Birinci Bölüm

Birinci Bölüm

İmâm’ın Tahsîle Başlamaları ve Feyizlenmelerini Beyân Eder
(135) İmâm-ı Gaznevî116, İmâm-ı Züfer [v.775]’den şöyle rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam’ın şöyle dediklerini duymuştum: Kelâm ilminde öyle bir yere gelmiştim ki, insanlar beni parmakla gösterirlerdi. Bir gün Hammâd [v.738]’ın meclisinde O’na en yakın yere oturdum. Bir kişi bana: Bir kimse câriyesini nikâhlayıp daha sonra boşamak istese sünnete uygun olarak nasıl boşayabilir? diye sordu. Buna cevâb vermeye kâdir olamadım. Hammâd’a sor, nasıl cevâb verirse sonra bana bildir, diye cevâb verdim. Ondan sonra kelâm ilmini bırakıp Hammâd’ın meclisine katıldım.117 Hammâd’dan duyduğum her mes’eleyi bir seferde ezberledim. Bir kez duyduğum mes’eleyi Hammâd’a sorsalar onun yerine ben cevâb verirdim. Hammâd’ın diğer talebeleri yanılırdı. İmâm-ı Hammâd, cevâbdan önce sus, otur, dersleri dinlemeye devâm et, dedi. Ben de on yıl talebelik yaptım, ondan sonra Hammâd’ın ders hal-kasından çıkıp kendime has başka bir meclis kurayım, ders vereyim niyetiyle mescide girdim. Başka meclis kurmağa muktedir olamadım, tekrar Hammâd’ın mecli-sine geri döndüm. Bu arada İmâm-ı Hammâd’a Bas-ra’daki akrabasından birisinin vefât haberi geldi. İmâm-ı Hammâd yerine beni bırakıp Basra’ya gitti. İki ay sonra geri döndü. İki ay içerisinde bana altmış mes’ele soruldu. Cevâblarını verdim ve yazıp yanıma aldım. İmâm-ı Hammâd geldiğinde bu cevâbların hepsini ken-disine arz ettim. “Cevâbların yirmisinde bana muhâlefet etmişsin” buyurdular. Bundan sonra vefât edene kadar İmâm-ı Hammâd’dan ayrılmamağa yemîn ettim. Ondan sonra on sekiz yıl daha ona sıkısıkı ya bağlanıp talebelik ettim.

(135) Tâcü’l-İslâm Sem‘ânî: “Beni bir kadın aldattı, bir kadın fakih etti, bir kadın da zâhid eyledi” dedi. Bunun tafsîlâtı şöyledir: Birinci kadın: bir gün yoldan geçerken yere düşmüş bir nesne gösterdi. Ben dilsizdir ve düşen nesne onundur zannederek o nesneyi o kadına vermek için kaldırdım. Sakla, sâhibine teslim edersin, dedi. Saklaması kendisine vâcib olmasın diye kendisi kaldırmadı, saklaması bana vâcib olsun diye bana gös-terdi. İkinci kadın şöyleydi: Bana bir gün kadınlardaki hayız mes’elesinden bir mes’ele sordu. Cevâb vermeye kâdir olamadım. Bu, gayretime dokundu ve bundan sonra o gayretle fıkha çalıştım. Üçüncü kadın da şöy-leydi ki: Bir gün yoldan geçiyordum. Bir kadın; bu yatsı abdestiyle sabah namazını kılan kişidir, dedi. Bundan sonra yatsı abdesti ile sabah namazını kılar oldum ve bunu ihtiyât edindim.
(136) İmâm-ı Halebî el-Bağdâdî’nin Hasin’den şöyle rivâyet eder: Bir gün bir kadın İmâm’ın meclisine gelip bir mes’ele sordu. Kimse cevâb veremedi. Hammâd’a gitti. Hammâd cevâb verdi. Yine İmâm’ın meclisine geldi. Beni şereflendirdiniz, dedi. İmâm, Hammâd’ın meclisine gitti. Hammâd niye geldin, dedi. İmâm, ilim tahsîl etmeğe, dedi. Hammâd, her gün üç mes’ele öğren, dedi. Her gün üç mes’ele öğrendi. Böylece fakih oldu.

