Giriş

Giriş

Erbâbınca bilindiği gibi “fıkıh” kelimesi şer‘î ıstılâhta iki anlamda kullanılır.
Birinci anlamı: Dînî hükümlerin tamamını içine alır. İmâm-ı A‘zam (r.a.) bunu “kişinin haklarını ve sorumluluklarını bilmesi” diye tanımlar. Fıkıh ilmi, insanın âhirette yarar ve zarâr göreceği şeylerin dünya ve âhirete göre hükümlerini öğrenmesine yardımcı olacak kazanılmış bir yetenektir. Bunlar üç kısımdır: Vicdâniyât, melekât, ef‘âl-i cevârih. Vicdâniyât: Dînî akîdelerdir, hükümleri kelâm ilmindedir. Melekât: Zühd, sabır, şükür, sehâ, kalb huzûru, dilin tutulması ve bunların zıtları olan şeyler gibi ahlâkla ilgili olup hükümleri tasavvuf ilmindedir. A‘mâl-i cevârih: Gerek ibâdet gerek muâmelelerle ilgili olan hükümlerdir ki yalnız mükellef insanların yaptıkları işlerden bahseden fıkıh ilminin alanıdır.
İkinci anlamı: bu adla tedvîn olunan ilimdir. Önceki anlamdan daha özel bir anlam taşıdığı açıktır.

Gerçi fıkhı bu anlamda kullanmak insanlar arasında yaygın ise de dînî literatürde övgü ile söz edileni ilkidir ki “Allah (c.c.) hayrını dilediği kimseyi dînde fakîh kılar” misâli hadîslerde güzel ve mutlu sona erme alâmeti görülmüştür. “Hikmeti dilediğine verir, hikmet verdiklerine muhakkak çok hayır verilmiştir.”1 âyetindeki hikmetin “dînde derin bilgi sâhibi olmak” anlamına geldiği konusunda tefsîr sâhibleri görüş birliği etmişlerdir. Bu anlamda fıkıh ilmi müslümanların günlük hayatları için gerekli olan bilgileri içerir.Her yükümlünün, i‘tikâd ve ahlâkla ilgili mes’elelerin tamamını, topluca da olsa, bilip tasdîk etmesi, ibâdet ve muâmelelerden de gerektiği kadarının hükümlerini ve âdâbını öğrenip hâl ve davranışlarını ona göre düzenlemesi gereklidir ve farzdır.Örneğin, namazın, orucun, gerektiği kadar alış verişin fesad2 ve sıhhâtini3, zarûrî ihtiyâçlar kabîlinden olan yiyecek, giyecek ve evlilikle ilgili haram ve helâllik durumlarını, ülü’l-emre4 itâat etmenin lüzûm ve vücûbunu bilmelidir. Yükümlü bir müslümanın bunlardan her birini ayrıntılarıyla öğrenmesi farzdır.

Hâcc, zekât ve şirket gibi ibâdet ve malî menfâatlarla ilgili dînî hükümlerin her zaman ve her kişi hakkında bilinmesi zarûrî değilse de bu tür fıkhî mes’elelerin de önemi ve gerekliliği açıktır.Mademki insanın kurtuluşu ve mutluluğu bid‘at îcâd etmekle değil, dîne uymakla gerçekleşebilir; nübüvvet ve risâleti apaçık mu‘cizelerle Allah (c.c.) tarafından desteklenmiş olan şânı yüce son Nebî Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in Allah (c.c.)’den almış olduğu ve yıllarca insan ve cinnleri da‘vet ederek yayılmasına muvaffak olduğu bu İlâhî dînin neden ibâret olduğunu aynen ve hakîkaten bilmek gerekmektedir.Bu hakîkatı anlayıp kavramak ise ancak Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in izlediği yolu, sünneti, nübüvvet haberlerinin ve sünnetin aktarıcıları olan sahâbe ve tâbiîn (r.a.e.)’in hayatlarının, hâl ve gidişâtlarının hakkıyla bilinmesiyle olabilir. Çünkü İslâm Şerî‘atı’nın kaynağı ve alındığı yer olan Kur’ân âyetlerinin bir çoğu işkâl5 ve icmâl6 sebebiyle Şâri‘in7 sözlü ve fiilî açıklama ve yorumuna bağlıdır. Her âyetin ibâre, işâre, delâlet ve iktizâ gibi çeşitli delâlet üslûblarıyla birçok hükmü kapsamasından dolayı ancak sıhhâtli ictihâd ile Allah (c.c.)’nun istediği şer‘î hükümler anlaşılabilir.

