İmam-ı Azam (r.a.)’ın Hadis İlmindeki Yeri

ÖNSÖZ

Ikinci Baskı Yapılırken Misvâk Nesriyât’ın Muhterem Okuyuculara Hitâbı

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn. Vel ‘akıbetü’l müttakîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü ‘alâ seyyidinã ve Nebiyyinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihi ve sahbihî ve ezvâcihî ve’l-muhâcirîne ve’l-ensâr radıyallâhü anhüm ecma‘în. Ve selâmün ‘ale’l-mürselîn vettayyibîne vettâhirine ecmaîn.
Mekânetü’l İmâm A‘zam Ebî Hanîfe fi’l-Hadîs (İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe radıyallâhü anh’in Hadîs İlmindeki Yeri) isimli iş bu mübârek kitabın Misvak Neşriyat adına Berka Ajans tarafından Ağustos 2004’te yapılan birinci baskısı, şimdi bizzat Misvak Neşriyat tarafından yapılmakta ve Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’in istifâdesine arz edilmektedir. Bu vesîleyle mü’min kardeşlerimize “Hatırlat; çünkü hatırlatmak, mü’mine fayda verir” (Zâriyât s. 55) emr-i İlâhî’sine istinâden deriz ki:
Evvelâ: Dalâlete düşmemek için sünnete sarılmak; sünnete sarılmak için de sünneti mutlak müctehîd imâmlardan öğrenmek elzemdir. Bunun te’hiri câiz değildir. Sünnete sarılmak, bizzât Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in kesin emr-i Nebevîleridir.

Ahmed ibn Hanbel, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce, Hakîm, Dârimî ve Begavî’de İrbâz bin Sâriye (r.a.)’den rivâyetle şöyle denilir: Resûlullâh (s.a.v.) bir gün sabah namazını kıldırdıktan sonra bize yönelip öyle te’sirli bir va’z ettiler ki ondan kalbler ürperip titredi, gözlerden yaşlar aktı. Bunun üzerine Ashâb (r.a.e.)’den birisi: “Yâ Resûllallâh (s.a.v.)! Bu sanki bir vedâ edicinin va’zıdır, bize neleri tavsiye buyurursunuz?” dedi. Resûlullâh aleyhi’s-selâtü ve’s-selâm: “Ben sizi, gecesi bile gündüz gibi apaydınlık olan bir dîn üzerine bırakmış oluyorum. Benden sonra ancak helâk olacak kimse ondan sapar. Allâh’ın emirlerine karşı gelmekten sakınınız. Başınızda kara bir köle de olsa, âmirinizin emirlerini dinleyiniz ve kendisine itâat ediniz. Sizden, yaşayan kimse, pekçok ihtilâflar, anlaşmazlıklar görecektir. O zaman siz gerek benim sünnetimden bildiğiniz şeylere ve gerekse hidâyete erdirilmiş olan Hûlefâ-yı Râşidîn’in sünnetlerine, canınızı dişlerinize alarak, sımsıkı yapışınız. Sonradan ihdâs edilen (dînde yeri olmayan) şeylerden de sakınınız. Çünkü (dînde olmayan) sonradan ihdâs edilen şeyler bid‘attır. Her bid‘at dalâ-lettir” buyurdular.

Yine Ahmed ibn Hanbel rahîmehullâh Ashâb-ı Kirâm’dan İmran bin Husayn (r.a.)’den şöyle rivâyet eder: “Kur’ân indirildi. Resûlullâh aleyhi’s-selâtü ve’s-selâm da sünnetleri işlemeği sünnet kıldı. Sünnetleri işlemekte bize tâbi olunuz, uyunuz. Vallâhi bunu yap-mazsanız dalâlete düşer, doğru yoldan saparsınız” diye buyurmuştur. (M. Âsım Köksal (r.h.), İslâm’da İki Ana Kaynak Kitâb ve Sünnet, Ank. 1994, 163-164. s.)
Ebû Nu‘aym el-İsfehânî, İmâm Beyhakî, İmâm Suyûtî Hz. Ömer (r.a.)’den rivâyetle Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Allâh’ın Kitâb’ından size herhangi bir hüküm verilirse, onunla amel vâcibdir, terk edildiğinde özür kabûl edilmez. Eğer aradığınız hükmü Allâh’ın Kitâb’ında bulamazsanız benim sünne-time tâbi olunuz. Sünnetimde de o hükme âid bir şey bulamazsanız, Ashâbımın sünnetine sarılınız. Zirâ Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir. Herhangi birinin sünnetine sarılırsanız hidâyete erersiniz. Ashâbımın ihtilâfı da sizin için bir rahmettir.”