(136) Zerencerî, Ebû Hafs-ı Kebîr’den şöyle rivâyet etti: İmâm-ı A‘zam kelâm ilminde kâmil idi. Bir gün huzûrunda yemîn mes’elesi zikrolundu. Cevâb veremedi ve kendisini ayıplayarak; kelâm ilmini daha gerekli olanla değiştiriyorum, dedi. Bıraktı ve Hammâd’ın ya-nında fıkıh ilmiyle uğraştı.(136) İmam Ebû’l-Hasan ibn Alî ibn Abdülaziz el-Merğinânî [v.1203]’nin, Nesim ibn Ömer’den rivâyetine göre: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh dedi ki: Hacc günlerinde çarşıda alış-verişle uğraşıyordum. Farzlarla ilgili bir mes’ele sordular, cevâb veremedim. Bana: “Kelâm ilmi kıldan incedir dersin; hâlbuki kendine farz olan şeyi bilmezsin” dediler. Ne yapacağımı bilemedim. Şu‘be’ye gittim. Bu mes’eleyi sordum cevâb vermedi. Katâde’nin yanına gittim, kaderden konuştuğunu gördüm; kendisi Selef’in söylemediği kaderle ilgili konulardan konuşuyordu. Ebû’z-Zübeyr’in yanına gittim, o da ağzına geleni konuşuyor, hiç aklında tutmuyordu. En sonunda Hammâd [v.738]’a sıkısıkıya bağlandım.

(137) İmâm-ı Deylemî’nin Yahyâ’dan rivâyetine gö-re: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh buyurdular ki: Bir gün Şa‘bî’nin yanından geliyordum, bana, sen çok zekîsin, ilme yönel dedi. İlme başlamağa bu söz sebeb oldu.(137) Kâsım ibn Adiy der ki: İmâm-ı A‘zam’a: Hammâd’ı nasıl seçtin, dediler. İmâm dedi ki: Allâhü Te‘âlâ’nın yardımıyla ilimleri iyice düşündüm, kelâm ilminin sonunun hayırlı olmadığını ve yararının az ol-duğunu gördüm. Bu ilmi çok bilen dile getiremez, dile getirse bu yenilikçidir, derler. Ulûm-u Edeb; lügat, na-hiv ve sarfdır ki, sonu çocuklarla oturmaktır. Şiir ilminin sonu ise ya bir kişiyi çok yalan söyleyip onu övüp ya da nâmusuna dil uzatıp onu yermektir. Kur’ân ilminin sonu ise dâimâ zahmet çekip gençlerle ve çocuklarla oturmaktır. Fıkıh ilminden elde edilecek ise meşâyihden kimselerle oturup, onların ahlâklarıyla ahlâklanmaktır. Hakk Te‘âlâ’nın emirlerini yerine getirmek ancak fıkıh ile olur, dünya ve âhiret devleti bununla kazanılır. Dünya devletinden murâd budur ki, bir hâdise olduğunda bütün insanların sana muhtaç olmasıdır ve ibâdet istersen bu olmadan olmaz.118
(137) Yahyâ ibn Şeybân, İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin şöyle dediğini rivâyet eder: Kelâm ilminde çok mâhirdim. Basra’ya yirmi def‘adan fazla gittim. Bazen bir yıl bazen daha fazla kaldım. Yenilikçiler çok faz-laydı. Onlarla tartışıp, hepsini sustururdum. Kelâm il-minden daha büyük bir ilim yok zannederdim. Bir süre ömrümü bununla geçirdim.

