Birinci Mukaddime

BIRINCI MUKADDIME

Allah (c.c.)’nün yardımından yoksun, mutaassıp ve inadcı bir kişi İmâm-ı Gazzâlî (rh.a.)’e nisbet edilen bir kitabı bana gösterdi. Bu kitabda müctehid imâmların en birincisi Ebû Hanîfe (r.a.) hakkında insaf ve iz‘ân sâhiblerinin gönüllerini incitecek yakışıksız bir dil kullanılmıştı. Daha sonra Hanefî fakihlerinin büyüklerinden Şemsü’l-Eimme el-Kerderî o kitabdaki görüşleri çürütmek ve İmâm-ı A‘zam (r.a.) aleyhinde söylenenlere cevab vermek için bir risâle kaleme aldı. Burada yanlış üzerine yanlış binâ etmek kabilinden İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’e dil uzatılmış, ayıp ve kabâhatla karşılık verilmiştir. Sözkonusu kitab Şâfiî Mezhebi’nden olan İmâm Hüccetü’l-İslâm Ebû Hâmid Gazzâlî (rh.a.)’in gerçekten kendi eseri olduğuna inanılarak Kerderî’nin karşılık olarak İmâm-ı Şâfiî (r.a.) aleyhine söz söylemesi şöyle dursun Gazzâlî (rh.a.)’e sataşmaya kalkışması bile hoş karşılanamaz. Gazzâlî (rh.a.) İhyâu Ulûmi’d-dîn’inde İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i şânına uygun bir şekilde anlatır, ondan övgülü sözlerle bahseder. Bu da onun sözkonusu eserin yazarı olmadığına tanıklık eder.
Mu‘tezilîlerden Mahmûd el-Gazzâlî adında tanınmayan birisinin böyle bir yergi kitabı kaleme aldığı daha sonra bazı kayıdlardan anlaşılmıştır.

Allâme-i Rabbânî Sadeddin Teftâdânî (rh.a.)’in talebelerinden ve değerli âlimlerden birisi bu konuda şöyle söylemiştir: İmâm-ı Gazzâlî (rh.a.), talebelik yıllarında cedel ve hilâf ilimlerini öğrenirken nefsanî isteklerinin doğrultusunda böyle bir yanlış yaptığını farzetsek bile, olgunluk yıllarında bu tür isteklerden arınıp güzel hasletlerle donanınca, fazîlet ve irfân sâhiblerini tanımış, her hakkın erbâbını i‘tirâf etmiştir. Özellikle İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i övdüğü için daha önce söylediği ileri sürülen bir sözden dolayı onu kınayıp ayıplamak soylu ve insaflı bir davranış olamaz.
Şimdi Hüccetü’l-İslâm Gazzâlî (rh.a.)’in en çok tanınan ve güvenilir eserlerinden İhyâ u Ulûmi’d-dîn’de İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i nasıl övdüklerini ortaya koyalım ki aksini isnâd etmenin doğru olamayacağı kesin olarak anlaşılsın. İhyâu Ulûmi’d-dîn, dört ciltlik büyük bir eserdir. Çeşitli âlimler onun telhîs ve ihtisârlarını yapmaya gayret göstermişlerdir. Hindli âlimlerden birinin Aynü’l-İlm adıyla kaleme aldığı telhîs, bu çeşit eserlerin en başarılı örneklerindendir. Bu eserde bütün konular kırk elli sayfada özetlenmiştir. Bu yüzden o cevâmi‘u’l-kelim (özlü sözler) türünden sayılmağa lâyıktır.
Son derece veciz (kısa, özlü) olup bilmecelere benzeyen Aynü’l-İlm’i önce biz, daha kolay anlaşılır hâle getirdik. Bunun konumuzla ilgili kısmına kendi açıklamamızı da katarak burada yer vermenin uygun olacağını düşündük.

Müellif kitabın mukaddimesinde yararlı ilimlerin üzerinde durur. Mükâşefe ve muâmele ilminin bölümlerini ve bunların her birinin nasıl elde edilebileceğine değinir. Bunların ayrı ayrı madde ve hükümleri anlatılırken inançlardan oluşan usûl-i dînin isbâtı konusunda muhkem âyetler, mütevâtir hadîsler ve müctehid imâmların hidâyete erdirici icmâ‘larının dışında inanılacak ve i‘timâd edilecek bir şeyin olmadığını belirtir. Doğru inancın nelerle kuvvetlendirilip sağlamlaştırılacağını inceden inceye araştırıp açıklar. Daha sonra dînin fer‘î hükümleri anlatılır. Sırasıyla önce üzerinde ittifâk edilen ihtiyâta daha yakın ve delîli daha kuvvetli bulunan sözlerle amel etmenin gereği vurgulanır. İctihâd derecesine ulaşmayan veyahûd müctehid olup da bir olayda kendisinde açık ve kesin bir delîl olmayan kişilerin, mükemmel ve güzel ahlâklı gördükleri müctehidlerden birine kesinlikle uymasının gerektiğini şu şekilde ortaya koyar: “Fürû‘da önce icmâ‘a, sonra ihtiyâta en uygun olana, sonra delîl yönünden en sağlam olana, daha sonra da kendi zannınca, bizim katımızda Ebû Hanîfe (r.a.) gibi, daha fazîletli zannettiği kişinin sözüne ve kendisiyle daha çok amel edilen söze uyar. “Benim ümmetimin lâmbası, Ebû Hanîfe’dir” şeklinde bir rivâyet gelmiştir. O rü’yâda “Ebû Hanîfe’nin ilminin yanındayım” diye bir ses işitmiştir. Ebû Hanîfe (r.a.)’in muhâlifleri bile onun fıkıhtaki önceliğini kabul etmişlerdir. Ebû Hanîfe (r.a.) geceleri ibâdetle geçirirdi. Bir gün Kâ‘be’de şöyle bir ses duydu: “Ey Ebû Hanîfe! Sen bana hizmetini samîmiyetle yaptın ve beni hakkıyla tanıdın, ben de kıyâmete kadar senin ve sana uyanların günahlarını bağışladım.” Meşâyihin önde gelenleri O’nun talebesi oldular. Kadılık görevine atanmayı kabul etmediği için ağır baskıları göğüsledi. Zâlimlere karışmadı ve onlardan hiçbir şey kabul etmedi. İnzivâya çekildikten sonra İslâm’a da‘vet görevini yalnızca rü’yâsında gördüğü Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in işareti ile yerine getirdi. Alacağını istemek üzere borçlusunun yanına gittiğinde, onun duvarının gölgesine dahî oturmadı. Vekîlinin kendisine getirdiği malı, aybı belirtilmeden satılmış kusurlu bir kumaş elbisenin bedeli karıştığı için tamâmını tasadduk etti. Kûfe’de bir koyunkaybolduğunda koyun eti almadı. İşte bu anlattıklarımız Ebû Hanîfe (r.a.)’in menkîbelerinin bir kısmı olup onların tamâmının sayılması güçtür.”

