Ucuncu Mukaddime

ÜÇÜNCÜ MUKADDIME

Bu mukaddimede İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in geleceğini müjdeleyen hadîsler konu edilecektir.
Bu hadîslerden en önemlisi ve en anlaşılır olanı Buhârî, Müslim ile Ebû Nu‘aym İsfahânî’nin, Ebû Hüreyre (r.a.)’den, Şîrâzî ile Taberânî’nin, Kays b. Sa‘d b. Ubâde (r.a.)’den ve yine Taberânî’nin, Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.)’den rivâyet ettikleri “Lev kâne’l-ilmü ‘inde’s-Süreyyâ le-tenâvelehû ricâlün min ebnâi Fâris”59 hadîsidir ki Hâfız Celâleddîn es-Süyûtî (rh.a.)’in dediği gibi bu hadîs, Ebû Hanîfe (r.a.)’in geleceğini müjdeleyen ve üstünlüklerini açıklama konusunda güvenilir, senedleri sağlam bir hadîsdir. Rivâyetinde pek az ihtilâf olsa da anlamını hiç etkilemez. İmâm-ı Müslim “el-‘ilmü” yerine “el-îmânü” rivâyet etmiş, Şîrâzî ve Ebû Nu‘aym “‘inde’s-Süreyyâ”dan evvel “mu‘allekan” kelimesini ilâve eylemiş, Taberânî’nin Kays b. Sa‘d (r.a.) rivâyetinde “(İlim Süreyyâ yıldızında olup da) Arablar ona ulaşamazken, Fars ricâli ona ulaşırdı” şeklinde yer almıştır. Ebû Hanîfe (r.a.)’in övüldüğü bu hadîs, İmâm-ı Mâlik (r.a.) için söylendiği belirtilen: “İnsanlar ilim aramak için neredeyse develerinin ciğerlerini parçalıyorlar. Fakat yine de Medîne âliminden daha bilgilisini bulamıyorlar” ve İmâm-ı Şâfiî (r.a.) için söylendiği belirtilen “Kureyş’e sövmeyiniz; çünkü onların âlimi yeryüzünü ilimle doldurmaktadır” hadîsleri gibidir. Şâfiî için söylendiği belirtilen bu hadîs de hasen60 olup çeşitli yollardan rivâyet olunmuştur. Hadîs âlimleri bu hadîsin mevzû‘ olduğu kanısında olanları yermişler, belki de ayıplamışlardır. Çoğunluk, Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in “Âlimü’l-Medîne” ünvânıyla İmâm-ı Mâlik (r.a.)’i, “Âlim-ü Kureyş” ünvânıyla da İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’i kasdettiği görüşüne sâhib olmuştur.

[“Kâle’l-‘ulemâ” ibâresinin zâhiri ittifâk ise de maksâd bu değildir. Belki şu ibârenin benzerlerinde bütün âlimler kasdedilmiştir. “Âmme-i fukahâ” terkîbi de bunun gibi fakîhlerin çoğunluğu için kullanılır. Gerçekten kimi hadîs âlimleri “Âlim-ü Kureyş” ile Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in kasdının Abdullah b. Abbâs (r.a.) olduğunu söyler. Onun için “Hıbrü’l-Ümme” ve “Tercümân-ü Kur’ân” buyurulmuştur. Yine kimi muhaddisleri de “Âlimü’l-Medîne” ile kendi çağlarında benzersiz olan büyük âlimlerin kasdedildiği kanâatindedir.]

İmâm-ı Süyûtî Hazretleri’nin değerli talebelerinden birisi şöyle söyler: “Lev kâne’d-dîn” hadîsi ile Ebû Hanîfe (r.a.)’in kasdedildiğini hocamızın kesin olarak belirtmesi çok isâbetlidir. Bunda hiçbir şübhe yoktur. Çünkü Saâdet Asrı’ndan sonra Fars halkından Ebû Hanîfe (r.a.) ve talebelerinin derecesine ulaşmış başka hiç kimse yoktur.

Hazret-i Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in kendileri ve ashâbı kirâm (r.a.e.), Arab kavminden oldukları hâlde, Farslıların dînî ilimlerde bu derece ilerleyip içlerinden Ebû Hanîfe (r.a.) gibi büyük bir müctehidin çıkacağını önceden bildirmesi, O (s.a.v.)’in büyük mu‘cizelerinden biridir. Çünkü Fâris kelimesiyle meşhûr ülke kasdedilmeyip Acem kavimlerinden (Arabın dışındakilerden) bilinen ırk kasdedildiği ve ileride açıklanacağı gibi İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in dedesinin Fars kavminden olduğu şübhe edilecek bir nokta değildir. Fars kavmi ise Deylemî’nin rivâyet ettiği “Hayru’l-‘Acemi Fârisûn”61 hadîsiyle genel olarak övülmüştür.

Daha sonra Celâleddîn es-Süyûtî (rh.a.) şöyle söyler: Sahîhliğinde ittifâk edilen “İlim Süreyyâ yıldızında olsa da..” hadîsi Ebû Hanîfe (r.a.)’in hakkında rivâyet edilen çeşitli mevzû‘ hadîslere ihtiyaç bırakmamıştır.

Yukarıda adı geçen talebesi, bu konuda şunları söylemiştir: Hocamız bu sözüyle, hadîs ilminde yetkili olmayanların rivâyet ettikleri hadîsleri cerh ediyor. Çünkü bunların senedlerinde yalancılığı ve hadîs uydurmayı alışkanlık edinen kimseler vardır. Bu rivâyetler şunlardır:

1. “Ümmetimden Ebû Hanîfe en-Nu‘mân denilen birisi gelecektir. O, kıyâmet gününe kadar ümmetimin lâmbasıdır.”

2. “Ümmetimden ismi Nu‘mân, künyesi Ebû Hanîfe olan birisi gelecektir. O, ümmetimin lâmbasıdır.”

3. “Allah (c.c.)’nün dînini ve Benim sünnetimi ihyâ etmek üzere Benden sonra ismi Nu‘mân b. Sâbit, künyesi Ebû Hanîfe olan birisi gelecektir.”

4. “Ümmetlerin her asrında, o ümmetin ilim öncüleri vardır. Ebû Hanîfe de o ümmetin ilim öncüsüdür.”

5. İbn-i Abbas (r.a.)’nın şöyle rivâyet edilir: “Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’den sonra Horasan ülkesinin tamâmı üzerine Ebû Hanîfe künyeli bir dolunay doğacaktır.”

6. İbn-i Abbas (r.a.)’dan bir başka rivâyet de şöyledir: “Re’y (kafa yorma, görüş sâhibi olma) gerçekten güzel bir şeydir. Bizden sonra bir hanîf (muvahhid) re’yi olacak, İslâmiyet bâkî kaldıkça hükümler o re’ye göre uygulanacaktır. O re’y ve hükümler, bizim re’yimiz ve hükmümüz gibidir. Onu, ismi Nu‘mân b. Sâbit el-Kûfî, künyesi Ebû Hanîfe olan birisi ikâme edecektir. Bu da Kûfe ehlinden olup ilim ve fıkıhda çok gayretli, hükümleri yerli yerince kullanan Hanîf dîninden ve güzel görüş sâhibi bir kişidir.”

İleride de anlatılacağı gibi Ebû Hanîfe (r.a.), rü’yâsını   İbn-i Sîrîn Hazretleri’ne anlatınca sırtını ve sol tarafını açtırıp omuzları arasında veya sol kolunun yukarısında siyâh bir ben görünce İbn-i Sîrîn Hazretleri Ebû Hanîfe (r.a.)’e: “Evet rü’yânız doğrudur. Siz Ebû Hanîfesiniz, sizin hakkınızda Peygamber (s.a.v.): “Ümmetimden iki omuzu arasında veya sol tarafının üstünde bir ben bulunan ve kendisine Ebû Hanîfe denilen birisi ortaya çıkacaktır. O, Allah (c.c.)’nün dînini ve Benim sünnetimi kendi gayretiyle canlandıracaktır.” buyurmuştur.” demiştir.

Bu rivâyetlerin mevzû‘ olduğundan, hadîs konusunda azıcık bilgisi olanların katında bir değeri yoktur. İbnü’l-Cevzî (rh.a.) bu hadîslerin hepsini Mevzûât’ına almıştır. İmâm-ı Zehebî (rh.a.) ile hocamız Celâleddîn Süyûtî (rh.a.) adı geçen kitabın muhtasarında İbnü’l-Cevzî (rh.a.)’e hak vermişlerdir. İbn-i Hacer Askalânî (rh.a.) de Lisânü’l-Mîzân’da bu görüşdedir. Kendi döneminde Hanefî Mezhebi’nin imâmı olan Şeyh Kâsım Hanefî (rh.a.) de bu görüşde olduğunu söylemiştir. Bu tür hadîslerin doğruluğu düşünülseydi, Ebû Hanîfe (r.a.)’in hayatını anlatmak için eser yazmaya kalkan Ebû Ca‘fer Tahâvî (rh.a.)62, Tabakât-ı Hanefiyye63 sâhibi Muhyiddîn Kureşî (rh.a.) gibi kimseler, bunları eserlerine almak için herkesten daha çok özen gösterirlerdi.

Zâten Ebû Hanîfe (r.a.)’in bu kitabda anlatılacak olan hayat, ahlâk ve değerli kerâmetlerini yakînen öğrenenlerin, aslı esâsı olmayan mevzû‘ hadîsleri O’nun fazîlet ve şerefine tanık tutmaya gerek olmadığını bilirler. Özellikle yukarıda geçen “İlim Süreyyâ yıldızında asılı olsaydı” hadîsinin Ebû Hanîfe (r.a.) benzeri Farslı âlimlerin tamâmını içine almaktaysa da dînî bilgilerde Ebû Hanîfe (r.a.)’in derecesine eren bir kişi bulunmadığından, övülenden kasdın yalnız başına kendisi olduğunda şübhe yoktur.

Ebû Hanîfe (r.a.)’in yüce kişiliğine delîl olabilecek hadîslerden birisi de Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’den rivâyet edilen: “Dünyanın zîneti 150 yılında kaldırılacaktır” hadîsidir. Çünkü bu hadîs Şemsü’l-Eimme el-Kerderî (rh.a.)’in dediği gibi ittifâkla Ebû Hanîfe (r.a.)’e hamlolunmuştur. Ebû Hanîfe (r.a.)’in o tarihte vefât etmesiyle adı geçen hadîsde sözkonusu edilen bütün dünyanın büyük süsü mesâbesinde olan böyle ünlü bir âlimin irtihâline işaret vardır.

Birinci Bölüm

Kitabın Yazılış Sebebi

1. Hasen bir senedle Hazret-i Âişe Sıddîka (r.anhâ) Vâlidemiz’den gelen, İbn-i Huzeyme’de ve Sahîh-i Müslim’in girişinde geçen bir hadîs şu şekildedir: “Resûlullah (s.a.v.) bize, insanların her birini lâyık olduğu yere koymamızı emretmiştir.” Yani herkesin haysiyet ve değerini bilerek o kişiye ona göre davranmamız dînen emrolunmuştur, demektir.

Aynı şekilde Harâitî (rh.a.)’den “İnsanlara hayır ve şerdeki konumlarına göre davranınız!” şeklinde bir rivâyet, “İnsanları derecelerine göre değerlendiriniz ve onlarla akıllarınızı kullanarak geçininiz.” şeklinde de başka bir rivâyet gelmiştir. Hazret-i Alî (k.v.)’den de “Kim insanları bulundukları mevkiye yaraşır şekilde davranırsa kendisinden bir yükü, töhmeti kaldırmış olur.” anlamında bir söz ulaşmıştır. Bunların hepsi, aynı anlamda kullanılarak herkese kişiliğine, bulunduğu makâm ve mevkiine göre saygı göstermeye ve onlarla geçinmeye bakmanın gerektiğine işaret eder.

2. Hatîb el-Bağdâdî’nin Târih-i Bağdâd’ında64, Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî’nin65 el-Muntazam adlı eserinde Ebû Hanîfe (r.a.)’in hepimizce bilinen fazîlet ve kemâline uymayan bazı hikâyeler geçmektedir. Gerçi Hatîb el-Bağdâdî bu hikâyelerden sonra meşhûr senedlerle akıllara hayret verecek derecede Ebû Hanîfe (r.a.)’in fazîletlerine ve güzel ahlâkına dâir bilgiler vermektedir. Böylece O’nun şânının yüceliğine en küçük bir halel gelmemiştir. İmâm-ı Gazzâlî (rh.a.)’e nisbet edilen el-Menhûl adlı eserde de bu çeşit bazı sözler vardır. Doğrusu bu eserin İmâm-ı Gazzâlî (rh.a.)’e âid olduğu kesin değildir. Ayrıca kendisine âid olduğu kesin olan İhyâ u ‘Ulûmu’d-Dîn’de, İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in üstün mezîyetlerine dâir söylediği sözler, el-Menhûl’dekilerle çelişmektedir. Bu sebeble âlimler el-Menhûl’deki sözlerin bazı hasedciler tarafından eklendiği ve iftirâ olma ihtimâlinin kuvvetli olduğu görüşündedir.

[Şu kitabda anlatılanlardan küçük bir örnek verelim: Ta‘rîz ve saldırıya dayanak olan başlıca yirmibeş kadar ihtilâflı mes’ele vardır. Hurma nebizi ve sirke gibi sıvıların kullanılması mümkünken teyemmüm ile yetinmenin câiz olmaması. Köpek derisinin de diğer yırtıcı hayvanlarınki gibi dibâgat kabul edilmesi. Gusül ve abdestte niyetin şart kılınmaması. Arapça’nın dışındaki dillerle iftitâh tekbîrinin sahîh görülmesi. Fâtihâ okumayı ve ta‘dil-i erkânı namazın vâciblerinden sayıp farz olarak sayılmaması. Buna benzer çeşitli namaz, oruç, hacc ve zekâtla ilgili bazı mes’eleler ile cezâ ve mu‘âmelâta dâir bazı usûl ve kurallardan ibârettir.

Hâlbuki bu tür konulardaki asıl ve fürû‘a dâir farklılıklar, bütün muhâlifleri susturup karşılık veremez duruma getirecek derecede, Hanefî fıkıh kitablarında açıklanıp incelenmemiş değildir. İnşâallah bu sunulan mes’elelerin usûl ilmine uyarlanarak, ne yolda isbât olunmuş ne kadar sağlam temellere dayandırılmış olduğu, Bünyânü’l-Kelâm fî Erkâni’l-İslâm adlı eserimizde ve basımı gerçekleşirse Hadîs-i Erbaîn min Cevâmi‘i Kelim’i Seyyidi’l-Mürselîn şerhimizde de görülür.]

Hanefî Mezhebi’yle ilgili araştırma yapan bazı kimseler şöyle söylemişlerdir: İmâm-ı Gazzâlî (rh.a.) yetişme çağında yoğun olarak Şâfiî fıkhıyla meşgûl olurken, taassub sebebiyle İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in aleyhinde bu kabil sözler söylemiş olsa da daha sonra olgunluk döneminde ahlâkî erdeme sâhib olunca, önceki yanlış sözlerinden dönerek İhyâ u Ulûmi’d-dîn’de gerçeği açıklamıştır.

[Bu görüşün yadırganacak bir yönü yoktur. Esâs dikkate alınması gereken, bir şeyin sonu veya bir şahsın son hâlidir. el-Münkızü mine’d-Dalâl’i okuyanların bildiği gibi,    İmâm-ı Gazzâlî (rh.a.) ilk dönemlerinde taklîdden tamâmiyle kaçınarak bütün mezheblere tenkîdci bir yaklaşım göstermiş, hatta bir aralık bedîhiyyâtın (apaçık şeylerin) evveliyyât ve hissiyyât kısımlarında her akıllı kimsenin tereddüdsüz kabul edeceği şeylerde bile şübhe eder hâldedir. Hakîkatin araştırılmasında ve ictihâdda en üst zirveye kadar çıkmış, dünyada insanın ulaşması mümkün olan bilgi ve fenlerin tamâmını çok üst düzeyde öğrenmişse de istenilen şekilde hakîkatin gerçek yüzü görünmediğinden, bütün meşgûliyetleri ve dünyevî bağlantıları keserek oniki sene kendisini mücâhedeye vermiş, bu sâyede ona yakîn nûrları açılıp ma‘rifet gerçekleşmiş, gözü aydınlanmış, gönlü mutmaîn olmuştur. Daha sonraları büyük bir titizlikle yaydığı yararlı bilgiler ve yazdığı eserleri ile ünü İslâm âleminin dört bir yanında yayılmış, kendisine “Hüccetü’l-İslâm” ünvânı verilmiştir.]

İhyâ u Ulûmi’d-dîn’de bulunan şu sözler de ikinci ihtimâli tercîh ettiğine delâlet eder. Hilâfiyât ve cedeliyâta dâir eser yazmaya teşebbüsten men‘ konusunda kitabının bir yerinde: “Sakın böyle kitabları okuyayım deme, onlardan öldürücü zehirden kaçtığın gibi kaç! Çünkü bu fakihleri hasedleşme ve övünme sevdâsına düşüren kötü bir hastalıktır.” diyerek, ileride bunların felâket ve yıkımlarını açıklayacağını söyledikten sonra: “Bu konuda bir öğüt işitilince, söyleyene rağmen, insanlar bilmedikleri şeylere düşmanlık besledikleri için bunların engellenmesine çalışırlar.” der.

Yine aynı eserde “Benim hakkımda ise böyle bir zann  sözkonusu olmadığından, bu konudaki öğüdümü kesinlikle kabul etmek gerekir. Ben bu uğurda zamanında çok vakit harcadım. Yazdığım eserlerde cedel ve hilâf yollarını herkesten ziyâde araştırıp açıklayarak bu ilimlerin erbâbına yeteri kadar üstünlük sağlamıştım. Cenâb-ı Hakk daha sonra doğruyu ilhâm ile beni şu ilimlerin sakıncalarına muttali‘ kıldı. Adı geçen bilgilerden uzaklaşıp zamanımı daha önemli olan ilimleri öğrenmeye hasrederek kendimi selâmete çıkardım.” demiştir.

Müstakil risâle ile Ebû Hanîfe (r.a.)’i eleştirip kötülemeye cesâret eden Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazzalî (rh.a.) değil, mu‘tezile’den Mahmûd Gazzâlî isimli bir kişidir. O eserin, doğruları çarpıttığı yukarıda belirtildi. Mamâfih onlar zındıklar zümresinden sayılan, hayır ve saâdetten yoksun kötü bir topluluk olup basîretleri kapalı olduğu için cesâretli olurlar ve İmâm-ı Gazzâlî (rh.a.) gibi doğruluğu ve güvenilirliği herkesce kabul edilmiş olan kişilere iftirâ ve bühtânlarını yükleyerek bâtıl görüşlerini desteklemeyi ve halkı saptırmayı amaçlarlar. Allah (c.c.) onları yüzüstü bıraksın!

Şimdi müctehid imâmların ve bütün dîn âlimlerinin övgüsünü ve güvenini kazanmış İmâm-ı A‘zam (r.a.) gibi bir kişi için ileri sürülen bâtıl görüşleri çürütüp buna cesâret edenleri rezîl ve rüsvâ etmeyi, yukarıda geçen hadîsler ve diğer ek bilgiler çerçevesinde her müslümanın üzerine düşen bir görev olduğunu düşünerek bu eseri yazmayı gerekli gördük.

3. Hadîs âlimlerinden bazı mutaassıb kişiler, büyük bir yanlışlık yaparak şöyle derler: “Bizim kimseye aslâ bir garazımız yoktur. Asıl amacımız rivâyetlerin dayanağı olan râvîlerin belirgin hâl ve sıfatlarının bilinmesi için bunları açıklamamız gerekiyor. Onun için Ebû Hanîfe (r.a.)’e ve bazı âlimlere ta‘n etmeğe mecbûr oluyoruz.” Bu sözler doğru ise de murâd ettikleri şey bâtıldır. Nitekim Hazret-i Alî (k.v.) aleyhine bazı âyetleri delîl getiren hâricîlere seslenerek: “Bâtıl kasdedilen doğru bir söz!” demiştir. Bu mutaassıbların da böyle büyük bir imâm hakkında kötü şeyler söylemeleri, hasedlerinden kaynaklanmaktadır. Bunları da, çağdaş ya da sonradan gelen birtakım sapıkların bâtıl hikâyelerine dayandırmışlardır. Bu anlatılanlar, övgüsü cihânın dört bir yanını tutmuş ve Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in bir mu‘cizesi olduğunda şübhe kalmamış olan kutlu sıfatlara sâhib bir zât da değil; belki de İslâm Dîni’ne küçücük bir hizmeti dokunanlarda bile bulunamaz.

“Yoksa Allah’ın kereminden ni‘met verdiği kimselere çekememezlik mi ediyorlar?”66 Bu suçlamalardan gâye böyle bir İlâhî nûru söndürerek onun yüce ününü ve fazîletini silip yok etmekse çok yazık! “Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek isterler, Allah ise o nûrunu, kâfirler ne kadar istemeseler de tamâmlayacaktır.”67 Bunları, bu tür şeylerden sakındırmak ve uzaklaştırmak için şu hadîsler yeterli olur. Senedi, sahîhe yakın olan bir hadîsde Hazret-i Peygamber (s.a.v.) “Bir kimse bir kişinin söylemediği sözü, ona kusur ve eksiklik yüklemek için yayarsa, Cenâb-ı Hakk, o kimse sözünü isbât edinceye kadar onu cehennemde tutup habsedecektir.” Bir sahîh rivâyet de şöyledir: “Her kim bir mü’minde bulunmayan şeyleri insanlar arasında yayarsa, söylediği sözlerden dönünceye kadar Allah (c.c.) onu cehennemliklerin usâreleri68 içinde iskân eder. Hâlbuki onlardan dönücü de değildir.” İnsanları suçlayıcı bir dil kullanmanın vehâmeti böyle olunca büyük müctehidlere dil uzatmanın şiddetli cezâsının derecesini belirlemek mümkün müdür? Seçkin müctehidler “İyi bilin ki Allah’ın velî kulları için hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de.”69 âyetiyle müjdelenen büyük velîlerin başında gelir. Onların apaçık olgunluklarını ve kerâmetlerini inadcı ve çok câhil olanların dışında kim inkâr edebilir? Şerîat ile hakîkatin arasını birleştiren büyük velîlerin tanımları onlara uymaktadır.

Bu durumda onlardan birini yermeye ve hafîfe almaya cesâret edenler, insanlığın karşı koymakdan âciz kaldığı büyük bir savaşa kalkışmış olurlar ki sonucu şübhesiz ebedî helâkdir. Bundan Allah (c.c.)’ne sığınırız. Büyük bir savaşdan kasdımız Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’e karşı açılan savaş ve düşmanlıktır. Çünkü sahîh hadîslerde Allah (c.c.)’nün gerçek velîlerine ezâ ve zulüm böyle bir savaş yerine konmuştur. Başta Buharî ve diğer hadîs imâmları, on beşten fazla değişik isnâd ve yollarla ashâb (r.a.e.)’in kalabalık bir grubundan şu kudsî hadîsi rivâyet etmişlerdir: “Men ‘âdâ lî velîyyen fekad âzentühû bi-muhârebetî” “ey a‘lemtühû bi-muhârebetî.” Bir rivâyette “fekad istahalle muhârebetî” bir diğer rivâyette “fekad bârezenî bi’l-muhârebeti” şeklinde gelmiştir. “‘Âdâ” kelimesinin yerine de “ezelle, ehâne, ezâ” kelimeleri rivâyet olunmuştur. Bunların hepsi aynı anlamdadır. Özet olarak “Her kim benim bir velî kuluma, içinden düşmanlık beslerse ya da saygısızlık ederse bizzat bana karşı harbe kalkışmış olur. Böyle bir inad ve düşmanlık ile ebedî helâki haketmiş olur.” “Muhârebe” sözü “yuhâdi‘ûna’llahe” bâbından olup harb anlamındadır. Çok kullanılmasının sebebi bilinen bir  ta‘bîr ile muhâtaba kasdolunmaktır. Çünkü insanlar arasında muhârebe her zaman muhâlefet ve ayrılığın kaynağı olan düşmanlıktandır. Olmazsa olmaz şartı, bir tarafın yok edilmesidir. Burada ise olmazsa olmaz şartı olarak, ebedî helâk kasdedilmiştir.

Görüldüğü gibi bu hadîs, inatcı ve cesûr olan bu tür kimseleri bunlardan kesinlikle uzaklaştırmayı amaçlamakta ve şiddetli azâba işaret etmektedir. Başka bir kudsî hadîsde: “İnnî le-ağdibü li-evliyâî kemâ yağdibü’l-leysü’l-hard”70 “Ben dostlarım için öfkeli arslanın gazâblanması gibi gazâblanırım.” buyrulmuştur.

Yine İmâm-ı Ahmed Hazretleri’nin Vehb b. Münebbih (rh.a.)’den şöyle bir rivâyeti vardır: Cenâb-ı Hakk, Mûsâ (a.s.) ile konuşurken şöyle buyurmuştur: “Ey Mûsâ! Bilmiş ol ki! Bir kişi benim velî kuluma ihânet ederse benimle harbe girişmiş sayılır. Bana düşmanlıkla kendisini helâke hazırlayıp beni da‘vet etmiş olur. Ben velî kullarımın yardımında ve zafere ulaşmalarında acele ederim, benimle harb etmeye yeltenenler bana direneceklerini ya da çatışmada beni geçerek kurtulacaklarını mı sanıyorlar? Heyhât! Ben dünya ve âhirette velîlerimin intikâmını bizzat kendim alırım. Onların zaferini kimseye havâle etmem.”

Akıllı olan, iyice düşünür taşınır da helâk edici engin suların derinliklerine dalmaktan sakınır. Ammâ sefîh ve sahte cesûrlar helâk vâdîlerinin birinde Kahhâr’ın yok edici pençesine uğrarlar. Onun için Hâfız Ebü’l-Kâsım İbn-i Asâkir (rh.a.), Tebyînü Kezibi’l-Müfterî fîmâ Nüsibe li’l-İmâm-ı Ebî’l-Hasan el-Eş‘arî adlı eserinin bir yerinde: “Âlimlerin etleri zehirlidir; onların değerini düşürmeye çalışanların, kendi değerlerini düşüreceği herkesçe bilinir.”71 Bir başka yerinde: “Âlimlerin etleri bir çeşit zehirdir; onu koklayan hastalanır, tadan ölür.” demiştir. Yine aynı eserinde ilim ve kemâl sâhibi kişiler, geçmiş âlimlerin fazîletlerini toplayarak haber vermekte ve hayat, hâl ve davranışlarını açıklamakta çok titiz davranmakdadır. Bu durumda her kim sahâbe ve tabiîn (r.a.e.)’den sonra Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfiî (r.a.e.) gibi dîn imâmlarının üstünlük ve özgeçmişlerini, titizlikle okuyup onların güzel ahlâk ve hayatlarından haberdâr olursa sayısız yararlarını her bakımdan görür.

[Böylece kişinin öncelikle İslâma karşı duyduğu muhabbet ve ihlâsı artar. Îmân ve akâid cevheri bir kat daha kuvvetlenip sâlih amelli kişilerden olarak sonsuz ecir kazanır. İkinci olarak dîn büyükleri hakkında hased günahına ya da kötü zann belâsına uğrayarak, bazı çağdaşları tarafından ya da selefin (kendilerinden önce gelenlerin) hayatını araştırıp habbeyi kubbe eden fitnecilerin dilinden nakledilen birtakım kötü isnâdlara, bilmemeleri sebebiyle kapılan, nasîbsizler gibi saygıda kusur ederek, şefâatçileri kendine düşman kılmaktan ve bin türlü vebâl ve azâba uğramaktan kurtulur. Allah (c.c.) bunda bizi başarılı kılsın ve bizi yolların en iyisine sevk etsin.]

Dindâr akıllı kişilerin, Allah (c.c.)’nun velîlerine sevgi ve saygı göstermeleri boyunlarının borcudur. Velîlerin en seçkinlerinden, karanlıkların çerağı, dîn imâmlarından olan ünlü müctehidler içinde en önde gelenlerini ve en büyük olduğu ehl-i vukûf ve insaf sâhiblerince kabul edilen İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in hayatını okuyarak, O’na sevgiyi ve dostluğu arttırma hususuna ihtimâm göstermenin, hepimiz için önde gelen işlerden biri olduğu apaçık ortadadır.

4. Dîn imâmları ve hadîs hâfızlarından pekçok kişi İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in hayatını ve örnek yaşayışını anlatmak ve açıklamak için yeteri kadar yazıp çizdiler. Bu sâyede her biri feyiz ve berekete nâil oldu. Ben de onlar gibi bu feyizden nasîbimi almak için bu yola koyuldum. Bu yolda harcanan emeklerin boşa gitmediği, sâlih kişilerin anılmasının, rahmetin inmesine sebeb olduğu, İbnü’l-Cevzî’nin tâbiînden Süfyân b. Uyeyne (rh.a.)’den naklettiği şu hadîsden anlaşılmaktadır: “Sâlih kişiler anıldığında rahmet iner.”

Benim asıl amacım, İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in hayatıyla ilgili kitablarda anlatılan ayrıntılı bilgileri özetlemeye çalışmaktı. Fakat o kitablarda geniş olarak açıklanan konularla ilgili senedlere yer vermeyeceğim. Çünkü insanların uzun uzun anlatılanlara değil; kısa ve özlü şeylere rağbet ettiklerini görüyorum. Gayret azaldı, ilimle uğraşmaya mâni‘ olan engeller çoğaldı: “Felâ terâ illâ velhâne emseke eşi‘ate’l-kameri yahsebühâ kıdbâne’z-zeheb72. Ev ğarîkan fî bahri şehevâtihî elletî eşğalethu ‘ani’t-tatallu‘i ilâ ednâ kemâlin ev edeb.” Yani zamanımızda insanların ikiye ayrıldığını görürsün. Bir kısmı, gurur tuzağına düşmüş; o kadar hayrân ve şaşkın olmuştur ki altın çubuk zannederek ayın ışıklarını tutup duruyorlar. Diğer kısmı, nefsânî şehvetlerin deryâsında boğulmuş; o kadar güçsüz kalmıştır ki insanlığın güzelliklerini ve dînin âdâbını tahsîl için başlarını kaldırmaları mümkün olamıyor.

[Dîn âlimlerinin menâkıbı ile meşgûl olanlar, dünyada güzel ahlâk ve âdâbın neden ibâret olduğunu, dünyaya gelmekten esâs amacın ne olduğunu anlar. Buna vâkıf olanların ne yolda bulunduğunu gereği gibi idrâk ederek onlara güzelce uyup dînî hayatını ikmâl eder. Bilge ve ediplerden hikâye olunan güzel ve anlamlı sözleri işittikçe, yüce kişilik, ahlâk güzelliği ve kıvrak zekâlılık gibi özellikleri duydukça bunları olağanüstü şeyler olarak görüp şaşırıp kalmaz. İslâmlığın önce gelenlerinden sonrakilere yadigâr kalan şânlı işleriyle karşılaştırıldığında hiç mesâbesinde kalan birtakım yeni eserlere ciddiyetle bağlılık gösteren ve üstün fikirleri yalnızca yabancı ediblere özgü kılarak onların eserlerini yayıp övmekle gururlanan çağımızın gençlerini gören erbâb-ı vukûf, onların bu durumlarına “İslâmiyetin güzelliklerinden habersiz.” demekten başka bir anlam verememektedirler.]

İkinci Bölüm

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in Nesebleri

Araştırmacıların ekseriyetine göre Ebû Hanîfe (r.a.) Arab değil; Acemden ve Farslılardandır. Hatîb-i Bağdâdî’nin Ebû Hanîfe (r.a.)’in soylu neslinden olan Hammâd’ın oğlu Ömer (rh.a.)’den rivâyet ettiğine göre nesebi şöyledir: Sâbit b. Zûtâ b. Mâh’dır. Mâh’ın adı geçen oğlu Zûtâ, Zevtâ şeklinde de geçer. Zûtâ, Afgânistân’ın Hindistân sınırının yakınında Kâbil (bugünkü başkent değil) şehrindendir. Esîr olarak Teymullah b. Sa‘lebe kabîlesinin mülkiyeti altına girmiş, sonra müslüman olunca hürriyetine kavuşmuştu. Ebû Hanîfe (r.a.)’in babası Sâbit (rh.a.)’in burada veya Nesâ beldesine gittikten sonra dünyaya geldiği rivâyet edilir. Bazı araştırmacılar Zûtâ’nın Enbâr halkından ya da Ceyhûn Irmağı kıyısında bulunan Tirmiz’den olduğunu ileri sürmüşlerdir. Muhtemelen bu beldelerde belli bir süre bulunmuş olmalıdır. Yine Hatîb-i Bağdâdî’nin bir rivâyetine göre de Hammâd’ın İsmâîl adındaki oğlu, Sâbit’in babası Nu‘mân b. Merzübân’dır. Bu, hürr kişilerden olup aslâ esîr olarak yaşamamıştır.

Bu iki kardeşin sözlerinde görülen aykırılık şu şekilde açıklanabilir:

Sâbit’in babasının ismi Nu‘mân, lâkabı Zûtâ, dedesinin adı ise Mâh, lâkabı Merzübân olmalıdır. Dedesi Zûtâ bir süre köle olsa da Sâbit’in kendisi ve evlâdına kesinlikle kölelik isnâd etmediği anlaşılmaktadır. İsmâîl b. Hammâd’ın murâdı da budur. Yine ondan rivâyet edilmiştir: Dedemiz Sâbit’i daha küçükken babası Nu‘mân, Hazret-i Alî (k.v.)’nun huzûruna götürerek kendi ve nesli için O’nun hayır duâsını almıştır. Bu duânın bereketine nâil olmayı bizler de ümîd etmekteyiz. Nu‘mân Farslıların eski bayrâmlarından olan nevrûzda Hazret-i Alî (k.v.)’e kâlûzec73 hediye etmiş, Hazret-i Alî (k.v.) “Bugünün adı nedir?” diye sorunca, “nevrûz” olduğunu söylemiştir. Bunun üzerine Haz-ret-i Alî (k.v.) “Her gün nevrûzumuz olsun.” demiştir. Bir rivâyette de adı geçen hediye mehricân denilen özel bayrâm gününde götürüldüğünden Hazret-i Alî (k.v.), bilgi istedikten sonra “Her gün mehricânımız olsun.” demiştir.

[Soru: Vâkıât’ta Ebû Hafs el-Kebîr (rh.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Bir kimse elli sene ibâdet ettiği hâlde “nevrûz”a ta‘zîm amacıyla o gün müşriklere yumurta hediye etse İslâm Dîni’nden çıkarak bütün ibâdet ve tâatları bâtıl olur. Bu durumda başka milletlerin özel günlerinde verdikleri hediyeleri kabul etmek de küfre sebeb olur.”

Çünkü bir şeyin verilmesinin hükmü ne ise; alınmasının hükmü de odur.

Mecelle’nin 34. maddesinde: “Alınması yasak olan şeylerin verilmesi de yasak olur.” diye tasrîh olunmuştur. Bu yüzden Hazret-i Peygamber (s.a.v.), ribâyı yiyene de yedirene de la‘net etmiştir. Yine rüşvet alana da verene de aynı ölçüde la‘net etmiştir. “Allah ribâyı yiyene ve yedirene la‘net etsin.” ve “Allah (c.c.) rüşvet alana da verene de la‘net etsin.” anlamındaki hadîsler herkesçe bilinmektedir. Bu durumda Hazret-i Alî (k.v.)’nun, nevrûz ya da mihricânda mecûsîlerin verdiği hediyeyi kabul ettiğine nasıl inanılabilir?

Cevab: Mutlak sûrette alma ve vermenin bir hükümde olması adı geçen kuralla isbât olunamaz. Belki men‘edilmesini gerektiren cihet ikisini de kapsamazsa alma ve vermenin hükümleri ayrılır.

Evet, rüşveti vermek zulmün yayılmasına, hükmün değişmesine yol açacağından almak gibi vermek de haram olmuştur.

Bunun gibi fâiz ile akçe almak günaha yardım anlamına geldiğinden -zarûrî ihtiyacı gidermek için olmadığı takdîrde- fâiz vermek alıp ondan faydalanmak ile haramda ortaklığı gerektirmiş olur. Üzerinde durduğumuz hususda ise almakla vermenin hükmünün bir olmasını gerektiren bir şey yoktur.

Çünkü müslümanın, adı geçen günde hediye vermesi çirkin ve yapılmaması gereken bir iş olarak nitelendiğinden bu işten alıkoymanın yararlı olacağı ortaya çıkar.

Gayr-î müslimin işi çirkin ve kötü görülerek müslümanı onun hediyesini almaktan men‘etmekte hiçbir yarar yoktur. Çünkü bununla o dînî merâsimini yapmaktan geri kalmaz.. Tam tersine hediyesini kabul edip karşılığında mükâfaat vermek, güzel bir hareket olduğu için onun hoşnutluğunu ve sevgisini çekecek bir davranış olur. İslâmiyet, bize güzel ahlâkı ve davranışları öğrettiğinden müslüman olmayanların da‘vetlerine de icâbet etmeye, hastalarını ziyaret etmeye müsâade etmiştir. Genelde verilen hediyeyi kabul edip gücümüz nisbetinde ona mukâbelede bulunmayı ve başka milletlerin muhtâçlarını gözetip haklarında iyi muâmeleden geri durmamayı övülecek mezîyetlerden saymıştır.

Özellikle büyük halîfeler ve yüce emirler müslümanların işlerini dikkate alarak bu yolla kendi teb‘asının gönüllerini kazanmaya özen gösterirlerse sayısız yarar elde ederler.

Hazret-i Alî (k.v.)’nun da yukarıda belirtildiği gibi sözkonusu işi yerine getirerek hoşnutluğunu ifâde etmesi, halîfe olduğu dönemde ve ayrıca İslâm ülkeleri arasına yeni girmiş bulunan Fars halkının başkanlarına karşı yapılan bir davranıştır. Bu durumda dîne ve akla uygunluğu açık olan şu kıssayı kabul etmekte tereddüd göstermenin anlamı yoktur.

Yukarıdan beri anlatılan fıkıh mes’eleleri Kerderî (rh.a.)’in sözünden çıkarılmıştır.

Ebû Hafs-ı Kebîr (rh.a.)’in sözlerinden de başka dînden olanlara verilen hediyeler, özel günlerine rastlayıp âyînlerini kutsamak için olmazsa ya da bu durum o günlerin dışında gerçekleşirse mahzûrunun olmadığı anlaşılır. Yine yöresel bir âdet hükmünü almışsa diğer bid‘atların durumu gibi müslüman halkın biribirine nevrûziye vermelerinde ve evlerine bu tür şeyleri almalarında bir sakınca yoktur. Çünkü müslümanlar arasında âdet olan şeylerde diğer milletlere benzeme niyetinin bulunması ihtimâli ortadan kalkmış olur. Ancak müslümanların kendisine uydukları kişilerin bu tür bid‘atleri terk etmesi, önemli ve uygun görüldüğünden onlar için fazîletli bir iş sayılmaz.]

Bazı kimseler İsmâîl b. Hammâd’ın bir oğlundan, Kâbil’de esîr edilen kişinin Zûtâ olmayıp Sâbit olduğunu nakletmişler; bir kısım kişiler de Ebû Hanîfe (r.a.)’in Arab neslinden ve Benî Esed kabîlesinden olduğunu ileri sürmüşlerse de, tarihçilerce tercîh edilen ve güvenilen görüş, torunları Ömer ve İsmâîl (rh.a.)’nın bilerek söyledikleri sözlerdir.

Üçüncü Bölüm

Ebû Hanîfe (r.a.)’in Doğumları

Tarihçilerin ekseriyeti, Ebû Hanîfe (r.a.)’in Abdülmelik’in hilâfeti döneminde hicrî 80 (699) yılında Kûfe şehrinde doğduğu konusunda birleşmişlerdir. Böylece hicrî 60 (679) yılında doğduğuyla ilgili münferid kalan söz yalanlanmış olur.

Dördüncü Bölüm

İsimleri

Bütün âlimler isminin Nu‘mân olduğunu belirtmişlerdir. Bunda da ince bir sırr vardır. Çünkü nu‘mân “kan” anlamındadır ve bedeni ayakta tutmaktadır. Bazı bilge kişiler canlı rûhunun kandan ibâret olduğunu ileri sürer.74 İmâm-ı A‘zam (r.a.) fıkhın direği ve güçlükleri kavramada odak noktası olduğundan bu isimle adlandırılması “İsimler gökten iner” sırrını da açığa çıkarmış olur. Nu‘mân kelimesinin bir anlamı da “güzel kokulu çiçek ya da erguvân denilen leylâk çiçeği”dir. Himmet ve gayret sâhibi İmâm’ın huyu çok nezîh; kemâli gâyet yüksek olduğundan bu anlamın ilgisi de reddedilemez. İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in halka Allah (c.c.)’nün bir ni‘meti olması dolayısıyla Nu‘mân adının ni‘met lafzından türemiş olması da muhtemeldir. Nu‘mân lafzının hakkı Arapça terkîblerde “elif-lâm” ile kullanılmaktır. Tenkîr, nidâ, izâfet hâllerinin dışında “elif-lâm”sız kullanılması nâdirdir. İbn-i Mâlik, her iki şekilde kullanılabileceğini söylemişse de onun bu görüşüne karşı çıkılmıştır.

“Ebû Hanîfe” künyesiyle75 anılmalarının sebebi Irak halkının dilinde hanîfe denilen devâta, ya‘ni bir çeşit divite gereksinim duymalarıdır ya da hanîfe kelimesi ibâdetine düşkün müslüman anlamında olan hanîfin müennesi (dişili) olup İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in Hanefî Mezhebi’ne bağlı olanlara peder makâmında bulunması, bu şekilde adlandırılmasına sebeb olmuştur. Bazı kişiler Hanîfe adında bir kızının olduğunu söylemişlerse de tarihçiler O’nun Hammâd isimli oğlundan başka çocuğunun olmadığını söyler.

[Yirmi üçüncü bölümde Târih-i İbn-i Hallikân’dan nakledeceğimiz bir hikâyede İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in bir de kızının olduğu anlaşılmaktadır. Fakat aynı hikâye başka tarihçiler tarafından oğlu Hammâd (rh.a.)’le ilgili olarak zikredilir. Bu durumda İbn-i Hallikân’ın sözünde bir yanılma olup müellifin verdiği âlimin doğru olması gerekir.]

Hatib el-Bağdâdî ve bazı kimseler: “Benden sonra bu künye ile ancak mecnûnlar adlandırılır.” dediğini İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den naklederler. Gerçekten sonradan birkaç kıt akıllının, Ebû Hanîfe diye künyelendiklerini bildiriyorlar. Fakat müteahhirînin büyüklerinden otuz kadar kişi Ebû Hanîfe ünvânıyla adlandırılmıştır. Bunların arasında Dîneverî, İtkânî gibi değerli kişiler de bulunmaktadır. Doğrusu İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in çağında ve daha önce bu künye ile ün yapmış kayda değer bir kişi yoktur.

[Cevâhir-i Mudîe gibi Hanefîlere âid hâl tercümesi kitablarının künye ile meşhûr olan büyük fakîhleri anlatmak için olan bölümlerine bakıldığında otuzu tamâmlamak mümkündür. Fakat biz hayat hikâyesini kaydettiğimiz kişilerin verdiği bilgilerle yetinmeyi uygun gördük. Ahmed b. el-Musaddak en-Nîsâbûrî, Ca‘fer b. Ahmed el-Bâhilî Müftî-i Esterâbâd, Abdülkerim ez-Zeylaî, Muhammed b. Abdullah -Ebû Ca‘fer Hinduvânî ünvânıyla daha meşhûrdur-, Muhammed b. Abdullah Hatîbî, Nu‘mân b. Ahmed el-Kadî isimli kişilerin hepsi Ebû Hanîfe künyesiyle anılırlar.

Müellifin belirttiği Ahmed b. Dâvud ed-Dîneverî [v.282/ 895] aynı künye ile anılan Hanefî fakihlerindendir.

Aynı künyeyi taşıyanlardan birisi de İtkânî [v.758/ 1357]’dir. İtkân Fârâb sancağında bir şehirdir. Emîr Kâtib İbn Emîr Ömer el-Amîd İbn el-Amîd Emîr Gâzî Ebû Hanîfe el-Fârâbî’dir.

İtkânî usûl ve fürû‘da emsâli az bulunan Hanefî fakihlerindendir. Lûgat ve Arab dili sâhasında iyi bir âlimdi. Onun Usûl-i Ahsîkesî’ye yazdığı şerhin sonunda, te’lîf ettiği eserini yeterince övdükten sonra uzun bir fahriyesi yer alır. Burada: “Selef hayatta olsaydı bana Ebû Hanîfe sen ictihâd ettin, Ebû Yûsuf şöyle dedi, Muhammed şöyle dedi, Züfer şöyle dedi… derlerdi.” diyerek, bütün ilim ve fenlerin önde gelenlerini anıp kendisinin ne şekilde övülmesi gerektiğini belirtmiştir. Birçok konuda derinlemesine inceleme yaptıktan sonra: “Benim çalışmamda ortaya koyduğum görüşler ne mütekaddimîn (öncekilerin) ne de müteahhirînin (sonrakilerin) eserlerinde bulunmaktadır.” diyerek övündüğü görülmüştür. Bu sebeble kendini beğenmişlikle anılarak hayat hikâyesi anlatılırken: “O kendini çok beğenen muhâliflerine karşı çok taassub gösteren biri idi.” denilmiştir.

Hidâye şerhlerinden Gâyetü’l-Beyân onun en tanınmış eserlerinden olup daha başka eserleri de bulunmaktadır.]

Beşinci Bölüm

Şemâil ve Etvârı

İmâm Ebû Yûsuf Hazretleri’nin anlattığına göre İmâm-ı A‘zam (r.a.) Efendimiz, orta boylu, güzel yüzlü, konuşmasındaki belâgat, sözlerindeki insicâm sebebiyle şirin ve hem de metîn sözlüydü. İstediğini isbât etmek için ileri sürdüğü delîlleri gerektiği kadar açıklardı. Oğlu Hammâd da babasını şöyle tanıtır: Uzunca boylu, az esmer, iyi ve güzel yüzlü bir kişiydi. Sürekli heybet ve vakârlı, gereksiz iş yapmaz, ilgisiz söz konuşmazdı. Bu sözün, önceki sözle çelişir yönü yoktur. Çünkü orta boylu olanlarda uzunluğa meyl bulunur. Nitekim Şerh-u Şemâil’de Abdullah b. el-Mübârek (rh.a.) de İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in hem yüzünün hem giyiminin güzel olduğunu söyler.

Altıncı Bölüm

Yetiştiği Sahâbeler

İmâm-ı Zehebî (rh.a.)’in dediği gibi Hâdimü’n-Nebî (s.a.v.) diye bilinen Enes b. Mâlik el-Ensârî (r.a.)’i Ebû Hanîfe (r.a.) daha küçük yaşta iken görmüştür. Bir başka rivâyette de birkaç kez gördüm, sakalını kırmızıya boyardı demiştir. Hadîs âlimlerinin ekseriyetinin görüşüne göre, tâbiînden olmak için sahâbe ile sohbet etmek şart değildir. Bir kez karşılaşmak yeterlidir. Nevevî (rh.a.) ve İbn-i Salâh (rh.a.) sahîh olanın bu görüş olduğunu söylemişlerdir. Buna göre İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in tâbiîn olduğu tesbît edilmiş olur.

Hâfız İbn-i Hacer Askalânî (rh.a.) de Fetâvâ’sında Ebû Hanîfe (r.a.)’in doğumundan sonra sahâbeler (r.a.e.)’den Kûfe şehrinde bulunan bir cemâata yetiştiğini tesbît ederek adı geçen tabakaya dâhil olduğunu belirtir. O yüzyılın büyük müctehidlerinden Evzâî (rh.a.); Şam’da, Hammâdeyn (rh.a.);76 Basra’da, Süfyân-ı Sevrî (rh.a.); Kûfe’de, Mâlik (r.a.); Medîne-i Münevvere’de, Leys b. Sa‘d (rh.a.); Mısır’da bulunarak Ebû Hanîfe (r.a.) ile çağdaş sayılsalar da bu şehirlerdeki imâmların hiçbiri tâbiînden sayılmazlar.

[İmâm-ı Mâlik (r.a.) [v. Rebîulevvel 179 / Haziran 795]: Dört mezheb imâmından biri olup fazîletleri herkesce bilinmektedir. Ayrıntıları buraya sığmayacağından, yalnız neseb, doğum ve vefâtını söylemekle yetindik. O İbn Enes b. Mâlik b. Ebî Âmir el-Asbahî el-Medenî diye tavsîf olunur. Hicrî 92 (711) yılında Medîne-i Münevvere’de doğdu, orada otururdu. Hattâ kendisine İmâm-ı Dârulhicre denmiştir. Dedeleri, Yemen’de Asbah adlı büyük bir kabîleye mensûbdur. Babası Enes b. Mâlik tâbiînden bir kişidir. Bazılarının sandığı gibi Hâdim-i Nebî  (s.a.v.) olan Enes b. Mâlik (r.a.) değildir. Çünkü Enes b. Mâlik’in dedesi Nadr b. Zeyd el-Hazrecî’dir. Yaşı 85’e vardığında vefât etmiştir.

Leys b. Sa‘d Hazretleri’nin hayatı hakkında daha önce bilgi verildi.

Süfyân-ı Sevrî Hazretleri [v.161/778]: Büyük müctehidlerden olup müstakil mezheb sâhibi idi. “Hadîsde Mü’minlerin Emîri” ünvânıyla anılır. “Ezberlediğim bir sözü ömürboyu unuttuğum hiç olmadı.” dediği nakledilmiştir. Abdullah b. Mübârek (rh.a.), “Bin yüz kadar hadîs şeyhinden hadîs dinledim ve aldım. Bunların arasında Süfyân-ı Sevrî’den daha bilgili ve daha fazîletli olanını göremedim.” demiştir. Babasının adı Şu‘be’dir. Sevr, kabîlesinin adıdır. 66 yaşında Basra’da vefât etti.

Abdurrahmân b. Amr b. Mehmed el-Evzâî Hazretleri [v.157/774]: Şâm’daki büyük fakihlerin başkanı olup ilim ve amelde eşsiz ve benzersizdi. Yedi bin mes’eleye cevab yazmıştır. Gece ibâdetini i‘tiyâd edinmişti.

Hammâdeyn ikilik sîğasıyla Hammâd b. Zeyd b. Dirhem ile Hammâd b. Seleme b. Dînâr Hazretleri kasdedilir.

Hammâd b. Zeyd Hazretleri [v. Ramazan 179 / Kasım-Aralık 795]: Hâfız Ebû İsmâîl Ezdî (rh.a.) diye de bilinir. İmâm-ı Mâlik (r.a.) ile aynı yıl vefât etti. Ezdî  Hazretleri Yemen’de yerleşmiş olan Ezdşenûe kabîlesine nisbet edilmiştir. Ensâr, o kabîledendir.

