9. ASIR ÂLİMLERİ

9. ASIR ÂLİMLERİ

HAFS BİN GIYÂS

Hanefî mezhebi imamlarından. Son derece cömert ve dînine bağlı bir zât olup, hadîs âlimidir. İsmi, Hafs bin Gıyâs bin Talk bin Amr en-Nehaî el Kûfî’dir. Künyesi Ebû Amr-ı Hafs’dır. 117 (m. 735) târihinde doğdu. 198 (m. 809)’da Zilhiccenin onuncu günü Kûfe’de vefât etti. Vefâtında hiç bir malı olmadığı halde 900 dirhem altın borcu vardı.

 

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ) in talebesi olup, ondan fıkıh ilmi tahsil etti. Ayrıca sika (güvenilir) olan hadîs imamlarından birisi idi. Halife Hârûn Reşîd zamanında Bağdâd’ın bir mahallesinde iki sene kadılık yaptı. Daha sonra bu vazîfeden Kûfe kadılığına verildi. Onüç sene Kûfe’de kadılık yaptı. Muhammed bin Hamîd’in verdiği habere göre kadı olması şöyle olmuştur: Halife Hârûn Reşîd; Abdullah bin İdrîs, Veki’ bin Cerrah ve Hafs bin Gıyâs’ı huzûruna çağırdı. Üçünden birini kadı yapmak istiyordu. Hârûn Reşîd’in yanına varınca Abdullah bin İdrîs “Esselâmü aleyküm” deyip felçli gibi kendini yere attı. Garip hareketlerde bulundu. Hârûn Reşîd “Elsiz (felçli) ihtiyârı alın götürün bunda fazîlet yoktur” dedi veki’ bin Cerrah da parmağını gözünün, üstüne koyup, “Bir yıldan beri bununla görmedim” dedi. Maksadı parmağı idi. Parmak zaten görmez idi. Fakat o mecliste bulunanlar gözüne işâret ettiğini sanıp, gözü görmeyince kadılık yapamaz dediler. Bu iki ma’nâlı söz ile hem kadılıktan hem de yalandan kurtuldu. Ama Hafs’a gelince o hem çok fakîr hem de borçlu hem de çoluk çocuğu çok idi. Böyle olunca kadılığı kabûl etti. Böyle olmasa o da kabûl etmezdi. Kendisi “Allahü teâlâya yemîn ederim ki leş (ölü hayvan eti) bana helâl olmadıkça (ya’nî açlıktan ölecek kadar fakîr hâle düşmeyince) kadılığı kabûl etmedim.” buyurmuştur. Çünkü ölü hayvan etini ya’nî leşi, ancak açlıktan ölecek olan bir kimsenin, yiyecek olarak leşten başka hiçbir şey bulamadığı zaman, ölmeyecek kadar yemesi helâl olur. Böyle olmasına rağmen son derece haramdan sakınır, kul hakkına riâyet ederdi. Bir gün hastalandı. Bu hastalığı onbeş gün sürdü. Beyt-ül-mâl emînine oğlu ile daha önce aldığı maaşından yüz dirhemi gönderdi ve “Onbeş gündür çalışmadım. Müslümanların hakkıdır, iade ediyorum. Hasta iken çalışmama imkân yoktu. O halde bu parayı alamam” dedi.

 

Hafs bin Gıyâs babasından, İsmail bin Ebî Hâlid, Eş’ab-il Cüdânî, Ebî Mâlik-il-Eşceî, Süleymân et-Teymî, Ubeydullah bin Amr, Mus’ab bin Selîm, Yahyâ bin Saîd, A’meş ve Süfyân-ı Sevrî, İmâm-ı Ebû Yûsuf, Ca’fer-i Sâdık ve daha bir çok zâttan hadîs almış (öğrenmiş)tır. Kendisinden de Ahmed bin Hanbel, Yahyâ bin Muîn, Ali bin el-Medînî, Ebû Nuaym, Ebû Mûsâ, Yahyâ en-Nişapurî. Amr bin Muhammed oğlu Ömer bin Hafs bin Gıyâs ve Kûfelilerin bir çoğu hadîs rivâyet etmişlerdir.

 

Yahyâ bin Muîn: “Hafs, Kûfe ve Bağdâd’ta rivâyet ettiği hadîsleri, hıfzından (ezberden) rivâyet ederdi. Kitap yazmadı. O’nun hıfzından üç dörtbin hadîs yazılıp kitaplara geçti” buyurmuştur. Hafs bin Gıyâs sika (güvenilir) hadîs âlimlerindendir. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel, İbni Muîn, Ya’kub bin Şeybe O’nun sika olup, hafızasının çok kuvvetli olduğunu bildirmişlerdir, İbni Ammar; Hafs bin Gıyâs hadîste cidden çok kuvvetli idi. Ubeydullah bin Sâlih el-Iclî: (Babamdan işittim, Hafs bin Gıyâs sika (güvenilir) ve fakîh bir zât olup, Kûfe kadısı idi. Veki’ bin Cerrah kendisine bir mes’ele sorulduğu zaman: “Kâdımız Hafsa gidiniz ona sorunuz o afif ve şerefli bir müslümandır” diye cevap verirdi).

 

Nesâî de O’nun sika bir râvî olduğunu zikretmiştir. Hüseyn bin Mugîre: (Ba’zı sâlih kimseler demişlerdir ki; “İki köprü arasında bir kayık battı ve bu kayıkta yirmi kadı vardı. Bunların hepsi boğuldular. Bunlardan ancak Hafs bin Gıyâs, Kâsım bin Ma’n ve kadı Şüreyh kurtuldu.”) diye haber vermiştir.”

Hafs bin Gıyâs “Eğer kadılık sebebiyle bana yapılan hürmete sevinseydim helak olurdum” demiştir.

Kâdılığı sırasında da herkesin hakkını gözetir, İslâmiyetin emr ettiği şeyi yapar, bundan en küçük bir taviz vermezdi. Hatîbi Bağdadî: (Hafs bin Gıyâs Bağdâd’ta kadı iken bir gün oturmuş, da’vâya bakıyor idi. Halife Reşîd O’nu çağırması için bir haberci gönderdi ve hemen gelmesini istedi. Hafs haberciye “Bir da’vâya bakıyorum. Bu da’vâlara bakmak için de ücret alıyorum. Bu işi de halifenin emri ile yapıyorum. Bekle da’vâ bitsin öyle geleyim” dedi. Da’vâ bitinceye kadar da yerinden kalkmadı.) diye haber vermiştir.

Abdullah bin Muhammed el-Ca’fî Ebû Ca’fer el-Buhârî diyor ki: (Hafs bin Gıyâs arabların en cömerdlerinden olup, şöyle derdi: “Bir kimse benim yemeğimi yemedikçe ona rivâyette bulunmadım.”)

