İkinci Mukaddime

 

IKINCI MUKADDIME

 

Burada bilinmesinde herkesin yararı; bilinmemesinde Hakk’ı isteyenler için çok zarârlar bulunan üç önemli iş için uyarıda bulunacağız. Böylece kimi insanların düştüğü büyük tehlike ve doğru olmayan korkunç uçurumdan kurtulmak mümkün olacaktır.

Birinci Uyarı
Âhirette hesâba çekilmekten korkan ve dünya tehlikelerinden kurtulup selâmete kavuşmak isteyen, evliyâullahın ve yüce peygamberlerin vârislerinin en seçkinleri, yakîn ehlinin ileri gelenleri, dîn imâmlarından büyük müctehidlerin hiçbiri hakkında noksanlık vehmetmemek ve hepsinin tam bir hidâyet üzre bulunduğuna, İlâhî rızâya mazhar olup sayısız ecre sâhib olduklarına kesinlikle inanması gerekir. Aralarında çeşitli ictihâdî mes’elelerde ihtilâfın öne geçmesi, insanı şübhe ve kuruntuya düşürecek bir şey değildir. Zîrâ Resûl-i Ekrem (s.a.v.) İmâm-ı Beyhakî’nin tahrîc36 ettiği bir hadîsde “Kur’ân-ı Kerîm’den size her ne gelmişse onunla amel edilmesi gerekir. Bunun terkinde hiçbir kimsenin özrü olamaz. Eğer aradığınız hükmü Allah (c.c.)’nün Kitabı’nda bulamazsanız benim hadîslerime uyunuz; eğer o konuda sünnetten bilgi edinemezseniz sahâbelerimin sözlerine uyunuz. Zîrâ ashâbım gökteki yıldızlar gibidir; hangisinin sözünü tutsanız hidâyeti bulursunuz. Ashâbımdan ortaya çıkacak ihtilâflar insanlar için rahmettir.” buyurmuşlardır.

[Bu konuda en çok tanınan “Ümmetimin ihtilâfı insanlar için rahmettir” hadîsidir. Lâkin bu hadîs büyük âlimler arasında geçerli ve makbûl ise de hangi sahâbeden ve ne sened ile rivâyet edildiği bilinmemektedir.Büyük muhaddislerden İmâm-ı Ebû Süleymân Hattâbî (rh.a.) Garîbü’l-Hadîs kitabında adı geçen hadîsi istitrâd37 yoluyla verip şöyle söylemiştir: Bu hadîse yalnız iki kişi i‘tirâz etmiştir. Ancak onlardan birisi ünlü hîlekâr İshâk-ı Mevsılî’dir. Biri de mülhid olduğu bilinen İbn-i Bahr el-Câhız’dır. “Eğer ihtilâf rahmet olsaydı ittifâkın azâb olması gerekirdi.” demişlerdir.

Hattâbî (rh.a.), “Ancak şurasını düşünememişlerdir ki …” diyerek yukarıda geçen sözü redd ve ibtâl ile meşgûl oluyor, yeteri kadar söz söylüyor da hadîsin râvî ve kaynağını açıklayıp şübheli maddeyi kesin çözüme kavuşturmuyor.Fakat yukarıda geçen konunun delâletiyle adı geçen hadîsin ona göre de mu‘teber ve muhaddislerce sâbit olduğu anlaşılıyor.]
İşte bu hadîs, Asr-ı Saâdet’ten sonra en hayırlı çağ olan sahâbe (r.a.e.)’in yaşadığı dönemden i‘tibâren -irşâd ve hidâyet dönemidir- fıkıh ilminin fürûunda âlimler arasında ihtilâf ortaya çıkacağına delâlet eder. Çünkü kimi mes’elelerde ihtilâf eden sahâbe (r.a.e.)’in her biri fıkıh ve sünnetin nakli ile ün kazandıklarından her birinin sözünü tâbiînden (sahâbe (r.a.e.)’den biriyle görüşüp konuşan) bir topluluk alınca, tâbiîler ve diğer âlimler arasında ihtilâf ortaya çıkması gerekir. Şerî‘at Sâhibi (s.a.v.) Efendimiz ise böyle bir ihtilâfın olmasına izin vermiş ve râzı olmuşlardır. Belki de överek bu ihtilâfı, kurtuluşa erecek ümmeti hakkında rahmet saymıştır. Hazret-i Peygamber (s.a.v.), ümmetini diledikleri sahâbe (r.a.e.)’in sözüyle amel edebileceği konusunda serbest bırakarak işlerinde ve sözlerinde sahâbe (r.a.e.)’in yolunda giden, onların ictihâdları üzere hareket eden müctehid imâmların görüş ve mezhebleriyle de amel edebileceklerine işaret etmiş olmaktadır.