Hammâd b. Seleme Hazretleri [v.167/783]: Büyük dîn imâmlarından ve yakîn âlimlerinin ulularından olup çağında Basralıların mes’elelerini çözen biricik müftüsüydü. Arab Dili’nin bütün inceliklerine vâkıf olan Ebû Amr b. el-Alâ’ (rh.a.) derecesinde sözüne güvenilir bir imâm olduğundan her ikisi için “Ey nahiv ilmini isteyen kişi! Artık Ebû Amr ve Hammâd’dan sonra nahve ağlayın!” denilmiştir. İmâm-ı Mâlik (r.a.), Süfyân-ı Sevrî ve Şu‘be (rh.a.) gibi büyük hadîs imâmları kendisinden hadîs dinlemişler ve rivâyette bulunmuşlardır. Hammâd’ın abdâldan olduğunda görüş birliği vardır.

Yüce abdâlların övülecek huy ve davranışları tam ve eksiksiz olarak onda bulunduğu, hattâ onların özelliklerinden olan çocuksuzluk da onda gerçekleştiği söylenir.

Yararlı Bilgi: Abdâl, bedelin çoğuludur. Gayb tâifesinden yalnızca kırk kişiden ibâret olan velîlerin seçkin bir sınıfı  için kullanılır. Adlandırma bakımından çeşitli görüşler vardır. Ancak en çok kabul edilen görüş “Abdâllar kırk kişidir, onlardan biri öldüğü zaman Allah (c.c.) onun yerine başka birisini getirir.” anlamındaki hadîsden anlaşılandır. Bu konu ve diğer gayb ricâli tâifeler için yararlı bilgi Fütûhât-ı Mekkiyye ve diğer tasavvufî eserlerde bulunur. Mesnevî’deki:

Bütün âlem bu sebebden yolunu kaybetti

Çok az kişi Hakk abdâllarından haberdâr oldu

anlamındaki beyti şerhedenlerin verdikleri bilgilerle de bu, yeteri kadar açıklanmıştır.]

Böylece İmâm-ı A‘zam (r.a.) tâbiînden olup “İyilik yarışında önceliği kazanan Muhâcirler ve Ensâr ile, onlara güzelce uyanlardan Allah râzî olmuştur, onlar da Allah’dan râzîdırlar. Allah onlara, içinde temelli ve ebedî kalacakları ve içlerinde ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur.”77 âyetindeki övgü ve müjdeye nâil olanların içerisinde olması lâzım gelir.

Ebû Hanîfe (r.a.)’in Enes b. Mâlik (r.a.)’den üç hadîs-i şerîf rivâyet ettiği, birkaç yoldan vârid olmuşsa da, her birinin dayanakları, hadîs imâmlarınca “hadîs uydurma” ile ithâm olunan kişilerdir.

[Kerderî’nin Menâkıb’ında anlatıldığı gibi Seyyidü’l-Huffâz Şehredâr İbn-i Şîrûye ed-Deylemî ve Burhânü’l-İslâm Gaznevî sağlam isnâdla Ebû Hanîfe (r.a.)’den rivâyet etmiştir: “Enes b. Mâlik (r.a.)’den bizzat işittim, şöyle söyledi: Hazret-i Peygamber (s.a.v.), “Kim kalbden samîmi olarak “Lâilâhe illallah” derse cennete girer.” buyurdu.”

Ben derim ki: Câmi‘u’s-Sağîr’de yalnız “muhlisan” [ihlâslı olarak] bulunmaktadır.78

İmdi eğer kalbin ihlâsı kemâl derecesinde istenirse ilk cennetliklerle yani azâba düçâr olmadan cennete girer demektir. Çünkü mükemmel bir ihlâsa sâhib kişinin kalbinde “mâsivâ”ya meyil kalmayıp sevdiği ve maksadı ancak Ma‘bûd’u olduğu için O’nun rızâsına uymayan bir iş yapmaz.

Eğer burada ihlâsla, genel anlamdaki şirk ve nifâktan kurtuluş anlamı kasdediliyorsa, biraz azâb olunsa da sonuçta cennete girer, cehennemde sürekli kalmaz demektir.

Her hâlükârda “Muhammedü’r-Resûlullah” sözünün “Lâilâhe illa’llah”a eklenmesi, bu sözü söyleyenin devâmlı sahîh i‘tikâd üzre bulunması ve îmânla âhirete göçmesi şarttır. Bu apaçık bellidir. “Peygamberimiz  (s.a.v.) hürmetine Allah (c.c.), bu işi bize kolaylaştırmıştır.”

Ve yine işittim buyurdular: “Allah’a tam olarak tevekkül etseydiniz, sabâhleyin aç gidip karnı tok gelen kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırırdı.”

Ben derim ki: Bu hadîsi İmâm-ı Nevevî (rh.a.), Riyâzü’s-Sâlihîn’de Hazret-i Ömerü’l-Fâruk (r.a.)’den şu şekilde rivâyet etmiştir: “Ey ümmetim! Eğer siz Allah (c.c.)’ne kuşların tevekkülü kadar tevekkül etseniz, kuşları rızıklandırdığı gibi sizleri de kolay sebeblerle rızıklandırırdı. Kuşlar bilindiği gibi günün evvelinde aç gidip akşam üzeri karınları tok olarak yuvalarına gelirler.” Bu hadîsi Tirmizî rivâyet etmiştir, “hasen hadîsdir.”79

Bu hadîs Câmi‘u’s Sağîr’de de Nevevî (rh.a.)’in rivâyet ettiği lâfızla yer almaktadır. Yalnız hadîsdeki “tetevekkelûn” lâfzı, “tevekkelûn” şeklindedir. Münâvî (rh.a.) şerhinde şöyle söyler: İmâm-ı Ahmed b. Hanbel (r.a.) “Bu hadîsde çalışıp kazanmayı terke, delâlet yoktur; ancak çalışma gerçekte rızka mucib olmayıp gerçek rızık verenin  Allahü Te‘âlâ olduğuna işaret vardır.” Yani tevekkül atâlet demek değildir, herkes rızkını bir yolla aramalıdır. Kuşların çalışmasına da değinilmiş, insan kuvvet ve san‘atına güvenirse tevekküle aykırı hareket etmiş olur.

Hâsılı her mü’minin rızkını isteme konusunda emrolunduğu şey, icmâl fi’t-talebdir.80 Yani kendisine ayrılmış rızkını meşrû‘ yollardan istemesidir. Bizlere bu konuda temel dayanak: “Cebrâîl, her bir nefis rızkını tamâmlamadıkça ölmeyeceğini bana ilhâm etti. Öyleyse Allah (c.c.)’dan sakınınız ve rızkınızı meşrû‘ yollardan arayınız!” sahîh hadîsindeki fermân, insan ve cinnlerin Resûlü (s.a.v.)’in açıklamasıdır. İcmâl-i talebin şartları, erkânı ve bu hadîsin incelikleri, sırrları, İbn-i Ata’nın Kitabü’t-Tenvîr fî İskâtı’t-Tedbîr adlı eserinde ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Şemsü’l-Eimme (rh.a.), Kitabü’r-Redd adlı eserinde İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in şu merfû‘ hadîsi de Enes b. Mâlik (r.a.)’den rivâyet ettiğini söyler: “Ben Mi‘râc Gecesi’nde cennetin ortasında kırmızı altınla yazılmış üç satır gördüm. Birinci satırda: “Allah’dan başka İlâh yoktur, Muhammed, Allah’ın elçisidir”; İkinci satırda: “İmâm sorumludur, müezzin güvenilirdir; Allah, imâmları irşâd eylesin ve müezzinleri bağışlasın.”; Üçüncü satırda: “İstediklerimize kavuştuk. Önceden gönderdiğimiz iyi amellerle kazançlı çıktık. İşlemeyip terk ettiklerimizle de kaybettik ve çok afvedici bir Rabbin huzûruna geldik.” yazılı idi.]

Âlimlerden bir grup da İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in Enes b. Mâlik (r.a.)’den başka birkaç sahâbeden hadîs rivâyet ettiğini bildirirler.

Amr b. Hureys (r.a.) [v.85/704]: O’nun 98 (716) yılına kadar yaşadığına dâir bir iddiâ olsa da bu kesinlik kazanmamıştır. Bu sahâbe (r.a.)’in 85 yılında vefâtı göz önünde bulundurularak bu yaşta İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in beş yaşlarında olması sebebiyle buna i‘tirâz edilmiştir. Ancak mümeyyiz olanın hadîs dinlemesi, beş yaşında da olsa ekseriyetin görüşüne göre sahîh ve mu‘teberdir.

Abdullah b. Üneys Cühenî (r.a.) [54/674]: Bu isimli beş kadar sahâbe (r.a.e.) bulunduğundan ünlü Cühenî’den başkası olma ihtimâli olsa da bundan başkası, Kûfe şehrine gelmemiştir. Bazı kişiler Ebû Hanîfe (r.a.)’e ulaşan bir senedle O’ndan şunu rivâyet ederler: “Ben seksen yılında dünyaya geldim, ashâbdan Abdullah b. Üneys (r.a.) 94’te (713) Kûfe’yi teşrif etti, O’nu gördüm ve kendisinden “Senin bir şeyi sevmekliğin, seni kör ve sağır eder.” hadîsini işittim.” Ancak Kûfe’ye gelen Abdullah b. Üneys Cühenî (r.a.)’dir. Hâlbuki bu sahâbenin Ebû Hanîfe (r.a.)’in doğumundan yirmi altı sene önce irtihâl ettikleri kesindir. Bu hadîsin senedinde meçhûl râvîler bulunur.

[Fakat bu hadîsi İbn-i Asâkir de Abdullah b. Üneys (r.a.)’den rivâyet etmiştir. Câmi‘u’s Sağîr’de geçer. Ma‘nası da doğru olup eserleri müşâhede olunmaktadır. İnsan sevdiği şeyi o kadar benimser ki bazen insaf dâiresinden uzaklaştığını kendisi de anlar. Bâtıl mezheblerin insanlar arasında revâç bulması hep yaratılıştan gelen bu kötü haslet sebebiyledir. Evet! Bir şeye aşırı derecede bağlanma kötü bakış ve öğüt verici sözlere kulak vermekten insanı uzaklaştırır. Gözleri açık iken âmâ ve işitme yeteneği varken sağır eyler. “Kötü hareketlere karşı aşırı sevgi gösteren sağırdır.”]

Abdullah b. Cüz’ Zübeydî (r.a.) [v.86/705]: İrtihâl tarihi ve Mısır’da vefât ettiği bilinmektedir. Sözde Ebû Hanîfe (r.a.) 96 (714-15) yılında babası ile hacca gitmiş, Abdullah b. Cüz’ Zübeydî Hazretleri’ni Mescid-i Haram’da ders okuturken görmüş ve O’ndan hadîs dinlemiştir. muhaddislerin bir kısmı bu bilgiyi reddeder. Çünkü bu rivâyetin senedinde kalb81 ve tahrîf82 vardır, bir yalancının bulunduğunda da ittifâk vardır. Gerçi İmâm Ebû Hanîfe (r.a.) altı yaşına varıncaya kadar Abdullah b. Cüz’ (r.a.) hayatta idi. 96’da Mekke’de görülmesi mümkün olmadığı gibi bu süre içerisinde Kûfe’ye de kesinlikle gelmemiştir.

Câbir b. Abdullah (r.a.) [v.79/698]: Ebû Hanîfe (r.a.)’in, Câbir (r.a.)’den “Nebî (s.a.v.) bana: “Çocuğu olmayanın çok istiğfar etmesini ve bol bol sadaka vermesini” emretti. O da böyle yaptı ve neticede dokuz erkek çocuğu oldu.”83 hadîsini bizzat aldığını ileri sürenler de vardır. Ancak Câbir (r.a.)’in, Ebû Hanîfe (r.a.)’in doğumundan bir yıl önce 79 (698) yılında irtihâl ettikleri kesindir. Bu yüzden bu hadîse mevzû‘ nazarıyla bakılır.

[Müsned-i Ebî Hanîfe’nin Şerh-i Hârezmî’sinde belirtildiği gibi Ebû Hanîfe (r.a.) diğer hadîslerin rivâyetinde işitmeye delâlet eden sîğa ve elfâzın birini kullandığı hâlde Câbir (r.a.)’den rivâyet ettiği bu hadîsde “an Câbir” ta‘bîrini kullanmıştır. Bu ise sîğa-i irsâldir. Yani hadîs, mürsel olarak rivâyet edilmiştir. Mürsel hadîslerin rivâyetinde tâbiînin âdet ve ıstılâhları bu şekildedir. Bu hadîsin mürsel olması sâbit olunca mevzû‘ olduğuna hükmetmek doğru olmaz. Ayrıca İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in kendisinin hadîs uydurma ihtimâli olmadığı gibi bu tür kişileri bilmemesi de sözkonusu değildir.]

Abdullah b. Ebî Evfâ (r.a.) [v.85/704 veya 87/706]: Ebû Hanîfe (r.a.)’in O’ndan “Her kim Allah rızâsı için bir mescîd inşâ’ ederse -bağırtlak kuşunun yuvası kadar da olsa- Allah (c.c.) onun için cennette bir ev yapar”84 mütevâtir hadîsini rivâyet etmesi çocukluğunda sema‘85 yoluyla olmuştur.

Vâsile b. el-Eska‘ (r.a.) [v. 83/702 veya 85/704]: Ebû Hanîfe (r.a.) bundan iki hadîs rivâyet etmiştir: 1. “Kardeşinin uğradığı bir belâdan dolayı sevinme ki Allah (c.c.) o belâdan onu kurtarıp seni o belâya düşürmesin.”86   İmâm-ı Tirmizî bu hadîsi başka bir yolla rivâyet etmiş ve hadîsin hasen olduğunu söylemiştir. 2. “Kalbine şekk ve şübhe veren şeyleri bırak, sana şekk ve şübhe vermeyen şeyleri al!”87 Bunu Ashâb (r.a.e.)’den bir topluluk rivâyet etmiş, hadîs imâmları sıhhatine hükmetmiştir. Bir öncekinde olduğu gibi bu rivâyetlere de İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in yaşının küçüklüğü sebebiyle i‘tirâz edilmiştir.

Ma‘kıl b. Yesâr (r.a.) [v. 60/680]: Bu sahâbe, Hazret-i Muâviye (r.a.)’in hükümdârlığı döneminde vefât ettiği için Ebû Hanîfe (r.a.)’in bununla görüşmesi kabul edilmemiştir.

Ebu’t-Tufeyl Âmir b. Vâsile (r.a.) [v.102/720-721]: Mekke’de vefât etmiştir, en son vefât eden sahâbedir.

Âişe binti Acred (r.anhâ): Ebû Hanîfe (r.a.)’in, “Yeryüzünde Allah (c.c.)’nün askerlerinin çoğu çekirgelerdir. Ben onları yemem ama haram da kılmam”88 sahîh hadîsini bu hanım sahâbeden dinlediği rivâyet edilir. Hâlbuki Askalânî ve Hâfız Zehebî bu isimli bir hanım sahâbenin bulunmadığını ortaya koymuşlardır.

Sehl b. Sa‘d (r.a.) [v.88/707 veya daha sonra]: Sahâbe (r.a.e.)’in büyüklerindendir.

Abdullah b. Büsr (r.a.) [v.96/714-15]: Mâzenlidir.

Mahmûd b. er-Rebî‘ (r.a.) [v. 99/717-18].

Abdullah b. Ca‘fer (r.a.) ve Ebû İmâme (r.a.)’in Ebû Hanîfe (r.a.) ile görüşen sahâbeler arasında isimleri geçse de bunların Humus’da 80 (699) yılında vefât ettikleri bilindiği için buna da i‘tirâz edilmiştir. Yine Sâib b. Hallâd (r.a.) ve Sâib b. Zeyd (r.a.) de Ebû Hanîfe (r.a.) ile görüşen sahâbelerdendir, bunlar da 91 (710) yılında vefât etmişlerdir.

Uyarı: Son dönem hadîs âlimlerinden ve Ebû Hanîfe (r.a.)’in hayatı ile ilgili birçok eser yazmış olanlardan birisi şöyle söylemiştir: Hadîs imâmlarından çok kimse, İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in sahâbe (r.a.e.)’den hadîs dinlememiş olduğunu belirterek çeşitli yollarla bu söylediklerine delîl getirmişlerdir. Özet olarak bu delîller şunlardır: O’nun ünlü talebelerinden hiçbiri böyle bir rivâyet yapmamıştır. Hâlbuki sahâbe (r.a.e.)’den Ebû Hanîfe (r.a.)’in hadîs rivâyeti doğru olsaydı, Ebû Yûsuf, Muhammed b. Hasan, Abdullah b. Mübârek ve Abdürrezzâk89 gibi âlimlerin, başkalarından önce O’ndan hadîs rivâyet etmeleri gerekirdi. Çünkü özellikle bunlar, hadîs âlimleri katında övünülecek bir durumdadır. Bununla birlikte sahâbe (r.a.e.)’den hadîs dinlediğine delâlet eden her senedin içinde yalancılıkla itham edilen bir râvî bulunur. Gerçi Ebû Hanîfe (r.a.), Enes b. Mâlik (r.a.)’i görmüş ve birçok sahâbe (r.a.e.)’in zamanına yetişmiştir. Bunda şübhe yoktur. Hadîs dinlediğini isbât ise çok zor bir iştir. Buhârî şârihi Aynî’nin90, Ebû Hanîfe (r.a.)’in hadîs dinlediği konusunda ileri sürdüğü delîlleri, Şeyh Kâsım Hanefî reddetmiştir. Zamânlarına yetiştiği sahâbe (r.a.e.)’den hadîs dinleyememesinin sebebi, hayatının ilk döneminde ticâretle meşgûl olmasıdır. Daha sonra İmâm-ı Şa‘bî Hazretleri O’ndaki parlak soyluluğu görerek O’nu ilim öğrenmeye yönlendirmiştir.

Hadîs ilminden az çok anlayanlar yukarıda söylediğimiz gerçeklerin aksini söyleyemezler.

Ben derim ki: Fakat muhaddislerce karar kılınan bir kural vardır: Hadîs zincirinde kopukluk olmayan râvînin naklettiği söz daha çok bilgiye delâlet ettiğinden, zincirinde kopukluk ve atlama bulunan râvînin sözüne takdîm olunur. Bu ise Aynî’nin sözünü te’yîd eder.91

Yedinci Bölüm

Hocaları

Ebû Hanîfe (r.a.)’in ilim öğrendiği hocalarının sayısı çoktur. Burada hepsini saymamız mümkün değildir. Buharalı İmâm-ı Ebû Hafs el-Kebîr dört bin kadarını bildirmiştir. Ancak başka âlimler Ebû Hanîfe (r.a.)’in yalnız tâbiînden dört bin hocasının olduğunu, diğerlerini saymanın imkânsız olduğunu söylemişlerdir.

[Bu hocaların çoğu, hadîs aldığı hocalardır. O dönemde hadîs ilmi, an‘ane ile kişilerin ağızlarından alınır ve bu ilmi öğrenmek isteyenler, kendinden mu‘teber sened ile birkaç hadîs rivâyet ettikleri kişileri hocaları sayarlardı. Müellifin söyleyecekleri buna göredir.]

Dârekutnî (rh.a.) ve Ebû Muhammed Aynî’nin de içinde bulunduğu bazı âlimler, İmâm-ı Mâlik (r.a.) ve İmâm-ı Leys b. Sa‘d (rh.a.)’i, Ebû Hanîfe (r.a.)’in hocalarından saymışlardır. Bazıları da Ebû Hanîfe (r.a.)’in rivâyet senedinin birinde İmâm-ı Mâlik (r.a.)’den bizzat hadîs rivâyet edildiğini gördüğünü söylemişlerdir. Hâlbuki İmâm-ı Mâlik (r.a.) ile İmâm-ı Leys (rh.a.), Ebû Hanîfe (r.a.)’den ilim almışlardır. Ebû Hanîfe (r.a.)’in hayatını konu edinenler ünlü hocalarının hayatlarını da anlatmıştır. Biz sözü uzatmamak için bu konuyu kısa tuttuk.

[Celâleddîn es-Süyûtî (rh.a.), Tebyîzü’s-Sahîfe fî Menâkıb-i Ebî Hanîfe’de bu hocalardan 220 kadarının isimlerini ve öne çıkan yönlerini ortaya koymuştur.]

Sekizinci Bölüm

Kendilerinden Fıkıh ve Hadîs İlmi Öğrenenler

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in talebelerinin sayısı o kadar çoktur ki tamâmını saymak imkânsızdır. Gerçekten de ünlü âlimler, dîn imâmlarından Ebû Hanîfe (r.a.)’in ulaştığı talebe sayısına kimsenin ulaşamadığını söylemişlerdir. Anlaşılması güç hadîslerin açıklanması, dînî hüküm ve mes’elelerin çözümlenmesinde ve belirlenmesinde O’nun ve talebelerinin çok büyük hizmetleri olmuştur. İnsanlara başka hiç kimse, onlar kadar yararlı olmamıştır. Allah (c.c.), onları hayırla mükâfaatlandırsın.

Sonra gelen hadîs âlimlerinden bazıları O’nun talebelerinden 800’ünün isim ve neseblerini tesbît ederek hayatları hakkında bilgi vermişlerdir.

[Bu talebelerden fıkıhla ünlenenler 560 kişidir. Bunlardan otuz altısı, ictihâd derecesine ulaşmıştır. İmâm-ı A‘zam (r.a.) bunlardan yirmi sekizinin kadılığa, altısının fetvaya, ikisinin de hem kadılığa hem fetvaya yetkili olduğunu bizzat kendisi ifâde etmiştir. Son iki kişinin İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.) ile İmâm-ı Züfer (rh.a.) olduğunu da belirtmiştir.]

Dokuzuncu Bölüm

İlk Dönemleri, Yetişmeleri ve İlim Hayatına Yönelişleri

Kûfe’de doğdu ve aynı şehirde büyüdü. İlk dönemlerinde kendisini yönlendirecek kimseyle karşılaşmadığından daha çok ticâretle meşgûl oldu. Yetiştiği sahâbeler (r.a.e.)’den hadîs alamadı. Daha sonra İmâm-ı Şa‘bî Hazretleri92 O’ndaki asâlet ve yeteneği görüp ilim yoluna girmesi için teşvîk edip yol gösterdi. Şa‘bî Hazretleri’nin sözünün etkisiyle ticâreti bırakıp vaktini tamâmen ilme verdi. Önce kelâm ilmine yöneldi, onu iyice öğrendi, kısa zamanda parmakla gösterilir hâle geldi. Bu ilimde ilmî münâkaşalar yapacak seviyeye ulaştı. Dehrîler ve benzeri münkirler ile tartışmalar yaptı, onları cevab veremez hâle getirdi. Bir süre bu şekilde İslâm’a hizmet etti. Bu maksâdla Basra’ya giderek oradaki sapık fırkalarla da tartışmalarda bulundu. Senelerce bu şehirde kalıp “Fırka-i Nâciye”nin sahîh inançlarını korudu. Bu döneminde usûl-i dîni tam ilgilendiren kelâm ilmini diğer ilimlerden daha yüksek ve daha fazîletli sayardı.

Daha sonra Sahâbe ve Tâbiîn (r.a.e.)’in kelâm ilminden çok, fıkıh ilmine özen gösterip halka sürekli muhtâç oldukları mes’eleleri ve hükümleri öğretmeye çalıştıklarını görünce fakîhlerin yolunun daha yararlı ve daha iyi olduğunu anladı. Tesâdüfen bir gün Hammâd (rh.a.)’in ders halkasının yanında bulundukları sırada, bir hanım, sünnete uygun olarak talâkın nasıl olması gerektiğini sordu. Cevabını şu anda bilmediğinden, Hammâd’a sorup alacağı cevabı kendisine bildirmesini kadına tembîh etti. Kadın cevabı alıp gelince, çok güzel buldu ve hemen sonrasında Hammâd’ın ders halkasına katıldı. Onun anlattığı mes’eleleri delîlleriyle berâber öğrenerek kısa sürede arkadaşlarının hatalarını söylemeye başladı. Hocası da onun ma‘rifet ve dirâyetini beğenerek halkanın başına oturttu. On yıl bu derslere katıldı. Kendisi de müstakil bir ders açıp okutmayı gönlünden geçirdi. Ertesi sabâh bu isteğini fiiliyâta geçirmeye karar verdiği akşam, hocasından izin için onun yanına vardığında, Hammâd (rh.a.)’in akrabalarından birinin ölüm haberi geldi. Mîrâs hakkı kendisine âid olduğundan sefere çıkması gerekiyordu. Kendisi giderken yerine Ebû Hanîfe (r.a.)’i bıraktı.

Böylece arzusuna kavuşarak iki ay Hammâd’ın yerine ders verdi. Hocasının bulunmadığı bu süre içerisinde daha önce duymadığı altmış soruyu ve verdiği cevabları  döndüğünde hocasına anlattı. Hocası kırk sorunun cevabını yerinde, yirmisini ise hatalı buldu. Bu olaydan sonra hocasının sağlığında ondan ayrılmamaya karar verdi.

Hatib el-Bağdâdî ve başka âlimler İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den şöyle nakletmişlerdir:

İlim ve fennlerin sonuçlarını düşündüğümde fıkıh ilmini hepsinden değerli ve yararlı gördüm. Hattâ karşılaştırıldığında kelâm ilminin faydasının daha az olduğunu anladım.

Kelâm ilmini iyi bilen kişi her mes’eleyi açıkça konuşamaz, çünkü sakıncalı yönleri vardır.

Edebiyat ve kırâat ilimlerini öğretmek için çocuklarla birarada bulunmak gerekir. Şiir san‘atının çoğunluğu medih (övgü) ve hicivle (yergi) ilgili yalan seçmekten ibârettir.

İyi bir hadîs âlimi olmak için uzun bir ömür gerekmekle birlikte, ola ki insan bunca emek çektikten sonra sû-i hıfz93 veya kizb94 gibi rivâyetin kabul edilmesine engel olan bir kusurla ithâm olunarak kıyâmete kadar kendisi için kötü konuşulup düşünülmesine sebeb olur.

Ancak fıkıh ilminin amacını dikkatlice incelediğim de tahsil edilmesinde bir sakınca göremedim. Mes’elelerini inceleyip ilgili eserleri okudukça aldığım lezzet ve tad arttı. Dünya ve âhiret mutluluğunun ancak bu ilimle elde edilebileceğini anladım. Onun için bütün ömrümü bu ilmi öğrenmek uğruna harcadım.

Uyarı: İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in bu sözlerinden diğer ilimlerde uzman olmadığı anlaşılmamalıdır. Böyle bir vehme düşmekten sakınılmalıdır. İmâm-ı A‘zam (r.a.), tefsîr ve hadîs gibi şer‘î  ilimlerin tamâmında, Arab ve edebiyat ilimlerinin çeşitli dallarından başka hikmet ilminin kriterleri (mekâyîs-i hikmet) ile san‘at dallarında bile çok geniş bilgisi vardı. İlim ve san‘at erbâbının kendisiyle muâraza yapması mümkün değildi. Gerçi bir kısım düşmanları bunun aksini yaymak istemişlerse de kaynağı taassub ve hasedden ibâret olan bu tür sözleri dinleyecek bir kişi bulamamışlardır. İlâhî parlak nûru söndürmek kasdıyla yalan ve bühtâna selîm akıl sâhibi nasıl kapılabilir? Hâlbuki o, fıkıh mes’eleleri içinde Arapça’nın incelikleri üzerine öyle mes’eleler kurmuştur ki düşünen ve fikir üreten ilim sâhibleri, O’nun ulaşmış olduğu bu ilmî mertebeyi tasavvur ve ta‘yînde hayrette kalırlar.

Yaşıtlarından çoğunun güç yetiremediği beliğ şiirleri vardır.

[İmâm-ı A‘zam (r.a.), Emevîler Irâkeyn’i ele geçirince kendisine teklîf edilen kadılığı reddettiği ve başka sebeblerle rahatsız edildiği için uzun bir süre Haremeyn’de mücâvir olarak kalmış, bu sırada Arab belâgatçılarıyla da görüşmüştür. İmâm-ı Râzî 95 Tercîh’inde, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in şiirlerinin İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’in şiirlerinden daha lâtif ve fasîh olduğunu söyler. Kusursuz şiir ancak belâğatı ve Arapça’yı çok iyi bilmekle mümkün olabilir. Kerderî’nin Menâkıb’ında böyle geçmektedir.]

Kur’ân kırâatindeki yalnızca kendisine âid rivâyetler, Zemahşerî [v.533/1144] ve başka âlimler tarafından ayrıca toplanmıştır. Ramazân’da altmış hatim indiği, gece namazının bir rek‘atında Kur’ân’ın tamâmını okumak âdeti olduğu güvenilir kaynaklarda yer aldığı hâlde, bazı sapık kişilerin “Ebû Hanîfe Hâfız-ı Kur’ân değildi” sözleri kadar açık yalan olur mu?

İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.) şöyle söyler:

“Hadîs yorumlamada İmâm-ı A‘zam (r.a.) gibisini görmedim. Her hadîsin sıhhatini bizden iyi bilirdi.”

Tirmizî’nin Câmi‘u’s-Sahîh’inde Ebû Hanîfe (r.a.)’den şöyle rivâyet ediliyor:

“Câbir el-Cu‘fî’den daha yalancı, Atâ b. Ebî Rebâh Hazretleri’nden daha fazîletli kimse görmedim.” Bu sözleri, hadîs ricâlini hakkıyla tanıdığını anlamaya yeterlidir.

Beyhakî’de ise şu bilgi yer alır: Süfyân-ı Sevrî Hazretleri’nden hadîs almak câiz olup olmadığını kendisine soranlara şöyle söylemiştir:

“Onun rivâyet ettiği hadîsleri alın; çünkü o güvenilir olanlardandır. Ancak Ebû İshâk yoluyla Câbir el-Cu‘fî’den rivâyet ettiği hadîsler ise mu‘teber değildir.”

Hatib el-Bağdâdî’nin naklettiğine göre Süfyân b. Uyeyne (rh.a.) şöyle söylemiştir:

“Kûfe’de beni ilkönce hadîs öğrenmem için ilim meclisine oturtan Ebû Hanîfe (r.a.)’dir. Amr b. Dînâr’ın rivâyet ettiği hadîsleri en iyi bu kişi bilir diye överek insanlara beni tavsiye ederdi.

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in hadîs âlimleri katında büyüklüğü kadar ilmî mevkiinin yüksekliğini şununla karşılaştırabiliriz: Büyük hadîs imâmlarından Süfyân b. Uyeyne (rh.a.)’i hadîs rivâyetine ehil gördüğünü, yine bizzat kendisi doğrulamış oluyor. Süfyân-ı Sevrî (rh.a.) gibi ünlü birisi için “Kendisi ile istişâre olunur.” hükmünü veriyor.

[Atâ b. Ebî Rebâh Hazretleri [v. 115/733]: Tâbiînin ilim ve fazîletçe büyüklerindendir. Siyahî, topal ve bir gözü görmeyen birisiydi. Daha sonra iki gözü de görmez olmuştur. 88 yaşında vefât etti. Târihü’l-Hamîs’te şu bilgi vardır: 114 (732) yılında Hicâz fakîhi, çağın hocası Ebû Muhammed b. Ebî Rebâh Mekkî çok ileri yaşlarda vefât etti.

Siyahî idi ama İmâm-ı A‘zam (r.a.) “Ondan daha erdemli bir kişi görmedim.” demiştir.

İmâm-ı A‘zam (r.a.) bu sözle tâbiîn içinde O’ndan daha erdemli bir kişiyle görüşmediğini anlatmak istemiştir. Çünkü yukarıda belirtildiği gibi İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in Sahâbe (r.a.e.)’den bazıları ile görüştüğü kesindir; ancak onlardan hadîs dinleyip dinlemediği tartışmalıdır.96

Câbir el-Cu‘fî [v. 165/782]: Tam adı Câbir b. Yezîd b. el-Hâris el-Kûfî olup Şia âlimlerindendir. Kendisini güvenilir bulanlar da vardır. Fakat hadîs âlimlerinin katında, rivâyet ettiği birtakım münker97 hadîslerden dolayı metrûktür98. Yani rivâyetiyle teferrüd99 eylediği hadîslerin i‘tibârı yoktur. Mîzânü’l-İ‘tidâl’da İmâm-ı Zehebî (rh.a.), İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in Tirmizî’nin Câmi‘indeki sözüne ek olarak şunları anlatır: “Ben Câbir’e ne zaman bir mes’eleden söz açacak olsam, hemen onunla ilgili bir hadîs okur ve kendisinde kimseye rivâyet etmediği elli bin kadar hadîs olduğu kuruntusuna kapılırdı. Hazret-i Alî (k.v.)’nun dünyaya döneceği demek olan ric‘at görüşüne inanırdı.”

Süfyân b. Uyeyne el-Hilâlî Hazretleri [v. 198/814]: Künyesi Ebû Muhammed’dir. Bütün Hicâz hadîs ve fıkıh hocalarının üstâdı, önde gelen dîn âlimlerinin en yetkin hocalarındandır. 91 yaşında irtihâl eyledi. Daha önce Süfyân-ı Sevrî Hazretleri hakkında bilgi verilirken bundan da söz edildi.

Amr b. Dînâr Cümahî (rh.a.): Hicâz ehlinin hadîs imâmlarındandır. Rivâyet ettiği hadîsler ihtilâflı konularda delîl gösterilir. Kendisine nisbet edilen Şiîliğin aslı yoktur. Bir de Amr b. Dînâr el-Basrî vardır ki bunun rivâyet ettiği hadîsler zayıftır. Bunun için Mîzânü’l-İ‘tidâl’e bakılabilir.]

Onuncu Bölüm

Ders  Okutmağa ve Fetva Vermeğe Başlamaları

Ebû Hanîfe (r.a.)’in hocası, Kûfe’de âlimlerin en önde geleni ve bütün insanlar O’nun ilmi sâyesinde çağdaşlarına ihtiyâç duymadan mes’elelerini danıştığı Hammâd b. Ebû Süleymân Hazretleri100 irtihâl ettiği zaman yerini tutacak bir kişi aradılar. Önce yerine oğlu geçti. Ancak halkın isteğine cevab veremedi; çünkü ilmi kelâm ve nahivde yoğunlaşmıştı. Bunun üzerine bir aralık Mûsâ b. Kesîr 101 ders okutmağa başladı. Mûsâ fıkıhta pek üstün değilse de birçok devlet adamıyla ilişkileri iyi olduğu için insanlar bir süre tahammül etmek durumunda kaldı. Hacc için Kûfe’den ayrılınca Hammâd’ın arkadaşlarının tamâmı Ebû Hanîfe (r.a.)’i kendilerine hoca seçip Hammâd’ın yerine geçirdiler. Ebû Hanîfe (r.a.) ilmin zâyi‘ olmayıp gelişmesi için bunu kabul ettiğini söylemiştir. Derslerine devâm ettikçe insanlar O’nun değerinin yüksekliğini daha iyi anladılar. Çeşitli ilimleri iyi derecede bilmesinin yanında bu yoldaki sabır ve dostluğu başkalarında bulamadıkları için bilgi öğrenmek isteyen talebelerin tamâmı, O’nun ders halkasına katıldılar. O’ndan kapasiteleri ve seviyelerine göre yararlanarak âlim ve dîn imâmları oldular.

İlim tahsîline yeniden başlayıp tamâmlayan ikinci tabakayı oluşturan Ebû Yûsuf, Muhammed ve Züfer (rh.a.e.) gibi büyük kimseler yetişti ve günden güne bunların sayısı arttı. Şöhreti ve ünü her yere yayıldı. İnsanların  hepsi kendisine teveccüh gösterdi. Yöneticiler ve devlet erkânı O’ndan söz etmeye, halîfeler O’nun ismini anmağa başladılar.

İlim ve amel konusunda, herkesin âciz kaldığı yüksek derecelere çıktığından dolayı avâm ve havâs tarafından hüsn-i kabul görüp yüceltildi. Bu arada hasedçilerin ve düşmanlarının sayısı da çoğaldı. Büyükler hakkında cârî olan İlâhî bir âdet vardır: “Sen Allah’ın açtığı yolu (sünneti, kânûnu) değiştirecek değilsin.”102 Buna rağmen ders okutma ve fetva konusunda kendisine aslâ yılgınlık gelmedi. Tam aksine kendisi hakkında verilen müjdelerin iyiye yorumlanması buna eklenince çalışma ve ikbâlleri arttı. Bu cümleden olarak, bir gece rü’yâda Ravza-i Mutahhara’yı kazıp Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in mübârek kemiklerini çıkarıp toplayarak göğsünün üzerine koyduğunu gördü. (Bir başka rivâyet de kemikleri çıkardıktan sonra birleştirdiği şeklindedir). Bu durumdan çok rahatsız oldu, çok sarsıldı. Kendisinde ortaya çıkan ıztırâb ve şiddetli korku sebebiyle arkadaşları ziyaretine geldi. Muhammed b. Sîrîn (rh.a.)’e rü’yânın yorumunu sordurmaya mecbûr oldu. İbn-i Sîrîn (rh.a.) rü’yâyı anlatan kişiye hemen şu cevabı verdi: “Bu rü’yânın sâhibi bulunan kişi Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in sünnetini tefsîr etmede kimsenin ulaşamayacağı bir mertebede insanlara incelik ve gizlilikleri açıklayıp onları aydınlığa kavuşturacaktır.” Bu yorum İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e ulaştırılınca çok ferâhladı. Gerçekten de akılları hayrete düşürecek derecedeki dînî mes’eleleri inceleyip çözüme kavuşturmayı başarmıştır. Başka bir rivâyet de şöyledir: Talebelerinden biri yanına vardığında kendisini üzüntülü görünce sebebini soruşturdu. Yukarıda anlatılan rü’yâyı aktardığında: “Muhammed b. Sîrîn’in çok yakın arkadaşlarından biri buraya yakın bir yerde bulunmaktadır. İzin verirseniz gidip onu çağırayım.” dedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Hayır biz gidip soralım.” dedi. Gidip rü’yâsını anlatınca şu yorumda bulundu: “Siz Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in sünnetini ikâme konusunda başka kimsenin ulaşamadığı yüce bir mertebeye ulaşacak, Şer‘î ilimlerin inceliklerine ve hakîkatlerine vukûfiyet kazanacaksınız.”

Bu iki rivâyet arasında çelişki yoktur. Bu rivâyetlerden İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in rü’yâsı hem İbn-i Sîrîn (rh.a.)’e hem de onun önde gelen talebelerinden birine anlatıldığı ve yorumda da uygunluk bulunduğu anlaşılmaktadır.

On Birinci Bölüm

Hanefî Mezhebi’nin Oturduğu Temeller

Büyük âlimler, Ebû Hanîfe (r.a.) ve arkadaşlarını “re’y ve kıyâs yanlıları” olarak nitelendirseler de bunu onların şânlarına halel getirmek amacıyla yapmazlar. Ya‘ni “Onlar kendi görüşlerini, Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in sünnetinin ve Sahâbenin sözlerinin önüne geçirirler” demek istemezler, eğer böyle deseler iftirâ etmiş olurlar. Ebû Hanîfe (r.a.) ve talebeleri bu iddiâlardan kesinlikle uzaktır. Ebû Hanîfe (r.a.)’den çok çeşitli yollardan rivâyet olunmuştur ki  Kur’ân-ı Kerîm’de bulamadığı hükümleri sünnette de bulamazsa Sahâbenin sözlerine başvururdu. Bu durumda eğer Sahâbenin sözlerinde farklılık olursa içinde âyet ve hadîslere en uygun olan sözü alırdı. Şâyed bir mes’ele hakkında Sahâbeden rivâyet edilen bir söz bulamazlarsa tâbiînden birisini taklîd etmeyip onların yaptığı gibi kendisi ictihâd yapardı.

Fudayl b. Iyâz (k.s.) şöyle söyler: İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.) herhangi bir mes’ele hakkında sahîh hadîs bulursa onunla amel ederdi. Yine Sahâbe ve Tâbiînden yalnız sahîh bir söz kendisine ulaşınca ona muhâlefet etmezdi. Bunların dışında kıyâsla hükmederdi. Ancak kıyâs yöntemini çok iyi bilirdi.

Abdullah b. Mübârek (rh.a.), Ebû Hanîfe (r.a.)’den şunu nakleder: Biz Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’den rivâyet olunan mu‘teber hadîslere “ale’r-re’s ve’l-ayn” (başımız gözümüz üstüne, cân ü gönülden) deriz. Sahâbenin sözlerinin de dışına çıkmayıp içinden birini tercîh ederiz. Amma Tâbiînin ihtilâf ettiği mes’eleler için biz de görüşümüzü söyleriz.

Yine İmâm-ı A‘zam (r.a.) şöyle der: “Bazı insanların hakkımızda “Re’y ile fetva verirmiş” dediklerine şaşarım. Bir mes’elede eser varken ben re’y veya kıyâs ile fetva verir miyim? Kur’ân, sünnet ve Ashâbın icmâına karşı hiçkimse re’y açıklamaya yetkili olamaz. Ancak Sahâbe arasındaki sözlerde ihtilâf olunca ictihâdla onların içinden kitab ve sünnete en yakın olanı seçer alırız. Ashâbın konuştuğu mes’eleler üzerinde kıyâsla hükmederiz. Zâten ictihâda yetkili olanların öteden beri durumları da budur.”

İmâm-ı Müzenî (rh.a.) [v. 264/878]103 İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’den birçok kez şunu işittiğini söyler: “Bütün fakîhler kıyâsda Ebû Hanîfe (r.a.)’in âilesi mesâbesindedir.” Hanefî Mezhebi’ndeki kıyâsların titizliğinden dolayı  İmâm-ı Müzenî (rh.a.), Hanefî imâmlarının kitablarını çok okuyup incelerdi. Bundan dolayı yeğeni Ebû Ca‘fer et-Tahâvî başlangıçta Şâfiî Mezhebi’ndeyken daha sonra Hanefî Mezhebi’ne geçmiştir.

Hasan b. Sâlih’den104 rivâyet edilmiştir: Ebû Hanîfe (r.a.) âyet ve hadîslerin nâsih ve mensûhunu çok titiz araştırırdı. Kûfeliler’in rivâyet ettiği hadîsleri ve onlara ulaşan bütün bilgileri bilir ve ezberlerdi. İnsanların selef dönemindeki hayatlarına uymada çok titizlik gösterirdi. Ebû Hanîfe (r.a.) bir mes’ele hakkında geçerli olan kıyâsı birine takrîr ederken diğer bir kişi şöyle söylemiş: “Şu kıyâsları terk ediniz. Çünkü ilk kıyâs yapmaya başlayan la‘netlenmiş iblis değil midir?” Bunun üzerine Ebû Hanîfe (r.a.) “Be hey câhil! Hiç farkında değil misin? İblis kıyâs yaparak Allahü Te‘âlâ’nın emrini reddetti de kâfir oldu, bizler ise kıyâsla Allah (c.c.)’nün emrine uyuyoruz. İhtilâf olunan her işi Allah’ın kitabına, Resûlü (s.a.v.)’in sünnetine ve dîn imâmlarının sözlerine başvurarak çözmeye çalışıyoruz. Biz İlâhî emre uymak için çalışıp çabaladığımız hâlde İblise kıyâs yapılmamız hangi selîm vicdânın işidir?” diye karşılık verdi. Bunun üzerine adam “Ben yanlışlık yaptım tövbekâr oldum. Şübhe karanlığını gidererek kalbimi aydınlattığınız için Allah (c.c.) de sizin kalb aydınlığınızı daha da arttırsın.” diyerek pişmânlığını ortaya koydu.

İbn-i Hazm (rh.a.) de bu konuda şunları söylemiştir: “Hanefî Mezhebi’nde zayıf hadîsin kıyâsa tercîh edildiği konusunda Ebû Hanîfe (r.a.)’in talebeleri söz birliği etmiştir.”

[Ebû Muhammed Alî b. Ahmed b. Hazm (rh.a.) [v.456/1064]: Babası Endülüs’te Âmiriyye devleti vezirlerindendi. Kendisi de aynı görevi bir süre yürütmüşse de daha sonra zâhidliği tercîh ederek görevinden ayrılmıştır. İslâm ilimlerinin bütün dallarına hâkim olduğu gibi mantık ilmini de herkesin bildiği terimlerle ve fıkhî örneklerle açıklayıp yorumlayarak bu ilmin İslâm ülkelerinde tanınıp yayılmasını sağlamıştır. Çok eser yazmakla tanınmıştır. İrtihâlinde terekesinde kendi te’lîfi olarak 80 bin varağa ulaşan 400 cild kitab bulunmuştur. İlmî mertebelere dâir matbû‘ bir eseri vardır. Burada ilimlerin birbirleriyle ilişkisi ve ilim tahsîlindeki en kolay öğrenme yöntemleri açıklanmıştır. Yâhûdî ve hıristiyânların kitablarının değiştirilip tahrîf edildiği, te’vîl edilemeyecek derecede çelişkiler bulundurduğu ilk kez onun eserlerinde isbât edilmiştir.

İbn-i Hazm (rh.a.)’in güzel şiirleri de vardır, aşağıdaki beyitler onun şiirlerindendir:

Le-in asbahtü mürtehılen bi-cismî

Fe-rûhî ‘ındeküm ebeden mukîmü

Velâkin li’l-‘ıyâni latîfü ma‘nen

Li–zâ seele’l-mu‘âyenete’l-kelîmü

“And olsun ki ben cismen buradan göçüyor olsam da rûhum her zaman yanınızda olacaktır. Fakat gözle görmekliğin lâtif bir anlamı da var, işte o yüzden Hazret-i Mûsâ Kelîmullah da Allahü Te‘âlâ’yı bizzat gözüyle görmeyi istemiştir.105

Önce Şâfiî Mezhebi’ndeydi, daha sonra Zahîrî mezhebine geçti.

Mâlikî imâmlarından Kadı Ebü’l-Velîd Bâcî ile çağdaş olup aralarında şiddetli münâzaralar, uzun tartışmalar olmuştur.

İbn-i Hazm (rh.a.)’in üstünlüklerinin sonu yoktur. Ancak selef imâmlarına aşırı derecede karşı çıkması sebebiyle dönemindeki insanların nefretini kazanmıştır. Sonunda Leble (Niebla) Vâdîsi’ne çekilerek orada ömrünü geçirmiştir.

Haccâc’ın kılıcı gibi acı etkisi bütün insanları etkilemiş olan “İbn-i Hazm’ın dili” atasözü şekline girmişken İbn-i Hazm (rh.a.)’in de İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i övmesi onun büyüklüğüne en güçlü delîllerdendir.]

On İkinci Bölüm

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in Diğer İmâmlardan Ayrılan Seçkin Nitelikleri

Bu tür üstün kişisel hâlleri pek çoktur:

1. Sahâbe (r.a.e.)’den bir toplulukla görüşmüştür. Çeşitli yollardan rivâyet olunan: “Tûbâ li-men raânî ve limen raâ men raânî ve li-men raâ men raâ men raânî”106 sahîh hadîsindeki övgüye nâil olmuştur.

2. “Hayrü’l-kurûni karnî sümme’llezîne yelûnehüm”107 hadîsinde övülen çağda dünyaya gelmiştir.

[Birinci hadîs, bu lâfızla Câmi‘u’s-Sağîr’de Ebû Saîd Hudrî (r.a.) ve Vâsile b. el-Eska‘ (r.a.) Hazretleri’nden rivâyet edilmiştir. “Tûbâ” kelimesi “atyab”ın müennesi olup temiz hayat ve güzel geçimin en üst düzeyde olanı demektir.

İkinci hadîs, ilk hadîsin açıklaması gibidir. Câmi‘u’s-Sağîr’de adı geçen hadîsin başı “hayrü’n-nâsi karnî”, “ehli karnî” şeklinde, sonu ise “Sümme ye’tî min ba‘dihim kavmün yetesemmenûne ve yühıbbûne’s-semânete yu‘tûne’ş-şahâdete kable en-yes’elûhâ”108 şeklinde yer almıştır. Üçüncü asrın süresi aşağıda açıklanmıştır. Birinci asır, hicrî 120 yılına kadardır. İkinci asır, 100-190 yıllarıdır. Üçüncü asır ise 220 yılına kadardır.]

3. Tâbiîn büyüklerinin döneminde ictihâd ve fetva ile uğraşıyor olmasıdır. Hattâ şöyle bir rivâyet vardır: “A‘meş Hazretleri,109 hacca niyet ettiğinde haccın menâsikini yazması için Ebû Hanîfe (r.a.)’e bir kişi göndermiş, arkadaşlarına da “Haccın menâsikini Ebû Hanîfe (r.a.)’den okuyunuz; çünkü farz ve nâfileleri O’ndan daha iyi bilen bir kişi bilmiyorum.” demiştir.”

İmâm-ı A‘meş gibi bir kişinin bu konudaki hüsn-i şahâdeti göz önünde bulundurulmalıdır.

4. Çağdaşı Amr b. Dînâr gibi büyük âlimler kendisinden hadîs rivâyet etmişlerdir. Halîfe Mansûr’un huzûrunda zâhid âlimlerden Îsâ b. Mûsâ (rh.a.)’in İmâm-ı A‘zam (r.a.)’le ilgili hikâyesi yukarıda geçti.

5. İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in talebelerinin benzeri başka imâmlarda bulunmaz. Hattâ İmâm-ı Vekî‘ (rh.a.)’in110 yanında edebsiz birisi: “Ebû Hanîfe falan mes’elede hata etmiştir” deyince, Vekî‘ o adamı azarlayıp “Böyle sözler söyleyen hakkında “Onlar şübhesiz hayvânlar gibidir, belki daha da sapık yolludur”111 âyetini söylemek doğru olur” cevabını vermiştir. Akıllı kişi Ebû Hanîfe (r.a.)’in hata etme ihtimâlini kesinlikle zihnine sığdıramaz. fakihlerin önde gelenlerinden Ebû Yûsuf, Muhammed, Züfer; muhaddislerden Abdullah b. Mübârek, Yahyâ b. Ebî Zâide, Hafs b. Gıyâs vb. (rh.a.e.); Arapça ve lûgat âlimlerinden Kâsım b. Ma‘n, Muhammed b. el-Hasan; zühd ve vera‘ sâhiblerinden Fudayl b. Iyâz, Dâvud-ı Tâî (k.s.) gibi zamanlarında ün kazanmış ve iz‘ân sâhibi kişilerce kıymetleri takdîr edilmiş kişilerin, yanından bir an bile ayrılmadığı adâlet sâhibi bir kişinin hata yaptığı düşünülse bile, anında doğruya yöneltileceği tabiî bir durumdur.

[Kâsım b. Ma‘n, Yahyâ b. Ebî Zâide ve Dâvud-ı Tâî (k.s.)’un dışında burada ismi geçen kimseler hakkında bu kitabda kısa bilgi verilmiştir. Bazıları için bilgi ileride verilecektir.

Burada bu üç kişinin güzel hayatlarına değinilecektir.

Kâsım b. Ma‘n b. Abdurrahmân (rh.a.) [v.135/752-753]: Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.)’in torununun oğludur. İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in talebelerinden ve “Sizler kalbimin sevinç kaynağı, hüznümün gidericisisiniz” sözüne muhâtab olan azîz dostlarındandır.

Fıkıh ve hadîs ilmini çok iyi bilirdi. Çok hadîs rivâyet etmekle tanınmış, Arab Dili’nde öne geçmiş ve imâm olarak vasıflanmıştır. Şüreyk b. Abdullah (rh.a.)’den sonra Kûfe Kadılığı’na Kâsım b. Ma‘n (rh.a.) getirilmiştir.

Yahyâ b. Maîn (rh.a.) O’ndan devâmlı övgü ile söz etmiş ve O’na, “Âlim Adam” ünvânını vermiştir. Kadılık yaparken devletten maaş kabul etmeyerek vera‘ ve tenezzühün en ileri derecesinde bulunduğuna dâir övgülü kıssalarla insanların diline süs olmuştu.