(138) Bir gün tefekkür ederken aklıma şu geldi: Selef hakîkati çok iyi bilirdi. Kelâm ilminden hiç konuş-madılar bu bâbda hiç tartışmadılar bilâkis susup şer‘î ilimlerle uğraştılar. Onu öğrendiler ve onu öğrettiler ve bu ilimde konuşup münâzara eylediler. Bu yüzden ke-lâm ilmini terk edip fıkıhla uğraştım. Ve o zaman yakînen vâkıf oldum ki kelâm ilmiyle uğraşanların in-sanlıkları sâlihlerin insanlığına hiç benzemez ve onların kalbleri karadır. Kur’ân’a, sünnete ve selef-i sâlihîne karşı gelmekten hiç çekinmezler. Eğer kelâm ilminde bir hayır olsaydı selef âlimleri bununla uğraşırlardı. Eğer suâl olunsa ki: İlmin şeref ve büyüklüğü, muhtevâsının şeref ve büyüklüğüyle ölçülür; yani her ilim neyi bildiriyorsa, ilim neden söz ediyorsa, mes’elesi neyse ve söz ettiği mes’ele ne kadar büyük ise o ilim de o nisbette büyük ve şereflidir. Kelâm ilminde söz edilenler bizzat Allâhü Te‘âlâ’nın zât ve sıfatları ve dünya ve âhiretteki olabilecek şeylerin durumlarıdır. Ve bu dediklerimizin hepsi Sâni‘ (Yaratan) Allâh’ı bilmeğe götürür ve kullara vâcib olandır ve îmansızların ve bid‘at ehlinin şübhesi bununla ortadan kalkar. Eğer taklîdden tahkîke çıkmaktan başka maksadı yoksa bu fâide için bu ilimle uğraşmağa ve öbür ilimlere bunu tercîh etmeğe değer. Eğer kelâm ilmi böyle değerli ise İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh bu ilmi neden bıraksın ya da eleştirsin? Bu soruya cevâb şudur: İmâm’ın kelâm ilminde sözü şuydu: Oğlu Hammâd’ın kelâm ilminden bahsettiğini görünce, onu yasakladı. Hammâd: Sen bu ilimden bahsederdin, bana niçin yasaklıyorsun, dedi. İmâm; biz bu ilimle meşgûl olduğumuzda, konuştuğumuz kişiyi doğruya ve doğru yola yönlendirmek için uğraşırdık. Siz ise kelam ilmini kar-şınızdaki kişiyi susturmak ve onu doğru yoldan çıkart-mak için kullanıyorsunuz. İyi bil ki bir kimse bir başka-sını doğru yoldan çıkarmağı kasdediyorsa onun küfrünü murâd etmiş olur. Her kim de bir kimsenin kâfir olma-sını murâd ediyorsa o kişi kendisi kâfir olur. Hazret-i İmâm’ın oğlunun şahsında yasakladığı kelâm ilmi bu-dur.
Yine İmâm Ebû Yûsuf [731-798]’tan rivâyete göre: (Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın haber verdiği kelam ilmi ile meşgûl olan bir) Kelâmînin arkasında namaz kılmak câiz değildir. Bu kelâmî eğer hak söylese bile bu kelâm ilmine girer. Ancak kelâmînin murâdı Hakk’a vâsıl olmak veyâ doğru yoldan çıkmış birini doğru yola ge-tirmekse onun gibi biri mübârektir ve kendi arkasında namaz kılınmağa lâyıktır ve bu câizdir. Yasaklanan kelâm ilmi felsefecilerin kelâmı olup meşâyihin kelâmı değildir. Kitâbı tasnîf eden şöyle der: Bir gün babam: İmâm-ı Sâlih’in yanındaydım, biri kelâm ilminde çok mâhirdir, diye övdü. Ben dedim ki: Maksadın şeyhlerin kelâmıysa övgüye lâyıktır, felsefecilerin kelâmıysa öv-güye değmez; çünkü felsefecilerin kitâblarını okumak, iyi bile olsa haramdır. Bu söz nefs-i emmâreye hoş gelse de haramdır. Doğru olan şudur ki: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh Şu‘be’nin satranç oynadığını görünce onu doğru bulmayıp reddetti. Gerçi bunula birlikte ihti-lâf etmişlerdir. İmâm-ı Mâlik [710-795] ile İmâm-ı Şâfiî [767-819] satranç oynamayı câiz