Velhâsıl Hafs bin Gıyâs fıkıhta İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin talebesi, çok hadîs-i şerîf rivâyet eden sika bir râvî, İslâmın emirlerine uymakta son derece gayretli ve müttekî bir zât idi.

Rivâyet ettiği hadîslerden ba’zıları şunlardır:

“… Her kim riya yaparsa, Allahü teâlâ onun içyüzünü meydana çıkarır.”

“Taşkınlar helak olmuştur.”

“Zekât memuru size geldiği zaman sizden râzı olarak ayrılmalıdır.”

1) Vefeyât-ül-a’yân cild-2, sh. 197

2) Tehzîb-üt-tehzîb cild-2, sh. 415

3) Mîzân-ül-i’tidâl cild-1, sh. 567

4) El-Fevâid-ül-Behiyye sh. 68

5) Tezkiret-ül-huffâz cild-1, sh. 297

6) Târîh-i Bağdâd cild-8, sh. 188

7) Tabakât-ı İbni Sa’d cild-6, sh. 346, 358, 369

8) Miftâh-üs-Se’âde cild-2, sh. 255

9) El-A’lâm cild-2, sh. 264

 

 

VEKÎ’ BİN CERRÂH

Yüksek din ilimlerinde yetişip, ilme büyük hizmetleri olan İslâm âlimlerinden. İsmi Vekî’, künyesi Ebû Süfyân’dır. Babası Kûfe Beyt-ül-mal nâzırı el-Cerrâh idi. Nesebi Ebû Süfyân Vekî’ bin el-Cerrâh bin Melîh bin Adiyy’l-Fers bin Süfyân bin el-Hâris bin Amr bin Ubeyd bin Ruâs bin Kilâb bin Rebîâ bin Âmir bin Sasâ’dır. Aslen Nişâbûrlu veya Sindli olup, Rûvâr kabilesine mensûbtur. Irak’ta Kûfe şehrinin Feyd köyünde 127, 128, 129 (m. 746) târihlerinde doğduğu rivâyet edilir. Feyd Köyü’nde 197 (m. 812) senesi hac dönüşü vefât etti. Kabri hac yolunda “Ahırü’l-Kubûr” sayılan Cebel’dedir.

Vekî’, devrin en meşhûr ilim merkezlerinden Kûfe’de büyüyüp, yetişti. İslâm terbiyesiyle yetişip, ahlâklandı. Ehl-i sünnetin amelde en büyük mezhebi Hanefî mezhebinin kurucusu İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ) ve O’nun talebelerinden Züfer bin Huzeyl, Ebû Yûsuf, büyük İslâm âlimlerinden müctehid Süfyân-ı Sevrî (r.anhüm) dâhil, devrin pek çok âliminden ders aldı. Onların sohbetinde bulunup, ilmin derinliklerine vâkıf olarak, yüksek mertebelere kavuştu. Hişâm bin Urve, Süfyân bin Uyeyne, Süfyân-ı Sevrî, Evzâî, Şu’be bin Haccâc gibi muhaddislerden hadîs-i şerîf dinledi. İlmi geniş, hafızası fevkalâde kuvvetli olup, işitmiş olduğu hiçbir hadîs-i şerîfi unutmazdı. Hem ilim öğrenmeye çalışır, hem gece ve gündüzün çoğu zamanında ibâdetle meşgûl olur, hem de ilmi yayardı. Şafiî mezhebirin kurucusu İmâm-ı Şafiî, Hanbelî mezhebinin kurucusu Ahmed bin Hanbel ve büyük İslâm âlimlerinden Abdullah bin Mübârek, İbni Râheveyh, Yahyâ bin Âdem (r.anhüm) ondan hadîs-i şerîf dinlediler. Fıkıh ilmini öğrendiler.

Hanbelî mezhebinin reîsi İmâm-ı Ahmed bin Hanbel buyurdu ki, “O dînî ilimlerde üstâd idi; gözlerim Vekî’nin mislini (benzerini) görmemiştir. O hadîs ezberler, fıkıh müzâkere eder, ibâdet ve tâatle uğraşır, hepsinde güzelce muvaffak olur, kimsenin aleyhinde söz söylemezdi. Vekî’nin eserlerine itinâ ediniz. Ben ondan ziyâde ilmi kavramış kimse görmedim.”

Hadîs ilminde sika ya’nî güvenilir, sağlamdır, senet ve huccettir. Âlimler O’nun muhaddisliğini (hadîs ilmini) çok övmüşlerdir. Vekî’ bin Cerrah hazretleri hadîslerin tasnif edilmesinde büyük hizmeti geçti. Hadîs ilmine dâir, el-Müsned, Kitabü’s-Sünen, el-Cüz’ adlı eserleri yazdı. Müfessir olup, ikinci tabakaya mensûbtur. Tefsîre dâir, Tefsîr-i Vekî de denilen Tefsîrul-Kur’ân adındaki eserinden, İbni İshâk’ın el-Keşfü ve’l-beyân adlı tefsîrinde rivâyetler vardır. Fıkıhta İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin ictihâdlarına uyardı. Ebû Hanîfe’nin reyi ile fetvâ verirdi. Hocası ise İmâm-ı a’zam ve O’nun talebelerinden Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Züfer’dir. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel ( radıyallahü anh ) O’nun fıkıh ilmi hakkında; “Fıkhı güzel müzâkere eder, ictihâdını da güzel yapardı” buyurdu. İbni Ammar’ın rivâyetine göre zamanında Kûfe’nin en fakîhi idi. Abbasî halifelerinden Hârûn Reşîd kadılık teklif ettiyse de, kabûl etmedi.

 

Vekî’ bin Cerrah, vaktinin çoğunu ilim meclislerinde geçirirdi. Gece sahura kalkıp, sabah namazından öğle vakti öncesine kadar ilim meclisinde, muhaddislerin yanında bulunurdu. Öğle namazına kadar kaylûle yapıp, uyurdu. Öğle namazını cemaatla kıldıktan sonra tekrar ilim meclisine gidip, ikindiye kadar fıkıh ile meşgûl olurdu. İkindiden akşam namazı vaktine kadar Kur’ân-ı kerîmin tedrisi ve ibâdet ile meşgûl olurdu. İftar için evine gidip, hazırlanan yiyeceklerden akrabalarına da ikram ederdi. Geceleri nafile namaz kılıp, Kur’ân-ı kerîm okur, istiğfar (tövbe) ederdi. Bütün günlerini böyle geçirirdi. Bayramlar ve yevm-i şek hariç, senenin diğer günlerini oruçla geçirirdi. Oruçlu olduğunu saklamaya çalışırdı. Yahyâ bin Eksem, O’nun günlük hayatını şöyle anlatır: “Vekî’ ile hazar ve seferde beraber arkadaşlıkta bulundum. Bütün günlerini oruçlu geçirip, her gece Kur’ân-ı kerîmi hatm ederdi” Âlimler ve devrinde yaşayanlar O’nun hakkında şunları söylerler:

Ahmed bin Hanbel; “İlim ve haramlardan kaçmada, ihlâs ile ibâdet etmede onun gibi birini görmedim.”

