XV. ibnü’l-Vezîr El-Yemânî’nin Ebû Hanîfe (r.a.)’in Hadîs ve Arapça Bilgisi Konusunda Kuşku uyandıranlara Cevâbı

   XV. ibnü’l-Vezîr El-Yemânî’nin Ebû Hanîfe (r.a.)’in Hadîs ve Arapça Bilgisi Konusunda Kuşku uyandıranlara Cevâbı

Hicrî 840 tarihinde vefat eden imâm, hâfız, allâme, münazaracı Ebû Abdullah Muhammed b. İbrâhîm b. el-Vezir el-Yemânî, er-Ravdu’l-bâsim fi’z- zebbi ‘an sünneti ebi’l-Kâsım isimli eserinde Ebû Hanîfe (r.a.)’in hadîs ve Arapça bilgisi konusunda kuşku uyandırmaya kalkışan es-Seyyid Cemâlüddin Alî b. Muhammed b. Ebü’l-Kâsım’a cevâben şöyle der:
“İtirâz eden kişi, ya Ebû Hanîfe (r.a.)’in fetvâ vermesini kabûl etmiyor ve önceki ve sonraki bilginlerinin onun fıkhî görüşlerini naklettiklerini inkâr ediyordur ya da kabûl ediyordur. Eğer inkâr ediyorsa aklen zorunlu olanı inkâr eder ki onunla tartışmanın imkânı kalmaz. Eğer inkâr etmiyorsa bu, onun müctehîd olduğunu gösterir. Bu gerçeği birkaç yoldan isbât etmek mümkündür.
1- Ebû Hanîfe (r.a.)’in fazîleti, ahlâkı (adâleti)161, takvâsı ve güvenilir bir bilgin olduğu tevatür yoluyla sâbittir. Eğer o bilmeden, kendini yetiştirmeksizin ve ehil olmaksızın fetvâ vermişse bu durum onun adâlet niteliğini cerheder, dindarlığını ve güvenilirliğini zedeler. Aklına ve kişiliğine leke sürer. Çünkü güzelce yapamadığı bir şeyi yapmaya kalkışmak, bilmediği bir şeyi bildiğini iddiâ etmek, beyinsiz kimselerin âdetlerindendir. Kişiliği olmayan utanmaz ve arlanmaz bir kişi, alçak ve değersiz kimselerdendir. Ebû Hanîfe (r.a.)’in menkîbeleri, şahsiyetini değersiz kılmaktan, böylesine çirkin lekelerle ve iğrenç kınamalarla karalamaktan münezzehtir.

2- Bilginlerin Ebû Hanîfe (r.a.)’in görüşlerini rivâyet etmeleri ve İslâm hazînesi olan hidâyet rehberi kitaplarda yazmaları, onun ictihâdını bildiklerini gösterir. Çünkü bir kimsenin ilmî seviyesini bilmeden görüşlerini rivâyet etmek -müctehîd olduğu izlenimini uyandırcağı için- helâl değildir ve böyle bir izlenimi uyandırmak da haramdır. Zîrâ böyle bir fiilin netîcesinde bilginler tarafından ittifakla kabûl edilen ve edilmeyen bir takım hükümler cereyan eder. Bu tip bir kişinin ihtilâfı sebebiyle kendi asrında yapılmış icmânın, hüküm kaynağı olma gücünü kaydetmesi ittifakla kabûl edilen hükme örnek olurken, kendi asrından sonra yapılmış icmânın hüküm kaynağı olma gücünü kaybetmesi ve öldükten sonra taklîd edilmesinin câizliği de ittifakla kabûl edilmeyen ve ihtilaflı olan hükümlere örnektir.

3- Ebû Hanîfe (r.a.)’in ictihâd ettiğine dair icmâ mevcûddur. Bir kimse bu husûsta muhâlif kalırsa ona icmânın Ebû Hanîfe (r.a.)’in irtihâlinden sonra meydana geldiğini hatırlatırız. Gerekçemiz şudur: Ebû Hanîfe (r.a.)’in görüşleri önde gelen büyük bilginler arasında dilden dile dolaşmakta, Hicrî 150 tarihinden içinde bulunduğumuz Hicrî 900’ün başına kadar doğusu, batısı, Yemen’i, Şam’ı İslâm âleminin her tarafına yayılmış bulunmaktadır. Onun görüşlerini rivâyet eden ve bu görüşlere itimâd eden kimselere tepki gösterilmez. Müslümanların bir kısmı bu görüşlere göre amel ederken, bir kısmı da bunlara uygun olarak amel edenlere tepki göstermemiştir. Çoğu durumlarda icmâ bulunduğu iddiası böyle bir yolla sâbit olmuştur.

