavvufda ise, Nakşibendiyye yüksek yoluna girip, bu yolun büyüklerinden feyz alıp ma’rifetullaha kavuştu.

Yavuz Sultan Selim Hân zamanında Anadolu kadıaskeri olan Serdefter Efâdıl Seyyidî Efendi’nin yanında mülâzim (stajyer) olarak vazîfe yaptı. İcâzet alıp, 925 (m. 1519) senesinde, Dimetoka’da Oruç Paşa Medresesi’ne müderris olarak ta’yin olundu. 933 (m. 1526) senesinde, İstanbul’da Hacı Hüseyn-zâde Medresesi’ne nakl olundu. 936 (m. 1529) senesinde, Üsküp’de İshak Bey Medresesi’ne müderris oldu. 942 (m. 1535) senesinde, Kalenderhâne Medresesi’nde müderris olarak vazîfelendirildi. 944 (m. 1537) senesinde, Paşa-zâde yerine Atîk Mustafa Paşa Medresesi’ne nakl edildi. 945 (m. 1538) senesinde, Edirne Üçşerefeli Medresesi’nde ilim tedrisiyle vazîfelendirildi. 946 (m. 1539)’da Sahn-ı semân medreselerinden birine terfi ettirilip, 951 (m. 1544) senesinde Arab-zâde Abdülbâkî Efendi yerine Edirne Bâyezîdiyye Medresesi müderrisliğine, 952 (m. 1545)’de Bursa kadılığına ta’yin edildi. Bu vazîfede iki yıl kadar kaldıktan sonra, 954 (m. 1547) senesinde tekrar Sahn-ı semân Medresesi müderrisliğine iade edildi.

İlim tedrisi esnasında uzun müddet; kelâm ilmine dâir; Hâşiye-i Tecrîd ve Şerh-i Mevâkıf, belagat ilmine dâir; Mutavvel ve Miftâh şerhini, Ferâiz ilmine dâir; Seyyid Şerîf Cürcânî’nin ferâiz şerhini, usûl-i fıkıhla ilgili; Tenkîh, Tavzih ve Telvîh adlı eserleri, fıkıh ilmine dâir, Hidâye’yi, hadîs’ten; Mesâbih, Meşârik ve Sahîh-i Buhârî’yi, tefsîrden; Kâdı Beydâvî tefsîrini okuttu.

958 (m. 1551) senesinde İstanbul kadılığına ta’yin olundu. Bu vazîfeyi üç sene müddetle şerefle, adâlet ve doğrulukla yürütürken, 961 (m. 1554) senesinde gözleri görmez olduğundan dolayı, kadılık vazîfesinden emekli oldu. Kendi evine çekilip; ibâdet ve tâatle, yazdığı eserlerini temize çektirmekle meşgûl olduğu sırada vefât etti.

Taşköprü-zâde Ahmed Efendi, Osmanlılar zamanında Anadolu’da yetişen âlimlerin büyüklerinden olup; tefsîr, hadîs, fıkıh ve bunların usûllerinde, bütün naklî ilimlerde engin bir deniz, aklî ilimlerde insanlara yol gösteren parlak bir yıldız, ilim ve irfan güneşi, hakîkat ve yakîn vadisi, Arabî ilimlerin fışkıran pınarı, edebî ilimlerde zirvede bulunan, ilim ve ma’rifet mecmû’ası, doğruluk ve adâletten ayrılmayan, Allahü teâlânın dîninin emirlerine ve sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) sünnetine bağlı, şüpheli ve haramlardan şiddetle kaçınan, güzel ahlâk ve iyi huyların kendinde toplandığı, tevâzu sahibi, kanaatkar, kibir ve riyâ’dan uzak, geniş ilim sahibi bir zât idi. Cömert ve kerem sahibi olup, yazısı matbaa yazısı gibi düzgün idi.

Nakledilir ki: Müderrislik yaptığı zamanlarda, her sene el yazısıyla Kâdı Beydâvî Tefsîri’ni yazar, aldığı para ile, Ramazan akşamlarında ilim talebesini da’vet eder, bunlara ve âlimlere ziyâfet verirdi. Gözleri a’mâ olduğu zaman bile, ilim öğretmekten ve eser yazdırmaktan geri kalmazdı.

Vefâtına yakın hasta olunca, helâlleşmek üzere gelen akrabasına şu vasıyyette bulundu:

“Âlemlerin Rabbine hamd olsun. Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) âline ve eshâbına salât ve selâm olsun. Müctehid din imamlarına, tefsîr ve hadîs âlimlerine zâhid (dünyâdan yüz çeviren) evliyâ-i Kirâma, ilmi ile âmil olan âlimlere, sabreden fakirlere, şükür eden zenginlere, kıyâmete kadar iyilikler hayırlar dilerim. Yâ Rabbî, İslâm dîni ve Ehl-i sünnet i’tikâdı üzere yaşadığıma ve bid’atlerden sakındığıma, seni ve meleklerini şâhid tutarım. Evlâdım ve akrabam, üzerlerinde bulunan hakkım olduğunu söyleyip benden helâllik isterler. Üzerlerinde bulunan haklarımı onlara helâl ettim. Vesselâm alâ Seyyid-il-Enâm ve Sâhibihil Kirâm” dedi ve canını cânâna teslim eyledi.