Hazret-i Peygamber (s.a.v.) kendi zamanlarında ortaya çıkan olaylarda sahâbe (r.a.e.)’in birbirlerine muhâlif olan görüş ve sözlerini dinleyip bu konudan dolayı onların hiçbirini hesâba çekmemiştir. Birçok olay buna tanıklık eder. Buna Bedir Gazvesi esirleri hakkındaki istişâre iyi bir örnektir. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.), esirlerin fidye alınarak serbest bırakılmasını, Hazret-i Ömer el-Fârûk (r.a.) ise hemen öldürülmeleri yönünde görüş bildirmişlerdir. Bunlardan herbirinin görüşüne bir grup katılıp ihtilâf ortaya çıkınca Hazret-i Peygamber (s.a.v.) ilk görüşü tercîh edip onun gereğini yerine getirmişlerdi. O sırada inen bir âyet ilk görüşü tasvîb etmekle berâber, ikincinin daha fazîletli olduğunu bildirmesi üzerine, muhâlif iki görüşü de onaylayarak, her müctehidin bir yönüyle de olsa isâbetli olduğuna açık bir biçimde delâlet etmiştir. Çünkü birinci görüş, yanlış olsaydı âyet, gereği yerine getirilmeden önce iner, Resûlullah (s.a.v.) onunla hükmetmezdi. Hâlbuki gerçekleşen hükmün İlâhî ezelî hükme uygun olduğuna “Daha önce Allah’dan verilmiş bir hüküm olmasaydı…”38 âyetiyle, alınan fidyelerin helâl ve temiz olduğuna da “Elde ettiğiniz ganîmetleri temiz ve helâl olarak yiyin…”39 âyetiyle karar verildi. Bu durumda gelen İlâhî uyarı, ilk görüşün fazîletli olan ikinci görüşe tercîh edilmesinden dolayı olduğu ortaya çıkar.

[Yazarın burada müsâmahası vardır. Bu kıssanın gerçek yönünü anlamak isteyenler Enfâl sûresindeki: “Yeryüzünde savaşırken, düşmanı yere sermeden esîr almak hiçbir peygambere yakışmaz. Geçici dünya mâlını istiyorsunuz, oysa Allah
âhireti kazanmanızı ister. Allah güçlüdür, Hakîm’dir.”40 âyetinin tefsîrine başvurmaları gerekir. Çünkü burada îzâhı gereken birçok şey ortaya çıkacağı gibi bir hayli yarar da elde edilir.]Dört mezhebde ortaya çıkan tercîh de çoğunlukla böyle ya delîllerdeki kuvvet ya da ihtiyâd ve vera‘a daha yakın olmak dolayısıyla daha fazîletli ve daha üstün olan yönünü araştırmadan ibârettir. Gerçekten bütün seçkin müctehidlerin sözlerini tasvîb eden usûlcülere göre her mezhebin hak ve doğru olduğu şübhesizdir.

[Bu husus, ayrıntılı olarak incelenmesi gereken derin bir mes’eledir, bunun ayrıntıları bu kitaba sığmaz. İleride yazar, her müctehidin tasvîb edilmesi görüşünde olanların sözünü, bir dereceye kadar gerekli görecek ve te’yîd edecektir. Fakat bu konuda isâbet etmediğini ileride yeteri kadar açıklayacağız.]İşte sofîlerin yolunun en âdil ve fazîletli bir yol olduğu bununla da anlaşılır. Çünkü onlar her mes’elede en zor ve en ihtiyâdlı sözü ve işi kendilerine gerekli sayarlar. Tâ ki bütün sözlerin sorumluluğundan çıkarak icmâ‘ ile sahîh olan bir ibâdeti yerine getirmiş olsunlar. Mezheb imâmlarımız da buna uygun olarak “delîli zayıf olmayan ve sahîh sünnete -yapılamayacak derecede- aykırı bulunmayan müctehidin her sözünün sorumluluğundan kurtulmak için sünnet ve müstehâbdır.” demişlerdir. Buna bağlı olarak, abdesti bozduğu sayılan her şeyden dolayı abdest yenilemenin mesnûniyyetini (sünnet olduğunu) belirtiyorlar. İbn-i Şüreyh yüzüyle birlikte kulaklarını da yıkar ve başıyla birlikte onları da meshettiği gibi ayrıca bir kez daha kulaklarını meshederdi, onun böyle yapmasının tek amacı hilâftan çıkmak ve ihtiyâda riâyet etmekti.

[Kitabın yazarı İbn-i Hacer (rh.a.), Şâfiî Mezhebi’nden olduğu için, mezheb imâmlarından kasdı Şâfiî fakîhlerin önde gelenleridir. Hanefî imâmlarımız, müctehidlerin aykırılıklarından çıkmayı, mendûb sayarlar. Fakat bunu yaparken kendi mezhebinde tenzîhen mekrûh olan bir şeyin bile yapılmaması kaydını koyarlar. Buna bağlı olarak namazda sûre başında besmele okumak, Hanefî imâmlarımıza göre ittifâkla mekrûh olmadığı için her sûreden besmele’nin bir parça olduğuna inananların sözüne uyarak “Fâtihâ’dan sonra okunan sûreden önce besmele okumak fazîletlidir” deriz. Ammâ sabâh namazını, gece karanlığından karanlık eseri varken kılmak, Şâfiî Mezhebi’nde sünnet olduğu hâlde bizim mezhebimizde daha fazîletli görülen tanyerinin ağarmasını beklemeyi kaçırmak câiz görülmez. Yine Şâfiî Mezhebi’nde yevm-i şekte41 oruçlu olmak haram iken bizim mezhebimizde fazîletli olan o günkü oruç yalnızca hilâftan çıkmak için fedâ olunmaz. Yine namazda ayakta dururken bir yere dayanmak ve celse-i istirâhatın42 terk edilmesi bize göre sünnet iken, yalnızca Şâfiîlerce işlenilmesi sünnet olmakla birlikte bunu yapan helâle yakın mekrûh işlemekten kurtulamaz. Yazar açıklamıyorsa da bu kaydın Şâfiî katında da geçerli olmasında şübhe yoktur. Bu bakımdan fakîhlerimiz başka mezhebden olan imâma uymanın mekrûh olduğunu söylerler, çünkü imâm olan kişi aykırılık noktalarına uyup her mezhebde abdesti bozan şeylerden kaçınsa da terkettiği için kendi mezhebinde kerâhet olacak şeyleri terk etmez. Bunlara örnek olarak şunlar verilebilir: Besmeleyi açıktan okumak, açıktan “âmin!” demek, geçiş tekbîrlerinde ellerini kaldırmak, ikinci rek‘ata kalkacak zamanda yine kalkmak üzere ilişmek sûretiyle oturmak, ilk oturuşta salevâtı ve sabâh namazında kunût duâsını okumak. Bunun gibi birçok şeyin vâcib ya da sünnet olduğuna inandığından terk edemez. Hâlbuki bunlar bizim mezhebimizde mekrûh olduğundan, bunları işleyene namazın iâdesi vâcib ya da müstehâb olur.]