4- Birçok müctehîd ve âlimin açıklamasına göre bir âlimin müctehîd olduğunu gösteren yollardan birisi, o kimsenin fetvâ vermesi, -âlimlerden ve fazîletli bilginlerden tepki görmeksizin- halkın dînî sorunlarını çözmede kendisini başvuru kaynağı olarak seçmesidir. Bilginlerin bu konudaki açıklamaları, usûl ilminde yer alır. Usûlde bunun bir âlimin müctehîd olduğunun bilinmesine ve kendisini taklîd etmenin câizliği için yeterli olduğuna dair deliller zikredilmektedir. Zeydiyye mezhebi imâmlarından ve mu‘tezile mezhebinin önde gelen bilginlerinden Mansurbillah, es-Safve ve Ebu’l-Hüseyin el-Basrî de el-Mu‘temed isimli eserinde bu konudan sözetmektedirler.
Bunun yanında âlimlerin fetvâ veren kimseye karşı tepki göstermemeleri de ayrı bir delildir. Tâbiîn imâmlarının önde gelenlerinden, müslümanların şereflilerinden ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ifâdesi ile nesillerin en hayırlılarından olan bir âlimin fetvâ vermeye kalkışan bir kimseye tepki göstermemesi mümkün müdür? İmâm Ebû Hanîfe (r.a.) -ileride geleceği üzere- bu ilk nesil ile çağdaştı.

Ehl-i sünnet ve mu‘tezile bilginleri Ebû Hanîfe (r.a.)’in büyük bir âlim olduğu noktasında ittifak etmişlerdir. Ehl-i sünnetin onun büyük bir müctehîd olduğu noktasındaki ittifakı, güneşten daha bâriz ve içine kuşku girmeyecek kadar nettir. Tıpkı şairin şu beyitinde olduğu gibi;
Delil ararsan günün gün olduğuna,
Zihninde ilke yok demektir bir şeyin doğruluğuna!
Mu‘tezile âlimlerinin çoğunluğu Ebû Hanîfe (r.a.)’in mezhebine mensûb olmakla ve kendisini taklîd etmekle şeref duyduklarını açıklamışlardır. Mu‘tezilenin mütekaddimûn neslinden Ebû Alî ve oğlu Ebû Hâşim, müteahhirûn neslinden Ebu’l-Hüseyin el-Basrî ve Zemahşerî, Ebû Hanîfe (r.a.) mezhebine mensûb olmakla şeref duyduklarını ifâde eden bilginlerden bazılarıdır. Bu âlimlerin müctehîd olduklarını ve bir başka müctehîdi taklîd seviyesinden daha yukarı bir düzeye yükseldiklerini biz de kabûl ediyoruz. Ancak bu seviyeye gelmeleri ilim öğrenmelerinden ve aradan uzun bir sürenin geçmesinden sonra olmuştur. Bu bilginler daha önce ve ilim tahsîl ettikleri sıralarda Ebû Hanîfe (r.a.)’in görüşlerine tâbi olduklarını itiraf ediyorlardı. Bundan sonra ise onun ismine mensûb olduklarını ve bilgilerinde ona tâbi olduklarını ifâde etmekten kaçınmamışlardır.

Mu‘tezile mezhebinin önde gelen bilginlerinden Zemahşerî (rh.a.) aynen şöyle der: Yüce Allâh yeryüzünü yüksek dağlarla nasıl sâbit ve sağlam kıldıysa hanîf olan İslâm dînini de Ebû Hanîfe (r.a.)’in ve hanefî mezhebine mensûb değerli âlimlerin ilimleriyle güçlendirmiştir. Bu âlimler hanîf dîni olan İslâm’ın önde gelen bilginleridir. Cömertlik ve vakar nasıl bu uğurda meşhûr olmuş Hâtim et-Tâî ile Ahnef’e mâl edilmişse din ve ilim de Ebû Hanîfe (r.a.)’e ve hanefî mezhebine mâl edilmiştir.
Hâkim Ebû Sa‘îd, Sefînetü’l-ulûm isimli eserinde Ebû Hanîfe (r.a.)’in fazîleti ve ilmine dair bir özel bölüm açmıştır. Tarihçiler Ebû Hanîfe (r.a.)’in büyük bir âlim olduğu noktasında ittifak ederlerken onlardan birisi, Ebû Hanîfe (r.a.)’in hayat hikâyesine dair Şakâiku’n-Nu‘man fî menâkibi’n-Nu’man adında özel bir eser yazmıştır.
İmâm Ebû Hanîfe (r.a.), cahil ve ilimden nasîbini almamış birisi olsaydı, Ebû Yusuf, Muhammed b. Hasen eş-Şeybanî, Tahâvî, Ebü’l-Hasen el-Kerhî (rh.a.e.) ve benzeri Hanefî mezhebinde ilimde zirve olan âlimler ittifakla onun mezhebi ile meşgûl olmazlardı.
Hicrî 150 tarihinden günümüze kadar geçen 600 senelik bir süreçte Hindistan, Şam, Mısır, Yemen, el-Cezîre, Haremeyn ve Irak’ta Hanefî mezhebine mensûb kendini ilme adayıp fetvâ veren, zühd ve takvâ ehli sayılamayacak kadar âlim yetişmiştir.