Seçkin insanlar ve iyiyi kötüden ayırdetme gücüne sâhib olan kimseler, mezheb sâhibi imâmlardan hangisinin daha bilgili ve fazîletli olduğuna inanırlarsa -insan nefsi o imâmın sözüne kolaylıkla uymaya, görüşünü yerine getirmeye çalışıp çabucak o işe girişeceği için- onun mezhebini benimsemesi ve ona uyması gerekmektedir. Bu yüzden biz Ebû Hanîfe (r.a.)’in mezhebine uyarız. Bizce onun diğer büyük müctehid imâmlara üstünlüğü de açıkça ortadadır.
[Bu husus kitabda yer alan konuların en önemlilerindendir. Bunun böyle olduğunu tartışmak bile gereksizdir.]
Bu sebeble küçük bir mukaddimeden sonra, konuyu açıklamak için sözü uzatmayı öncelikli bir görev bildiğimizden, aşağıda görüleceği gibi eserin güzel bir şekil almasına çalıştık. Yine bu mukaddimede ictihâdın şer‘î ma‘naları, şartları, dereceleri, hükümleri ve büyük müctehidlerin görevleri hakkında bilgi verilecektir.
İctihâd, aşağıda belirtilen özellikleri kendisinde bulunduran ehliyetli ve muktedir kimsenin fürû‘a âid şer‘î hükümleri şer‘î delîllerden çıkarma konusunda güç ve kuvvetini bütünüyle sarf edip kullanmasıdır.

İctihâdın bu derecesine “ictihâd-ı mutlak” ve “ictihâd fi’ş-şer‘” denir. Bu sınıfa müstakil mezheb sâhibi dört büyük imâm gibi müctehidler girmektedir.
İkinci derecede, “müctehid fi’l-mezheb” olan kimseler bulunur. Bunlar İmâm Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed (rh.a.) gibi müctehidlerdir. Bunlar usûlde tâbi‘ oldukları İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i taklîd ederler.
Üçüncü derecede, bir mezheb sâhibi olan müctehidlerden rivâyet edilmeyen mes’elelerde ictihâd eden “Ebû Bekir Hassâf, Ebü’l-Hasan Kerhî, Fahreddîn-i Kadıhânî” gibi kimseler yer alır.Bunlardan başka bir de tahrîc ashâbı vardır. Onlar mezheb sâhiblerinden nakledilen mücmel (kısa ve özlü) sözleri açma, açıklama, ihtimâllerden birini belirleme yeteneğine ve gücüne sâhibdirler. Ebû Bekir er-Râzî (rh.a.) bunlardan biridir.

Bir kısım tercîh ashâbı da vardır. Onlar rivâyetlerin en doğrusunu ve insanlar için en yumuşak ve kıyâsa en uygun olan sözleri seçerler. Ebü’l-Hasan Kudûrî (rh.a.) ve Hidâye yazarı Burhâneddin el-Mergînânî (rh.a.) gibi kimseler olup ictihâda yetkili değildirler.
Mutlak ictihâdın şartları: Kur’ân-ı Kerîm ile hadîs-i şerîflerin sözlük anlamları için lûgat, sarf, nahiv, meânî, beyân mes’elelerini ve kurallarını bilmelidir. Şer‘î anlamları için de âyetlerin iniş ve vürûd sebeblerini ve usûl ilminden sayılan “hâs, âmm, mücmel, müfesser, dâl bi’l-işâre, dâl bi’d-delâle, nâsih, mensûh, mütevâtir, meşhûr, haber-i vâhid” gibi çeşitli terimlerin her birinin mazmûn ve ma‘naları (mâ sadaka aleyh) ve özel hükümleri bilinmelidir. Şer‘î hükümlerin bilinmesiyle ilgili hadîslerin tamâmını senedleriyle25 berâber iyice anlayıp kavramalıdır. Üzerinde görüş birliği sağlanmış kesin bir hükme aykırılık ortaya çıkmaması için ümmetin icmâ‘ ettiği hususları bilmelidir. Aynen bunun gibi redd veya kabul edilen kıyâsı bir birinden ayırabilmek için kıyâs-ı fukahânın şartlarını, bölümlerini ve hükümlerini bilmek gerekmektedir.

Müctehidlerle İlgili Hükümler ve Müctehidlerin Görevleri

İctihâdla kesin bilgi hâsıl olmaz, belki hata payı ile berâber bir görüş ağırlık kazanmış olur (zann-ı gâlib). Ama dînî inançların delîlleri kat‘î olduğu için bunda tam bir kesinlik vardır. Bu konuda ictihâda izin yoktur. Amellerin fürû‘larında müctehidin ictihâdla elde ettiği zannî hüküm ise yakîn ilim konumundadır. Bu bakımdan ictihâd mevkiinde bulunan kimseler kendilerinden daha bilgili olan başka müctehidi taklîd edemez, bil‘akis kendi ictihâdı -başkasının yardımıyla da olsa- hangi hükmü ortaya koymuşsa onunla amel etmesi vâcib olur.
Yüce sahâbelerin hayatına vâkıf olanlarca bilindiği gibi onların müctehid olanlarının, kendi görüş ve ictihâdıyla ortaya koyduğu zannî hükmü, benimseyerek, onunla amel etmeyi vâcib görür. Muhâlifini sapık görmese de sözünü hatalı sayıp onu taklîdden kaçınırdı. Eğer müctehidin taklîdi câiz olsaydı içlerinde en bilgili olanını taklîd edib ictihâd külfetinden ve zahmetinden kurtulmuş olurdu.

Müctehidin ikinci görevi ictihâdla açığa çıkardığı şer‘î hüküm ile amel etmeye insanları da‘vet etmektir. Fakat ictihâd derecesinde kendisine denk veya yakın olanları güzel mücâdele ve ilmî münâzara ile adı geçen hükme karşı koymaktan vaz geçirerek ona uyulmaya da‘vet eder.
Ya‘ni dayandığı şer‘î delîlleri ortaya koyarak kendinin çıkarmış olduğu hükmün, o delîllerden ortaya çıktığını ve hilâfına delâlet etmesi zannolunan emârelerin delâlet ya da sübûtunu geçersiz kılan şeylerin neler olduğunu gösterdikten sonra, karşı görüşteki kişinin şübhesini tamâmıyla gidermeye ve yok etmeye gücü yettiğince gayret eder. Müctehid olmayanlara ise kendi mezhebindeki güzellikleri ve bu mezhebe muhâlif olmanın mahzûrlarını “İnsanlara anlayışlarına göre konuşunuz.” sözü gereğince açık delîllerle anlatarak mezhebine uymaya da‘vet eder.
Gizli delîlleri ve kuvvetli şübheleri hiç hatıra getirmez. Çünkü cevabın inceliği veya anlayış kıtlığı sebebiyle karşısındakinin hak mezhebden ayrılmasına ve sapmasına yol açabilir. Böylece “Allah (c.c.) için nasîhat” panzehiri, zehire; hoş ve latîf esen rüzgâr ise, sıcak ve yakıcı bir yele dönmüş olur.