İctihâda hakkıyla ehil olanlar da şüphesiz sahâbe ve tâbiîn (r.a.e.)’den olanlardır. Onlar beyân ve belâgat erbâbı olup dile hakkıyla vâkıftılar. Sahîh hadîsleri, âyetlerin iniş ve hadîslerin vürûd sebeblerini, nassların8 ta‘lîlâtını9 herkesten daha iyi biliyorlardı. İctihâd için gereken diğer şartları da tam olarak hâizdiler. Muhkem10 âyetlerin kesin ma‘nalarını ve müteşâbih11 âyetlerin doğru te’vîllerini onlar bilirler.İslâmî yükümlülükleri ve diğer dînî ilimleri onlardan daha iyi inceleyip bilme imkânı başka hiçbir kişiye nasîb olmamış, ahlâkî erdemlilik bakımından da hiç kimse onlarla yarışamamıştır. Allahü Te‘âlâ “Muhammed, Allah’ın Resûlüdür, muhakkak onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidir.”12 âyetinde tezkiye edib övdüğü ve büyük müjdelerine mazhar kıldığı o kahraman erleri dînin yayılması yolunda Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’e arkadaş ve dost etmiş, onlar da bu yüce ni‘metin kadrini bilerek mal ve canlarını Allah (c.c.)’nün adını yüceltme uğrunda vermişlerdir. Onların tamamının Allah (c.c.)’nün rızâsına kavuştukları kesin olarak nasslarla belirtilmiştir. Hazret-i Muhammed (s.a.v.), bunu âhirete irtihâlleri sırasında da açıklamıştır.

Sahâbe (r.a.e.)’in, Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) katında dînin emînleri ve hidâyete kavuşmuş yıldızları oldukları kesin delîllerle belirtilmiştir. Onlar, “Şüphesiz Kur’ân’ı biz indirdik ve O’nu yine biz koruyacağız.”13 âyetinin ma‘nasınca değişiklik ve yanlışlıktan korunmuş olan Kur’ân’ı me’sûr tefsîrleriyle ve “Burada hazır olanlar olmayanlara duyursun” güzel hitabınca Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in bütün fiil, hâl, takrîr ve sözlerini ortaya çıkış sebebleriyle birlikte nakil ve teblîğ için seçilmişlerdir. Tâbiîler de onların hayırlı halefleridir. Her iki neslin de değerini bilmemek kadar câhillik, dînî hizmetlerini inkâr edecek kadar nankörlük düşünülemez.İslâmiyete sâhib çıkıp O’nu koruyan, yayan ve sağlam bir kulpa yapışan bu ma‘na erlerini, hata ile ithâm çıkmazına batan sapık fırkalar, dîn ve mezheblerini şaşılacak bir şekilde Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’e kadar dayandırabiliyorlar.
Kur’ân âyetleri tevâtüren14 nakledildiği için, nakledenler emîn ve güvenilir kimseler olmasa da onların dînî ilimlere kaynaklık teşkîl etmeleri geçerlidir.