görürler. İmâm-ı Serahsî Edeb-i Kâdî’de İmâm Ebû Yûsuf’tan rivâyetle zikretmiştir ki: Eğer harb ta‘lîmi için düşmanı gözetle-mek ve def‘etmek için fil ve at gibi savaşı hatırlatan çeşitli nesnelerle oyun oynamak inkâr edilemez. İmâm Timürtaşî, “Bir müçtehidi taklîd edeni ya da bir delille ictihâd edeni inkâr eylememek gerekir” dese cevâb şöyle olur: Mubah olan şudur: Önce ilmi öyle bir kişiden ta‘lîm etmek gerekir ki kalb o kişiye tamâmen teslim olmalı. Bununla birlikte mubah olan şey yasak edilmiş veyâ belki haramdır. Nitekim Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem: “mel‘ûnün men le‘ıbe bi’s satrânc ve’n-nâziru ileyhi ke-ekele’l lahme’l hınzîri, Satranç oynayan mel’undur. Ona bakan domuz eti yemiş gibidir” buyurmuşlardır. Ve yine birçok deliller yeri geldikçe söylenmiştir. Eğer bunun haram olduğuna veya mubah olduğuna işâret eden delilleri göstererek cevâb ver diye bir soru sorulsa çünkü satranç oynamak umûm-i belvâ’dır. Cevâb şudur ki: İmâm Abdullâh Halimî Minhâcu Usûli’d-dîn119 [=Din yordamının açık yolu] adlı kitâbında şöyle söylemiştir: Tavla hakkında hadîs rivâyet edildiği gibi satranç hakkında da rivâyet edilmiştir. O hadîs şudur: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selem: “men le‘ıbe bi’s satrânc fekad ‘asa’llahu ve rasûlihî yani Satranç oynayan kişi Allâhü Te‘âlâ’ya ve Resûlüne isyân etmiş olur” buyurmuşlardır. Ve Hazret-i Alî kerremallâhu vechehudan anlatıldığına göre: Bir gün Temimoğulları kabîlesinin meclisinden geçerken satranç oynadıklarını gördü. Hazret-i Alî kerremallâhu vechehu hazretleri durup; Allâhü Te‘âlâ hakkı için, bunun için yaratılmadınız dedi. Ve başka bir gün de bir topluluğa uğradı ve onların da satranç oynadığını gördü. Ateşi tutmanız satranç taşına dokunmaktan daha hayırlıdır, dedi. İbn Ömer radıyallâhu anhümâdan satrancı sordular. Tavladan daha kötüdür, dedi. Ebû Mûsâ el-Eş‘arî; kimse satranç oynamaz oynayan hatâ etmiş (günah işlemiş) olur, dedi. Ve Ebû Ca‘fer’e satrancı sorduklarında bu mecûsî (ateşperest) işinden bizi uzak tutun dedi. Ve Peygamber aleyhi’s salâtü ve’s-selâm uzunca bir hadîs-i şerîfte şöyle buyururlar: “men le‘ıbe bi’s satranci ve’n-nardi ve’l-cevzi ve’l-ka‘bi maktahu’llâhu te‘âlâ ve men celese ilâ men yel‘abe bi’n-nardi ve’s-satranci yenzuru ileyhim muhiyet anhu hasenâtühû ve şâra mimmen maktahu’llâhu te‘âlâ yani Allâhü Te‘âlâ satranç, tavla, ceviz ve aşık ile oynayan-ların düşmanıdır. Ve her kim satranç oynayanların ya-nında otursa ve onlara baksa onun bütün hayır ve hasenâtı mahvolur ve o kimse Allâhü Te‘âlâ’nın düş-manı olur.” Yine Kurtubî120 Tefsîr’inde: Allâhü Te‘âlâ’nın sözünde “ve’l-ensâbü ve’l-ezlâm121 putlar ve fal okları”nda putlardan kasıd haçtır. Bazıları bunların tavla ve satranç olduğunu söylemişlerdir. Emîru’l Mü’minîn Hazret-i Ömer radıyallâhu anhe satranç nedir, diye sorduklarında, Hazret-i Ömer radıyallâhu anh buyurdular ki: Bir kadının pâdişâh oğlu varmış. Oğlu bir savaşta ölmüş; ama askerleri ölmemiş. Kadın bunca askerin ölmediğini yalnız pâdişâh oğlunun öldüğünü duyunca askerleri ölmediği halde oğlum neden öldü diye üzülürmüş. Bunun üzerine kadının önünde satranç oynamışlar. Satrançta şah-mat olunca