Diğer Mü’minlerin Görevleri

Herkes ictihâd derecesini kaldırmağa gücü yetmediği için bütün mü’minler ictihâd ile yükümlü değildir. Ancak müctehidlerin arasından en bilgili ve takvâ sâhibi olanını bulmakla mükelleftir. Âlim sınıfından ise tecrübe ve başkalarından gelen haberlerden değilse âdil kişilerden alınan haberle o konuda kendisini tatmîn edebilir. Bilgilenme, kendisini görmek ve eserlerini incelemek sûretiyle olabileceği gibi haberleşme de karşılıklı konuşma ve yazışma yollarından biriyle sağlanabilir. İmâmımız Ebû Hanîfe en-Nu‘mân (r.a.)’in âlimliği ise Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in “Bu isim ve künye ile ortaya çıkıp da onun aracılığıyla Allahü Te‘âlâ dînime yeniden kuvvet, şân ve şeref kazandıracak, ümmetimin âlimleri içinde hakîkat güneşinin kandili olup onun doğmasıyla hidâyet yıldızları olan diğer mezheblerin âlimleri gizlenmek durumunda kalacaktır.” diye haber vermesi ve O’nun vücûdunu, bütün yeryüzünün süsü ve bezeği sayması ile tesbît edilmiştir. Bu konuda birçok hadîs rivâyet edilmiştir.

Bu hadîsleri bilmeyen veya sıhhatine güvenmeyenler, diğer büyük müctehidlerin -bu kitabda yer verileceği gibi- yaptığı tanıklıklara güvenmelidir. Çünkü bu tanıklıklar sahîh sened ve belki bazıları da tevâtür ile sâbittir.Bundan başka fıkıh ilmiyle sürekli uğraşmakla Ebû Hanîfe (r.a.)’in bilgi cevherlerinin ma‘denleri olan, seçkin imâmlar ve ikinci neslin ileri gelenleri tarafından yazılan fıkıh kitablarını okuyan kimseler, İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.)’in Emâlî ve Nevâdir, İmâm-ı Muhammed (rh.a.)’in el-Câmi‘u’s-Sağîr, Mebsût ve el-Câmi‘u’l-Kebîr’ini26 göreceği için Hanefî Mezhebi’nin ne kadar kuvvetli esâslar üzerine kurulduğunu, bu mezhebe karşı çıkanların da ne kadar saçma sapan konuştuklarını anlar; böyle bir mezhebin müntesibi olmaktan Muhammed (s.a.v.) Ümmeti’nden olması kadar övünç duyar. İmâm-ı Muhammed (rh.a.)’in bunlardan başka es-Siyerü’s-Sağîr, ez-Ziyâdât ve Ziyâdâtü’z-Ziyâdâd adlarında gâyet güzel üç kitabı daha vardır. Fakat üçüncüsü tamâmlanamamıştır. Yine es-Siyerü’l-Kebîr adlı eseri tercüme edilerek basılmıştır.

Kitabü’l-Ayn ve’d-Dîn, Kitabü’l-Ferâiz, Kitabü’l-Vesâyâ da yine onun te’lîf eserlerindendir.
Daha sonra gelen fakihlar da sayısız eserler kaleme almışlardır. Yalnız el-Câmi‘u’s-Sağîr’in ve el-Mebsût’un ellinin üzerinde şerhi vardır. Bunlardan herhangi biri gerçekten anlayarak okunsa Hanefîlerin güzel hüküm çıkarmaları ve delîl göstermedeki uzmanlıkları daha iyi anlaşılır. Böylece kılı kırk yararcasına incelemelerde bulunanların özel olarak başvuracakları kişi olan İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in gerçekten hep öne geçtiğini ve alanında tek olduğunu görür. Şer’î hükümleri hakîkî bilgi kaynağından iktibâs ile uygun ve etkili illetlere bağlayarak doğru bir şekilde kıyâs yapmakta eşi bulunmaz olduğunu insan kendi zarûrî duyguları gibi anlar ve kavrar.
Gönlü okşayan hakîkatın tanıklığını arzulayanlar hiç olmazsa Hanefî fakihlerinin biyografileriyle ilgili eserlerin en muhtasarı olan el-Cevâhirü’l-Mudıyye’yi ve Keşfü’z-Zünûn gibi elden ele dolaşan kitablarda belirtilen bu tür eserleri incelemelidir. Böylece değer verilmesi gereken yüce mezhebimizde ne büyük kişilerin bulunduğunu, bunların İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e gönülden nasıl bağlandıklarını ve bu mezhebi canlandırmak ve bir kat daha yüceltmek için ne kadar güzel eserler bırakmış olduklarını anlayarak Cenâb-ı Hakk’ın Cemâli’ne kavuşup ebedî hayata ulaşırlar. “İyi şeyler için yarışanlar bunun için yarışsınlar.”27

Şiir
Tilke’l-mekârimü lâ-ka‘bâni min leben
Şîbâ bi-mâi fe‘âdâ ba’dü ebvâlen28
Hanefî Mezhebi’nde bulunan müslümanlar diğer mezheblerdekilerden daha çoktur. -Çokluk ise âlimler katında i‘tibâr edilmenin aslıdır. “Sizin çoğunluğa uymanız gerekir” hadîsi de bunun delîli ve yol göstericisidir.- Gerçekten mezheb imâmlarının her biri farklı bölgelerde öne çıkmıştır. O bölgede başka bir mezhebden olanlar pek az bulunabilir.
Meselâ, Hicâz, Yemen, Mısır, Şâm, Halep, Irâk-ı Arab, Irâk-ı Acem İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’e; çok geniş olan ve birçok şehir ve kabîlelerin bulunduğu Mağrib Bölgesi İmâm-ı Mâlik (r.a.)’e; Rûm, Hind, Mâverâünnehir Bölgeleri ise bütünüyle İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.)’e bağlanmışlardır.
[Müellifin, Mağrib’i İmâm-ı Mâlik (r.a.)’e tahsîs eylemesi çok isâbetli olup burada diğer mezheblerden eser yoktur. Fakat Hicâz ile birlikte zikrettiği ülke ve şehirlerin İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’e bağlandıkları tam isâbetli bir görüş değildir. Bu bölgelerde, Hanefî ve Mâlikî bir hayli müslüman yaşamaktadır. Ayrıca Necid çevresinde, Irâkeyn
dediği Bağdâd ve Basra taraflarında Hanbelîler de oldukça kalabalıktır. Bunun yanında doğudan ortaya çıkan ilim güneşi Ebû Hanîfe (r.a.), Ortaasya’yı tamâmıyla aydınlatarak Hindistan ve Sind’i kapladığı gibi büyük Çin ülkesini de etkisi altına almıştır. Muhammed (s.a.v.) Ümmeti’nin bütün cennetliklerin üçte ikisi oranında bulunacağı hadîs-i şerîflerde müjdelendiği gibi Hanefîler de müslümanların üçte ikisine ulaşmıştır.]