Hadîs-i Şerîf’te: “Nebîler ve Resûller müstesnâ Ebû Bekir’den daha fazîletli bir kimsenin üzerine güneş ne doğdu, ne battı” buyuruluyor. İşte Ebû Bekirü’s-Sıddîk (r.a.) Efendimiz: “İslâm’dan başka dîn, Kur’ân-ı Kerîm’den derc edilmiş ahlâktan başka ahlâk, Nebî (s.a.v.)’in yolundan başka doğru yol var mı?… Resûlullâh (s.a.v.) bu ümmeti başıboş ve perîşân ve bâtıla yönelebilecek ve hakkdan gâfil, bakıcısı yok, yedicisi yok mu bıraktı sanırsın? Öyle değil Vallâhi! Rabb Te‘âlâ Hazretleri’nin dergâhına rızâsına cennetine yürümeyi niyâz etmeden önce Allâh’ın rızâsına ve cen-netiyle cemâliyle müşerref olmanın bütün alâmetlerini, şartlarını apaçık ortaya koydu; onları besbelli hâle ge-tirdi; yolları belirledi; durakları ve gidilecek kanalları hazırlayıp ta‘yîn etti ve bu yoldaki bütün kolaylıkları tesbît ve te‘mîn etti.” (Hazreti Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Ebû Bekirü’s-Sıddîk (r.a.) 119-121. s.)
Mü’minin tek hedefi, Allâhü Te‘âlâ’nın rızâsına er-mek cennet ve cemâl-i bâ-kemâliyle şereflenmektir. Bu da ancak Efendimiz, Kurtarıcımız, Bir ve Birtek Önde-rimiz Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.) Efendimiz’in ve O’nun Yüce Ashâb’ının sünnetlerine uymakla mümkündür. Bunun yolu da sünneti önce hakîkî âlimlerden öğren-mek; öğrendiğini yaşamak; yaşadığını öğretmek ve öğrettiğini de yaşatmaktan geçer.

“Âlimler, Nebîlerin vârisleridir” diye haber verilen ma‘rifetullâh ehli yani âlimibillâh kudsî âlim zâtlardır. Bu Hadîs-i Şerîf’e şu ma‘nâ verilmiştir: “Kim ki Nebîlere vâris ise, ancak âlim odur.” Cenâb-ı Hakk’ı bilmeyene, Cenâb-ı Hakk’tan korkmayıp günâh işleyen kimseye hakîkî âlim denilemez. Âlimibillâh olan, her-hangi bir maddî gâyesi olmaksızın, ücretsiz ve bir men-faat karşılığında olmayarak sâdece Allâh rızâsı için hakk yoluna, Şerîat-ı Mutahhara’nın emirlerine da‘vet eder.
Âl-i İmrân sûresi 110. âyette geçen “hayrü’l-ümmeti”den murâd zâhir ulemâsı değildir; çünkü irs tabiri, pederden evlâda intikal eden maddî (gelir olan) şeylere denir. Zâhir ulemâsının ilmi irsî değil sonradan kazanılmış olandır. Sonradan kazanılmış olan yani vehbî (Allâh vergisi) olmayan bir ilme irsî demek doğru olmaz. Bu sebeble ilmi sonradan kazanmış olan zâhir âlimlerine, Enbiyâların vârisi denilemez. (Hazreti Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musâhabe 1, 74-75. s.)