 

Bizzat kendisi, “Biz ilmin talebini, oruçla takviye ettik ve ilmin gösterdiği yolda amel ettik” ve “Kırk sene kadar dünyâ lezzetlerinden bir şey tatmadık” buyurdu.

Talebesi İmâm-ı Şafiî, bir gün kendisine gelip hafızasının zayıfladığından bahsedince, O da günahlardan kaçınmanın lüzumunu anlattı. İmâm-ı Şafiî bunu Şu şiir ile dile getirdi: “Vekî’e hafızam zayıftır dedim, Bana, her günahtan uzak dur, dedi. İlim, ilâhi nûrlardan bir nûrdur. Bu nûru âsîye vermez, diye söyledi.”

Birisi kendisine eziyet etse, hemen oracıkta oturur, çok üzülür ve “Eğer Allahü teâlâya karşı bir günah işlemeseydim, Allahü teâlâ bunu başıma musallat etmezdi.” der, istiğfara başlar, cenâb-ı Haktan günahının bağışlanmasını yalvarırdı.

Vekî’nin tefsîr, hadîs, fıkıh, ahlâk ve çeşitli ilimlere dâir eserleri vardır. Tefsîr-ül-Kur’ân, el-Cüz’, Kitab-üz-Zühd’ün yazma nüshaları mevcût olup, el-Musannef, el-Müsned, Kitabü’s-Sünen, Kitab’ül-Ma’rife, Târih kitaplarının nüshaları mevcût değilse de adları kaynaklarda zikr edilir.

Buyurdular ki: “Hak ehline tarif edilen yol, esas gayedir. Ona girmek ve ötelere ulaşmak için, sâdık olmak lâzımdır. Başka türlü olmaz..”

“Dünyalığa düşkün olmayınız. Ondan sadece ihtiyâcınız kadar alınız. O aldığınız da helâl yoldan olsun.”

“Helâlin hesabı, haramın cezası vardır.” “Vera”, şüpheli şeylerden sakınmaktır.”

“Akıllı, Hak teâlânın azamet ve kudretini anlayandır. Yoksa, dünyânın hîle ve desiselerine saparak, dolap çeviren kimse değildir.”

“Kim, Kur’ân-ı kerîm mahlûktur derse, küfre girmiştir.”

Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden biri:

“Her kim rıfktan (yumuşaklıktan) mahrûm, olursa, hayırdan mahrûm olur.”

1) Tabakât-ı İbni Sa’d cild-6, sh. 380, 394

2) Tezkiret-ül-huffâz cild-1, sh. 280

3) El-Bidâye ven-nihâye cild-10, sh. 213

4) Vefeyât-ül-a’yân cild-2, sh. 215

5) Fevâid-ül-behiyye sh. 222

6) Kitâb-ul-ümm sh. 3

7) Hilyet-ül-evliyâ cild-8, sh. 369

8) Takdimet-ül-cerh sh. 219

9) Târîh-i Dımaşk, cild-11, sh. 140

10) Târîh-i Bağdâd, cild-13, sh. 466

11) Miftâh-üs-se’âde, cild-2, sh. 254

12) Tabakât-ı Hanâbile, cild-1, sh. 257

13) Kevâkib-üd-düriyye, cild-1, sh. 177

14) Fâideli Bilgiler, sh. 114

 

HASEN BİN ZİYÂD

Hanefî fıkh âlimlerinden. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin yetiştirdiği müctehidlerden. İsmi Hasen bin Ziyâd, künyesi Ebû Âli, lakabı ise, el-Lü’lüî’dir. Bu lakab, kendisine inci satıcılığı yaptığı için verilmiştir. Aslen Medîneli eshâb olan Ensâr’ın soyundandır. 116 (m. 734) yılında Kûfe’de doğmuştur. Kâdılık yaptı. Hâfızası kuvvetli olup, İmâm-ı a’zamın rivâyetlerini ezberlemişti. Ömrü boyunca İslâmiyete hizmet eden bir hayat yaşadıktan sonra, 204 (m. 819) yılında vefât etmiştir.

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ve İbn-i Cüreyc’den hadîs öğrenip rivâyet eden Hasen bin Ziyâd, “İbn-i Cüreyc’den onikibin hadîs işittim. Bunların hepsine, fıkh âlimleri muhtaçtır” buyurmuştur. Uzun seneler İmâm-ı a’zamın talebeliğini yapan Hasen bin Ziyâd müctehiddir. Fakat bu hâli, âlimliğin en yüksek derecesi olan mutlak müctehidlik olmayıp, müctehidliğin ikinci derecesi olan, mezhebte müctehidliktir. Bunun için Hasen bin Ziyâd’ın ictihâdları, Hanefî mezhebindedir. Çünkü o, İmâm-ı a’zamın talebesidir. Kendisi ile ilgili olarak İslâm âlimleri buyurdular ki: “Müftîve hâkim, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin sözüne uygun olarak fetvâ verir. Aradığını onun sözlerinde açıkça bulamazsa, İmâm-ı Ebû Yûsuf’un sözünü alır. Onun sözlerinde bulamazsa, İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin sözünü alır. Ondan sonra İmâm-ı Züfer’in, daha sonra Hasen bin Ziyâd’ın sözünü alır.” (İbn-i Âbidîn cild-1, sh. 301)

Hasen bin Ziyâd, uyanık, zekî ve fakîh bir zât idi. Yahyâ bin Âdem “Hasen bin Ziyâd’dan daha fakîh bir kimseye rastlamadım” demiştir. Gayet zekî olan Hasen bin Ziyâd, bütün rey eshâbının (Irak âlimlerinin) sözünü ezberlemişti.