Ebû Hanîfe (r.a.)’in hadîs ve Arapça bilmediğini iddiâ eden kişi, sayılara sığmayan bunca âlimin, Arapça’da “bâ” harfinin kendisinden sonra gelen kelimenin sonunu cer ettiğini bilmeyecek ve rivâyet ettiği hadîsi anlamayacak kadar cahil olan bir kimsenin görüşlerine dayanmakta ittifâk ettiklerini söylemeye nasıl cür’et eder ve bunun mümkün olduğunu söylemeye nasıl kalkışır? Bunu ancak ilimden hiç nasip almamış bir cahil veya gittiği yönü bilmediği için karanlıkta rastgele yürüyen bir kör söyleyebilir!
Diyorsun ki -farzedelim- bu sabah, gecedir,
Âlem yoksun mu ışıktan, bu hâl nicedir!
Ebû Hanîfe (r.a.)’in Arap dilini bilmediği iddiası hiç kuşkusuz haksız ve doğru yoldan sapmış olan bir kimsenin iddiâsıdır. İmâm Ebû Hanîfe (r.a.) eski Arap dilini bilen ve fasih Arapçayı konuşan bir âlimdi. Şâirin şu beyti tam da onu anlatır gibidir:
Değildir ağzında dil oynatan nahivci,
Fakat doğuştan söyler sözü olur edebî

Ebû Hanîfe (r.a.) Arapçayı kusursuz konuşan Arapların zamanında yaşamış, dilin kusursuz ve yanlışsız konuşulduğu dönemde hayat sürmüştür. O, Cerîr ve Ferezdak’la çağdaştır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e on yıl hizmet eden Enes b. Mâlik (r.a.)’i iki kez görmüştür. Enes (r.a.) hicrî 93 yılında irtihâl etmiştir. Öyle anlaşılıyor ki Ebû Hanîfe (r.a.), Enes (r.a.)’i beşikteyken değil, temyiz çağına geldikten sonra görmüştür. Bu da Ebû Hanîfe (r.a.)’in uzun bir ömür sürdüğünü, vefatının 90 yaşını aşmış olarak hicrî 150 yılında gerçekleştiğini gösterir.162

Ebû Hanîfe (r.a.)’in Enes b. Mâlik (r.a.)’i görmüş olması, onun Peygamber (s.a.v.) Efendimizin irtihâlinden 80 sene sonra büluğ çağına erişmiş olmasını gerekli kılar. Çünkü Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hicretin X. yılında irtihâl etmişti. Bu da bize Ebû Hanîfe (r.a.)’in mezheb imâmlarının en ilki ve en yaşlısı olarak kıdemini ve henüz yabancılara karışmamış saf Arapların zamanını yaşadığını gösterir. İmâm-ı Mâlik (r.a.) mütekaddimûndan olmasına rağmen Ebû Hanîfe (r.a.)’den yaklaşık olarak otuz sene sonra irtihâl etmiştir.
O dönemlerde Arap dilinin değişime uğramasının çok kolay olduğu, önde gelen meşhûr ve rehber âlimlerden hiçbirinin Arap dili ve edebiyatıyla meşgûl olmadıkları noktasında hiç kuşku yoktur. Çünkü o çağlarda -İbnü’l-Esîr’in en-Nihâye isimli eserinde işaret ettiği ve târih ilmiyle azıcık meşgûl olan kimsenin bileceği üzere- bu ilimleri tahsîl etmeye ihtiyaç yoktu.
O zamanlar müctehîd olan bir âlime Arap dilini tahsîl etmeyi gerekli bir şart olarak ileri sürersek bu şartı sadece Ebû Hanîfe (r.a.)’e getiremeyiz. Bu takdirde Arap dili âlimlerinin şair Cerîr ve Ferezdak’ın şiirlerini delil olarak kullanmalarının doğru olmaması gerekir. Oysa bunu hiç kimse söylememiştir. Arap dili bazı kimseler açısından işaret ettiğimiz asırdan sonra o büyük bozulmayı yaşamıştır. Dil bozukluğundan büyük kentlerde yabancılarla karışmamış olan saf Araplar uzak kalabilmişlerdir. Zemahşerî çölde saf Araplarla yaşayan kimselerden birçok âlim görmüştür. Zemahşerî hicrî VI. asırda yaşamış 538 yılında vefât etmiş bir bilgindir. Dilde bozulma daha çok doğruyu yanlıştan ayıramayan sıradan, sâde insanlarda meydana gelmiştir.