Asr-ı Saâdet’te sahâbe (r.a.e.) arasında meydâna gelen ihtilâflardan biri de şudur: Hazret-i Peygamber (s.a.v.) Medîne’ye yakın bir kal‘aya kapanan Benî Kureyza
kabîlesiyle savaş yapacağı zaman sahâbe (r.a.e.)’e “Bugün sizden hiçbiriniz öğle namazını Benî Kureyza yurduna varmadan kılmasın.” diye hitab etmesi üzerine ortaya çıkan görüş ayrılığıdır. Öğle vaktinin yeteri kadar geniş olmadığını düşünen sahâbe (r.a.e.) ikiye ayrıldılar. Bir kısmı öğlenin vakti çıkmadan yolda namazlarını kıldılar. Bu sözden maksâd sefere acele edilmesinin olduğunu, namazın vaktinden çıkarmanın kasdedilmediğini düşünerek, nassdan çıkardıkları bu anlamın delâletiyle “illâ fî Benî Kureyza” sözündeki hasrın hakîkî değil izâfî olduğunu söylemişlerdir. Diğer bir kısmı da ikindi vakti girdikten sonra, Benî Kureyza yurduna varınca öğle namazını kıldılar. Adı geçen sözdeki hasrın kayıd ve şarta bağlı olmamasından dolayı zâhirinin istendiğine delîl getirdiler. Bu görüş ayrılığı ve onun sonucunda yapılanları Hazret-i Peygamber (s.a.v.) işitince, grubların her ikisini de sorgulamadı ve yaptıklarının yanlış olduğunu söylemedi. Bil‘akis her iki grubun kendi anlayış ve hüküm çıkarmalarına ses çıkarmayarak, hepsinin ictihâddaki gayretlerini beğenip büyük ecir kazandıklarını, her hangi bir yanlışlığa düşmediklerini îmâ etmiştir. Durum bu şekilde gerçekleşince müctehidlerin hiçbirinin kınanmaya lâyık olmayıp hidâyet nûruna eriştiklerinde şübhe ve tereddüd kalmaz. Belki Muhammed (s.a.v.) Ümmeti’nin fürû‘ konusundaki ayrılıkları ileride anlatılacak olan çeşitli güzellikleri kapsadığından teşekkürü gerektirir. Onun için İbn-i Sa‘d ve İmâm-ı Beyhakî (rh.a.)’den gelen rivâyete göre Hazret-i Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.): “Nebî-yi Zîşân (s.a.v.) Efendimiz’in ashâbından ortaya çıkan ihtilâf, diğer insanların hakkında rahmettir.” buyurmuşlardır.

Yine Ömer b. Abdülazîz (r.a.)43, “Ashâbın ihtilâfından dolayı elde ettiğim sevinci, Arabların en güzel malı olan humrü’n-ne‘amın44 tamâmı benim olsa yine duyamazdım.” demiştir.
Halîfe Hârûn Reşîd45, İmâm-ı Mâlik (r.a.)’in Muvatta’ını Kâ‘be-i Muazzama’ya asdırıp bütün müslümanların onunla amel etmesini isteyince İmâm-ı Mâlik (r.a.) buna râzı olmayarak: “Ey Mü’minlerin Emiri, bunu istemeyiniz! Çünkü Resûllullah (s.a.v.)’in ashâbı bazı fürû‘a âid mes’elelerde ihtilâf ile çeşitli ülke ve beldelere dağılmışlardır. Âlimlerin ihtilâf etmesi ise bu Ümmet için Allah (c.c.)’nün büyük bir rahmetidir. Her biri kendince sâbit olan delîl ile amel ettiğinden doğrudan payını almış ve hidâyet nûruna mazhar olmuştur.”
Bunun üzerine Hârûn Reşîd: “Ey Abdullah’ın babası! Allahü Te‘âlâ seni bütün işlerinde başarılı kılsın.” diye duâ ederek memnûniyetini belirtmiştir. Bundan önce Halîfe Mansûr, Mâlikî Mezhebi’yle ilgili kitablardan birer nüshâyı her bölgeye göndererek bunlarla amel edilmesini zorunlu tutmuştu. O zaman da İmâm-ı Mâlik (r.a.) buna rızâ göstermeyerek: “İnsanlara önceden çok çeşitli sözler ulaştı, pek çok hadîs işittiler ve çeşitli rivâyetlerde bulundular. Bundan dolayı her bölgenin ahâlîsi farklılıkların arasından kendi istekleriyle oluşturup uymakta oldukları mezheblere göre hayatlarını sürdürmeleri onlar için daha hayırlıdır, bu konuda müdâhaleye hakkımız yoktur.” demiştir.
Bu anlatılanlardan anlaşılmaktadır ki “Her müctehid sözünde isâbetli olup her olayda Allahü Te‘âlânın hükmü, müctehidin zannına göredir.” diyenlerin sözü, daha isabetlidir. Bu söz ise dört mezheb imâmının her birinden rivâyet olunduğu şekliyle, Hanefî fakihleri ile Kadı Ebû Bekir Muhammed b. et-Tayyib el-Bâkıllânî (rh.a.)46 ve ileri gelen birçok Şâfiî büyüklerince tercîh edilir.