Muhammed bin Semâa el-Kâdî, Muhammed bin Şüca’ es-Selcî, Şuayb bin Eyyûb; Hasen bin Ziyâd’dan ders almıştır ve rivâyetlerde bulunmuşlardır. Uzun müddet Kûfe’de bulunan Hasen bin Ziyâd, daha sonra Bağdâd’a geldi. Bâğdad’da iken Hafs bin Gıyâs’ın yerine, 194 yılında kadı yapıldı. Daha sonra bu vazîfesinden istifâ etti. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin rivâyetlerinde hafız olan Hasen bin Ziyâd, kadılık makamına oturduğu zaman, kendisinden tevfîk gider, bildiklerini unuturdu. En iyi bildiği mes’eleyi dahi arkadaşlarına sormak mecbûriyetinde kalırdı. Hüküm meclisinden ayrıldığı zaman, unuttuğu şeyler yeniden aklına gelirdi. Bükâlî ( radıyallahü anh ) kendisine haber gönderip: “Sen bu hâlinle kadılık yapamazsın istifâ et” dedi. Bunun üzerine o da istifâ edip rahata kavuştu.

Huy bakımından gayet güzel huylu olan Hasen bin Ziyâd, ibâdet, haramlardan sakınmak ve İslâmiyetin emirlerine uymakta çok gayretli idi. Ahmed bin Abdülhamîd el-Hârisî “Hasen bin Ziyâd’dan daha güzel huylusunu görmedim” buyurdu. Allahü teâlâdan korkusunun alâmetlerinden birisi de şu hâdisedir Torunu Muhammed şöyle anlatır: “Dedem bir mes’elede yanılmıştı. O zaman hemen bir adam tutup ona “Hasen filân gün, falan mes’elede hatâ etti” diye bağırttı. Bundan sonra uzun bir müddet fetvâ vermedi. Soran kimse gelip, ona bu mes’elede yanıldığını söyleyinceye kadar, talebelerine ders de vermedi”

Kendi yediği yemeklerden, hizmetçi ve kölelerine de yedirir, kendi giydiği elbiseden, kölelerine de giydirirdi. Ahmed bin Abdülhamîd el-Hârisî: “Hasen bin Ziyâd’dan daha âlim bir kimse görmedim. Suâl sormakta, insanların en iyilerinden idi.”

Bir câriyesi vardı. Ne zaman kendisi, yemek, abdest veya bir başka şeyle meşgûl olsa, o işi bitinceye kadar, câriye ona ba’zı mes’eleler okurdu. Nasır bin Yahyâ şöyle anlatır: “İmâm Hasen, gece ve gündüz zamanlarını taksim etmişti. Önce sabah namazını kılar, sonra fürû mes’elelerini okutmağa başlardı. Kaba kuşluğa kadar bu hâl devam ederdi. Sonra evine gider, ba’zı işlerini görürdü. Öğleye kadar işlerine ve evine bakardı. Sonra öğle namazına çıkar, namazdan sonra ikindiye kadar suâlleri cevaplandırırdı, ikindiyi kılıp, fıkh usûlü ilmini öğretir ve münâzara ederlerdi. Bu, akşama kadar sürerdi Akşamı kılıp evine dönerdi. Sonra evinden çıkıp, zor ve karışık mes’eleleri söyler ve bunları çözerdi. Bu hâl yatsıya kadar devam ederdi. Yatsı namazını kılınca, çeşitli mes’eleler hakkında konuşur, vasıyyet ve nasîhat ederek, gecenin üçte biri geçinceye kadar devam ederdi. İlimden konuşmaktan asla yorulmazdı, insanların en güzel suâl soranlarındandı. Nitekim, Hasen bin Ziyâd, hayatını şu ifadesiyle ortaya koymaktadır. “Evimde 40 sene yatmadım. Her zaman önümde kandil yanardı.” Hocası İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe gibi, kırk yıl gece uykusu uyumamıştır. Hasen bin Ziyâd’ın yazmış olduğu birçok kıymetli kitapları vardır Edeb-ül-kâdî, Muharrer, Meân-il eymân, el-Harac, el-Ferâid, en-Nefekât bunlardan ba’zılarıdır.

Hasen bin Ziyâd’ın ( radıyallahü anh ) ictihâd ve fıkhı beyanlarından bazıları: Namazda, başkalarının duyacağı kadar yüksek sesle gülen kimsenin, o namazı bozulur, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’den ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti. “Teravih namazı, terk edilmesi caiz olmayan bir sünnettir.”

1) Fevâid-ül-behiyye sh. 60, 61

2) Mîzân-ül-i’tidâl cild-1, sh. 491

3) Târîh-i Bağdâd cild-7, sh. 314

4) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh. 255

5) Mu’cem-ül-müellifîn cild-3, sh. 226

6) Fihrist, cild-1, sh. 204

7) Keşf-üz-zünûn, sh. 1415, 1470, 1374

8) Kâmûs-ul-a’lâm cild-3, sh. 1945

 

ESED BİN AMR (KÂDI BECLÎ KÛFÎ)

Hanefî mezhebinde meşhûr fıkıh âlimlerinden. Künyesi, Ebü’l-Müznir’dir. Doğum târihi bilinmemektedir. 188 veya 189 (m. 804) senesinde vefât etmiştir. İlmi İmâm-ı a’zamdan öğrendi. Onun yetiştirdiği yüzlerce âlim arasında ilk on âlimden biri de Esed bin Amr’dır. Hadîs ilminde de âlim olup, bu ilimdeki kıymeti husûsunda değişik değerlendirmeler yapılmıştır. Ahmed bin Hanbel, O’nun hadîs ilminde sika (güvenilir) olduğunu söylemiştir.

Esed bin Amr, hocası İmâm-ı a’zamın kitablarını ilk yazan âlimdir. İmâm-ı Ebû Yûsuf’dan sonra Hârûn Reşîd’in Bağdâd kadılığını, sonra da Vâsıf kadılığını yapmıştır. Hârûn Reşîd’in kızı ile evlenmişti. 188 (m. 803) senesinde Hârûn Reşîd ile beraber hacca gitmiştir.

1) El-A’lâm cild-1, sh. 298

2) Şezerât-üz-zeheb cild-1, sh. 326

3) Fevâid-ül-behiyye sh. 44

4) Mîzân-ül-i’tidâl cild-1, sh. 206

5) Târîh-i Bağdâd cild-7, sh. 16

 

İSMÂİL BİN HAMMÂD BİN EBÛ HANÎFE

Fıkıh âlimi. Hanefî mezhebinin büyük âlimlerindendir. İmâm-ı a’zamın ( radıyallahü anh ) torunudur. Künyesi, Ebû Hayyân veya Ebû Abdullah’tır. Basra, Rakka ve Bağdâd’ın doğusunda kadılık yaptı. O devirde dedesi Ebû Hanîfe’nin ( radıyallahü anh ) mezhebini en iyi bilen İsmail bin Hammâd ( radıyallahü anh ) idi. Genç yaşta 212 (m. 827) senesinde vefât etti. Bağdâd’da dedesinin yanına defn edildi.