Hüseyin b. Muhammed’in Şifâu’l-uvâm isimli eserinde nakline göre İmâm Yahyâ b. Hüseyin Arapça konuşan, Hicaz lehçesini bilen ancak Arap dili tahsîli görmemiş bir kimseydi. Şianın önde gelen bilgini Alî b. Abdullah b. Ebülhayr, hicrî III. asrın başlarında vefât eden İmâm Yahyâ’nın Arap dilini sadece kırk gün tahsîl ettiğini nakleder.
Hicretin 80. yılı ise böyle değildir. Aklı başında hiç kimse o zamanlar ilimle meşgûl olanlardan Arap dilini tahsîl etmedikçe Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’in sözlerinin ma‘nâsını anlayamadıklarına inanmıyordu. Bilginlerin içerisinde bunun gerekli olduğunu düşünen olsaydı bu bizlere kadar nakledilir, tâbiînin önde gelenleri Arap dili tahsîl etmekle meşhûr olurdu.
Keşke Alkame b. Kays, Ebû Müslim el-Havlânî, Mesruk el-Ecda’, Cübeyr b. Nufeyr ve Kâ‘bu’l-Ahbâr (rh.a.)’in Arap dilinde hocalarının kimler olduklarını bilme imkânımız olsaydı! Tâbiîn neslinden Hasan-ı Basrî, Ebü’ş-Şa‘sâ, Zeynelâbidîn, İbrâhîm et-Teymî, İbrâhîm en-Nehâî, Sa‘îd b. Cübeyr, Tâvûs, Atâ, Mücâhid, Şa‘bî (rh.a.e.) ve benzeri bilginlerin de aynı şekilde Arapça tahsîl ettikleri hocalarını bilme imkânımız olsaydı. O halde Arap dilini tahsîl etme gereği neden sadece Ebû Hanîfe (r.a.)’e getirilmektedir. O zamanlar acaba hangi basit eserler Arap dilini tahsîl etmek için okunmaktaydı!

Ebû Hanîfe (r.a.)’in () “bi ebâ kubeys” şeklindeki ifâdesini birçok yönden açıklamak mümkündür.
1- Her şeyden önce böyle bir ifâdenin sahîh bir senetle nakledilmiş olması gerekir. Ebû Hanîfe (r.a.)’in Arapça ve hadîs bilgisi konusunda kafa karıştıran Cemâlüddîn Alî (rh.a.), sahîh rivâyetleri alması ve aldığını zabdetmesiyle meşhûr olmakla birlikte, sahîh rivâyetleri söyleyene nispet etme noktasında da çok sıkı davranan bir âlimdi. O zaman nasıl olur da böylesine sahîh olduğu bilinmeyen bir rivâyeti Ebû Hanîfe (r.a.)’e nispet edebilir.
2- Yukarıdaki cümle sahîh bir yolla sâbit olsa bile -Ebû Hanîfe (r.a.)’in fetvâları ve müctehîdlik iddiâsı kadar- meşhûr değildir. Onun ilmi ve fazîleti yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan bir grup tarafından nakledilmiş ve bu noktada fikir birliği oluşmuştur. O halde ma‘lûm olan bir nokta, zannî olan hattâ zannî bile denilemeyecek bir iddiayla zedelenemez.
3- Farzedelim ki bilinen bir isnâdla Ebû Hanîfe (r.a.) böyle söylemiştir. Bu durumda söz konusu kullanım, Ebû Hanîfe (r.a.)’e yine de zarar vermez. Çünkü bu, Arap dilinde hatâlı bir kullanım değil, aksine -Ferrâ’nın bazı Araplardan naklettiği üzere- doğru bir kullanımdır. Nitekim Ferrâ buna delil olarak şu şiiri zikreder:
Babası ve babasının babası bir de,
Birlikte ulaştılar şerefte zirveye.163

4- Bir an için yukarıdaki cümlenin te’vîl edilmesi mümkün olmayacak derecede hatâlı olduğunu farzedelim. Bu bile Ebû Hanîfe (r.a.)’in Arap dilini bilmediğini göstermez. Çünkü birçok Arap dilbilgisi âlimi, halkın lisânıyla konuşmakta ve lahn ile konuşmayı tercîh etmektedir. Dahası Arap insanı bazen yabancıların lehçesiyle konuşmaktadır. Bu da onun Arapçasına herhangi bir nâkisa ve noksanlık getirmez.
Kısacası bu mes’ele nasıl oluyor da gündeme getiriliyor! Çünkü bu, Ebû Hanîfe (r.a.)’in dilde kusurlu olduğunu göstermez. Tam aksine ona itiraz edenin gaflet içinde olduğunu, bu büyük imâma leke çalma ve onu câhil gösterme cüreti içinde bulunduğunu gösterir.
Ebû Hanîfe (r.a.)’in zayıf olduğu ifâde edilen râvîlerden rivâyette bulunduğu ve “Bunun sebebi, Ebû Hanîfe (r.a.)’in az hadîs bilmesinden başkası değildir” şeklindeki iddia ise çok katmerli bir vehimdir. İnsaf sâhibi bir kimse böyle bir söz söylemez. Bu iddiaya birkaç noktadan cevâb vermek mümkündür.