Altı oğlu ve bir kızı vardı. Oğullarından biri Muhyiddîn Muhammed’dir. Ege Denizi’ndeki adaların birinde kadı iken vefât etti. Biri Şemseddîn Muhammed’dir. Şam taraflarında kadı iken vefât etti. Biri Ahmet Çelebi olup, Osmanlı âlimlerindendir. Biri Zeyneddîn Muhammed’dir. 968 (m. 1561)’de vefât etti. Biri de âlim Kemâleddîn Muhammed Efendi’dir. Menkıbeleri uzun zaman dillerde söylenirdi. Babasının Miftâh-üs-se’âde kitabını Osmanlıcaya tercüme etmiş ve Mevdu’ât-ül-ulûm ismini vermiştir. Biri Ebû Hâmid Muhammed’dir. Osmanlı âlimlerindendir.

Hayâtını ilim öğrenmek, öğretmek ve eser yazmakla geçiren Taşköprü-zâde Ahmed Efendi’nin birçok kıymetli eserleri vardır. Eserlerinin başlıcaları şunlardır:

1) Şakâyik-ı Nu’mâniyye: Osman Gâzî’den başlıyarak, Kanunî Sultan Süleymân devrinde 965 (m. 1558) yılına kadar yetişen âlimlerin ve evliyânın hâl tercümelerinden meydana gelmiş kıymetli bir eserdir. Eser, pâdişâhların sayısına göre 10 tabakaya ayrılmış ve her tabakada, o pâdişâh zamanında yetişenler anlatılmıştır. Eserde, 371 âlim ve 150 evliyâ olmak üzere, toplam 521 kişinin bibliyografyası yer almaktadır. Bu kıymetli esere birçok zeyller yapılmıştır. Şakâyik-ı Nu’mâniyye, Osmanlılar devrinde bu konuda yazılan ilk eserdir.

Şakâyik-ı Nu’mâniyye’nin başlıca tercümeleri: a-Hadâik-ur-Reyhân: Muhtesib-zâde Belgradlı Mehmed Hâvi’nin Türkçeye tercümesi, b- Hakâik-ül-beyân fî tercemet-i Şakâik-in-Nu’mân: Hem tercüme hem zeyldir. Âşık Çelebi’nindir, c- Hadâik-uş-Şakâik: Edirneli Mehmed Mecdî Efendi’nin tercümesidir. En meşhûru bu tercümedir, d- El-Hadâik: Amasyalı İbrâhim bin Ahmed tarafından yapılan tercümedir.

Zeylleri: a- Tetimet-üş-Şakâik-in-Nu’mâniyye: Âşık Çelebi tarafından yazılmıştır. 42 kişinin bibliyografyası vardır. b- El-Ikd-ül-manzûm fî zikri Efâdıl-ır-rûm: Arabcadır. Ali bin Bâli tarafından yazılmıştır. Eserde, 968 (m. 1560) ile 991 (m. 1583) seneleri arasında Üçüncü Murâd devrine kadar yetişenlerin hâl tercümesi vardır. Eser Vefeyât-ül-a’yân kenarında basılmıştır, c- Hadâik-ül-Hakâik fî Tekmilet-iş-Şekâik: Nev’i-zâde Atâî tarafından yazılmıştır. Taşköprü-zâde’nin bıraktığı yerden başlayıp, 1044 (m. 1634) senesine kadar yetişenleri almıştır, d-Uşşâkî-zâde Zeyli: Yazarı Uşşâkî-zâde İbrâhim Hasib Efendi’dir. Atâî’nin bıraktığı 1043 (m. 1633) senesinden başlamış, 1160 (m. 1694) senesine kadar almıştır. Eseri beş tabakaya ayırmıştır. Âlimler, şeyhler, kadılar, vezirler ve zamanının büyüklerini alarak yazmıştır, e- Vakâyi’ul-Fudalâ: Şeyhî Mehmed Efendi tarafından yazılmıştır. Atâî’nin zeylinin zeylidir. Atâî’nin bıraktığı 1043 (m. 1633)’den, 1143 (m. 1730) senesine kadar almıştır. Üç cilddir. Pâdişâhlara göre düzenlemiştir, f- Tekmilet-üş-Şakâyik fî Ahvâl-il-Hakâyık: Fındıklılı İsmet Efendi yazmıştır. Şeyhî Zeyli’nin zeylidir. 1143 (m. 1730)’den 1314 (m. 1896)’e kadar almıştır.

2- Miftâh-üs-se’âde ve Misbâh es-Siyâde fî Mevdû’ât-ül-ulûm: Birçok ilim ve fen kollarını ve her ilimde yazılmış eserleri açıklayan kıymetli bir eserdir. Oğlu Kemâleddîn Mehmed Efendi tarafından ba’zı ilâveler yapılarak, yine Mevdû’ât-ül-ulûm adıyla Türkçeye tercüme edilmiştir. Bu eser üç cilddir. Miftâh-üs-se’âde’nin Medînet-ül-ulûm adını taşıyan bir muhtasarı vardır.