Dedesi İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’ye yetişemeyen İsmail bin Hammâd, ilmi ilk önce babası Hammâd bin Ebû Hanîfe’den aldı. Babasından başka; Mâlik bin Mugaffel, Ömer bin Zer, Muhammed bin Abdurrahmân bin Ebî Zi’b, Kâsım bin Main ve Ebû Şihâbi’l-Hannâd’dan ilim tahsil edip, rivâyette bulundu. Hasen bin Ziyad’dan fıkıh öğrendi.

194 (m. 810) senesinde Halife Muhammed el-Emîn tarafından Kâdı Muhammed bin Abdullah el-Ensârînin yerine, Bağdâd’ın doğu kısmına (Resâfe’ye) kadı ta’yin edildi. Daha sonra 210 (m. 825) yılında Basra’ya kadı oldu. Îsâ bin Ebân’ın kadılığa ta’yiniyle, bir sene sonra o vazîfeden alındı. Basra’ya tekrar kadı ta’yin edildiği zaman, yolda gelirken felç oldu. İzin isteyip vazîfeden ayrıldı. Çok geçmeden de vefât etti. Dünyâya değer vermemesi, ibâdete düşkünlüğü, verdiği hükümlerde isâbet ve adâleti, dîninin sağlamlığı, ince mes’elelere vukûfiyeti ve güzel ahlâkı ile örnek oldu.

İsmail bin Hammâd’dan, Gassan bin Mufaddal el-Gulâbî, Ömer bin İbrâhîm es-Sekafî, Sehl bin Osman el-Askerî, Abdülmü’min bin Ali er-Râzî gibi âlimler ilim tahsil edip, hadîs-i şerîf rivâyet ettiler. Ebû Sa’îd Berde’îde kendisinden fıkıh öğrendi.

Muhammed bin Abdullah Ensârî, “Hazreti Ömer devrinden bu yana, İsmail bin Hammâd bin Ebû Hanîfe’den daha iyi bir kadı ta’yin edilmedi” deyince, “Hasen-i Basrî de mi?” diye soruldu, “Hayır! O hariç” diye cevap verdi.

İsmail bin Hammâd’a, felçli hâlde iken bir adam geldi. O’nun felçli hâlini görünce “Senin yarı yerin gitmiş” dedi. İsmail bin Hammâd ( radıyallahü anh ) bunu diyene karşı, “Değil benim yarım, benden bir kıl da kalsa, sana kadılık yapmaya yeter” cevâbını verdi. Basra kadılığından ayrılırken müslümanlar, “Sen bizim kanımızı ve malımızı korudun” diyerek duâlarla uğurladılar. Yerine yirmi yaşındaki Yahyâ bin Eksem ( radıyallahü anh ) kadı ta’yin edildi.

İsmail bin Hammâd, genç yaşta vefât etmesine rağmen, birçok kitap yazdı. Bunlardan Hanefî fıkhını toplayarak rivâyette bulunduğu, Kitâb-ı Câmi’ fî furûi’l-fıkhı’l-Hanefî, Kitâbü’l-İrcâ ve Kaderiyye fırkasını tenkit ettiği Kitâbü’r-redd-i ale’l-Kaderiyye adlı eserleri bilinmektedir.

1) El-Fevâîd-ül-behiyye sh. 46

2) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh. 258

3) Mu’cem-ül-müellifîn cild-2, sh. 268

4) El-A’lâm cild-1, sh. 313

5) Târîh-i Bağdâd cild-6, sh. 243

6) Tabakât-ül-Fukahâ sh. 25

 

ABDÜLHAMÎD BİN ABDÜLAZÎZ

Büyük Hanefî kadılarından (hâkimlerinden). Künyesi Ebû Hâzım’dır. Doğum târihi bilinmemektedir. 292 (m. 905) târihinde vefât etti. Aslen Basralı olup, Bağdât’da yerleşmiştir. Hilâl bin Yahyâ el-Basrî ve Îsâ bin Ebân ve daha birçok âlimden (r.aleyhim) ilim aldı. Mükrim bin Ahmed el-Kâdî ve daha başkaları da ondan ilim öğrendi. Büyük fıkıh âlimi Tahâvî ve Ebû Tâhir ed-Debbâs onun yanında yetişip âlim oldular. Ebü’l-Hasen Kerhî onunla görüşüp, meclisinde bulundu. Şam, Kûfe ve Kerh’de kadılık yaptı. Sika (güvenilir) vera’ sahibi (şüphelilerden sakınan) büyük bir âlimdi. İslâmın emir ve yasaklarına çok dikkat ederdi. Hesap ve ferâiz, taksim, zirâat, cebir ilimlerini çok iyi bilirdi. Âlimlerden Ubeydullah bin Süleymân: “Muveffik ve Kâdı Ebû Hazım gibi akıllı kimseler görmedim. Ancak, Ebû Hazım hesap ilminde fevkalâde bir zât idi.” Ebû Berze el-Hâsib, “Gördüklerim arasına Ebû Hâzım’dan hesabı daha iyi bilen birisine rastlamadım” der.

El-Muhâdar ve’s-Sicillât, Edeb-ül-kâdî, Lübâb-ül-ferâiz. Şerhu Câmi-ül-kebîr üş Şeybânî, Emâli adlı eserleri vardır.