1- Ebû Hanîfe (r.a.)’in meçhûl râvînin rivâyetini kabûl etme görüşünde olduğu bilinmektedir. Daha önce işâret ettiğimiz üzere birçok bilgin bu kanaattedir. Hiç kuşkusuz onlar adâleti bilinen, güvenilir râvînin hadîsiyle çelişmediği sürece meçhûl olan râvînin rivâyetini kabûl etmektedirler. Çünkü böyle bir râvî ile güvenilir bir râvînin haberi çeliştiğinde daha güvenilir ve hıfzı daha çok olan râvînin rivâyetinin tercih edileceği, üzerinde ittifak edilen bir husûstur.
Hiç kuşkusuz o zamanlar Peygamber (s.a.v.) Efendimizin hadîslerini nakleden râvîlerde en ağır basan özellik adâletti. Nitekim meşhûr olan “Sizin en hayırlınız benim asrımdakiler, sonra onları takip edenler, sonra da onların ardından gelenlerdir. Bundan sonra yalan söylemek yayılacaktır.”164 hadîsi bu gerçeğe şahâdet etmektedir.
Hz. Alî (r.a.) bazı râvîleri yalancılıkla ithâm eder, onlara yemin verir, sonra rivâyetlerini kabûl ederdi. Hz. Alî (r.a.)’in bu uygulaması, meçhûl veya benzeri bir durumu olan râvîlerin rivâyet ettikleri hadîsle ilgiliydi. Bundan dolayı Hz. Alî (r.a.) mezinin hükmünü bildiren Mikdad (r.a.)’e yemin vermemiştir.

Hâfız İbn Kesîr (rh.a.), Ahmed b. Hanbel (r.a.)’den yarış konusunda rivâyet ettiği hadîslerle ilgili olarak tertiplemiş olduğu cüzde onun zayıf râvînin hadîsiyle -o konuda kendisiyle çelişen sahîh bir hadîs bulunmadığı sürece- amel etmek kanaatinde olduğunu nakletmekte ve yine onun el-Müsned isimli eserinde bu çeşit birçok hadîsi rivâyet ettiğini belirtmektedir. Ahmed b. Hanbel (r.a.)’in bu tavrı, ihtiyatı elden bırakmamak içindir yoksa o, rivâyet ettiği hadîsin zayıf olduğunu ve zaafının miktarını bilmekte, ittifakla kabûl edilmesi haram olan zayıf hadîslerle, hakkında ihtilaf olanların hangi hadîsler olduğunu bilmektedir.
Ebû Abdullah b. Mende’nin nakline göre Ebû Dâvûd, ilgili konuda başka bir hadîs bulamazsa zayıf isnâdlı hadîsi rivâyet ederdi. Çünkü onun görüşüne göre böyle bir hadîs, insanların görüşünden daha güçlüdür.
Ahmed b. Hanbel (r.a.) ve Ebû Dâvûd (rh.a.)’in bu tavrı zayıf hadîs rivâyetinin hadîsi bilmemek anlamına gelmediği noktasında açık bir şahâdettir. Ahmed b. Hanbel (r.a.) ve Ebû Dâvûd (rh.a.) hiç kuşkusuz hadîs bilginlerinin önde gelenlerindendir.
Onların rivâyet ettikleri zayıf hadîs, yalancıların veya açıktan açığa fâsık olanların rivâyet ettikleri hadîs değildir. Bundan dolayı yalancı ve fâsıkların rivâyet ettikleri hadîslere zayıf hadîs demek mümkün değildir. Bunlara bâtıl, mevzû veya sâkıt ya da metrûk veya buna benzer bir isim verilebilir.

Asıl zayıf hadîs, hâfız olmayan sadûk râvînin rivâyet ettiği veya merfûluğunda ya da isnâdında ihtilaf olduğu bilinen ve hafif bir problemi olan veya buna benzer illetleri bulunan hadîstir. Nitekim âlimler böylesi bir hadîsi rivâyet etmekte ihtilaf etmişlerdir. Netîce olarak böyle bir hadîsi reddetmeye karar verilemediği gibi kabûl etmeye de verilemez.
Zayıflık ekseriyetle hıfz bakımından olur. Usûl bilginlerine göre râvînin hatâsı doğrusuna nispetle daha ağır basmadıkça veya ona eşit olmadıkça böyle bir hadîs zayıf şeklinde nitelenemez. Râvînin hatâsı ile doğrusu birbirine eşit olduğunda mes’ele ihtilaflıdır. Bu konular hadîs usûlü ilminde ve usûl kitaplarında açıklanmaktadır.
Bu esaslara göre İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in bazı zayıf râvîlerden yapmış olduğu rivâyet, onun hadîs bilmemesinden ve gafletinden değil, görüşü ve tercihinden dolayıdır.
2- Ebû Hanîfe (r.a.)’in rivâyette bulunduğu râvîlerin zayıflıkları ihtilaflı olup onun görüşü, -zaafın sebebinin açıklanmamış olması veya kendi görüşü de rivâyetteki gibi olduğu için ya da başka bir sebeble -bu râvîlerin rivâyetlerinin kabûl edilmesi ve söz konusu zaafa itibar edilmemesi şeklinde olabilir. Nitekim birçok âlim ve hadîs hâfızı da aynı tutumu sergilemiştir. Hatta Buhârî ve Müslim bile böyle bir tutum takınmışlardır.
Bu ilmin önde gelen âlimleri de aynen böyledir. İşte İmâm-ı Şâfiî (r.a.) bir örnek olarak karşımızda durmaktadır: Şâfiî (r.a.), -birçok bilginin muhâlefetine rağmen- İbrâhîm b. Ebû Yahyâ el-Eslemî’den çok rivâyette bulunmuş ve onun güvenilir olduğunu söylemiştir. İbn Abdülber, et-Temhîd isimli eserinde Ebû Yahyâ’nın cerhedilmesi noktasında -Şâfiî hariç- bilginler ittifak etmişlerdir demektedir.