3- Nevâdir-ül-ahbâr fî menâkıb-il-ahyâr: Üç fasıl hâlinde te’lîf edilmiş bir eserdir. Birinci fasılda Sahabe ve âbidlerden, ikinci asılda müctehidlerden, üçüncü fasılda fen âlimlerinden bahseder. 4- Risâletün fî ilm-il-âdâb-el-bahs: Münâzara ve mübâhese ilminden bahseden bir eserdir. 5- Hâşiyetü alâ hâşiyet-i Seyyid Şerîf alâ Şerh-it-Tecrîd: Kelâm ilmine dâir bir eserdir. 6-Şerh-ül-Ahlâk el-Adûdiyye: Ahlâk ilmine dâirdir. 7- Risâletün fil-ferâiz, 8-Şerh-i Mukaddimet-is-salât: Molla Fenârî’nin namaza dâir yazdığı risalenin şerhidir. 9- Miftâh-ül-i’râb, 10-Sûret-ül-halâs fil-ihlâs, 11-Risâletün fî hikmet-il-ameliyye, 12- Er-Risâlet-ül-câmia li-vasf-il-ulûm-ün-nâfia, 13-Risâletün fil-kazâi vel-kader, 14-Mesâlik-ül-halâs fî mehâlik-ül-havvâs, 15- El-Câmi’ fil-mantık, 16- Şerh-i hadîs-i erbe’în, 17- Hâşiyetün min evvel-i şerh-il-Miftâh li Seyyid Şerîf Cürcânî, 18- Şerh-ül-fevâid-ül-Gıyâsiyye, 19- Risâletün fî tefsîr-i âyât-il-Vuzû’, 20- Risâlet-uş-şifâ fî devâ-il-vebâ, 21- El-Muâlim fî ilm-il-kelâm, 22- Tabakât-ül-fukahâ, 23-Şerh-ül-Avâmil fil-Muhtasarât, 24-Şerhu Dîbâcet-ül-hidâye ve Dîbâcet-üt-tavâli’, 25- Muhtasarun fî ilm-in-nahv, 26- Ecell-ül-Mevâhib fî ma’rifet-i Vücûb-il-vâcib, 27- Ravd-üd-dekâik fî hadarât-il-hakâik, 28- El-Kavâid-ül-celiyyât fî tahkîk-i mebâhis-il-külliyât, 29- El-İnsâf fî müşâceret-ül-eslâf, 30-Şerh-ül-Cezerî fî ilm-il-kırâat.

Taşköprü-zâde’nin yazmış olduğu çok kıymetli ve her ilimde ihtisas sahibi olan kimselerin dahî istifâde ettiği Miftâh-üs-se’âde adlı eserinden alınan ba’zı bölümler:

İlmin faziletini ve ilim öğrenmenin ehemmiyetini anlatırken diyor ki: Allahü teâlâ, Zümer sûresi dokuzuncu âyetinde; “Hiç bilenlerle bibniyenler bir olur mu?” buyuruyor.

Peygamber efendimiz de ( aleyhisselâm ); “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir”buyurdu. Bilinen bir hakîkattir ki, peygamberlik derecesi, yüksek derecelerin en üstünü ve en olgunudur. O hâlde, o dereceye vâris olmanın üstünde derece olmadığını, aklı ve firâseti olanlar anlar ve bilir.

Resûlullah ( aleyhisselâm ) şöyle buyurdu: “Kıyâmette âlimlerin, kaleminden çıkan mürekkep, şehîdlerin ve mücâhidlerin kanıyla tartılır” ve “Kıyâmette üç seçkin zümre, Allahü teâlâ katında şefaat makamına nail olurlar. Bunlar; Peygamberler, âlimler ve şehidlerdir.”

Ne büyük bir derece ve üstün makamdır ki, Peygamberliğin altında, şehidlik mertebesinin üstünde bulunuyor.

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “İlim öğrenmek için yola çıkıp, zorluk ve tehlikelere katlananı, Allahü teâlâ, Cennete götüren yola kavuşturur.”

“İlim öğrenmek, kadın-erkek her mü’mine farzdır.”

“İlim Çin’de de olsa gidip öğreniniz” ya’nî ilim öğrenmek için çalışınız.

Hazreti Ebû Derdâ ( radıyallahü anh ) “İlimden bir mes’ele öğrenmeyi, gece sabaha kadar ibâdet etmekten çok severim” ve “Sen, ya âlim ol, ya ilim talebesi ol, yahut da dinleyici ol. Bu üç sınıfın dışında, dördüncü sınıftan olma ki, helak olursun” buyurdu.

Abdullah bin Abbâs ( radıyallahü anh ) buyurdu: “Hayr öğretenler için herşey istiğfar eder. Hattâ denizdeki balık bile.”

İlim öğrenmenin şartları ve ilim ehlinin vazîfelerini anlatırken: Çocukları ilim öğrenmeye, özellikle Kur’ân-ı kerîmi ezberlemeye teşvik etmelidir. Çünkü küçük yaşta ezberlemek, taş üzerindeki yazı gibidir. Gençlik geçtikten sonraki gayret ve çalışma, su üzerindeki yazı gibidir. Küçüklere, akıllarının alabileceği kadar ders vermelidir. Bunların ötesinde çok ince ve derin bilgiler de vardır diye onlara söylememelidir. Çünkü böyle sözler, onların anlayışlarını bozar. Onlara, sizin öğrendiğiniz ilimler, gaye ve maksadın kendisidir anlayışını vermelidir.