Yahyâ b. Ebî Zekeriyyâ b. Ebî Zâide (rh.a.) [v. 183/799]: Ebû Hanîfe (r.a.)’in talebelerindendir. Kitab tedvîni ile ün kazanan kırk kişinin önde gelenlerindendir. Hattâ Vekî‘ kitablarını yazarken bunun eserlerini esâs almıştır. Kûfeli hâfızlardan, rivâyetinde titiz ve sünnetin korunmasında hassaslığı ile tanınmıştır. Hişâm b. Amr, Süleymân el-A‘meş, Haccâc b. Ertât (rh.a.e.) gibi tanınmış âlimlerden hadîs ilmini öğrenmiştir. Yahyâ b. Âdem, Kuteybe b. Saîd, Hennâd b. Serî, Ahmed b. Hanbel, Yahyâ b. Maîn (rh.a.e.) gibi büyük imâmlar, O’nun rivâyetine güvenip onu dayanak kabul etmişlerdir. Alî b. el-Medînî: “Selefin ilmi kendisine gelmiş ve özellikle hadîs bilgileri Şa‘bî ve Süfyân-ı Sevrî’den sonra O’nda son bulmuştur” diyerek onu överdi. 62 yaşında irtihâl etmiştir.

Ebû Süleymân Dâvud b. Nusayr et-Tâî (k.s.) [v.185/801]: Dîn büyüklerinden, kendini gizleyen bir âbid ve kavrayış sâhibi bir fakîhdi. Hikmetli sözleri tasavvufî kitablarda yer almıştır. Onlardan biri şöyledir: “Gece ve gündüz sâdece birtakım merhalelerden ibârettir. İnsanlar seferlerinin sonuna kadar bu merhalelere aşama aşama gireceklerdir. Öyleyse senin de, her merhalenin azığını önceden hazırlaman gerekir.”

Abbâsî Halîfesi Mehdî döneminde vefât etti. Onun için şöyle denilmiştir: “Eğer Dâvud-ı Tâî (k.s.) daha önceki ümmetler arasında yaşamış olsaydı ibret alınmaya değer hayatı, Kur’ân-ı Kerim’de hikâye edilir, O’nun şânına âyet nâzil olurdu.” O ömrünün bir dakikasını bile boşa geçirmeyerek gece ve gündüz ibâdetini hiç aksatmazdı, zâhirî süslerden ve zarûrî olmayan her çeşit isteklerden son derece sakınırdı. O asırda bile benzeri bulunmayan değerli bir kişi idi.

Kırk sene sürekli oruçlu olduğu hâlde evindekiler bile bunu anlamamışlardı. Evinden çıkacağı zaman öğle yemeğini alır, yolda fakîrlere verirdi. Dükkânına da geç gelmiş olduğundan evinde yemeğini yediği sanılırdı.

O’nu ziyaret eden bir kişi şunları anlatıyor: “Bir gün, su testisinin güneş isâbet eden bir yere konularak ısındığını görüp: “Şu testiyi bir gölgeye koysaydınız!” deyince şöyle cevab verdi: “Konulduğu zaman burada güneş yoktu; bense nefsimin hoşlanması için bir adım atmaktan Rabbım’dan hayâ ettiğim için sonradan testinin yerini değiştirmedim.” Yine O’na “Sakalınızı tarasanız” diyen kişiye “Oğlum sakalımla meşgûl olacak zamanı nerede bulayım?” demesi de hikmetli bir söz ve büyük bir öğüttür.”

Vezirlerden bir kişi Kûfe’ye geldiğinde, oğullarını okutmak için Kur’ân ve hadîs öğretebilecek, fıkhın inceliklerini ve edebiyat ilmini iyi bilen bir kişi araştırdı. Kime sorduysa herkes bu nitelikleri tam anlamıyla hâiz olan kişinin Dâvud-ı Tâî (k.s.) olduğunu söyledi. Vezir, onun müstağnî bir kişi olduğunu da öğrenmiş olduğundan önce kendisine külliyetli bir ihsân gönderdi. Kabul etmeyince ikinci kez bunu bir kat daha arttırarak yirmi bin dirhem gümüş değerinde iki kese ve iki kölesini gönderdi. Onlara da şöyle söyledi:

“Eğer gittiğiniz kişiye bu hediyeleri kabul ettirebilirseniz ikiniz de hür olacaksınız.”

Köleler Dâvud (k.s.)’un yanına varıp hediyeleri takdîm ettiler ve kölelikten kurtulmalarının bu hediyelerin kabul edilmesine bağlı olduğunu ifâde ederek kendilerine yardımcı olmasını istediler. O da şöyle söyledi:

“Oğullarım, bunu kabul edip size hürriyetinizi kazandırmaktansa reddedip kendimi cehennemden kurtarmak daha önemli ve gereklidir.”

Dâvud-ı Tâî (k.s.)’un tasavvuf yoluna girmesine en büyük sebebin şu olduğu anlatılır: Bir gün İmâm-ı A‘zam (r.a.) ona: “Yâ Ebâ Süleymân! Hele şükür bunca zaman içinde âlet ve araç kabilinden olan, esâs maksadın temelini hazırlayıp sağlamlaştırabildin” der. İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in bu sözünden henüz esâs maksadın gerçekleşmediği anlaşıldığından, Dâvud-ı Tâî (k.s.): “Bunların dışında emek çekilecek ne var?” diye sorar. İmâm-ı A‘zam (r.a.) de: “Yapmamız gereken en önemli iş ve iki cihânın da mutluluğu için gerekli olan şey, ilmimizle amel etmemizdir.” cevabını verir. Bu söz ona çok etki eder. O anda gönlü uzlete çekilmeye meyletse de her hususda nefse muhâlefet etmeyi tercîh ettiği için, bir sene kadar yaşıt ve dostları olan Ebû Hanîfe (r.a.)’in talebelerinden ayrılmayıp tartışma ve konuşmalara katılmaya niyet eder. Fakat konuşmalarda geçen mes’elelerle ilgili söz söylememeyi kendisine prensip edindiğinden: “Bazen söze karışmaya olan istek ve iştiyâkım, susuzların âb-ı zülâle (soğuk, tatlı, berrak suya) rağbet ve arzularından daha çok olduğu hâlde, nefsimi dizginleyip susarak gururumu yıktım, belki de kusurumu îmâ ettim” diye başından geçeni anlatırdı.

Hayatının ilk yılları bu şekilde geçmiş, sonra Habîb-i Acemî (k.s.)’a da yaklaşarak sülûkunu tamâmlamıştır.

İmâm-ı Kuşeyrî, Dâvud-ı Tâî (k.s.)’un sıradan, değersiz bir kişinin vezirliğe getirildiğini görüp dünya mevkîlerinden nefret ettiğini ve:

“Hangi yanağında çürüme başladı,

Ve gözünden hangisi aktı?”

beytiyle ağıt söyleyen bir kadına rastlayıp etkilenmesini de zühd ve sülûkünün sebeblerinden saymıştır.

Sâlihlerden birisi, Dâvud-ı Tâî (k.s.) vefât ettiği zaman gece, rü’yâsında onun bir yere doğru hızla koştuğunu görüp acelesinin sebebini sorar. O da “Birâder zindandan daha yeni kurtuluyorum” cevabını verir. Hemen uykudan uyanıp insanların bağrışmalarını işitince Dâvud-ı Tâî (k.s.)’un henüz yeni vefât ettiği haberini aldığı da Kuşeyrî’nin er-Risâle’sinde geçmektedir.]

6. Fıkıh ilmini ilkönce tedvîn ederek bugünkü şekliyle bâblara ve fasıllara göre düzenleyen İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’dir. İmâm-ı Mâlik (r.a.) bile el-Muvatta’ın tertîbinde Ebû Hanîfe (r.a.)’e uymuştur. Onlardan önce insanlar arasında kitab tedvîni bulunmadığından hıfza i‘timâd olunurdu. Yine Kitabü’l-Ferâiz ve Kitabü’ş-Şürût’un ilk olarak ortaya koyucusu yine Ebû Hanîfe (r.a.)’dir.

7. Başka mezheblerden iz bulunmayan dünyanın çeşitli memleketlerinde bile Hanefî Mezhebi yayılmıştır. Hind, Sind, Anadolu ve Mâverâünnehir bunlardandır.

8. Kendisinin ve talebelerinin ihtiyâçlarını kendisi karşılar başkalarından hediye kabul etmezdi. Tevâtür derecesine varan zühd ve ibâdetleri, hacc ve umre gibi diğer fazîletleri daha sonra ayrıca anlatılacaktır.

9. Âhirette hesâba çekilme korkusuyla yüksek mansıbları kabul etmeyerek hapiste şehâdet rütbesini seçmiştir. Bu konu üzerinde de ilerde durulacaktır.

[İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in bunlardan daha güzel hasletleri de vardır:

1. Sıddîk-ı Ekber olan Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)’e tam bir benzerliği bulunmaktadır. Sıddîk-ı Sultân-ı Enbiyâ olan Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in âhirete irtihâlinin sonrasında Hazret-i Ömerü’l-Fâruk (r.a.)’le istişâre ederek Kur’ân’ın toplatılması işini başlatmışsa, İmâm-ı A‘zam (r.a.) de müellifin bildirdiğine göre müslüman âlimlerin hepsinden önce, akâid ve dînî ilimlerin tedvînine muvaffâk olmuştur. Sahîh hadîslerin bildirdiğine göre hayırlı bir işte önderlik, nihâyetsiz mükâfaatın alınmasına sebeb olur. Çünkü Cenâb-ı Hakk, güzel bir işi yapanlara vereceği mükâfaatın binlerce mislini, o güzel işi ortaya koyan veya yeniden canlılık kazandıran kişiye de verir.

2. İmâm-ı Şa‘rânî (rh.a.) [v. 973/1565] ve diğer bazı büyük keşf ve şühûd erbâbının kesin müjdeleri gereği ilkönce Hanefî Mezhebi tedvîn olunmuştur. En son dağılıp yıkılacak mezheb de yine o olacaktır. Bu konuda geniş bilgi için Şa‘rânî’nin el-Mîzânü’l-Kübrâ’sına bakılabilir.

3. ed-Dürrü’l-Muhtâr yazarı Allâme-i Haskefî’nin, İmâm-ı Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî’den naklettiğine göre, mutasavvıflarca makbûl görülen tarîkatın çıkış noktası, Ma‘rûf-ı Kerhî ve Dâvud-ı Tâî (k.s.) gibi büyük velîler vasıtasıyla  İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e ulaşır.

4. Adâletli Osmanlı Sultânları da İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in mezhebine uyarak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yüce hilâfet makâmını da onun üzerine kurmuşlardır. Bu kerâmet içeren yüce mezîyetin kendisini barındırdığı güzellikleri ve önemli işleri sayıp dökmek mümkün değildir. Bu konuyu anlatan çeşitli eserler kaleme alınmıştır. Enfau’l-Vesâil yazarı Necmeddîn-i Tarsûsî’nin Tuhfetü’t-Türk fîmâ Yecibü en-Yu‘mele fi’l-Mülk adlı eserinde bu konuda yeterli bilgi bulunmaktadır.

5. Bazı güvenilir âlimlerin eserlerinde yer alan bilgiye göre Ebû Hanîfe (r.a.)’in babası Sâbit irtihâl ettikten sonra, annesi Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in temiz neslinin büyüklerinden İmâm-ı Ca‘fer es-Sâdık (r.a.) ile evlenmiştir. Ebû Hanîfe (r.a.), İmâm-ı Ca‘fer (r.a.)’in terbiyesi altında yetişmiş, ondan da ilim ve edeb öğrenmiştir. Tezkiretü’l-Hikem fî Tabakâti’l-Ümem112 adlı eserde bu bilgi yer almaktadır.]

On Üçüncü Bölüm

İmâm-ı A‘zam (r.a.) Hakkında Diğer İmâmların Övgüleri

Hatîb el-Bağdâdî’nin Şâfiî (r.a.)’den rivâyet ettiğine göre, İmâm-ı Mâlik (r.a.)’e “İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’i nasıl gördünüz?” diye sorulduğunda, “Evet, öyle bir zât gördüm ki eğer faraza şu sütunun altın olduğuna inansaydı, bunu isbât için kesin bir delîl ortaya koymaktan âciz kalmazdı” diye cevab verdi.

Bir başka rivâyette, birisi meşhûr şahsiyetlerden birçoğunu İmâm-ı Mâlik (r.a.)’e sormuş, sözünün sonunda “Ebû Hanîfe’ye ne dersiniz?” deyince, “Sübhânallah! Onu diğerlerine kıyâs etmek mümkün müdür? Tallahi ben ömrüm boyunca Ebû Hanîfe (r.a.)’in benzerini görmüş değilim. Eğer mescîdin şu direğinin altın olduğunu iddiâ etseydi, da‘vâsının doğruluğunu kabul ettirecek bir delîl ortaya koyabilirdi” demiştir.

Abdullah b. Mübârek (rh.a.) şöyle dedi: Bir gün İmâm-ı Mâlik (r.a.)’in huzûrunda iken Ebû Hanîfe (r.a.) geldi. İmâm-ı Mâlik (r.a.) Ebû Hanîfe (r.a.)’e lâyık gördüğü üstün saygıyı göstererek baş köşeye oturttu. O ayrıldıktan sonra bize şöyle seslendi: “Bu zât Ebû Hanîfe (r.a.) denilen Nûman b. Sâbit (r.a.)’dir. “Şu direk altındır” dese, gerçekten dediği gibi çıkar. Fıkıh ilminin ince mes’elelerini anlayıp çözümlemek kendisine çok kolaylaştırılmıştır. Herkesin şaşırıp kaldığı mes’elelerde zorlanmadan doğru hükme varır.”

Ardından Süfyân es-Sevrî Hazretleri geldi. Fakat onu Ebû Hanîfe (r.a.)’i oturttuğu yere oturtmadı. O gidince, onun da fakîhliğini ve fazîletlerini anıp açıkladı.

Önde gelen talebelerinden Harmele (rh.a.)’in113 rivâyetinde İmâm-ı Şâfiî (r.a.), “Fıkıh ilminde derinleşmek isteyen kişiler Ebû Hanîfe (r.a.)’in derslerine katılmalıdır. Çünkü ona fıkıh ilmi kolay kılınmıştır” demiş; Rebî‘ (rh.a.)114 rivâyetinde ise, “İnsanlar fıkıhta Ebû Hanîfe (r.a.)’in çocukları gibidir” dedikten sonra, “Mâ raeytü ehaden efkahu minhu Fıkıh ilmine ondan daha fazla âşina kimse bilmiyorum” demiştir. Burada “raeytü”, “edrektü” anlamında değil “alimtü” anlamında kullanılmıştır. Çünkü İmâm-ı Şâfiî (r.a.), İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e yetişmemiştir.

Yine İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’den şu söz rivâyet edilmiştir: “Ebû Hanîfe (r.a.)’in kitablarını okuyup incelemeyen kimse fıkıh ilminde derinleşemez.”

Süfyân b. Uyeyne Hazretleri: “Ebû Hanîfe (r.a.)’in benzerini gözlerim görmemiştir” demiştir.

Yine Süfyân Hazretleri şöyle der: “Peygamber (s.a.v.)’in gazâlarına dâir ilmi ve siyeri öğrenmek isteyen Medîne’ye, hacc kurallarını öğrenmek isteyen Mekke’ye, sâdece fıkıh ilmini arzu eden de Kûfe’ye gitmeli ve Ebû Hanîfe (r.a.)’in talebelerinden ayrılmamalıdır.”

Abdullah b. Mübârek (rh.a.): “Ebû Hanîfe (r.a.), insanların en fakîhi idi; O’ndan daha fakîh kimse görmedim. Bütün fazîletlerde ‘Allah’ın âyetlerinden bir âyetti’” demiştir.

Yine Abdullah b. Mübârek (rh.a.) şöyle der: “İctihâdla ilgili mes’elelerde Mâlik ve Süfyân’a da mürâcaat olunur; ancak Ebû Hanîfe (r.a.) her ikisinden de daha fakîh; görüşleri daha isâbetlidir. Fıkıh ilminin künhüne ve hakîkatine vâkıftır. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’den bir hadîs bulamadığımız mes’elelerde İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in değerli sözleri hadîs yerine geçer.”

Anlatıldığına göre bir gün Abdullah b. Mübârek Hazretleri insanlara hadîs dersi verirken “Bana Nu‘mân b. Sâbit, rivâyet etti” dediğinde: “Kimi kasdediyorsun?” diye soruldu. “Evet, ilmin beyni olan Ebû Hanîfe (r.a.)’i kasdediyorum” diye cevab verdi. Bunun üzerine bir kısım insanın o hadîsi yazmaktan geri durduklarını gördü. Biraz duraklayıp sessiz kaldıktan sonra şöyle dedi: “Ey insanlar! Edebiniz az, ilim imâmlarının mertebesi hakkındaki cehâletiniz çok; hâlâ ilim ehlini fark edemiyorsunuz. Ebû Hanîfe (r.a.) her ilimde kendisine uyulmaya herkesten daha lâyıktır. O, öyle bir fıkıh âlimi ve takvâ sâhibi imâmdır ki kimsenin keşfedip anlayamadığı ilmin sırlarını keşfedip anlamıştır.” İşte bu edebsizlikten dolayı bir ay süreyle hadîs dersini terkedeceğine yemîn etti.

Süfyân es-Sevrî (rh.a.), “Ebû Hanîfe (r.a.)’in yanından geliyorum.” diyen kimseye hitaben: “Bu, yeryüzü halkının en fakîhi olan zâtın huzûrundan geliyorsun demektir” dedi.

Yine Süfyân (rh.a.) şöyle demiştir: “Ebû Hanîfe (r.a.)’e muhâlefet etmek isteyen kişinin değerce O’ndan daha üstün, ilimce daha yüksek olması gerekir; hâlbuki bu zamanda böyle bir kişi bulunmaz.”

Hacca berâber gittikleri sene dâimâ Ebû Hanîfe (r.a.)’i öne geçirip ardından yürür, bir şey sorulacak olsa cevabını O’na bırakırdı.

Ebû Hanîfe (r.a.)’in Kitabü’r-Rehn’ini Süfyân’ın başı altında görenler, “Siz bunu mütâlaa eder misiniz?” diye sorduklarında, “Evet, ne demek istiyorsunuz? Keşke Ebû Hanîfe (r.a.)’in her kitabı elime geçse de mütâlaa edebilsem. Bizler insaf etmiyoruz, yoksa o ilmî mes’elelerin hâl ve îzâhı konusunda en son dereceye ermiş ve başkasına meydan bırakmamıştır.” Onun içindir ki Ebû Yûsuf Hazretleri: “Süfyân es-Sevrî, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e benden daha fazla uyardı.” demiştir.

Aynı şekilde İbnü’l-Mübârek Hazretleri, Ebû Hanîfe (r.a.)’in vasıflarını anlatır: “Ebû Hanîfe (r.a.) ilmi yaymak hususunda her sıkıntıya katlanır ve ilmi öğrenirken de son derece i‘tinâlı davranır, sika râvîlerden aldığı sahîh hadîslere göre hüküm verirdi. Nâsih ve mensûh hükümleri herkesten daha iyi ayırd ederdi. Yetişmiş olduğu Kûfe âlimlerinin kıymetlerini bilip onların doğru sözlerini mezhebine kaynak kabul ederdi. Biz, o hayatta iken kadrini bilmeyen bazı kimselerin onun hakkında söylemiş oldukları sözlere karşı susmayı tercîh ettiğimize şimdi fazlasıyla pişmânlık duyup hayıflanıyoruz.”

el-Evzâî115 bir gün Abdullah b. Mübârek Hazretlerine “Kûfe’de ortaya çıkıp Ebû Hanîfe (r.a.) künyesiyle meşhûr olan şu bid‘atçı nasıl bir adamdır, bilir misin?” demişti. Bunun üzerine İbnü’l-Mübârek, Ebû Hanîfe (r.a.)’in istinbâd ettiği ince mes’elelerin bir kısmını el-Evzâî’ye gösterdi. Gösterilen mes’eleleri Nu‘mân b. Sâbit adıyla okuyunca, son derece beğendi. “Bu Nu‘mân b. Sâbit kimdir?” diye sordu. İbnü’l-Mübârek: “Irak’ta karşılaştığım büyük ilim sâhiblerinden biridir.” deyince, “Gâyet mâhir bir kişi imiş, bundan ilim tahsîl etseydin” dedi. İbnü’l-Mübârek de: “İşte bid‘atçı dediğiniz Ebû Hanîfe (r.a.), fıkhın bu tür ince mes’elelerini istinbât eden zâttır” dedi. Daha sonra el-Evzâî Mekke-i Mükerreme’de Ebû Hanîfe (r.a.) ile karşılaştığında, adı geçen mes’elelere dâir konuştular. Ebû Hanîfe (r.a.), İbnü’l-Mübârek’in daha önce belirttiklerinden bir kat daha fazla ilmî inceliklerle mes’eleleri açıkladı. Ayrıldıklarında el-Evzâî insaf ederek İbnü’l-Mübârek’e şöyle dedi: “Doğrusu ben bu zâtın ilmine ve aklının enginliğine gıpta ettim. Allah (c.c.) affetsin, ben yanlış yapıyormuşum. Bu zâtın meclisinden ayrılma. Bana ulaşan haberler doğru değilmiş.”

Ebû Hanîfe (r.a.)’in ilimdeki kemâli, takvâsı, vera‘ı, ilmin nâmûsu ve dînin hatıralarına olan riâyeti İbn-i Cüreyc’e116 ulaşınca: “Bu mübârek şahsiyetin ilmî olgunluktaki derecesi büyük ve yüce olsa gerektir”, yanında ismi anılınca da: “Fakîh olmaya lâyık olan odur” demiştir.

Ahmed b. Hanbel (r.a.) şöyle der: “Ebû Hanîfe (r.a.) zühd, vera‘ ve âhiret için îsâr konusunda öyle bir mertebeye ermişti ki başka hiç kimse o mertebeye ulaşmamıştır. O kadar tehdîd ve şiddete ma‘rûz kalmasına rağmen yine de Halîfe Mansûr’un teklîf ettiği başkadılık vazîfesini kabul etmemiştir.”

Yezîd b. Harûn (rh.a.)’e117 “Hanefî Mezhebi âlimlerinin kitablarına mürâcaat etmek câiz midir?” diye sorulduğunda şöyle cevab verdi: “Sözünü ettiğiniz kitabları okuyarak istifâde etmeye bakın. Bu hususun sakıncasına inanan bir fakîh görmedim. Hatta Süfyân es-Sevrî’nin bile bir yolunu bulup Ebû Hanîfe (r.a.)’den Kitabü’r-Rehn’i alıp istinsâh ettiğini işittim.”

İbn-i Hârûn aynı kişiye: “Sizin yanınızda Mâlik (r.a.)’in re’yi mi daha makbûldür, Ebû Hanîfe (r.a.)’in re’yi mi?” diye sormuş, şu cevabı almıştır: “Mâlik (r.a.)’in hadîslerini ezberleyiniz. Çünkü O, hadîslerin ricâlinin güvenilirliğini araştırıp inceler. Fıkıh ilmi ise Ebû Hanîfe (r.a.) ve talebelerine mahsûs yüce bir meslektir. Onlar sanki onun için yaratılmıştır.”

el-Hatîb, zâhid imâmların şöyle dediğini nakleder: “Beş vakit namazın ardından bütün müslümanların Ebû Hanîfe (r.a.)’e duâ etmeleri gerekir; çünkü fıkıh ve sünneti koruyan O’dur.”

Yine O, şöyle demiştir: “Ebû Hanîfe (r.a.)’e saygıda kusur edenlerin bir kısmı hasedcidir. Bir kısmı da cehâlet ve bilgisizlik içinde bulunanlardır. İkinci kısımda olanlar diğerlerine nazaran daha ehven sayılırlar. Cehâlet ve körlükten kurtulup fıkıh ilminin lezzet ve tadını hissetmek isteyenler, Hanefî fıkhının kitablarını okumaya devâm etsinler.”

Mekkî b. İbrâhîm Hazretleri, Ebû Hanîfe (r.a.)’in zamanının en âlimi olduğunu söyler.

Yahyâ b. Sa‘îd el-Kattân Hazretleri118 de Ebû Hanîfe (r.a.)’in re’y ve kıyâsının güzelliğini söyler ve fetvada dâimâ O’nun sözünü benimserdi.

Nadr b. Şümeyl (rh.a.)’in de İmâm-ı A‘zam (r.a.) hakkındaki övgüleri yukarıda geçti.

Mis‘ar b. Kidâm (rh.a.): “Her kim Rabbı’yla kendi arasında Ebû Hanîfe (r.a.)’i vâsıta kabul ederse, onun sorgulanmak veya bir başka yönden korkuya kapılmak ihtimâli yoktur.” derdi. Arkadaşlarının sözlerini terk edip İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in sözlerini araştırmasının sebebini soranlara, “O’ndan daha doğru söz bulunmasının ihtimâl dışı olduğunu” söylerdi ve ders halkasından ayrılmayarak sürekli O’nu överdi.

Îsâ b. Yûnus (rh.a.)119 de İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i şöyle övmüştür: “Ebû Hanîfe (r.a.) hakkında sûizann edenleri sakın ola ki tasdîk etmeyiniz. Vallahi ben Ebû Hanîfe (r.a.)’den daha fazîletli ve fakîh kimse görmüş değilim.”

Ma‘mer (rh.a.)120; “Ebû Hanîfe (r.a.) gibi hem fıkha dâir güzel söz söyleyen, hadîs-i şerifleri şerhederek kıyâsın şartlarına riâyet eden; hem de şübheye sebebiyet verecek bir şeyi Hakk Dîn’e re’y ile dâhil etmekten son derece sakınan ve çekinen bir başka zât görmedim.” derdi.

Fudayl (k.s.) da şöyle söylerdi: “Ebû Hanîfe (r.a.) takvâca meşhûr, fıkıhda bilinen biri idi. Malı çok olup cömertti ve yaptığı ihsânlarla da tanınırdı. Kim kendisine mürâcaat ederse hem ilim yönünden, hem de mal yönünden istifâde ederdi. Gece ve gündüz ilim öğretir, az konuşur, helâl ve harama dikkat eder, buna aykırı olan durumlardan da son derece kaçınırdı.”

İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.) şöyle söylerdi: “Anne ve babamdan önce üstâdım İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.)’e duâ ederdim. Kendileri de anne babasına duâ etmeden üstâdı Hammâd için duâ ederdi. İlim ve ahlâk olarak ne kazandıysak ondan kazandık. Çünkü O Allah (c.c.)’nün inâyetiyle ilim, sâlih amel, cömertlik ve gönül zengînliği gibi  Kur’ân-ı Kerîm’in emrettiği bütün güzel ahlâk ve edeb ile nefsini donatıp şahsiyetini süslemişti. Kendisi yetiştiği selefe hayırlı halef olmuş; fakat zamanımızda O’na hakkıyla halef olmaya lâyık bir ferd yoktur zannederim.”

A‘meş (r.a.)’e bir mes’ele hakkında sorulduğunda: “Böyle sorulara en iyi cevabı vermek, Nu‘mân b. Sâbit (r.a.)’in işidir. O’nun ilminde bir başka feyiz ve bereket vardır.” derdi.

Yahyâ b. Âdem (rh.a.); “Nu‘mân b. Sâbit (r.a.) aleyhinde bulunanlara ne dersiniz?” dediğinde, A‘meş (r.a.), şöyle cevab verdi: “Bunun sebebi ortadadır. İlmin sırlarını söylemeden önce bulmak şöyle dursun, söyledikten sonra anlamayı bile beceremeyen kimseler hasedlerinden dolayı ne söylerse söylesinler şaşmamak gerekir.”

Vekî‘ (rh.a.) şöyle derdi: “Fıkıh ilmini Ebû Hanîfe (r.a.)’den daha güzel bilen, daha güzel namaz kılan bir zât görmedim.”

İmâmlardan Hâfız Yahyâ b. Ma‘în (rh.a.); “Dört büyük fakîh vardır. Bunlar: Ebû Hanîfe (r.a.), Süfyân, Mâlik ve Evzâî’dir. Fakat benim yanımda kırâatlerin en seçkini Hamza’nın kırâati olduğu gibi, fıkıhda da Ebû Hanîfe (r.a.)’in fıkhıdır. Kendilerine yetiştiğim kişilerin çoğu böyle düşünürdü.” demiştir. “Süfyân es-Sevrî de Ebû Hanîfe (r.a.)’den hadîs rivâyet eder miydi?” diye sorulunca Yahyâ b. Ma‘în: “Evet” dedi. “Çünkü Ebû Hanîfe (r.a.) herkesçe sikâttan sayılır. Fıkıhda ve hadîs rivâyetinde doğru ve bütün dînî bilgilerde güvenilir olduğu herkes tarafından kabul edilmişti.”

[Yahyâ b. Ma‘în Ebû Zekeriyyâ el-Bağdâdî (rh.a.) Hazretleri hâfız muhaddislerin seçkini, hadîsleri cerh ve ta‘dîl eden imâmların önde geleni idi. İmâm-ı Ahmed b. Hanbel (r.a.) ile gece gündüz sohbet edip hadîs ilmi tahsîlinde birlikte gayret ve çaba harcamışlardır. İmâm-ı Ahmed (r.a.) şöyle dermiş: “Yahyâ b. Ma‘în’in bilmediği hadîsler kimden rivâyet edilirse edilsin mu‘teber olmaz. Allahü Te‘âlâ Yahyâ’yı yalancıların yalanını ortaya çıkarmak;   sahîh hadîsleri, sahîh olmayanlarından ayırd etmek için yaratmıştır.”

Yahyâ b. Ma‘în (rh.a.), babasından kalan milyonlarca akçeyi ilim öğrenmek uğruna harcamıştır. Çünkü o zamanlar dîn ilimleri, özellikle de Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in hadîsleri insanların ağzından toplandığından, tahsîlini tamâmlamak isteyenler İslâm ülkelerinin her tarafına yolculuk yapıp seyâhat ederlerdi. Yahyâ b. Ma‘în (rh.a.); “Yalnız kendi elimle altı yüz bin hadîs-i şerif yazdım” dermiş. Başkalarına yazdırmış olduğu hadîslerin ise, şübhesiz bunun iki misli kadar olduğu söylenir. Eğer bu hadîs-i şerifler ve  Asr-ı Saâdet’ten beri hadîs rivâyeti ile meşgûl olanların hâl ve haberlerinin özellikleri tamâmen onun tarafından kaydedilmiş olmasaydı, İmâm-ı Ahmed (r.a.) Hazretleri yukarıda aktarıldığı gibi onu övüp hakkında şahâdette bulunmazdı.

Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvud (rh.a.e.) gibi büyük hadîs imâmları kendisinden hadîs dinlemişler ve bu konudaki titizliğine hayrân kalmışlardır. 133 (751) yılında haccı edâ ettikten sonra, dînin berrâk kaynağı, feyiz ve hakîkat incisinin biricik sığınağı olan Nebîler Sultânı (s.a.v.) Efendimizin temiz şehirlerinde (Medîne’de) Allah (c.c.)’nün rahmetine gark olmuştur. Yüce Allah bunun gibi bir saâdet ve lûtfu, Mekke ve Tihâme Efendisi (s.a.v.)’in hürmetine bize de nasîb etsin. Âmîn!..]

İbnü’l-Mübârek (rh.a.) der ki: Hasan b. Amâre (rh.a.)’i121 gördüm. Ebû Hanîfe (r.a.)’in üzengisini tutmuş şöyle diyordu: “Vallahi fıkıh ilminde senin gibi sabır ve metânetle konuşan ve her soruya doğru cevab veren bir kimse görmedim. Zamanınızdaki fakîhlerin efendisi olduğunuza şübhe yoktur. Her ne kadar hasedlerinden dolayı senin hakkında söylenenler olsa da, bu su götürmez bir gerçektir.”

Muhaddislerin imâmı Şu‘be (rh.a.)122, “Ebû Hanîfe (r.a.)’in anlayışı, hâfızası son derece sağlam idi. Halk ise, herkesten daha fazla bildiği şeylerde bile onun kusurunu bulmak isterdi. Vallahi yarın Hakk’ın huzûrunda bu davranışlarından ötürü pişmân olacaklardır” derdi. Hayatta iken ma‘rûz kaldığı saygısızlıktan dolayı Ebû Hanîfe (r.a.)’e çok acırdı.

Yahyâ b. Ma‘în’e “Ebû Hanîfe (r.a.) sikâ mıdır?” denildiğinde, “Evet, sikâdır. Zayıf hadîs rivâyet ettiğine dâir hakkında kimsenin hüküm verdiğini işitmedim. Şu‘be Hazretleri bile hadîs rivâyet etmelerine dâir O’na icâzetnâme yazmıştır.” dedi.

Eyyüb es-Sahtiyânî (rh.a.)123 de İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in fakîh ve güvenilir olduğunu söylerdi.

İbn-i Avn Hazretleri’ne124 “Ebû Hanîfe (r.a.) önceki sözünden sonradan dönermiş.” dediklerinde, cevab olarak: “İşte bu da büyük bir fazîlet ya! İmâm’ın fazîlet ve takvâsına bundan daha üstün delîl olur mu? Evet! İnsanlığın gereği olarak hata edince hatadan doğru olana dönerdi. Kendisinden kaynaklanan hatada ısrârcı olmazdı. İnsanda insaftan daha iyi olgunluk mu olur?” dedi.

Amr b. Dînâr (rh.a.), meclisine Ebû Hanîfe (r.a.) teşrîf edince konuşmayı keser, talebeleriyle birlikte mes’elelerini sorup kendisinden istifâde ederlerdi.

Hâfız Abdülazîz b. Revvâd (rh.a.)125 der ki: “Ebû Hanîfe (r.a.)’i seven sünnî, sevmeyen bid‘atçıdır. Yani Ebû Hanîfe (r.a.) insanların mezheblerini ta‘yîn etmede kıstâs tutulmuştur. Böylece, her kim O’nu severse o kişinin ehl-i sünnetten olduğu ve her kim O’na buğz ederse      ehl-i bid‘adden olduğu kolayca anlaşılır.”

Hârice b. Mus‘ab (rh.a.) de; “Ebû Hanîfe (r.a.) büyük fakîhler içinde değirmen taşının mihveri ve altının ayarını bilen sarrâf gibidir” derdi.

Hâfız Muhammed b. Meymûn (rh.a.)126 şöyle derdi: “Ebû Hanîfe (r.a.) zamanında, O’ndan daha bilgili, haram ve kötülüklerden daha çok sakınan, daha zâhid, fakîh ve ma‘rifet sâhibi bir kimse yoktu. Allah (c.c.) hakkı için onun bir ders meclisini yüz bin dînâra değişmezdim.”

İbrâhim b. Muâviye de: “Ehl-i sünnet yolunun tamâmlayıcı şartlarından biri de Ebû Hanîfe (r.a.)’i sevmektir. Ebû Hanîfe (r.a.) adâleti temsil eder ve onunla hükmederdi. İnsanlara ilim yolunu gösterip mes’elelerini çözümlerdi” derdi.

Esed b. Hakîm (rh.a.) de; “Ebû Hanîfe (r.a.)’e saygı göstermeyen ya bilgisiz ya da bid‘atçıdır” derdi.

Ebû Süleymân (rh.a.)127 dedi ki: “Ebû Hanîfe (r.a.) şaşılacak bir özelliğe sâhibdi. Sözlerinden yüz çevirenler O’nu anlamaya güçleri yetmeyenlerdir.”

Ebû Âsım (rh.a.)128 şöyle dedi: “Ebû Hanîfe (r.a.) benim yanımda İbn-i Cüreyc’den daha fakîhtir. O’nun gibi fıkıhta hüküm çıkarmaya muktedir bir başka kişiyi gözüm görmemiştir.”

Dâvud-ı Tâî (k.s.)’un yanında değerli isimleri anıldığında; “O, karanlık gecede yol yürüyenlere yol gösterici bir yıldızdır. İlm-i tevhîde inananların kalblerinde kabul görür ve kendisine rağbet edilirdi” derdi.

Kadı Şerîk (rh.a.)129 şöyle derdi: “Ebû Hanîfe (r.a.) uzun süre sessiz kalır; çok tefekkür ederdi. Görüşü isâbetli idi; güzel hükümler çıkarırdı. İlim öğrenmek isteyen talebe fakîrse onu zengîn eder; ilim öğrenince “İşte helâl ve haramı öğrenerek şimdi en büyük zengînliğe erdin” derdi.”

Halef b. Eyyûb (rh.a.)130 derdi ki: “Din ilimleri Ce-nâb-ı Hakk’tan Resûl-i Zîşân (s.a.v.) Efendimiz’e, O’ndan Ashâbına, sonra yüce Tâbiîne intikâl etti. Daha sonra da Ebû Hanîfe (r.a.) ve talebelerinde karâr kıldı. Bu ise, bizzat Allah (c.c.)’nün lûtfudur; insanların arzusuna uysun ya da uymasın.” Büyük imâmlardan bazılarına; “Ebû Hanîfe (r.a.)’in ismi anılınca O’na diğer dîn büyüklerinden daha fazla duâ edip övgüde bulunuyorsunuz?” denilince şöyle cevab verdiler: “O’nun mertebesinin herkesin üstünde olduğu insanlar tarafından bilinsin de, değerli ilimlerinden ortaya çıkan faydalar gibi hayırlı duâsı da yaygın ve beğenilmiş olsun.”

Dîn büyüklerinin bununla ilgili övgülerine dâir değerli eserlerinin sonu yoktur. Ancak aktardığımız bu az âlimin akıl ve insaf sâhiblerine tam bir kanâat vereceği apaçıktır.

Hattâ Hâfız Ebû Ömer Yûsuf b. Abdülber Hazretleri, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in fazîletlerine dâir uzun bir yazı kaleme aldıktan sonra sözünün sonunda şöyle söylemiştir: “İnsaf ve ma‘rifet sâhibi kimselerin böyle şânı yüksek bir İmâm’ın aleyhine olan saçma sapan sözlere ve hakkında söylenen çirkîn dedikodulara iltifât etmeleri imkânsızdır. Yani O’nu güzel övgülerle anmaktan esâs gâye, sâdece bilinen ve doğru olan bir hükmü te’yîd etmek ve kalbî muhabbeti artırarak bir kat daha şânını yüceltmektir.”

On Dördüncü Bölüm

İbâdet Hususundaki Yüce Gayreti

İmâm Zehebî (rh.a.) der ki: “Ebû Hanîfe (r.a.)’in geceleri namaza ve teheccüde devâm ettiği tevâtür derecesinde aktarılmaktadır. Hattâ geceleri çok namaz kılmasından (ayakta durmasından) dolayı “vetedü’l-leyl” (gece kazığı) diye adlandırılmıştır.” Kırk yıl boyunca yatsı abdesti ile sabah namazı kıldığı ve komşularında kalb hassâsiyeti oluşturacak derecede, geceleri Allah (c.c.) korkusundan dolayı ağladığı, güvenilir nakillerle tarih sayfalarında yer almaktadır.

Ebû Mutî‘ el-Belhî (rh.a.)131 şöyle der: “Gecenin hangi saatinde Kâ‘be’yi tavâf etmeye gidecek olsam, Ebû Hanîfe (r.a.) ile Süfyân es-Sevrî (rh.a.)’i orada bulurdum.”

Hasan b. Ammâre (rh.a.), İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in cenâzesini yıkarken şöyle diyordu: “Allah sana rahmet edip bağışlasın. Otuz seneden beri oruç bozmadın. Senden sonra gelenleri zahmet ve sıkıntıya soktun, yani sâdece ilimle olgunluk elde edilemeyeceğini herkese fiilen anlattın.”

Mukaddimede de anlatıldığı gibi, geceyi ihyâ etmeye devâm etmesinin sebebi, yolda giderken bir şahsın insanlara hitaben “İşte gecelerde uyku uyumayan Ebû Hanîfe Hazretleri geliyor!” dediğini işitmiş olmasıdır. Bunun üzerine İmâm Ebû Yûsuf’a şöyle demiştir: “Sübhânallah! İşitiyor musun? Vehhâb-ı Hakîkî bize yol göstermek için şu güzel sözü, insanlar arasında nasıl yayıyor? Bu haber giderek yaygınlaşıp insanların hakkımda böyle zannettiği durumda, işin gerçeğinin böyle olmadığını Rabbimin bilmesinden dolayı ben nasıl hayâ etmeyeyim?”

İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.) şöyle der: “İmâm-ı A‘zam efendimizin normal günlerde her gün Kur’ân’ı hatmetmek âdeti idi. Ramazân ve bayrâm günlerinde ise iki def‘a hatim yapardı. Dâimâ malını dağıtır, ilim öğrenmek husûsunda zorluklara sabreder, hakkında ne söylense tahammül eder, aslâ kızmazdı. Akşamın abdesti ile sabah namazını edâ ettiğini yirmi sene ben gördüm. Bizden önce bereketli sohbetlerine katılanlardan, kırk seneden beri bu şekilde olduğunu işittim.”

Şüreyk (rh.a.) şöyle der: “Bütün bir sene kendisiyle berâber bulunduğum hâlde Ebû Hanîfe (r.a.)’in yatağına yattığını görmedim.”

Hârice (rh.a.)’den132 aktarıldığına göre Kâ‘be-i Muazzama’nın içinde Kur’ân-ı Kerîm’i hatmeden dört kişiden birisi de Ebû Hanîfe (r.a.)’dir.

Fadl b. Dükeyn (rh.a.) şöyle demiştir: “Tâbiînin büyüklerinden ve diğer önde gelen âlimlerden birçok kimseyle karşılaştım, ancak Ebû Hanîfe (r.a.)’den daha fazla namaz kılanı görmedim. Namaz için hazırlandığı zaman huşûunu ve ağlamasını görenler, Allah (c.c.) korkusu taşıdığına hemen hükmederlerdi. Son derece huşû‘ içinde ibâdet etmesinden dolayı şenn-i bâlîye benzerdi.133 Hatta bir gece namazda “Beli’s-sâatü mev‘idühüm ve’s-sâatü edhâ ve emerrü”134 âyet-i kerîmesini tekrâr ederek sabâhı etti. Yine bir gece Kur’ân-ı Kerîm’i başından okumaya başlamış, “Allah lûtfedip bizi kavurucu azâbdan korudu”135 âyet-i kerîmesine gelince bu âyeti tekrâr etmeye başlayıp sabah ezânları okununcaya kadar o şekilde devâm etmiştir.”

Ümm-i veledleri olan câriyesinin: “İmâm-ı A‘zam (r.a.) için gece yatak yapıldığı yoktu. Yaz günlerinde öğle ile ikindi arasında uyurdu. Kış gecelerinde ise bazen yatsı namazını kılmadan önce mescidde uyurdu” dediği nakledilmiştir.

Hâfız b. Ebî Dâvud (rh.a.) der ki: “Mekke-i Mükerreme’de bulunduğum esnâda Ebû Hanîfe (r.a.) kadar hem tavâf ve namaz meşakkatine hem de ders okutup fetva vermek külfetine sabır ve tahammül eden bir başka kimse görmedim. Gece ve gündüz âhiret kurtuluşu ve orada derece elde etmeyi isterdi. On gün geceleriyle birlikte yanından ayrılmadım. Ne gecelerde uyuduğunu, ne de gündüz tavâf namazı ve ilim öğretmek ibâdetinden geri kaldığını gördüm.”

Menâkıb kitablarında şöyle anlatırlar: “Ebû Hanîfe (r.a.) Vedâ Haccında Kâ‘be’nin içinde namaz kılmasına müsâade etmeleri için Kâ’be kapıcılarına mevcûd malının yarısını verdi. Beytullah’a girince Kur’ân-ı Kerîm’in yarısını bir ayağı üzere, yarısını da diğer ayağının üstünde iken namazını tamâmladı. Münâcaatında “Ey Rabbim! Seni, nasıl bilinmen gerekirse o şekilde, bildim; sana nasıl ibâdet edilmesi gerekiyorsa öyle ibâdet ettim; hizmetimin eksikliğini ma‘rifetimin kemâline bağışla!” diyerek yalvardı. Bunun üzerine şöyle bir nidâ geldi: ‘Ey İmâm! Bildin, iyi yaptın; ibâdetin makbûl oldu. Seni ve mezhebine uyanları kıyâmet gününe kadar bağışladık.’” Bu müjdeli sözün lâtif ma‘nası Birinci Mukaddime’de açıklandığı için burada üzerinde durmuyoruz.

Uyarı: Bu hikâye doğru olarak kabul edilirse İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in “‘araftüke hakka’l-ma‘rifeti” demesi, diğer âriflerin “mâ‘arafnâke hakka ma‘rifetike yâ Ma‘rûf” sözüne zıt zannedilmesin. Çünkü kulların ilminin sonu, dünyalık yetişilebilecek en üst sınırda bulunan mertebedeki İlâhî ma‘rifete “el-ma‘rifetü’l-lâikatü li’l-‘ibâdi” ma‘nasında olan “hakka’l-ma‘rifeti” kullanılır. Ancak başkalarının acziyetlerini i‘tirâf ettikleri Hakk’ın bilinmesinden kasdedilen, İlâhî hakîkatin künhüne ermektir ki gerçekte bu ma‘nadaki ma‘rifet, kimse için geçerli olmayıp ancak Allah (c.c.)’nün şânına âiddir. “Lâ ya‘rifullahe illallah”, bu gerçeğe îmâdır. Peygamberlerin Efendisi, evvelkilerin ve sonrakilerin en mükemmeli olan Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mi‘râc Gecesi’nde “Sen kendini nasıl övdü isen, ben de seni aynı şekilde övüyorum.” buyurması da bu türdendir. Aynı şekilde “Faslu’l-kazâ”da Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in büyük şefâatlerini anlatan sahîh hadîslerde, bütün yaratılmışlar kendisine sığındıkları zaman mübârek kalblerine ilhâm buyrulacak medih ve övgülerin daha önce hiç kimseye ilhâm buyrulmamış olacağı belirtilmiştir.

İlâhî bilgilerin nihâyeti ve Allah (c.c.)’ne gidişin sonu yoktur. Namazda bir ayak üzerinde durmak sahîh hadîsle yasaklandığından, Hanefî Mezhebi’nde mekrûh olduğu belirtilerek îzâhı şöyle yapılabilir: Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in bu yasaklamasından maksâd, ibâdetin rûhu mesâbesinde olan huşû‘u muhâfaza etmektir; öyleyse huşû‘u bozmamak şartıyla nefisle mücâhedeyi tamâmlamak için sözü edilen hareketin gerçekleşmesinde sakınca yoktur. Aynı şekilde az zaman içinde Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmek, “Üç günden daha az bir sürede Kur’ân’ı hatmedenler fakîh olamazlar.” anlamındaki hadîslere aykırı zannedilmesin. Böyle ezber ve sağlamlık, dilin kolaylığı ve zamanın genişlemesi hususunda fevkalâde olarak gerçekleşen durumları, sözkonusu hadîsin kapsamadığını kabul etmek gerekir. Çünkü Hazret-i Alî (k.v.), Sahâbe-i Kirâm ve Tâbiîn (r.a.e.)’in önde gelenlerinden çoğunun bir rek‘atta Kur’ân’ı hatmettikleri, hattâ bazılarının sâdece akşamla yatsı arasında dört def‘a hatim ettikleri güvenilir yollardan nakledilmiştir. Bunlar evliyânın kerâmetleri arasında olduğu için i‘tirâz kabul etmez.

On Beşinci Bölüm

Allah Korkusu ve Murâkabeleri

Esed b. Amr (rh.a.) şöyle derdi: “Ebû Hanîfe (r.a.)’in geceleyin inilti ve ağlaması komşuları tarafından işitilir ve hâline acınırdı.”

Vekî‘ (rh.a.), İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i bize tanıtırken şunları söyler: “Vallahi emânet sâhibi idi. Gönlünde Allah (c.c.)’nün büyüklüğü ve azameti yer etmişti. Allah (c.c.)’nün rızâsını her şeye tercîh eder, her tarafını kılıçla kuşatsalar yine hakkı söyler ve onu uygulardı. Allah (c.c.) O’na rahmet etsin ve O’ndan râzî olsun.”

Yahyâ b. Sa‘îd Hazretleri de İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i anlatırken şöyle der: “Görünüşünde takvâ nûru parlar, çok ibâdet etmekten herkesi kendisine hayrân ederdi. Hattâ bir gece namazda “Kıyâmet onların azâb ile va‘d edildikleri gündür. O ne korkunç ve acı bir gündür!”136 âyetini okumuş, ağlayıp yalvararak sabahlamış, bir gece de “Çoklukla övünmek sizi o kadar meşgûl etti ki…”137 âyetiyle sabahı etmişti.”

Ümmetin hayırlılarından olan İbnü’l-Kümeyt (rh.a.)’den şunlar nakledilmiştir: “Bir gece yatsı namazında mescidin imâmı “İzâ zülzileti’l-ardu” sûresini okudu. Namazı bitirince Ebû Hanîfe (r.a.)’i gördüm; göğsü harâretle huşû‘ ve tazarrû içinde nefes alıp veriyor ve son derece üzüntülü bir hâlde tefekküre dalmış bulunuyordu. Kalb huzûruna mâni‘ olmamak için kandili söndürmeden câmiden çıktım. Fakat kandilin yağı çok azdı. Sabah vakti ezânı okumak için mescide geldiğimde baktım ki kandil hâlâ yanıyor. Şaşırarak içeri girdim. Meğer Ebû Hanîfe (r.a.) gece orada kalmış da O’nun hürmetine bizim kandil yanmaya devâm etmiş. Girdiğimde beni hissetmedi. Kıbleye karşı ayakta, mübârek sakalını eline almış, şu münâcaatı diline vird edinmiş, korkulu bir sesle şöyle diyordu: “Ey kulların zerre ağırlığında hayır ve şerr amellerine cezâlar düzenleyen gerçek Ma‘bûd! Nu‘mân kulunu ateşin azâbından ve ona yakınlaştırmaya sebeb olan ayrılık ve hicâbdan himâye ederek kurtar ve kendisini rahmetinin enginliğine dâhil et. Onu özel sarayınla hediyelendir ey Rabbim!” Ön tarafa varınca beni gördü ve “Kandili mi almak istiyorsun?” dedi. “Hayır efendim, sabah namazı için ezân okudum” deyince, “Öyleyse bu gördüğün ve haberdâr olduğun durumu gizle” dedi. Sabah namazının sünnetini kılıp oturdu. Daha sonra herkesle berâber yatsının abdesti ile sabah namazını edâ etti.”

Ebü’l-Ahvas (rh.a.)138 dedi ki: “Ebû Hanîfe (r.a.)’e üç güne kadar öleceği bildirilseydi, sürekli yapmakta olduğu amellerine kıl kadar bir şey ilâve etmeye gücü yetmezdi.”

Îsâ b. Yûnus (rh.a.)’in139 yanında Ebû Hanîfe (r.a.)’in adı anıldığında hemen duâya başlayarak şöyle derdi: “Ebû Hanîfe (r.a.)’in en birinci ictihâdı, Allahü Te‘âlâ’ya zerre kadar isyân etmemek ve dînen muhterem olan şeylere gerektiği ölçüde saygı göstermek konularına yönelikti.” Kendisi derdi ki: “Eğer insanlara güçlük olmasaydı aslâ fetva vermezdim. Bulunduğum fetva makâmının beni cehenneme koymasından korkarım.” Yine demiştir ki: “Ce- nâb-ı Hakk bana fıkıh ilmini ihsân ettiğinden beri isyân ve muhâlefete cesâret etmiş değilim.” Allah (c.c.)’den cennet istemeyi cesâretlilik olarak görür ve “Bizim gibilerin Allah (c.c.)’den afv dilemeleri gerekir.” derdi.