Kanaatimizce İbn Abdülber’in Ebû Yahyâ’nın cerh olunan bir râvî olduğu noktasında icmâ iddiâsı kabûl edilemez. İbn Ebû Yahyâ’nın güvenilir bir râvî olduğu noktasında dört büyük hadîs hâfızı olan İbn Cüreyc, Hamdan b. Muhammed el-İsfehânî, İbn Adiy ve İbn Ukde, İmâm-ı Şâfiî gibi düşünmektedirler.
Zehebî, et-Tezkira isimli eserinde İbn Ebû Yahyâ’nın hadîs uyduran kimseler gibi olmadığını söyler. Fakat onun zayıf olduğu yaklaşımı, çoğunluğun görüşüdür. Bu, Nevevî, Zehebî, İbn Kesîr, Hâfız İbn Hacer’in hocası İbnu’l-Mulakkın olarak bilinen İbnu’n-Nahvî ve başkaları gibi Şâfiî mezhebine mensûb hadîs âlimlerinin kanaatine göre doğru bir yaklaşımdır.
Aynı şekilde İmâm-ı Şâfiî (r.a.), sika olduğu noktasında ihtilaf olan İbn Hâlid ez-Zincî el-Mekkî’den de hadîs rivâyet etmiştir.
Ahmed b. Hanbel (r.a.) de güvenilir olduğu ihtilaflı olan bir grup râvîden rivâyette bulunmuştur.
Kâsım b. İbrâhîm, Yahyâ b. Hüseyin güvenilir olduğu ihtilaflı olan İbn Ebû Uveys’ten hadîs rivâyet etmişlerdir.
Hadîs ricâli âlimleri bu ihtilafı zikredip, hadîs ilimlerinde cerh ve ta‘dilden kabûl olunanları, bunların mertebelerini ve cerhle ta‘dil birbiriyle çeliştiğinde ne şekilde amel edileceğini beyân ederler.

3- Ebû Hanîfe (r.a.) söz konusu zayıf râvîlerden o rivâyeti destekleme ve takviye kabilinden rivâyet ederken, kendisi o rivâyet dışında herhangi bir âyetin veya hadîsin genelliğine veya kıyasa ya da hüküm çıkarmaya (istidlâle) dayanmış olabilir. Nitekim İmâm-ı Mâlik (r.a.) de Abdülkerim b. Ebu’l-Muhârık el-Basrî’den aynı şekilde bir rivâyette bulunmuştur. İbn Abdülber et-Temhîd isimli eserinde “Abdülkerim b. Ebu’l-Muhârık’ın cerhedilen bir râvî olduğu noktasında ittifak vardır. İmâm-ı Mâlik ondan sadece bir hadîs rivâyet etmiştir. O hadîs de söz konusu râvîden başka bir yoldan rivâyet edilmiştir. Bu hadîs namazda sağ elin sol el üzerine konulmasıyla ilgilidir. İmâm-ı Mâlik, el-Muvatta’ isimli eserinde söz konusu hadîsi tâbiînden Ebû Hâzim ve sahâbeden Sehl b. Sa‘d (r.a.) vâsıtasıyla sahîh bir yoldan da rivâyet etmiştir” demektedir.
Aynı durumu Zeydiyye imâmlarından Kâsım b. İbrâhîm ve torunu Yahyâ b. Hüseyin’de de görmek mümkündür. Kâsım b. İbrâhîm, muhaddislerin cerhedilen ve rivâyeti problemli bir râvî olduğu husûsunda ittifak ettikleri İbn Ebû Damra’dan birçok ahkâm hadîsi rivâyet etmiş ve onlardan hüküm çıkarmıştır.

Aynı şekilde Şu‘be b. Haccac büyük bir âlim olmasına ve hadîs rivâyetinde sıkı davranmasına rağmen Ebân b. Ebû Ayyaş’tan hadîs rivâyet etmiştir. Oysa kendisi Ebân hakkında “Kanıncaya kadar merkep sidiği içmek, Ebân b. Ebû Ayyaş’tan hadîs rivâyet etmekten bana daha sevimlidir” demiştir. Şu‘ayb b. Cerîr, İbn İdris ve başkaları Şu‘be’nin “Bir kimsenin Ebân’dan hadîs rivâyet etmektense zinâ etmesi daha hayırlıdır” dediğini naklederler.
‘Şu‘be, Ebân b. Ayyaş’tan hadîs rivâyet etmenin haram olduğuna inandığı halde nasıl olur da ondan hadîs rivâyet edebilir?’ denecek olursa buna ‘Şu‘be’nin sözünü ettiği haramlık, hak olanı bâtıldan ayıramayan kimselerle, metruk olan râvîlerden rivâyette bulunduğunu bilen kimselerin bu durumu bilmeyenlerin yanında yaptıkları rivâyetlere mahsustur‘ şeklinde cevâb veririz. Nitekim Sevrî, metruk râvîlerden hadîs rivâyet edilemeyeceğini söyleyince kendisine “Sen de ondan rivâyette bulunmuyor musun?” denilmiş, o da “Ben bildiğimi rivâyet ediyorum” demiştir. Bu, hadîs ilminin hoş taraflarından birisidir.