“Ebû Hanîfe ümmetimin ışığıdır” gibi birçok hadîsin çeşitli tarîk29 ile rivâyet olunduğu fakat bu tarîklerin sıhhat ve sübûtunun olmadığı ileride görülecektir. Ebû Hanîfe (r.a.)’in ahlâkî güzellikleri ve fazîletleri insanlar arasında çok iyi bilinmektedir. Vera‘ ve ibâdet, zühd ve sehâvet, düşünce ve zekâsının keskinliği, ilim ve amelce derecesinin yüksekliği hadîs âlimlerince mevzû‘luğu kabul edilen hadîslerle O’nun şahsını yüceltmeye ihtiyaç bırakmamıştır.
[Müellif ilerde adı geçen hadîslerin mevzû‘luğunu bir şekilde destekleyen açıklamalarda bulunacaktır. Fakat Taşköprüzâde, Muhammed Kerderî ve Dürrü’l-Muhtâr yazarı Allâme Haskefî (rh.a.e.) gibi birçok âlim, “Adı geçen hadîslerin çeşitli tarîklerle (senedlerle) ulaşması onun mutlaka bir aslının olmasını gerekli kılar.” diyerek onların mevzû‘luğuna kanâat getirmemişlerdir. Belki zayıf hadîslerden olup anlamları da gerçeğe uygun olduğundan “Fezâil” bâbındaki rivâyeti câiz ve mu‘teberdir demişlerdir. İlim, Allah (c.c.) katındadır.]
Hanefî Mezhebi’nden olmayan adâlet ve insaf sâhibi kimseler bile Ebû Hanîfe (r.a.)’in fıkıh ilminde herkesten önde olduğunu belirtmişlerdir. Hattâ İmâm-ı Şâfiî Hazretleri “Bütün insanlar, fıkıh ilminde İmâm Ebû Hanîfe Hazretleri’nin çocukları sayılır. Fıkıh ilmini hakkıyla öğrenmek isteyenler, O’nun talebelerinden ayrılmamalıdır.” demiştir. Yine İmâm-ı Şâfiî Hazretleri şöyle söylemiştir: İmâm-ı Mâlik Hazretleri’ne “Ebû Hanîfe (r.a.) ile karşılaştığınızda kendilerini nasıl görmüştünüz?” dediğimde, “Öyle kâmil ve inceden inceye araştıran bir kimse daha olamaz. Faraza eğer şu direk için altındır demiş olsaydı, mutlaka delîl ve tanık getirir; olması uzak görünen şeyleri güneş gibi ayan beyân ortaya koyardı.” İmâm-ı Şâfiî Hazretleri Bağdâd’a gidip İmâm-ı A‘zam (r.a.) Efendimiz Hazretleri’nin güzel kokulu türbelerini ziyaret ettiğinde kıldığı iki rek‘at namazın intikâl (geçiş) tekbîrlerinde ellerini kaldırmamıştır. Bir rivâyette kıldığı namaz sabâh namazı olduğu hâlde kunût duâlarını okumamış, niçin terkettiğini soranlara, “Şu makâmın sâhibi bulunan Hazret-i İmâm’a uyup huzûrlarında teeddüb ettiğim için muhâlefet etmek istemedim.” diye cevab vermiştir.
[Başka bir rivâyette de besmele-i şerîfeyi sesli söylemeyi terk eylemiş olduğu nakledilmiştir. Hâlbuki sesli kılınan namazlarda Şâfiîler’e göre besmele sesli okunur. Fakat şu üç rivâyet arasında çelişki ve tutarsızlık bulunmadığından her birinin gerçek olması uzak bir ihtimâl değildir. Zîrâ İmâm-ı Şâfiî Hazretleri’nin kıldığı namaz sabâh namazı olduğu hâlde kendi görüşüne göre sünnet olan sabâh kunût duâsıyla berâber geçiş tekbîrlerinde el kaldırmayı terk eylemesi ve besmele-i şerîfeyi sessiz söylemesi olabilecek bir hâdisedir. Böylece rivâyet edenlerin her biri bir durumu anlatmakla yetinmiş olur. Kısaca bu kıssa İmâm-ı Şâfiî Hazretleri’nin de şânının yüceliğine ve hikmetşinâslığına işaret eder. Çünkü hasedcilerin burunlarının sürtülmesi ve câhilleri irşâd için hâlin gereğine uyulması daha önemli olduğu için birçok sünnetin terkine sebeb olabilir.

Şurası da bilinmelidir ki bir şeyi bizzat yapmak sözle ifâdeden daha açık ve daha güçlüdür. Dolayısıyla İmâm-ı A‘zam (r.a.) Hazretleri’nin kadrini bilmeyen veya bilip de i‘tirâf etmek istemeyen insanlara karşı şu yüce İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’in O’na bu yolda
bir edeb ve hürmet göstermesi gerçekten son derece önemlidir. Bu yüzden mezhebinde mesnûn olan adı geçen fiilleri terk eylediği hâlde iyi niyet ve ihlâs ile İmâm-ı Şâfiî Hazretleri’nin daha çok ecir aldığında şübhe yoktur.]Ma‘nevî makâmının yüceliği ile tanınan Fudayl b. Iyâz (k.s.) şöyle söylemiştir: “Ebû Hanîfe (r.a.), fıkıh ilminde ün yapmış, vera‘ ve takvâ sâhibi bir kimse idi. Vera‘larından dolayı bir câriye almak istediklerinde “Acaba hangi kesimden almak helâle daha yakındır?” diyerek yirmi sene kadar istişâre ile vakit geçirdiği Abdullah b. Mübârek’ten nakledilmiştir.”