Bir sabah namazında imâm olan kişi, “Sakın Allah’ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma; gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne kadar onları ertelemektedir.”140 anlamındaki âyeti okuyunca Ebû Hanîfe (r.a.) herkesin farkedeceği derecede titredi.

Bir mes’elede kendisine zorluk çıkınca talebelerine şöyle derdi: “Mutlakâ işlediğim bir günahdan ötürü bana bu husûsta yanılgı ârız oldu.” Hattâ bazen abdest alarak iki rek‘at namaz kıldıktan sonra tevbe eder ve Allah (c.c.)’nün lûtfu ile zor olan mes’ele kolayca hallolurdu. Bunun üzerine “Buna sevindim; çünkü tevbemin kabul edildiğine dâir bir emâre ortaya çıktı” derdi.

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in övgüye değer bu durumu Fudayl b. Iyâz (k.s.)’a aktarılınca ağladı ve şöyle dedi: “Ebû Hanîfe (r.a.)’in günahı çok az olduğundan böyle yapıyor; insanların birçoğunun günahı boyunlarını aştı. Bu yüzden günahın kötü etkisinin hemen farkına varamazlar.”

Bir gün görmeden bir çocuğun ayağına basar. Çocuk: “Ey şeyh! Kıyâmet gününde kısâs olacağından korkmuyor musun?” deyince, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e baygınlık gelir. Kendine gelince orada bulunanlar: “Bir çocuğun sözü kalbinize ne kadar da te’sîr etti!” diye şaşkınlıklarını ifâde ederler. Onlara: “Korkarım ki bu söz o çocuğa Allah (c.c.) tarafından söyletildi.” diye cevab verir.

İbnü’l-Mu‘temir (rh.a.)141 ile birgün gizlice konuşarak mescidde ağladığı görüldü. Sonra bir münâsebetle çok ağlamasının sebebi sorulunca, “Zamanımızın durumu ve kötülerin doğrulara galebe etmesini hatırlayarak ağlaştık.” diye cevab vermiştir. Bazan geceleyin ağladığında yağmur gibi gözyaşlarının hasır üzerine döküldüğü işitilirdi. Ağladığının izleri dâimâ gözlerinde ve iki yanağında görünürdü.

On Altıncı Bölüm

Dilini, Gereksiz ve Kötü Sözlerden Korumaları

Küstâh ve terbiyesiz insanlardan biri münâzara esnâsında İmâm-ı A‘zam (r.a.) için -kendi sıfatı olan- “bid‘atçı” ve “zındık” ta‘bîrlerini kullandı. Bunun üzerine İmâm-ı A‘zam (r.a.) o kişiye: “Allah seni bağışlasın. Senin kullandığın ta‘bîrlerin muhâtabı olmadığımı Allahü Te‘âlâ bilir. Ben Rabbimi bildim bileli kimseyi kendisine eş ve ortak koşmadım. Sâdece O’nun afvını ister, ancak O’nun azâbından korkarım.” dedi. Azâbı anınca aşırı üzüntüsünden kendinden geçti ve yere düştü. Kendine geldiğinde adı geçen kişi, pişmânlığını ifâde ederek özür diledi. O şöyle dedi: “Câhillerin cehâletleri sebebiyle aleyhimde söyledikleri sözlerle ilgili olarak hakkımı bütünüyle helâl ederim. Fakat ilimle uğraşıp hased yüzünden yalan ve iftirâya cesâret edenlerin durumu gerçekten zor. Çünkü âlimlerin gıybet etmeleri nefislerine zulüm olduğu gibi başkalarına da zarâr verir. Üstelik daha sonra gelenleri bile kötü etkiler.”

Fadl b. Dükeyn (rh.a.) şöyle derdi: “İmâm-ı A‘zam (r.a.) çok heybetli idi. Söylediği sözler daha çok cevab mahiyetinde idi. Mâlaya‘nîyi ne söyler ne de dinlerdi. Bir gün bir kişi: “Ey İmâm, Allah’tan kork!” deyince, kendisine bir titreme geldi. Başını eğdi ve aradan biraz zaman geçince şöyle dedi: “Allah hayrını versin. Böyle nasihat verenlere dâimâ herkesin ihtiyacı var. Özellikle ilim konusunda dillerinden güzel kelimeler dökülerek kibre düştükleri zaman, onların îkâz edilmeleri gerekir ki ilimlerinden sâdece Hakk’ın rızâsını kasdetmiş olsunlar. Ben de bilirim ki Allahü Te‘âlâ benden cevab isteyecektir. Sen beni doğru yola yönlendiriyorsun. Buna teşekkür etmekten başka ne yapılır?”

Ne zaman yanına birisi gelip de “Dünyada şöyle olmuş böyle olmuş” diyecek olsa, “Bu lüzûmsuz sözleri bırak da şu ihtilâf konusu olan mes’eleye dâir sen de bir şey söyle bakalım!” derdi. Dâimâ talebelerine şöyle nasîhat ederdi: “İnsanlara fayda vermeyecek konuları anlatmakla meşgûl olmayın. Hakkımızda kötü söz söyleyenleri Allah (c.c.) bağışlasın, güzel söz söyleyenleri de merhametine eriştirsin. İnsanları kendi hâline bırakın da dînde fakîh olmaya çalışın. Bir gün olur bizi sevmeyenler bile bize mürâcaat etmeye mecbûr olurlar.”

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e birgün “Alkame (rh.a.) mi daha fazîletlidir; Esved (rh.a.) mi?” diye sorulunca şöyle cevab verir: “Benim vazîfem, onlar gibi değerli hocaları yüceltip duâ ve övgü ile yâd etmekten ibârettir. Benim aralarındaki üstünlüğü ortaya koymaya ne gücüm var ki?”

[Adı geçen her iki kişi Tâbiînin büyüklerinden ve İslâm âlimlerinin dâhilerindendir. Alkame b. Kays (rh.a.) [v. 62/681], Esved b. Yezîd b. Kays (rh.a.)’in [v. 74/693] amcasıdır. İkisi birlikte Abdullah b. Mes‘ud (r.a.)’den ilim öğrenmiş ve O’nun uzun süre hizmet ve sohbetinde bulunmuşlardır.

Hazret-i Alî (k.v.), Kûfe’ye geldiğinde bir akşam ikisi ile yatsıdan sabaha kadar Cemel Vak‘ası’na dâir istişâre etti. Sabah olunca insanlara şöyle seslendi: “Şu iki zât Abdullah b. Mes‘ud (r.a.)’in hayırlı halef olarak bıraktığı kişilerdir. Bunlar Irak Bölgesi’nin iki parlak kandilidir. Barışın gerçekleşmemesi durumunda Talha ve Zübeyr (r.a.) ile savaşmamızı uygun görüyorlar.” İşte her ikisinin değer ve dereceleri Hazret-i Alî (k.v.)’nun bu sözünden anlaşılıyor. Uzatmağa gerek yok, kimin hayırlı halefleriymişler. Hakkında Nebîler Sultânı (s.a.v.) Efendimizin: “Ümmetim hakkında İbn-i Mes‘ûd neye râzı olursa ben de ona râzı olurum.” dediği Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.)’in halefidirler. Bu sebebden rivâyet ihtilâfı sözkonusu olduğunda biz Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.)’in sözünü tercîh ederiz. Hayat hikâyeleri Risâle-i Hamîdiyye’de anlatılmıştır.

Alkame ve Esved (rh.a.) da, İbrâhîm en-Nehâî (rh.a.) [v. 96 / 714-15] gibi birisini hayırlı halef bırakmışlardır. Gerçekte İbrâhîm en-Nehâî (rh.a.), Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’den çok kimselerle görüşmüş ve İbn-i Abbâs, İbn-i Ömer, İbn-i Zübeyr, Enes b. Mâlik, Câbir b. Abdullah ve Abdullah b. Ebî Evfâ gibi Sahâbe (r.a.e.)’in büyüklerinden hadîs dinlemiştir. Ancak fıkıh ilmini özellikle Alkame (rh.a.) ile Esved (rh.a.)’den öğrenmiş ve hayatta iken şöhret bulmuştur. Onun hâfızasının sağlamlığı herkesi hayrete düşürmüştür. Az konuşmayı âdet edinmişti. Şöyle derdi: “Halkta kınanacak ölçüde münâsebetsiz davranışlar görüyorum. Ancak nefse güvenilmez. Belki kendim de aynı duruma düşebilirim diye kimsenin ayıbını söylemeye cesâret edemiyorum.” İbrâhîm en-Nehâî (rh.a.)’in en seçkin talebesi, hayat hikâyesi yukarıda geçen Hammâd Hazretleri’dir ki o da İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in hocasıdır.]

İbnü’l-Mübârek (rh.a.) bir gün Süfyân es-Sevrî (rh.a.)’e “Ebû Hanîfe (r.a.)’in insanları gıybet etmekten son derece sakındırdığını, hattâ kendisine açıkça düşmanlık besleyenleri bile gıybet etmediğini işittim” deyince Süfyân es-Sevrî (rh.a.) şöyle der: “Elbette! İyilikleri mahvedip yok eden gıybet gibi şeylerden kaçınan kimsenin, dostlarını gıybet edip kınamaktan çok daha fazla düşmanlarını kınamaktan kaçınması gerekir. Böylelikle iyiliklerini onlara takdîm edip onları faydalandırmış olmasın. İnsanların en akıllısı olan Ebû Hanîfe (r.a.)’in bu inceliğe herkesten daha çok özen göstereceğinde şübhe yoktur.”

Şüreyk (rh.a.), İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i anlatırken şöyle der: “Uzun süre susan, aşırı derecede akıllı, idrâki keskin, az münâkaşa eden ve az konuşan bir kişi idi. “İnsanlar sizin hakkınızda yerli yersiz söz söylüyorlar, savunmak için siz kimse hakkında konuşmuyorsunuz” denildiğinde, “Bu Allah (c.c.)’nün bir fazlıdır, dilediğine verir.” demiştir.”142

Sözün kısası Damre (rh.a.)’in143 dediği gibi İmâm-ı A‘zam (r.a.) doğru sözlü olup ömründe kimseye kötü söz söylemediğinde âlimler ittifâk etmiştir. Güzel huylu ve iyi ahlâklı kişiler arasında benzeri az bulunur bir kişiydi.

On Yedinci Bölüm

Elaçıklığı ve Cömertlikleri

Tarihçilerin hepsi şöyle der: Ebû Hanîfe (r.a.) insanların en cömerti idi. Gerek talebelerine, gerek kendisine başvuran diğer insanlara karşı cömertliği tasavvur edilemeyecek ölçüde idi. İhtiyâç sâhiblerini evlendirir, gerekli olan şeyleri evlerine gönderirdi. Bir gün aynı mecliste oturduğu kişilerden birinin üzerindeki elbisesini eskimiş görünce, ona insanlar dağılıncaya kadar beklemesini söyledi. Sonra “Minderin altında bulduğunu al da biraz süslen!” dedi. İşâret ettiği paranın mikdârı ise bin dirhemden daha az değildi.

İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.)’den nakledilmiştir: İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den ne istense verirdi. Biricik oğlu Hammâd, Fâtihâ sûresini öğrendiğinde hocasına beş yüz, başka rivâyette bin dirhem gönderdi. Hocasının: “Ben ne hizmette bulundum da bana böyle yüklü mikdârda bir para göndermiş.” dediğini duyunca yanına çağırtmış ve “Sen oğluma öğretmiş olduğun Kur’ân-ı Kerîm’i az mı zannediyorsun? Vallahi eğer hazırda bulunmuş olsaydı Kur’ân-ı Kerîm’e saygı için daha fazlasını verirdim” demiştir.

Her yıl Bağdâd’a gönderdiği malların ticâretinden elde edilen kazancı toplayarak muhaddis şeyhlerin ihtiyâç duyduğu yiyecek ve giyeceği satın alır, geriye kalan parayı da derecelerine göre aralarında paylaştırırdı ve şöyle derdi: “Şunları alın, istediğiniz gibi harcayın ve Cenâb-ı Allah’dan başkasına şükredip övgüde bulunmayın. Verdiğim mal gerçekte benim değil, sizin nasîbiniz olarak benim elimden size intikâl eden İlâhî bir lûtuftur.”

Vekî‘ (rh.a.), Ebû Hanîfe (r.a.)’in kendisine şöyle dediğini anlatır: “Dört bin dirhemden fazla olanı elimden çıkararak infâk etmek kırk seneden beri âdetimdir. Dört bin dirhemi alıkorum; çünkü Alî (k.v.)’den rivâyet edildiğine göre kazanılan mikdârı sadaka olarak vermek kasdıyla bu kadarını alıkoymak meşrû‘dur. Eğer şu bildiğin nâmerd kimselere muhtâç olmaktan korkmamış olsam Allah (c.c.) bilir ki bir dirhemini bile tutmazdım.”

Süfyân b. Uyeyne (rh.a.) der ki: “Ebû Hanîfe (r.a.) çok tasadduk ederdi. Ticâretten elde ettiği kazancın hepsini infâk eder, bir habbesini bile yanında tutmazdı. Bir keresinde bana o kadar çok hediye gönderdi ki şaşırıp kaldım. Talebelerinden birine bunu söylediğimde, “Sen Sa‘îd b. Ebî Arûbe’ye gönderdiği hediyeleri görmüş olsaydın, daha çok şaşırırdın” dedi. Zamanındaki muhaddislerin her birine bu şekilde ikrâm ederdi.

Mis‘ar b. Kidâm (rh.a.) şöyle söyler: “Ebû Hanîfe (r.a.) kendisine ve çoluk çocuğuna elbise, meyva veya bir başka şey satın alacak olsa, önce onun bir mislini önde gelen âlimlere ve onların çocuklarına satın alırdı.”

İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.) ise şöyle der: “İmâm-ı A‘zam (r.a.) ihsân ettiği bir şey karşılığında kendisine teşekkür edilecek olsa üzülür ve “Teşekkür Cenâb-ı Hakk’a mahsûstur. Bu ni‘meti sana ulaştıran ancak Kerîm olan Allah (c.c.)’dür.” derdi. Yirmi yıl sürekli olarak çoluk çocuğumla berâber benim ihtiyacım olan nafakayı te’mîn etti. Bir gün “Sizden daha cömert bir kişi görmedim” dediğimde, “Üstâdım Hammâd’ı görmüş olsaydın bu sözü söylemezdin; onun gibi güzel hasletlerin tamâmını en iyi şekilde kendinde toplamış bir kişi görmüş değilim” dedi.”

[İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.) başlangıçta fakîr ve aynı zamanda yetîm olduğundan, annesi onu bir kassâr (çırpıcı, çamaşır temizleyicisi)  yanına vermişti. Fakat yolu Ebû Hanîfe (r.a.)’in mescidine uğrayarak birkaç def‘a ders zamanına tesâdüf etmiş, irfân lezzetinden zevk alınca derse devâm etmeye karar vermişti. Kassârın yanında çalışmayı bırakınca bir gün annesi İmâm (r.a.)’in meclisine gelerek: “Oğlumun günlük rızkını tedârik etmesine mâni‘ oluyorsunuz. Kassârın dükkânını terk edip sizin yanınızda durmaktan eline ne geçer, elinde bir san‘at bulunmazsa ileride bu çocuk ne yapar?” diye yerli yersiz söylenmeye başlar. İmâm-ı A‘zam (r.a.) de: “Ey ahmak kadın! Oğlunu temizlikçi yapmakla ne yüz ağartabilirsin? Oğlunun saâdet ve selâmetini istersen tahsîline mâni‘ olma. Çünkü bizim meclisimizde elde edeceği ma‘rifet, ona fıstık yağıyla pişmiş pâlûze yedirir” der. Daha sonra da Ebû Yûsuf’a harçlık vermeye başlayarak sıkıntı çektirmez. Gerçekten Hârûnü’r-Reşîd, halîfeliği zamanında İmâm Ebû Yûsuf’a ikrâm ve hürmet hususunda çok titiz davranır, genellikle berâber yemek yerdi. Padişâhlara lâyık olan sofraya fıstık yağıyla pişmiş pâlûze 144 konup da İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in kerâmeti anıldıkça rahmetle yâd edilirdi. Annesi de o zamanlara yetişip dünyevî ve ma‘nevî lezzetlerden faydalanmıştır. Bu konuda tarih kitablarında güzel hikâyeler vardır.]

Şakîk (rh.a.)145 der ki: “İmâm Ebû Hanîfe (r.a.) ile bir gün yolda berâber gidiyorduk. Uzaktan İmâm (r.a.)’i görüp de başka sokağa sapan bir adamı yanına çağırdı. Yoldan sapmasının sebebini sordu. “Efendim, size on bin dirhem borcum var. Arası çok açıldığı hâlde ödeyemediğimden sizden utandım ve gizlenmeye çalıştım” demesi üzerine İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Sübhânallah! Sen bu derece sıkıntıya düştün mü? Burada bulunanlar şâhid olsunlar, alacağım olan meblâğı tamâmen sana bağışladım. Bundan böyle rahat ol, fakat bu ana kadar ben isteyeceğim diye korkup rahatsız olduğuna üzüldüm. Senden beni bağışlamanı ricâ ederim” dedi. İşte Ebû Hanîfe (r.a.)’in gerçekten zühd ve cömertlik sâhibi olduğunu daha o zamandan anladım.”

Fudayl b. Iyâz (k.s.) şöyle demiştir: “Ebû Hanîfe (r.a.) çok ikrâm sâhibi idi, az konuşurdu. İlim ehline çok hürmet eder, saygı gösterirdi.”

Şüreyk (rh.a.) de İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in ilim öğrettiği talebelere çok ikrâmda bulunduğunu, hattâ çoluk çocuklarının ihtiyâçlarını bile karşıladığını ve sürekli olarak eğitimini tamâmlayanlara en büyük zengînliğe eriştikleri müjdesini verdiğini anlatır.

Bir def‘a İbrâhîm b. Uyeyne (rh.a.)146 dört bin dirhemden fazla bir borcundan dolayı tutuklandığında, kurtulması için kardeşlerinden biri sevdiklerinden para toplamaya başlar. Birçok kişiyi gördükten sonra İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in yanına varır ve maksadını açıklar. İmâm-ı A‘zam (r.a.) toplanmış olan paraların İbrâhîm’e verilmesini söyler ve borcun tamâmını kendisi üzerine alır.

İmâm-ı A‘zam (r.a.) bir kimsenin kendisine verdiği hediyeyi kabul eder, karşılığında da birkaç mislini verir. Bunun üzerine o kişi: “Böyle karşılık vereceğini bilseydim hediyeyi vermezdim” der. İmâm-ı A‘zam (r.a.) ise: “Hayır, gerçek o şekilde değil. Ben ne kadar hediyeye karşılık versem de “üstünlük önce davrananındır”147 hükmüne göre fazîlet senindir. Heytem b. Adiyy’in Ebû Sâlih’ten muttasıl senedle rivâyet ettiği merfû‘ hadîsi işitmedin mi? Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurur: “Her kim size bir iyilik ederse gücünüz yettiği kadar karşılık vermeye özen gösteriniz. Âciz olduğunuz durumda ise hayır duâ edip güzel övgülerle onu anınız ve saygı gösteriniz.” O kişinin büyük âlimlere hediye vermesinden de anlaşıldığı gibi ilme büyük rağbeti vardır. Yukarıdaki hadîsi Ebû Hanîfe (r.a.)’in ağzından duymaktan dolayı son derece sevinmiş ve “Bu hadîs benim yanımda bütün mal ve mülkümden daha sevgilidir.” diye minnetdârlığını açıkça göstermiştir.

On Sekizinci Bölüm

Zühd ve Takvâları

İbnü’l-Mübârek (rh.a.) şöyle anlatır: “Kûfe’ye ilk gelişimde, “Burada zühd ve takvâ yönüyle herkesten üstün bir dereceye sâhib olan kimdir?” diye sordum. Herkes beni İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e gönderdi. Değerli sohbetlerinde bulunduğum sırada sözü edilen özelliklerin izlerini def‘alarca gözlemledim. Hattâ bir câriye almayı istediği hâlde şübheden uzak olan cinsi öğrenmek için on seneden fazla bu işi bilenlerle istişârede bulundu. Kendisinden daha zâhid ve dîndâr bir kişi nasıl bulunabilir? Çünkü sınırsız mala kavuşabilmeye vesîle olan makâm ve mevkî, def‘alarca kendisine sunulup teklîf edildiği hâlde aslâ kabul etmedi. Hattâ herkesin can attığı böyle makâm ve mevkîleri kabul etmediğinden, ezîyet ve tehdîdin çekilemeyecek neticelerine karşı sabır ve sebât gösterdi. Şiddetli sıkıntı içinde mesleğinden zerre kadar sapmadı.

Mekkî b. İbrâhîm, Hasan b. Sâlih, Nadr b. Muhammed ve Yezîd b. Hârûn’dan nakledilenlerden, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in ömrünün sonuna kadar bütün şübhelerden kaçındığına dâir görüş birliği olması, o asırlarda bulunan binlerce âlim arasında takvâ yönünden bir benzerinin bulunmadığına delâlet eder.

Hafs (rh.a.)148 der ki: “Ebû Hanîfe (r.a.)’in otuz sene sohbetinde bulunduğum hâlde içinde gizlediği şeyin aksini yaptığını aslâ görmedim. Kalbine gelen bir şübheden kurtulmak için gerekirse bütün malını infâk ederdi. Ortaklarından birine, ayıbını göstermek kaydıyla satış yapmasını şart koşarak gönderdiği bir elbisenin ayıbı gösterilmeyerek satılmasından dolayı kendi akçesi içine karışan otuz bin dirhemi tamâmen infâk etmiş, sonra da adı geçen ortakla da ortaklığı bitirmiştir.”

Vekî‘ (rh.a.)’den rivâyet edildiğine göre, ne zaman söz sırasında ağzından doğru olarak yemîn çıksa, bir dînâr sadaka vermeyi adamıştı.

Sehl b. Müzâhim şöyle anlatır: “Evine gittiğimizde döşeme olarak hasırdan başka bir şey görmezdik.” Bir gün “Sizin bunca âileniz, malınız mülkünüz olduğu hâlde dünyanın ne malını ne de makâmını kabul ediyorsunuz.” denildiğinde, “Semâda da rızkınız ve size va‘d edilen başka şeyler vardır”149 âyetini okuyarak şöyle dedi: “Âileme Allah (c.c.) kâfi ve yardımcıdır. Ben nefsim için ayda iki dirhem ile yeme içme ihtiyacımı görürüm. Bu durumda onlar için mal biriktirerek -gerek sâlih olsunlar gerek isyânda bulunsunlar- Allah (c.c.) katında sorumlu olmayı gerektiren nedir? Herkesin rızkına Mevlâ kefil değil midir?”

Talebelerinden biri olan Hârice b. Mus‘ab hacca gittiği zaman câriyesini İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in evinde emânet olarak bırakmıştı. Dört ay sonra döndüğünde câriyenin durumunu İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e sordu, şu cevabı aldı: “Kur’ân okuyup insanların dînini muhâfaza etmekle sorumlu bulunan kişinin her kim olursa olsun nefsine güvenmemesi ve fitneden sakınması gerekir. Sen gideli câriyenin yüzünü görmüş değilim.” Sonra câriyeden soruşturduğunda şu cevabı aldı: “Ebû Hanîfe (r.a.)’in benzerini ne gördüm, ne işittim. Gece ve gündüz gusül abdesti aldığını duymadığım gibi, gündüz yiyip içtiğini de aslâ işitmedim. İmsâk zamanından az önce bir mikdâr yemek yiyip bazen kısa bir an oturduğu yerde uyukladıktan sonra sabah namazını edâ etmek için câmiye giderdi. Dâimâ âdetleri bu idi.”

Bir gün kadının biri ipekten dokunmuş bir elbiseyi satmak üzere evine getirdi. Yüz dirhem karşılığında satmaya istekli bulunduğu hâlde İmâm-ı A‘zam (r.a.) elbisenin daha fazla değeri olduğunu kadına anlattı. Yüzer yüzer artırarak dört yüze çıkarttı. Kadına elbisenin daha fazla değerde olduğunu söylediğinde kadın: “Yoksa siz benimle eğleniyor musunuz?” dedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Bana falan kişiyi çağırın” dedi. Sözü edilen kişi gelince elbiseyi beş yüz dirheme satın aldı.

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in zühd ve takvâsına dâir yazılanların sonu yoktur. Mukaddimede de aktarıldığı gibi Kûfe şehrinin koyunlarına birtakım çalıntı koyunun da karışmasından dolayı, koyun cinsinin yaş süresi olan yedi sene içinde et yemeyi terketti.

Yine ileride anlatılacağı gibi Bağdâd’da hapsedildiği zaman kimsenin yemeğinden yemeyerek bir iki gün aç kalmış, sonra oğlu Hammâd’a hitaben “Oğlum! Bir def‘a ekmek; diğer def‘a da sevîk150 yiyerek bir ay boyunca vücûd için yeterli olacak iki dirhem yiyeceğimi bana ulaştır” diye haber göndermiş.

Şâfiî imâmlarının büyüklerinden İmâm Ebû’l-Kâsım el-Kuşeyrî (rh.a.), sofî büyükleri hakkında bilgi veren değerli kitablar arasında sayılan er-Risâle adındaki kıymetli eserinin takvâ bölümünde şöyle der: “Ebû Hanîfe (r.a.), kendisine borçlu bulunan kişinin ağacının gölgesinde oturmayıp, “Cüz’î bir menfaat elde etmeye sebeb olan borç dahî ribâdan sayılır” derdi.”

İbn-i Hârûn (rh.a.)’in sözü de bunu te’yîd eder. O da şöyle söylemiştir: “Bir gün Ebû Hanîfe (r.a.)’i bir kişinin kapısı önünde, güneş isâbet eden bir yerde otururken gördüğümde selâm verdim ve gölgede oturmamasının sebebini öğrenmek istediğimde bana şöyle dedi: “Bu evin sâhibinden bir mikdâr alacağım var. Onun için duvarının gölgesinden faydalanmak istemiyorum. Çünkü bu, menfaat cinsinden olup borcu ribâya dönüştürür. Doğrusu herkesin hakkında bu derece ihtiyâtla amel etmesini gerekli görmüyorum. Fakat âlimlerin halkı da‘vet ettikleri güzel amellere, kendilerinin daha fazla özen göstermeleri ve dâimâ azîmeti gözetmeleri gerekir” dedi.” İmâm-ı A‘zam (r.a.)’le ilgili bu çeşit hikâye pek çoktur.

On Dokuzuncu Bölüm

İffetleri ve Güvenilirlikleri

Ebû Nu‘aym künyesiyle bilinen Fazl b. Dükeyn (rh.a.), İmâm-ı Vekî‘ (rh.a.) ve Hakem b. Hişâm es-Sekafî (rh.a.)151 gibi sika âlimlerden ve meşhûr imâmlardan olup İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i, “Ebû Hanîfe (r.a.) çok güvenilir idi.” diye övmüştür. Son derece iffetli ve güvenilir olduğuna şâhidlik eden bu ifâdeyi pekiştiren Hakem es-Sekafî (rh.a.)’in: “Zamanın hükümdârı bütün hazîne anahtarlarını kendisine vermeyi istediği hâlde kabul etmemiş ve mübârek sırtına vurulmasına tahammül ederek âhiret sorgusundan çekinmiştir” sözü de kitablarda kayıtlıdır.

Yirminci Bölüm

Akıllarının Gücü

Hatîb el-Bağdâdî, İbnü’l-Mübârek’in “İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den daha akıllı bir kişiyi görmedim” dediğini nakletmiştir. Halîfe Hârûnü’r-Reşîd’in huzûrunda ismi anıldığında, “Ebû Hanîfe (r.a.) diğer insanların baş gözüyle göremediği şeyleri akıl gözü olan basîretle görürdü” derdi.

Alî b. Âsım (rh.a.)152; “Aklı başında olan insanların akıllarıyla Ebû Hanîfe (r.a.)’in aklı tartılsa; başkalarına dağıtılan akılların tamâmı değilse de yarısının onda toplandığı kesinleşirdi” demiştir.

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in çağdaşlarından olan Bekir b. Huneys (rh.a.)153: “Ebû Hanîfe (r.a.)’in aklı, zamanında bulunan bütün hâss ve avâmın aklına nisbetle daha tercîhe şâyandı” demiştir.

İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.) şöyle demiştir: “Aklın kemâlini, mürüvvet ve insaniyetin tamâmını Ebû Hanîfe (r.a.)’de gördüm. Akıl ve mürüvvet açısından aslâ eşi benzeri yoktu.”

Yahyâ b. Ma‘în (rh.a.) şöyle der: “Ebû Hanîfe (r.a.)’in iyilik ve fazîletlerini lâyıkıyla anlatmak Abdullah b. el-Mübârek’e mahsûsdur. İnsanların en akıllısı olan bir kişinin yalan ve yanlış işler yapacağını, aklı başında insan kesinlikle düşünmez.”

Yezîd b. Hârûn (rh.a.) der ki: “Binlerce âlime yetiştim. Ebû Hanîfe (r.a.)’den daha akıllı, müttakî ve fazîletli bir kişi göremedim.” Hârice de buna yakın sözler söylemiştir.

İmâm-ı Şâfiî (r.a.) biraz daha mübâlağa ederek: “Hiç bir anne Ebû Hanîfe (r.a.) gibi akıllı bir oğul dünyaya getirmiş değildir” demiştir.

Muhammed b. Abdullah el-Ensârî der: “İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in aklının gücü, sözünde, sohbetinde, hâl ve tavırlarında, hâsılı bütün iş ve davranışlarında belirtilerini gösterirdi.”

Oğlu Hammâd’dan rivâyet edildiğine göre İmâm-ı A‘zam (r.a.) bir gün elbisesini üzerine çekmiş mescidde otururken tavandan, nasıl olduysa, büyük kara bir yılan düşerek doğruca kucağına gelmiş. Fakat bir anda böylesi korkunç bir durum karşısında kendisinde zerre kadar değişme görülmemiş. Hattâ mübârek dizlerini bile açmamış ve “De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası aslâ bize erişmez”154 âyet-i kerîmesini okuduktan sonra sol eliyle yılanı tutup atıvermiştir.

[Sözkonusu âyetin anlamı herkes tarafından anlaşılıp bilinse de, onun öngördüğü şekilde hareket etmeyi herkes başaramaz. İlim ve i‘tikâddan başka bir de hâl vardır. İnsanın kemâli ise bildiğini uygulamak ve inandığı şeyi kendine hâl edinmek, yani i‘tikâdına aykırı ve zıt bir hâlde bulunmamaktır. İşte akıl sağlamlığı, insanın dehşet anında bile yakîn ve irfâna aykırı olan korku ve ıstırâbdan emîn olmayı, ilk sarsma anında bile sabır ve sebât göstererek çeşit çeşit etki altına girmemesine sebeb olan İlâhî ve çok değerli bir cevherdir.]

Yirmi Birinci Bölüm

Ferâsetleri

İmâm-ı A‘zam (r.a.), talebelerinden bir kısmının geleceklerini önceden sezip, ilerideki durumlarını anlatmıştı. Daha sonra her biri hakkında ne söylemişse haber verdikleri şekilde gerçekleşti. Onlardan birisi; İmâm-ı Züfer (rh.a.)’dir ki İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in üstün ferâsetine uygun olarak hareket etti.

Dâvud-ı Tâî (k.s.) da, ferâseti ile hakkında önceden bilgi verdiği kişilerden olup, uzleti seçerek ibâdet köşesine çekilen kimsedir.

[İmâm-ı Züfer (rh.a.) hakkındaki ferâsetlerinin ne olduğu açıkça söylenmemiştir. Muhtemelen bu; İmâm-ı Züfer (rh.a.)’in henüz hadîs ilmiyle meşgûl olmaya başladığı sırada, Ebû Hanîfe (r.a.)’in yoluna girerek kıyâs ve ictihâd mes’elelerinde akrânlarına üstün olacağının keşfedilmesidir. Çünkü İmâm-ı Züfer (rh.a.) hadîs ilmine çok emek vererek hadîs imâmlarının arasına geçtikten sonra fıkıh ilmi tahsîline girişerek İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in meclisinde bulunmaya başlamıştı. Az bir zaman içinde iltifatlarına mazhar olmuş; çok mesâfe katetmiş, hattâ; “İmâm-ı Züfer, kıyâs ile hüküm çıkarmada talebelerimin en âlimi ve en olgunudur” diye O’nun övgüsünü de kazanmıştır. Ya da İmâm-ı Züfer (rh.a.)’in kadılık mesleğine rağbeti olmadığı hâlde, genel isteğe muhâlefet etmeye vicdânının râzı olmayacağını bildiğinden veya bu yoldan her hâlükârda nasîbi olduğunu ilhâm yoluyla anladığından, ileride bu yola (fıkha) gireceğine dâir vermiş olduğu bilgi kasdedilmiş olabilir. Gerçekten İmâm-ı Züfer (rh.a.), bir mîrâs hususundan dolayı Basra’ya gelip mes’eleyi hallettikten sonra belde halkının, kendisinin sohbetine devâm etmeye meyilli olmalarından dolayı orada kalmayı tercîh etmiş, daha sonra da kendisine arz edilen kadılık makâmını kabul etme hususunda seçkinlerin ve halkın berâberce ricâlarını yerine getirerek ölünceye kadar Basra Kadısı olarak kalmıştır.]

İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.) de, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in haber vermiş olduğu gibi Hârûnü’r-Reşîd zamanında başkadılık görevini kabul etti.

Görüştükleri Medîne-i Münevvere âlimleri içinden İmâm-ı Mâlik (r.a.)’in diğerlerinin önüne geçerek kemâl ve refâh içinde olacağına inanıyordu. Gerçekten zamanında yaşayan müctehid imâmlardan hiçbiri ilim ve kemâl bakımından İmâm-ı Mâlik (r.a.)’in yüksek derecesine erişemedi.

Hâfızası güçlü olan kimselerin hadîs toplayıcısı; genelde uzun sakallıların ahmak ve bön olduklarına; uzun boylu olanların içinde akıllıların nâdir bulunduğundan bunların dikkat ve ibrete şâyân olduklarına ilk önce hükmeden İmâm-ı A‘zam (r.a.)’dir.

Kadılık makâmı teklîf edilmek için Süfyân, Mis‘ar b. Kidâm ve Şüreyk (rh.a.e.) ile berâber İmâm-ı A‘zam (r.a.), Halîfe Mansûr’un huzûruna çağrıldığı zaman, yolda giderken arkadaşlarına şöyle dedi: “Ben hakkımızda bir tahmînde bulunayım: Halîfe’nin huzûruna vardığımızda ben bir hîle ile, Mis‘ar da delîlik numarasıyla kendimizi kurtarırız. Süfyân ise oraya varmadan yolda firâr eder. Bu teklîfi içimizde ancak Şüreyk mecburen kabul eder.” Gerçekten de öyle oldu. Yolda giderken Süfyân es-Sevrî (rh.a.) abdest tazelemek için arkadaşlarından ayrılarak su kenârında bulunan bir bahçeye girdi. Muhâfız olarak görevlendirilen asker ise duvarın arkasında bekliyordu. Süfyân, tesâdüfen nehirden geçmekte olan ot yüklü bir gemide bulunan yolculara: “Beni boğazlamaya kasdeden düşmanım şu duvarın arkasına gizlendi; şimdi üzerime hücûm edecek” diyerek -Süfyân (rh.a.), bu sözü “Kim kadı ta‘yîn edilirse, bıçaksız kesilmiştir” hadîs-i şerîfini düşünerek söylemiş olmalıdır- sığınma isteyince, gemidekiler hâline acıyarak Süfyân (rh.a.)’i gemiye aldılar. Gemi bir hayli açıldıktan sonra kendisini bekleyen muhâfız, künyesiyle birkaç def‘a seslendi; cevab alamayınca bahçeye girmek zorunda kaldı. Süfyân (rh.a.)’i bulamayınca, uzaktan görünen gemiye binmiş olması ihtimâlini aklına getireceği yerde, “Anlaşılan kerâmet sâhibiymiş; suyun karşı yakasına geçip gidivermiş” diyerek üzüntü ile geri döndü.

Diğer üç arkadaş Halîfe Mansûr’un huzûruna çıkdıklarında Mis‘ar hemen Halîfe ile musâfaha edip “Ey mü’minlerin emiri! Nasıl geçinirsiniz? Câriyeleriniz iyiler mi? Atlarınız, develeriniz nicedir? Beni kadılık makâmına geçirir misiniz? Kadılık ne iyi şeydir.” yollu münâsebetsiz sözlere başlayınca, Halîfe’nin yanındaki mâbeyincilerinden biri: “Efendim, bu mecnûn olmalıdır.” dedi. Halîfe de onu tasdîk ederek Mis‘ar (rh.a.)’i dışarıya çıkarttı. Ardından Ebû Hanîfe (r.a.)’i çağırdı. Ebû Hanîfe (r.a.) Halîfe’nin yanına gidince: “Ben Nu‘mân b. Sâbit b. Memlûkum. Aynı zamanda esnafım, ipekçilikle uğraşmaktayım. Kûfe halkı benim gibi esnaftan sayılan bir kölezâdenin kadı olmasından hoşnûd olmaz zannederim” dedi. Halîfe de “Pek doğru söyledin” diyerek Ebû Hanîfe (r.a.)’in bu göreve gelmek istememesini kabul etti.

Ardından Şüreyk (rh.a.)’i hiç konuşturmadı. “Senden başka kimse kalmadı” diyerek onun Kûfe Kadısı olmasını emretti. “Efendim, benim unutkanlığım çoktur” deyince: “Günlik155 çiğnemeye devâm edersin” dedi. “Benim biraz hafîfliğim vardır” dediyse de Halîfe: “Hüküm vermek için makâmına oturmadan fâlûze156 pişirtip yersin” dedi. Sonra Şüreyk (rh.a.): “Giden gelen kimi haksız görürsem mahkûm ederim. Ben hatır gönül tanımam” dedi. Halîfe de: “İstersen benim oğlumun aleyhine hüküm ver; senin hükmüne kimse müdâhale edecek değildir” dedi. Bunun üzerine Şüreyk (rh.a.) kaçmak için bir kurtuluş yolu bulamadığından kadılık görevini kabul etmeye mecbûr oldu ve Ebû Hanîfe (r.a.)’in sözü tamâmıyla yerini buldu.

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in ferâsetine dâir meşhûr hikâyelerden biri de şudur:

Bir gün Ebû Hanîfe (r.a.)’in talebelerinden hiçbirisinin tanımadığı bir kişi mescidin önünden geçiyordu. İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Onun yabancı ve ilkokul öğretmeni olduğunu, yeni içinde tatlı bir şey sakladığını zannediyorum” dedi. Araştırdılar, gerçekten öyle birisi olduğu anlaşıldı. Bunu, nasıl anladığı sorulunca: “Sağa sola bakmasından yabancı olduğunu, gelip geçen çocuklara bakınmasından öğretmen ve yeni üzerine sineklerin konmasından da tatlı bir şey taşıdığını anladım” dedi.

Yirmi İkinci ve Yirmi Üçüncü Bölüm

İlginç Sorulara Verdikleri Cevablardan Ortaya Çıkan Üstün Zekâ ve Yüksek Sezgileri

İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.) tahsîlini yaparken bir aralık hastalanınca İmâm-ı A‘zam (r.a.), “Eğer bu çocuk ölürse kendisine halef olacak kimse yoktur” dedi. Bu söz Ebû Yûsuf (rh.a.)’in kulağına ulaşınca, nefsine büyüklük gelerek fıkıh dersi vermeye başladı. Başına birçok insan toplandı.  İmâm-ı A‘zam (r.a.) bu durumu öğrenince, yanında bulunanlardan birine şöyle dedi: “Haydi, Yûsuf’un ders meclisine gidip şu soruyu kendisine sor: “İki dirhem karşılığında temizlemek üzere bir elbiseyi çamaşırcıya teslîm eden kimse, elbisesini istediğinde sözkonusu çamaşırcı önce inkâr edip aradan birkaç gün geçtikten sonra tekrâr isteyince temizlenmiş olarak elbiseyi sâhibine verse, ücreti hak eder mi?” Cevab olarak ne söylerse, duraksamadan hata ettiğini söyle.”

O kişi bu soruyu Ebû Yûsuf (rh.a.)’e sordu. İlk başta “Evet hak etmiştir” diye cevab verdi. Soruyu soran: “Hata ettin!” dediğinde, biraz düşünüp: “Hayır, yoktur” diye cevab verdi. Soruyu soran yine hata ettiğini söyleyince, sorunun nereden geldiğini anlayarak hemen kalktı, Ebû Hanîfe (r.a.)’in huzûruna vardı. İmâm-ı A‘zam (r.a.) kendini görünce: “Seni buraya ancak çamaşırcı mes’elesi getirdi, değil mi?” dedi. Büyük bir mahcûbiyetle “Evet, efendimiz” cevabını verdi. Bunun üzerine Ebû Hanîfe (r.a.) şöyle dedi: “Sübhânallah, henüz daha böyle icâre (ücret) mes’elelerinde cevabdan âciz kalan bir kişi İlâhî Dîn’den bahsederek fıkıh ilminden ders vermeye nasıl cesâret eder? Konuyla ilgili olarak vermiş olduğun cevabların ikisi de yanlıştır. Çünkü bu makâm, etrâflıca açıklamayı gerektiren bir makâmdır. Eğer inkâr ve gasbettikten sonra temizleme işini yapmışsa çamaşırcının ücret istemeye hakkı yoktur. Çünkü bu sûrette icâre sözleşmesinin geçersizliği sebebiyle kendisi için temizlemiş olur. Eğer inkâr etmeden temizlemiş olduğunu isbât edebilirse ücret talebinde bulunur. Çünkü bunu, mal sâhibi için yapmıştır.”

[Mütercim sözü: Bu sorudan başka dört soru vardır ki Eşbâh’ın sonunda zikredilmiştir. Ancak İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in ahlâkının yüceliği gözönüne alındığında bu soruları sormasının anlamı şudur: Bu mes’eleleri İmâm Ebû Yûsuf’a arz etmekten maksâd, onu mahcûb etmek olmayıp belki hocalığa gerçekten ehil olup olmadığını göstermektir. Kendisinden önceden izin alınmasını istemesinin hoca hakkına işaret etmek için olduğu açıktır.]

******

İmâm Ebû Hanîfe (r.a.) bir def‘asında âlimlerin önde gelenlerinin de hazır olduğu bir düğünde bulundu. Düğün sâhibinin iki kızı birden gelin oluyordu. Dâmâd olacaklar da kardeşti. O zamanın âdeti gereği insanlar yemek yemeğe oturmadan zifâf gerçekleşti. Daha topluluk dağılmadan ev sâhibi son derece telâşla oradaki bulunanların yanına gelerek büyük bir hata olduğunu, yani dâmâdların her biri diğerinin zevcesiyle zifâfa girdiğini arz etti. Bunun üzerine Süfyân es-Sevrî (rh.a.) şöyle dedi: “Bu derece telâşa gerek yok. Böyle bir hâdise Sahâbe-i Kirâm (r.a.e.) zamanında vukû‘ bulmuştu. Muâviye (r.a.) Hazret-i Alî (k.v.)’den fetva almak için birini gönderdi. Hazret-i Alî (k.v.), erkeklerin her biri, kendi zevcesi zannıyla diğerinin zevcesini yatağına aldığından, mihrini üstlenmesine ve her zevcenin kendi kocasına iâde olunmasının gerekliliğine hükmetmiş idi.” Orada bulunanlardan hepsi bu cevabı beğendilerse de Ebû Hanîfe (r.a.) sükût etti. Mis‘ar b. Kidâm (rh.a.) “Siz ne buyurursunuz?” deyince, Süfyân (rh.a.): “Bundan başka ne diyebilir ki?” dedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Dâmâdları bana getirin!” dedi. Dâmâdlar huzûruna gelince, her birine ayrı ayrı “Zifâfa girdiğin kadının senin hanımın olmasına râzı olur musun?” diye sordu. Kabul cevabını alınca her birine nikâhlı hanımlarını boşattırarak zifâfa girdiğine nikâh ettirdi ve yeniden bir düğün daha yapılmasını emretti. Bu yaptığından dolayı herkes şaşırıp O’nu tebrîk ettiler. Mis‘ar (rh.a.) hemen kalkıp İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in ellerini öptü ve orada bulunanlara: “Herkesten ziyâde kendisine saygı ve ihtirâm göstermemin hikmetini anladınız mı?” diye seslendi. Süfyân (rh.a.) sükût ile geçiştirip bir şey söylemedi. [Eşbâh adlı eserde Süfyân (rh.a.)’in de İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in alnından öptüğü bilgisi yer alır.]

Uyarı: Süfyân es-Sevrî (rh.a.)’in Hazret-i Alî (k.v.)’den naklederek verdiği hüküm, aslında Ebû Hanîfe (r.a.)’in hükmüne ters değildir. Bunların her ikisi de doğru olup biri, diğerini doğrulamaktadır. Çünkü Süfyân (rh.a.)’in beyân ettiği hükmün esâsını -ki şübhe ile cimâ etmek mihr ödemeyi gerektirdiği için, önceki nikâhı bozmamaktan ibârettir- Ebû Hanîfe (r.a.) inkâr etmiyor. Ancak erkeklerin her biri, zifâfa girdiği kadınlarla yattıktan ve ondan hoşlandıktan sonra zorla elinden çıkarılınca aralarında bir ilişki kalması ve bunun, sonradan artma ihtimâlinin kuvvetle muhtemel olmasından dolayı, ileride gerçekleşebileceği düşünülen uyumsuzluk ve evliliğin bozulması gibi büyük belânın, şimdiden önünü almayı hikmete daha uygun bulduğundan bu şekilde hüküm vermiş ve gereğini yerine getirmiştir.

[Bu konunun açıklaması şu şekildedir: Hazret-i Alî (k.v.)’nun verdiği cevabı İmâm-ı A‘zam (r.a.) de kabul eder. Önceki nikâhın geçerli olması istendiğinde bundan başka cevab yoktur. Çünkü bir kimsenin nikâhlısıyla bir başkasının ilişkiye girmesi nikâh akdini ortadan kaldırmaz. Sahîh akid şübhesi ya da fâsid nikâh türlerinden biri bulunursa, şer‘î hadd de gerekmez, belki mehr-i misl (emsâl mehir) lâzım gelir ki buna ukr 157 denilir. Ancak bu şekildeki kadının iddet çıkarması vâcib olduğundan, esâs kocasına hemen dönebilirse de müddetini tamâmlamadan cinsel ilişkide bulunulması haramdır. Bununla berâber Musannifin dediği gibi bu hâdisede eşler arasında kardeşlik sözkonusudur. Bu hâlde gece gündüz bir yerde ünsiyet sözkonusu olduğundan, önceki nikâhın mahzûrları çoğalıyor. Çünkü adı geçen hususun, hayatlarının sonuna kadar aralarında soğukluk ve düşmanlık sebebi olacağı âşikârdır. Bir nikâhın olduğu gibi bırakılıp bırakılmama hususu ise özellikle erkeğe âid bir keyfiyettir. Kendi meşrû‘ menfaatlerinin en kolay ne yolla korunup güven altında olmasını düşünüp mahzûrdan arınmış görürse, o yolu tercîh edip seçme hususunda her şahsın serbest ve yetkili olduğu açıkça belirtilir. Bu durumda henüz yüzü görülmemiş aynı zamanda kazâzede olmuş bir kadının esâs nikâhını ortadan kaldırıp karşılığında birleşmiş olduğu bir sevgiliyi elden çıkarmamayı her biri büyük bir memnûniyetle kabul ederse tereddüd göstermeden gereği yerine getirilerek mahzûrların tamâmı bertaraf edilir. Çünkü kendisiyle zifâfa girilene nikâh kıyıldığında kadının iddet beklemesine hâcet kalmadığı gibi yukarıda arz olunan soğukluk ve muâşerete uygunsuz hâlin önü alınmış olur. Eşlerin aralarında bu yolda kabullenmenin gerçekleşmesi, Hazret-i Alî (k.v.)’e arz edilmiş olsaydı, şübhesiz bunu onaylardı. Fakat fetva isteyen kimsenin ifâdesinden, hâlihâzırdaki durumun kalmasının gerekliliğini anlamış olduğundan, önceki nikâhın doğruluğunu açıklamakla berâber gerçekleşen hata üzerine gerekli olan hükümleri belirtmekle yetinmiştir.]

Hâşimoğullarından bir kişinin oğlu vefât etmiş, cenâzesinde Kûfe halkının ileri gelenleri ve âlimleri hâzır bulunmuştu. Çocuğun annesi heyecân ve üzüntüsünden dolayı açık saçık dışarıya çıkıp cenâzenin üzerine kapandı. Kocası kadını râzı edip eve gönderemediğinden, dönmezse boş olacağını söylemek zorunda kaldı. Kadın da: “Cenâze namazı kılınmadan önce dönersem bütün kölelerim hür olsun.” dedi. Bu tuhâf durum karşısında herkes şaşırıp kalmıştı. İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’den çıkış yolu soruldu. İmâm-ı A‘zam (r.a.) eşlerin nasıl ne şekilde yemîn ettiklerini yeniden dinledi, hemen ardından yalnız kocaya cenâze namazı kıldırdı, kadına da evine dönmesini söyledi. Bu tedbirle hiçbirine keffâret lâzım gelmemiş oldu. Böylelikle saygısızlık ve mahcûbiyetin önü alındı.

[Herkesin zihnine gelen şu idi: Kadının ancak cenâzenin yıkanıp kefenlemesinden sonra cemâat ile kılınacak cenâze namazına kadar dönmemesi hâlinde köle ve câriyeleri âzâdlıkdan kurtarılabilir. Bu durumda ise talâk gerçekleşirdi. Ebû Hanîfe (r.a.)’in gösterdiği çıkış yolu ile sakıncaların ikisi de ortadan kalkmış oldu.]

Bundan dolayı İbn-i Şübrüme (rh.a.) övgü amacıyla: “Analar sizin gibi oğul doğurmaktan âcizdir. İlmî mes’elelerde sizin için hiç zorluk yoktur” dedi.

Bir kimse, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e gelip kendi evinin duvarında pencere açabilmek için izin istedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.) de, komşusunun mahremiyetine dâir bilgi sâhibi olmamak şartıyla, istediği pencereyi açabileceğini söyledi. Komşusu, zamanın hâkimi olan İbn-i Ebî Leylâ’ya onu şikâyet etti. Anılan şahıs bu işten men‘ edildi. Ebû Hanîfe (r.a.) o kişiye kapı açmasını söyledi. Ancak İbn-i Ebî Leylâ onu da yasakladı. Bunun üzerine Ebû Hanîfe (r.a.): “Duvar senin malın değil mi? Git duvarını yık da yaptırması bana âid olsun” dedi. O kişi duvarı yıkmaya başlayınca tekrâr hâkime şikâyet edildi. Bu def‘a hâkim o şahsa bu işi yasaklamaya hiçbir şekilde bir yol bulamadığını söyleyerek şikâyetçiyi azarladı ve: “Bir adam kendi mülkünü yıkmaya kalkışırsa ben ne yetkiyle bunu yasaklayabilirim?” dedi. Duvar sâhibine de: “Haydi oğlum git, işine bak!” dedi. Şikâyetçi: “Efendim! Bu durumda benim evim tamâmen açılacak. Hani ya bir pencere açtırmıyordunuz?” deyince, İbn-i Ebî Leylâ: “Artık bende tedbîr kalmadı; bu adam, dersi büyük yerden almış, benim hatamı açığa çıkardı” diyerek söze son verdi.