kadın asker öl-meden de şahın ölebileceğini gözleriyle görüp anlamış. Bunun üzerine kadın tesellî olmuş. Hazret-i Ömer radıyallâhu anh buyurdular ki: Bir nesne, harb öğret-meye vesîle oluyorsa bu nesnede beis yoktur. Hazret-i Ömer radıyallâhu anh özellikle satrançta beis yoktur demediler. Umûmî olarak beis yoktur demelerinin se-bebi şudur: Satranç oyununda satranç oynamak savaş taktiği bilmeye vesîle olduğu için bu tür nesnelerde beis yoktur, hükmüne varılmıştır. Buna göre her kim satranç oynamak mubahdır demişse ihtimal Hazret-i Ömer radıyallâhu anhin bu kavline istinâdendir. İhtimâldir ki: Hazret-i Ömer radıyallâhu anh ya satrancı harb etmeye vesîle olarak hükmettiler bundan dolayı bunda bir beis yok dediler veya yukarıda zikredilen hadîs-i şerîf ken-dilerine ulaşmamıştır. Amma satranc mevzûunda mezheblerin beyânı şudur: İmâm-ı Şâfiî ve talebeleri mubahdır demişlerdir. Hattâ mubahtan öte müstehâbdır demişlerdir. Ve medresede hıfz yaparlarken talebeler-den her kim ilim mütâlaasından bıksa mescidde satranc oynardı. İmâm-ı Şâfiî’nin talebeleri sahâbe ve tâbiîne satranc oynarlardı diye isnadda bulunurlardı.
İbn Arabî [1165-1240], aslâ ve kat‘â bir sâlihin ve takvâ ehlinin eli satranca dokunmamıştır buyurdular. Fakat başkaları zekâyı ve kavrayışı güçlendirir hızlan-dırır, diye İbn Arabî hazretlerinin bu sözüne itirâz etti-ler. İbn Arabî hazretleri; buna zekâsı keskin kavrayışı tez olan kimse satrançla uğraşmaz diye cevâb verdiler. İmâm-ı Mâlik [710-795]’ten anlatıldığına göre: Bir kimse kendi evinde ehli ile satranç oynasa ve başka kimse bunların oyun oynadığını bilmese onların afvolunmaları umulur. Bu ne haramdır ne de mekruhtur. Fakat satranc oynamayı alışkanlık hâline getirmişse ve başkaları onun satranç oynadığını biliyorsa onun şâhidliği kabûl edilmez, mahkemeye sokulmaz, güveni-lirliğini yitirir. Abdullâh b. Abdülhakim ve Eşheb122, İmâm Mâlik’ten şöyle rivâyet eder: Kur’ân’ı azîm’de “fe-mâzâ ba‘de’l-hakki illâ’d-dalâlu123 Gerçekten son-ra sapkınlıktan başka ne kalır ki!” Bu âyetin tefsîrinde tavla ve satranç hak değil ancak dalâlettir yani tavla ve satranç mutlak dalâlettir, denir. Ve Yûnus’un Eşheb’den rivâyetine göre: İmâm-ı Mâlik’e satranç oynamağı sordular. Şöyle cevâb verdi: Satrançta hayır yoktur bir işe de yaramaz, o bâtıldır. Akıllıya yakışan şudur ki: Hayâ (utanma) ve asâlet onu bâtıla düşmekten alıkoyar. Ve Zührîye satrancı sordular. Satranç bâtıldandır, ben onu sevmem dedi. İmâm Ebu’l Fadl Atâu’l Mukaddesî, Mescid-i Aksâ’da satranç harb öğ-retmeye vesîledir diye ulemâ arasında münâzara ve münâkaşa edildiğini rivâyet eder. İmâm-ı Tarsûsî sat-ranç harb hîlesini öğretir düşmanın harb oyununu bozar yani satranç harb silahı gibidir. Savaşta istenen şey şâhı almaktır. Satrançta şâhı mat etmeyeceğim demek harb oyununa muhâliftir dedi. Bunun üzerine meclisde bulu-nanların hepsi güldüler. Doğru söylüyorsun dediler. İmâm-ı Mâlik’in kavli satranç mevzûunda bize muvâfıktır. Hiç kimse Ashâb-ı Resûl salla’llâhu aleyhi ve sellemden ve selefin ekseriyetinden satrancın haram-lığına delil olabilecek hiçbir sahih kavil getirememiştir. İmâm-ı Mâhir, bu mevzûda İmâm-ı Mücâhir’in kavlini kabûl etmemiştir.