[Her müctehidin sözünü tasvîb etmek -bu, ictihâddan önce olayları da belirli bir İlâhî hüküm bulunmadığını müctehidlerin ictihâdıyla ortaya çıkan zannlara uygun olarak şer‘î hükümlerin çeşitliliğini benimsemek demektir- kelâm ve usûl kitablarında belirtildiği gibi mu‘tezile fırkasının sözüdür. Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğunluğunca
her olayda belirli olarak bir İlâhî hüküm vardır ki onu idrâk edenler gerçekten isâbet etmiş, bundan farklı düşünenler ise hatalı sayılırlar. Ancak İlâhî hüküm çok kapalı ve delîli kesin olmadığı için hata edenler hadîslerin işaretiyle özür sâhibi ve hem de doğru ictihâdı yerine getirmeleri dolayısıyla sevab ve ecir kazanmış olurlar. İmâm-ı Mâlik (r.a.) ve diğer büyük imâmların: “Müctehidlerden birisine uymuş olan bir İslâm beldesi ahâlîsinin hiçbirine müdâhale edemeyiz.” demeleri bundan kaynaklanmıştır. Hepsinin hidâyette olmasına inanarak fer‘î amellerde bizden farklı düşünenleri sapık ve dîn dışı görmekten kaçınmamızın gerekli ve vâcib oluşunda bu kadarlık bir ma‘zeret yeterli görülmüştür. Bütün Hanefî imâmlarımızın da bu görüşte oldukları şübhesizdir. Hatta yazarın İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den nakledeceği: “Aramızda ihtilâf ortaya çıkan müctehidlerden her biri isâbetli sayılsa da hak birisindedir.” sözünü, Sadrü’ş-Şerî‘a (rh.a.) adı geçen hususa sened saymıştır. Gerçekten mu‘tezile fırkasının şu görüşüne Ehl-i Sünnet âlimlerinden uyanlar bulunur. İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’in çoğu mes’elelerde iki görüşünün bulunması bundan dolayıdır. Hatta adı geçen görüşü İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’in yanlış yönteminden sayıp onu Şemsü’l-Eimme İmâm-ı Kerderî (rh.a.) eleştirmiş, bir şeyin farklı şahıslara göre de olsa Allah (c.c.) katında hem helâl hem haram olması, meselâ, kan akmasının abdesti hem bozması hem bozmaması, dînimize göre men‘ edildiği, yerinde ortaya konmuştur. Yazarın bundan sonra ortaya koyacağı delîl ve görüşlerin hiçbiri şu iddiâsına delâlet etmez, belki adı geçen delîl ve görüşlerin bir kısmı hak mezhebe tanıklık eder. Yer müsâid olsaydı her görüş ve delîl hakkında konuşarak şübhe ve evhâmı tamâmen yok ederdik. Fakat bundan fazla sözü uzatmayı, ana konunun dışında görüyoruz. Tam anlamıyla mutma‘în olmak isteyenler kelâm ve usûl kitablarına başvurabilirler.]
“Yaptığı ictihâdda isâbet eden müctehidin iki; hata edenin de bir ecir kazanacağına dâir” rivâyet edilen sahîh hadîs buna aykırı değildir. Celâleddîn es-Süyûtî (rh.a.)’in47 söylediği gibi zikredilen hadîsde geçen “muhtî”den murâd efdâl ve evlâ olan hükmü anlama konusunda isâbet etmeyenlerdir. Nasıl ki yukarıda belirtildiği gibi (Bedir Gazvesi sonrasındaki esîrler için) fidyeyi tercîh etmek de doğru olduğu hâlde sâdece fazîletli olanın dışındakini seçmelerinden dolayı sahâbe (r.a.e.)’e İlâhî bir uyarı gelmişti.
Büyük fakihlerin açıkladıkları şu mes’ele de bu sözü te’yîd eder: Kıblenin hangi taraf olduğu şübheli olan yerde araştırılıp soruşturularak kılınan dört rek‘atlı bir namazın her rek‘atı bir başka yöne kılındığı hâlde sıhhatine hükmolunur. Hâlbuki bu durumda yalnız bir rek‘at Kâ‘be’ye doğru olup üç rek‘atın yönünün o tarafa olmadığı açıktır.
Yine Hazret-i Ömeru’l-Fâruk (r.a.), ceddin mîrası hakkında farklı uygulamalar yaptığında: “Şu, eski hükmümüze göredir; bu ise, bugünkü hükmümüze göre.” diyerek şimdiki ictihâdlarının geçmişteki ictihâdlarına aykırılığından kaynaklanan farklı hükümlerin her birinin sahîh olduğunu belirtmiştir. Bundan sonra Celâleddîn es-Süyûtî (rh.a.)’in, İmâm-ı Beyhakî (rh.a.)’den tahrîc ettiği bir mürsel hadîs, şu şekildedir: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bir konuda karar verdikten sonra bazen bu kararın hilâfına âyet inmiş, o andan sonra âyetin hükmüne uyduğu hâlde önceki uygulamayı aslâ bozmamıştır. Fakat bu delîllendirmenin üzerinde durmak lâzımdır, çünkü doğru olan görüşe göre Hazret-i Peygamber (s.a.v.) kendi ictihâdıyla hüküm verirse de diğer müctehidler gibi hata yapmazdı, çünkü O (s.a.v.), hataya düşmekten korunmuştu.