Abdullah b. el-Mübârek (rh.a.) bir gün İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e: “Bir kimsenin iki dirhemiyle, diğer bir kimsenin bir dirhemi karıştırıldıktan sonra, içinde iki dirhem kaybolsa, kalan bir dirhemi nasıl paylaştırmak gerekir?” diye sordu. Ebû Hanîfe (r.a.) şöyle cevab verdi: “Kalan dirhem ikisinin arasında üçte bir ve üçte iki şeklinde paylaştırılır.”

İbnü’l-Mübârek (rh.a.) şöyle söylemiştir: İbn-i Şübrüme’ye rastladığımda sözü geçen mes’eleyi ona da arz ettim. “Bu mes’eleyi bir başkasına sordun mu?” dedi. “Evet, Ebû Hanîfe (r.a.)’e sordum” dedim. Şöyle dedi: “Onun verdiği cevab ikili, birli paylaştırmadan ibâret olmalıdır.” Ben de tasdîk edince: “Fakat bu cevabda hata ettiği âşikârdır. Çünkü kaybolan dirhemlerin birisi, tamâmen iki dirhem sâhibinin malı; diğeri de, ikisinin arasında müşterektir. Geriye kalan dirhemin yarı yarıya paylaştırılması gerekir” dedi. Verdiği cevabı ben de beğendiysem de, Ebû Hanîfe (r.a.) ile karşılaştığımda dedi ki: “Sen İbn-i Şübrüme ile karşılaştın, sana iki dirhemin birisinin, iki dirhem sâhibinin malı olduğu kesindir. Bu sebeble bir dirhem sâhibinin yalnız yarım dirhemi kaybolmuştur. Geri kalan dirhemin de yarısının onun hakkı olması gerekir dedi, değil mi?” Ben: “Evet” dedim. Ebû Hanîfe (r.a.) dedi ki: “Hayır, mâdemki üç dirhem bir yerde karıştı; her ikisinin, dirhemlerin toplamında katılımı gerçekleşmiş, her dirhemin üçte birisi birinin, üçte ikisi de diğerinin malı olmuştur. Bu durumda hangi dirhem kaybolursa, ikisinin de hissesini götürür; hangi dirhem kalırsa, yine bu şekilde ortak kalır.”

Uyarı: Birbirinden belli özelliklerle ayırt edilemeyen şeylerin karışmasının şüyû‘158 şeklinde ortaklığı gerektiğini kabul edenlere göre Ebû Hanîfe (r.a.)’in sözünün anlamı açıktır. Fakat İbn-i Şübrüme’ye göre bu şüyû‘ şeklinde ortaklığı gerektirmeyebilir. Bu durumda kaybolan dirhemlerin ikisinin de bir dirhem sâhibine âid olması mümkün olmadığından, kesinlikle bunlardan birisinin iki dirhem sâhibine âid olması îcâb eder. Diğer dirhemin ise her birine âid olma ihtimâli bulunduğundan, bunun onlardan herhangi birine âid olduğunu söylemek, tercîh imkânı olmayan durumda tercîh yapmak sayılacağından, yarı yarıya bölmek sûretiyle aralarında paylaştırmak gerekir.

[Fakat ortaklığın, malın karıştırılması veya malların karışmasıyla, ya‘ni iki kimsenin mallarını, ayırt edilemeyecek şekilde karıştırmaları, veyahûd bilmeden malların karışmasıyla ortaya çıktığı fıkıh kitablarımızda isbât olunmuş ve Mecelle’nin 1601. maddesi buna göre düzenlenmiştir.]

Ebû Hanîfe (r.a.)’in komşusu olan birisi bir kabîleden bir kızla evlenmek istemiş; ancak gücünün üstünde mihir istenmişti. Durumu Ebû Hanîfe (r.a.)’e anlatarak akıl danıştı. Ebû Hanîfe (r.a.) de istedikleri kadar mihir üzerine evlenmeyi kabul etmesini istedi. Ancak önceden istihâre etmeyi şart koştu. Emre uyarak evlenip gerdeğe girmeyi istediğinde, belirlenen mihri tamâmıyla teslim etmedikçe kızın verilmeyeceği kendisine bildirildi. Yine İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e mürâcaat edip durumu anlatınca, borç bile olsa hemen mihri tedârik edip kızı almaya çabalamasını söyledi ve bizzat kendisi de bir mikdâr borç verdi. Bu tedbîr sâyesinde evlilik gerçekleşti. İmâm-ı A‘zam (r.a.) ona: “Şimdi sen uzak bir yere yolculuk edeceğini onlara söyle bakalım, ne olacak?” dedi. Adam bunu söyleyince tabiî olarak telâşa kapıldılar. Bunun üzerine Ebû Hanîfe (r.a.): “Mâdemki mihri tamâmen teslim etmiştir, zevcesini istediği yere çıkarmaya yetkisi vardır.” dedi.

[Eskiden, mihri tamâmen ödemiş olan kocanın, karısıyla birlikte yolculuğa çıkması yasaklanmazdı. Fakat kendisine güvenmek şart kılınmıştı. Ancak daha sonra gelenler, zevce onaylamadıkça zamanın fesadından dolayı kesinlikle müsâade etmezler. Bu mes’ele geniş olarak Kitabü’n-Nikâh şerhimizde anlatılmıştır.]

Kızın âilesi: “Bizim buna tahammülümüz yoktur” dediklerinde, “Öyle ise almış bulunduğunuz malın hepsini iâde ederek kendisini râzı ediniz” dedi. Dâmâd bu teklîften yüz bularak: “Ben yalnız bununla yetinmem, daha fazla isterim” deyince, İmâm-ı A‘zam (r.a.) şöyle dedi: “Eğer insafın dışına çıkarsan zevcen birine külliyetli bir borç söz verir de sözkonusu borcu ödemedikçe birlikte yolculuğa çıkmanız mümkün olmaz.” Bunun üzerine adı geçen şahıs: “Aman efendim! Bu tedbîri haber almasınlar, sonra bana bir şey vermezler” diyerek kanâata mecbûr oldu.

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in anlayışlarının sür‘atini gösteren şeylerden biri de, verdiği şu cevabıdır:

Bir gün bir kadın huzûruna gelip: “Erkek kardeşim öldü, ardında altı yüz dînâr bıraktığı hâlde benim hisseme yalnız bir dînâr düştü” dedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Mîrâsı ilm-i ferâize159 kim uyguladı?” diye sordu. “Dâvud-ı Tâî (k.s.)” karşılığını alınca şöyle dedi: “Gerçekte senin hakkın da budur. Senin kardeşinin iki kızıyla bir zevcesinden başka annesi ve hemşîresi ve on iki aded erkek kardeşi kalmış değil midir?” Kadın: “Evet” deyince, “Bu hâlde, senin hissenin bir dînârdan fazla olmasına imkân yoktur.” dedi.

[Çünkü ölenin kızları, mîrâsın tamâmının üçte ikisi olan dört yüz dînârı; annesi, altıda bir hissesi olan yüz dînârı; eşi, sekizde bir hissesi olan yetmiş beş dînârı aldıklarında geriye kalan yirmi beş dînâr, “… erkeğe, iki dişinin hissesi kadar…”160 kuralına göre aralarında taksîm edilince on iki erkek kardeşine ikişer dînâr, kız kardeşine de bir dînâr isâbet edeceği apaçıktır. Bu münâsebetle ferâiz ilminde buna mes’ele-i dînâriyye denilir.]

Bir gün İmâm-ı A‘zam (r.a.), kadılık makâmında bulunan İbn-i Ebî Leylâ’nın161 meclisine girdi. İbn-i Ebî Leylâ, hüküm ve kazâdaki mahâretini İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in görmesi için muhâkeme isteyenlere izin verdi.

O sırada bir kişi bir başkasını: “Bana, “Ey zinâ eden kadının çocuğu!” sözüyle iftirâ etti.” diye da‘vâ etti. Hâkim, da‘vâlı kimseye: “Sen ne diyorsun?” deyince, İmâm-ı A‘zam (r.a.) söze karışıp şöyle dedi: Da‘vâlıdan cevab istemeye kalkıyorsun. Hâlbuki da‘vânın gidişinden anlaşılıyor ki bu da‘vâ da‘vâcının annesine âiddir. Acaba da‘vâcının annesi tarafından vekâleti sâbit olmuş mudur?” İbn-i Ebî Leylâ: “Hayır, sâbit olmamıştır” deyince, İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Öyle ise da‘vâcı bulunan zâta önce sor bakalım, annesi hâlâ hayatta mıdır, değil midir?” dedi. Sorulup “Hayır, hayatta değildir” cevabını alınca dedi ki: “Öldüğüne dâir açık delîl ortaya koysun.” Açık delîl ortaya konulunca, hâkim da‘vâlıdan cevab istedi. Ebû Hanîfe (r.a.) “Yine acele ediyorsun, acaba annesinin kendisinden başka vârisi yok mudur?” diye sordu. Soru sorulup “Yoktur!” cevabı alınınca, açık delîl ortaya koymasını istedi. Açık delîl ortaya konunca hâkim yine da‘vâlıya: “Sen ne dersin?” dedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Daha da‘vâcıya sorulacak şeyler vardır; acaba annesi hür müdür, câriye midir? Kezâ müslüman mıdır, gayri müslim midir?” diye sordu. Hür ve müslüman olduğu da‘vâcı tarafından ifâde edilince, bu hususlarda da açık delîl lâzım olduğunu söyledi. Bu hususlarda da açık delîl getirildikten sonra “İşte şimdi da‘vâlıdan cevab sormak zamânı geldi” dedi.

Tâbiînden İmâm-ı Katâde (rh.a.) Kûfe şehrine gelerek, “Helâl ve harama dâir bana ne sorarsanız cevab vermeye hazırım” diye ilân etti. Bu sırada Ebû Hanîfe (r.a.) henüz Hammâd’ın yanında ilim tahsîl etmekte idi, şu mes’eleyi sordu:

“Bir kimse birkaç sene karısından uzak kalsa, sonunda karısına ulaşan ölüm haberi kadına şübhe ifâde edip bir başka erkekle evlendikten ve bir çocuk dünyaya getirdikten sonra ilk kocası ortaya çıkıp çocuğu kabul etmese (nefy-i veled), ikinci kocası ise neseb iddiâ etse, bunların ikisi de mi sözü edilen kadına zinâ iftirâsında bulunmuş olur; yoksa yalnız çocuğu kabul etmeyen birinci koca mı zinâ iftirasında bulunmuş olur?” Bu mes’eleyi anlattıktan sonra, orada bulunanlara: “Eğer bu mes’elenin cevabını kendi re’yiyle verirse, mutlakâ hata eder; bir hadîs rivâyetine kalkışacak olursa yalan söylemiş olur” dedi. Gerçekten de Katâde bu mes’elenin cevabını veremeyerek, böyle bir hâdisenin gerçekleşip gerçekleşmediğini sordu. “Hayır, gerçekleşmemiştir” denilince, “Henüz gerçekleşmemiş hâdisenin cevabını niçin soruyorsunuz?” dedi. Bunun üzerine İmâm Ebû Hanîfe (r.a.) şu cevabı verdi: “Âlimlerin şânı, belânın gerçekleşmesinden önce hazırlıklı olmaları ve olması düşünülen her hâdisenin girişini çıkışını bilip gerektiğinde şaşırıp kalmamaktır.”

Sonra İmâm-ı Katâde (rh.a.): “Neyse, bunu bırakın da bana tefsîrden sorun” dedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Kitabın ilmine sâhib olan biri: “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm.” dedi.”162 âyet-i kerîmesinde zikredilen zât kimdir?” diye sordu. Katâde (rh.a.): “Süleymân (a.s.)’ın kâtibi Âsaf b. Berhıyâ’dır ki o değerli zât İsm-i A‘zam’ı bilirmiş” dedi. Ebû Hanîfe (r.a.): “Acaba Süleymân (a.s.) da İsm-i A‘zam’ı biliyor muydu?” diye sordu. Katâde (rh.a.): “Hayır, bilmezdi” dedi. Ebû Hanîfe (r.a.): “Bir peygamberin zamanında kendisinden daha bilgili bir zâtın bulunması câiz midir?” diye sordu.

Katâde (rh.a.): “Hayır! Ben sizinle tefsîre dâir de mübâhese etmeyeceğim; bana fıkıh âlimlerinin ihtilâf ettikleri şeyleri sorunuz” dedi.

Ebû Hanîfe (r.a.): “Pekâlâ, siz kesinlikle mü’min misiniz?” diye sordu. Katâde (rh.a.): “Ümîdim böyledir”, yani inşâallah mü’minim demek istedi. Ebû Hanîfe (r.a.): “Niçin tereddüdsüz demiyorsunuz?” dedi. Katâde (rh.a.): Cenâb-ı Hakk’ın “Âhiret gününde bağışlamasını umduğum O’dur”163 anlamındaki âyetine uygun olması için” dedi. Ebû Hanîfe (r.a.): “Hazret-i İbrâhîm (a.s.) ile ilgili anlatılan diğer bir âyet-i kerîmeye uygun olarak kesin bir şekilde ifâde etseniz daha iyi olmaz mı? “Rabbim ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” dediğinde, “inanmıyor musun?” deyince de “evet, inandım; fakat kalbim iyice mutmaîn olsun (kansın),” demişti.”164

Bunun üzerine Katâde (rh.a.) ders meclisinden kalkıp hiddetlenerek onlara bir daha hadîs rivâyet etmeyeceğine yemîn etti.165

Şuûru bozuk bir kadını kızdıracak bir söz söyleyip de “Ey zinâkâr anne babanın çocuğu!” şeklinde karşılık alan bir kişinin kadını da‘vâ etmesi üzerine, zamanın hâkimi İbn-i Ebî Leylâ, adı geçen kadına peşpeşe iki def‘a zinâ iftirâsı cezâsını, hem de mescid içinde ayakta iken icrâ ettirmişti. Bunun üzerine Ebû Hanîfe (r.a.): “Bizim hâkim efendi, bu hususta altı yönden hata etmiştir: 1. Deli olan bir kadına Şerîat cezâsı uygulanmaz; 2. Cezânın mescid içinde gerçekleştirilmesi uygun görülmez; 3. Kadına ayakta iken cezâ uygulatmış, hâlbuki kadını oturtmak gerekir; 4. Bir kelime ile bin kişi bile zinâ ithamında bulunsa, cezânın artmasını gerektirmez. Hâkim ise ikillik (tesniye) sîğasına bakarak cezâyı iki def‘a uygulatmış; 5. Bu da‘vâ, da‘vâcının anne babasına âiddir. Hâlbuki onlar hazır olup da‘vâya kalkışmadılar; 6. Cezânın tekrârı durumunda iki cezâ arasında fâsıla bulunması gerekir” diye buyurdular.

Hâkim İbn-i Ebî Leylâ’nın bu husustaki hatasına    İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in i‘kâzda bulunması şikâyet sebebi olmuş; Kûfe Vâlisi’nin emriyle bir müddet fetva vermekten men‘ edilmişti. Daha sonra Îsâ b. Mûsâ tarafından arz olunan mes’elelere verdiği cevablar beğenilerek yine fetva makâmına oturtulmuştu.

[İbn-i Hallikân (rh.a.), sözkonusu suçları sayarken kadının deli (şuûrsuz) olması karşılığında hâkimin hükümet meclisinden henüz kalkmış olduğu sırada kadının sövüp saymasını işitir işitmez, hemen vazgeçmesini söylemiş ve hâkimin Kûfe emîrine: “Burada Ebû Hanîfe (r.a.) isminde bir zât ortaya çıkıp beni hataya düştü diye ithâm ederek benim hükümlerimin aksine fetva veriyor; bu zâtın men‘ edilmesi gerekir” diye şikâyet etmiş. Bunun üzerine Vâlî tarafından İmâm-ı A‘zam (r.a.) fetvadan men‘ edilmiş olduğu sırada: “Kızı bir gün oruçlu iken, “dişlerim arasından çıkan kanı birkaç def‘a tükürdüm, artık tükrük kansız gelmeye başladı; acaba şimdi tükürmeyip yutuversem oruca zarâr verir mi?” diye sormuş. İmâm-ı A‘zam (r.a.) de: “Kızım ben fetva vermekten men‘ edildim; kardeşin Hammâd’a sor” demişti. Ülü’l-emrin emrine itâat etmek Allah (c.c.) katında büyük ibâdet olduğundan, gizli de olsa ülü’l-emre muhâlefet etmeyerek cevab vermekten kaçınması, örnek menkîbelerinden sayılır” diyerek İbn-i Hallikân (rh.a.) O’nu övmüştür.

Ancak yukarıda da anlatıldığı gibi İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in Hammâd’dan başka evlâdı olmadığından, “Kızı tarafından bu şekildeki soru sorulmuştu” demek doğru olamaz. Ancak süt emme yoluyla kızı ya da üvey kızı kasdedilmiş olabilir. Fakat Menâkıb-ı Şemsiyye’de anlatıldığına göre sözkonusu soruyu soran oğlu Hammâd’dır. İmâm’ın cevab vermekten kaçınması üzerine: “Tenhâ bir yerde ifâde etmene engel var mıdır?” dediğinde İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Bizler için tenhâda ve açıklıkta olmak arasında fark yoktur. Ülü’l-emrin emrine itâat etmek, gerçekte Allah (c.c.)’ne itâat etmektir” demiştir.]

Dahhâk166 bir gün Ebû Hanîfe (r.a.)’e: “Hakemeyn olayını câiz gördüğünüzden dolayı tövbe etmelisiniz” dedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Benimle münâzara etmek ister misiniz?” dedi. Dahhâk: “Evet” deyince, İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Ya biz ihtilâf edersek, aramızı kim bulacaktır?” dedi. Dahhâk: “İstediğiniz kimseyi hakem ta‘yîn edebilirsiniz” dedi. Ebû Hanîfe (r.a.), Dahhâk’ın arkadaşlarından birini hakem yaptıktan sonra: “Şimdi siz bu zâtın hakem olduğuna râzı oldunuz mu?” diye sordu. Dahhâk: “Evet, râzı oldum!” deyince, “Öyle ise siz de hakemin birden fazla olmasını kabul etmiş oldunuz” dedi.

İmâm-ı A‘zam (r.a.) bir gün İmâm-ı Atâ’ya “Çoluk çocuğunu o kadarıyla birlikte kendisine verdik.”167 âyetinin tefsîrini sordu. Atâ da “Cenâb-ı Hakk sıhhat verdikten sonra Hazret-i Eyyûb (a.s.)’a âile ve evlâdını ve onların bir katını ihsân buyurmuştur” diye cevab verdi. Bunun üzerine İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Yüce bir Nebî’ye kendi sulbünden olmayan evlâdı vermek olur mu?” diye sordu. Atâ Hazretleri: “Allah sana âfiyet versin, bunun hakkında bir şey işittin mi?” deyince, “Evet, Cenâb-ı Hakk Haz-ret-i Eyyûb (a.s.)’a ehlini ve kendi sulbünden evlâdlarını ihsân buyurduktan sonra, helâk olan evlâdının mükâfaatını dahî ihsân buyurmuştur” diyerek cevab verdi. Atâ hazretleri de bu tefsîri beğendi.

Uyarı: Hazret-i Atâ’nın rivâyet ettiği tefsîrdeki “Çocuklarının bir katını daha ihsân buyurmuşlar” sözünü, hakkında “Bir de elinle bir tutam (bitki) al, onunla vur, andını bozma!”168 anlamında âyet nâzil olan şefkâtli eşleri Rahime’nin de gençlik hâlini iâde ettikten sonra ondan doğan çocuklarına hamletmeye bir engel yoktur. Belki yüce Kur’ân’dan anlaşılacak olan anlam da budur.

[Bu durumda, “Hazret-i Eyyûb (a.s.)’a kendi sulbünden olmayan birtakım çocuk verilmesi lâzım gelir ki ni‘met vermek makâmında zikredilmesi uygun değildir” şeklinde dile getirilen kapalılık ortaya çıkmaz. Özellikle insanın çocuklarının sulbünden ortaya çıkan çocukların -ki torunlardır- ni‘met vermek makâmında sayılmaya değer bir İlâhî ihsân olduğunda şübhe yoktur. Onun için müfessirlerin çoğu, “Cenâb-ı Hakk Hazret-i Eyyûb (a.s.)’ın üzerine binâ yıkılarak ölen çocuğunu ihyâ buyurduğu gibi, onların sayısınca kendi sulbünden ya da o çocuklarının sulbünden doğan erkek ve kız çocukları ihsân buyurdu” derler. Merhûm müellif bu bölümün sonunda, “Menâkıb kitablarındaki hikâyelerin birkısmını, uydurma veya doğrulanamamış bulduğumuzdan terke mecbûr olduk” diyecektir. Bu durumda bu hikâyeyi de terk etmiş olsaydı, isâbet etmiş olurdu.]

Bir kimse İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e şunu sordu: “İlkönce ben, zevcem benimle konuşuncaya kadar onunla konuşmamaya yemîn ettim. Ardından zevcem de, ilk olarak ben söz söylemedikçe benimle konuşmamaya yemîn etti.”

İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Herhangi bir sakıncası yok. Hemen birbirinizle konuşmaya bakın. Her ikiniz de yemîninizi bozmuş olmazsınız” dedi.

Süfyân es-Sevrî (rh.a.) bu cevabı haber alınca kızarak İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in huzûruna geldi ve “Cinsî ilişkinin mübâh olmasına yol açacak bu cevabı nereden çıkardınız?” diye i‘tirâza kalktı. İmâm-ı A‘zam (r.a.) şöyle söyledi: “Mademki kocanın yemîninden sonra hanımı yemîn cümlesi ile kendisine karşılık vermiş, kocanın yemîni yerini bulmuş ve sakıt olmuştur. Bundan sonra koca konuşunca zevcesinin yemîni de sâkıt olmuş olur. Bu durumda hiçbir şey lâzım gelmez.” Bunun üzerine Hazret-i Süfyân: “İlim konusunda size keşfolunan dereceden bizler hep gâfiliz” diyerek İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in ilmî üstünlüğünü i‘tirâf etti.

Abdullah b. Mübârek (rh.a.), İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e şöyle bir soru sordu: “Et pişirilen tencereye bir kuş düşüp ölse, ne lâzım gelir?” İmâm-ı A‘zam (r.a.) talebelerine hitaben: “Bu mes’elenin cevabını siz nasıl bilirsiniz?” buyurdu. Dediler ki: “İbn-i Abbas (r.a.)’dan rivâyet olunduğu üzere etin suyu dökülür; fakat etin kendisi yıkandıktan sonra yenilir.” İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Evet. Düşme, tencere kaynamadan önce gerçekleştiyse böyle olması gerekir. Ancak kaynarken vukû‘ bulmuşsa etin dahî atılması gerekir.” Abdullah (rh.a.): “Acaba niçin?” deyince şöyle cevab verdi: “Kaynar hâlde iken düşerse kuşun pisliği etin içine nüfûz eder, bu sebeble artık temizlenmesi mümkün olmaz.”

[Tavuk türünden olan hayvânların -kesilip içi temizlenmeden- önce tüylerinin yolunması için kaynar suyun içine bırakılması da böyledir.]

Ebû Hanîfe (r.a.)’in talebeleri bu açıklamaya karşı diyecek bir söz bulamadılar.

******

Birisi, gömmüş olduğu bir malın yerini unutup İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e danıştı. Şöyle dedi: “Bu husus fıkha dâir bir mes’ele değildir ki sana yol göstereyim. Fakat git, bu gece sabaha kadar namaz kıl. Elbette hatırlarsın.” O kişi namaza başladı. Daha gecenin bir çeyreği olmadan gömdüğü yer hâtırına geldi. İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e durum aktarılınca: “Ben bildim; şeytân seni bir gece sabaha kadar namaz kılmaya bırakmaz. Fakat sen hatırlayınca, Allah (c.c.)’ne şükür için namazı terk etmemeliydin” dedi.

******

Birisi adamın birine bir şey emânet ettiğini, ancak onun bunu inkâr ettiğini söyleyince: “Sakın o kişinin inkâr ettiğini kimseye söyleme, ben bir def‘a onu çağırtayım.” dedi. Anılan şahıs, huzûruna gelince: “Kadılık makâmına lâyık ve muktedir birisinin seçilmesini benim yapmamı bekliyorlar. Sen rağbet eder misin?” diye sordu. Adam biraz nazlandıysa da gördüğü teşvîk üzerine arzusunu gizleyemedi. El altından İmâm-ı A‘zam (r.a.), emânet bırakan adama: “Şimdi gidip o zâtı gör ve ona: “Zannedersem siz unutmuş olmalısınız; yoksa sizin gibi herkesin güvenini kazanmış zâtlardan hiyânet ve gadr sâdır olur mu? Benim emânetimde şöyle bir alâmet de vardı” şeklinde sözler söyle” diye emretti. Emânetçi, o kişiyle görüşüp bunları söyledi. Adam: “Evet, ben zâten siz gidince hatırladım. Al kardeşim, al işte emânetin. Nasıl olduysa ilk istediğinde bir zihin dalgınlığıma tesâdüf etti. İnsan hâli acayip!” diyerek emâneti eksiksiz olarak sâhibine geri verdi. Sonra sözkonusu makâma yerleştirilmesini ricâ maksadıyla İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e mürâcaat etti. İmâm-ı A‘zam (r.a.) de: “Ben senin değerini iyice bildim. Şimdilik senin ismini söylemeyeceğim. Bakalım belki daha yüksek ve sana münâsib bir makâm ortaya çıkar.” dedi.

******

Bir kimsenin evine hırsızlar girip, mal ve eşyâsını aldıktan sonra, kimseye söylemeyeceğine üç talâkla yemîn verdirdiler. Ertesi gün eşyânın satılığa çıkarıldığını gözüyle gördüğü hâlde sesini çıkaramadı. Varıp İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den fetva istedi. Şu tavsiyeyi aldı: “Köyün reîsinin emriyle bütün ahâlî bir yere toplansın. Sonra, birer birer çıkacakları kapının yanında sen durursun. Her geçen şahıs hakkında: “Senin hırsızın bu mudur?” diye sana sorsunlar. Sıra hırsızlara geldiği zaman susmayı tercîh edersin. Böylece hem yemîninde durmuş olursun, hem de istenilen elde edilmiş olur.”

******

Müezzinlerin kamet etmeden önce öksürüyor gibi hafîf ses çıkarmalarının sebebini soran zâta, “Evet, kamete hazırlandıklarını duyurmak için olmalıdır” cevabını verdi. Hattâ Hazret-i Alî (k.v.)’den, “Hâne-i Saâdet’e gittiği zaman Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e namazda tesâdüf ettiğinde öksürür gibi yaparak kendisine izin verdiği rivâyet edilmiştir.”

******

Bir kimse nikâhını duyurmadan evlendiği eşini inkâr edip doğurmuş olduğu çocuğu kabul etmeyince kadın, hâkim İbn-i Ebî Leylâ (rh.a.)’e mürâcaat etti. Hâkim, sağlam delîl istedi. Kadın: “Velîmiz Allah (c.c.), şâhidlerimiz de melekler olmak üzere nikâh eylemiştir” dedi. Hâkim kadını kovunca, Ebû Hanîfe (r.a.)’e mürâcaat etti. Ebû Hanîfe (r.a.): “Şimdi sen hâkim efendiye git ve ona kocanı çağırtmasını ve ortaya delîl koyacağını söyle. Kocan geldiği zaman ona: “Ben senin eşin değilsem, velî ile şâhidleri inkâr etmiş olur musun?” de.” Kocası bu inkâra cesâret edemeyip nikâhı kabul etti; hâkim de, mihri onun üzerine yükleyip çocuğun da ondan olduğuna hükmetti.

Uyarı: Bundan sözü edilen nikâh, velîsiz ve şâhidsiz icra edildiği hâlde Ebû Hanîfe (r.a.)’in doğru bulduğu hükmü çıkarılmamalıdır. Belki sözkonusu nikâh, ne durumda olduğu bilinmeyen şâhidlerle gizlice gerçekleştirilmiş olduğundan kadın, isbâtına muktedir olamamış, öyle demeye mecbûr kalmıştı. İmâm-ı A‘zam (r.a.), kadının doğru ve erkeğin de Allah (c.c.) korkusu sâhibi bir mü’mîn olması hâlinde işin gerçeğinin ortaya çıkmasına sebeb olacak yolu açıklamıştır. Gerçek de İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in kalbine geldiği gibi ortaya çıkmıştır.

******

Bir kimse tarafından kendilerine yapılan vasiyyetin delîlini dinleyip bunun doğruluğuna hükmetmesini Kadı Abdullah b. Şübrüme’den istediler. Kadı, delîli dinledikten sonra şâhidlerin doğru şâhidlik yaptığına dâir kendisine vasiyyet edilmiş olan İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e yemîn ettirmek istedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Ben vasiyyet esnâsında yoktum, bana yemîn düşmez” dedi. Kadı: “Senin kıyâs ve i‘tibâr ettiğin konular şimdi senden kayboldu.” Yani “Sen bununla ilgili olarak kıyâs edecek bir şey bulamazsın” demek istedi. Bunun üzerine İmâm-ı A‘zam (r.a.) onu susturmak için: “Bir a‘mânın, başını yaran kimseyi belirlemek hususunda şahâdet eden şâhidlerin bihakkın şahâdet ettiklerine dâir yemîn etmesi gerekli midir?” diye sordu. Bunun üzerine kadı müdâfaadan âciz kalıp sözkonusu vasiyyetin doğruluğuna hükmetti.

[Bilindiği gibi kendisine bir şey vasiyyet edilen kimse, vasiyyet sırasında hâzır dahî olsa, mezhebimizde yemîn etmesi gerekmez. Fakat her hâkim kendi mezhebine göre hükmeder. İmâm-ı A‘zam (r.a.) ise konuyu dallandırıp budaklandırmaya gerek görmeyerek yalnız kendisinin bulunmadığı bir durumda gerçekleşmiş olan vasiyyet hususunda, sözkonusu hâkimin mezhebini tashîh etmekle yetinmiştir.]

Yahyâ b. Sa‘îd, Kûfe Kadısı olduğu sırada, Kûfe halkının İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in mezhebini benimsemiş olduklarını görüp garibsedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.) münâzara için İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.) ile İmâm-ı Züfer (rh.a.)’i bu kadıya gönderdi. “İki kimse arasında müşterek bulunan köleyi birisi âzâd etse câiz olur mu?” diye sordular. Kadı: “Hayır, câiz değildir. Çünkü ortağına zarâr vermiş olur. Bu ise yasaklanmıştır” dedi. “Bu şekilde diğeri de âzâd etse ne olur?” diye sordular. Kadı: “Diğerinin âzâd etmesi câizdir” dedi. Her ikisi de: “Bu sözünüzle tenâkuza düşmüş oldunuz. Mademki birincisinin âzâd etmesi geçersizmiş, ikincisinin âzâd etmesi de henüz köle olan şahıs için olduğuna göre, bu nasıl geçerli olabilir?” dediler. Bunun üzerine kadı susup yenilgiyi kabul etti.

******

Leys b. Sa‘d (rh.a.) şöyle der: “Ben Ebû Hanîfe (r.a.) ile ilgili güzel sözler işitirdim. Fakat kendisini görmek nasîb olmamıştı. Bir def‘a Mekke-i Mükerreme’de tesâdüf ettim. Halk, bir kişinin başına toplanıp: “Ey Ebû Hanîfe!” diye sesleniyorlardı. Onun olduğunu tahmîn ettim. Herkes mes’elelerini arz ettiği sırada birisi yanına varıp: “Ey İmâm! Oldukça servet sâhibi isem de, çok mal harcayarak oğluma nikâhladığım kızları, oğlum beğenmeyerek boşuyor. Bu yüzden servetim ve malım azalmakta. Benim için bir çâre söylemenizi istirhâm ederim” dedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.) şu cevabı verdi: “Beğendiği câriyeleri satın alıp nikâhla. Boşarsa malın olarak kalır; âzâd ederse bu geçerli olmaz.”

Leys b. Sa‘d (rh.a.) der ki: “Vallahi verdiği cevabı ne kadar beğendimse, cevablarının sür‘atine de o kadar hayrân oldum.”

******

Hanımının nikâhına şübhe düşen bir şahıs, Şüreyk (rh.a.)’e mürâcaat eder. Şüreyk (rh.a.), şübheden kurtulması için eşini açıkça boşayıp daha sonra ona yeniden geri dönmesini söyler. Süfyân es-Sevrî (rh.a.)’e danıştığında: “Eğer boşamışsam, geri döndüm, dersen, bir şey lâzım gelmez.” dedi. Aynı mes’eleyi İmâm-ı Züfer (rh.a.)’e sorduğunda, “Hayır, bir şeye hâcet yoktur. Talâkın gerçekleştiğini yakînen bilmedikçe sözkonusu kadın senin zevcendir” dedi.

Ebû Hanîfe (r.a.)’e bu cevablar aktarılınca şöyle dedi: “Sevrî, ihtiyât ve takvâ yönünü göstermiş; Züfer de, fıkha uygun olanı söylemiş; Şüreyk’in verdiği cevab ise, “Acaba elbiseme idrâr isâbet etti mi, bilmem?” diyen kimseye cevab olarak, “Elbisene önce işeyip daha sonra yıka!” diyen kimsenin cevabına benzer.”

Uyarı: Adı geçen imâmlara göre gerçekte ihtilâf yoktur. Ya‘ni bir kimse talâkın gerçekleşip gerçekleşmediği hususunda şübhe etse, İcma-i Ümmet’e göre talâk gerçekleşmez. Ancak onlar evlâ olanı araştırıyorlar. Şüreyk (rh.a.) talâkın gerçekleşmiş olmasından sonra talâktan geri dönmeyi (ric‘atı) seçti; çünkü bu durumda geri dönüşün sıhhatinde hilâf yoktur. Ancak talâkın gerçekleşmiş olmasını farz ederek geri dönmek, bazı imâmlara göre sahîh değildir. Süfyân (rh.a.) talâkın gerçekleşmesine bağlanan geri dönüşün sıhhatini gerekli görüp aksini göz önünde bulundurmadı. Onun için önceden talâkın gerçekleşmesine lüzûm görmedi. İmâm-ı Züfer (rh.a.) ise bunların hiçbirine önem vermediğini ortaya koyarak şer‘î hükmün esâsı olan talâkın gerçekleşmemiş olduğuna hükmetti.

Halîfe Mansûr’un hâcibi Rebî‘, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e düşmanlık beslemekte idi. Mansûr’un nazarında İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i ithâm etmek niyetiyle bir gün şöyle söyledi: “Ebû Hanîfe (r.a.) yüce ceddiniz Abdullah b. Abbas (r.a.)’ya muhâlif olarak yemînlerde istisnânın (inşâallah sözünün) berâber söylenmesini şart kılıyor.” İmâm-ı A‘zam (r.a.) buna şu cevabı verdi: “Ey mü’minlerin emîri! Bu Rebî‘ kulunuz, askerinizin boyunlarında bulunan biatinizin hiçbir hükmü olmadığını, onların hepsinin biat sırasında ettikleri yemînleri bozmak için evlerine döndüklerinde “inşâallah” demek yetkisine sâhib olduklarını zannediyor.”

Mansûr kahkaha atıp “Sakın ey Rebî‘, bir daha Ebû Hanîfe (r.a.)’e saldırma!” dedi. Mansûr’un yanından çıktıktan sonra Rebî‘, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e: “Siz beni katlettirmek istediniz” dedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Hayır, belki sen benim katlimi istedin; fakat ben ikimizi de kurtardım” cevabını verdi.

[Dürer ve Gurer’in “Kitabü’l-Îmân” bölümünde yukarıdaki hikâye aktarılmış, fakat Mansûr’un huzûrunda İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e i‘tirâz eden kimse Rebî‘ değil; el-Megâzî’nin yazarı Muhammed b. İshâk (rh.a.) gösterilmiştir. Fıkıh kitablarının tamâmında bu hususa dâir aktarılan “Kim bir hususta yemîn edip “inşâallah” derse, istisnâ yapmış olur. İstisnâ eden kimse yemînini bozmamıştır; ona keffâret de gerekmez” hadîsi ittisâl sûretine tahsîs edilmiştir. Ya‘ni her kim eşine talâk verirse veya bir fiil veya terke dâir yemîn eder de ardından “inşâallah” kaydını ilâve ederse, boşama veya yemîn hükümsüz kalır. Ancak meclisin değişmesinden sonra “inşâallah” demek bizâtihi dönüş olduğu için, yemînler konusunda ise dönüş sahîh olmadığından sözkonusu “inşâallah” demenin faydası olmadığında, önde gelen fakîhlerimiz görüş birliğine varmışlardır. Gerçekte “inşâallah” terkîbi yemînden ayrı olduğu takdîrde mu‘teber olsa şer‘î akidlerin hiçbirisinin geçerli olmaması ve üç talâkın gerçekleşmesiyle tahlîl-i şer‘îye ihtiyâç kalmaması gerekir. Çünkü pişmânlık anında “inşâallah” demek, güç bir şey değildir. Lâzım hâle gelmiş olan şeylerin ise butlânını açıklamaya gerek yoktur. Onun için İbn-i Abbas (r.a.)’nın altı aya kadar “inşâallah” demenin cevâzına dâir nakledilen söz kesinlikle uygulanmamış ve delîl gösterdiği “İnşâallah demedikçe hiçbir şey için “Bunu yarın yapacağım” deme. Bunu unuttuğun takdîrde Allah’ı an”169 âyetinden çeşitli cevablar verilmiştir. Bu konuda Kehf sûresinde bulunan sözkonusu âyetin tefsîrine mürâcaat edilebilir.]

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in düşmanlarından biri, “Bugün ben Ebû Hanîfe (r.a.)’i katlettiririm” diyerek Halife Mansûr’un huzûrunda İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e: “Mü’minlerin Emîri bizden birimizi çağırıp “Şunun bunun boynunu vurunuz!” diye emir veriyor. Acaba bizim böyle bir emrin gerçek sebebini bilmediğimiz hâlde gereğini yerine getirmemiz câiz midir?” diye sordu.

Ebû Hanîfe (r.a.), ilkönce “Mü’minlerin Emîri’nin verdiği emir hak mıdır, bâtıl mıdır?” diye sordu. Karşıdaki: “Hakdır” deyince, “Sen nerede bulunsan hakkı icrâ et, kimseye de sorma!” diyerek onu susturdu ve ardından: “Falan kimse beni bağlayıp ayağıma köstek vurmak istedi, ben de soruyu ters çevirerek onu hiçbir şey söyleyemeyecek hâle getirdim” dedi.

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in komşularından birinin tâvus kuşu çalınmıştı. Şikâyet için gelindiğinde ona bu durumu yaymamasını söyledi ve mahallenin mescidine gitti. Halkın tamâmı toplanınca: “Ey, komşunun tâvus kuşunu çalan kimse! Kuşun tüyleri başında olduğu hâlde mescide gelmeye hayâ etmiyor musun?” dedi. O anda bir şahıs eliyle başını yoklayınca ona: “Komşunun tâvus kuşunu ver!” diye emretti. Gerçekten hırsızlık işi o adamdan çıktığından tâvusu sâhibine iâde etti.

İmâm-ı A‘meş (r.a.) sinirli bir mizâca sâhib olduğundan, her nasılsa bir gün eşini boşadığına şu şekilde yemîn etmiş: “Eğer un zahîresinin tükendiğini kendisine sözle ve kalemle, bizzat veya birisi vasıtasıyla, açıkça veya îmâ ile bildirirse boş olsun.” Bu duruma eşi şaşırıp kalmıştı. Kendisine, Ebû Hanîfe (r.a.)’e mürâcaat ederse bir çıkar yol bulacağı söylendi. Görüşüp olayı anlatınca İmâm-ı A‘zam (r.a.) şöyle dedi: “Çok iyi! Sen de şu saydığın şeylerin hiçbirini yapma. Fakat un tükenince kocan uyurken çuvalı giysisinin ucuna iliştiriver, bir şey gerekmez.”

[A‘meş (r.a.)’in sözünü ettiği şeyler hep sözle bildirilen şeyler grubundan olduğu için fiilî olarak durumu açıklamayı kapsamaz.]

A‘meş (r.a.) bir sabah uykudan kalkıp da boş çuvalın arkasından geldiğini görünce durumun gerçekliğini anlayıp: “Vallahi bu hîle Ebû Hanîfe’dendir. O hayatta iken bize rahat yoktur. Anlayışlarımızın  kıtlığını kadınlara da göstererek bizleri rezîl rüsvâ ediyor” demiştir.

******

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in zamanında bir kimse eşiyle ramazan günü cinsî ilişkide bulunacağına dâir yemîn edince insanlar hayrette kaldılar. Durum İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e bildirilince hiç beklemeden: “Eşiyle birlikte yolculuk edip yolculuk sırasında ilişkide bulunabilir” dedi.

******

Birisi peygamberlik iddiâsında bulunup, müsâade ederseniz yarın size mu‘cizemi gösteririm dedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.) şöyle dedi: “Her kim bundan mu‘cize taleb ederse kâfir olur. Çünkü “Lâ nebiyye ba‘dî”170 hadîsini yalanlamış olur.”

******

İmâm-ı A‘zam (r.a.), oğlu Hammâd’ın annesi üzerine bir başka kadın aldığında, Hammâd’ın annesi: “Eğer bunu üç talâkla boşamazsan seninle konuşmam” der. Bunun üzerine İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in isteği doğrultusunda yeni hanımı bir yabancı gibi güyâ bir mes’ele sormak üzere eski hanımı ile birlikte bulundukları eve gelir. Ebû Hanîfe (r.a.): “Bu evin dışında ne kadar nikâhlım varsa hepsini üç talâkla boşadım.” der. Bunu işiten Hammâd’ın annesi: “Şimdi sizden râzı oldum; bundan sonra i‘tirâz edecek bir husus kalmadı” der. Yeni nikâhlamış olduğu hanımı da orada bulunduğu için onun nikâhına da bir zarâr gelmemiş olur.

******

Bir râfizî Ebû Hanîfe (r.a.)’e “Acaba insanların en şiddetli ve en kuvvetlisi kimdir?” diye bir soru sordu.

O, şöyle cevab verdi: “Bizim görüşümüze göre Hazret-i Alî (k.v.)’dir. Çünkü hilâfet Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)’in hakkı olduğunu bildiği için nefsini zabtedip tartışma çıkarmadı. Ancak size göre insanların en kuvvetlisi, Ebû Bekir (r.a.)’dir. Çünkü, “Hakkı olmadığı hâlde hilâfeti Hazret-i Alî (k.v.)’den kurtardı.” diyorsunuz. Bundan büyük kuvvet mi olur?” Râfizî bu cevab karşısında şaşırıp kaldı.

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e, bir kimse hanımına; “Önce bugün cünüblükten gusül edersen, ikinci def‘a bugün bir vakit namazını terk edersen; üçüncü olarak yine bugün benimle ilişkide bulunmazsan üç talâk ile boş ol!” dese ne yapması gerekir diye sorulmuştu. Hemen şu cevabı verdi: “İkindi namazını kıldıktan sonra ilişkide bulunur; akşam namazından sonra gusül ederek akşam ve yatsı namazlarını kılarsa talâk gerçekleşmiş olmaz.”

******

Bir kimse merdiven üstünde bulunan eşine: “Eğer çıkarsan veya inersen boş ol!” dediğine pişmân olur. “Talâkın gerçekleşmemesi için hîle-i şer‘iyye nedir?” diye İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e sorduğunda şu cevabı verir: “Eğer mümkünse merdiven ile birlikte yere konur ya da birisi kucağına alarak indirebilir.”

Aynı şekilde elinde su bardağı bulunan eşine: “Eğer o suyu içersen veya dökersen, yere bırakırsan ya da bir kişiye verirsen boş olasın” diyen kimseye kurtuluş yolu var mıdır? diye sorulunca: “Evet, bardağın içine bez parçası koyarak suyu sordurur” diye cevab verir.

Yumurta yemeyeceğine yemîn eden kimse, sonradan “Falân kimsenin koltuğunun altında bulunan şeyi yiyeceğine dâir” yemîn etse, o kimsenin koltuğunun altındaki şey de yumurta olsa ne yapabilir? diye sorulunca: “O yumurtaya nişân koyarak yumurtayı kuluçka olan bir tavuğun altına bırakır, sonra o yumurtadan çıkan pilici büyüdükten sonra pişirerek veya suda kaynatıp da suyuyla berâber yer” demiştir.

Uyarı: Bizim mezhebimizde (Şâfiî) bu kimsenin hakkında hîle-i şer‘iyye olarak yapacağı şey, yumurtayı bir şeyle karıştırarak, saffetini giderip (mes’elâ, nâtıfa171 katarak) yemektir. Bu durumda belirtilen şey yenmiş oluyor. Fakat yumurta yok edildiği için örfen yumurtanın yenmesi sözkonusu olmadığından yemîn bozulmuş olmaz.

[İnsanlara hîlelerin öğretilmesi dînen doğru olmayıp belki müftî-i mâcin (hîlekâr müftî) ta‘bîr edilen bu tür kimseler bütün mezheblerce cezâlandırılır. Bu durumda “İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den bu şekilde nakledilen olaylara doğrudur diye bakmak nasıl câiz olabilir?”, diye bir soru sorulacak olursa, cevab olarak şunu söyleyebiliriz:

Mutlak olarak şer‘î hîleleri öğretmek meşrû‘ değildir, denemez. Müftî-i mâcin ünvânı, şer‘î hîleleri açıklayan her kimse için doğru olmaz. Çünkü insanın, düşmanının tezvîrine karşı haklarını koruyup ortaya çıkacak zarârdan korunması için, kendisine çıkış ve kurtuluş yolu araması ve fıkıh ilminde meleke kazanan akıl ve anlayış sâhiblerinin bu çeşit insanlara çâre olması câiz, belki de gereklidir.

Müftî-i mâcin, bâtılın değerini artırıp hakkı yok ederek insanları zarâra sokmak için hîle arayan ve yalan söyleyenlere denir. et-Tâtârhâniyye’de aktarıldığına göre, “Haramdan kurtulmak ve helâle tevessül için ortaya konan hîle ve çıkış yollarını bulmak, Hanefî âlimlere göre ittifâkla iyi bir iştir.” Bu iddiâ için birçok delîl ortaya konulmuştur. Sâd sûresindeki: “Eline bir demet sap al da onunla vur, yemînini böyle yerine getir.”172 âyet-i kerîmesi bunlardan birisidir.

Hazret-i Eyyûb (a.s.)’ın hastalığı esnâsında eşi Rahme’ye müfessirlerin belirttikleri birçok sebebin birinden dolayı canı sıkılıp: “Eğer âfiyet bulursam sana yüz def‘a vurayım” diye nezretmiş bulunduğu için, Hazret-i Eyyûb (a.s.)’a âfiyet ihsân buyurulduğu sırada kendisine son derece doğruluk ve ihlâsla uzun süre hizmetlerinde bulunmuş olan eşine İlâhî bir hafîfletme ve kolaylık olsun diye, “Ey Eyyûb! Eline yüz aded çöpten oluşan bir tutam ot al da, onunla hanımına vur; yemînini yerine getir!” anlamında İlâhî bir hitab geldi. Beydâvî ve diğer büyük müfessirlerin açıkça ifâdelerine göre bu İlâhî ruhsat, şer‘î hadler yeminler ve nezirle ilgili olarak, bizim dînimizde de geçerlidir. “Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) reddedmeksizin anlattıkları takdîrde bize kadar gelmiş olan geçmiş ümmetlerin yolu, bizim için de uyulacak yoldur.”

Doğuştan özürlü bir kimseye şer‘î cezâyı uygulamak gerektiğinde bu cezânın ne şekilde uygulanacağı Peygamberimiz (s.a.v.)’e sorulduğunda: “Yüz çöpten oluşan bir hurma salkımı alınız da onunla vurunuz”173 buyurmuştur.

Fıkıh kitablarında da şu açıklamalar vardır: Mes’elâ, kölesine yüz def‘a vurmaya yemîn eden kimsenin, böyle kolay bir yol seçerek yemînini yerine getirmesi câizdir. Ancak vurulacak âletin vurulan bedene tamâmen temas etmesi ve bir mikdâr acı vermesi şarttır. Çünkü yemînlerin dayanağı, örfî ma‘nalardır. Kur’ân lâfızlarının yüce anlamına tam olarak uygunluk şart değildir. “Darb” lâfzının örfî ma‘nası ise, mutlak olarak bir şekilde bir kimseye acı vermektir. Bundan dolayı hanımına vurmamaya yemîn eden kimse, kızgınlık hâlinde kadının saçını çekmesi ve bir yerini çimdiklemesi veya ısırması ve boğazını sıkması ile de yemînini bozmuş olur. Yûsuf sûresinde yer alan “… İşte biz Yûsuf’a böyle bir hîle öğrettik, yoksa kralın kânûnuna göre kardeşini tutamayacaktı…”174 âyet-i kerîmesinin tefsîrine bakıldığında bu konuyla ilgili olarak birçok faydalı bilgi edinilir. Buna benzer birtakım hadîsler de vardır.

Şimdi işin gerçeği böyle iken ramazân orucuna hanımının talâkını ilişkilendiren kimseden oruç tutsa talâk gerçekleşeceğinden, yolculuk sebebiyle oruç tutmamaya dînen izin verildiğini gizlemek câiz olur mu?

Aynı şekilde oruç keffâretine başlayan kimse, henüz iki ayı tamâmlamadan ramazân ayı giriyorsa, devâm eden orucun kesilerek yeniden başlanmaması için yolculuk yaparak ramazânda da kefârete niyyet ederek dînî rûhsattan istifâde etmesinden dolayı sorgulanır mı?

Ancak zekâtın düşürülmesi için “havelâni havl”175 gerçekleşeceği sırada nisâbın birkaç dirhemini sadaka olarak vermek ya da tamâmen küçük oğluna hibe etmek, sahîh kavle göre câiz değildir. Zîrâ bu hareket zekâtın hikmet ve meşrûiyyet sebebine zıt bir durumdur.

Tenvîrü’l-Ebsâr’da şu bilgi yer alır: Hakk-ı şüf‘ayı (temellük hakkını) düşürmek için el-Eşbâh ve’n-Nezâir’de açıklanan üç hîlenin cevâzına dâir olan İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.) kavliyle fetva veriliyorsa da, zekât mes’elesinde ancak İmâm-ı Muhammed (rh.a.)’in kavliyle fetva verilip miskînlerin hakları heder edilmez. Aynı şekilde bey‘u’l-îne yani devr-i şer‘î, ribâdan kurtulmak için ihdâs olunmuş bir çeşit alış veriştir ki gerçekte bu yolla haramdan kurtuluş gerçekleşir. Ancak sadaka vermekten daha fazîletli olan karz-ı haseni ihlâl ettiğinden harama yakın mekrûhtur.