(141) Ubeydullah ibn Alî’nin rivâyetine göre: Kâsım ibn Muhammed ibn Muhammed’den kumarı sordular. Kişiyi zikrullâhdan ve namazdan alıkoyan her iş ku-mardır, diye cevâb verdiler. Ebû Ubeyd bu sözü, Allâhü Te‘âlâ’nın şu kavliyle te’vîl eyledi: “yesuddu-kum ‘an zikri’llâhi ve ‘ani’s-salâti124 zikrullâhdan ve namaz kılmaktan sizi alıkoyar.” Bazı müfessirler dediler ki: Tavla ve satranç, kumar olsun olmasın haramdır; çünkü Allâhü Te‘âlâ içkiyi haram kılmış, haram olmasının sebebini bu âyetle bildirmiştir: “en yûkı‘a beynekümü’l-‘adâvete ve’l-ba‘dâ’e fi’l-hamri ve’l-meysiri ve yesuddeküm ‘an zikri’llâhi ve mine’s-salâti125 Şeytan aleyhi’l-la‘ne kumar ve içki ile aranıza düşmanlık ve kin sokmaktan başkasını dilemez. Ve yine zikrullâhdan ve namazdan sizi alıkoyar.” Böylece bu âyette içki ve kumarın haram olduğu zikredilmiştir. Bunlarla bulunan her ne varsa yine haramdır. İçkinin sarhoş etmesiyle bu işler ortaya çıkar ancak satranç ve tavla sarhoş etmez. Artık bu durum onda olmaz, diye sorulsa cevâb şöyle gelir: Söylenen fiiller sırf sarhoşlukla olsaydı kumar içkinin yanında söylenmezdi. İkisinin de haram olmalarının illeti (sebebi) birbirlerine yakın olmalarıdır. Şurası iyi bilinmelidir ki içkinin bir damlasıyla sarhoş olunmaz; ama içkinin bir damlası bile haramdır. İçki içene had cezâsı uygulanır; çünkü onu zikrullâhdan ve namazdan alıkoymaktadır. Dostların arasına da kin ve düşmanlık ekmektedir. Kezâ tavla ve satranç bu dört şeye yol açar ya da oyunun başlangıcıyla gaflet ortaya çıkarır ve o gaflet her yeri kaplayarak sarhoşluğun yerine geçer. Sarhoşluk ise öyle bir gaflettir ki insanı zikrullâhdan ve namazdan uzaklaştırır onun içine her türlü düşmanlık tohumunu eker. Oyun da sarhoşluk gibidir. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh Nâfi’in, efendisi İbn Ömer radıyallâhu anhümâdan yaptığı rivâyeti niçin kabûl etmedi diye sorulsa: Bunun cevâbı Kur’ân’ın şu âyetinin zâhirine uygundur: Nitekim Hakk Te‘âlâ Lût aleyhi’s selâmın kavmine şöyle buyurdu: “e-te’tûne’z-zükrâne mine’l-‘âlemine. ve tezerûne mâ halaka le-küm rabbü-küm min ezvâci-küm126 Rabbinizin sizin için yarattığı hanımlarınızı bırakır, münâsebet için oğlanlara mı gidersiniz?” Yani erkeklerde olan şey hanımlarınızda da vardır. Böyle iken niçin bunu bırakıp erkeklere gidersiniz? Şimdi cevâb şöyle olur: Hanımlarınızda onun gibi vardır denilenden maksad, şehvetin teskini ve cimâ lezzetidir. Bu, hanımlarınızın