Kur’ân-ı kerîm okurken şu edeblere dikkat etmelidir: 1- Hürmetle okumalıdır. Önce abdest almalı, yüzünü kıbleye dönmeli ve mütevâzî bir şekilde oturmalıdır. Hazreti Ali buyuruyor ki: “Namazda, ayakta Kur’ân-ı kerîm okuyana her harfi için yüz sevâb, oturarak okuyana elli sevâb yazılır. Abdesti olup, namazın dışında okuyana yirmibeş sevâb, abdestsiz okuyana on sevâb yazılır.” 2- Yavaş okumalıdır. Ma’nâlarını düşünerek okumalı. Çabuk hatm etme arzusunda olmamalıdır. 3-Okurken ağlamalıdır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki:“Kur’ân-ı kerîmi okuyunuz ve ağlayınız. Ağlıyamazsamz, kendinizi zorla ağlatınız.” 4-Her âyeti, hakkını vererek okumalıdır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), azâb bildiren âyet gelince, Allahü teâlâya sığınır, rahmet âyeti gelince, o rahmeti isterdi. Tenzih âyetinde tesbîh ederdi. Başlarken E’ûzü okurdu. Onu bitirince; “Yâ Rabbî! Ondan unuttuğumu bana hatırlat. Ondan bilmediklerimi bana bildir. Gece-gündüz onu okumayı bana nasîb et ve onu bana delîl ve huccet eyle”buyururdu. 5-Eğer gösteriş yapıyor şeklinde düşünülecekse veya başkasının namazını şaşırtacaksa, alçak sesle okumalıdır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Yavaş, ya’nî sessizce Kur’ân-ı kerîm okumanın sesli okumağa üstünlüğü, gizli verilen sadakanın aşikâre verilen sadakaya üstünlüğü gibidir.” Riyadan emîn ise, sesli okuyup, başkalarının da dinlemekten nasîb almalarını sağlamak daha iyi olur. Ezberden değil, mıshaftan okursa daha iyi olur, gözler de ibâdet etmiş olur. 6- Güzel sesle okumağa gayret etmelidir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyuruyor ki: “Kur’ân-ı kerîmi güzel sesle süsleyiniz.” Ses ne kadar güzel olursa, Kur’ân-ı kerîmin kalbdeki te’sîrinin çok olmasına sebep olur. Sünnet olan, tecvîd üzere okumaktır. Kur’ân-ı kerîmi tegannî ile, kelimeleri değiştirip nağmeye uydurarak okumak haramdır.

Zengin olan kimsenin, kazandığı mal husûsunda gözeteceği husûslar beş tanedir: 1- Maldan maksadın ne olduğu bilinmelidir. Ancak böylece kendine yetecek kadar bulundurur. 2-Malın nereden geldiğini gözetmelidir. Haramlardan ve mürüvveti bozan şeylerden sakınmalıdır. 3- Vâcib olan miktardan çok bulundurmamalıdır. Bu miktarda da, güzel niyet ve i’tidâli gözetmelidir. 4- Harcama tarafını gözetip, tasadduk etmede de iktisâd edip, yerine ve ehline vermelidir. 5- Alırken, verirken, tasadduk ederken ve saklarken, niyetini düzeltmelidir. Bu sebeptendir ki, Hazreti Ali şöyle buyurdu: “Eğer bir kimse, yeryüzündeki malın hepsini alsa, onunla Allahü teâlânın rızâsını murâd etse, o zâhiddir. Bir kimse, Allah rızâsını gözetmeden hepsini sarf etse, zâhid (dünyâdan yüz çeviren) değildir.” Ba’zıları dedi ki: “Bütün hareket ve işlerin ibâdet olmaktan en uzak olanı, yemek yemek ve kazâ-i hacet etmektir. Onlar da ibâdet için ve ibâdete hazırlık için olursa, ibâdet olurlar.

Açlığın faydaları husûsunda, Peygamber efendimiz (s.a.v) buyurdu ki: “Çok yemek ve içmekle kalbi öldürmeyin. Çünkü kalb, ekine ve tohuma benzer. Su çok olursa çürür.”Yine buyurdu: “İnsanoğlu, mi’desinden kötü ve bozuk bir kap doldurmamıştır. İnsana yemek için birkaç lokma yetişir. Bu da sulbünü devam ettirir. Eğer bunu yapamıyorsa, mi’desinin üçtebirini yemek, üçtebirini su, üçtebirini hava ile doldurmalıdır.” Açlıkta on fayda vardır 1- Kalbin temizlenmesine ve basiretin açılmasına sebep olur. Çünkü tokluk, ağırlık ve durgunluk verir, kalbi kör eder. 2-Kalb, ibâdetin ve zikrin lezzetini duymağa hazır olur. 3- Açlık, Allahü teâlânın belâ ve azâbını unutturmaz. 4- Bütün günahlara sebep olan; şehvet, istek ve arzuları kırar. Çünkü bütün günahların kaynağı şehvetlerdir. 5-Açlık, az uyumayı ve gece uyanık bulunmayı kolaylaştırır. Çünkü bir kimse tok olunca, çok su içer. Çok su içenin, uykusu da çok olur. Uykusu çok olanın, Ömrü zayi olur. 6-Açlık, ibâdete devam etmeği kolaylaştırır. Çünkü yemek ve içmek ibâdete mânidir. 7-Açlık, bedene sıhhattir. Çünkü hastalıkların sebebi, çok yemektir. Hastalık ise; rahatsız, huzûrsuz ve dirliksiz olmağa sebep olur. Bunun için de, zikre ve fikre mâni olur. 8- Açlık, hafif yüklü olmaktır. Zîrâ, tokluğa ve çok yemeğe alışanın mi’desi bunları arayıp, bugün neler yesem der. Böylece, şüpheli ve haram olan şeyler de karışabilir. 9-Açlığı tercih eden kişi, fazla gelen yemekleri fakirlere ve yetimlere yedirmek sûretiyle sevâb alır. 10- Açlık, insanı taşkınlıktan ve Allahü teâlâyı zikr edememekten alıkoyar.