Sonuç olarak şer‘î hîlelerin bazısı câiz; bazısı câiz değildir. Her hâlde el-Eşbâh ve’n-Nezâir’in “Kitabü’l-Hiyel” kısmına mürâcaat edenler, fıkhın üstünlüklerinden haberdâr olup çok faydalanır ve hîle-i şer‘iyyenin birçok kısımlarını gerektiği gibi fark ederler.]

******

Arkaları birbirine bitişik iki çocuk dünyaya gelip birisi ölünce ikisinin de birlikte defnedilmesinin gerekliliği görüşünde olan Kûfe âlimlerinin aksine İmâm-ı A‘zam (r.a.) şöyle der: “Sâdece ölen gömülüp diri olan kabrin dışında bırakılarak gözetilirse, kısa süre içinde toprağın te’sîriyle ayrılma gerçekleşir.”

Bu şekilde yaptıklarında gerçekten canlı olan, diğerinden ayrılarak yaşamış ve “Ebû Hanîfe’nin âzâdlısı” diye anılmıştır.

******

İmâm-ı A‘zam (r.a.), Hz. Hüseyin (r.a.)’in torunu Muhammed Bâkır (r.a.) ile Medîne-i Münevvere’de karşılaştıkları zaman: “Sen ceddim Resûllullah (s.a.v.)’in hadîs-i şerîflerine kıyâs ile muhâlefet ediyormuşsun” demiş. İmâm-ı A‘zam (r.a.) de: “Hayır efendim! Allah (c.c.) korusun, bunu hiçbir zaman kabul edemem. Oturunuz da anlatayım. Ceddiniz (s.a.v.) hürmetine hepimiz sizlere saygı göstermeye mecbûruz.” Muhammed Bâkır (r.a.) oturunca, İmâm-ı A‘zam (r.a.) de karşısında diz çöküp oturarak şöyle demiştir:

“Acaba erkekler mi daha zayıftır, kadınlar mı?”

“Kadınlar” cevabını alınca:

“Mîrâsda hangisinin payı fazladır?” diye sordu.

“Erkeklerin” deyince:

“İşte ben, eğer kıyâs ile hükmetmiş olsaydım, kadınların payını artırırdım” dedi. Daha sonra:

“Namaz mı daha fazîletlidir, oruç mu?” diye sordu.

“Namaz daha fazîletlidir” deyince:

“Eğer ben re’y ile hükmetsem, hayızlı kadınlara namazı kaza etmeyi emrederdim, orucu değil” diye karşılık verdi. Sonra dedi ki:

“Bevl mi daha pistir, yoksa meni mi?” Muhammed  Bâkır (r.a.):

“Bevl daha pistir” deyince İmâm-ı A‘zam (r.a.) şöyle dedi:

“Eğer ben re’ye uyanlardan olsaydım, meni sebebiyle değil; bevl sebebiyle guslü gerekli kılardım. Ben hadîs-i şeriflere aykırı görüş belirtmekten Allah (c.c.)’ne sığınırım. Gâyem Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in sözlerine hizmet etmektir.”

Bunun üzerine Muhammed Bâkır (r.a.) yerinden kalkıp İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in mübârek yüzünü öptü.

******

Bir yabancı son derece güzel eşiyle birlikte Kûfe şehrine gelip yerleşir. Kûfe ahâlîsinden birisi, eşine alâka göstererek kadını iğfâl eder. Zavallı koca, kadının eşi olduğunu isbâta kâdir olamamaktadır. Onun bu perîşân hâli İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e aktarılır. Hâkim İbn-i Ebî Leylâ ve bazı ileri gelenlerle birlikte yabancının evine giderek, önce diğer kadınların eve girmelerini emreder. Adamın evindeki köpekler, engel olurlar. Daha sonra karısının içeri girmesi emredilince, köpekler kadının yanına gelip yaltaklanmaya başlarlar. Bunun üzerine İmâm-ı A‘zam (r.a.): “İşte, gerçek ortaya çıktı” der. Kadın da gerçeği i‘tirâf etmek zorunda kalır.

Buna benzer bir olay da Hanefî Mezhebi imâmlarından şu şekilde nakledilmiştir: “Erkeğin kadınla halveti gerçekleştiğinde, eğer kocanın köpeği yanlarında bulunursa; halvetin sıhhatine halel vermez. Ancak kadının köpeği bulunursa halvet bozulur ve mihr-i müsemmâ176 teekküd etmez (gerekmez).

******

Vezirlerden İbn-i Hübeyre, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e, üzerinde “Atâ‘ bin Abdullah” kazınmış kıymetli bir yüzük göstererek, ismin başka olmasından dolayı kullanmak istemediğini söyleyince, “Bâ harfinin başını yuvarlatıverirsen “Atâ‘ min ındillah”177 olur” dedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in bu pratik çözümüne şaşıran İbn-i Hübeyre, sıkça görüşmek istediğini ifâde etti. İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Sizlerle görüşmekten ele ne geçer? Yakınlaştırdığınızı meftûn eder, uzaklaştırdığınızı düşkün ve güçsüz edersiniz. Bugünkü durumda Allah (c.c.)’ne hamdolsun sizi gücendirmekle, kaybedildiği takdîrde korkulacak bir şeye sâhib değilim” diye cevab verdi.

İmâm-ı A‘zam (r.a.) bu tür sözleri Kûfe Emîri Îsâ b. Mûsâ’ya ve belki de bizzat Halîfe Mansûr’a bile söylemiş, hiçbirinin, şiddetle arzu ettikleri hâlde, sohbetlerine ve görüşmelerine gitmeye tenezzül etmemişti.

Dahhâk-ı Mervezî178 Kûfe’ye girip katliâm emrini verdiği esnâda, İmâm-ı A‘zam (r.a.) sâdece bir gömlek ve hırka ile onun yanına vararak: “Niçin erkeklerin öldürülmesini emrettin?” dedi. “Mürted olmuşlar da onun için” deyince, şöyle dedi: “Acaba insanların asıl dînleri şimdiki bulundukları dînden başkası olup da mı dönmüşlerdir, yoksa zâten dînleri bundan mı ibâretti?” Dahhâk bu sözü bir daha söylettirdikten sonra, “Biz hata etmişiz” diyerek kılıçlarını kınlarına soktu; insanlar da bundan kurtuldu.

Bir rivâyette hâricîler Kûfe şehrine girdiklerinde (hâlbuki onların re’yi kendilerine muhâlif olan her mezheb sâhiblerini tekfîr etmektir) oranın halkının şeyhi Ebû Hanîfe (r.a.)’dir diyerek önce onu getirtip “Küfürden tövbe et!” dediler. O da: “Ben her küfürden tövbe ediciyim.” dedi.

Biraz sonra tekrâr çağırıp: “İhtimâl ki sen bizim mezhebimizi de küfür sayıyorsun.” dediler. Dedi ki: “Siz bu sözü ilimle mi söylüyorsunuz, zann ile mi?” “Zann ile söylüyoruz.” dediler. Dedi ki: “Ey îmân edenler! Zanndan çokça sakının, zîrâ zannın bir kısmı günahtır”179 âyet-i kerîmesiyle bu zannın günah olduğu kesindir. Günah ise sizin mezhebinizde küfürdür. Bu durumda sizin de küfürden tövbe etmeniz gerekir.”

Haricîler: “Biz tövbe ederiz, sen de tövbe et.” demekten başka söyleyecek söz bulamadılar.

Uyarı: İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i -ona lâyık olmayan şeylerle- noksân göstermeye kalkışan hasedçileri, “Ebû Hanîfe (r.a.) iki def‘a tekfîr edilerek küfürden tövbe ile katilden kurtulmuştur.” derler. Bu ise Kûfe şehrini istilâ eden haricîler tarafından gerçekleşmiştir. Bu durumda sözü edilen olay İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in şânının yüceliğine delâlet eder. Çünkü onlarla delîlli ve isbâtlı münâkaşa edecek kendisinden başka kimsenin bulunmadığı ortaya çıkmıştır.

******

Bir kimse başka birisine bir kese içinde bin altın teslîm ederek: “Oğlum büyüdüğü vakit sen ne mikdâr uygun görürsen veresin” diye vasiyyet etmişti. Çocuk büyüyünce, vâsî yalnızca akçenin kesesine kıyabilir, vere vere onu verir. Kendisine vasiyyet edilen çocuk durumu İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e arz edince, adamı getirterek vasiyyetin ne türlü cereyân ettiğini ve kendisine teslîm edilen akçenin mikdârını i‘tirâf ettirdikten sonra: “Bu durumda bin altını tamâmen çocuğa vermeniz gerekir. Çünkü rağbet ettiğiniz şeyin onlardan ibâret olduğu, onları alıkoymanız ile kesinlik kazanıyor” der.

******

Hadîs âlimlerinden biri İmâm-ı A‘zam (r.a.) hakkında atıp tutuyordu. Ama hanımıyla arasında boşanma ile ilgili bir mes’ele vaki oldu ve bundan da İmâm-ı A‘zam (r.a.) sâyesinde kurtulabildi. Hâdise de şudur: Bu kişi hanımına hitaben: “Bu gece sen benden talâkını ister de ben seni boşamazsam boşayan sen olasın” der. Hanımı da: “Ben de senden bu gece talâkımı istemezsem kölelerim âzâd olsun” der. Sonra pişmân olup mecbûren İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e mürâcaat ederler. İmâm-ı A‘zam (r.a.) hemen kadına: “Sen talâkı iste”, erkeğe de: “Sen “dilersen boş ol!” ibâresiyle talâkı havâle et” dedikten sonra, “Şimdi evinize gidiniz, ikinize de herhangi bir şey gerekmez. Ancak böyle ilim meyvaları taşıyan bir ağacı taşlamaktan dolayı tevbe etmek lâzım gelir.” dedi. Daha sonra adı geçen hadîs âlimi tevbeden başka zevcesiyle berâber İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in beş vakitte duâcısı olmuştu.

******

Bir başkası eşine hitaben: “Eğer tencereye bir mekkûk180 tuz koyarak pişirdiğin yemekte tuz eseri olursa boş olasın.” demiş. Kadın tarafından İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e mürâcaat edildiğinde şöyle demiş: “Çok kolay! Suda yumurta pişirdiğin vakit kocanın dediğinden fazla tencereye tuz koyabilirsin; hâlbuki yumurtanın kabuğu soyulunca yine tuzsuz yenmez.”

******

Dehrîler’den181 bir grup İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in katlini kararlaştırır. Fırsat kollayıp İmâm (r.a.)’in yalnız bulunduğu bir sırada üzerine hücûm ettiklerinde: “Durun! Sizinle yalnız bir mes’eleyi konuşalım da arkasından maksadınız ne ise gerçekleştirin” der. “Söyle bakalım!” derler. İmâm-ı A‘zam (r.a.) şöyle der:

“Mâl ve yükle dolu bir geminin, deniz dalgalarının coştuğu bir zamanda, içinde kaptan ve mürettebâtı bulunmadığı hâlde hiçbir zarâra uğramadan sâhile ulaşıp kurtulduğunu gördük deseler inanır mısınız?”

Hepsi:

“Hayır, inanmayız!” derler. Bunun üzerine İmâm-ı A‘zam (r.a.):

“Siz aklen bunun muhal olduğuna hükmederek, yapılmış ve denize indirilmiş bir geminin behemehal bir çekip çeviren ve güçlü bir kaptana muhtâç olduğunu i‘tirâf edersiniz de, bu koca dünyada kıyısı ve etrâfı zıt, iş ve durumları birbirinin aksi, içinde yaşayanların iş ve davranışları birbirinden bu kadar farklılık gösteren bu âleme hakîm bir yaratıcı ve her şeyi bilen bir müdebbirin müdâhale ve te’sîri olmadığını nasıl iddiâ edebiliyorsunuz?” der. Bunun üzerine hepsi sapık i‘tikâdlarından dönüp kılıçlarını kınlarına koyarlar.

******

Bir gün Ebû Hanîfe (r.a.)’e bir kimse gelip bin dirhem alacağı bulunan bir kişinin borcunu inkâr ettiğini, bu hususta yemîn etmeye hazır olduğunu, kendisinin ise yalnız bir şâhidinin bulunduğunu arz eder. Adamın sözünde sâdık olduğunu bilen İmâm-ı A‘zam (r.a.), o şâhidin huzûrunda güvendiği bir kişiye sözkonusu akçeyi hîbe etmesini, daha sonra hîbeyi kabul eden kişinin sözü edilen borçludan da‘va ederek asıl şâhid ile berâber alacaklının kendisinin de şâhidlik etmesini söyler. Bu durumda hîbeyi kabul eden adamın, yeni sâhib olduğu akçenin henüz o borçlunun zimmetinde bulunduğuna, asıl mal sâhibinin şâhidliği de sahîh olup tanıklık yaptığından, hâkim belirtilen akçenin sâbit olduğuna hükmetti.

Bu konu son derece geniştir. Fakat anlattıklarımız yeterli olur. Bu hususta anlatılan kıssa ve hikâyelerin bazılarının gerçek olmadığı hususunda şübhe bulunduğundan, bunlar kitaba alınmamıştır.

[Müellifin aktarmadığı hikâyelerin içinden İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in üstün ferâset ve keskin zekâsına delîl olan son derece lâtif şu iki yararlı hikâyeyi aktarmayı uygun gördük:

İmâm-ı A‘zam (r.a.) bir gün talebeleriyle müzâkere şeklinde ders okuduğu esnâda bir A‘râbî182 (çölde yaşayan Arab) gelip: “Ey İmâm! Bir vav ile mi olacak, iki vav ile mi?” diye sordu. İmâm-ı A‘zam (r.a.): “İki vav ile” dedi. O kişi: “Bâreka’llahü fîke kemâ bâreke fî lâ ve lâ”183 deyip oradan uzaklaştı. Talebeleri ne soru ve cevabdan, ne de bu duâ cümlesinden bir şey anlayamadıklarından durumu soruşturunca İmâm-ı A‘zam (r.a.) şöyle dedi:

Teşehhüdü sordu. “et-Tehıyyâtü lillahi ve’s-salevâtü et-tayyibâtü” diye, Abdullah b. Abbas (r.a.)’nın rivâyet ettiği gibi, bir vav ile mi okumak daha fazîletlidir, yoksa Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.)’in rivâyet ettiği üzere, “ve’s-salevâtü ve’t-tayyibâtü” diyerek iki vav ile mi okumak daha fazîletlidir?” demek istedi. Ben de: “Evet, bize göre en uygunu: İbn-i Mes‘ûd (r.a.)’in rivâyeti olup iki vav ile okumalısın” deyince, şübhesi bertarâf oldu ve bana “âyet-i kerîme”de184 zikredilen “Zeytin ağacının berekâtı gibi hayır ve bereket sâhibi olasın” diye duâ etti.

******

Yine bir gün İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in huzûruna örtülü bir kadın gelip büyük bir mahcûbiyetle bir tarafı al, diğer tarafı sarı renkli güzel bir elmayı önüne koydu. İmâm (r.a.), herhangi bir soru sormadan elmayı ikiye bölerek içini kadına gösterdi. Edeble sormuş olduğu sorunun cevabını vermiş oldu. Kadın hemen evinin yolunu tuttu.

Ders meclisindeki talebeleri cereyân eden konuşmadan bir şey anlamadıklarından, işin gerçeğini öğrenmek istediler. İmâm-ı A‘zam (r.a.), suâli soran kadının, hayızdan kurtulup kurtulmadığından şübhe edip kuruntuya kapıldığını, kendinden bazı günler kan, bazen de sarısu geldiğini, bu ikisinin birden hayız olup olmadığını öğrenmek istedi. Ben de elmanın içini göstererek bunun gibi beyaz su görünmedikçe temiz olmayıp hayız durumu sayıldığını anlattım” dedi.]

Yirmi Dördüncü Bölüm

Yumuşak Huyluluğu ve Bağışlayıcılığı Sebebiyle İntikam Almak Gibi Bir Duyguya Kapılmamaları, Hakk ve Hukûka Son Derece Özen Göstermeleri

Yezid b. Hârûn (rh.a.) şöyle anlatır: “Ben Ebû Hanîfe (r.a.)’den daha halîm kimse görmedim. O, fazîlet ve dîndârlığına; vera‘, dilini muhâfaza, mâlâya‘nîyi terk gibi güzel hasletleri de eklemişti.”

Bir gün birisi İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e dil uzatıp: “Sen zındıksın!” gibi sözlerle Hazret-i İmâm (r.a.)’i rencîde etti. Fakat karşılığında: “Allah seni bağışlasın; çünkü Rabbim bilir ki sen yanlış söylüyorsun” demekten başka söz söylemedi.

Abdürrezzâk (rh.a.) de şöyle anlatır: “Ebû Hanîfe (r.a.)’den daha hilim ve vakâr sâhibi kimse görmedim.” O’nunla Hayf Mescidi’nde iken Basralı hacılardan câhil bir kişi kendilerine bir mes’ele sorar. Vermiş olduğu cevabı Hasan-ı Basrî (rh.a.)’in cevabına muhâlif görünce uygunsuz sözler söylemeye yeltenir. Bunu gören halk bağırıp çağırarak o bilgisiz kişinin terbiyesini vermek ister. İmâm-ı A‘zam (r.a.) ise halkı yatıştırır. Bir müddet mübârek başını eğer, sonra şöyle der: “Hasan-ı Basrî (rh.a.) bu mes’elenin cevabında hata etmiş; Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.), Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’den rivâyet ettiği hadîs-i şerifte isâbet etmiştir.”

Bazen şöyle derdi: “Ben kimsenin hakkını inkâr etmem ve ömrüm boyunca nefsime âid hususlarda kimseye cezâ vermiş değilim. Hiçbir kimseye eziyet, la‘net veya hîle ile benden bir kötülük ulaşmamıştır.”

“Süfyân es-Sevrî aleyhinizde söz söylüyor.” denildiğinde: “Eğer söylerse Allah (c.c.) bağışlasın. Ben onun, iyiliğini bildiğimden, medih ve övgüsünde bulunmaya mecbûrum” demiştir.

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in esnâftan bir komşusu vardı. Her gece eğlenip iyice sarhoş oluncaya kadar şu beyti okurdu:

Edâûnî ve eyye feten edâû

Li yevmin kerîhetin ve sedâdi sugrin 185

Bunun kulağı tırmalayan nağmesi, geceleri ihyâ etme âdeti olan İmâm (r.a.)’i rahatsız edeceği tabiî bir durum iken, sabır ve tahammül gösterirdi. Sonraları bir iki gece adamın sesi işitilmez oldu. Soruşturduğunda hapse atıldığını haber aldı. Bunun üzerine bizzat kendisi varıp Kûfe emîrinden serbest bırakılmasını ricâ etti. Emîr de İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e hürmeten o kişiyle berâber onun tutuklandığı geceden beri hapsolunan zavallıların hepsini salıverdi. İmâm-ı A‘zam (r.a.) evine gelerek atından indiği sırada o adam hapisten kurtulup  yetişti. Hazret-i İmâm (r.a.): “Hele biz seni kaybetmedik değil mi?” demesi üzerine: “Hayır efendim, komşuluk hakkına tam olarak riâyet ettiniz” dedi ve hemen tövbe ederek İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in ders halkasına devâma başladı ve bu sâyede fakîhler zümresine katıldı.

İmâm-ı A‘zam (r.a.), dost ve arkadaşlarına dostluk ve yardım hususunda son derecede titizlik gösterirdi. Hattâ üzerlerine sinek konduğunu görse içine dert olurdu. Bir gün talebelerinden birisinin damdan düştüğünü haber aldı. Ağlayıp sızlayarak onun evine gitti ve: “Mümkün olsa bütün ağrı ve sızısını üzerime alırım” dedi. Talebesi iyi oluncaya kadar her sabah ve akşam onun ziyaretine giderdi.

Birisi gelip: “Ey İmâm! Senin yazını taklîd ederek adınıza yazmış olduğum bir mektûb ile falân kimsenin dört bin kuruşunu aldım” dedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Üzülecek bir durum yok. Bu şekilde faydalanmanız mümkün olduğu takdîrde benden çekinmeyiniz” dedi. (Bu sözde, aslında, böyle bir muâmelenin uygun olmadığına işaret vardır.)

Ebû Muâz (rh.a.) şöyle demiştir: “Ebû Hanîfe (r.a.) benim Süfyân es-Sevrî’ye karşı olan münâsebetimi ve ona karşı şübhelerimi bildiği ve aralarında çoğunlukla akrânlar arasında olan rekâbet bulunduğu hâlde, kendisine her ne için mürâcaat etmişsem halletmiştir. Ayrıca birçok lûtuf ve iltifâtlarını gördüm. Çünkü o yüce bir ahlâka sâhib olup gâyet hakbilir bir kişi idi. Hilm ve vakârına diyecek söz yoktu.”

Bir gün ders okuturken terbiyesiz bir adam İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e sövüp saymaya cür’et ettiği hâlde onun sözüne aslâ iltifât etmedi. Talebelerinin de o terbiyesiz insana karşı söz söylemelerine izin vermedi ve ders anlatmaya devâm etti. Sözü edilen adam dersi bitirip kalkmalarından sonra İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in ardına düşerek münâsebetsizliğe devâm etti. Bu durumda dahî karşılık vermeyerek büyük bir vakârla evinin önüne vardı ve: “İşte evime giriyorum, söyleyecek bir sözün daha varsa onu da söyle, içinde kalmasın.” dedi. Bunun üzerine adam mahcûb olarak susmak zorunda kaldı.

Cürcânî (rh.a.)186 şöyle der: Ebû Hanîfe (r.a.)’e çocuk yaşlardaki talebelerinden biri, bir mes’ele sormuştu. Verilen cevabı beğenmeyip “Zannımca hata ediyorsunuz” dedi. Ben de çocuğa hitaben: “Böyle yüksek dereceli bir hocaya ta‘zîm etmek gerekirken niçin edeb dışı harekette bulunuyorsunuz?” dedim. İmâm-ı A‘zam (r.a.) bana yönelerek: “Bunları kendi hâllerinde bırak. Çünkü ben kendi şahsıma yönelik kusurlarında dâimâ müsâmaha etmekte olduğumdan, böyle alışmışlardır” dedi.

Meclislerinde Züfer, Dâvud-ı Tâî, Kâsım b. Ma‘n (rh.a.e.) gibi talebeleri toplanarak fıkhî mes’elelerle ilgili müzâkere ettikleri zaman sesler yükselirdi. Fakat İmâm-ı A‘zam (r.a.) söze başladığı vakit hepsi susar, O’nun değerli sözlerini dinleyerek kaydederler ve şübheleri tamâmen giderdi. Bir başka mes’elenin tartışılmasına geçilir o da      neticeye bağlanırdı.

İmâm-ı A‘zam (r.a.) annesinin gönlünü hoş tutmaya çok özen gösterirdi. Hattâ İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.)’den nakledildiğine göre annesi şübheye düştüğü bir mes’eleyle ilgili İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in verdiği cevaba kanâat etmeyip avâma va‘z etmekle meşhûr olan Ömer b. Zerr’in va‘z meclisine gidip cevabı ondan soruşturmak gerektiğini söylerdi. İmâm-ı A‘zam (r.a.) hemen annesini, bir merkebe bindirip birlikte onun yanına giderlerdi. Bazen de yalnız kendisinin gidip o vâizden cevab almasını emrederdi. İmâm-ı A‘zam (r.a.) annesinin emrine uyarak gidip vâize o mes’elenin cevabını sorardı. O da: “Ey İmâm! Sizin böyle şeyleri bize sormanızda bir anlam yoktur” diye şaşkınlığını dile getirince İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Annemin emri üzerine sormaya mecbûr oluyorum” derdi. Bunun üzerine Ömer b. Zerr: “Pekâlâ, doğru cevab ne ise siz söyleyin, sonra ben size bildireyim” der ve İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in açıkladığı şekilde anlatırdı. O da annesine gelerek “İbn-i Zerr dediğiniz kişi de benim gibi cevab veriyor, artık kalbin müsterîh olsun anneciğim” derdi.

Bir def‘asında da annesi İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e bir mes’ele sordu; ancak onun verdiği fetva ile tatmîn olmayıp yalnız Ebû Zür‘a adındaki kassâsın187 vereceği cevabla mutmaîn olacağını söyledi. İmâm-ı A‘zam (r.a.) annesini adı geçen kassâsın yanına götürerek mes’eleyi sordu. Adam da: “Ey İmâm! Siz daha fakîhsiniz, benden iyi bilirsiniz” dedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Evet! Ben şu şekilde cevab veriyorum. Fakat sizin cevabınızı istiyor” dedi. Ebû Zür‘a’nın: “Oğlunuzun cevabı doğrudur” demesiyle annesi iknâ olabildi.

İmâm-ı A‘zam (r.a.), hocası Hammâd için şöyle söylemiştir: “Hammâd vefât ettiği günden beri kıldığım her namazın arkasında anne ve babamla birlikte ona da duâ ederim. Diğer hocalarımı, hattâ kısa bir süre ders aldığım kişileri bile hayır duâ ile anmaktayım. Ömrüm boyunca Hammâd’ın evine ayağımı uzatmış değilim.” Hâlbuki onun evi yedi mahalle ileride imiş.

İmâm-ı A‘zam (r.a.) hakkında Muâfâ el-Mevsılî şöyle demiştir: “Onda on haslet bir araya gelmişti. Bunlardan yalnız birisi her kimde bulunsa yüce saâdeti elde edeceği muhakkaktır. Bunlar: Takvâ, hâlis niyyet, iffetlilik, insanları idâre etme, samîmi dostluk, fazîletlere özen, sürekli tefekkür, isâbetli söz söyleme, zayıflara yardım.”

[Kitabın aslında sözkonusu hasletler bu şekilde sayılarak bir haslet sehven terk edilmiştir. O da gerçek zühd yani fânî zevkleri terk ederek hürriyeti elde etme hasletidir. Çünkü gerçek zühdde dünya hayatı küçük görülür ve Hazret-i Mevlâ’nın Cemâli’ni arzulama esâstır. Böylece zühd diğer güzel hasletlerin ortaya çıkacağı bir menba olur. Kitabın müellifi burada Züfer, Abdullah b. el-Mübârek ve Ebû Yûsuf (rh.a.e.)’den İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in üstünlükleriyle ilgili başka sözler naklediyorsa da, onlar bir noktada tekrâr içerdiğinden, bunlarla yetinmeyi uygun gördük.]

Yirmi Beşinci Bölüm

Kendi Kazançlarıyla Geçinerek Aslâ Hediye Kabul Etmemeleri

Tevâtür yoluyla nakledildiğine göre Ebû Hanîfe (r.a.) hazz188 ticâretiyle uğraşarak bu san‘attaki mahâretinden dolayı kimseye muhtâc olmayan bir ömür sürmüştür. Kûfe’de ticâret merkezi olan dükkânında kendileri otururdu. Birçok ortağı olup mal almak için değişik ülkelere onlar sefer eder, elde edilen kazancın fazlasını Allah (c.c.) yolunda dağıtır; “Cömertlik ve Sehâveti” bölümünde açıklandığı gibi önde gelen âlimleri ve talebelerini dâimâ nefsine tercîh ederek mürüvvetini gösterirdi. Ticâret kazancıyla yetinir, zamanının halîfe ve emirlerinden ihsân ve hediye kabul etmezdi.

Birkaç kez Halîfe Mansûr’un hediyesini kabul etmek durumunda kalmış, ancak onları biriktirmiş ve bir gün halîfeye otuz bin dirhem hâlis gümüş sikkeyi: “Ben Bağdad’da garîb bir kimseyim. İnsanların emânetlerini muhafaza edecek yerim yoktur. Bunlar Beytülmâl’de dursun” diyerek güzel bir yolla iâde etmiş. Hattâ öldüğünde olayın gerçek yüzü anlaşılarak Halîfe Mansûr: “Ebû Hanîfe (r.a.) bizi aldatmış.” diye şaşkınlığını ifâde etmiştir.

Bir def‘asında da adı geçen halîfe ile eşi arasında düşmanlık ortaya çıktı. Eşinin arzusu üzerine Ebû Hanîfe (r.a.) hakem ta‘yîn edilmişti. Kendisi, perde arkasından dinlediği hâlde, Halîfe: “Nikâhla kaç hâtunun bir arada bulunması câizdir?” diye sorunca, İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Dört” cevabını verdi. “Câriyelerden kaç?” deyince: “Dilediği kadar” dedi. “Bu sözün aksine inanan var mıdır?” deyip İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Hayır” deyince eşine hitaben: “Şerîat’ın hükmünü işitiyor musun?” dedi. Bunun üzerine İmâm-ı A‘zam (r.a.) şöyle dedi: “Ey mü’minlerin emîri! Fakat bu dediğimiz hep kadınlar arasında adâlet edebilenler içindir. Çünkü Allahü Te‘âlâ: “Haksızlık yapmaktan korkarsanız, bir tane alın!”189 buyurmuştur. Şerîat’ın edebiyle edeblenmek herkese lâzımdır.” Bunun üzerine Mansûr susmayı tercîh etti. İmâm-ı A‘zam (r.a.) oradan ayrıldığında eşi tarafından güzel hediyeler takdîm edildiyse de kabul etmeyerek: “Ben yüce dînin gereğini açıkladım. Kimseye yakın olmak ve dünyalıktan faydalanmak istemedim.” dedi.

Yirmi Altıncı Bölüm

Elbiseleri ve Güzel Görünüşleri

Kıymetli ve temiz elbiseler giyer ve hep güzel görünürdü. Bazen otuz dînâr değerinde elbise giydiği olur, başına uzun kavuk takar ve güzel kokular sürünürdü. Hattâ güzel kokular uzak yerden hissedilirdi. Sincâb ve samûr kürkleri vardı. İlim tahsîl eden talebelere dâimâ temiz ve güzel elbise giyerek vakârlarını gözetmelerini; âlimlerin insanların nefretini çekecek görüntü ve davranışlardan son derece kaçınmalarını öğütlerdi.

Yirmi Yedinci Bölüm

Edeb ve Hikâye Kitablarında Aktarılan Âdâb ve Hikmetle İlgili Bazı Özlü Sözleri

Ebû Hanîfe (r.a.)’in çoğu kere şu beyti söyleyerek bundan etkilendiği anlatılır:

Kefâ huznen en lâ hayate henîeten

Ve lâ ‘amele yerdâ bihi’llahü sâlihan

Anlamı: “Ne tam sefâ içinde bir hayat sürebildik ne de Hakk’ın rızâsına uygun sâlih ameller yapabildik. Bu da bizim için keder ve hüzün olarak yeter.”

“Dînî ilimlerle ilgili konuşup fetva verenler, şâyed Allahü Te‘âlâ’nın kendilerine: “Benim dîn ve şerîatımda ne türlü hükmedip fetva verdiniz?” diye sormayacağını zannederlerse, gerek yüce dînin, gerekse üzerlerine yüklenilen vazîfelerin önemini kavramamış olurlar.”

“Vaktinden önce yöneticilik almaya teşebbüs eden zelîl olur.”

“Meclis âdâbından nasîbsiz olanlar, dînî ilim ve güzel ahlâk sâhiblerini değerlendiremezler.”

“Günah işlemeyi, önceleri hamiyyet ve mürüvvetim sebebiyle zillet görerek terk ettimse de, daha sonra bu bende dînî bir görev hâlini aldı. İlim ve ma‘rifet, bir insanı haramları işlemekten alıkoymazsa; o kimse, hüsrâna uğrayanlardan olur.”

“Yeterli olanla yetinip münâsebetleri azaltarak hislerini toplayan kimse fıkhî mes’eleleri çok kolay öğrenir.”

“Eğer büyük âlimler, Allah (c.c.)’nün velî kulları değilse; Allahü Te‘âlâ’nın velî kullarının bulunmaması gerekirdi. Bu durumda câhiller Allah (c.c.)’nün velî kulları olamazlar.”

“İlmi, dünyayı elde etmek maksadıyla öğrenen, onun bereketinden mahrum kalır. Bu tür insanlar ilimde tam olarak derinleşemeyeceğinden, başkaları onun ilminden pek fazla yararlanamaz. İslâm Dîni’ni korumak niyyetiyle ilim öğrenenlerin ilmi artar ve onun inceliklerine vâkıf olur. Ayrıca onların ilminden yararlananlar çok bulunur.”

“Hadîs ilminde uzmanlaşıp da fıkıh ilmini öğrenmeyenler, ilâçları ve şifâ için gerekenleri topladığı hâlde doktora mürâcaat etmeden kullanmaya güçleri yetmeyen kimselere benzerler.” (Çünkü hadîs-i şerîflerden şer‘î hüküm çıkarmak müctehidlerin yapacağı bir iştir. Diğerlerinin ise fıkıh ilminde açıklanan mes’eleleri iyice öğrenip yazıya geçirmeleri gerekir.)

“Kendi değerini bilip i‘tibârını gözeten kimsenin nazarında dünya değersiz ve her sıkıntısı önemsizdir.”

“Sözünü kesene karşılık verme, o kimsede ilim ve edeb arama.”

“Hazret-i Alî (k.v.) ile harb edenlerden, şübhesiz ki   Hazret-i Alî (k.v.) daha haklıdır. Eğer Hazret-i Alî (k.v.)’nun onlar hakkındaki dînî uygulamaları güvenilir rivâyetlerle bize ulaşmasaydı, muhâlifler ve isyânkârlar hakkında nasıl muâmele edilmesi gerektiğini bilemezdik.”

“Önemli bir işi araştırmak istediğin zaman çok yemek yeme ki aklın zayıflık göstermesin.”

Ebû Hanîfe (r.a.), İbrâhîm Edhem Hazretleri’ne şöyle dedi: “Yâ İbrâhîm! Senin ibâdet hususundaki başarın yerindedir. Fakat ibâdetin başı ve dînî işlerin olgunluğu ilimle olduğundan, onu da çok değerli tutmalısın.”

Yanında insanların aleyhinde sözler konuşulmaya başlanınca: “Halkın hoşnûd olmayacağı sözleri terk edin. Hakkımızda hoşlanılmayan sözleri konuşanları Hazret-i Allah (c.c.) afvedip bağışlasın ve güzel söz söyleyenleri lûtuf ve ihsâna eriştirsin. Sizler Allah (c.c.)’nün dîninde fakîh olmaya bakın ve insanları seçmiş oldukları hareket çizgisi üzerine bırakın, bir gün olur Allah (c.c.) onları size muhtâc eder.” dedi.

Bir gün sabah namazından sonra birçok mes’eleye cevab verir. Bunun üzerine: “Bu vakit, ancak hayır söz söylemek ve yüce Allah (c.c.)’u zikirle meşgûl olmak zamanı değil midir?” denildiğinde, şöyle der: “Bu helâldir, şu haramdır diye dînî hükümleri açıklamaktan daha hayırlı söz olur mu? Allahü Te‘âlâyı tenzîh etme yolunu anlatıp insanları suç ve haramlardan sakındırıyoruz. Bu da Allah (c.c.)’u zikir değil midir? Dağarcığında zahîresi kalmayan yolcunun yaşayamadığı gibi, ilmi bulunmayan âbid de gayretinin karşılığını göremez.”

Hazret-i Alî (k.v.) ve Muâviye (r.a.) arasında vuku‘ bulan savaşlar ve Sıffîn Vak‘ası’nda öldürülenlerin durumu kendisine sorulunca, şöyle cevab verdi: “Ben Hakk’ın huzûruna varacağım zaman söylediğim sözlerden ve gıyâben vermiş olduğum hükümlerden sorgulanmaktan korkarım. Ancak sükût ettiğim takdîrde, niçin sustuğumu Rabbim’in sormayacağını bilirim. Çünkü herkes vazîfesini yerine getirmekle mükelleftir. Biz de onunla meşgûl olalım. Zann ile hüküm ve amel edenlere şaşarım. Cenâb-ı Hakk “İyice bilmediğin şeye uyma, onu iyice öğrenmek için güzelce çalış”190 buyurmuştur.

Uyarı: İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in bu sözleri şöyle anlaşılmalıdır: Müctehid olmayanların, akâidde ya da fer‘î amellerde müctehidlere uymayıp zann ile amel etmelerini kınamaktır. Çünkü anılan âyet bunların hakkındadır. Ancak büyük müctehidlerin ve onları taklîd edenlerin, amel hususunda zann ile yetinmeleri câiz, belki vâcibdir. Hattâ bu zann yakîn menzilesinde kabul edilir. Zann, sâdece hüküm çıkarma konusunda bulunur.

Güç bir mes’elenin halline dâir vermiş olduğu doğru cevab, son derece beğenilmiş: “Siz sağ oldukça Kûfe diyârı, feyiz merkezi olup hayır ve bereketiniz her tarafa yayılacaktır.” denilince, şu beyti okumuştur:

Haleti’d-diyâru fesüddü191 gayre müsevvedin

Ve mine’l-‘inâi teferrüdî bi’s-sûdedi

Ma‘nası: “Memlekette kemâl sâhibleri kalmadığından, önderlik vasfına sâhib olmadığım hâlde bu şekilde anılıyorum. Önderliğin yalnızca bana kalışı, güçlük ve zorluk veren şeylerdendir.”

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in âlimlerin ilmi yaymaya borçlu olduklarını, ancak zihinleri meşgûlken kendilerine mürâcaat olunduğunda hemen cevab vermelerinin câiz olmadığını anlatan güzel sözleri de vardır.

Yirmi Sekizinci Bölüm

Dünya Makâm ve Mevki‘lerine Rağbet Etmemeleri

Ebû Hanîfe (r.a.) Emevî hükümdârlarının sonuncusu Mervân b. Muhammed zamanında, Irak Vâlîsi bulunan kişi tarafından teklîf edilen beytülmâl emânetini geri çevirdiği ve vâlînin teklîfinde ısrârı üzerine Mekke-i Mükerreme’ye gitmiş olduğu daha önce ifâde edilmişti. Abbâsîlerden Ebû Ca‘fer el-Mansûr zamanında Kûfe’ye geri döndüklerinde kendilerine halîfe tarafından başkadılık teklîf edildiği hâlde bunu kabul etmediği tarih kitablarında etraflıca anlatılmıştır.

Bununla ilgili güzel bir latîfe de “Hikâyeler Bölümü”nde anlatıldı.

Yirmi Dokuzuncu Bölüm

Kırâat İlmindeki Senedleri

Yedi kurradan biri İmâm-ı Âsım Hazretleri’nden kırâat ilmini öğrendiği sahîh rivâyetlerle sâbittir. Müfessirlerden bazıları İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e birtakım şaz kırâatler isnâd ediyorlar. Ancak son dönem hâfızlarından birçok büyük imâm, bu isnâdın doğru olmadığını, bu tefsîr âlimlerinin, Muhammed b. Ca‘fer el-Huzâî’nin bir kitabına aldanmış olduklarını açıklamıştır. Ebû Hanîfe (r.a.)’in kırâatine dâir bir araya getirilmiş olan sözkonusu kitabın aslı olmadığını, Dârekutnî (rh.a.) gibi ünlü hadîs âlimleri açıklamıştır. Doğrusu İmâm-ı A‘zam (r.a.) gibi akıllı, dîndâr, fakîh ve güvenilir birisinin mütevâtir kırâatten saparak şaz olan bir kırâati seçmesi hiç mümkün görülmemektedir.

Otuzuncu Bölüm

Hadîs İlmindeki Senedleri

İmâm-ı A‘zam (r.a.), başta tâbiîn imâmları olmak üzere dört bin kadar kişiden hadîs dinlemiş ve bu ilmi büyük bir i‘tinâ ile öğrenmiş olduğundan, İmâm-ı Zehebî ve onun gibi meşhûr tarihçiler yanında, hâfız muhaddisler tabakasına dâhildir. O’nun hadîs ilmine az i‘tinâ gösterdiği şeklinde yanlış düşünceye sâhib olanlar, bilgisizliklerinden veya hasedlerinden dolayı böyle bir hataya düşmüşlerdir. Sayılamayacak kadar fıkhî mes’elelere dâir hüküm çıkaran ve fıkıh ıstılâhlarını ortaya koyan  bir zâtın, İmâm-ı A‘zam (r.a.) olduğu, yukarıda uzun uzadıya açıklanmıştır. Ancak bu önemli hususla fazlaca meşgûl olmaları sebebiyle hadîs neşretmeye vakit bulamamıştır. Nasıl ki Ebû Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.) halkın işlerini yoluna koymakla uğraşmalarından ötürü, rivâyet ettikleri hadîs-i şerîfler, diğer sahâbeler (r.a.e.)’in rivâyet ettiklerine oranla azsa, İmâm-ı Mâlik ve Şâfiî (r.a.)’nın durumu da böyledir. Onlar da ictihâd ile meşgûl bulundukları için Ebû Zür‘a ve İbn-i Ma‘în gibi hadîs rivâyetine zamanlarını pek fazla ayıramamışlar ve rivâyet ile tanınmamışlardır. Zâten anlayış ve hüküm çıkarma melekesini tamâmen hâiz olmadan çok hadîs rivâyetinde bulunmak o kadar şeref sayılmaz. Hâfız b. Abdülber (rh.a.) bu hususu kınamış ve: “Müslüman fakîhler her zaman fıkıh tahsîl etmek ve hakîkati düşünmek için az rivâyeti tercîh ederler” demiştir. İbn-i Şübrüme de: “Az rivâyet edin ki fakîh olasınız” tavsiyesinde bulunmuştur.

İbnü’l-Mübârek (rh.a.)’in de bu konuda görüşü şudur: “Hadîse güvenin, fakat hadîsleri tefsîr edip açıklayacak müctehidin sözü de ayrıca yanında bulunsun.”

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in az hadîs rivâyet etmesine sebeb olan şeylerin biri de şu sözlerinden anlaşılır: “Hadîs-i şerîf rivâyeti, hadîsi dinlediği günden rivâyet ettiği zamana kadar ezberleyip koruyan kimseye lâyıktır.” Bu sözünden, kitabdan hadîs rivâyet edilmesine cevâz vermediği anlaşılıyor. Bu görüşünden dolayı onu övenler çoktur.

Hatîb el-Bağdâdî’nin rivâyet ettiğine göre İsrâil b. Yûnus (rh.a.) şöyle demiştir: “Ebû Hanîfe (r.a.) çok kâmil bir kişidir. Son derece sağlam bir hâfızaya sâhibdir. Fıkıhla ilgili olan hadîsleri ezberlemiş ve onlardan hüküm çıkarmanın usûlünü herkesten daha sağlam, pürüzsüz bir şekilde yapmıştır.”

İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.) de aynı şekilde O’nu överek şöyle demiştir: “Önceleri kendisine muvâfakat etmediğim mes’elelerde derince düşündükten sonra O’nun mezhebini âhiret kurtuluşuna daha uygun buldum. Bazen kıyâstan saparak hadîse meyletmek isterdim. Fakat bir hadîsin sahîh olup olmadığını benden iyi ayırt ettiğini anlardım. Bir söz üzerine karar kıldıklarını gördüğümde, zamanın hadîs şeyhleriyle o sözü takviye edecek ve pekiştirecek bir alâmet arardım. Bazen de birkaç hadîs rivâyet edildiğinden haberli olarak Hazret-i İmâm’a onları arz ettiğimde: “Bu sahîh değildir, bu da ma‘rûf değildir.” diyerek onlara i‘timâd etmediğini ifâde ederdi ve: “Kendi görüşlerinize uygun olan şu hadîsleri niçin sened kabul etmiyorsunuz?” diye sorduğumda: “Ben Kûfe halkının bildiklerinin hepsini bilirim ve bunları birbirinden ayırt edebilirim.” derdi.

İmâm-ı A‘meş Hazretleri’ne birtakım mes’eleler sorulduğunda, o sırada yanında bulunan İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e hitaben: “Şu mes’elelerin cevabını veriniz” dedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.) de güzel bir şekilde mes’eleyi halledince A‘meş (r.a.)’in: “Bu cevabları siz nereden çıkarıyorsunuz?” diye şaşkınlığını ifâde etmesi üzerine: “Sizden dinlediğim hadîslerden” deyip zikredilen hadîsleri senedleriyle berâber okumaya başladı. Birçoğunu açıkladıktan sonra A‘meş (r.a.) şöyle dedi: “Okuduklarınız kâfidir. Benim bir ayda öğrendiğim bunca hadîsi bir anda bana okuyorsunuz. Bu hadîslerin gereğine tam anlamıyla uyduğunuzu zannetmezdim. Ben bilirim ki büyük fakîhler hâzik tabîblere benzerler; bizler (yani muhaddisler) de eczâcı ve attârlara benzeriz. Ey Ebû Hanîfe! Sense her iki kesimin de özelliğini bir arada toplamışsın.”

Kitabın müellifi İbn-i Hacer (rh.a.) der ki: “Önde gelen muhaddisler, İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.)’in rivâyet ettiği hadîslerin yer aldığı “Müsned-i Ebî Hanîfe” adıyla birçok kitab te’lîf etmişlerdir ki çoğunu biz sened-i muttasıl192 ile şeyhlerimizden öğrendik. Ancak burası uzun uzadıya açıklanacak yer olmadığı için sözü uzatmayı fazlalık gördük.

Otuz Birinci Bölüm

İrtihâlleri

Daha önceden açıklandığı gibi Halîfe Mansûr, Ebû Hanîfe (r.a.)’i şeyhülislâm ve başkadı ta‘yîn etmek istediğinde, bu görevleri kabul etmediği için gizliden gizliye kinlenerek, kendisini sonradan özel bir odaya hapsettirdi ve birkaç gün geçtikten sonra daha fazla sıkıştırılmasını emretti. Bunun üzerine İmâm-ı A‘zam (r.a.) îmânının selâmeti için duâ ve niyâza başladı. Nihâyet tutukluluğunun on beşinci günü rûhunu teslim etti. İrtihâl edeceğini hissettiği sırada hemen secdeye vararak o hâlde rûhunu teslîm ettiği, güvenilir kaynaklardan günümüze kadar ulaşmıştır.

Otuz İkinci Bölüm

İrtihâl Tarihi

İttifâkla 150 (767) yılında, yetmiş yaşında, yukarıda anlatıldığı şekilde irtihâl etmiştir. İrtihalleri, receb ya da şa‘bân ayındadır. Hammâd’dan başka oğlu yoktur.

Otuz Üçüncü Bölüm

Cenâze Hazırlıkları ve Definleri

İrtihâllerinin ardından beş kişi, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in na‘şını kaldırarak yıkanmak üzere belirlenen yere götürdü. Bağdâd Kadısı Hasan b. Umâre (rh.a.) bizzat yıkayıp Ebû Recâ Abdullah b. Vâkıd el-Herevî (rh.a.) isimli kişi de teberrüken suyunu döktü. Hasan b. Umâre (rh.a.) yıkama işini bitirdikten sonra: “Allahü Te‘âlâ rahmet eylesin. Otuz seneden beri oruç bozmadın. Kırk seneden beri de yatağa yatmadın. Gerek fıkıh ve ma‘rifette, gerek zühd ve ibâdette bütün zamanın insanlarından üstündün. Güzel hasletlerin tamâmını kendinde taşıyordun. Toprağın hayır ve bereket ma‘deni, makâmın sünnet nûrlarının doğduğu yer olacaktır” dedi.

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in daha gasil işleri tamâmlanmadan, sayılamayacak kadar insan oraya geldi. Biraz sonra münâdîler vasıtasıyla herkese i‘lân edilmiş gibi bütün Bağdâd halkı toplandı. Tekrâr tekrâr altı def‘a kılınan cenâze namazında hâzır bulunan cemâatin sayısı elli bini geçmişti. Vasiyyetleri gereği Bağdâd’ın doğu tarafında bulunan Hayzürân Kabristânı’na defnedildi. Ancak yıkanıp kefenlendiği günün akşamına yakın güçlükle defnedileceği yere nakledildi. Bu yeri vasiyyet etmelerinin sebebi de o yerin arz-ı tayyibe olması imiş.

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in vefât haberi, İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’in önde gelen şeyhi ve Hicâz bölgesinin güvenilir fakîhi Abdülmelik b. Cüreyc (rh.a.)’e ulaşınca: “İnnâ li’llah” dedikten sonra: “Kemâl derecesi tasavvurumuzun üzerinde olan bir âlim gitti.” dedi. Hadîs sahâsında Emîrü’l-mü’minîn ünvânıyla bilinen İmâm-ı Şu‘be (rh.a.), İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in irtihâlini haber alınca: “İnnâ li’llah ve innâ ileyhi râci‘ûn” dedikten sonra: “Kûfe diyârında ortaya çıkan ilmin nûru söndü. Ebû Hanîfe (r.a.)’in bir benzerini insanlar bundan sonra görecek değildir” dedi. Mübârek kabirleri daha o zamandan beri seçkinlerin ve halkın ziyaretgâhı olmuştur.

İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’in, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in kabrini ziyareti esnâsında gösterdiği ihtirâm, mukaddimede geçti, ileride de işaret edilecektir. Fakat üzerine kubbe binâ edilmiş değildi. Bu şerefi Ebû Sa‘îd Müstevfî (rh.a.) elde etmiş, büyük bir kubbe ile türbeyi i‘mâr etmiş ve yanıbaşında büyük bir medrese de binâ ederek insanlara yâdigâr bırakmıştır. Sonraları Osmanlı Sultânları tarafından sözkonusu yerin bir kat daha tezyîn edildiği herkes tarafından bilinmektedir.

Otuz Dördüncü Bölüm

İrtihâllerinden Sonra Hâtiften İşitilen Sesler

Duâsı makbûl bir kişi olan Sadakatü’l-Mekâbirî (rh.a.): “Ebû Hanîfe (r.a.)’in irtihâlinden sonra birbirini ta‘kîp eden üç gece hâtiften şu kıt‘ayı işittim” demiş:

Zehebe’l-fıkhu felâ fıkha leküm

Fe’ttekullahe ve kûnû hulefâ 193

Mâte Nu‘mânu femen hâze’llezî

Kâne yuhyi’l-leyle izmâ secefâ

Ma‘nası:

“Ey insanlar! Fıkıh ilmi gitti. İçinizde mutlak müctehid kalmadı.

Allah’tan korkup da hayırlı halef olunuz.

Nu‘mân irtihâl etti. Onun kim olduğunu biliyor musun?

Gece karanlık bastığı sırada geceyi ibâdetle ihyâ ederdi.”

İrtihâl ettiği gece cinler tarafından bu beyitlerin mersiye olarak söylendiğini işitenlerin çok olduğu rivâyet edilir.

[Mersiye olarak nazmedilen beyitlerin en seçkini şu iki beyittir.

Yâ dehru bi‘ rutebe’l-me‘âlî ba‘dehû

Bey‘al-kesâdi rebihat em lem terbah

Kaddim ve ahhir men teşâu mine’l-verâ

Mâte’llezî kad kunte minhu testahyî

Ma‘nası:

“Ey felek! Bu zâtı da öldürdün. Bütün yüce dereceler senin oldu. Fakat o derecelerin bir önemi kalmadı. Artık kazanmaya bakmayıp önüne gelenlere sat ve dilediğin gibi yüksek dereceleri dağıt. Çünkü kendisinden hayâ etmekte olduğun yüce zât geçip gitti.”]