Fakat yukarıda belirtildiği gibi Kur’ân’ı anlayıp hüküm çıkarabilmek için yalnızca Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in ehl-i beyti (r.a.e.)’den rivâyet edilen hadîslere vâkıf olmak yeterli değildir. Şâri‘ Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in beyânlarını içine alan bütün sünen15 ve ehâdîsi16 de kesinlikle göz önünde bulundurmak gerekir. Bu durumda sahâbe ve tâbiîn (r.a.e.)’in rivâyet ve haberlerine i‘timâd etmeyen kendini beğenmiş kişilerin Kur’ân âyetlerini kendi görüş ve heveslerine göre bâtıl te’vîllere çektikleri, “Kalblerinde eğrilik olan kimseler fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onların çeşitli anlamlı olanlarına uyarlar”17 âyetinde belirtildiği gibi doğru yoldan sapıp uzaklaştıkları, sanki İslâmiyetle bir benzerliği varmış gibi görünen geçersiz bir mezheb ve bâtıl bir yol ortaya koymaya uğraştıkları kolayca anlaşılır.

İşte bu hakîkate bağlı olarak Hazret-i Muhammed (s.a.v.) “Ümmetim çeşitli fırkalara ayrılacak” hadîsinin sonunda bunlardan kurtulacak fırkayı (Fırkâ-yı Nâciye’yi) “Onlar Bana ve ashâbıma uyarlar” diye tanımlayarak diğerlerinden ayırmıştır.18Bu hikmet ve maslahat gereği ikinci kuşağın (tebe-i tâbiîn (r.a.e.)’in) son dönemleri ne doğru ihtilâflar çoğalıp bid‘atlar ortaya çıkmaya başlayınca dîn âlimlerine dînî kitabların yazılması ilhâm buyrularak sünnet ehli olan ashâb topluluğunun ve tâbiînin gidişât ve sîretleri tam ve mükemmel bir şekilde eserlere kaydedilmiştir. Çünkü dînin ilk önderleri olan sahâbeler (r.a.e.) Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in bereketli sohbetinde bulundukları ve O (s.a.v.)’in yaşadığı zamana yakın oldukları için Kur’ân’dan başka kitab yazmaya gerek görmezlerdi. Hadîsleri de Kur’ân gibi ezberleyerek o şekilde rivâyet ettiler. Kendi zamanlarında olayların azlığı ve ihtilâfların enderliği dolayısıyla âlimlere başvuru az oluyordu.
Ortaya çıkan fitne ve ihtilâflar, vahyi ve mu‘cizeleri müşâhede ile îmânı ve şüpheden uzak inancı kökleşmiş, dünyalıklardan el çekmiş olan sâf kalbleri sarsamamış ve ham hayâller peşine düşürmemiştir.

Gerçi bazı olaylarda gerçekleşen ictihâdlarında hata edenler olmuştur. Ancak hakîkatin araştırılmasında kusur ve gevşeklik bulunmayan ictihâd ehli hiçbir şekilde muâheze edilmez, ya‘ni tenkîd edilemez.
Ama müslümanların çoğunluğu -ki bunlar “ehlü’l-hâl ve’l-akd” olan ümmetin büyükleri ve sünnet üzre olan yolun müntesiblerinin çoğunluğudur.- “Ümmetim dalâlette birleşmez”, “Size müslüman çoğunluğa uymak gerekir” gibi birçok sahîh hadîsin19 delâletiyle sâbit olduğu gibi, hiçbir zaman meşrû‘ olmayan bir şey üzerinde birleşmezler ve o iş üzerinde ittifâk etmezler. Bununla birlikte kâmil ümmetin icmâının kesinliğine delâlet eden Kur’ânî nasslar, doğru yoldan ayrılanların tehlikeli yola saptıklarını, bid‘at ve hevâya dayanan bid‘at mezhebleri “ne kadar ma‘kûl görünse bile” bağlılarının hakîkat yolundan yüz konaklık uzaklaştıklarını isbâta yeterlidir. Sözün özü: “İslâmiyet Resûl (s.a.v.) ve sahâbeler (r.a.e.)’in şânlı yolundan ibâretdir” ifâdesi kadar