Nadr b. Şümeyl (rh.a.) demiştir ki: “İnsanlar fıkhın gerçekliğini unutup uyku hâlinde idiler. Ebû Hanîfe (r.a.) bu ilmin yöntemini belirleyip düzene koyarak halkı güçlükle uyandırdı.”
Ebû Hanîfe (r.a.), Halîfe Mansûr’un huzûruna vardığında zühd ve ibâdet ehlinden Îsâ b. Mûsâ (rh.a.) adlı kimse ile karşılaşmıştı. O, Hazret-i İmâm’a işaret ederek: “Bu zât bugün bütün dünyanın biricik âlimidir.” dedi. Bunun üzerine Mansûr, ilmi kimlerden öğrendiniz deyince, “İmâm-ı A‘zam (r.a.), Hazret-i Ömer (r.a.)’den ilim öğrenenler vâsıtasıyla O’ndan ve Hazret-i Alî (r.a.), İbn-i Mes‘ûd (r.a.)’den ilim öğrenenler aracılığıyla da onlardan ilim öğrendim” dedi. Bunun üzerine Mansûr: “Sen işi sağlam tutmuşsun” diyerek Ebû Hanîfe (r.a.)’in ilimlerinin kaynağının çok sağlam ve güvenilir olduğunu tasdîk etti.
[Adı geçen değerli kimselerin özgeçmişleri hakkında şu bilgileri veriyoruz:
Fudayl b. Iyâz Temîmî Mervezî (k.s.), Hicâz bölgesindeki şeyhlerin şeyhi, sofîlerin ulularının sağlam i‘tikâtlılarındandı. Kuşeyrî’nin er-Risâle’sinde hayat hikâyesi ve çeşitli sözleri bulunmaktadır. Fıkıh ilmini, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den öğrenmiş ve kendisinden de İmâm-ı Şâfiî (r.a.) hadîs dinlemiş ve rivâyet etmiştir. 80 yaşına yaklaştığında Mekke-i Mükerreme’de 187 (803] yılında vefât etti.
Abdullah b. Mübârek Mervezî (rh.a.), İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in önde gelen talebelerinden ve Horasan bölgesinde dînî ilimleri canlandıran dîn önderlerinden ve hadîs hâfızlarından olup herkesce tanınan değerli bir kimsedir. Basra hâfızı Ebû Sa‘îd Mehdî (rh.a.) -muhaddislerin en değerlilerinin önderlerindendir- şöyle demiştir: “İbnü’l-Mübârek, Süfyân es-Sevrî’den daha bilgili idi. O birçok bakımdan mükemmel olup ilim, fazîlet ve diğer üstünlüklerinin dışında sürekli dîn düşmanları ile mücâdele eden gâzîlerdendi.” İmâm-ı Zehebî (rh.a.), O’nun hakkında: “Gerek zühd, ittikâ, ibâdet; gerek ilim, edeb ve fesâhat bakımından şu seçkin ümmetin reîslerinden olup İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’den ilim almış ve büyük mahfillerde O’ndan övgü ile söz etmiştir.” demektedir.
İbnü’l-Mübârek (rh.a.)’in akıllara hayret verecek derecedeki güzel haberlerini duymak ve onun sözlerinden yararlanmak isteyenler Tabakât-ı Temîmî’ye başvurabilirler. Bu eserde Fudayl b. Iyâz (k.s.)’un üstünlükleri de güzelce anlatılmıştır.
Nadr b. Şemîl Mâzenî (rh.a.), edebiyat âlimlerinden ve Halîl b. Ahmed Hazretleri’nin önde gelen arkadaşlarındandır. Aslen Horasanlı olup Basra’da tahsîlini tamâmlayarak o zamanının seçkini olduğu hâlde orada kıymeti bilinmediği için Horasan’a geri dönmüş ve Merv’e yerleşmeyi tercîh etmiştir. Halîfe Me’mûn da o sıralar adı geçen şehirde bulunduğu için aralarında geçen ilginç latîfeler çok olup edebiyat kitablarında geçmektedir.
Hadîs-i şerîflerde bulunan sâdece bir kelimeyi tashîh ile bir lûgat mes’elesini çözdüğü için Me’mûn’dan elli bin dirhem gümüş ihsân aldığı rivâyet edilir. Bu olay Harîrî’nin Dürretü’l-Gavvâs’ında anlatılmıştır.
İlmî eserleri de pek çok olup Târîhu İbn-i Hallikân’da yazılıdır. 204 yılının Zilhiccesinin sonunda (Haziran 820) Merv şehrinde vefât etmiştir.
Îsâ b. Mûsâ (rh.a.), Abbâsî halîfelerinden Halîfe Mansûr’un kardeşi olup diğer kardeşleri Seffâh, Mansûr’dan sonra onun halîfe olmasını tavsiye etmişti. Zühd ve takvâca benzeri az bulunurdu. Hicrî 167 [783-84] yılında vefât etti.]
İmâm-ı A‘zam (r.a.) şöyle söylerdi: “Herhangi bir mes’elede Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’den bir hadîs gelirse “baş ve gözümüz üzerinde” deriz. Ashâb-ı kirâmdan bir kaç söz gelse kitab ve sünnete daha uygun bulduğumuzu seçeriz. Ama bir mes’elede hadîs ya da sahâbe sözü bulamazsak tâbiîleri taklîd edemeyiz, belki biz de onlar gibi ictihâd etmek durumundayız.”
Her şeyden önce Hazret-i İmâm (r.a.), gece ibâdetini (teheccüdü) ihmâl etmezdi. Bu O’nun güzel hasletlerindendir. Bir gün yolda yürürken: “İşte bütün geceyi ibâdetle değerlendiren Ebû Hanîfe (r.a.) geçiyor.” diyen bir kişiyle karşılaştıktan sonra gecelerini tamâmen ibâdet ve tâatle geçirmeye başladı. “Bende bulunmayan güzel bir hasletle nitelendirildiğim için Rabbim’den hayâ ederim” dedi.
Bazı selef âlimleri: “Mekke-i Mükerreme’de bulunduğumuz sırada hem Mescid-i Haram’da namaz kılıp tavâf etmek hem de insanların bütün mes’elelerini hâllederek fetva vermek konusunda Ebû Hanîfe (r.a.) gibi sabırlı ve gayretli bir kimse görmedik.” demişlerdir.
Müctehid imâm ve büyük âlimlerden sayılan birçok kişinin İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den ders alması da büyük bir şeref ve fazîlettir. Büyüklük ve üstünlükleri herkesce kabul edilen Abdullah b. Mübârek, Mâlik b. Enes, Leys b. Sa‘d, Mis‘ar b. Kidâm ile Ebû Yûsuf, Muhammed b. el-Hasan, İmâm-ı Züfer (rh.a.e.) gibi pek çok kimse İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den ilim öğrenmiştir.