dübürü de (arkası da) oğlanın dübürü gibidir, demek değildir. Oğlanlara gitmeyip hanımlarınıza gidin demektir. Nâfi, İbn Ömer, Sa‘îd b. Müseyyeb, Muhammed b. Kâb el-Karzî (Kurtubî) ve Abdülmelik ibn Batusi’l Mâlikî’den bu rivâyet sâbit olmuş ve İbn Mâce’nin Kitâbu’s-Siyer’inde İmâm-ı Mâlik’ten nakledilmiş, diye sorulsa şöyle cevâb verilir: Allâme şöyle der: Bu mevzûda delil sağlam olduğundan bunların kavilleri (görüşleri, sözleri) bâtıldır. Nitekim Hakk Te‘âlâ, fe’tû-hünne min haysü emerakümu’llâhu127 (Kadınlarınız temizlendikten sonra onlara) Allâh’ın buyurduğu yandan yaklaşınız, bu-yurmuştur. Hakk Te‘âlâ’nın “nisâ’ü-küm harsün le-küm, fe’tû harse-küm ennâ şi’tüm128 Hanımlarınız tarlalarınızdır, tarlalarınıza istediğiniz gibi yaklaşınız” emri sağlam delildir. Ekme yeri (zirâate müsâid yer yani ferc) gerekir, pis yer (dübür) gerekmez. Ve yine sahih hadîslerle gerek erkekte gerekse kadında olsun livâtanın haram olduğu sabittir. Ve yine Abdülberr dedi ki: Kadına dübüründen yaklaşmanın haramlığı icmâ ile sabittir; çünkü âlimler ittifâk etmişlerdir ki: Bir kimse bâkire bir kız alsa ve o bâkire kızın ferci bitişik (ağzı yapışık) çıksa ona ratka (bitişik) derler, bu kusurdan dolayı o kız zevceliğe kabûl edilmez; çünkü evlilikten kasdedilen fercden cimâ etmektir. Eğer dübürden yak-laşma helâl olsaydı kasdedilen gerçekleşmiş olup bu kusur sayılmayıp onun zevce olması reddedilmezdi. İşte bu icmâ ile livâtanın haramlığı âlimlere delil olmuştur. Ratkada doğurma ve üreme olmadığı için mi reddediliyor acaba, diye sorulsa cevâbı şöyle olur: Öyle değildir. Öyle olsaydı çocuk ve soy getirmeyen kadın kabûl edilmezdi, yine de bu icmâ ile reddedilmemiştir. Ancak Nâfi’den şöyle bir rivâyet geliyor diye Kisâî Ebû Nadr’dan rivâyet ediyor: Ebû Nadr dedi ki: Nâfi’ye senin için şöyle dediğini, naklediyorlar, dedim. Hâşâ, bana yalan isnâd ediyorlar ve iftirâ ediyorlar, dedi. Sa‘îd ibn Yesâr dedi ki: İbn Ömer radıyallâhu anhümâya tahmize ne dersin diye sordum. İbn Ömer radıyallâhu anhümâ tahmiz nedir, dedi. Kadına dübüründen yaklaşmaktır, dedim. Müslüman olan bir kimse bu fiili işlemez, diye cevâb verdi.

(144) Yine İbn Vehb ve Alî ibn Ziyâd, İmâm-ı Mâlik’e halkın rivâyet ettiğine göre, böyle diyormuşsun, diye sordular. O da dedi ki: Söyleyen yalan söylemiş. Bir de Arap olacaksınız, ekin bitmeyecek yere ekim olmadığını bilmiyor musunuz; yani Hakk Te‘âlâ hars (ekim) dedi. Ekin bitmeyecek yere tohum ekilmez.