Şemsü’l-Eimme İmâm-ı Kerderî (rh.a.), İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’den şöyle nakletmiştir: “İki zıt görüşe sâhib olan iki müctehid, iki farklı şerîatla gelmiş iki Resûl menzilesinde olup ikisinin de sözü hak ve sâdıktır.”
İmâm-ı Mâzerî (rh.a.)48 diyor ki: “Fürû‘la ilgili mes’elelerde her iki tarafın da hak üzre olduğu” sözünü uzman fakîh ve kelâmcılar tercîh etmişlerdir. Bu görüş dört mezheb imâmlarından da rivâyet edilmiştir. Buna “Her müctehidin ecir alması” hakkındaki hadîs delîl gösterilmiştir. Çünkü isâbet olmasa hiç ecir almaması gerekirdi. Amma hata isnâdı nass göz önünde bulundurulmadan icmâ‘a muhâlif olarak ictihâda cevâz olmayan kesin konularda ictihâda yönelenlerle ilgilidir. Yoksa hakkında kesin nass ve icmâ‘ bulunmayan bir mes’elede usûlüne göre ictihâd eden kişilerin hata etme ihtimâli yoktur. Mâzerî (rh.a.) bu konuda sözü bir hayli uzatmıştır.
Kadı Iyâz (rh.a.)49 da eş-Şifâ’sında: “Bize göre hak ve doğru olan bütün müctehidlerin isâbetli olduğu hükmüdür.” demektedir. Cem‘u’l-Cevâmi‘ adlı eserin yazarı da: “Kelâm âlimleri de bu görüştedir. Bizler inanırız ki Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfiî, Ahmed b. Hanbel ile Süfyân b. Uyeyne, Süfyân es-Sevrî, Evzâî, Muhammed b. Cerîr ve diğer imâmların hepsi (r.a.e.) hidâyet üzere idiler. Bunlar, hakkında düşmanları tarafından buğz ve hasedlikleri sebebiyle söylenen sözlerden dolayı şeref ve şânlarına bir halel gelmez. Bu sözlere kesinlikle değer verilmemiştir. Çünkü bu ulu ve fazîletli kişilerin nâil oldukları ledünnî ilimler, Rabbânî maârif, İlâhî mevhibe, ince çıkarımlar ve sâhib oldukları insanî fazîletler, dînî gayretlerinden gelen olgunluğun kendilerine kazandırdığı yücelikler, insan algılamasının dışındadır. Bunların yüksek derecesinin yüzde birine yetişmek bile sonradan gelenler için mümkün olmamıştır.” demektedir.
[Adı geçen kişilerin Allah (c.c.)’nün yardımına kavuştuğu, ictihâd mevkiinde olmaları sebebiyle kendi görüş ve hüküm çıkarma yeteneğiyle -velev zann yoluyla olsun- ahkâm ile amel ederek başkasını taklîd etmesi aslâ câiz olmadığından, işin gereği olarak birbirlerine muhâlefet etmiş olsalar da diğer âlimler onların derecesine varamamışlardır. Bu yüzden onlara muhâlif ve karşı olmak yetki ve gücüne sâhib değillerdir. Belki diğer insanlarla birlikte onların da görevleri büyük müctehidlerin görüşlerine uymak ve adı geçen ünlü imâmlardan birinin mezhebine uymaktır. Onların en fazla ulaşabileceği olgunluk ve yapılabilecek en başarılı iş, o imâmların izinden giderek eserlerini hakkıyla anlayıp insanlara da usûlünce anlatmaktan ibârettir.
Yukarıda isimleri geçen müctehid imâmların her biri, İslâm âlimlerinin çoğunluğu katında tanınan ve bilinen büyük imâmlar olduklarından, her birinin mezhebine uymak kurtuluş ve selâmet için bir merdiven, sağlam bir yol ise de dört imâmın dışındakilerin bağlıları yok olup gitmişler, bunlar kadar yaygınlık kazanmamışlardır. Mezheblerinin görüşleri sistemli olarak eserlerle ortaya konmadığı için de bu çağda onlara bağlanma ve taklîd etme imkânı kalmamıştır. Yalnızca mevcud olan dört mezhebin birine uymak gerekir. Özellikle Hanefî Mezhebi’nin diğerlerinden daha adâletli ve daha güvenli olduğu, sağduyulu ve bilge kişilerce doğrulanmıştır.]
Büyük âlimlerden birisi50 Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’i rü’yâda görüp müctehidlerin ihtilâflarından sormuş, “Her biri isâbet etmiştir” cevabını alınca, Ebû Hanîfe (r.a.)’in: “Bir mes’elede müctehid bulunan kişilerin ikisi de isâbetli sayılırsa da hak birindedir” sözüyle; İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’in “Onların biri isâbetli, diğeri hatalı; fakat bağışlanmıştır” sözünü arz etmesi üzerine Hazret-i Peygamber (s.a.v.): “Görünüşte biri diğerine zıt görünen şu iki sözün anlamı birdir” buyurmuşlardır, daha sonra: “İki fırkanın hangisi benimsenip uyulmaya daha evlâdır?” diye sorunca “Her biri hak ve hidâyet üzeredir” diye cevab vermiş, herhangi bir tercîh yapmamışlardır.
[Bu rü’yânın doğruluğu takdîrine göre Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in Hanefî Mezhebi’ni tercîh etmemesindeki hikmetler ve maslahatlar, düşünenler ve akıl sâhibleri için gizli değildir.