[Bu sınıftan olan ünlü kişilerin hayatları (herkesçe bilindiği için) anlatmaya gerek olmasa da yararlı olacağı düşüncesiyle biraz bilgi vermek fazlalık sayılmasa gerek. Fakat İmâm-ı Mâlik (r.a.) ve İmâm-ı Şâfiî (r.a.) gibi pek ünlü olan ve asıl konumuzla çok fazla ilgisi olmayan büyükleri de anlatmak iyi olacaksa da kitabı gereğinden fazla büyütmemek için diğerlerinin vasıflarını belirtmekle yetineceğiz. Bunlardan Abdullah b. Mübârek (rh.a.)’in özgeçmişi hakkında yukarıda bilgi verilmişti.
Leys b. Sa‘d Fehmî Mısrî Hazretleri, Ebü’l-Hâris künyesiyle tanınır. Dîn âlimlerinden ve müctehid imâmların büyüklerindendir. Fıkıh ve hadîs ilminde zamanının biriciği idi. Hattâ İmâm-ı Şâfiî (r.a.) uzun süre İmâm-ı Mâlik (r.a.)’in derslerine gidip geldiği hâlde “Leys b. Sa‘d, İmâm Mâlik b. Enes (r.a.)’den daha fakîh ve daha âlimdi, fakat arkadaşları ve talebeleri onu zâyi‘ ettiler.” demiştir. Ya‘ni mezhebini tedvîn konusunda gerekli titizliği göstermediler. Mâlikîlerin büyüklerinden Abdullah b. Vehb (rh.a.)’in de: “Kendisinden başka ilâh olmayan Allah (c.c.)’ne andolsun ki Leys’ten daha fakîh hiçbir kişi görmedim.” dediğini İbn-i Hacer el-Askalânî (rh.a.) nakletmiştir.
O’nun günde dört çeşit meclîsi (toplantısı) olur, ilkinde sultânın ihtiyaçları ya‘ni devlet işleriyle ilgili işler ve sorunların çözümü kendisinden istenir, ikincisinde muhaddislerin mes’elelerinin halli, üçüncüsünde fıkıhla ilgili mes’elelerin
incelenmesiyle meşgûl olur. Dördüncüsünde ise halkın ihtiyaçları giderilerek, kimse geri çevrilmezdi.
O, kendisinin yıllık 80 bin altın gelire sâhib olduğu hâlde, “Bülûğ çağından bu yana üzerime zekât farz olmamıştır.” derdi. Çok cömert ve gâyet zekî bir kişi olduğundan halîfeler katında da sözü etkili ve değerliydi. Hattâ Halîfe Mansûr Mısır’a vâlî göndermek istemiş fakat O, bunu kabul etmemiştir.
Hârûn Reşîd: “Ben cennetlik değilsem hanımım Zübeyde boş olsun.” deyip de daha sonra pişmân olunca bütün âlimlerin içinde halîfenin sorununu halleden kişinin Leys b. Sa‘d (rh.a.) olduğu Şifâ-i Şerîf Şerhi’nde geçmektedir. Bu kıssa İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.) hakkında da rivâyet edilir. Onun medhiyle ilgili ne söylense azdır. Hayatıyla ilgili İbn-i Hacer el-Askalânî (rh.a.), er-Rahmetü’l-Gaysiyye fî Tercemeti’l-Leysiyye adlı bir eser kaleme almıştır.
İmâm Ebû Yûsuf Ya‘kub b. İbrâhîm b. Habîb el-Kûfî Hazretleri, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in önde gelen talebelerinden olup Hanefî Mezhebi’nin ikinci imâmı sayılır. Sahâbelerden Sa‘d b. Habte (r.a.)’in torununun oğlu olup Kûfe şehrinde h.113 [731] yılında doğmuştur. O’nu, ana babası ticârete yönlendirip ilimden koparmak isteyince İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e başvurarak O’nun dostluğunu ve yardımlarını görmüştü. Bir yandan İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den fıkıh ilmi öğrenirken öte yandan yine O’ndan ve çağının diğer âlimlerinden hadîs okumuş, hadîs hâfızı olmuştu. Övülecek vasıfları, özellikle şer‘î delilleri kullanarak hükümler çıkartmak gibi benzersiz yüksek bir vasfı vardır. Halîfelerin yanında da iyi bir yeri vardı. Abbâsîler’den Mehdî, Mûsâ el-Hâdî ve Hârûn Reşîd zamanlarında kadı olmuş ve Hârûn Reşîd döneminde “Kadı’l-Kudât” ünvânıyla en önce O anılır olmuştur. Hanefî Mezhebi ile ilgili usûl ilmini ilk önce tedvîn edip mes’elelerin yazılması yoluyla dünyanın çeşitli yerlerine ilmi yayan İmâm Ebû Yûsuf Hazretleri’dir.
Sâhib olduğu bu geniş fıkıh bilgisinin yanında tefsîr, hadîs, eyyâm-ı arab30 gibi çeşitli edebî ilimlerde de tam bir yetkinliğe sâhibdi. Akıllı ve zekî bir kişi idi.
İbâdetine çok i‘tinâ eder, günde yüz ya da iki yüz rek‘at namaz kılardı. Recep ve Şa‘bân aylarını oruçlu geçirirdi. Kötülüklerin ortadan kalkması için mücâdele ederdi. Hârûn Reşîd’in hilâfetinin 12. senesinde Rebîülevvel 182 (Mayıs 793] ayında irtihâl eyledi.
Ma‘rûf-i Kerhî (rh.a.), rü’yâsında O’nu güzel bir köşkte yüksek bir dereceye kavuştuğunu görmüş, bunun sebebinin ilim yolunda güçlüklere sabretmiş olmasından dolayı olduğunu öğrenince, cenâze namazında bulunamadığına çok üzülürdü.
İmâm-ı Muhammed b. el-Hasan eş-Şeybânî Hazret-leri de, Ebû Hanîfe (r.a.)’in önde gelen değerli talebelerinden olup üçüncü imâm olarak kabul edilir. Derleyip düzenledikleri ve te’lîf ettikleri kitablarla Hanefî Mezhebi zabt ve ihyâ edilmiştir. Güzel konuşan ve yazan, ince zekâ sâhibi, benzeri ender bulunur bir kişi olup melek huylu idi. Bu üstün niteliklerinin yanında cüsseli ve dolgun bir vücûda sâhib olduğu için İmâm-ı Şâfiî (r.a.): “Hiç bir şişmân kişi kurtulmamıştır, ancak Muhammed b. el-Hasan bunun dışındadır.” diyerek onu hayrânlık duyulacak kimselerden kabul etmiştir. Belâgat ve fesâhatteki derecesini ifâde için şöyle söyler: “Kur’ân-ı Kerîm’i Bârî Te‘âlâ, Muhammed b. el-Hasan lisânı üzere inzâl buyurmuştur, desem hata etmem; çünkü onun gibi dili kusursuz kullanan bir kişi görmedim.” demiştir. İmâm-ı Muhammed (rh.a.)’in Arab diliyle ilgili ilimlerde İmâm-ı Sîbeveyh’e denk bir kişi olduğu Asmaî (rh.a.)’den nakledilmiştir. “Mefhûm-i muhâlif” konusu anlatılırken Tarsûsî Hâşiyesi’nde geçmektedir. O Şâfiî (r.a.)’in hocası ve feyz aldığı kişidir. Şâfiî