açık ve net bir hakîkat bulunamaz. Fakat insan kendini dîne uydurmağa çalışacağı yerde dîni kendi meşreb ve hevâsına uydurmak ister ve bunu büyük bir zarîflik sayar. Bilmez ki İlâhî kanûnlar dâimâ nefsin isteklerini, tabîat ve huyların ortaya çıkardığı kusurları kırmak ve düzeltmek için ortaya konmuştur. “Eğer gerçek, onların heveslerine uysaydı; gökler, yer ve onlarda bulunanlar bozulup giderdi. Onlara kendilerine öğüt veren bir şey getirdik, onlar ise öğütlerinden yüz çevirirler.”20
Gerçekler bu derece açık ve anlaşılır olmasına rağmen ne yazık ki şeytânların hevesleri hak olan da‘vete icâbet etmeyen kavimleri ayrı ayrı yollara düşürüp bid‘at vâdîlerinde şapaşaşkın etmektedir.21
Şimdi “Arkadaşları “bize gel!” diye doğru yola çağırırken, -şeytânların yeryüzünde şaşırttıkları bir kimse gibi- geriye mi dönelim?”22 ve “Bu dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uymayın!”23 âyetlerinde işaret edilip haber verilen bid‘at ve hevâ ehli ortaya çıkıp önceden gelmiş olan ulu kişiler suçlanmaya başlandığında, dînin esâsını ve seçkin sahâbelerin yolunu korumak için yaratılan, dîn önderlerinin en başta gelenlerinden ve sırlara vâkıf olan yakîn ehlinin en önde giden lideri Ebû Hanîfe en-Nu‘mân (r.a.)’dir.
Ebû Hanîfe (r.a.)’in sünneti koruma, dînin hükümlerini yerleştirmede benzersiz olduğuna delâlet eden kesin açıklamalardan biri de tarîkat pîrlerinin büyüklerinden ve hakîkat tahtına oturanlardan Sehl b. Abdullah-ı Tüsterî (k.s.)’un şu kerâmetli sözüdür: “Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Îsâ (a.s.)’ın ümmetleri içerisinde Ebû Hanîfe (r.a.) gibi birisi bulunsaydı, onlar ne yâhûdî ne hıristiyân olurlardı.”
Ebû Hanîfe (r.a.), dîn ilimlerinin diriltilmesinde ve sünnetin etkinliğinin sürekli kılınmasında diğer dîn imâmlarının hepsinden daha etkili olmuştur. Bu hususta onlardan üstün olduğu ve onların önüne geçtiği inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü
ondan önce daha fazîletli ve bilgili kişiler varsa da daha önce de belirtildiği gibi o dönemde bid‘atler, nefse hoş gelen şeyler ve genel olayların çokça vukûu insanlar arasında bu derece yayılmamıştı. Bu sebeble usûl ve fürû‘ bakımından ilimlerin düzenlenmesine gerek görülmemişti. Onlar bir başka açıdan büyük bir görev yapmış olsalar da “Öncekiler sonrakilere nice şeyler bırakmışlardır” sözünde de belirtildiği gibi sonra gelenlere büyük bir fazîlet bırakmışlardı.
Bütün bu anlatılanlardan, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in islâmî sınırları koruma gibi önemli bir konunun üzerinde titizlik gösterip gayret ettiği ve böylece istediğine ulaşan üstün nitelikli kişiler arasında yaptığı çalışmaların doğru ve olgun neticelerini ortaya koymayı başardığı ve bu tür kişiler arasında çok müstesnâ bir yere sâhib olduğu kesin olarak anlaşılmaktadır. Çünkü dîni esâsından sarsmak isteyen dînsizleri, materyalistleri ve İslâm’da olmayan bid‘atleri ve doğru olmayan şeyleri dîne dayandıran sapık fırkaların önderlerini susturup cevab veremeyecek duruma getirerek fitne ve fesad ateşini söndüren O’dur.