İki söz arasında anlamca birlik bulunduğu da açıktır. Çünkü her mes’elede Allah (c.c.) katında hak olan hüküm birden fazla ihtilâf eden müctehidlerin yalnız birisinde isâbet bulunması, diğer müctehidin doğru hükmü anlama konusunda yanlış yapmış olması gerekir. Ancak fer‘î amellerde müctehid, mutlaka doğru hükmü bularak isâbet etmekle yükümlü olmayıp, yalnızca ictihâdın şartlarına uyarak araştırmayı tam ve eksiksiz yapmakla sorumludur. Bundan dolayı doğru hükmü bulamayan müctehid de -ictihâdda kusur etmemişse- isâbetli sayılabilmektedir. Bu durumda İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in müctehidler arasında eşit olduğunu söylediği isâbet, ictihâd hususundaki isâbettir. Ya‘ni baştan isâbet etmek demektir. İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’in müctehidlerden biri için tesbît ettiği hata ise, doğru hükme isâbet etmemekten, ya‘ni sonuçta isâbet etmemiş olmaktan ibârettir. Bu anlattıklarımızla ortaya çıktı ki bu iki sözün muhtevâsı birdir. Ya‘ni doğru hüküm birden fazla değildir.]
İkinci Uyarı
Ehl-i Sünnet ve’l-cemâat imâmlarının ve müctehidlerinin fer‘î mes’elelerde ihtilâf etmeleri, bütün insanları kapsayan bir ni‘met, çok geniş bir rahmet ve kurtuluşa erecek ümmetin üstün hasletlerinden sayılan büyük bir fazîlet olduğunda aslâ şübhe edilmemelidir. Bazı câhil kişiler bu incelikten habersiz olduğundan “Hazret-i Peygamber (s.a.v.) bir şerîat ile geldiği hâlde şu dört mezheb nereden çıktı?” derler. Bilmezler ki büyük âlimler her şeyin sırrını bilerek açıkladıkları gibi bunun da sırrını ve hikmetini açıklamışlardır.
Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in getirdiği dîn, geçmiş ümmetlerin üzerinde bulunan ağır sorumluluk ve yükleri kaldırmakla ayrı bir özellik taşımaktadır. Meselâ bilerek adam öldürmenin cezâsı Hazret-i Mûsâ (a.s.)’ın Şerîatı’nda kısâs iken, Hazret-i Îsâ (a.s.)’ın Şerîatı’nda diyeti gerektirmekteydi. İslâmiyet’te ise öldürülenin velîsi kısâs ve diyet arasında serbest bırakılmıştır. Önceki şerîatlarda giysinin necâset bulaşan yerini kesmek gerekirken, bizim dînimizde temiz su ile yıkamak yeterlidir. Diğer dînlerde câiz olmayan hükümlerin neshi51 bizim dînimizde câizdir. Onların kitabları tek bir kırâat ile okunurken Kur’ân yedi, belki on kırâat üzere okunabilmektedir. Bu çeşit pek çok kolaylık ve Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in hürmetine nice nice kolaylıklar bu ümmete bağışlanmıştır. Allahü Te‘âlâ: “Allah size kolaylık ister, zorluk istemez…”52, “O, dînde sizin için hiçbir zorluk kılmamıştır…”53, “O Peygamber, …onların ağır yüklerini indirir, zor teklîflerini hafîfletir.”54 gibi âyetlerin tefsîrlerinde bunlar ayrıntılı olarak verilmiştir. Yine “Ben müsâmahakâr olan Hanîflik üzere gönderildim” hadîsiyle buna işaret edilmiştir.
Bizim dînimizin getirdiği kolaylık ve müsâmahalardan, giderdiği yük ve güçlüklerden birisi de: Tek bir hükmü benimseyerek darlık ve sıkıntı olmaması için müctehid imâmların fer‘î hükümlerde ihtilâfa düşürülmesidir. Bu sâyede çeşitli şerîatlerin yerine geçebilecek farklı mezhebler ortaya çıkmıştır. Böylece her doğru mezheb ile amel eden övülmüş ve sevab kazanmış olur. Kim bir başka mezhebde genişlik görürse mu‘teber bir şartla o mezhebe geçebilsin.
[Usûlcülerin tercîh ettikleri görüşe göre bu şart şudur: Başka bir mezhebe geçme konusunda dîn ile oynama derecesine varmamak gerekir. Ya‘ni bir mezhebden başka bir mezhebe geçmesi yalnızca o mezhebin imâmını, güvenilir olan birtakım kişilerin sözüne i‘timâd ederek, o imâmı son derece âlim, zühd ve takvâca benzersiz kabul
ettiğinden dolayı o mezhebi tercîh edecek, bir süre sonra daha önceki mezhebine geri dönme niyetinde olmayacak ve o mezhebin bütün hükümlerini kendisi için gerekli görüp telfîk-ı mezhebden (farklı iki mezhebin görüşlerini birleştirmekten) sakınacaktır. Bu durumda daha bilgilisini ve fazîletlisini bırakıp başkasını taklîd etmek doğru olmadığı gibi, sâhibinin daha fazla bilgili olduğuna inanarak da olsa, bazı geçici menfaatlara yol açacak bir mezhebe geçici olarak geçmek câiz değildir. Çünkü önceden bulunduğu mezhebin alâmeti olan bir amel bâkî iken farklı iki mezhebin telfîkine sebeb olacak olan bir amelle ilgili olarak diğer mezhebe uymak da ittifâkla câiz değildir. Meselâ, bir kimsenin abdestli iken şehvet ile kadının bir uzvuna dokunduktan sonra burnundan ya da bedeninden akan kan dolayısıyla abdestin bozulmamasında Şâfiî Mezhebi’ni taklîd ederek namaz kılması doğru olmaz.