İbni Habîb ez-Zâr’i buyurdu ki: “Abdülhamid bin Abdülazîz daha kadı olmadan da bizim aramızda herhangi bir anlaşmazlık olursa, O’na gider ve arz ederdik. O, makam ve rütbesi ne olursa olsun, adâletle hüküm vermekten çekinmezdi.” Kadı el-Veki’anlatır: Halife Mu’tedid zamanında, kadı Ebû Hazım bana ekmek için ba’zı vakıf araziler vermişti. Bunların bir kısmı Hasan bin Sehl denen zâtın yaptığı vakıflar idi. Burası Hüsna diye bilinen Halife Mu’tedid’e âit bir saraya da yakındı. Bu sarayın masrafı çoktu. Mu’tedid, elimde bulunan Hasan bin Sehl vakfının bir kısmını bu saraya tahsis etmişti. Nihâyet, sene sonu gelip, bu vakıf arazisindeki Mu’tedid’in saray için ayırdıklarının dışında, bütün hâsılatı toplamıştım. Ebû Hâzım’a gidip, durumu bildirdim. Hâsılatı, ehli arasında dağıtmak için izin istedim. Bana, “Emîr-ül-mü’minîne âit olanları da topladın mı?” diye sordu. Ben de “Halife’den onu istemeye kim cesâret edebilir?” dedim. Bunun üzerine: “Vallahi, onları da toplayıp almadıkça ben onların taksimini yapmam” dedi. Sonra bana: “Git hemen halifeden onları iste” dedi. “Beni ona kim götürecek” dedim. “Falancaya git, benim önemli bir iş için gönderdiğimi kendisine söyle. Oraya varınca dediklerimi söylersin.” dedi. Ben o zâtın yanına gittim. Aynısını anlattım. Gün sonu idi. Beni halifenin yanına götürdü.. Nihâyet halifenin huzûruna girince, çok önemli bir hâdise olduğunu zannetti. Durumu bir hayli merak etmişti. “Anlat bakalım” dedi. Ben şöyle anlattım. “Ey mü’minlerin emîri! Kâdı Ebû Hazım; Hasan bin Sehl vakıflarını bana vermişti. Oranın bir kısmını siz, kendi sarayınıza tahsis etmiştiniz. Şimdi ben, bu senenin malını topladım. Kâdı Ebû Hazım’a taksim etmesini arz ettim. Ancak, sizin sarayınıza tahsis ettiğiniz kısmın hâsılatının da toplanmasını, aksi takdîrde böyle bir dağıtım işini kabûl etmiyeceğini söyledi. Şu anda beni bunun için gönderdi. Aynen bu durumu, zât-ı âlinize bildirmemi emretti” Halife Mu’tedid bunları duyunca, sustu ve düşünmeye başladı. Bir müddet sonra, “Kâdı Ebû Hazım Abdülhamid isâbet etmiştir” dedi. Yakın görevlilerinden olan Sâfi’yi çağırdı. Gelince: “Hemen para sandığını getir” dedi. Safi güzel bir sandık getirdi. Halife, “Ne kadar vermem gerekiyor?” dedi. Vekî’ “Geçen sene, oradan dörtyüz dinar aldım.” dedim. Bunun üzerine, kasadan dörtyüz dinar verdi. Böylece, Mu’tedid’den saray için tahsis ettiği yerin hâsılatının parasını aldım.

Sonra, Kâdı Ebû Hâzım’ın yanına gittim. Bana: “Onları da yanındakilere ilâve et, verilmesi gereken yerlere ver. Sakın tehir etme” dedi. Ben de onun dediği gibi yaptım. Fakirlere dağıttım. Hak ve adâlet üzerine yürüyen, bu husûsta en ufak bir haksızlığa bile tahammülü olmayan Ebû Hazım Adulhamid’in, bu örnek hareketini insanlar duyunca çok sevindi. Ona teşekkürlerini bildirdiler. Halife Mu’tedid de tebrik edildi. Çünkü, o da, makam ve rütbe itibariyle elinde bütün imkânlar varken, buna rağmen, Kâdısının verdiği isâbetli bir kararı kabûl edebilme büyüklüğünü göstermişti.

1) El-A’lâm cild-3, sh. 287

2) Târîh-i Bağdâd cild-11, sh. 62

3) El-Fevâid-il-Behiyye sh. 82

4) Mu’cem-ul-müellifîn cild-5, sh. 101

5) El-Cevâhir-ül-mudiyye cild-1, sh. 296

6) Tâc-üt-terâcim sh. 4

EBÛ HAFS-I KEBÎR

Hanefî fıkıh âlimlerinden. Adı, Ahmed bin Hafs’dır. “Ebû Hafs-ı Kebîr” künyesi ile meşhûrdur. Buhâra’da yetişen Hanefî âlimlerinin büyüklerindendir. İmâm-ı Muhammed Şeybânî’den fıkıh ilmini öğrendi. Bu ilimde, ictihâd derecesine yükseldi. Buhâra’da ilmî reîslik kendisine verildi. “Reîs-ül-ulemâ” (âlimlerin reîsi) ünvanına sahip oldu. 264 (m. 877) senesi Ramazan ayında Buhâra’da iken vefât etti.

Hanefî mezhebinde büyük bir âlimdir. İlimde yükselmesi şöyle oldu: Gençlik yıllarının başındaydı. Evlenmek istedi. İlim ve iffet sahibi, sâliha bir kız ile kendisini evlendirdiler. Evliliğinin birinci gecesi, kız buna “Kadınların âdet hâlleri ile ilgili hayız ilmini öğrendin mi?” dedi. “Hayır!” diye cevap verince, kız: “Allahü teâlâ, Tahrîm sûresi 6. âyet-i kerîmesinde “Kendinizi ve emrinizde olanları Cehennem ateşinden koruyun!” buyurdu. Câhil olan nasıl koruyabilir? dedi. Bu söz, Ahmed bin Hafs’a hoş geldi. Hanımını Allahü teâlâya emânet ederek, Merv şehrinde onbeş yıl ilim tahsil edip, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin yüksek talebelerinden olan İmâm-ı Muhammed’den de ders aldı. Vatanına dönmesi için ona izin verdi. Hocası buna “Ebû Hafs-ı Kebîr” adını koymuştu. Dönüşünde, yanında Ebû Süleymân-ı Cürcânî de vardı. Harezm’de, Ceyhun ırmağının üzerinden geçerken, Ebû Hafs’ın kitapları suya düştü. Ebû Süleymân’dan yazmak için kitaplarını âriyet (ödünç) olarak istedi. O da, “Sen, öyle ilim öğrenmeliydin ki, kitaba ihtiyâcın kalmamalıydı” dedi. Ebû Hafs, geri dönüp Merv şehrine geldi. Altı senede o kitapları ezberledi. Âlim olarak hanımının yanına döndü. Buhâralılar, suyun kenarına kadar onu karşılamaya geldiler. Çok izzet, ikram ve ta’zîmde bulundular.

Ebû Hafs-ı Kebîr’in oğlu Muhammed de, Hanefî mezhebinde büyük bir âlimdir. Oğlunun künyesi de, “Ebû Hafs-ı Sagîr” idi. “Ebû Abdullah-ı Buhârî” de denildi. Mâverâünnehrde yetişen Hanefî âlimlerinin, ondördüncü tabakasından olduğunu, Zehebî (Siyerü a’lâmin-nübelâ) adındaki eserinde zikretmektedir. Ebû Hafs-ı Kebîr’in oğlu Muhammed bin Ahmed, büyük bir âlim olan babasından fıkıh ilmini öğrendi. O da, babası gibi, Buhârâ âlimleri arasında “Reîsül-ulemâ” (âlimlerin reîsi) oldu. Hattâ ilim öğrenmek için seyahatlere çıkmış, Ebû Velîd-i Tayâlisî, Hamîdî, Yahyâ bin Maîn ve daha başka âlimlerden ilim aldı ve hadîs-i şerîf öğrenip rivâyette bulundu. (Kitâb-ül-ehvû vel-ihtilâf) ve (er-Reddü alel-Lafziyye) adında meşhûr iki eseri vardır. (er-Reddü alâ-ehlil-hevâ) kitabı da, Ebû Hafs-ı Sagîr’indir. Keşf-üz-zünûn’da (R) harfinde, babası Ebû Hafs-ı Kebîr’e âit olduğunun bildirmesi bir yanlışlıktır.