(145) İmâm-ı Nesefî’nin Hafs ibn Gıyas’tan; Yahyâ ibn Zekeriyya ve İmâm İsrâîl İbn Yahyâ’nın Ebû Velid’den; İmâm Ebû’l-Maali el-Halebî’nin de Hammâd ibn Seleme’den rivâyetine göre: İbrâhîm en-Nehâî [v.714] Kûfe’de vefâtından sonra adı geçen Hammâd [v.738] müftü oldu. Hammâd da vefât ettikten sonra babasının ashâbı Ebû Bekr Nehşelî, Ebû İshâk eş-Şeybânî ve Câbir ibn Zeyd icmâ ile oğlu İsmâîl’i babasının yerine geçirdiler ve başında toplandılar, ancak ondan istifâde edemediler. O zaman İmâm-ı A‘zam’ın huzûruna vardılar ve bu ilmin ölmesi hoşuna gider mi, dediler. İmâm onlara izin verdi, İmâm’ın huzûrunda toplandılar. Bu husûsda İmâm-ı Nesefî’nin rivâyeti şöyledir: Benimle on kişi bir yıl boyunca benim meclisimde bulunmağa söz versin dedi. Onlar da söz verdiler ve verdikleri sözlerini yerine getirdiler. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh güzel ahlâk sâhibi ve cömert ve ihsân sâhibi bir kimse idi. Kendi meclisine devam edenlere çok ihsânlarda bulundu. Ondan sonra Ebû Bekir, Ebû Berze, İbn Hayiz, Ebû Huseyn ve Zeyd ibn Sâbit geldiler. Ondan sonra İmâm Ebû Yûsuf [731-798], Esed ibn Ömer, Kâsım ibn Ma‘an [v.791], Züfer ibn Huzeyl [v.775], Ebû Bekr el-Hüzelî, Velid ibn Abân, Hasan bin Ziyâd, Yûsuf ibn Hâlid, Dâvûd-ı Zâhid-i Tâî [v.777], Nûh ibn Ebû Meryeme’l-Câmi, Yahyâ ibn Zekeriyya, Abdullâh ibn Mübârek [736-797], Muğîre ibn Hamza, Muhammed ibn Hasen ve başkaları gibi birinci tabakadan olanlar geldiler. Bunlardan sonra günden güne ilerleyip talebelerin sayısı arttı. Ders halkası diğer ders halkalarından daha geniş oldu, bütün halk ona yöneldi, bütün hâkimler ikrâmda bulunup ona saygı gösterdiler ve o asrın âlimlerinin âciz kaldıkları ne varsa o yaptı. Ve bu mertebeye gelmesi ilim, zenginlik ve Allâh’ın izni sebebiyleydi. Öyle bir mertebeye ulaştı ki İbn Ebû Leylâ, İbn Şübrüme, Sevrî ve Şerîk gibi ona hased edenler arttı.
(147) İmâm Nesefî’nin Furat ibn Mahdud, Ebû Mukâtil Semerkandî ve Yahyâ ibn Nasr’dan rivâyetine göre: İmâm-ı A‘zam önce Kitâbü’s Salât’ını (namaz kitâbını) ortaya koydu, bunu Kitâbü’l Arûs diye adlan-dırdı. Ondan sonra ilim meclisini bıraktı. Talebeleri, bu izzete bizi da‘vet eyledin sonra da bizi bıraktın dediler. İmâm-ı A‘zam, bir rü’yâ gördüm, o rü’yâdan korktum, dedi ve rü’yâyı olduğu gibi, Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin kabr-i saâdetlerini açıp mübârek kemiklerini toplayıp göğsümün üzerine koyuyordum diye anlattı. Talebeleri, bu rü’yânın tâbirini İbn Sîrîn [v.728] bilir, çağıralım gelsin tâbir etsin, dediler. İmâm-ı A‘zam, İbn Sîrin’in da‘vet edilmesine râzı olmayıp, ilmin ayağına gitmek gerekir, dedi. Hazret-i İmâm’ın kendisi İbn Sîrîn’e bizzat gidip rü’yâsını anlattı. Hikâye edince İbn Sîrîn, anlattıkların doğruysa Senden önce kimsenin yapmadığı şekilde Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin sünnetiyle amel edeceksin (sünneti ihyâ edeceksin), dedi. İbn Sîrîn’den bu tâbiri duyduktan sonra Hazret-i İmâm ilim öğrenip öğretmeğe cehd eyledim (var gücümle devâm ettim) buyurdular. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh Kûfe’de, İbn Sîrîn Basra’daydı, görüşme nasıl gerçekleşti diye sorulsa cevâb şöyle olur: Sâlih ibn Muhammed es-Sülemî’nin Yûsuf ibn Zain’den rivâyetine göre: İmâm’ın kendisi Kûfe’den Basra’ya gidip İbn Sîrîn ile görüştü. Bekr ibn Ma‘rûf’un rivâyetine göre; Hazret-i İmâm birine bu-yurdu, o da İbn Sîrîn’e gidip İmâm’ın rü’yâsını tâbir ettirdi. Bazıları, bu rü’yâyı İmâm görmedi belki bu rü’yâyı Hazret-i İmâm hakkında İbn Harîme görmüştür, der. Ve bu rü’yâ mübârek Ramazan ayının ilk onunda görülmüştür. Nitekim kitâbın başlarında geçmişti.