Çünkü bu kişi kadına dokunmakla abdestin bozulmaması hususunda Hanefî Mezhebi’ne uyarken, kan akmakla abdestin bozulmaması konusunda da Şâfiî Mezhebi’ne uymaktadır. Böylece iki mezhebin arasını birleştiririp telfîk ederek bir amel işlemiş oluyor ki bu amel her iki mezhebde de geçersizdir.
Bir kimse mükreh olarak (zorlanarak) boşamış olduğu hanımının ayrılık vukû‘unda Hanefî Mezhebi’ni taklîd ederek, onun kızkardeşini nikâh ettikten sonra, Şâfiî müftüsünün, önceki talâkın geçersizliğine hükmetmesi sebebiyle adı geçen kişinin iki kız kardeşi aynı anda nikâhı altında tutması geçersiz olur. Tahrîrü’l-Usûl sâhibi Kemâleddin b. el-Hümâm (rh.a.)’in, Âmidî ve İbn-i Hâcib (rh.a.) gibi birçok mezheb büyüklerinin: “Bir iş yapıldıktan sonra taklîdden geri dönme ittifâkla geçersizdir.” sözleri bu telfîka yol açan şekiller olarak görülür.
Bir mezheb ile amel ederken bir işi tamâmladıktan sonra geçersiz olduğunu sanarak başka bir mezhebe dönmek de aynı durumdur. Meselâ, başının dörtte birine meshederek aldığı abdestle öğle namazını kılan kimse, daha sonra başın tamâmının meshedileceğini şart koşan İmâm-ı Mâlik (r.a.)’in sözünün geçerliliğine inanarak namazı yeniden kılması anlamsızdır. Çünkü fiilin tamâmlanması, kâdînın imzâsı gibi olduğundan geçersiz kılınamaz. Amma bugünkü öğle namazını kendi mezhebine göre kılan kimse, yarın başka mezhebin imâmını taklîd ederek -fakat o mezhebin namazla ilgili bütün gereklerini yerine getirmek şartıyla- kılmakla bâtıla dönmüş sayılmaz… Şurası da bilinmeli ki kendi mezhebine göre doğru sanarak kıldığı namazın daha sonra, yalnız başka bir mezhebde doğru olduğuna muttali‘ olan kimse, o mezhebin imâmını taklîd edip ona uymak düşüncesiyle kılmış olduğu namazla yetinmesi câizdir. Ancak adı geçen mezhebe göre namazın sıhhatıine aykırı bir iş yapmamış olması gerekir. Nitekim Fetâvâ-yı Bezzâziyye’de belirtildiğine göre İmâm Ebû Yûsuf Hazretleri, bir hamamda gusledip Cum‘a namazını kıldıktan sonra, o hamamın deposuna fare düşmüş olduğu kendisine bildirilince: “İki kulle55 mikdârı suyun kirlenmediği görüşünde olan Medîneli âlim kardeşlerimizin sözüyle amel etmiş oluruz.” deyip kıldığı namazı iâde etmemiştir.
Rıtl-ı Bağdâdî, İmâm-ı Nevevî (rh.a.)’e göre 128 tam, yedide bir dirhemden ibârettir ki tercîh edilen görüş de budur. Tam olarak yüz otuz dirhem değildir. Kulle büyük küp anlamındadır.
“(İçine pislik düşen su) iki kulleden fazla ise artık pislik taşımaz” hadîsi Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan rivâyet edilen sahîh hadîsdir. Bunun için bu mikdâr su, Şâfiîler’e göre akarsu hükmünde olup üç özelliğinden biri değişmedikçe kirlenmez. Fakat Hanefîler’e göre hadîs yorumlanmış olduğu için delâleti kesin değildir. Bunun için el-Câmi‘u’s-Sahîh şerhlerine mürâcaat edilebilir.]
Bu husustaki İlâhî yardımlar, kullar için yumuşaklık ve genişlik getirdiğinden büyük bir ni‘met ve genel lûtuflar türünden olduğu âşikârdır. Böylelikle Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in önceki peygamberler (a.s.e.)’in önüne geçerek bir kat daha değerinin yükseldiğini, şânının yüceldiğini ortaya koyar. Muhammed (s.a.v.) Ümmeti’nin önde gelen müctehidlerinden her birinin görüşünü tasvîb edip kendisini överek, Allah (c.c.)’nün mahzâ Habîb-i Ekrem (s.a.v.)’i hürmetine, ümmetinden her birinin bir mes’ele hakkında kolaylaştırılan her doğru sözle amel edebileceğini bildirmesi, bizler için Allah (c.c.)’nün büyük bir inâyetidir. Bunun için Resûl-i Ekrem (s.a.v.), “Ümmetinin ihtilâfının rahmet olduğunu” belirttiği hadîsde, geçmiş ümmetlerin ihtilâfını helâk ve azâb sebebleri arasında saymıştır. Çünkü İlâhî hükümlerin bu ümmete sağladığı geniş hareket alanı, geçmiş ümmetlere verilmemiş, her mes’elede kesin bir hüküm belirlenmiştir. Dolayısıyla onların ihtilâfında, peygamberlerin söylemediği sözler onlara isnâd edilmiş olacağı için yalan söylenmiş olmaktadır.
İmâm-ı Sübkî (rh.a.)56, Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in şöyle söylediğini belirtiyor: “Hazret-i Âdem rûh ile cesed arasında iken ben Nebî idim”, “Ben bütün insanlara gönderildim” hadîsi Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in Hazret-i Âdem (a.s.)’dan kıyâmete kadar bütün insanlığa gönderilmiş olduğunu bize göstermektedir.