Gavsü’l-A‘zam es-Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.) Hazretleri Fethü’r-Rabbanî (İlâhî Armağan) nâm eserinde, defâatle, “Âlimler, Nebîlerin vârisleridir.” Hadîs-i Şerîf’ini şöyle izâh buyururlar: “Ey evlâd! Şunu bil ki: İslâm’a giren müslüman olur. İmân kalbde yer eder o kimse mü’min olur. Sonra yakîn sâhibi olur. Sonra irfân sâhibi olur. Sonra her şeyi Kitâb ve Sünnet’e götürerek amel eder ki o zaman da âlim olur. Îkân (yakîn) sâhibi olmadan hakk ilimlere eremezsin. İslâm Dînî’nin emirlerine boyun eğmeyen emrin esâs sâhiblerine, Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’e teslîm olmaz. Evvelâ İslâm ol ve bütün varlığını Allâh’a teslim et. Şerîatin emirlerini hakkıyla yerine getir ve yasaklarından da hakkıyla sakın! Mü’min kimse Allâh’ın nûruyla bakar, bundan dolayı mü’min şeytanı sindirir. Ey Evlâd! İlim hakk erenlerin (ârifibillâh, âlimibillâhların) ağzından öğrenilir ki işte bunlar yakîn, ittikâ ve irfân sâhibi kimselerdir. Bunlar, ihlâsla amel ederler her sözü her hareketini yalnız ve yalnız Allâh ve Resûlü’nün rızâsı için yaparlar. Sen her hâlini Şerîat’e uydurursan, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, kuşun yavrusunu besle-diği gibi seni besler. Âlimler, Peygamberlerin sağında ve solunda yürürler. Peygamberlerin yediğini yer, içtiğini içerler. Peygamberlerden öğrendikleri ilimle amel ettikleri için de onlara vâris olmuşlardır. Bunun için de Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir” buyurmuşlardır. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’i, Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e öğreten ve sevdiren; Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetine götüren ve onu öğretenler de işte bu ârifibillâh, âlimibillâh olan zâtlardır. Ey evlâd! Akıllı ol! Allâh yolunun bu erlerine karşı edebini iyi takın. Onlar, bölüşülmesi imkânsız kimselerdir. Beldeler onların hürmetine ayakta durur; kullar, onlar için esirgenir; yeryüzü onların şerefine muhâfaza edilir.”

Tek kurtuluş, sünnete sarılmakla mümkün olduğuna göre; bu da bizi Aleyhisselâtü ve’s-selâm Efendimiz’e ve Onun Yüce Ashâbı’na -ki Onlara, Onların sünnetle-rine tâbi olmak da Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’e tâbi olmaktır ki Nebî (s.a.v.)’e tâbi olmak da Allâh’a tâbi olmaktır. (Nisâ s. 80) Ârifibillâh, âlimibillâh olan Ehl-i sünnetin mutlak müctehîd imâmlarından birine tâbi olmakla mümkündür. Hepimizin Onların fıkıhlarını öğrenmek ve öğrendiklerimizle amel ederek Allâh’a kulluk yapmamız ve Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’e ulaşmamız gerekiyor. Bundan başka gidilecek bir yol ve tutunacak dal yok. Ehl-i Sünnet’in mutlak müctehîd imâmlarının baş tâcı da İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.) Hazretleri’dir. “İmâm-ı A‘zam yani ‘En Büyük İmâm’ rütbesini o yüce zâta, Ehl-i Sünnet imâmları vermişlerdir. Nitekim İmâm-ı Şâfii (r.a.) Hazretleri: “Fıkıh, eser ve ictihâdlarıyla Müslümanların İmâmı Ebû Hanîfe, beldeleri ve insanları ma‘mûr etti. Onun gibisi doğuda, batıda ve Kûfe’de yoktur. İslâm’da fakîh olarak O, Resûllulâh (s.a.v.) ve Halîfeleri’nin sünnetlerini nûrunu bir imâm olarak dünyaya yaydı. Öyle ise Ebû Hanîfe’nin sözlerini inkâr edenlere, Allâh kumların sayısınca la‘net etsin.” (Kasîdetü’l-Tantaranî’den Hocazâde Ahmed Hilmi, Enmûzec-i İmâm-ı A‘zam, İstanbul, 1320 (1902) 20. s.)

İmâm-ı Şâfii rahîmehullâh’ın beyânını “Altının kıy-metini ancak sarrâf bilir” sözünü hatırlayarak iyi düşü-nüp iyice teemmül edelim ve insâf ehli olarak İmâm-ı A’zam (r.a.) hakkında söylenecek bir sözün ne kadar tehlikeli olacağını göz önüne alalım ve “Nas varken, kıyâs olmaz” ve “Benim kıyaslârıma karşılık Ashâb’ın sünnetlerini bulursanız; benim kıyâslarımın hiçbir değeri yoktur, onları çarpın duvara” diye buyuran İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.) Efendimiz, Ehl-i Sünnet âlim-lerinin beyânı üzere “Hadîs-i Şerîf’lerden, hiç kimsenin göremediği ve sezemediğini görüp sezmiş ve onlardan en ince ma‘naları ve te’villeri bulup çıkartmıştır. Hü-kümlerini de bu çıkardığı ince ma’nalara dayandırmış-tır.”