Hadîs çeşitlerini dahî bilmeden ve asıl anlatılmak isteneni anlamadan hüküm çıkarmak için ortaya çıkanların zayıf sözlerini çürütmüş, yaşanan ve olması muhtemel olayların dînî hükümlerini doğru olarak ortaya koymuş, fıkıh terimlerini belirleyerek fıkhî mes’eleleri bugün üzerinde bulunduğu düzenli şekilde tesbît etmiştir.
Adı geçen konularda öncelik elde etmiş olması, bütün dîn imâmları ve büyük müctehidlerden üstünlüğünü isbâta yeterli değil midir? Bu, şübhe götürmeyen bir gerçektir.
Fıkıh terimlerini ortaya koyup yazma ve mes’eleleri hakkıyla açıklayıp tasvîr etme mezîyetini kazandıkları gibi kelâm usûlü ve fıkhî mes’eleleri ilk önce tertîb ve tedvîn etmek de yine O’nun güzel hasletlerindendir.
Daha sonra İmâm-ı Mâlik (r.a.) Muvatta’ında hadîsleri bu düzene göre toplayıp adı geçen terimleri kabul etmiş olmakla adı geçen konularda İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e uymuş ve O’nu taklîd etmiş olur.
Fıkhî mes’elelerin her biri hakkında talebeleri ve arkadaşlarıyla ilmî tartışmalar yaptıktan ve ileri sürülen görüşleri dinlenip olayların şübheleri giderildikten sonra karar kılınan ve gerçekliği anlaşılan mes’eleler, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in emriyle ilgili yere konuldu. Bu yöntemle “fıkıh ilmi”nin tedvîni tamamlandı.
Kelâm ilmiyle ilgili yazmış olduğu eserlerden el-Fıkhü’l-Ekber, i‘tikâtta ana mes’eleleri kapsadığı için daha sonra gelen kelâm âlimleri hep o esâs üzerine hükümler kurmuşlardır. Muhâlif olan sapık fırkalar, yeni mezhebler türettikçe onları çürütmek, yok etmek, ileri sürdükleri şübhe ve tereddütleri kaldırıp temelden yok etmek için sözü yayarak gerektiğince genişletmişlerdir.
Ebû Hanîfe (r.a.)’in kelâm ilminde yazdığı değerli eserlerden biri de el-Âlim ve’l-Müteallim’dir. Bu kitabda âlim ile ilim öğrenen arasında geçen dînî inançlarla ilgili karşılıklı konuşmalar yer alır.
Gerçi İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in bu tür eserlerini mu‘tezile, mürcie ve diğer bâtıl mezhebler -i‘tikâtça bize uyarlardı diyebilmek için- inkâr etmek istemişlerdir. Fakat bu inkârın kötü bir niyete dayanması sebebiyle o kadar önemi olamaz.
el-Fıkhü’l-Ekber’i ünlü talebelerinden Ebû Mutî‘ el-Belhî (rh.a.); el-Âlim ve’l-Müteallim’i de, Muhammed b. Mukâtil Râzî (rh.a.) istinsâh ederek yayılmasını sağlamışlardır. Bunun yanında vefâtına yakın yazdırdığı Vasiyetnâme’sinde Ehl-i Sünnetin kurtarıcı akâidi tam olarak anlatılmıştır.
Vasiyetnâme’yi arkadaş ve talebelerinin ricâları üzerine yazdırmış ve ilk başlığını “Ehl-i Sünnet ve’l-cemâat yolu on iki esâs üzerine kurulmuştur.” ifâdesiyle başlatmıştır. Birçok şerhi vardır.
Sonradan felsefî ilimler Arapça’ya çevrilerek dalâlet fırkaları bunun öğrenilmesine özen gösterdiler. Mu‘tezile imâmları da mezheblerinin yöntemini isbât ve te’yîd için felsefecilerin bu sözlerine çok i‘tibâr ettiler. Müslümanların akâidini bozmaya sebeb olduğundan büyük âlimler, felsefî konuları da güzelce öğrenerek gerektiği kadarını kelâmın konusu yaptılar. Gerçek durumu açıklayarak fesadın önünü aldılar.