Otuz Beşinci Bölüm

Türbesinin Duânın Kabul Edildiği Yerlerden Olması, Ziyâretçilerin Büyük Kişileri Ziyaretleri Sırasında  Edeb ve Ta‘zîm Gerektiren Ziyâret Âdâbına Riâyet Etmeleri

Tevâtüren sâbit olup bilindiği gibi, eskiden beri âlimler, sâlihler ve ihtiyâç sâhibleri İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in kabrini ziyarete giderek onun vasıtasıyla Cenâb-ı Hakk’a tevessül ederler, arz ettikleri isteklerin yerine getirildiğini görürlerdi. Hattâ İmâm-ı Şâfiî (r.a.) de Bağdâd’da bulunduğu esnâda kabrini ziyaret etmiş ve: “Ne hâcetim olursa İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in mübârek kabirlerinde iki rek‘at namaz kılıp Cenâb-ı Hakk’a O’nunla tevessül ederim; hemen maksadım hâsıl olur.” demiştir.

İmâm Nevevî (rh.a.)’in Minhâcü’t-Tâlibîn adlı kitabının şerhlerinden birinde İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’in, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in türbesinde, bir gün sabah namazını edâ ettiğinde, mezhebince sünnet olan Kunût Duâsı’nı terk ettiği ve yalnız şu kabrin sâhibi olan yüce İmâm’a uymak için huzûrunda bu sünneti terk ederek edebini gösterdiği nakledilmiştir.

[Müellif, bu kıssanın güzelliklerini burada anlatıyorsa da, biz başka kaynaklardan naklederek kitabın mukaddimesinde uzun uzadıya aktardık.]

Abdullah b. Mübârek (rh.a.), İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in kabri yanında durarak: “Allah seni İlâhî rahmetine gark etsin. Ey İmâm! Büyük üstâdların İbrâhîm en-Nehaî ve Hammâd b. Süleymân irtihâl ettiklerinde senin gibi birini halef bırakmışlardı. Fakat senin irtihalinde hiç kimse sana halef olamadı” diyerek çok ağlamıştır.

Hasan b. Umâre (rh.a.) de bu tür bir ziyaret gerçekleştirdiğinde, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in rûhuna hitaben: “Geçen ümmetin büyüklerinin gerçek halefi sendin. Senin haleflerinin ilim yönünden sana halef olabilecekleri farz edilse de, vera‘ nûru ve takvâ yönünden sana halef olmaları Allah (c.c.)’nün birçok lûtfuna mazhar olmayı gerektirir” demiştir.

Otuz Altıncı Bölüm

Kendilerinin Bizzat Gördükleri ve Başkalarının Onunla İlgili Gördükleri Rü’yâlardaki Büyük Müjdeler

Meşhûr bir rivâyete göre, İmâm-ı A‘zam (r.a.), Allahü Te‘âlâyı yüz def‘a rü’yâsında görmüş ve en son görüşünde insanların kurtuluşuna sebeb olacak şeyin neden ibâret olduğunu sorarak cevabını da almıştır. (Sözkonusu cevab, Ebü’l-Leys Semerkandî (rh.a.)’in menâkıbında anlatılan tesbîhe devâm etmektir.)

[Rü’yânın hakîkatini bilmeyenler, rü’yânın kısımlarının hakîkatini de ta‘yîn etmeye kâdir olamazlar. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’i ve diğer peygamberler (a.s.e.)’i ve genel olarak âhirete göçmüş olan veya yaşamakta olan kişilerin birini rü’yâda görmenin gerçekte neyi görmekten ibâret olduğunu ayıramayanlar, rü’yâda Allahü Te‘âlânın görülebilmesini inkâr edecekleri tabiîdir. Çünkü rü’yâda görülen kişinin, zâtının göründüğünü zanneden kimse, sûret ve şekilden münezzeh bulunan yüce varlığın görülmesini elbette câiz göremez. Ancak, mes’elâ; Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in zâtının rü’yâda görülmesini iddiâ etmek akıl kârı olmadığı aşikârdır. Temiz bedenleri Ravza-i Mutahharaları’nda defnedilmiş; Mukaddes Rûhları yüce semâlara kaldırılmış olduğu kesin olarak bilinen Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’i dünyada görmenin mümkün olduğu kabul edilebilir mi? Sözkonusu mes’ele mümkün olsa bile, bir gecede farklı yerlerde değişik şekil ve sûretlerde bir şahsın birçok kimseye görünebilmesinin, olması mümkün olmayan şeyler cümlesinden olmasını kabul etmek de akla daha uygundur.

Bu sebeble rü’yâda görünen şeyin, dâimâ misâl olduğu şübhe götürmez. Bu misâlde görülen, zâtın cisim ve cesedinin misâli değildir. Çünkü kendisi o cisim ve cesedden ibâret olmayıp gerçekte mücerred rûhdan veya bir başka hakîkatten ibârettir.

O hâlde Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in Mübârek Rûh-i Saâdetleri başka rûhlar gibi soyut şeylerden olduğu için, şekil ve sûretten soyutlanmış iken şekil ve sûretler ile şekillendirip bir sûrete koymak câiz ve olabilen bir husus olduğu gibi, İlâhî mukaddes hakîkatin de, cisim ve cismin gereği olan şeylerden münezzeh olduğu hâlde, bir şekil ve misâl vasıtasıyla tecellî etmesi câiz olabilir.

Evet, Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’i rü’yâsında gören, nübüvvetin gerçekleştiği yer olan mukaddes rûhunun misâlini görmüş olduğu hâlde, “Kim beni rü’yâda görmüşse beni hakîkaten görmüş demektir. Çünkü şeytân benim kılığıma giremez” hadîs-i şerîfiyle bu rü’yânın hakîkati açıklanmıştır.

Allahü Te‘âlâ’nın zâtı da, renk ve keyfiyetten münezzeh bulunan hakikî ma‘nada güzelliğine misâl olabilecek bir nûr veya güzel bir sûrette duyulardan biriyle tecellî ederek, îkâz veya müjdeli lûtuflarını bazı kullarına bildirir. Sözkonusu misâlin Allah (c.c.)’u tanımaya vasıta kılınması sebebiyle, O’nu gören kimse, “Allah’ı gördüm” diyebilir. Çünkü rü’yâda görmenin ancak bu şekilde olabileceği yukarıda açıklandı. Hattâ rü’yâda seni görenler, senin zâtını görmediklerini bildikleri hâlde, sana böyle bir rü’yâ gördüğünü söyleyenleri: “Hayır! Beni görmedin, ben kendi evimdeydim” diye yalanlayıp onu inkâr etmemen de bundan dolayıdır.

Bu durumda “Allahü Te‘âlâ’yı gördüm” diyenlerin de kasdeddikleri, “İlâhî varlığı gördüm” demek olacağından, onları da yalanlamaya hakkın yoktur.

Soru: Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in misli bulunması sebebiyle görülmesi akla uygundur. Ancak Allahü Te‘âlâ’nın misli bulunmadığından, bu şekilde görülebileceğini câiz görmek nasıl doğru olabilir?

Cevab: Evet! Allahü Te‘âlâ’nın misli yoktur. Ancak misâli olabilir. Misl ile misâl arasında büyük bir fark vardır. Çünkü bir şeyin misli, kendisine her yönüyle eşit olan şeydir. Buna binâen Hazret-i Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in misli yoktur diyebiliriz. Misâl ise eşitliğe taalluk etmeyip bazı yönlerden benzerlik olur. Meselâ aklın misli yoktur. Fakat güneş ona misâl olarak gösterilebilir. Çünkü duyularla hissedilip algılanabilen şeyler güneşin nûruyla açığa çıktığı gibi, aklın idrâk ettiği hususlar da aklın idrâki ile aydınlanır. Aynı şekilde rü’yâda görülen güneş ve ay, sultân ve vezir ile ta‘bîr edilir. Zîrâ sultân tasarruf gücü bulunan ve bizzat kendisi saltanat sâhibi olması bakımından güneşe; vezir de, adâlet dağıtmada sultânla halk arasında aracılık yapması yüzünden aya benzer. İşte bunlara misâl denir. Bunların misl olmadıkları aşikârdır. Hazret-i Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e arz olunan rü’yâlarda süt, şerefli ilimle; habl [ip] de Kurân-ı Kerîm ile ta‘bîr edilmiştir. Bu yorumlarda, süt ile ilmin hayatın sebebi olduğuna, habl ile Kurân’ın kendisine sarılanları (uyanları) kurtuluşa erdireceği hususundaki benzerlikleri düşünülmüştür.

Allahü Te‘âlâ İlâhî nûrunu temsîl ve tasvîr makâmında zücâce (câm), mişkât (duvarda kandil konmak için yapılan oyuk yer), zeyt (zeytin yağı) ve şecere (ağaç) gibi şeyleri; “O gökten su indirdi de vâdîler kendi hacimlerince sel olup aktı.”194 âyet-i kerîmesinde ezelî sıfat olup misli bulunmayan Kurân-ı Kerîm’e, gökten yağan yağmuru misâl kılmıştır ki bu da bazı yönleriyle aralarında benzerlik bulunması sebebiyle anılan misâllerin doğruluğu için yeterli görülür. Burada bir soru daha hâtıra gelmektedir ki onun cevabı da kolaydır.

Soru: Hazret-i Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’i görmek, mecâz olarak misâlini görmekten ibâret iken biraz önce geçen hadîs ile sözkonusu îzâhın câizliği sâbit olmuş oluyor. Fakat böyle mecâz yollu lâfızları Allah (c.c.) hakkında kullanmak, Şâri‘in iznine bağlı olacağından câiz olmaması gerekmez mi?

Cevab: “Rabbimi en güzel şekilde gördüm” gibi hadîsler sözkonusu kullanımın cevâzına delîl olabilir. Çünkü gerek bu hadîs ve gerek “Muhakkak Allah, Âdem’i kendi sûretinde yarattı” hadîsi195 tecellî anında zuhûr eden misâle sûret ıtlâkını hâvîdir. İlâhî Zât’ın sûretinin olmadığı kesindir. Cebrâil (a.s.)’ın vahyi teblîği esnâsında, Dihyetü’l-Kelbî sûretinde tecellî ve temessül ile Cibrîl (a.s.)’ın Zâtı’nda hakîkatin başkalaşıp değiştiğini ve araz ve keyfiyetlerin kabulü gerekmediği gibi Yüce Allah’ın Zâtı’nın bazı kullarına gerek uyanıklık, gerekse uyku hâlinde misâl ile tecellî etmesi de zâtın değişmesi gibi, olması mümkün olmayanı gerektirmez. Bu tür hadîslerden başka selef-i sâlihînden rü’yâda Allahü Te‘âlâ’yı görmeye dâir pek çok haber rivâyet edilmiştir ki bunlar icma‘ yerine geçer.

Ancak gerçeğe aykırı vehmi olduğu hissolunan kimselere, bahsedildiği şekilde rü’yâda görülen şey, gerçekte misâlden ibâret olup misli bulunmayan Vâcib Te‘âlâ’ya da nûr gibi cemâl-i sûrî gibi şeylerin misâl olmasında bir mahzûr olmadığı anlatılmalıdır. İnkâra yeltenenler, ya bu farktan habersizdirler ya da halkın yanlış vehimlere düşmemelerini arzu etmişlerdir. Yoksa Allahü Te‘âlâ’nın gerek Zâtı gerekse Sıfâtı hakkında darb-ı mesel yapılması ve bazı şeyleri misâl kılmanın doğru olduğunun inkâr edilmesi mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de de “En üstün misâller (sıfatlar) Allah’a âiddir.”196 buyurulmuştur. Evet!. Allahü Te‘âlâ’nın şerîki ve İlâhlığında eşi ve benzerinin bulunması câiz değildir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.”197   âyet-i kerîmesi bu ma‘naya işaret etmektedir.]

Aynı şekilde önceden açıklandığı gibi İmâm-ı A‘zam (r.a.) gençlik yıllarında bir def‘a kendini Hazret-i Peygamber (s.a.v.)‘in Ravza-i Mutahhara’sında, güyâ birbirinden ayrılan mübârek kemikleri toplayıp kucakladığını görmüş, bu rü’yâ ile dehşete kapılınca, İmâm-ı İbn-i Sîrîn ve diğer meşhûr rü’yâ ta‘bîrcilerinin meclislerine gidilerek rü’yâ onlara anlatılmış, onlar da: “Muhammed (s.a.v.)’in nûrlu yolunun usûl ve fürû‘unu ihâta ederek benzeri görülmeyen bir şekilde cihânın dört bir yanına yayılmasına muvaffak olacağına işarettir” diye yorumlamışlardır. Hattâ İbn-i Hişâm’ın ifâdesine göre ilmi yaymaya özen göstermesi ve ictihâdları, bu rü’yâdan sonra gerçekleşmiştir.

Bazı talebelerinden de İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in Ravza-i Nebevî’de, bu şekilde mübârek kemikleri birbiriyle birleştirmekle meşgûlken, herkesin kendisine baktığı hâlde hiçbir kimsenin inkâr edip karşı koymaya yeltenmediğini gördüğü rivâyet edilmiştir. Rü’yâyı gören İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in Peygamber (s.a.v.)’in kutlu türbesinden iki avuç dolusu toprak alıp havaya savurarak üflediği anda, bunun dört tarafa doğru yayıldığını da görmüş, bu durumdan dolayı şübhe ve endişeye kapılıp rü’yâsını, İbn-i Sîrîn (rh.a.)’e anlatmıştır. İbn-i Sîrîn (rh.a.): “Bu gördüğün rü’yâ, değeri yüce bir fakîh hakkında olmalıdır” demiş, O da: “Evet, üstâdımız bulunan bir fakîh hakkında gördüm” deyince şöyle söylemiş: “Öyle ise bu kişinin ortaya koyacağı Nebevî ilimleri bu ana kadar hiç kimse ortaya koyamamıştır. Bunun ilmi o saçılan toprak gibi her tarafa yayılacak ve adı doğuda ve batıda tanınacaktır.”

Ezher b. Keysân (rh.a.) şöyle söyler: Bir gece Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) ve Hazret-i Ömer (r.a.) berâberlerinde bulunduğu hâlde Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’i gördüm ve Efendimiz (s.a.v.)’e bir şey sormak için her ikisinden izin istedim: “Dilediğini sor, fakat sesini çok yükseltme” dediler. Ben de, Ebû Hanîfe (r.a.)’in hüküm verdiği fıkhî mes’elelerde tereddüd içinde bulunduğumdan; “Ebû Hanîfe’nin ilmine ne buyurursunuz?” dedim. Hazret-i Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Onun ilmi doğrudur. Hızır (a.s.)’ın ilminden de ona bir pencere açılmıştır.”

Bir süre sonra birbiri ardından üç yıldızın düştüğünü gördüm. Arası çok geçmeden, önce Ebû Hanîfe (r.a.), ikinci olarak Mis‘ar, daha sonra da Süfyân Hazerâtı irtihâl etti. Bu durumu Muhammed b. Mukâtil’e söylediğimde, ağlayarak: “Çünkü büyük âlimler yeryüzünün yıldızlarıdır.” dedi.

Ebû Muâfâ Fazl b. Hâlid (rh.a.) de rü’yâda Ebû Hanîfe (r.a.)’in ilmini Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’den sorunca: “İnsanların tamâmının muhtâc olduğu ilim O’dur” buyurmuşlardır.

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in görmüş olduğu rü’yâların biri de şu şekilde aktarılır:

Bir gece Efendimiz (s.a.v.)’i mahşer yerinde Kevser Havuzu’nun başında ve yanlarında İbrâhîm Halîlullah bulunduğu hâlde görür. İbrâhîm (a.s.) mübârek yanağını Efendimiz (s.a.v.)’in kutlu göğsüne koymuş, O’nun yanında da Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) yer almaktadır. Sonra adlarını saydığı on yedi kadar kişi de birbirine bitişik olarak bir saff oluşturmuşlar. Havuzun beri tarafında da sâlih bir komşusunun elinde büyücek bir kâse görmüş de ondan su istemiş. O kişi: “Evet vereyim; fakat önce bir izin isteyeyim” demiş. Efendimiz (s.a.v.)’den aldığı izin üzerine bir kâse su vermiş.198 İmâm-ı A‘zam (r.a.) o sudan içtikten sonra, orada bulunan müntesib ve talebelerinin hepsine de içirdiği hâlde kâsedeki su bir parmak mikdârı aşağı inmemiş. Bu su, son derece beyâz ve soğuk ve lezzeti de benzersiz imiş.

Gönül dostlarından bir kişi Muhammed b. el-Hasen Hazretleri’ni rü’yâda görüp: “Rabbin sana nasıl muâmele buyurdu?” diye sormuş. O da: “Ben sana azâb etmeyi murâd etmiş olsaydım; senin kalbini Şerîat ilminin ma‘deni kılmazdım, buyurdu” diye cevab vermiştir.

“İmâm Ebû Yûsuf’a ne muâmele olundu?” denildiğinde: “O’nun derecesi benim üstümdedir,” İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i sorunca: “O en yüce makâmdadır” demiş.

Selef-i sâlihînin199 büyüklerinden bir kişi rü’yâda görülüp durumu sorulunca, mağfirete nâil olduğunu ve Ebû Hanîfe (r.a.) ile berâber kendisiyle meleklere karşı övünüldüğünü söylemiş ve İmâmla birlikte en yüce makâmda bulunduklarını belirtmiştir.

Mükâtil b. Süleymân (rh.a.)’in derslerine devâm edenlerden birisi bir gün ona rü’yâsında, beyâz elbiseli birinin gökyüzünden Bağdâd’da bulunan en uzun minâreye indiğini; “Pek yakın bir zamanda insanlar büyük bir kayba uğrayacaktır.” dediğini hikâye etti. Mükâtil (rh.a.) dedi ki:

“Eğer bu rü’yân sâdık ise dünya ehlinin en âlimi bulunan kişiyi kaybedeceğiz.” Fazla zaman geçmeden Ebû Hanîfe (r.a.) irtihâl edince, Mükâtil:

“İnnâ li’llahi ve innâ ileyhi râci‘ûn” dedikten sonra: “Bütün Muhammed (s.a.v.) ümmetinin derdine devâ’ olan şerefli Zât dünyadan gitti” demiştir.

Müsedded b. Abdurrahmân el-Basrî (rh.a.), Mekke-i Mükerreme’de, bir gece seher vaktinde rükn ile makâm arasında uykuya varıp Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’i rü’yâsında görmüş ve:

“Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Kûfe’de ortaya çıkan Nu‘mân’ın ilminden faydalanayım mı?” diye sormuş. Kendisine:

“Onun ilminden faydalan ve gereğiyle amel et. Ebû Hanîfe, ümmetim içinde pek çok medih ve övgüye lâyık bir kişidir” şeklinde cevab verilmiştir.

Hanbelî imâmlarından biri Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’i rü’yâsında görüp, müslümanların mezhebleriyle ilgili bilgi vermesini niyâz etmiş. Evvelâ Hazret-i Peygamber (s.a.v.): “Mezheb üçtür” dediği için, rü’yâyı gören kişi re’y ve kıyâsa aşırı i‘tinâ etmesi sebebiyle Ebû Hanîfe (r.a.)’i hâriç tutacağını zannetmiş ise de, açıklayıp saymaya başlayınca en önce İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’i, ardından Şâfiî (r.a.) ve Ahmed (r.a.)’i anmış, peşinden de İmâm-ı Mâlik (r.a.)’i ilâve ederek: “Sahîh mezheb dörttür, dörttür” diyerek hakîkati belirtmiştir. Rü’yâyı gören kişi der ki: “Hangisi uyulmaya en lâyık olanıdır?” dediğimde: “Ahmed’dir” buyurdu.

[Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in bu cevabında, mezheb imâmına uyan her kimsenin kendi imâmını en fazîletli zannetmesinin gereğini îmâ vardır.]

 

Otuz Yedinci Bölüm

Ebû Hanîfe (r.a.)’e “Kıyâs’ı Hadîslerin                      Önüne Geçirirdi” Şeklinde Yapılan                              Suçlamaların Çürütülmesi

Hâfız İbn Abdülberr (rh.a.) bir eserinde 200 bu konuyla ilgili özel bir bölüm ayırmış olup özeti şudur:

Hadîs âlimlerinden bir grup, kıyâsı, sünnetin önüne geçiriyor diyerek Ebû Hanîfe (r.a.)’e hakâret edip O’nu çekiştirmişler ve bu konuda sınırı aşarak büyük bir hata işlemişlerdir. Çünkü sahîh ve kesin hadîs varken gerçekte re’y ve kıyâs’a meydân kalmaz. Ancak bazı ahbâr-ı âhâdı 201 te’vîle ya da başka ma‘kûl bir ihtimâle dayanarak kendi ictihâdına göre hükmeden zâtın her ne sûrette olursa olsun sünnet ve hadîse muhâlif olması gerekmez. Ayrıca böyle bir yöntemi ilk kez Ebû Hanîfe (r.a.) kullanmış değildir. Kendisinden önce gelen Ashâb ve Tâbiîn (r.a.e.) de bu şekilde ictihâd edip kıyâsla hükmetmişlerdir. İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in bu tür hükümleri, çoğunlukla aynı şehrin âlimlerinden olan İbrâhîm en-Nehâî ve İbn-i Mes‘ûd (r.a.)’nın talebelerine uymanın dışında bir şey değildir. Fakat bu kişilerin istinbâtları202 az olup İmâm Ebû Hanîfe (r.a.) ve talebelerinin değerli istinbâtları, insanların mes’elelerinin hepsini halledecek derecededir. Nihâyet az çok diğer müctehidler de sahîh hadîs sâbit bulunmadığı takdîrde kıyâs ve re’yle hükmetmişlerdir. Belki de ictihâdın ma‘nası bundan ibâret kılınmıştır.

Bununla ilgili olarak İmâm-ı Ahmed (r.a.), İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e sataşma yollu bazı sözler sarf edip kendisine: “Ebû Hanîfe (r.a.)’in ictihâd tarzını beğenmemeye sebeb nedir?” diye sorulunca: “Kıyâsla hükmetmesidir” cevabını verdi. “İmâm-ı Mâlik (r.a.) de re’y ve kıyâsla hükmetmez miydi?” denildiğinde: “Evet, bu şekilde hükümler ondan da çıkmıştır; ancak çok azdır. İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in ise kıyâsa verdiği önem onunkinden daha fazladır.” dedi. Soran kişi de: “Mâdemki kıyâsa i‘tibâr etmek size göre makbûldür; i‘tibâr edenlerin hisselerine göre suçlanmaları lâzım gelir. Bu durumda suçlamaların birazını da olsun İmâm-ı Mâlik (r.a.)’e sarf edin de geriye kalanını Ebû Hanîfe (r.a.)’e bırakın. Çünkü adâlet bunu gerektirir” demiştir.

Leys b. Sa‘d (rh.a.) şöyle söylüyor: “İmâm-ı Mâlik (r.a.)’in istinbât ettiği mes’eleler içinde hadîslere aykırı yetmiş mes’ele buldum ve bunu kendisine yazıp ihtâr ettim. Şunu belirtmek istiyorum ki Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’den rivâyet edilen bir hadîsin sahîh olduğu bilindiği hâlde, onu kabul etmemek, ancak neshedildiğini ya da bir başka sebebden dolayı amel edilmemiş olduğunu iddiâ ile mümkün olabilir (bk. son bölüm). Yoksa elde böyle bir delîl ve sened bulunmadan Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in sözünü reddetmek, imâmeti değil; adâlet vasfını bile yok edecek bir keyfiyettir. Durum böyle olunca müslüman imâmların hiçbirinden bu tür bir durumun ortaya çıkmadığı kesindir. Onların büyüklüğü, rivâyet edilmiş olan hadîsleri inceleyip belirlenmiş usûle tatbîk ederek ona göre hükmetmektir. Yoksa rivâyet olunan her hadîsle amel edemezler. Sahâbe (r.a.e.)’in büyükleri de çoğunlukla sözkonusu usûl uyarınca kıyâs ve re’yle hükmetmişlerdir. Tâbiîn (r.a.e.)’den de pek çok kimse, bu şekilde ictihâd etmişlerdir.” diyerek, ardından Hâfız b. Abdülberr (rh.a.) onların isimlerini de saymıştır. İşte Hâfız b. Abdülberr (rh.a.)’in verdiği bu bilgilerden, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i kınayan kişiye yeterli cevab verilmiş olur. Bununla da kınayanların işin hakîkatine dâir bilgisizlikleri ortaya çıkar.

Uyarı: Tarihçilerden bir kısmı İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i “mürcie”den saymıştır. Fakat bu söz, herkesin bildiği gibi çeşitli bakımlardan doğru değildir:

1. Mevâkıf203 şârihi Seyyid Şerîf el-Cürcânî (k.s.)’un açıkladığı gibi mürcie tâifesinden Gassan el-Kûfî isimli kimse, sapık mezhebini yaymak amacıyla böyle değerli bir imâmı sapık bir mezheble irtibâtlandırıp iftirâya cesâret eder ve İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den mürcie görüşüne dâir birtakım sözler hikâye edermiş. O tarihçiler de bu kişinin aldatmasına kapılmış olsa gerektir.

2. Âmidî’nin dediği gibi, mu‘tezilîler, isyân edenlerin kesinlikle azâb göreceklerine inanmayanları ve kaderi inkâr etmeyenleri mürcieden sayarlardı. Bu durumda ircânın bir diğer anlamı daha bulunup o da Ehl-i Sünnete isnâd olunabilir. Bir de İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in: “Îmân fazlalık ve noksanlığı kabul etmez” sözünden, ameli, îmândan sonraya bırakmasından dolayı, sözkonusu sözlerinin ircâya (mürcie isnâdı) sebeb olmuş olması muhtemeldir.

Hâlbuki İmâm-ı A‘zam (r.a.), dînî amelleri, îmân hakîkatinden bir cüz’ olarak görmüyorsa da, îmânın kemâlinin onlara bağlı olduğunu inkâr etmemiştir. Kendisinin daha önce anlatılan çokça ibâdet etmesi, takvâsı ve olgunluğu buna en güzel şâhiddir.

3. Hâfız b. Abdülberr (rh.a.)’in dediği gibi, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i kıskananlar pek çok olup şânına lâyık olmayan şeyleri kendisine isnâd etmekten kaçınmazlardı.  İmâm-ı A‘zam (r.a.) bir gün tefekkür hâlinde iken Vekî‘ yanına gelince: “Nereden geliyorsun?” diye sormuş. Vekî‘nin: “Kadı Şüreyk’in yanından geliyorum.” demesi üzerine şu kıt‘ayı okumuştur:

İn yahsudûnî fe-innî gayru lâimihim

Kablî mine’n-nâsi ehlü’l-fadlî kad husidû

Fedâme lî ve lehüm mâ-bî ve mâ bihim

Ve mâte ekserunâ gayzan bi-mâ yecidu

“Onlar beni hased ederlerse, ben onları kınamam. Çünkü benden önce de insanların kemâl sâhiblerine arkadaşları hased ederdi. Bende Hakk’ın ni‘meti ve onlarda hased kederi dâim olsun. Bakalım onlar mı hasedlerinin öfkelerinden helâk olurlar, ben mi üzüntü derdiyle helâk olurum?”

Vekî‘ şöyle diyor: “Anladım ki Şüreyk’in kendisiyle ilgili uygunsuz sözlerini duymuş.”

Otuz Sekizinci Bölüm

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e Yapılan                                     Tenkîdlerin Tutarsızlığı

Hâfız Ebû Ömer Yûsuf b. Abdülberr (rh.a.) şöyle der:

Ebû Hanîfe (r.a.)’in aleyhinde söz söyleyenler, kendisinden güven ve övgü ile söz edenlere ve hadîs rivâyet edenlere kıyâslanınca pek az kalmaktadır.

Onu tenkîde teşebbüs eden hadîs ehli, re’y ve kıyâsta aşırı gitmesinden başka bir kusur bulamazlar. Hâlbuki açıklandığı gibi bu husus, gerçekte kusur değil; aksine büyük müctehidler hakkında bir üstünlüktür. Selefin ileri gelenlerinin şân ve şerefleri hakkında, onlarla ilgili insanların ileri sürdüğü zıt fikirler göz önüne alınarak hüküm verilmelidir. Bu önemli bir ölçüdür. Görmez misin ki Hazret-i Alî (k.v.) hakkında ifrâd ve tefrîdleri sebebiyle iki fırka da helâk olmuştur. Bunlardan bir fırka sevgide, diğerleri ise buğz ve nefrette aşırı gitmişlerdir.

Hâfız Alî b. el-Medînî (rh.a.) şöyle demiştir: “Ebû Hanîfe (r.a.)’den Süfyân es-Sevrî, Hammâd b. Zeyd, Hişâm, Vekî‘, İbnü’l-Avvâm ve Ca‘fer b. Avn (rh.a.) gibi meşhûr imâmlar hadîs rivâyet etmişlerdir. O sika204 dan sayılmıştır, rivâyetlerini kabul etmekte bir sakınca yoktur. İmâm-ı Şu‘be (rh.a.)’in de Ebû Hanîfe (r.a.) hakkındaki görüşü pek güzeldir.”

Yahyâ b. Ma‘în (rh.a.) der ki: “Hadîs âlimlerinin bir kısmı Ebû Hanîfe (r.a.) ve O’nun talebelerinden gelen rivâyetlerin kabulünde aşırıya gidiyorlardı. Hâfız Alî b. el-Medînî (rh.a.)’e: “Bu kişiler yalanı huy mu edindiler?” denildiğinde: “Hâşâ! Şerefleri bu noksanlıktan yücedir” dedi.”

Şeyhülislâm Tâceddîn es-Sübkî (rh.a.), Tabakât’ında şöyle demektedir: “Cerhin ta‘dîlin önüne geçirilmesi kuralından, sakın ola ki “cerh edilen kişinin rivâyetinin kabul olunmadığını” zannetme. Çünkü imâmlık ve adâleti tesbît edilmiş ve hakkında övülecek ve güvenilecek yönü ağır bastığı hâlde sırf mezheb taassubu ya da başka bir kötü niyetten dolayı hakkında söz söylenen kişileri de kabul etmemezlik yapamayız.”

Bu uyarıyla ilgili birçok ayrıntıdan sonra Sübkî (rh.a.) şöyle devâm eder: “Bu açıklamamızla anlattık ki itâatkâr olan, övgüsü ve dürüstlüğü hakkında şâhidlik edenlerin çok olduğu bir kişi için onu cerheden kimsenin kendi yaptığı bu cerhi îzâh edebilse de, cerhetmesinin bir mezheb taassubu veya menfaat yüzünden olduğu belgeleriyle anlaşıldığı takdîrde, bu cerhi geçerli olmaz. Aynı yaşıtlar arasında gerçekleştiği anlatılan mücâdeleler buna benzer. Bundan dolayı Süfyân es-Sevrî ve bir kısım kimselerin Ebû Hanîfe (r.a.) hakkında ve İbn-i Ebî Zi‘b ve benzerlerin de İmâm-ı Mâlik (r.a.) hakkında söyledikleri mu‘teber kabul edilmez. Aynı şekilde Yahyâ b. Ma‘în’in İmâm-ı Şâfiî (r.a.) ve İmâm-ı Nesâî’nin Ahmed b. Sâlih hakkındaki sözleri de böyledir.

Eğer, uluorta herkesin hakkında cerhe dâir söylenen sözlere i‘tibâr edilecek olsa, imâmlardan hiçbirinin rivâyetine güvenilmemesi gerekir.

Çünkü her imâm hakkında yerli yersiz sözler sarf edilmiştir. Bazıları hakkında aşırı gidilerek kendilerini helâk edenler de vardır. İmâm-ı Abdülberr (rh.a.) der ki: İleri gelen selef arasında cereyân eden konuşma ve olaylarda fuzûlî yere hâkimlik edenler, giriştikleri işin netîcesinin vehâmetini takdîr edemeyerek büyük bir hata işlerler. Belki bazen küfre kadar varırlar. Gerçekleştiğine dâir kesinlik bulunmayan rivâyetlere dayanarak ümmetin önde gelenlerinden sayılan bir kişiyi yermek ve tahkîr etmek câiz olur mu? Özellikle müslüman halkın çoğunluğunun dîn ve mezhebce imâm kabul ettikleri kişiler hakkında ileri geri konuşmaya cesâret eden, aslında kendisini yermiş olur. Gerçi insanlık gereği onlar da birbirlerine kızgınlık anında ya da (ma‘sûm olmamaları bakımından) hased gibi tabiî bir durum yüzünden bazı sözler atfedebilirler.

Ancak nasıl ki Ashâb (r.a.e.) arasında cereyân eden sözler, içlerinden bazılarını kötülemek niyetinde bulunanlar için güvenilemezse, Tâbiîn (r.a.e.) ve diğer bildirilen âlimlerin durumları da böyledir.

Onların fazîlet ve olgunlukları, bıraktıkları eserler vasıtasıyla dünyayı kaplamış, ileri gelenler ve halk katında tevâtür yoluyla kesinlik kazanmıştır. Bundan dolayı haklarında edilen ileri geri yalan yanlış sözler şân ve şereflerine eksiklik vermesi şöyle dursun, bir başka açıdan bir kat daha değerini artırır. Ancak bu türden olan sözler, kötü bir niyetin gerçekleşmesiyle ilgili olursa, söyleyenin hakkında dünya ve âhiret açısından  tehlikeli olur. İnsanların ileri gelenlerini ve büyük İslâm âlimlerini noksanlıkla ithâm etmeye yeltenen kıt akıllıları, korkmayı bilen şâir Hasan b. Hânî’nin şu sözü ne güzel canlandırıyor:

Yâ natıha’l-cebeli’l-âlî li-teklimehû

Eşfik ale’r-re’si lâtüşfik ale’l-cebeli

Ma‘nası:

“Ey aşındırmak düşüncesiyle başıyla dağı döven şaşkın! “Dağa acı” demeye ihtiyaç yok; fakat aklın varsa başını sakın!”

Ebu’l-Atâhiyye’nin şu beyti de bu konuya uygundur:

Ve men’ ze’llezi yencû mine’n-nâsi sâlimâ

Ve li’n-nâsi kâlün bi’z-zunûni ve kîlün

Ma‘nası:

“İnsanların dilinden kurtulan kimdir? Onların zann üzerine söyledikleri dedikoduların sonu gelir mi?”

[Bu söz çok yerindedir. Çünkü nebîlere ve seçkin insanlara bile saldıranlar, iftirâya cesâret edenler o kadar çoktur ki sayılacak gibi değildir.]

İbnü’l-Mübârek (rh.a.)’e: “İmâm Ebû Hanîfe (r.a.) hakkında falan kimse ileri geri konuşuyor” denildiğinde şu beyti okumuştur:

Hasedûke izâ mâ faddaleke’llâ

Hu bimâ fuddilet bihi’n-nücebâu

Ma‘nası:

“Necîb insanların üstün tutuldukları yüce mezîyetlerle, Allahü Te‘âlâ’nın seni seçkin kılmasından ötürü insanlar sana hased etmektedir.”

[Bu beyitte tedvîr vardır. Birinci mısranın sonundaki Lafza-i Celâl’in “ha”sı ikinci mısraya devrediyor. Şiirin vezni bahr-i hafîftir. Asıl cüz’leri fâilâtün / müstef‘ilün / fâilâtün olup burada kısaltılarak failâtün / mefâilün şeklinde kullanılmıştır.]

Ebû Âsım en-Nebîl (rh.a.)’e, ünlülerden birinin İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i kınayan sözler söylediği bildirilince: “Bu durum Ebü’l-Esved ed-Düelî’nin dediği gibidir” deyip şu beyti okumuştur:

Hasedü’l-fetâ iz lem yenâlü sa‘yehû

Fe’l-kavmu a‘dâün lehû ve husûmu

Ma‘nası:

“Cömert gencin, gayretiyle yükselmiş bulunduğu yüksek mertebeye eremediklerinden dolayı ona hased eden kavmi, ona karşı düşmanlık ve husûmet beslemeye devâm ediyorlar.”

Hased, âlimler arasında daha fazla görünmektedir. Bu yüzden Mâlikî Mezhebi’nde onların birbiri aleyhindeki şahâdetleri kabul olunmaz.

Bu konuda Abdullah b. Abbas (r.a.)’nın şöyle bir sözü vardır:

“Âlimlerin sözlerini dinleyiniz; ancak birbirleri aleyhinde sarf ettikleri sözlere kulak vermeyiniz. Çünkü onlardaki hased ve buğz herkesten fazladır.”

Otuz Dokuzuncu Bölüm

İmâm-ı A‘zam (r.a.) Hakkında Hatîb el-Bağdâdî’nin Naklettiği Kötü Sözlere Cevab

Bilinmelidir ki Hatîb el-Bağdâdî bu çeşit sözleri tarihine almakla, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i kınama ve kötülemeyi, yüce mertebesini lekelemeyi kasdetmemiştir. Belki de tarihçilerin âdeti olarak hakkında söylenilen sözleri bir araya getirmeyi düşünmüştür. Çünkü İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in de diğer Selef (r.a.e.)’in büyükleri ve ismet sâhibi peygamberler gibi, kötü tabîatlı hasedciler ve eziyeti âdet hâline getirmiş düşmanlar tarafından incitilmiş ve onların elinden ve dilinden kurtulamamış olduğunu açığa çıkarmayı istemiştir. Hatîb’in maksadının bundan ibâret olduğuna söylediği şu sözler şâhidlik eder:

Menâkıbnâme yazarları, anlattıkları olayların çoğunu sıhhatli ve sağlam belgelere dayandırdıktan sonra bu tür tenkîdlere de yer vermişlerdir. Ayrıca kınamaya sebeb olan sözlerin senedlerinin bilinmeyen ya da güvenilmez râvîlerden nakledilmiş olmalarından dolayı, sıradan bir kimsenin bile bu şekilde değer ve haysiyetini rencîde etmek doğru değilken, İmâm-ı A‘zam (r.a.) gibi şânı yüce olan en büyük imâmın hakkında bu şekilde hüküm verilmesi nasıl doğru olabilir? İmâm-ı Takiyyüddîn b. Dakîku’l-‘Îd’in dediği gibi: “İnsanların ırzı ve haysiyeti cehennem çukurlarından bir çukurdur ki hâkimler ve muhaddisler onun yanıbaşına durmuşlardır. Ya‘ni onlar pek kolay cehenneme düşebilirler.”

Hatîb el-Bağdâdî gibi aklî ve naklî gerçeklere vâkıf olan bir kişi, bu incelikten haberdâr değil midir? Özellikle bu kınayıcı sözler, gerçekten o kişiler tarafından söylenmiş olsa da yine hükmü yoktur. Çünkü akrân ve aynı konumda olanların birbirleri aleyhinde söyledikleri sözlerin tenkîd hususunda yeterli olmadığı yukarıda açıklandı. Diğer insanların da düşmanlar tarafından yayılan gerçek dışı sözlere uymuş olmaları ihtimâl dâhilindedir. Gerçeğin anlatıldığı gibi olduğunu Hâfız Zehebî (rh.a.) ve Hâfız İbn-i Hacer (rh.a.) de açıkça söylemiştir. Hattâ Zehebî (rh.a.): “Enbiyâ ve sıddîkların dışında, hased hastalığından tamâmen kurtulup da ahâlîsi arasında taassub ve hased sebebiyle haklarında uygunsuz sözlerin işitilmediği hiçbir asır bilemiyorum” demiştir.

Tâceddîn es-Sübkî (rh.a.) de der ki: “Ey doğru yolun gösterilmesini isteyen akıllı kişi! Sana önemli bir görev düşmektedir. O da geçmiş imâmlar hakkında dâimâ edeb dâiresinde bulunmak ve onların birkısmının diğerleri hakkında anlattıkları sözleri hemen kabullenmeyip açık bir delîl aramaktır. Onların hiçbirini reddedip değersizleştirmeye dâir delîlin bulunma ihtimâli yoktur. Onun için işittiğin sözleri yorumlayıp iyi niyetle onları doğru bir yere yerleştirmeye gücün yetmezse, o tür sözleri araştırmaktan vaz geçip selâmette olmanın çaresini kesin olarak araman gerekir. Sen bu tür sırları anlamak için yaratılmadın. Aklın varsa, kendi vazîfelerini yerine getirmeye çalış, boş şeylere dalma. İlim öğrenmek isteyenin benim gözümde derecesi çok yüksektir. Ancak Selef (r.a.e.) arasında cereyân eden olayları ve sözleri araştırarak kimini haklı kimini haksız göstermeye yeltenip hâkim edâsıyla sözler sarf etmeye başlayınca gözümden düşer. Bundan dolayı Ebû Hanîfe (r.a.) ile Süfyân es-Sevrî, yâhûd İmâm-ı Mâlik (r.a.) ile İbn-i Ebî Zi’b, yahud Ahmed b. Sâlih ile Nesâî, yahud Ahmed b. Hanbel (r.a.) ile Hâris b. Esed el-Muhâsibî arasında geçen ya da bunlardan sonraki her asrın ünlüleri arasında hattâ İzzeddîn b. Abdüsselâm ile Takıyyüddîn b. es-Salâh arasında geçtiği rivâyet edilen kıskançlıklara kulak vermek doğru değildir. Çünkü böyle kendi görevinin dışındaki şeylerle meşgûl olanların helâk olması kesindir. Onların hepsi geçmiş dönemlerin dîn ve yakîn ehlinin en başta gelenleridir. Aralarında geçtiği anlatılan konuşmaların, doğruluğunu değerlendirme hususunda erbâbının yanında, doğru bir açıklaması vardır. Ancak herkes onları anlayamaz. Bizler, Ashâb (r.a.e.)’e dil uzatmamak ve onları gönülden sevmekle dînen ve aklen mükellef olduğumuz gibi, bütün imâm ve dîn âlimleri hakkında da gerekli olan saygıyı göstermekle yükümlüyüz.

 

Kırkıncı Bölüm

Ebû Hanîfe (r.a.)’e “Delîl Olmaksızın                            Sahîh Hadîslere Muhâlefet Etmiştir” Şeklinde

Yapılan Suçlamaların Çürütülmesi

Bu konu çok geniştir. Fıkhın bütün bölümlerini sırasıyla söylemek gerekir ama burada buna imkân yoktur. Bu yüzden ayrıntılı delîllere göz atarak,  bu hususta yararlı olacak birtakım özet kuralları aktarmakla yetineceğiz.

Bilinmelidir ki İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i böyle bir i‘tirâza hedef kılan, eskilerden Süfyân es-Sevrî (rh.a.) ve sonraki âlimlerden Şeyhü’l-Buhârî Hâfız Ebû Bekir İbn-i Ebî Şeybe’dir. Bunun sebebi de, Ebû Hanîfe (r.a.)’in mezhebinin kurallarından ve ictihâdının usûllerinden habersiz olmalarıdır.

Hâfız Ebû Ömer b. Abdülberr (rh.a.) de açıkça ortaya koymuştur ki üzerinde icma‘ bulunan fıkıh usûlüne muhâlif olan haber-i vâhid205 kabul edilmeyip kıyâs’a öncelik verilir. Bu i‘tirâzın bertarâf edilmesinde sözü bir mikdâr açmakla, sözkonusu önceliğin sebeblerini sayalım.

Özet olarak o zamanlar henüz hadîs kitabları tamâmen tedvîn edilmemiş olup, hadîslerin çoğu, İslâm ülkelerinde dağınık hâlde bulunan Tabiîn ve diğer hadîs şeyhlerinden206 öğrenilip rivâyet edilerek bilinebileceğinden, bazılarını duymama ihtimâli herkes için sözkonusu olacağı gibi, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in da kıyâsla amel ettiği maddelerde aksine delâlet eden bazı hadîsleri duymaması ya da doğruluğuna i‘timâd etmemesi ma‘kûldür. Aynı şekilde fakîh olmayan râvînin rivâyet ettiği hadîs kıyâsa muhâlif olduğundan bazı âlimlere göre amel edilmez. Hattâ bundan dolayı Musarrât207 hadîsini Ebû Hüreyre (r.a.) rivâyet ettiğinden kabul etmezler. Ancak Hanefî fakîhlerinden bir kısmı, mezheb imâmlarının ekseriyeti gibi kıyâsa muhâlif olan hadîslerde bile râvînin fakîh olmasını şart koşmazlar. Hattâ oruçlu olan kimsenin yanlışlıkla yiyip içmesiyle orucunun bozulmadığına dâir olan hadîsi de Ebû Hüreyre (r.a.) rivâyet ettiği hâlde bütün mezhebler bu hadîsle amel etmişlerdir. Bununla berâber kıyâsa aykırı olduğundan, İmâm Ebû Hanîfe (r.a.), “Sözkonusu rivâyet sahîh olmasaydı kıyâsla amel edecektim” demiştir. Önceki imâmlardan hiçbirinden râvînin fakîh olmasının şart kılındığı rivâyet edilmeyip bunun sonradan ortaya atılmış bir söz olduğu belirtilir.

Açıklama: “Ebû Hüreyre (r.a.) fakîh olmadığı hâlde, onun orucun unutulması ile ilgili rivâyet ettiği hadîs mu‘teberdir” yahud “fakîh olmadığı için Musarrâta dâir hadîsi kabul edilmemiştir” demek, O’nun gerçekte fakîh ve müctehid olmaması anlamına gelmez. Çünkü “Kendisinde ictihâd için gerekli şartlardan eksik olan bir şey yoktu. Hattâ Sahâbe (r.a.e.) devrinde fetva verirdi, üstelik o asırda müctehid olmayan kişi fetva veremezdi.” diyerek, fakîh olmadığı iddiâsı çürütüldüğü, hattâ vermiş olduğu fetvaların Şeyhülislâm Takıyyüddîn es-Sübkî (rh.a.) tarafından bir araya getirilip okutulduğu, kendisinden ilim öğrenen Tabakâtü’l-Hanefiyye’nin yazarı Muhyiddîn el-Kureşî (rh.a.)’in verdiği bilgilerle ortaya çıkmıştır.

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’den gelen hadîsleri başımız üstüne kor ve gözümüzün önünden ayırmayız” sözü de, hadîs-i şerîflere son derece değer verip mezhebine esâs kabul etmiş olduğuna şâhidlik eder.

Fakat belirtildiği gibi bir hadîsin rivâyeti gerçekleşmemişse, tabîatıyla onunla amel edemez. Aynı şekilde bir hadîsin râvîsinin, onun aksine amel etmesi, o hadîsin mensûh olduğuna delâlet ettiğinden, bu durumda da o hadîs ile amel edilmez. Nitekim Ebû Hüreyre (r.a.) bir kabı köpek yaladığında yedi def‘a yıkamanın gerektiğine dâir bir hadîs rivâyet etmişken, kendisi de yeri gelince üç def‘a yıkamakla yetinmiş olduğundan bu hadîsle amel edilmemiştir.

Abdullah ibn Abbas (r.a.)’nın rivâyet ettiği “Men beddele dînehû faktülûhü” hadîsini de İbn Abbas (r.a.)’nın, “Dinden dönen kadın ise öldürülmez” sözüyle tahsîs208 ederler. Umûm-ı belvâ209 ortaya çıkması durumunda da haber-i vâhidle amel edilemez. Çünkü çokça meydâna gelen olayların hükmü, âdeten yaygınlık kazanmış olması gerekir. Bunun içindir ki böyle bir hadîsde, bir iki kişinin rivâyetle tek kalması, sâbit olmadığını gösterir. Onun için Hanefîler, “(tenâsül uzvuna) dokunmakla abdestin bozulması kesin emir olsaydı, herkesin bilmesi ve rivâyetlerin birbirine uyması lâzım gelirdi.” diyerek bununla ilgili Büsre (r.a.)’in rivâyet ettiği hadîsi mu‘teber saymazlar.

Aynı şekilde haber-i vâhid kabîlinden bulunan bir hadîsin hadd veya keffâreti açıklama hususunda aktarılması da i‘tibâr edilmemesine sebeb olur. Çünkü “Şübhelerle hadd cezâlarını düşürün” meşhûr hadîsinin delâletiyle, hadd ve keffâret en ufak bir şübhe ile düşer. Râvînin bir hadîs rivâyetinde tek kalması ise şübhe çekicidir.

Celî210 olan veya başka bir hadîsle desteklenmiş bulunan kıyâsa aykırılık da haber-i vâhidin düşürülmesini gerektirir. Selef (r.a.e.)’in bir kısmının cerhe dâir söz söylemesi de bu türdendir. Kasâme hadîsi buna örnektir. Aynı şekilde bir mes’ele hakkında ashâb (r.a.e.) arasında ihtilâf olmuşsa, onlardan hiçbirisinin daha sonra rivâyet edilen bir hadîsi delîl göstermemesi de o hadîsin sâbit (sahîh) olmamasına delâlet eder. Çünkü delîle değer bulunan bir hadîsin onlara gizli kalması mümkün değildir. “Boşama erkeğe göredir” hadîsi bu şekildedir. Ma‘nası, talâkın sayısında ya‘ni iki veya üç def‘a meşrû‘ olmasında kocanın hür veya köle olmasına bakılır demektir. Hâlbuki bu mes’elede Sahâbe (r.a.e.) asrından beri ihtilâf olagelmiştir. Şâfiî (r.a.)’in de aynı görüşte olduğu bir grup âlim, böyle der. Fakat bir diğer grup âlim kimi kadının durumuna, kimi de koca ile kadından köle olana bakarlar. İmâm Ebû Hanîfe (r.a.) ikinci grupla aynı görüştedir.

Bazı haber-i vâhidler de vardır ki Kur’ân’ın genel hükümlerine muhâliftir. Ebû Hanîfe (r.a.) ise Kur’ân’ın tamâmını haber-i vâhid ile tahsîs ve ıtlâkını211 takyîd etmez. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in umûm ve ıtlâkı kesin delîl olup zannî delîl ona mukâbil olamaz. Onun için en kuvvetli delîl ile amel eder. Meselâ “Fâtihâ okunmadan namaz olmaz” sahîh hadîs ise de haber-i vâhid olduğu için “Namazda Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyunuz.”212 âyetindeki ıtlâkı takyîd etmez. Çünkü Hanefîler’e göre zâid bir kayıd ilâvesinden ibâret olan takyîd -ziyâde ‘ale’l-kitab kabîlinden olmasıyla- nesh sayılır. Hâlbuki zayıf bir delîl sağlam bir delîle karşı koyamayacağından, onu neshetmesi câiz değildir.

Haber-i vâhidin meşhûr213 sünnete aykırı olması da böyledir. Zîrâ haber-i meşhûr daha çok tercîh edilir. Bundan dolayı “Delîl iddiâ edene; yemîn de inkâr edene gereklidir” meşhûr hadîsine muhâlif bulunan şâhid ve yemîn hadîsi ile amel edilmez. Sözkonusu hadîsin, geçerli tanıklığı açıklayan “Erkeklerinizden iki de şâhid bulundurun…”214 âyetine ziyâdeyi de îcâb edeceği aşikârdır.