Ticâret âdabını anlatırken diyor ki: Mal satan kişi, şu husûslara dikkat etmelidir: 1- Malını övmemelidir. Zîrâ, dediği gibi değilse, yalan söylemiş olur. Övdüğü şey, sattığı malda var ise ve müşteri biliyorsa, boşuna konuşmuş olur. Bu ise müslümana yakışmaz. 2- Ticârette yemîn etmemelidir. Yalan yere ise büyük günah işlemiş olur. Yemîni doğru ise, Allahü teâlânın yüce ismini, basit dünyâ işlerine âlet etmiş olur. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “O tacire yazıklar ve korkular olsun ki, “Evet vallahi, hayır vallahi” der. Yarın gel, öbür gün gel diye işini geciktirip, müşteriyi geri gönderen san’atkâra da korku ve yazıklar olsun.” 3- Gizli veya açık, malının her ayıbını bildirmelidir. Bu vâcibdir. Bildirmezse hıyânet etmiş olur. Hiyânet ise, haramdır. Kumaşı karanlık yerde satışa çıkarmamalıdır.

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

“Doğru tüccâr, kıyâmette sıddîklar ve şehîdler ile haşr olur.”

“Dünyâda helâl mal kazanıp, maksadı da kendini kimseye muhtaç etmemek, çoluk-çocuğuna nafaka te’min etmek, hattâ komşu ve câriyelerine iyilik etmek olursa, âhırette Allahü teâlânın huzûruna varınca, yüzü, ondördüncü gecedeki ay gibi parlar.”

Yemek yemekten önceki edebler yedi tanedir: 1- Yemek, helâlden kazanılmış olmalıdır. 2- Yemekten önce ve sonra ellerini yıkamalıdır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Yemekten önce elini yıkamak fakirliği giderir, yemekten sonra elini yıkamak küçük günahları yok eder.” 3- Yemeği sofra üzerine koymalıdır. Yerde yemek yemek tevâzu’a yakın ve sünnete uygundur. 4-Gerektiği şekilde (edebe uygun) oturmalıdır. Sağ dizini dikip, sol uyluğu üzere oturmalıdır. Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Ben kulum. Kullar gibi, yere oturup yerim” buyurdu. Bir yere dayanarak ve ayakta yemek mekrûhtur. 5-Yemek yerken, ibâdet ve tâat için kuvvet elde etmeğe niyet etmelidir. Böylece, yemesi de ibâdet olur. Elden geldiği kadar az yemeğe gayret etmelidir. Çünkü tokluk, ibâdete mânidir. 6-Hazır olan yemeğe râzı olup, kanâat etmelidir. 7-Yemekten çok kişinin yemesine, yemeğe çok el uzanmasına gayret etmelidir. Çünkü, yemeğe çok el uzanmasında bereket vardır. Resûlullah efendimiz de ( aleyhisselâm ) yalnız yemezdi.



1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-2, sh. 177

2) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 352

3) Şakâyık-ı Nu’mâniyye cild-2, sh. 79

4) Mevdû’ât-ül-ulûm

5) Kâmûs-ül-a’lâm cild-4, sh. 2985

6) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 143-144

7) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1077

8) Miftâh-üs-se’âde cild-1, sh. 16-25

9) Keşf-üz-zünûn

10) İzâh-ül-meknûn cild-1, sh. 134, 359 cild-2 sh. 126

 

İBN-İ NÜCEYM MISRÎ

Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi, Zeynel’âbidîn bin İbrâhim bin Muhammed bin Nüceym el-Mısrî’dir. 926 (m. 1519) senesinde doğdu. 970 (m. 1562) senesinde Mısır’da vefât etti.

İbn-i Nüceym, Şerefüddîn Bülkînî, Şihâbüddîn Ahmed bin Yûnus Mısrî, Emînüddîn Mukammed Dımeşki, Ebü’l-Feyz Sülemî, Nûreddîn Dilemi ve birçok âlimden ilim öğrendi. Kendisinden ise; Şemsüddîn Muhammed bin Abdullah Gazzî, kardeşi Sirâcüddîn Ömer bin İbrâhim Mısrî ve birçok âlim ilim öğrendi.

Abdülvehhâb-ı Şa’rânî onun hakkında şöyle demektedir: “İbn-i Nüceym, faziletli ve güzel ahlâk sahibi bir zât idi. Çok sayıda talebe yetiştirdi. Onun yanında on sene kaldım ve ondan ilim öğrendim. 953 (m. 1546) senesinde birlikte hacca gittik.”