Bu önemli hizmeti en üst düzeye ulaştırarak daha sonra gelenler arasında ayrıcalık kazanmış ve çok ünlenmiş olan Mu‘tezilî kuralları bile temelinden sarsmayı başaranlar: İmâm-ı Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî (rh.a.) ile İmâm-ı Ebû Mansûr Ma’türîdî (rh.a.)’dir.
Adı geçen bu iki âlimin aralarında ihtilâflar küçük ayrıntılarda kalmıştır. Her ikisi de Ehl-i Sünnet yolunu koruma konusunda İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e uymuşlardır.
Kökü sâbit olan güzel bir ağacın dalları ve yaprakları ne derece göğe doğru yükselse ve meyvelerinden halk ne kadar yararlansa da, bu mezîyet ve yararlılıklar hep o kökün dayanıklılığı ve sağlam oluşu sâyesindedir. Öyleyse gerçek şeref de yine O’na dönecektir.
Ancak Ebû Mansûr Ma’türîdî (rh.a.)’in tercîhlerinin mezhebimizin usûlüne daha uygun olması ve zamana yayarak Eş‘arî (rh.a.)’in eserlerini güzelce gözden geçirip incelemiş olması sebebiyle ihtiyâta daha yakın bulunduğu için İmâm-ı Ma’türîdî (rh.a.) i‘tikâtta ikinci imâmımız sayılmıştır.
Bu ayrıntılı açıklamalardan anlaşılmıştır ki İmâm-ı A‘zam (r.a.) yalnız hükümlerin fürû‘unda24 değil, selâmete ermemiz için i‘tikâd ve amel konusunda da kendisine uyacağımız en büyük imâmımızdır. O’nun Ehl-i Sünnet i‘tikâdını da herkesten önce düzenleyip temellendirdiği ve bu yolda eserler verdiği yukarıda belirtilmiştir. Kelâm mes’eleleri sınırlı ve sayılı olduğu için çok fazla ihtilâf götürmemesi ve i‘tikâdda muhâlif olanlara üstünlük sağlamanın ve onları susturmanın kendisine çok kolay görünmesi sebebiyle çalışmalarını fıkha kaydırmıştır. Çünkü burada mes’eleler çok geniş ve ihtilâflar pek fazla ve bunların öğrenilmesi her ilimden daha zordur. Fıkhın daha iyi araştırılması ve kolaylaştırılması için çalışmalarını bu alanda yoğunlaştırarak en üst düzeye ulaştırmıştır. Böylece fıkıh ilmi, âdetâ pişmiş ve hazır hâle gelmiş, kapağı açılıp yenilmeye hazır nefis bir yemek hâline gelmiştir. “Yüce Allah, ona en güzel şekilde karşılığını versin.”
İbn-i Hacer el-Heytemî (rh.a.) Hakkında Bilgi
Kitabın yazarı Şihâbüddîn Ahmed b. Muhammed b. Alî b. Hacer el-Mekkî el-Heytemî el-Ensârî (rh.a.) dedelerinden Hacer adlı kimseye nisbetle tanınır. Kendileri Şâfiî Mezhebi’nden olup Kadı Zekeriyya gibi büyük âlimlerden ilim öğrenerek fıkıh ve hadîste çağının biriciği olmuştu. Fetâvâ-yı Hadîsiyye ve Fetâvâ-yı Fıkhiyye’si bu hususta iki âdil tanıktır. Ayrıca Tuhfetü’l-Muhtâc adlı dört ciltlik büyük bir eseri vardır. Zevâcir ‘an İktirâfi’l-Kebâir, es-Savâiku’l-Muhrika fi’r-Red ‘alâ Ehli’l-Bid‘a ve’z-Zenâdika ve el-İ‘lâm bi-Kavâtı‘i’l-İslâm alanında incelenmesi gereken orjinal eserlerdir. Bu 1890’lı yıllarda Mısır basınında da dile getirilmiştir. Kaside-i Hemziyye-i Bûsîriyye’ye yaptığı şerhleri de Mısır’da basılmış ve hayli zamandır tedâvüle konmuştur. Kısaca onun yararlı birçok eseri bulunmaktadır. Onun şerhle ilgili Şerhu’l-Erbaîn ve Şerh-i Şemâil adlı başka eserleri de buna dâhildir.