Bu açıklamalar bilinince şu ortaya çıkar: İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in belirlenmiş kâidelerini veya ictihâddaki yerini bilmeyen ya da bilerek açıkça düşmanlık eden kimselerin iddiâ ettiği gibi o, hadîslere muhâlefet etmemiştir; bu, O’na tam bir iftirâ olur. Ebû Hanîfe (r.a.)’in daha sağlam ve uyulmaya lâyık bir delîlden haberdâr olmadıkça, hiçbir hadîsi “amel edilemez” diye dışlaması sözkonusu olmamıştır. Zâhirî mezhebinin meşhûr imâmlarından İbn-i Hazm (rh.a.)’in: “Zayıf hadîsin bile kıyâsın önüne geçirilmesi hususunda Hanefî imâmlarının icmaı vardır” demesi de İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in hadîslere fazlasıyla i‘tinâ ettiğini gösterir. Hattâ mürsel hadîsleri de kıyâsla amel etmeye takdîm ettikleri için, vârid olan mürsel215 bir hadîse uyarak namaz içinde kahkaha ile gülmeyi abdestin bozulacağı şeklinde kabul etmiştir. Hâlbuki kahkahanın abdesti bozan şeyler kabîlinden bir şey olmadığı açıktır ve bu mes’eleyi kıyâsın aksine olarak sâbit olduğu için sözkonusu hükmü, âyetin mahalli olan rükû‘ ve secdeyi içeren namazlara tahsîs etmiş, tilâvet secdesi ve cenâze namazı için genelleştirmemiştir. Bizden önceki âlimler şöyle demiştir: Ahkâma ilişik olan ma‘nalar ve şer‘î illetlerden haberdâr olmayanların hadîslerle amel etmeleri câiz değildir. Çünkü böyle olanların hata etmeleri kuvvetle muhtemeldir. Hattâ önde gelen muhaddislerden bazısı, süt emzirme ile nikâhın haramlığı arasındaki irtibâtın kaynağını bilmediğinden, bir koyunun sütünden içmiş bulunan kız ile erkek arasında nikâhın haram olduğunu iddiâ etmiştir. Bunun yanı sıra hadîslere vâkıf olmayanların görüşüne de i‘tibâr olunmaz. Meselâ, unutarak yemek yiyen oruçlunun orucu bozulmaz; bilerek kusan oruçlunun orucu bozulur. Hâlbuki birincide içeriye bir şey girmiş olup, ikincisinde vücûda herhangi bir şeyin girmesi sözkonusu değildir. Onun için kıyâs işin aksi olmasını gerektirirdi.

İşte yukarıda verilen ayrıntılı bilgilerden de anlaşılacağı gibi, İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in bir kısım âhad haberleri terk etmesi, bizzat kararlaştırılan usûllere uymaktan kaynaklanmış olup bu da dînî sebeblerden ileri gelmektedir. Durum böyle olunca, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in bu hususlarda az i‘tinâ gösterdiğini düşünenler aşırı cür’et göstermişlerdir.

Büyük müctehidlerin bildikleri İlâhî dînin gerçekleri o kadar ince ve derindir ki diğer uzman âlimler bile onları hakkıyla bilip anlayamamıştır. Mes’elelerle ilgili hüküm çıkarma yolu, erbâbı tarafından bilinse de, dayanağını gereği gibi alıp da ona nüfûz edebilmek, ancak Allah (c.c.)’nün yardımı ve Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in nûruna yakınlık sâyesinde çok az kimseye müyesser olmuştur. Bunların içinden de bilinen mezheb imâmları daha fazla lûtuf ve ihsâna erişerek İslâm dünyasının dört direğini oluşturmuşlardır. İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in ise her yönden diğerlerine üstün olduğu, müstesnâ fazîletlerinin denizinden süzülen parlaklıkların, bu nâçizâne sadefçikte yazılan nümûneye bakanların gözünde de görüneceğinde şübhe yoktur. Bu sebebden şu kadarla yetinmeyi uygun gördük. Yardım ancak Allah (c.c.)’den beklenir.

Yüce Allah (c.c.)’den bizi atalarımızın, özellikle de geçmiş büyüklerimizin hukuklarına riâyet edenlerden kılmasını niyâz ederiz. Ey Allahım! Bizi ve bizden önceki dîn kardeşlerimizi bağışla. Îmân edenlere karşı kalbimizde bir kîn bırakma. Rabbimiz, Sen şefkâtli ve merhametlisin. Allahım bizi onlarla haşret. Çünkü biz onları seviyoruz. Bizi onların zümresine dâhil et ve bizi onların hizmetiyle şereflendir. Onların iyi davranışlarından, imrenilen hâllerinden ve asâletlerinden bizi de nasîblendir de biz de onların bağlılarından olalım. Muhakkak ki Sen cömert, şefkâtli ve rahmet sâhibisin. Allahım! Senin kerîm ve ezelî hükümrânlığının büyüklüğüne yaraşır bir şekilde Sana hamdederiz.

Nebîlerin ve Resûllerin Efendisi (s.a.v.)’in hürmetine Sen müslümanların hükümdârına yardım et ve O’nu zafere ulaştır. Yaratılmışların şerrinden de O’nu koru. Sayısız salâtın ve selâmların en güzeli ve en yücesi, yaratılmışların en fazîletlisi olan Efendimiz Muhammed (s.a.v.)’in, âilesinin ve temiz ve pâk ehl-i beytinin ve bütün Ashâbının üzerine olsun.

Kulların her türlü tasavvurundan Seni tenzîh ederiz. Peygamberlerine salât ve selâm ederiz. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)’ne mahsûstur.

Eserin hazırlanması, el-Hâc İsmâîl Hakkı b. İbrâhîm b. Abdülvehhâb ez-Zaîmî el-Manastırî tarafından hicrî 1306 senesinde tamâmlanmıştır. Tamâmlanmasından dört sene sonra yüce Allah (c.c.)’nün inâyetiyle basılmıştır.

 

 

 

DİPNOTLAR

 

1     Bakara s. 269

2     Fesad: Bir ibâdetin ya da bir hukukî işlemin fâsid olması.

3     Sıhhât: Bir ibâdet ya da hukukî işlemde şart, rükün ve vasıfların eksik ve bozuk olmaması hâli.

4     Ülü’l-emr: Emir sâhibleri, devlet başkanı ve onun görev verdiği kişiler ya da ilim adamları.

5     İşkâl: Anlamı kapalı olmakla birlikte bu kapalılık araştırma ve ictihâdla giderilebilecek nitelikte olma.

6     İcmâl: Anlamı kapalı olmakla birlikte bu kapalılık ancak Şâri‘in açıklamasıyla giderilebilecek nitelikte olma.

7     Şâri‘: Kanûn koyucu.

8     Nass: Vahiy ile sâbit ifâde; Kur’ân âyetlerine ve hadîslere verilen ortak ad.

9     Ta‘lîlât: Bir hükmün illetini, gerekçesini araştırma ve tesbît etme yöntemleri.

10   Muhkem: Kendisinden ne kasdedildiğini te’vîle açık kapı bırakmayacak derecede açık olup ibtal, te’vîl ve nesh ihtimâli taşımayan sözler.

11   Müteşâbih: Usûlcülere göre müteşâbih, ne söz kalıbı kendisinden ne murâd edildiğini gösteren ne de bunu açıklayacak haricî karîneler bulunan, Şâri‘in tefsîr etmediği lâfızdır.

12   Fetih s. 29

13   Hicr s. 9

14   Tevâtüren: Yalan üzere birleşmeleri imkânsız olan topluluklar birbirinden aktararak.

15   Sünen (Arapça sünnetin çoğulu): Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in söz, fiil ve takrîrleri.

16   Ehâdîs (Arapça hadîsin çoğulu): Sünen anlamında kullanıldığı gibi bazı hadîs âlimleri Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in sözlerinden başka sahâbe ve tâbiînden nakledilen mevkûf ve maktu‘ haberleri de buna dâhil etmişlerdir.

17   Âl-i İmrân s. 7

18   Habîbullah bu yolda eyledi îzâh

       O nâzik lafzıla hoş kıldı ifsâh

       Bu sözdür gerçi kim sûrette icmâl

       Ne tafsîl eyledi gör Şâh-ı iclâl

       İşâret buyurur ol Şâh-ı isnâ

       Ki yolumdur benim eclâdan eclâ

       Benim yolumda yokdur zerre şübhe

       Meger a‘mâ olanlar düşeler rîbe

       Ki Kur’ân yoludur bellü tarîkım

       Anunla geldi hep sahb u ferîkım

       Velî bir fırkayı kör etti şehevât

       Müfîd olmaz olara bu celiyyât

       Olar hâricdedir bahs-i Hüdâ’dan

       Temâyüz ummâ elvâna a‘mâdan

       Hevâdır kör eden ayn-ı ibâdı

       Hevâ ehli olan bulmaz reşâdı

Sultânü’l-Uşşâk (İbnü’l-Fârız, v. 632/1235] Tâiyye’sinde:

       Ve nehcü sebîlî vâdıhun li-meni’htedâ

       Velâkinneme’l-ehvâü ‘amet fe ‘amet

“Hidâyete ermek isteyen için benim yolum açıktır. Ancak şehevî arzular yaygınlaşıp gözleri kör etmiştir.”

19   Hazret-i Peygamber (s.a.v.): “Ümmetim dalâlette birleşmez, siz ihtilâf gördüğünüzde onların çoğunluğuna uyunuz.” buyurdu. Bunu Hazret-i Enes (r.a.)’den İbn-i Mâce ve başkaları da rivâyet etmiştir. İbn-i Abbas (r.a.) Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’den şunu nakletti: “Allah (c.c.) bu ümmeti dalâlette birleştirmez, Allah (c.c.)’nün gücü kudreti toplulukladır.”

İbn-i Âsım ve bazı muhaddisler, Ukbe b. Ömer ve el-Ensârî (r.a.)’den şu hadîsi rivâyet etmişlerdir: “Sizin cemâatle birlikte olmanız gerekir; çünkü ümmet dalâlette birleşmez.”

Ahmed b. Hanbel, Taberânî ve diğer bazı muhaddisler Ebû Basra El-Gaffâr’dan şu hadîsi rivâyet etmişlerdir: “Rabbimden ümmetimin dalâlette birleşmemesini istedim, bu isteğimi kabul etti.” Bunların hepsi Mevâhib’de de geçmektedir.

20   Mü’minûn s. 71

21   Elâ ey sâlik-i râh-ı hakîkat

       Çü kıldın râh-ı İslâm’a azîmet

       Yürüme serseri, bul kârbânı

       Çığırdan çıkma cânım gözle anı

       Muhammed ol Şeh-i cünd-i hidâyet

       Çün oldur kâfile-sâlâr-ı ümmet

       Yapış dâmân-ı pâkine o Şâh’ın

       İdin anı sülûkinde penâhın

       Sülûk eyle sırât-ı müstakîm’e

       Sakın meyletme her râh-ı sakîme

       Gerekdür evvelâ ta‘yîn-i mezheb

       Ki yolsuz kim bulur mence ü mehreb

       Çü Hakkdur matlabın iste tarîkin

       Tarîkınca giden bulur ferîkin

       Gel imdi muktedânı eyle ta‘yîn

       Ki maksûda erişmez merd-i hôdbîn

       İkidür mü’mine mezheb muayyen

       Biri zâhir biri bâtın mübeyyen

       O bâtın dediğimdir i‘tikâdın

       Müzeyyen kılagör anda nihâdın

       Akâiddür çün İslâm’ın binâsı

       Mu muhkem olmasa olmaz bekâsı

       Akîde olmasa pâk ü mutahhar

       Hep a‘mâl olısar merdûd u ebter

       Bu yolun nâmıdır Sünnet Cemâat

       Gerekdir gireler bu yola ümmet

22   En‘âm s. 71

23   En‘âm s. 153

24   Fürû‘: İslâm hukukunun amelî-tatbikî bölümünü ifâde eden fıkıh terimi.

25   Sened: Bir hadîsi birbirine nakleden râvîlerin tamâmı.

26   el-Câmi‘u’l-Kebîr. İslâm dünyasında buna denk bir kitab yazılmamıştır. Hattâ İmâm-ı Gazzâlî (rh.a.)’in de belirttiği gibi bu kitabı İmâm-ı Şâfiî (r.a.) de beğenip ezberlemiş ve Halîfe Hârûn Reşîd’in huzûrunda okumuştur.

27   Mütaffifûn s. 26

28   Bunlar erdemli işlerdir, sen onları suyla karışarak bevle dönüşen yoğurt kâseleri sanma!

29   Tarîk: Sözlükte “yol” anlamındadır. Hadîs usûlünde bir hadîsin senedine verilen bir diğer isimdir. Hadîsin senedi onun son râvîsi ile Hazret-i Peygamber (s.a.v.) arasında rivâyet zincirini oluşturan râvî isimleri demektir.

30   Eyyâm-ı Arab: Câhiliye devrinde Arab kabîleleri arasında belli dönemlerde meydâna gelen savaşlar.

31   Ebû Seleme Mis‘ar b. Kidâm el-Hilâlî el-Âmirî (rh.a.), Süfyân-ı Sevrî (rh.a.) ve Süfyân b. Uyeyne (rh.a.)’in şeyhidir. Abdullah b. Mübârek (rh.a.) onunla ilgili şöyle söyler: İlme karşı istekli, âlimleri seven ve sâlih olan kişi Mis‘ar b. Kidâm’ın ders halkasına gelsin. İyiye yorumlanmak üzere Mis‘ar sözcüğünün mim harfi fetha ile Mes‘ar şeklinde de okunur.

32   Parayı müşteriye iâde ile satılan malı geri alma yoluna gitmemesi müşterinin bulunması mümkün olmadığından dolayıdır. Kul haklarının bu kısmında ise Aynü’l-İlm kitabında “Bâbü’t-Tevbe”de açıklandığı üzre sevabı sâhibine olmak niyetiyle kirlenen malı bağışlamaktan başka kurtuluş yoktur.

33   Hurûfü’l-mu‘cem: Harflerin alfabetik sırası.

34   Hurûfü’l-mebânî: Alfabeyi oluşturan harfler.

35   Geniş bilgi için bk. Gazzâlî (rh.a.), İhyâu Ulûmi’d-dîn, Kâhire [Matbaatü’l-İstikâme], I.c., 28.s.

36   Tahrîc: Bir hadîsin veya hadîslerin senedli olarak zikredildiği ilk kaynaklardaki yerlerini tesbît edip bunlara nisbet etme.

37   İstitrâd: Asıl konudan olmayarak yeri gelmişken söylenen söz.

38   Enfâl s. 68

39   Enfâl s. 69

40   Enfâl s. 67

41   Yevm-i şekk: Şa‘bân ayının otuzuncu günü olup bugün tutulan oruç mekrûhtur.

42   Celse-i istirâhat: İkinci secdeden hemen sonra ayağa kalkmadan yapılan oturuş.

43   Ömer b. Abdülazîz (r.a.)’in güzel hayatı ve üstün nitelikleri –ilk dört halîfe ile birlikte– büyük cildler hâlinde derlenip yazılmıştır. Süyûtî (rh.a.)’in Târihu Hulefâ kitabında onun büyük muhaddislerden ve önde gelen müctehidlerden olduğu da belirtilmiştir. Menâkıbı hakkında önceden bazı müsvedde bilgiler toplamıştım, Meşâhîrü’l İslâm’ın ikinci cildinde yer alan hayatı ile ilgili bilgileri görünce adı geçen müsveddeleri temize çekmeme gerek kalmadı. Geniş bilgi için adı geçen kaynaktan yararlanılabilir. Helâl olsun, onun te’lîfi ne güzel, konuya hâkimiyeti ne mükemmeldir!

44   Humrü’n-neam: Son derece beyaz hecin develeri.

45   Abbâsî Halîfeleri’nin beşincisidir. Övgüye lâyık iş ve hareketleri olan dîndâr bir padişâhdır. Hac, gazâ gibi ibâdetleri çoktu. Halîfelik yaparken günde yüz rek‘at namaz kılar, âlimleri sever, şâirlere değer verirdi. Zikrullah sırasında ağlar ve Allah (c.c.)’den çok korkardı. Geceleri Fudayl b. Iyâz (k.s.) gibi kimselerin evlerine gider onların sohbetlerini dinlerdi. Abdullah b. Mübârek (rh.a.) vefât edince onun gibi bir âlimi kaybetmesinden dolayı çok üzülmüş ve kendisine ta‘zîye için devletin ileri gelenlerine emir vermiştir. Hakkında anlatılan edebî konuşmalar ve güzel hikâyeler pekçoktur.

46   Irak âlimlerinin önde gelenlerindendir. Kelâm usûlü imâmlarından olup Mâlikî Mezhebi’ne bağlıdır. Günde kırk rek‘at nâfile namaz kıldığı, otuz beş varak te’lîf yaptığı kaynaklarda yer alır. H.403 [1012] yılında vefât etti (Hatîb el-Bağdâdî, Târihu Bağdâd, Kahire h.1407[1986], V, 379.)

47   Nesebi ve eserleri hakkında Hüsnü’l-Muhâdara fî Ahbâri Mısr ve’l-Kâhire’de bilgi bulunmaktadır. Hayatı ile ilgili Meşâhîrü’l-İslâm’da ayrıntılı bilgi vardır.

48   Ebû Abdullah Muhammed b. Alî Temîmî Mâzerî (rh.a.) [v. 536/1142]. Hadîs hâfızlığı ve hadîslerin ma‘nalarını ve neye işaret ettiğini iyi bilen âlimlerin en ünlülerindendir. el-Mu‘lem bi-Fevâid-i Kitab-ı Müslim adıyla Sahîh-i Müslim’in bir kısmını şerh etmiş, eksik kısmını Şifâ adlı eseriyle tanınan Kadı Iyâz (rh.a.), el-İkmâl adıyla tamâmlamıştır. Mâzer, Mâzir diye de okunur. Burası Sicilya’da küçük bir beldedir.

49   Mağribli âlimlerden olup Sebde şehrinde doğmuştur. Bütün ilim dallarında kendisini yetiştirmiş, yaşadığı çağın önde gelen âlimi olmuştur. eş-Şifâ fî Ta‘rîfi Hukuki’l-Mustafâ adlı kıymetli, yararlı, eşsiz ve çok i‘tibâr edilen bir eseri vardır.

50   Hâfız Ebû Ca‘fer Kâyenî (rh.a.).

51   Nesh: Daha önce geçerli bir hükmün yürürlükten kaldırılması.

52   Bakara s. 185

53   Hacc s. 78

54   A‘râf s. 157

55   Kulle: Yaklaşık beş yüz Bağdâd rıtlı. Bir Bağdâd rıtlı 406,25 gr.’dır.

56   Müşârunileyh h.756 [1355] yılının  Cemâziyeluhrâsının dördüncü  Pazartesi günü vefât etti. Hayatı ve eserleri için bk. Celâleddîn es-Süyûtî (rh.a.), Hüsnü’l-Muhâdara (nşr. Muhammed Ebülfaze İbrâhîm), Kâhire h.1387 [1967], I, 321-328.

57   Âl-i İmrân s. 81

58   En‘âm s. 108

59   “İlim Süreyyâ yıldızında olsa da Fars oğullarından bir kısım ricâl o ilmi alırdı.”

60   Hasen: Sahîh ile zayıf arasında yer alan; fakat sahîhe daha yakın olan hadîs.

61   Acemin hayırlısı Fâris’tedir; ya‘ni orada yaşayanlardır.

62   Ebû Ca‘fer Ahmed b. Muhammed b. Selâme el-Ezdî el-Mısrî et-Tahâvî Hazretleri [v.321/933]. H.239 [853] veya h.229 [843] yılında doğduğuna dâir farklı rivâyetler bulunmaktadır. Hanefî Mezhebi’nin önde gelen âlimlerindendir. Eşsiz eserleri vardır: Meâni’l-Âsâr, Ahkâmü’l-Kur’ân, Târih-i Kebîr, İhtilâfü’l-‘Ulemâ. Ayrıca sayısız şerhleri olan Akîdetü’t-Tahâviyye (asıl adı: Beyânü Akâidi Ehli’s-Sünne ve’l-Cemâa) adlı eseri elden ele dolaşan kitablardandır. Önce Şâfiî Mezhebi’ne bağlı idi. Şâfiî olan dayısı İmâm-ı Müzenî’nin, İmâm-ı Muhammed b. el-Hasen’in kitablarını çok inceleyip okuması onun Hanefî Mezhebi’ne bağlanmasında ve eserlerini bu mezhebin görüşlerine göre yazmasında etkili olmuştur.

63   Tabakât-ı Hanefiyye’nin ismi Cevâhir-i Mudîe’dir. Müellifi Muhyiddîn Abdülkâdir b. Muhammed b. Selâm el-Kureşî Hazretleri [v.775/1373] büyük Hanefî âlimlerdendir. Hayatı ve eserleriyle ilgili bilgi Celâleddîn es-Süyûtî (rh.a.)’in Hüsnü’l-Muhâdara’sında bulunmaktadır.

64   Hatîb el-Bağdâdî [v.463/1071]. Ebû Bekir Ahmed b. Alî b. Sâbit (rh.a.)’dir. Târih-i Bağdâd’ı muhaddislerin hayatlarını ve rivâyet ettikleri hadîslerin sahîhlik derecelerini bildirdiği için hadîs kitablarından sayılır. Zamanının bütün âlimlerine üstünlük göstererek tek başvurulan kişi olmuştu. Başka eserleri de vardır.

65   İbnü’l-Cevzî Cemâlüddîn Abdurrahmân b. Alî. Farzatü’l-Cevz denilen meşhûr bir yere nisbet edilmiştir. Hanbelî Mezhebi’ndendir. kabul görmüş eserleri vardır. Bağdâdlıdır. Va‘zları çok etkili olmuş, ünü dört bir yana yayılmıştır. Ancak İbn-i Esîr, Târih-i Kâmil’inde onun kendi mezhebinden olmayan âlimlere dil uzattığını (dahlettiğini) söyler.

66   Nisâ s. 54

67   Saff s. 8

68   Usâre: Cehennemliklerin a‘zâlarından akan şeyler.

69   Yûnus s. 62

70   Arapça’da haride, harden fiilinin anlamı gadıbe “öfkelendi” demektir. Nitekim bu fiilin ism-i fâili hârid, sıfat-ı müşebbehesi harîdun ve hardânun şeklinde gelir.

71   Bu tür kişilerin içindeki kötülük, garaz ve kin kolayca ortaya çıkarılır.

72   Kıdbân, kadîb kelimesinin çoğuludur. “İnce, nâzik gerdânlık” anlamındadır. Kıdbân sözcüğünün kaf harfi ötre ve kesre ile okunabilir. Bunun başka anlamları da vardır. Bunlardan biri de zarîf, keskin kılıç demektir.

73   Kâlûzec bk. pâlûze.

74   Gelincik çiçeği anlamındaki isim tamlaması yapısında olan “şakâiku’n-nu‘mân”daki nu‘mân kelimesinin “kan” anlamında olması mümkündür. Edebiyatçılar arasında çok yaygın bir rivâyete göre, Arab melîklerinden Nu‘mân b. Münzir, adı geçen çiçeğin mevsiminde hükümet merkezi olan Hîre şehrinin dışına çıkıp onu seyretmekten çok haz alması sebebiyle, o çiçeğin himâyesine alınmasını emrettiğinden, bu çiçek onun ismine izâfe edilmiştir.

75   İctihâd yaparken mes’elelerin başını kaydetmek için yanında sürekli divit bulundurmak güzel âdetlerinden olup mürekkep hokkasına ise Arapça’da “hanîfe” de denmesi İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in Ebû Hanîfe ile künyelenmesine sebeb olmuştur.

76   Hammâd b. Seleme (rh.a.) ve Hammâd b. Zeyd (rh.a.).

77   Tevbe s. 100

78   Bu, mütercimin sözüdür.

79   Bu, mütercimin sözüdür.

80   İcmâl fi’t-taleb: Bir şeyi güzelce ve usûlünce istemek ve aramak, bir şeyin istenmesinde acele ve ifrâd etmeden teennî ve i‘tidâl ile hareket etmek.

81   Hadîs râvîlerinin isimlerinde, isnâdlarda ve metinlerde yapılan değişiklikler, takdîm ve te’hîrler.

82   Hadîslerin metin ve isnâdlarındaki kelime ve isimlerin harflerinde, yanlış bir zann veya vehme istinâden yapılan değişiklikler.

83   Çocuğu olmayan bir kişiye Resûl-i Ekrem (s.a.v.) sadaka vermesini ve istiğfârı çok yapmasını emrettiler. O kişinin denileni yerine getirmesi üzerine dokuz erkek çocuğu oldu.

84   Allah rızâsı için bağırtlak kuşunun yuvası kadar da olsa mescîd yapanlara Allah (c.c.) cennette yüksek bir mevki verecektir.

85   Sema‘ “bizzat işiterek ve dinleyerek” hadîs rivâyet etmek demektir. Diğer hadîs almak usûllerinden daha üstün ve daha makbûl sayılır.

86   Din kardeşinin uğradığı kötü bir duruma sakın sevinme ki Allah (c.c.) onu kurtarıp seni aynı duruma düşürmesin.

87   Kalbine ıztırâb veren şeyleri terk ederek, seni her bakımdan selâmete götürecek olan şeyleri işle.

88   Allah (c.c.)’nün yeryüzündeki askerlerinin çoğu çekirgelerdir. Ben onları ne yerim ne haram ederim.

89   İbn-i Hemmâm b. Nâfi‘ es-San‘ânî (rh.a.) [136-211/753-826]. Hadîs âlimlerinin önde gelenlerindendir. Ahmed b. Hanbel ve Yahyâ b. Ma‘în gibi büyük âlimler kendisinden hadîs rivâyet etmişlerdir.

90   Bedreddîn Mahmûd b. Ahmed [v.855/1451]. Kahire’de kadılkudâtlık yaptı. Bilimsel eserleri çok ilgi çekicidir. Özellikle Umdetü’l-kârî adlı te’lîf eseri Buhârî şerhleri arasında benzersizdir. Câmi-i Ezher civarında kurduğu medresede müellif hattıyla yirmi bir cildlik bir nüshâsı vardır. Hanefî Mezhebi’ne göre şerh edilen eser yayımlanmıştır (I-XI, İstanbul 1308-1311).

91   Bu paragraf müellif Heytemî (rh.a.)’e âiddir.

92   Âmir b. Şürâhil Hazretleri [19-105/640-723]. Yemen’de Şa‘b adlı dağa nisbet olunarak Şa‘bî denmiştir. İkiz doğduğu için nahîf bünyeliydi. Satranç oynar, mizâhı pek severdi; bu yüzden İmâm-ı A‘zam (r.a.) kendisinden hadîs dinlememiştir. Mizâhla ilgili  edebiyat kitablarında lâtif fıkraları vardır. Tâbiînin büyüklerindendir.

93   Sû-i hıfz: Kötü ezberleme. Râvînin zabtıyla ilgili ta‘n sebeblerindendir.

94   Kizb: Yalan. Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in söylemediği bir sözü kasden O (s.a.v.)’e nisbet ederek rivâyet etmektir. Râvînin adâletle ilgili beş cerh sebebinden birincisi ve en ağırıdır.

95   Ebû Bekir Cessâs olmalıdır.

96   Bu paragraf mütercime âiddir.

97   Güvenilir râvîlerin rivâyetine muhâlif veya râvîsi güvenilir ve titiz olmayan hadîsler için kullanılır.

98   Metrûk: Sika olduğu hiç belirtilmediği hâlde bir cerh sebebiyle cerhedilmiş olan râvî ve bu râvînin rivâyet ettiği hadîs.

99   Teferrüd: Bir hadîsi rivâyette tek kalmak, tek başına rivâyet etmek.

100 Hammâd b. Müslim Ebû İsmâîl Eş‘arî el-Kûfî [v.120/738]. Babası Müslim’in künyesi Ebû Süleymân olduğundan ara sıra Hammâd b. Ebû Süleymân diye anılır. Büyük fıkıh imâmlarından ve asfiyâdan olup ilmi yaymak için sürekli çaba göstermiş, dünya lezzetlerinden son derece uzak durmuştur. Allah (c.c.)’nü zikre rağbetleri o dereceye varmıştı ki dünya işleriyle ilgili bir söz söyleyecekleri zaman o sözün arasını birçok tesbîh ve tehlîlle ayırırdı. “Allah’ın zikrinin geçmediği bir satırlık sözün Kıyâmet günü amel defterimizde görünmesinden dolayı Rabbim’den hayâ ederim.” derdi.

Süfyân-ı Sevrî, Şu‘be b. el-Haccâc ve Ebû Hanîfe (r.a.) gibi büyük imâm ve ünlü ulu kişiler kendisinden hadîs rivâyet etmiş ve ilim öğrenmişlerdir.

Yahyâ b. Ma‘în gibi hadîs tenkîdcileri güvenilir bir râvî olduğuna tanıklık etmiştir. Hocaları ve şeyhleri hakkında ileride bilgi verilecektir.

101 Mûsâ b. Ebî Kesîr el-Kûfî. Sa‘îd b. el-Müseyyeb’den hadîs rivâyet edenlerden olup kuvvetli âlimlerdendir.

102 Feth s. 23

103 Kureşî vezninde Müzeyne kabîlesine mensûbdur. İsmâîl b. Yahyâ bu ünvân ile bilinir. İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’in önde gelen dostlarındandır.

104 Muhaddisler arasında İbn-i Hayy ünvânıyla tanınır. Büyük fakîhlerden ise de neticede kendisinde şiîlik vardı. Buna rağmen hadîs tenkîdçileri onu, sözüne güvenilir kabul etmişlerdir. Bazan cum‘a namazını terk ettiği için onu cerhedenler de olmuştur. Fakat zühd ve ibâdetine, hıfz (hadîsi güzelce ezberleme) ve itkânına (hadîs usûlünde güvenilirliği kazanmış) denilecek bir şey yoktur.

105 Beni gözle göremeyeceksiniz, ama benim yaptığım güzellikleri göreceksiniz.

106 Beni görenlere, beni görenleri görenlere ve de onları görenlere ne mutlu!

107 Asırların en hayırlısı benim asrımdır, sonra benim asrımdan sonra gelendir.

108 Onlardan sonra bir kavim gelecektir ki onlar yeyip içmeye düşkündürler ve şişmanlamayı severler. Kendilerine sorulmadan şâhidlik (ispiyonculuk) yaparlar.

109 Süleymân b. Mihrân el-Kûfî [v.148/765]. Tâbiînden olup adâlet ve zabt yönünden kendisine güvenilen hadîs râvîlerindendir. Ancak, onun için “Za‘fına muttalî olmadığı bazı râvîler hakkında tedlîs eylediği (görmediği hâlde görmüş gibi kaynak kullanması) vâki‘dir.” denilmiştir.

110 Vekî‘ b. el-Cerrâh (rh.a.) [v.197/812-13]. Iraklı hâfızların en ünlüsü idi. İlimlerde imâmdır. Ahmed b. Hanbel “Hâfızlığı, itkânı kuvvetli ve şer‘î ilimleri Vekî‘den daha iyi bilen bir kişi görmedim.” demiştir. Her gece Kur’ân’ı hatmeder, sürekli oruçlu bulunurmuş.

111 Furkân s. 44

112 Eser Abdurrahmân Eşref (rh.a.)’in olmalı.

113 Harmele b. Yahyâ et-Tücîbî el-Mısrî (rh.a.), Ebû Hafs künyesiyle anılır. İmâm-ı Şâfiî Hazretleri’nin önde gelen talebelerindendir. Tücîb, muzâri sîğasıyla kabîle ismidir.

114 Rebî‘ b. Süleymân Murâdî-i Mısrî (rh.a.) de İmâm-ı Şâfiî Hazretleri’nin seçkin talebelerinden olup onun te’lîf etmiş olduğu eserleri kendisinden rivâyet etmekle meşhûrdur. Hadîs ilminin imâmlarındandır. Dört Sünen Sâhibi ve sâir hadîs âlimleri kendisinden hadîs okuyup rivâyet etmişlerdir. Vefâtı 270’de olmuştur -Allah rahmet etsin-.

115 Evzâî’nin ismi Abdurrahmân b. Amr’dır. Dîn imâmlarının büyüklerinden olup hayatı hakkında daha önce bilgi verildi.

116 İbn-i Cüreyc Ebû’l-Velîd Abdülmelik b. Abdülazîz b. Cüreyc [v. 149 veya 150/ 766 veya 767]. Hicâz ehlinin büyük imâmlarından ve Atâ b. Ebî Ribâh’ın önde gelen talebelerinden olup Mekke-i Mükerreme’de ilk olarak dînî ilimlere dâir kitab te’lîf eden zâttır.

117 Yezîd b. Harûn el-Vâsıtî (rh.a.) [v. 206/821]. Muhaddislerin büyüklerinden ve ünlü âlimlerdendir. Bağdâd’da hadîs okuttuğu esnâda yetmiş bin kişi kendisinden istifâde etmiş olduğunu İmâm-ı Zehebî (rh.a.) bildirmiştir.

118 Yahyâ b. Sa‘îd-i Kattân Hazretleri [v. 98/716-17]. Âlimlerin büyüklerinden fazîlet sâhibi bir zâttır. Ahmed b. Hanbel (r.a.): “Ben onun benzerini görmüş değilim.” derdi. Irak Bölgesi’nin hadîs imâmları içinde bu zâttan meşhûru yoktur. Küçük yaşından beri kendisinden Cenâb-ı Hakk’a karşı bir isyân zuhûr etmemiştir. O derece takvâ ve istikâmet üzere idi ki herkesin nazarında masûmiyet derecesine ermiş olduğuna inanılırdı. Risâle-i Kuşeyriyye’de şu nakledilir: “Yahyâ b. Sa‘îd el-Kattân şöyle der: “Rü’yâmda Rabbimi gördüm: “Ey Allahım! Ne kadar duâ etsem de icâbet etmiyorsun” dedim. Allahü Te‘âlâ: ‘Yâ Yahyâ! Senin sesini işitmeyi seviyorum’” dedi.”

119 Bu zât, İbn-i Ebî İshâk Sebîî Hazretleri olup imâmların büyüklerinden bir zâttır. Vekî‘in Tabaka’sından hadîs rivâyet ederdi.

120 Ma‘mer b. Râşid (rh.a.) [v. 153/ 770]. Ünlü muhaddislerdendir.

121 Hasan b. Amâre el-Kûfî (rh.a.). İki Süfyan’ın ve başkalarının kendisinden hadîs öğrendiği, Bağdâd Kadılığı’nda bulunmuş fakîhlerin büyüklerinden bir muhaddisdir. Ancak Şu‘be ile İbnü’l-Mübârek, güvenilirliği husûsunda söz söylemişlerdir. Hayatı hakkında Mîzân’da bilgi vardır.

122 Şu‘be b. el-Haccâc el-Vâsıtî Hazretleri [v. 160/ 777]. Basra halkının en önde gelen âlimi olup “Muhaddisü’l-İslâm”, “Emîrü’l-Mü’minîn fi’l-Hadîs” ünvânlarını gerçekten haketmiş değerli bir imâmdır. İmâm-ı Şâfiî (r.a.), “Eğer Şu‘be ortaya çıkmasaydı, Irak Bölgesi’nde hadîs ilmi derinliğine bilinemezdi.” demiştir.

123 Eyyûb b. Ebî Temîme es-Sahtiyânî (rh.a.) [v. 131/748-49]. Tabiîndendir. Mâlik, Şu‘be ve Sevrî gibi büyük imâmlar kendisinden hadîs rivâyet ederlerdi. Enes b. Mâlik (r.a.)’i görmüştür.

124 Abdullah b. Avn (rh.a.) [v. 151/768]. Tâbiînden olup Enes b. Mâlik (r.a.)’i görmüştür.

125 Mekkeli’dir. Süfyân-ı Sevrî zamanında Mekke-i Mükerreme’de vefât etmiştir. Hadîs âlimlerinin güvenilirlerindendir. Fakat       İbn-i Hibbân ircâ isnâdından yani mürcieden sayılmasından dolayı hakkında söz söylemiştir. Buna dâir bilgiler otuz yedinci bölümde gelecektir.

126 Mervli’dir. Hadîs imâmlarının meşhûrlarından olup duâsı kabul olan bir kişi idi.

127 Muhtemelen İmâm Ebû Yûsuf ve Muhammed Hazerâtının talebelerinden olan Ebû İsmâîl el-Cürcânî (rh.a.) kasdedilmektedir.

128 Ebû Âsım en-Nebîl Dahhâk b. Muhalled Hazretleri [v. 212/827]. Sikâ olduğunda ittifâk olan muhaddislerin büyüklerindendir.

129 Şerîk b. Abdullah b. Ebû Şerîk Hazretleri [v. 177/793]. Buhârâ’da dünyaya gelmiştir. İmâm-ı A‘zam (r.a.) ile sohbet ederek ilim öğrenmiş ve O’ndan faydalanmıştır. Bu sebebden Hanefî fakîhlerinin yer aldığı tabakât kitablarında zikredilmiştir.

130 Halef b. Eyyûb Âmirî el-Belhî (rh.a.) [v. 215/830]. Fakîhlerin meşhûrlarından ve sûfîlerin büyüklerindendir. Ebû Sa‘îd künyesiyle tanınır. Fıkıh ilmini İmâm Ebû Yûsuf Hazretleri’nden de tahsîl etmiş ise de daha çok İmâm-ı Muhammed (rh.a.) ile İmâm-ı Züfer (rh.a.)’den faydalanmış ve onların talebelerinden sayılmıştır.  Tarîkat-ı Âliyyeyi, İbrâhîm Edhem (k.s.)’dan öğrenip bir müddet sohbetlerinde bulunmuştur. Tirmizî’nin Câmi‘inde kendisinden “Münâfıkda iki haslet bir arada bulunmaz: Güzel gidişât ve dînde fakîh olmak.” hadîsi rivâyet edilerek; “Garîb hadîsdir, yalnızca Halef’ten rivâyet edilmiştir.” denilmiştir.

131 Ebû Mutî‘ el-Belhî (rh.a.) [v. 198/813-14]. İsmi Hakem b. Abdullah’tır. Belh şehrinde kadı olmuştu. İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in seçkin talebelerinden olup Fıkh-ı Ekber kitabını rivâyet etmiştir. Hanefî fakîhleri arasında bir başka Ebû Mutî‘ daha vardır. İsmi Mekhûl b. Fadl en-Nesefî’dir. Bu kişi Ebû Ma‘în en-Nesefî’nin babası ve Lü’lüiyyât adlı kitabın müellifidir. Daha sonra yaşamıştır.

132 Hârice b. Mus‘ab es-Serahsî (rh.a.). İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in talebelerindendir. Horasan diyârında ün kazanmıştır. “İnne li’l-vudûi şeytânen yükâlü lehu’l-velhân” (Abdestin Velhân denen bir şeytânı vardır) hadîsini tek başına rivâyet etmiştir.

133 Şenn: Şînin üstün ve nûnun şeddeli okunması ile “kırba” ma‘nasına olup bâlî de yıpranmış demektir.

134 Kamer s. 46

135 Tûr s. 27

136 Kamer s. 46

137 Tekâsür s. 1

138 Sellâm b. Selîm (rh.a.) [v. 179/795]. Hanefî Mezhebi’ne mensûb olup Kûfeli’dir. Sika muhaddislerden olup zabt ve itkân ile tanınır. Mîzân’da açıklandığına göre kendisiyle berâber İmâm-ı Mâlik (r.a.) ve Hammâd b. Zeyd ile peşpeşe vefât etmişlerdir.

139 Hayat hikâyesi Onüçüncü Bölüm’de geçti.

140 İbrâhîm s. 42

141 Mansûr b. el-Mu‘temir es-Sülemî (rh.a.) [v. 132/749]. Büyük âlimlerden olup Allah (c.c.) korkusundan gençliğinde gözlerine zayıflık gelmiş, altmış sene oruçla ve ibâdetle meşgûl olmuştur. Kendisine verilen kadılık vazîfesini kabul etmemiştir.

142 Mâide s. 54

143 Süfyân es-Sevrî (rh.a.)’in talebelerinden olup güvenilir hadîs âlimlerindendir.

144 Pâlûze: Farsça pâlûde’den: Şeker ve nişastayla yapılıp soğuk yenen pelte, palûze.

145 Şakîk b. İbrâhîm el-Belhî (rh.a.) [v. 194/810]. Sofîlerin önde gelenlerinden ve Risâletü’l-Kuşeyriyye’de adı geçenlerdendir. Müşârünileyh gazâda şehîd olmuştur. İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.) ile sohbet ederek Kitabü’s-Salât’ı bütünüyle okuduğunu Ebu’l-Leys es-Semerkandî eserinin mukaddimesinde belirtmiştir. Fakat burada kasdedilen bir başkası olmalıdır.

146 İbrâhîm b. Uyeyne (rh.a.) [v. 199/814-15]. Süfyân b. Uyeyne (rh.a.)’in kardeşidir. Fakat Süfyân Hazretleri gibi hadîs imâmlarından sayılacak kadar mahâreti yoktu.

147 Eserde Arapça aslı “el-Fadlu li’l-Mütekaddim” geçer.

148 Hafs (rh.a.) [v. 196 / 811-12]. İmâm-ı Zehebî, Mîzanü’l-İ‘tidâl’ında bu isimle altmış kadar ilim adamından söz eder. Bunlardan neseb ve lâkabı ile ön plana çıkan ünlülerden biri Hafs b. Süleymân (rh.a.)’dir. Yedi kurrâdan Âsım’ın üvey kardeşi ve râvîlerinden biridir. Kırâatte diğer meşhûr râvîsi olan Ebû Bekir’e tercîh edilir. Fakat hadîs rivâyetinde Ebû Bekir daha güvenilirdir. Burada kasdedilen Hafs b. Gıyâs olmalıdır. Bu kişi İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in önde gelen talebelerindendir. Ayrıca “Entüm mesârru kalbî ve cilâü hüznî Sizler kalbimin sürûr kaynağı ve üzüntülerimin gidericisisiniz” hitabına eren havâs takımındandır. Bir ara Kûfe’de, daha sonra da Hârûnü’r-Reşîd zamanında İmâm-ı Yûsuf (rh.a.)’in vefâtından sonra Bağdâd’ın doğu tarafında kadı olmuştur. Zehebî şöyle der: Kadı olduktan sonra hadîsleri ezberinden rivâyet ederek bazan yanlış yapardı. Fakat Alî b. el-Medenî (rh.a.) ise şöyle demiştir: “Yahyâ b. Sa‘îd el-Kattân Hazretleri’nin şöyle dediğini işittim: İmâm-ı A‘meş (r.a.)’den hadîs alanlar içinde Hafs b. Gıyâs’dan daha sika yoktur. O hadîs hâfızlarındandır.” Kütüb-i Sitte’de hadîsleri vardır.

149 Zâriyât s. 22

150 Bedevî Arapların yol azığı yaptıkları kavut denilen kavrulmuş un.

151 Hakem es-Sekafî (rh.a.), İbn-i Ma‘în (rh.a.) ve Ebû Dâvud (rh.a.)’in sika olarak belirttiği hadîs âlimlerindendir. Kûfeli olup Şâm’a yerleşmiştir.

152 Vâsıt şehrinde 201 yılında vefât eden hadîs âlimlerinden biridir.

153 Bekir b. Huneys (rh.a.), Kûfe halkından olup Bağdâd’da ikâmet etmişti. Sâbit el-Bünânî tabakasından hadîs rivâyet eder, kendisine Vekî‘ gibi büyük şahsiyetler mürâcaat ederdi. (Geniş bilgi için bk. Muhammed b. Ahmed ez-Zehebî, Mîzânü’l-İ‘tidâl fî Makdi’r-Ricâl (nşr. Alî b. M. el-Bicâvî), Beyrut 1963, I, 344].

154 Tevbe s. 51

155 Günlik: Reçinesi elde edilen bir çeşit ağaç, kabuğu tütsü için de kullanılır.

156 Fâlûze bk. pâlûze.

157 Ukr: Kendisine şübhe ile yaklaşılan kadına, mehrine muâdil olarak verilen tazmînât.

158 Şüyû‘: Ortaklardan her birinin aralarındaki müşterek malın her bir cüz’üne sirâyet etmek üzere hisselerin yayılmış olması.

159 İlm-i Ferâiz: İslâm mîrâs hukukunu inceleyen ilim dalı.

160 Nisâ s. 11

161 Muhammed b. Abdurrahmân b. Beşşâr (rh.a.) [v. 138/755-56]. Dedeleri Beşşâr (r.a.) Ensâr’dan olup Ebû Leylâ künyesiyle bilinir. 33 sene Kûfe’de hâkimlik yapmıştır. Babası Abdurrahmân tâbiînin önde gelenlerindendir. Süfyân-ı Sevrî (rh.a.) kendisinden ilim öğrenmiş, onu medhetmiştir.

Muâviye b. Yezîd de Ebû Leylâ künyesiyle anılırdı. Babası alçak Yezid’den sonra 17 yaşlarında kırk gün kadar hilâfet makâmında bulunmuştu. Ümmetin sâlihlerinden sayılır, son derece hakbilir bir kişi idi. Hattâ Şeyh-i Ekber Hazretleri’nin ifâdesine göre zamanındaki dört kutûbdan biri idi. Este‘îzü bi’llah: “O, ölüden diri çıkarır, diriden ölü çıkarır” (Rûm s. 19) sırrı onunla babasında tam anlamıyla ortaya çıkmıştır.

162 Neml: 40

163 Şu‘arâ s. 82

164 Bakara s. 260

165 el-Fetâva’z-Zahîriyye’nin sonunda Katâde (rh.a.)’in: “Bu çocuk bulunduğu müddetçe Kûfe’de oturmam” dediği yazılıdır.

166 Anlatılan kıssadan anlaşıldığı üzere bu Dahhâk, ilerde hâricîler’den olup hâl tercümesini anlatacağımız Dahhâk b. Kays olmalıdır.

167 Enbiyâ s. 84

168 Sâd s. 44

169 Kefh s. 23-24

170 “Benden sonra peygamber gelmeyecektir.”

171 Nâtıf: Badem, ceviz ve fıstıktan yapılan bir çeşit helvâ olup kıbât da denir.

172 Sâd s. 44

173 “Kişinin verem gibi bir hastalıktan iyileşmesi mümkün değilse veya o kimse fizik olarak çok zayıfsa, Hanefî ve Şâfiî’ye göre yüz hurma çöpü taşıyan bir salkımla bir kerede vurulur. Eymân (yemînler) bahsinde geçtiği şekliyle çöplerin hepsinin bedene değmesi gerekir. Bu yüzden vurulan salkımın açılmış (yayılmış) olması gerektiği söylenmiştir.” (geniş bilgi için bk. İbn-i Hümâm, Şerhi Fethu’l-Kadîr, Bulak 1316, IV, 99).

174 Yûsuf s. 76

175 Havelâni havl: Zekâtın lüzûmu için bir mal üzerinden tam bir kamerî yılın geçmesi.

176 Mihr-i müsemmâ: İki tarafın belirleyerek az ya da çok bir mikdâr üzerinde anlaştıkları mehir.

177 “Allah katından bir hediye”

178 Dahhâk b. Kays eş-Şeybânî [v. 128/746], hâricîlerin reîslerindendir. Ömer b. Abdülazîz (r.a.)’in Abdullah adındaki oğlu Kûfe’de vâlî iken şehre kalabalık bir askerle hücûm edip burayı istilâ etmişti. Daha sonra Mervân b. Muhammed ile Küfrtusa’da savaşa tutuşarak yenilip öldürülmüştür (bk. İbn-i Kuteybe, el-Ma‘ârif, nşr. Servet Ukkâşe, Kahire 1981, s. 412).

179 Hucurât s. 12

180 Mekkûk: Bir buçuk sâ‘ kadar olup bir çeşit ölçektir. Bir sâ‘ 3.330 kg.dır.

181 Dehrîler: Âlemin ezelî olduğunu ve bir yaratıcısının bulunmadığını savunan felsefeci bir zümre.

182 Tezkirede soru soran kişinin Hızır (a.s.) olduğu bazı ulemâdan nakledilmiştir; A‘râbî kılığında görünmüşler.

183 Allahü Te‘âlâ iki lâ’yı mübârek kıldığı gibi seni de mübârek eylesin.

184 Nûr s. 35

185 “Beni zâyi‘ ettiler ve hem ne yiğit zâyi‘ ettiler, ben zor günlerde sınırları korumaya yararım; zâyi‘ edilecek genç miyim?”

186 Kasdedilen Abdülkerîm el-Cürcânî olmalıdır. Ebû Hanîfe (r.a.)’in talebelerinden sayılır.

187 Kassâs: Dînî ilimlerde tam bir mahâreti olmadan halkın hoşuna giden kıssa ve hikâyeler anlatmakla meşgûl olan vâizlere denir. İyi ve kötüyü ayırt etmeyenler, bu tür insanların sözünü sened kabul ederler. İlk devirlerde dahî böyle insanlar vardır. Edebiyat kitablarında bunların ilginç sözleri yer alır.

188 Hazz: Arışı ipek ve argacı yün ve tiftikten olan elbisedir. Mübah olduğundan Sahâbe ve Tabiîn Hazretleri de giyerlermiş.

189 Nisâ s. 3

190 İsrâ s. 36

191 Metinde fesedet şeklindedir.

192 Sened-i muttasıl: Her biri kendinden önceki râvî ile görüşüp ondan bizzat işiterek ya da başka rivâyet usûlleriyle oluşan râvîler zinciri.

193 Hulefâ: Eserin Arapça aslında böyle olsa da başka kitablarda hulefâ yerine hunefâ şeklinde geçmektedir. Hunefâ ise “dinine bağlı müslüman ve sünnete yapışmış kişi” anlamındaki hanîf’in çoğuludur.

194 Ra‘d: 17

195 Bu hadîsin tahkîk ve îzâhı için bk. Manastırlı İsmâîl Hakkı, er-Risâletü’l-Hamîdiyye Tercümesi: Beyyinât-ı Ahmediyye (Külliyyât-ı İsmâîl Hakkı içinde), İstanbul 1329, 34 s.

196 Nahl: 60

197 Şûrâ: 11.â.

198 Ebü’l-Leys (rh.a.)’in Menâkıb’ında anlatıldığına göre bu suyu Hazret-i Peygamber (s.a.v.) mübârek avuçlarına doldurarak İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e öylece içirmiştir.

199 Selef-i sâlihîn: İslâma bağlılıklarıyla örnek olmuş Sahâbe, Tâbiîn ve Tebe-i tâbiîn (r.a.e.)’den oluşan ilk üç nesil.

200 el-İntikâ‘, Kahire 1350

201 Ahbâr-ı âhâd: Birkaç nesilden birer râvîden rivâyet edilmiş haberler.

202 İstinbât: Kur’ân ve sünnetin nasslarından hüküm çıkarmak.

203 Mevâkıf’da şu ibâre yazılıdır: “Gassân’ın Ebû Hanîfe (r.a.) için hikâye ettiği şey iftirâdır.”

204 Sika: Hadîs usûlünde adâlet ve zabt vasfı taşıyan râvîlere denir.

205 Haber-i vâhid: Mütevâtir derecesine yükselmeyen haberlere denir.

206 Şeyh: Hadîs talebesinin meclisine devâm ederek hadîslerini rivâyet ettiği muhaddis.

207 “Tasrîye” den ism-i mef‘ûldür. Anlamı, memesinde süt biriksin diye inek ya da deveyi birkaç gün sağmamaktır ki buna dâir olan hadîs-i şerîf Mir’âtü’l-Usûl’ün sünnet bahsinde aktarılmıştır.

208 Tahsîs: Umum ifâde eden bir sözü, kapsamına giren ferdlerden  bazılarına hasretme.

209 Umûm-ı belvâ: Kaçınılması zor ve herkesin de kendisini bundan koruması mümkün görünmeyen durum.

210 Celî: İlletin, fer‘îde asıldakinden daha açık ve kuvvetli olması.

211 Itlâk: Bir sözü kayıt ve şarta bağlı olmayarak delâlet ettiği ma‘naya hamletme.

212 Müzzemmil s. 20

213 Meşhûr: Bir haberin tevâtür derecesine varmamakla birlikte ikiden fazla tarîki bulunması.

214 Bakara s. 282

215 Mürsel: Sahâbeden hadîs rivâyet eden tâbiînin, sahâbeyi bırakıp doğrudan doğruya Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’den rivâyet ettiği hadîstir.