Müslim’in isnâdı âlî diye bazen zayıf bir hadîsi rivâyet edip onunla yetindiği ve isnâdı nâzil165 olduğu ve bu ilmin önde gelen âlimleri tarafından bildiği için sahîh isnâdı terkettiği rivâyet edilmektedir. Nitekim Nevevî, Müslim’in böyle söylediğini açıkça belirtmektedir. Bu, bir âlimin zayıf bir râvînin hadîsini rivâyet etmesinin, o hadîsin zaafını bilmediğini gösterdiği anlamına gelmez.
Zehebî’nin el-Mîzan isimli eserinde naklettiği üzere aynı tutumu Buhârî’de de görmek mümkündür. Buhârî el-Câmiu’s-sahîh isimli eserinde rivâyette bulunduğu bazı râvîlerin zayıf olduğunu belirtmektedir. Buhârî’nin söz konusu davranışı, zayıf olan râvîden rivâyet ettiği hadîsin destek ve takviyesi olmadığı takdirde o râvîye itimat etmediğini gösterir. Bu da hadîs ilminin hoş yönlerinden birisidir.

Bundan dolayı İmâm Nevevî “Müslim’in Sahîh’inin râvîlerinden olması dolayısıyla herhangi bir hadîsin Müslim’in şartına göre sahîh olduğunu söyleyen kimse hatâ etmiş olur” demiştir.
4- Ebû Hanîfe (r.a.)’in rivâyeti, Sünen ve Müsned âlimlerinin âdeti olduğu üzere gerek zayıf, gerek sahîh işitmiş olduğu hadîsleri tedvin edip, kayıtlara geçirme kabilinden olabilir. Bilginlerin bundan maksatları, Müslümanlar için ilgili hadîsi muhâfaza edip, onu destekleyip takviye eden rivâyetleri inceleme imkânını vermektir. İnceleme netîcesinde rivâyet edilen hadîslerden sahîh bir hadîs çıkarsa bununla amel olunur. Batıl bir hadîs çıkarsa bununla amel edilmemesi için halk uyarılır. Sahîh olmaya da, zayıf olmaya da muhtemel bir rivâyet çıkarsa inceleyen âlimler o hadîs hakkında kendi ictihâdlarına göre amel ederler.
Buhârî’nin üçyüzbin hadîsi ezbere bildiği, bunların ikiyüzbininin sahîh olmadığı meşhûr bir rivâyettir.
İshâk b. Râhûye “Yüzbin hadîsi yerini gözümle görür gibi ezbere biliyorum. Yetmişbin sahîh hadîsi de yine ezbere biliyorum. Dörtbin adet de hadîs diye uydurulmuş sözü ezberden biliyorum” demiştir. Kendisine neden hadîs diye uydurulmuş sözleri ezberlediği sorulduğunda “Sahih hadîslerin arasında bu sözlere rastladığımda onları eleyip ayıklayayım diye” şeklinde cevâb vermiştir.