Dedeleri Hacer, sessizliği ve suskunluğu sebebiyle bu lâkabı almıştır. Heytemî (rh.a.), Mısır’da Ebü’l-Heytem mahallesinden demektir. Çünkü kendisi 909 (1503-1504] yılında Mısır’da doğmuş, fakat Mekke-i Mükerreme’de ikâmet etmiştir. Burada uzun yıllar “Şâfiî Müftüsü” olmuş, el-Mekkî diye ün kazanmış ve 973 (1565-66) yılında vefât etmiştir.
Kitabın Hazırlanma ve Tercüme Sebebi
Bir kaç yıl önce İstanbul eşrâfından bir kimse Mekke’ye geldi. Aklî ve naklî ilimleri, tıbbî ve resmî kuralları bildiği gibi sofî ulularının ve Cüneydiyye Tâifesi’nin ulaştığı övülecek hâllere ve yüce makâmlara ulaşmıştı. İlâhî mevhibelerin ve insanî seciyelerin gereği ilim ve ma‘rifetlerin tamâmına âşinâ, kalbi deniz gibi geniş, güzel ahlâk sâhibi birisiydi. Bu yüzden kendisiyle iyi görüşür, birbirimize karşı iltifatkâr davranır, ma‘rifet denizinden yudumlayarak sohbet arkadaşlarının yaptığı gibi karşılıklı samîmi duygularımızı arz ederdik. Bir gün söz kesbî ilimlerle vehbî bilgileri kendisinde toplayan kemâl sâhibi kişilere gelince, bunların en önde geleni olan İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe en-Nu‘mân (r.a.)’in (Allah (c.c.) onun rıdvân sağanağı ile kabrini sulasın ve Firdevs Cenneti’nin en yüksek makâmına yerleştirsin) hayatı ve güzel ahlâkıyla ilgili büyük âlimlerin kaleme almış oldukları eserlerin bir özeti olacak bir kitabcığın öneminden ve gerekliliğinden söz etti. Benim gerekli bilgi ve birikime sâhib olduğumu söyleyerek böyle bir eser yazmamı ricâ etti. Ben de dostluğun gereği olarak bu isteği yerine getirmek için bu konuda yazılmış eserleri gözden geçirerek kısa, hoş ve kıymetli örnek bir eser hazırladım. Bunu kendisine takdîm ettiğimde bir nüshâ kopya etti; İslâm şehirlerinin en büyüğü olan büyük âlimlerin bulunduğu Belde-i Tayyibe İstanbul’a geri döndü. Daha sonra birçok kimse onu istinsâh etti ve çeşitli yerlere dağıldı. Kendimizde kalan asıl nüshâyı istinsâh için ödünç alan Hanefî fakihlerinden bir zât onu getirmeden başka bir yere gitti. Bunca emekle hazırladığım eserin ortadan kaybolmasına bir hayli üzüldüm. Bu konuyla ilgili bir kitab bulmak ümîdiyle yeniden imâmların menâkıbı ve tuttukları yollarla ilgili eserleri incelemeye başladım. Allah (c.c.)’ne şükür, istediğim özelliklerde bir eser buldum. Yazarı mezheb âlimlerinden hadîs hâfızı Şeyh Allâme Muhammed eş-Şâmî ed-Dımaşkî (rh.a.) imiş. O eserin maksadını özetleyip ayrıntılardan arındırınca bu eser meydâna gelmiş oldu. Üç mukaddime ile kırk bölümden oluşan esere el-Hayrâtü’l-Hisân fî Menâkıbi’l-İmâm Ebî Hanîfete’n-Nu‘mân adını verdim.