İbn-i Nüceym, çok kıymetli eserler yazıp, fıkıh mes’elelerini bir takım temel kaideler altında toplamaya çalıştı. Yazmış olduğu eserlerden ba’zıları şunlardır: 1- Eşbâh: Eser yedi bölümden meydana gelmiştir, ilk bölümde fıkıh mes’elelerinin temel kaidelerini, diğer bölümlerinde ise, fıkıh fürû’una dâir ince mes’eleleri anlatmaktadır. Bu eser çok meşhûr olup, birçok âlim esere şerh, haşiye ve ta’likler yazmışlardır. Eser 1298 (m. 1880) senesinde Mısır’da, 1322 (m. 1904) senesinde İstanbul’da basılmıştır. Mecelle’nin baş tarafındaki kaidelerin yarıya yakını bu eserden alınmıştır. Birçok şerhleri olup, en meşhûru Ahmed Hamevî’nin “Uyûn-ül-besâir” adlı şerhidir. 2- Zeyniyye: Hanefî fıkhına dâir meşhûr bir eserdir. 1323 (m. 1905) senesinde Bulak’da ve 1322 (m. 1904) senesinde Mısır’da basılmıştır. 3-Bahr-ür-râik fî şerh-i Kenz-id-dekâik: Kenz kitabının şerhidir. Yedi cild olup, bir cild tekmilesi ve İbn-i Âbidîn’in bunlara haşiyesi ile birlikte 1311 (m. 1893) senesinde Mısır’da, 1393 (m. 1973) senesinde Beyrut’ta basılmıştır. 4- Şerh-ül-Menâr Hâfızüddîn Nesefî’nin yazdığı “Menâr-ül-envâr” adlı usûl-i fıkha dâir esere yazdığı şerhidir. Beş ayda bitirmiştir. Ayrıca çeşitli konulara dâir yazmış olduğu risalelerin sayısı altmışdörde ulaşmaktadır. Fetvâları, oğlu Ahmed tarafından “Fetâvâ-i Zeyniyye” adıyle  toplanmıştır.

İbn-i Nüceym’in “Kebâir ve segâir” adlı risalesinden ba’zı bölümler:

Büyük günahlardan ba’zıları:

Küfürden sonra gelen büyük günahların bir kısmı şunlardır: Zinâ, livâta, helâl olduğunu i’tikâd etmeden az bile olsa alkollü içki içmek (içkinin helâl olduğunu i’tikâd etmek küfürdür), yalancı şâhidlik etmek, muharebeden kaçmak, faiz yemek, ana-babaya karşı gelmek, yetimin malını yemek, akraba ile alâkayı kesmek, bilerek Resûlullah efendimize ( aleyhisselâm ) iftira etmek, özrü olmadığı hâlde kasden Ramazân-ı şerîfte oruç tutmamak, ölçü ve tartıda hile yapmak, farz olan namazı vaktinden önce veya sonraya almak, zekâtı vermemek, zulüm ile müslümana zarar vermek, Eshâb-ı Kirâmdan birisine dil uzatmak, âlimlere ve hamele-i Kur’ân’a dil uzatmak, onları ayıplamak, gücü yettiği hâlde emr-i ma’rûf ve nehy-i münker (iyiliği emredip, kötülükten men etmeyi) yapmamak, sihri öğretmek ve yapmak, Kur’ân-ı kerîmi okumayı unutmak, Allahü teâlânın rahmetinden ümidi kesip, mekrinden emîn olmak, ölüm tehlikesi gibi zarûret olmadan leş veya domuz eti yemek, kumar oynamak, malı isrâf etmek, yeryüzünde din ve mal husûsunda fesad çıkarmak, hâkimin haktan ayrılması, yol kesmek, günah olan işlerde yardımcı olmak, günah olan işlere teşvik etmek, hamamda insanların yanında avret mahallini açmak, Hazreti Ali’yi, Hazreti Ebû Bekr ile Hazreti Ömer’den üstün tutmak, intihar etmek, a’zâlarından birisini telef etmek, üzerine idrar sıçramasından sakınmamak, verdiği sadakayı başa kakmak, bir kâhini veya müneccimi tasdik etmek, elbiseyi kibirlenmek için uzatmak, kötü bir çığır açmak, iyilik yapana nankörlük etmek, müslümanın müslümana ey kâfir demesi, âlimin ilmi ile amel etmemesi, yemeği ayıplamak, dünyâyı sevmek, başkasının evinin içine bakmak, başkasının evine izinsiz girmek.

Şunlar da küçük günahlardandır: Sultanların ve zenginlerin rahatlığından ve ni’met içerisinde olduğundan bahsetmek, mâlâya’nî konuşmak, sövmek, kötü sözler söylemek, aşırı mizah yapmak, sırrı ifşa etmek, tanıdıkların ve dostların hakkını küçük görmek, zekâtı geciktirmek.

Büyük günah, yalnız tövbe etmekle affolur. Küçük günahları affettirecek şeyler çoktur. Tövbe ederken, kılmadığı namazları kaza etmesi lâzımdır. Kabûl olan hac, büyük günahları temizlemez diyen âlimler doğru söylemişlerdir. Temizler diyen âlimler de, namazı kaza etmek lâzım olmaz dememişlerdir. Namazı vaktinden sonraya geciktirmek günahı affolur demişlerdir. Ayrıca kaza etmek lâzımdır. Kaza etmeğe gücü varken kaza etmezse, ayrıca büyük bir günah daha işlemiş olur. Böyle olduğunu ba’zı âlimler tenbîh eylemiştir. Bunu iyi anlamak lâzımdır.”

Eşbâh kitabından ba’zı bölümler: “Yasaklardan, zararlardan kaçmak, iyi, fâideli şeyleri yapmaktan daha önce gelir. Hadîs-i şerîfte; “Emîrlerimi gücünüz yettiği kadar yapınız. Yasak ettiklerimden sakınınız” buyuruldu. Başka bir hadîs-i şerîfte; “Yasak edilmiş şeyin zerresini yapmamak, bütün insanların ve cinnin ibâdetlerinden daha çok sevâbtır”buyuruldu. Bunun için, meşakkat olunca vâcib terk edilir. Fakat yasakları, hele büyük günahları yapmağa hiç izin yoktur.” “Âyet-i kerîmede ve hadîs-i şerîflerde haram olduğu bildirilmiyen şeyler, aslı üzere helâl olur. Veya helâl ve haram diye hüküm olunamaz. Hanefî ve Şafiî âlimlerinin çoğu, böyle şeyler helâl olur dedi. İbn-i Hümâm, “Tahrîr” kitabında böyle söylüyor. Bunun için, Besmele ile kesildiği bilinmiyen hayvan ve zararı görülmeyen ota helâl denir.”