5- Ebû Hanîfe (r.a.)’e nisbet edilen birçok hadîs, – Ca‘fer Sâdık (r.a.) ve güvenilir olan bir çok âlimin başına geldiği gibi -onun şahsından, hocalarından ve hocalarının hocalarından değil, kendisinden rivâyette bulunan kişilerden dolayı zayıf olabilir.
Sa‘îd b. Müseyyeb, Muhammed b. Sîrîn ve İbrâhîm en-Nehâî (rh.a.e.)’in rivâyet ettiği hadîsler, Atâ, Hasan-ı Basrî, Ebû Kılâbe ve Ebü’l-Âliye (rh.a.e.)’in hadîslerinden daha güçlü ve daha sahîhti. Sa‘îd b. Müseyyeb, bu imâmların içinde -kendisinden (ezbere hadîs bilme açısından) daha aşağı seviyede olan âlimlerin ilimlerini zedelemeksizin- hadîsi en sahîh olan âlimdi.
Bundan dolayı bazı hadîs hâfızları, Ebû Hanîfe (r.a.)’in rivâyet ettiği hadîsleri tenkîd edince bazı câhiller bu durumun onun ictihâdını ve imâmlığını da zedeleyeceğini zannettiler. Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Bu konuda denecek olan sadece başkasının Ebû Hanîfe (r.a.)’den daha çok hadîs ezberlemiş olduğudur. Bu durum, başkasının mutlak olarak ondan daha üstün ve daha âlim olmasını gerektirmez. Ebû Hüreyre (r.a.) de sahâbe içinde -onların en âlimi, en fakihi ve en üstünü olmadığı halde- en çok hadîs bileniydi. Sahâbe arasında Mu‘az (r.a.) en fakih olanı, Zeyd (r.a.) en iyi ferâiz bileni, Alî (r.a.) en isâbetli hüküm vereni, Übey (r.a.) en iyi kurrâ, halifeler ise en fazîletli olanıydı. Bir kişi için övünç vesîlesi olan fiiller, Allâh (c.c.) vergisi olup, Yüce Allâh bunlardan dilediğini dilediği kişilere bahşeder.
Zehebî (rh.a.), Ebû Hanîfe (r.a.) ve emsâli âlimleri zikretmesinin zarar vermeyeceğine ve bahsettiği farklı görüşlerin Ebû Hanîfe (r.a.)’i lekelemediğine işaret etmektedir. Zehebî (rh.a.) eseri el-Mîzân’nın giriş kısmında aynen şöyle der: Fürû fıkıhta önder olan imâmlardan hiçbirinin isimlerini -İslâm’da önde gelen âlimler ve âlicenâb kimseler olmalarına rağmen- kötü zikretmiyorum. Bunlardan herhangi birisini zikrettiğimde de insâfla anıyorum. Bu ne Allâh (c.c.) ve ne de halk nezdinde onlara zarar vermez. Çünkü insana ancak yalan, çok hatâda ısrar ve bâtılı gizlemekte cür’et zarar verir. Bu da hıyânettir ve cinâyettir. Müslüman hıyânet ve yalan hariç her türlü karakter yapısında olabilir.”
Ebû Abdullah Zehebî’nin nasıl edebli davrandığına ve İslâm’da önde gelen imâmlardan olan Ebû Hanîfe (r.a.)’in büyüklüğünü nasıl dile getirdiğine bir bak! Ayrıca bu râvîlerin cerh ve tadil kitaplarında zikredilmesinin Allâh (c.c.) katında ve bilginlerin nazarında zarar vermeyeceğini nasıl zikrettiğine de dikkat et! Bir âlimin kendisinden daha bilgin olanı edeb, tevâzu, ta‘zim ve saygıyla zikretmesi gerekir. Allâhü Te‘âlâ bizleri o büyük imâmların değerini bilen kimselerden eylesin ve ümmetin icmaına muhâlefet etmekten muhâfaza buyursun.
Bu cümlelerle önde gelen âlimlerin imâmlığında fikir birliği ettikleri, müslümanların imâmlarının en büyüğü olan Ebû Hanîfe (r.a.)’in ilmi hakkında ileri sürülen iki zayıf iddiânın ne kadar cılız olduğu ortaya çıkmış oldu. Ben bu mütevâzi harfleri yazarak Yüce Allâh’a yaklaşmayı ve onun azîz menkîbesine hizmetten şeref duymayı, onun yüce ilmini savunmayı istedim. Bu çalışmamla fazîletleri bilinmeyen bir kimseyi tanıtmayı, menkîbeleri düşük olan birisini yüceltmeyi kasdetmiş değilim. Çünkü o mekân itibâriyle bundan çok yüksek ve şanı çok yücedir. Tıpkı şâirin şu beytinde dile getirdiği gibi:
Işık verirken güneş dünyaya
İhtiyâcı yoktur onu anlatmaya

İbnü’l-Vezir’in bu uzunca açıklaması burada sona ermektedir.
Gerek onun bu açıklamasında, gerekse mütekaddimûn imâmların bundan önce geçen ifâdelerinde ve gerekse Mâlikî, Şâfiî, Hanbelî ve başkaları olmak üzere müteahhirûn hadîs hâfızlarının Ebû Hanîfe (r.a.) hakkındaki takrizleri, onun Kur’ân ve sünnet ilminin genişliğine dair övgüleri, kendisini cerh eden ve tepki koyanlara apaçık deliller ve parlak hüccetlerle savunmaları, son zamanlarda kendisine kin besleyen ve yüklenen kimselerin ortaya attıkları lekeleyici sözleri çürütmektedir.
Bütün bu ifâdeler, onların iltihaplı gözlerindeki ve hasta rûhlarındaki perdeyi -doğru yola geldikleri ve buna muvaffak oldukları takdirde- kaldıracak ve giderecek mâhiyettedir. Buraya kadar söylenenlerin tamâmı, Yüce Allâh’ın din önderi âlimlere karşı edeb ve terbiye bahşettiği ilim adamlarının ve talebelerinin gözlerini aydınlık edecek ifâdelerdir.
Yüce Allâh’dan bu kitabı okuyan ve vâkıf olan herkese yararlı kılmasını, bu büyük imâmın mertebesini daha fazla açıklama ve yüksek derecesini daha fazla savunma fırsatını ihsân ve lûtfu ile bana bahşetmesini dilerim. Çünkü O, başarıyı nasîb eden ve yapılan duâları kabûl buyuran tek ilâhtır. Allâh (c.c.) ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’e, O’nun âlîne ve bütün sahâbelerine rahmet eylesin. Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh (c.c.)’ya mahsûstur.
Muhammed Abdurreşîd en-Nu‘manî
Karaçi, 15 Rebîulevvel 1415