[Musannif adı geçen hadîsi ma‘na yoluyla rivâyet etmiştir. Çünkü hadîs yalnız “ve Âdeme beyne’r-rûh ve’l-cesed”den ibâret olup “Yâ Resûlallah (s.a.v.)! Size nebîlik ne zaman verildi?” sorusuna, Hazret-i Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in verdiği cevabdır.
Şeyh Takıyyüddîn es-Sübkî (rh.a.) yukarıdaki iddiâyı müstakil bir eserinde “Allah (c.c.), peygamberlerden şöyle ahid almıştı: “And olsun ki size vereceğim her kitab ve…”57 âyetinden istinbât ile “Hazret-i Âdem ve sonrakiler kıyâmet gününde benim sancağımın altında olacaklardır.” gibi birçok hadîsin delâletiyle ve Mi‘râc Gecesi’nde peygamberlerin tamâmına imâmlık yapmasıyla te’yîd etmiştir.
Kimileri bu sözün mezheblerin çoğuna muhâlif ve hem de akıl dışı olduğu zannına varmışlardır. Fakat el-Mevâhibü’l-Ledünniyye şerhinde bu konu incelenmiş ve ne kasdedildiği anlatılmıştır. “Hasâis-i Nebeviyye” konusuna başvurulmalıdır.
Kasîde-i Bürde’nin “Hazret-i Peygamber (s.a.v.) fazîlet güneşidir, diğer peygamberler ise o güneşin yıldızlarıdır, karanlıkta insanlara o güneşin ışıklarını gösterir” anlamındaki beytinin geçtiği yerde şârih bu konuya değinmiştir. O (s.a.v.)’in Nebîlerin Nebîsi olmasına bakınca, bütün büyük nebîler Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in vekilleri ve nâibleridir. Böylece bütün eski şerîatlar kendi şerîatları sayıldığı hâlde, ashâb (r.a.e.) ve onların tuttuğu yoldan giden dîn imâmları, bizzat Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in fiil ve sözlerinden çıkardıkları dînî hükümler ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin, doğrudan doğruya kendi şerîatı olması gerektiği açıkça kanıtlanmış olur. Özellikle Resûl-i Ekrem (s.a.v.) açıklandığı şekilde ihtilâf çıkacağını haber alınca “Benim ashâbım yıldızlar gibidir” hadîsiyle Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’in tuttukları yoldan ayrılmamalarını tavsiye ettikten sonra, adı geçen yolları koruyan ve benimseyenler için, söz konusu ihtilâfın rahmet ve hidâyetin ta kendisi olduğunu ve her birinin ecir ve bağışlanmayı hak edip râzı olunacak bir iş yapmış olacaklarını, bütün herkese müjdelemişlerdir.]
Üçüncü Uyarı
Başka bir mezhebi kusurlu görüp hafîfe alacak şekilde, hak bir mezhebi de aşırı şekilde övüp üstün tutmaktan son derece sakınmak gerekmektedir. Bu kötü huy düşmanlık ve buğza yol açar. Dünya ve âhirete âid birçok zararlar doğurur. Ayrıca
“Her kim benim bir dostuma eziyet ederse ben ona harb ilân ederim” kudsî hadîsinde belirtilen şiddetli bir cezâya çarpılmaya da yol açar. Çünkü ilmiyle âmil olan müslüman âlimlerin tamâmı hiç şübhesiz “Allah’ın velîleri” diye nitelenen seçkin sınıfa girer…
Kimi zaman görülmüştür ki yukarıda açıklandığı gibi övgü, sefîh insanların dedikodularını da içine alır ve asabiyyet duygusuyla câhil kişileri başka mezheblerin saygın imâmları hakkında ileri geri konuşmaya bile sevk eder.
[Bu durumda ise vebâl ve suçun bir kısmının buna sebeb olanlara âid olacağı açıktır. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm bizi, başka dîne inananların tapındıkları ilâhlarına sövüp saymaktan men‘ etmiştir. Böylece onlar da ibâdet edilecek tek İlâh olan Rabbimizin İlâhî şânına söz etmeye yeltenmesinler. Allahü Te‘âlâ şöyle buyurur: “Allah’dan başka yalvardıklarına sövmeyin ki onlar da bilmeyerek aşırı gidip Allah’a sövmesinler.”58
Bu durumda, ehl-i kıbleden sayılan mezheblerin bağlılarını ve İslâm cemâatlarını, sünnî olsun olmasın hafîfe alarak incitmemek ve bu hususta daha titiz davranmak gerekir.]
Hâlbuki buna bir kişi bile karşılık verecek olsa şiddetli anlaşmazlıklar olur. Bu yolda münâkaşa ve sürtüşmeye koyulanların sözleri kendi imâmlarına iletilse, o tür sözleri reddederek söyleyenlerini azarlarlar, kötü sonuçlar doğuran taassub ve ham hayâllere tutulan bu kişileri tamâmen yanlarından kovarlardı.
Büyük imâmlar, yerine göre birbirlerine muhâlif olsalar bile üstünlük taslama iddiâsı onlarda bulunmadığından, sürekli edeb ve saygı ile muhâliflerinin bile fazîlet ve olgunluklarını i‘tirâf ederlerdi. İbn-i Abbas (r.a.)’dan bu konuda şöyle bir rivâyet gelmiştir: “Eski ümmetlerin helâkleri, dîn konusunda düşmanlık ve husûmet göstererek büyüklere dil uzatmaları ve aşırı taassublarından ortaya çıkmıştır.”
Kendi nûrundan yarattığı meleklerin hürmetine Allah (c.c.) bizi bu çetin yolda korusun ve o makâmlardaki imâmlarla birlikte kılsın.