“İlk insan topraktan yaratıldı. Bütün insanların bedenleri toprak maddelerinden meydana gelmektedir. Fakat insanlar, ettir, kemiktir. Toprak değildir. Cin de böyledir. Ateş ve havadan yaratılmış iseler de, ateş ve hava değildirler.”

“Çocuğa hiçbir ibâdet, hattâ, Hanefîde zekât da farz değildir. Çocuğa hiçbirşey haram değildir. Çocuğa ta’zîr yapılır. Had vurulmaz. Kısas yapılmaz. Amden öldürdüğü, hatâ kabûl edilir. Aklı olunca, îmân etmesi vâcib olur denildi. Sadaka-i fitr ve kurbanın, kendi malından vâcib olması da ihtilaflıdır. Toprağı varsa, uşr ve haraç vermesi lâzımdır. Fâsid olmıyan ibâdetlerinin sevâblarına kavuşur. Çocuğa ilim öğretenlere, iyilik yaptıranlara çok sevâb verilir. Büyüklere İmâm olamaz. Bir kimse bir çocuğa imâm olunca, cemâat sevâbı hâsıl olur. Çocuk velî olamaz. Cum’a ve bayram hutbesi okuması caiz olur. Sultan olabilir ise de, milleti idâre için bir nâib ta’yin eder. İzin verilince da’vâ açabilir ve yemîni kabûl edilir. Ezan okuması sahîh ise de, mekrûhtur. Farz-ı kifâyeyi yapması ile, büyüklerden sakıt olmaz. Birşeyi yapması için çocuğa izin vermek caizdir. Çocuğun izinli olduğunu ve getirdiği şeyin hediye olduğunu söylemesi kabûl edilir. Sattığı şeyi, izinli olduğunu sorup anladıktan sonra almak caiz olur. Çocuğun (başkasının malından) getirdiği hediyeyi ve sadakayı almak da böyledir. Çocuğun izinli olduğunda şüphe edilirse, araştırmak lâzım olur. Öğrenmesi için çocuğa Kur’ân-ı kerîm vermek caiz olur. Kız çocuğunun küpe için kulağını delmek caizdir. Çocuğa gelen hediyeyi, çocuğa zarurî lâzım değilse, yalnız fakîr olan anası-babası yiyebilir. (Başka fakirlere de yediremezler.) Ana-baba fakîr değil, fakat kendilerinde bulunmayan birşey ise, yiyebilirler ve kıymetini çocuğa öderler. Anaya-babaya hediye etmek niyeti ile getirilen şey, kıymetsiz olduğunu bildirmek için, çocuğa hediye diyerek verilirse, anaya-babaya getirilmiş olur. Bunu, zengin iseler de yiyebilirler ve dilediklerine verebilirler. Akıllı çocuk, alış-verişe ve zekât vermeğe vekîl yapılabilir, izinli olsa dahî kefil olamaz. Çocuğun selâmına cevap vermek vâcib olur. Çocuğa selâm vermek caizdir. Müslüman olması sahîh olup, mürted olması sahîh değildir. Mürted olmağa sebep olunca öldürülmez. Besmele ile kestiği yenir. Kadınlara bakması ve halveti caizdir. Küçük kız, mahrem olmıyan emîn kimse ile sefere çıkabilir. Çocuğa tehlikeli iş yaptırınca çocuk ölürse, yaptıran diyetini öder. Çocuk çukura, suya düşüp ölürse, anası-babası cezalanmaz. Elinden düşürüp ölürse, keffâret lâzım olur ki, altmış gün oruç tutar. Çocuğun anasından, babasından izinsiz herhangi bir sefere çıkması caiz değildir. Ananın, babanın, günâh olmıyan emirlerine itaat etmesi farz-ı ayndır. Baliğ olan çocuğun da, seferin tehlikeli olması, veya kendisine muhtaç olmaları hâlinde, anne ve babasının izinleri olmadan gitmesi caiz değildir. Ana-baba olmazsa, ced ve cedde onların yerine geçer. Bunlardan izinsiz yapılan hac mekrûh olur. Fakîr oğlunu evlendirmek babaya vâcibdir. Çocuğun malını ona harc etmeğe, babası veya dedesi velî olur. Anası olmaz. Anası, kendi yanında kalan çocuğun ihtiyâcını onun parası ile satın alabilir.”

“Bahr-ür-râik”den ba’zı bölümler:

“Bıyığa, sakala, zînet için, süs için yağ sürmek mekrûhtur. Cemâl için, ya’nî çirkinliği gidermek, vekarını, şerefini korumak için yağ sürmek mekrûh değildir. Cemâl için yapılan bir şeyde zînet de hâsıl olursa, zînete niyet etmezse, zarar vermez. Yeni, güzel şeyler giymek de, cemâl için olunca mübah olur, iyi olur. Kibir için olursa haram olur. Giydiği zaman hâlinde bir değişiklik olmazsa, kibir için olmadığı anlaşılır. Sakalın uzunluğu sünnet mikdârı ise, daha uzatmak için yağlamak tahrimen mekrûh olur. Sakalın sünnet mikdârı, bir kabzadır, bir tutamdır. Sakalın, çenedeki ile birlikte bir tutamdan fazlasını kesmek vâcibdir. “Sakalınızı uzatınız!” hadîs-i şerîfi, bir tutamdan fazla uzatınız demek değildir. Sakalı bir tutamdan kısa yapmayın veya tamamen kazımayın demektir. Çünkü, bu hadîsi haber veren Abdullah İbni Ömer ( radıyallahü anh ), sakalının bir tutamdan fazlasını keserdi.”