(r.a.)’in babası ölünce annesini nikâhlamış, kendisi gece gündüz O’nun evinde bulunup O’ndan çok yararlanmış ve vasiyyeti gereği öldükten sonra kitabları da O’na kalmıştır. Bunun için her zaman “Benim fakîh olmam Muhammed b. el-Hasan’ın eserleri sâyesinde ve onun himmetiyledir.” diye fazîletini i‘tirâf ederdi.
Vâsıt şehrinde h.135 [752-53] yılında doğmuştur. İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.)’in vefâtından sonra, önce bir süre Rakka’ya kadı olarak atanmış, daha sonra Bağdâd’a çağrılmıştır. Daha sonraları kadı iken Hârûn Reşîd ile birlikte Horasan’a gitti. Bir hayli uzun süren bu seferde iken Rey’de 189 [805] yılında, (ünlü İmâm-ı Kisâî ile aynı günde) irtihâl etmiştir.
Züfer b. Hüzeyl b. Sabbâh el-Kûfî Hazretleri, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in ünlü talebelerinden fıkıh kitabları yazıp düzenleyen (tedvîn eden) on imâmdan biridir. Aslen İsfahânlı olup Kûfe’de yurt tutmuştur. Babası bir aralık Basra vâlîsi, birâderi Temîm Kabîlesi bölgesinde âmil (kaymakâm), nüfûzlu ve zengîn olduğu hâlde ikisinin de yanlarına gitmez, onlara pek fazla rağbet göstermezdi. Dünyalık peşinde koşmayan kanaatkâr bir kişi idi. Hattâ dünyalıkların konuşulduğu yerlerden hemen kalkar giderdi. İşi gücü öğrenmek, öğretmek ve âhiret ile ilgili şeyleri dile getirmekti. O’nda Allah (c.c.) korkusu o kadar çok belirgindi ki O’nun davranışlarına bakanlar İlâhî gazâb korkusundan helâk olacak sanırlardı. Şübheleri halletmekte uzmandı. Çözümü zor işleri İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.)’den daha güzel anlatıp haber verdiği için Hanefîler arasında ihtilâf olunca O’na başvurmayı tercîh ederlerdi. Dâvud-ı Tâî (k.s.) ile kardeşlik akdi yapmıştı. Fakat O, ibâdet ve zâhidlikte Dâvud (k.s.)’la bir olduğu hâlde ilim öğrenmekten de hiç geri kalmamıştır. O zekâ ve kavrayışta da O’nun gibidir. İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in herkesden çok teveccühünü kazanmış, O’ndan büyük övgüler almıştır. Eğer ömrü uzun olsaydı bütün yaşıtlarını kesinlikle geçecekti, fakat yaşı elliyi bulmadan vefât etmiştir. Kendisine ısrârla kadılık teklîf edilmişken kabul etmemiş, gerektiğinde uzun süre ortalıkta görünmeyivermiş, fakat daha sonra halkın ısrârından dolayı (ilerde belirtileceği gibi) Basra kadılığını kabul etmiş, 158 [775] yılında bu vazîfede iken vefât etmiştir. Ancak irtihâlinde terekesinde bir şey bulunmamıştı.
Mis‘ar b. Kidâm Hilâlî Hazretleri31, Ebû Hanîfe (r.a.)’in talebelerinden olup hadîs hâfızı, asfiyâ-i ümmetten çok değerli birisidir. Bu kitabda O’nun birçok sözü gelecektir. 152 [169] yılında İmâm-ı A‘zam Mescidi’nde secdede iken vefât etmiştir.]
İmâm-ı A‘zam (r.a.), kendisine teklîf edilen kadılık görevini ve devlet hazînesi bakanlığını kabul etmediğinden dolayı uğradığı çeşitli baskı ve zulümlere katlanarak âhiret sorumluluğu korkusundan dünyevî cezâları yeğler ve küçümserdi. Abdullah b. Mübârek (rh.a.), yanında Ebû Hanîfe (r.a.)’in ismi geçtiğinde şöyle söylerdi: “Dünya içindekilerle kendisine sunulup da yüz çevirip reddeden O yüce kişiden mi söz ediyorsunuz? Ebû Hanîfe (r.a.) öyle bir kişi idi ki kendisinden uzun süre ricâ edilmiş, en sonunda tehdîd edilip zorlandığı hâlde zâlimlere karışmamış, hayatında onların hiçbir şeyini kabul etmemiştir. Yalnız bir kez Halîfe Mansûr’un Hasan b. el-Kahtabe ile gönderdiği on bin dirhemlik akçeyi her nasılsa kabul etmek zorunda kalmış; fakat oğlu Hammâd’a Hasan’a geri vermesini vasiyyet etmiştir. İrtihâlinde oğlu Hammâd adı geçen akçeyi tam olarak Hasan’a geri verince şaşırmış ve “Allah (c.c.) babana rahmet etsin muhakkak O dînine çok düşkündü” demiştir.” Ya‘ni “Allah (c.c.) rahmetine gark etsin, senin baban dînini bizden tamâmıyla korudu, dünya için zerre miskâlini saçmadı.” Ebû Hanîfe (r.a.) dînî bilgilerde tam bir ihtisas elde etmiş, çağdaşları içinde kendinden daha bilgili birisi bulunmadığını bildiği hâlde insanları kendi mezhebine da‘vet etmeyi istemezdi. Kendine kalsa -halktan uzaklaşıp bir
köşede yalnız yaşamayı ve tevâzuyu uygun bulduğundan- inzivâyı yeğleyecekti. Fakat insanları mezhebine uymaya da‘vet etmesi konusunda, uyku âleminde tekrâr tekrâr Hazret-i Peygamber (s.a.v.) işaret buyurmuşlardır. İlâhî hazîneleri hak edenlere dağıtma işi kendisine verilen Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’den, emre uymak lâzım ve gerekli olduğundan böyle bir buyruğun çıktığını kesin olarak iyice bilince bu özel lûtfa nâil olduğuna şükredip mezhebini insanlara açıkladılar. Kısa bir sürede mezhebi ortaya çıkıp, doğu ve batıda, dünyanın çeşitli yerlerine yayıldı. O’nun mezhebine uyanlar arttı. O’nu çekemeyen hasedciler terkedilip unutuldu. Allah (c.c.)’nün bir hikmeti mezhebindeki usûl ve fürû‘ çok titiz bir şekilde nakle ve akla uygun olarak yazıldı, kurallarını düzenleyip sağlamlaştıran yetkili kişiler yetişti. Talebe ve müntesibleri bakımından çok mutlu oldu. Bu derece mutluluk ve başarılarına ma‘nevî sebeb ise İmâm-ı Alî (k.v.)’nun mübârek duâlarıdır.
İlerde ayrıntılı anlatılacağı gibi İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in babası Sâbit, küçük yaşta iken Hazret-i Alî (k.v.)’nun dikkatini çekmiş, kendisine ve nesline hayır duâlarda bulunmuştur.