Ebû Hafs-ı Kebîr, Ehl-i sünnetin ve Hanefî mezhebinin reîsi İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin, ilimde ve ictihâdda yüksek talebelerinden olan büyük âlim Muhammed bin Hasen eş-Şeybânî’nin derslerinde bulunup Hanefî fıkhında yüksek bir dereceye ulaştı. Kendisinden de, meşhûr imamlar (yüksek âlimler) fıkıh ilmini aldılar ve rivâyette bulundular. O, dinde yüksek ve güvenilir âlim, haramlardan sakınma husûsunda vera’ ve zühd sahibi olup, Resûlullahın sünnetlerine tâbi olmada çok ileri, Rabbânî ilimlere sahip olan bir evliyâ idi. Oğlu Ebû Abdullah-ı Buhârî de, babasının sahip olduğu bütün bu üstünlüklere mâlikti. O da büyük bir imamdı.

Ebû Hafs-ı Kebîr ile Sahîh-i Buhârî sahibi İsmail bin Muhammed el-Buhârî arasında geçen hikâye, birçok kitapta zikredilmektedir. Bunun vukû’ bulması ise, mümkün olmayacak bir durumdur.

1) Fevâid-ül-behiyye fî terâcimi’l-Hânefiyye, sh. 18

2) Rıyâdün-Nâsıhîn sh. 133

3) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 513

 

YAHYÂ BİN EKSEM

Hanefî fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. İlmi çok, fikri parlak, kadri yüksek, şânı yüce bir zât olup, ismi, Yahyâ bin Eksem bin Muhammed et-Temîmî el-Esedî el-Mervezî’dir. Künyesi, Ebû Muhammed’dir. Nesebi, meşhûr Arap hâkimlerinden Eksem bin Sayfi’ye dayanır. 159 (m. 775) senesinde Merv’de doğdu. 242 (m. 856)’de hacdan dönerken Rebze’de 83 yaşında vefât etti.

İmâm-ı Muhammed Şeybânî, Abdullah bin Mübârek, Fadl bin Mûsâ es-Sinânî, Hafs bin Abdurrahmân en-Nişâbûrî, Mihrân bin Ebî Ömer er-Râziyyîn, Süfyân bin Uyeyne ve daha başka âlimlerin (r.aleyhim) derslerini dinleyip, onlardan rivâyette bulunmuştur. Kendisinden de, Muhammed bin İsmail el-Buhârî, Ebû Hâtem er-Râzî, İsmail bin İshâk el-Kâdî ve kardeşi Hammâd bin İshâk gibi birçok âlimler rivâyette bulunmuşlardır.

Yahyâ bin Eksem hazretleri, İmâm-ı a’zamın ( radıyallahü anh ) torunu İsmail’den sonra, henüz yirmi yaşında iken Basra şehrine kadı ta’yin edildi. Basralılar, yeni ta’yin olan kadı efendinin bu kadar genç yaşta olmasına hayret edip, “Kâdımız kaç yaşındadır?” denilince; “Ben, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Mekke-i mükerremeye kadı ta’yin ettiği Attâb’dan ( radıyallahü anh ) ve Yemen’e kadı ta’yin ettiği Mu’âz bin Cebel’den daha yaşlıyım” buyurdu.

Hatîb el-Bağdâdî onun hakkında şöyle der: “Yahyâ bin Eksem, Ehl-i sünnet ve’l-cemâat i’tikâdı üzere olup, bid’atden çok sakınırdı.”

Talha bin Muhammed bin Ca’fer der ki: “Gelmiş geçmiş ilim ehlinin büyüklerinden, büyük küçük herkesin tanıdığı meşhûr bir âlimdir. İlmi ve fazîleti çok idi. Herkes ile çok iyi geçinirdi. Edebi pek fazla idi. Güç işleri kolayca hallederdi… Halife Me’mûn’un yanında kıymeti herkesten daha fazlaydı. Me’mûn onu kadı ve memleket işlerini tanzim etmekle (düzenlemekle) görevlendirdi. Vezirler bile onun mütâlâa ve görüşünü almadan hiç bir iş yapamazlardı.”

Ebû Ayna: “Zamanın tanınmış kişilerinden birisine, Yahyâ bin Eksem’in mi, yoksa, yine onun gibi halîfenin yanında kıymeti olan, İbn-i Ebî Duât’ın mı daha üstün olduğu soruldu. O zât, Yahyâ bin Eksem’in daha üstün olduğunu, çünkü onun, yalnız dostlarıyla değil, hasmı ve düşmanlarıyla bile iyi geçindiğini, herkese iyi ve güzel muâmelede bulunduğunu söyledi.”

Yahyâ bin Eksem, Me’mûn’un çocuklarının terbiyesi ile görevlendirilmişti. Yahyâ bin Eksem, Me’mûn zamanında mahkeme reîsliği yapıyordu. Ona birisi gelip: “Allahü teâlâ kadımıza iyilikler verip, halini iyi eylesin. Bana yemek yemede ölçüm ne olsun, söyler misin?” dedi. Yahyâ bin Eksem, “Açlık ile tokluk arasında yiyeceksin” dedi. O kimse tekrar, “Gülmede ölçü ne olacak?” deyince “Yüzünde açıklık olacak. Fakat sesini yükseltmiyeceksin” cevabını verdi. “Ağlama hakkında ne dersin?” diye sorunca, “Allahü teâlânın korkusundan ağladığını kimseye söyleme” cevâbını verdi. “Amellerimi gizleme husûsunda ne söylersin?” deyince, “Gücünün yettiği kadar gizle” diye cevap verdi. “Amelimden ne kadar göstereyim?” deyince de, “Sâlih kimselerin sana uyacağı, insanların sana i’timâd edebileceği kadar” cevâbını verdi. Bu suâlleri soran şahıs aldığı cevaplardan çok memnun oldu.

İsmail bin İshâk: Yahyâ bin Eksem’in, fıkıhla alâkalı çok kıymetli kitapları bulunduğunu, ancak uzun olması sebebiyle insanların onları okuyamadıklarını söylemiştir.

“Tenbîh” isimli bir eseri olup, bunu Irak âlimlerinin usûlü üzere yazmıştır.