Îmân: Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Allahü teâlâdan getirdiği açıkça bilinen şeylerin hepsini tasdik etmektir.

Hanefî mezhebi âlimlerinin ekserisi, îmânın kalb ile tasdik dil ile ikrâr etmek olduğunu söylemişlerdir. Kalb ile îmân ettikten sonra dil ile ikrâr etmek, dünyâda müslüman muâmelesi yapılması içindir.

Küfür: Lügatta (sözlükte) örtmek demektir. Dindeki ma’nâsı ise Resûlullahın ( aleyhisselâm ) açıkça bildirmiş olduğu şeyleri yalanlamaktır.

Hanefî mezhebi âlimleri, dîni hafife almak ma’nâsını taşıyan söz ve fiillerin küfrü gerektirdiğini buyurmuşlardır. Meselâ; bile bile kasden abdestsiz namaz kılmak. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) farz ve vacibin dışında fazladan (nafile olarak) yaptığı için, bir sünnet-i seniyyeyi ehemmiyetsiz ve basit görerek devamlı terk etmek gibi.

“Feth-ül-kadîr”de şöyle buyuruluyor: “Küfrü gerektiren bir lafız (söz) ile şaka yapan, küfrü gerektiren sözün ma’nâsına inanmasa da, küfrü gerektiren sözü hafife aldığı, ma’nâsının tehlikeli ve îmânı giderdiğine ehemmiyet vermediği için mürted olur. Küfrü gerektiren lafızlar (sözler) fetvâ kitaplarından öğrenilebilir. Fetvâ kitaplarından küfrü gerektirdiği bildirilen sözler, hakîkaten dinden çıkmayı gerektirir. Ba’zı selefsizler (yeni) ortaya çıkanlar), fetvâlarda şunlar küfrü gerektirir sözü hakîkaten küfre düşürdüğü için değil korkutmak içindir, derler. Böyle söylemek bâtıl bir sözdür. Bu husûsta doğru olan küfrü gerektiren sözlerin ve fiillerin gerçekten küfrü gerektirdiğidir.”

Küfrü gerektiren sözlerden ba’zıları şunlardır: Birisine bu hasta olmaz. Bu, Allahü teâlânın (hâşâ) unuttuğu kimselerdendir, demek. Allahü teâlânın yukarıda veya aşağıda olduğunu söylemek. Bir şeyi söylediğini bildiği hâlde, eğer ben bunu söyledi isem, kâfirim demek. Gaybı bilirmisin, suâline evet bilirim diye cevap vermek. Ben çalınan eşyaları kimin çaldığını bilirim, demek. Bir sünneti hafif görmek. Eğer Allahü teâlâ bana şunu emretseydi yapmazdım demek. Haram yerken veya zinâ gibi haram bir işi yaparken Besmele çekmek. Cennete girdikten sonra Allahü teâlânın görüleceğini inkâr etmek. Büyük ve küçük günahların helâl olduğunu iddia etmek. Kendisine “Ey kâfir, ey yahudi, ey mecûsî” diyen kimseye cevap olarak buyurun emrinize hazırım demek. Günahkâr olan kimsenin tövbeyi unutup, günâhını basit görmesi, günah sebebiyle ceza verileceğine inanmayıp günahları çirkin görmemek. Zulmün, zinânın, haksız yere insan öldürmenin ve hiçbir dinde helâl olmamış olan her haramın, haram olmamasını temenni etmek. Mecûsîlere mahsûs olan nevruz gününde onlara uyarak onlarla beraber yaptıklarını yapmak. Nevruz gününde yemek, içmek için değil de sırf nevrûz gününe ehemmiyet vermek, kıymet vermek ve hürmet olsun diye, daha önce satın almadığı birşeyi satın almak. Nevruz gününde, bir yumurta ile de olsa, bu güne hürmetten dolayı müşriklere hediye vermek.

Dinsizlerin işlerini güzel görmek ittifâkla küfürdür. Hattâ âlimler buyurdular ki: “Mecûsîlerin yemek yerken konuşmamaları güzeldir” demek küfürdür.

Küfrü gerektiren bir sözün söylenmesi için telkinde bulunan kimse imansız olur. Bu telkin oyun tarzında bile olsa yine aynıdır.



1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-4, sh. 192

2) El-A’lâm cild-3, sh. 64

3) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 358

4) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 378

5) Kerâkib-üs-sâire cild-3, sh. 154

6) Fevâid-ül-behiyye sh. 134

7) Şakâyık-ı Nu’mâniyye zeyli (Atâî) cild-1, sh. 34

8) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh. 97, 356, 727, cild-2, sh. 1515, 1661

9) Brockelmann Gal-2, sh. 310

10) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1019

11) Eshâb-ı Kirâm sh. 352

12) İslâm Ahlâkı sh. 209, 270, 416, 528

13) Fâideli Bilgiler sh. 48, 86

14) Kebâir ve segâir

15) Bahr-ür-râik

16) Eşbâh