İşte Hz. İmâm (r.a.) Efendimiz, Hz. Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimizin ve O’nun Yüce Ashâbı (r.a.e.) Efendilerimiz’in sünnetini, tedvîn ederek Allâh-ü Teâ-lâ’nın zât-ı âlilerine mahsûs ihsânı lütûf ve keremi sâyesinde kıyâmete kadar bütün zamanlara mekânlara bu sünneti taşıyarak onu tebliğ ve infâz etmişlerdir. Bakara sûresi 30’da meâlen “And olsun ki yeryüzünde emirlerimi tebliğ infâz edecek bir halîfe yaratacağım.” Âyet-i Celîlesi’ne de doğrudan mâsadak olmuşlar. Haz-reti İmâm-ı A’zam (r.a.)’in, her biri âlemlere bedel bin-lerce talebeyi yetiştirip dünyanın dört bir yanına gön-derdiklerini ve onlar vâsıtasıyla Sün-net-i Seniyye’nin nasıl teblîğ ve infâz edildiğini İmâm-ı Kerderi Rahîmehullâh’ın İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.)’in Menkîbeleri isimli kitâbından lütfen okuyunuz. Başta Hz. İmâm-ı A‘zam (r.a.) Efendimiz’in ve talebelerinin şefâatlerini Allâh-ü Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden taleb ediyoruz.

İşte Muhterem Mürebbimiz Büyüğümüz Ömer Mu-hammed Öztürk, bildiğimiz ve şâhid olduğumuz kada-rıyla, 1969’da Muhterem Mürebbileri Sâhibü’z-Zaman Hazreti Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.) tarafından MTTB’de “İslâmî bir gençlik yetiştirmekle vazîfelendirilmelerinden itibaren bizleri, hep fıkıh öğ-renmeğe ve öğrendiklerimizi de yaşamağa ve yaşadık-larımızı da öğretmeğe yönlendirmişlerdir.” İmâm-ı A‘zam (r.a.) Hazretleri’ne oradan Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) Hazeratı’na ve “O hidâyet yıldızları”ından da Resûl-i Kibriyâ, İki Cihânın Güneşi, Âlemlere Rahmet Habîb-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’e yönlendirmişler ve götürmüşlerdir. Bu uğurda gece gündüz demeden hiçbir inceliği gözden kaçırmadan, yorulmadan, ara vermeden maddesini ma’nasını ve ömr-ü azîzlerini ve bütün maddî kazançlarını ve sermâyelerini fîsebîlillâh bu yola akıtmışlardır ve Hazreti İmâm-ı A‘zam (r.a.) Efendi-miz’i bu Ümmet-i Muhammed’e öğretmek için sancak açmışlar, neşriyat yoluyla bu sancağı kırk (40) küsür yıldır sırât-ı müstakîm üzere hedefe taşımaktadırlar. Allâhü Te‘âlâ zât-ı âlilerine sağlık ve âfiyet ihsân bu-yursun ve kendilerini başımızdan eksik etmeyip adedlerini çoğaltıp bu Ümmet-i Muhammed’e ihsân buyursun ve Zât-ı âlîlerinden bizleri dünya ve âhirette ayırmasın. (Âmin!…) Zât-ı âlîlerinin hedefi, kendilerine tâbi olanları Cenâb-ı Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.) Hazretle-ri’ne götürmektir.

Hadîs-i Şerîf’te: “İnsanlara teşekkür etmeyen, hak-kıyla Allâh’a şükretmiş olmaz” diye buyrulmaktadır. Bu Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in emr-i şerîflerine, imtisâlen bizleri ve Ümmet-i Muhammed’i Sünnet-i Seniyye’ye kılavuzlayan, bunun yolunun da İmâm-ı A‘zam (r.a.) Hazretleri’ne sarılmak olduğunu yıllardır ifâde eden ve bu değişmez gerçeği teblîğ eden bunun için İmâm-ı A‘zam (r.a.) serisi ve 20 ciltlik Hadîslerle Harefî Fıkhı külliyâtını Ümmet-i Muhammed’in hizmetine sunan Muhterem Mürebbîmiz, Büyüğümüz olan Zât-ı âlileri’ne sonsuz ta‘zim ve teşekkürlerimizi bildirmeği borç biliriz.
Sa‘y ve gayret bizden tevfîk Allâhü Te‘âlâ’dandır.
(1431 Cemâziye’l Âhir – 2010 Mayıs)
Misvâk Neşriyat
Yayın Danışma Kurulu Başkanı
Veli Ahmed ARAS