Yahyâ bin Eksem ( radıyallahü anh ) vefât ettikten sonra, kendisini sevenlerden Ebû Abdullah Hüseyn isminde bir zât rü’yâda görüp, “Allahü teâlâ sana ne muâmele eyledi?” diye sordu. Yahyâ ( radıyallahü anh ) cevâbında buyurdu ki: “Allahü teâlâ bana, “Yâ Yahyâ! Sen dünyâda iken, benim için şu, şu amelleri yapmıştın, değil mi?” Ben de, “Yâ Rabbî! Ben yaptığım amellere değil, bana rivâyet edilen bir kudsî hadîse i’timâd edip ümitlendim” dedim. Allahü teâlâ, “O hadîs-i kudsî nedir?” buyurdu. Ben de dedim ki, “Bana Mu’ammer, İmâm-ı Zührî’den, o dahi Urve’den, o dahi Hazreti Âişe-i Sıddîka’dan, o dahi Hazreti Peygamber efendimizden, o dahi Hazreti Cebrâil’den o dahi Allahü teâlâdan haber verdiler. Allahü teâlâ, “Ben azîmüşşân, İslâmda ağaran saç ve sakala azâb etmekden haya ederim” buyurdu dedim.” Allahü teâlâ hazretleri, o zaman buyurdu ki, “Sen ve Mu’ammer ve İmâm-ı Zührî ve Urve ve Âişe ve Muhammed aleyhisselâm ve Cebrâil sâdıksınız. Ben azîmüşşân dahi seni mağfiret ettim.”

Yahyâ bin Eksem ( radıyallahü anh ) buyurdu ki:

“Koğucunun zararı, sihirbazın zararından daha çoktur. Koğucu az bir zaman içerisinde öyle zararlar yapar ki, sihirbaz onu bir ayda yapamaz.”

1) Tabâkât-ı Hanâbile cild-1, sh. 140

2) Vefeyât-ül-a’yân cild-6, sh. 147

3) En-Nücûm-üz-zâhire cild-2, sh. 217

4) Cevâhir-ül-mudiyye cild-2, sh. 210

5) Mir’ât-ül-cinân cild-2, sh. 135

6) Târih-i Bağdâd cild-14, sh. 191

7) Mîzân-ül-i’tidâl cild-4, sh. 361

8) Kıyâmet ve Âhıret sh. 12

9) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh. 101

 

BEKKÂR BİN KUTEYBE

Hadîs ve Hanefî fıkıh âlimi. Mısır kadısı idi. Künyesi, Ebû Bekre, asıl ismi; Bekkâr bin Kuteybe bin Esed bin Ebî Bürdea’dır. Sekaf kabilesinden Haris bin Keldeoğullarındandır. Mensûp olduğu kabileden dolayı Sekafî, dedelerinden birine nisbetle Bekravî, doğduğu şehre nisbetle Basrî denilmiş, Kâdı ve Fakîh lakablarıyla anılmıştır. 182 (m. 798) yılında Basra’da doğan Bekkâr bin Kuteybe, 270 (m. 884) yılında Mısır’da vefât etti. Çok kalabalıktan dolayı ertesi günü ikindi vaktine kadar zor defn edilebilen bu mübârek zâtın, Kurafe kabristanındaki kabri başında yapılan duâların Allahü teâlâ katında makbûl olduğunu İslâm âlimleri bildirmektedir. Kabri sevenleri tarafından devamlı ziyâret edilmektedir.

Bekkâr bin Kuteybe, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin talebelerinden İmâm-ı Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Züfer’in herkese nasip olmayan kıymetli meclislerinde bulunmakla şereflenmiş, hafızasını onlardan öğrendiği bilgilerle süslemiş olan Hilâl bin Yahyâ’yı Râzî’den ( radıyallahü anh ) fıkıh ilmini ve ilm-i şurût’u tahsil etti. Büyük hadîs âlimi Ebû Dâvûd Tayâlîsî ve Zeyd bin Hârûn’dan hadîs-i şerîf öğrenip, rivâyette bulundu.

246 (m. 860) yılında Mısır’a kadı ta’yin edilen Bekkâr bin Kuteybe orada yirmidört sene altı ay onbeş gün kadılık yaptı. Mısır’daki Abbasî vâlisi Ahmed bin Tûlûn, O’nu siyâsete karıştırmak isteyince râzı olmadı. O’nun istediği fetvâyı vermeyince de hapse atıldı. Kâdılığı Muhammed bin Şazân’a devretti. Fakat halk, hapishâneye gelerek O’ndan hadîs okuyup, fetvâ almaya devam etti. Zindanda iken vefât etti.

Mısır’da Hanefî mezhebi âlimlerinin ilmini yayan ve Hanefî fıkh kitablarını tasnif eden âlimlerden olan Bekkâr bin Kuteybe, eserleri ve yetiştirdiği kıymetli talebeleriyle nesillerin sevgisini kazanmış, ilim ve fazîleti övülmüştür. Kendisinden İmâm-ı Ebû Ca’fer Tahavî fıkıh öğrenmiş, Ebû Avâne ve İbn-i Huzeyme gibi âlimler hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.

Hergün kendisini hesaba çeker, kendi kendine “Yâ Bekkâr! Sana insanlar geldi. Onların hakkında hüküm verdin. Yarın sen, yaptıkların soruldukta ne cevap vereceksin?” derdi.

Karşısına gelen da’vâlılara nasîhat eder, onlara; “Fakat, Allahın ahdini (kitaplarındaki Peygamberlere îmân sözünü) ve kendi yemînlerini birkaç paraya satan kimseler (var ya!) İşte onların âhırette hiçbir nasîbi yoktur. Allah onlara kelâmiyle hitâb etmeyecek ve kıyâmet günü onlara merhamet nazarıyla bakmayacak ve kendilerini temize çıkarmayacaktır. Onlar için çok acıklı bir azâb vardır” meâlindeki Âl-i İmrân sûresinin yetmiş yedinci âyet-i kerîmesini okur, arkasından ağlardı.

Bekkâr bin Kuteybe, fıkıh ilmine dâir çok sayıda eser yazmıştır. Eserlerinden Kitâb-uş-şurût, Kitâb-ül-muhâdar, Kitâb-us-sicillât, kit’ab-ul-vesâik ve’l-Uhud en meşhûrlarıdır.

1) El-Fevâid-ül-behiyye, sh. 55

2) El-Cevâhir-ül-mudiyye, Varak 52 d

3) Târîh-i Dımeşk, cild-1, sh. Varak 153 b

4) Tabakât-ül-fukahâ, sh. 160

5) El-A’lâm cild-2, sh. 160

6) Mu’cem-ül-müellifîn cild-3, sh. 54

7) Vefeyât-ül-â’yân cild-1, sh. 279, 280