Hazret-i İmâm (r.a.) vera‘, mürüvvet ve takvâ sâhibiydi. Güzel ahlâka uymayan her şeyden sakınma ve kaçınmada da benzeri az bulunurdu. Hattâ borç olarak verdiği parayı almak için gerektiğinde borçlunun bulunduğu yere vardığında -menfaat elde edip borcun ribâya dönmesi korkusundan dolayı- duvarının gölgesinde bile oturmazdı.
Ticârette vekil bıraktığı kişiler alış verişte dîne aykırı bir işlem yapsa elde edilen nemâyı ortadan kaldırmak için sermâyesiyle berâber onu bağışlardı. Bir keresinde kusuru gösterilmeden müşterîye satılan bir kumaşın parası içine dâhil edildiğinden yüklü bir meblâğı -ki otuz bin dirhemden az değilmiş- bağışladığı, menâkıbıyla ilgili kitabların hepsinde yer almaktadır.32
Yukarda geçtiği gibi câriye satın alma konusunda uzun uzadıya istişâre etmeleri de zühd ve iffetlerine büyük bir kanıttır. Kendi zamanında Kûfe’de bir koyun kaybolduğu için -koyunun etine rastlar da nûrlu kalblerine karanlık gelir korkusuyla- koyun cinsinin ömür süresi olan yedi yıl boyunca koyun eti yemedi. Gerçi haramın kendisi bilinmediği durumda âhiret sorumluluğu olmasa da; haram yemenin gereği olan kalb kararması söz konusudur. Bu yüzden vera‘ sâhibleri kalb nûruna nâil, sevgilinin görünmesine lâyık olmak için her çeşit şübheden sakınır, yasaklardan ve men‘ edilen şeylerden kaçınmaya a‘zamî dikkat gösterir, bunlardan gücünün yettiği kadar sakınırdı.
Çok bilinen fazîletlerinden biri de tam kırk sene ara vermeden yatsı namazının abdestiyle sabâh namazını kılmasıdır. Gecenin son yarısına kadar yatsıyı geciktirmek mekrûh olduğuna göre yukarıda geçen bu özel durum her hâlde gecelerin son yarılarında uyanık bulunmalarını gerektirir. Böyle bir kuvvet ve inâyete nâil olmalarının sebebini soranlara “Hurûfü’l-mu‘cem üzere Cenâb-ı Hakk’a İlâhî isimlerinin tamâmıyla yaptığım duânın bereketinden olduğunu zannediyorum” demiştir. Hurûfü’l-mu‘cem ki33 -Arab dilinde kullanılan hurûfü’l-mebânîden34 ibârettir- şu iki âyette hepsi toplanmıştır. Birisi: Sûre-i Âl-i İmrân’da “…Sümme enzele ‘aleyküm min ba‘di’l-ğammi”; ikincisi: Sûre-i Feth’in sonunda “Muhammedün Resûlu’llahi ve’llezîne me‘ahû eşiddâü ‘ale’l-küffâri” âyetleridir. İmâm-ı A‘zam (r.a.), bereketli bu iki âyet-i kerîmeyi okumaya uzun süre devâm etmiştir. Zaten O, ilmiyle âmil diğer âlimler gibi Kur’ân-ı Kerîm okurken gâyet i‘tinâ eder ve her feyzi ondan kazanırdı. Hattâ Ramazân aylarında otuz gündüz otuz da gece olmak üzere Kur’ân-ı Kerîm’i hatmederdi.
Buraya gelinceye kadar söylediklerimiz sayısız fazîletlerinden birkaçıdır. Onun güzelliklerini, menkîbelerini tam olarak ortaya koymak mümkün değildir. İşte İhyâu Ulûmi’d-dîn’in muhtasarı olan Aynü’l-İlm kitabından ve adı geçen kitabın şerh ve îzâhıyla ilgili te’lîfimizden naklettiğimiz bu övgü ve fazîletler -ki gerçekte ilerde gelecek ayrıntıların özeti niteliğindedir- Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazzâlî (rh.a.)’e nisbet edilen taassub ve hakkaniyetsizliğin aslı ve esâsı olmadığına delâlet eder.
[İmâm Hüccetü’l-İslâm’ın kendi kitabındaki övücü sözlerini aktarmak daha iyi kanâat vereceği için hemen Türkçe’ye çevirip okuyucuya aktarmayı gerekli gördük. O İhyâ’u ‘Ulûmid-Dîn’in Kitabü’l-İlm’indeki ikinci bâbında; farz-ı ayn ve farz-ı kifâye kabîlinden olan ilimlerin kısımlarını, kelâm ve fıkıh ilimlerinin ne kadar önemli olduğunu, bu ilimlerle Allah (c.c.) rızâsının ne şekilde elde edilebileceğini anlatırken dîn imâmlarının fazîlet ve menkîbelerinden söz eder. Burada İmâm-ı A‘zam (r.a.)’le ilgili olarak şunları söylemiştir: “Söz Ebû Hanîfe (r.a.)’e gelince -Allah O’na rahmet etsin- O da âbid, zâhid, ârif-i billah, Allah (c.c.)’den korkan, ilmi ile Allah (c.c.)’nün rızâsını isteyen birisiydi. O’nun âbidliği, İbn-i Mübârek’in “Ebû Hanîfe -Allah (c.c.) O’na rahmet etsin- mürüvvet sâhibi bir kimse idi ve çok namaz kılardı.” ve Hammâd b. Ebî Süleymân’ın “O, bütün gecesini ihyâ ederdi ve “Allah (c.c.)’ne ibâdet hususunda bende bulunmayan bir şeyle nitelendirilmekten dolayı Allah (c.c.)’den utanırım” derdi” sözlerinden anlaşılır. O’nun zühd sâhibi olduğu ise er-Rebî‘ b. Âsım’ın şu sözlerinden anlaşılır: “Yezid b. Ömer b. Hübeyre, Ebû Hanîfe (r.a.)’i kendisine getirmemi istedi, ben de alıp ona getirdim. Yezid b. Ömer de Ebû Hanîfe (r.a.)’den Beytülmâl’in başına geçmesini istedi. O, bu görevi reddetti. Bunun üzerine yirmi kamçı vuruldu. Bak, Ebû Hanîfe (r.a.) bu görevden nasıl kaçmış ve işkenceye katlanmış!” Hakem b. Hişâm es-Sakafî bu olayın bir başka yönünü zikretmiştir.”35
Bu durumda İmâm-ı Gazzâlî (rh.a.), önce İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in ibâdetine düşkün ve zühd sâhibi, ikinci olarak da “ârif-i billah muhlîsun li-vechi’llah” (Allah (c.c.)’nü hakkıyla tanımış ve O’na gönülden bağlanmış) olduğunu, selefin güvenilir âlimlerinden doğru nakillerle kanıtlayarak, sözünün sonunda diğer mezheb imâmları gibi İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in de ulaştığı en yüce dereceyi tam olarak anlatmanın mümkün olmadığını i‘tirâf etmiştir.]