Dördüncü Bölüm

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin Ahlâkı
(233) İmâm Abdülmecid ibn Mîkâil el-Beratıkînî, İmâm-ı Mübârek [736-797]’ten şöyle rivâyet eder: Süfyân-ı Sevrî [v.778]’ye dedim ki: “Hazret-i İmâm, gıybet etmekten son derece sakınır. Düşmanı hakkında bile gıybet ettiğini görmedim.” Süfyân da dedi ki: “İmâm çok akıllıdır. Hasenâtı yok edecek şeyi hasenâtın üzerine musallat etmez.”
(233) İsmâîl el-Bağdâdî şöyle rivâyet eder: Yezîd ibn Hârun’dan: “Fetvâ vermek ne zaman helâl olur?” diye sordular. Cevâben: “İmâm Ebû Hanîfe gibi olunca” dedi. “Niçin böyle dersin?” diye itirâz ettiklerinde dedi ki: “Ben İmâm’dan daha fakih ve daha verâ sâhibi birini görmedim. Hattâ bir gün onu borçlusunun kapısında güneş altında beklediğini gördüm. Kendilerine: “Güneş altında beklemenin sebebi nedir?” diye sordum. İmâm: “Bu evin sâhibine borç vermiştim. Ve duvarının gölgesinde oturmağa korkarım. Hiç bundan daha öte zühd ve verâ olur mu?” Bir başka rivâyet de şudur: Hazret-i İmâm-ı A‘zam fakih ve kendisine gıbta edilen birisi idi. İhsân ve in‘âmı (yedirip içirmesi ve dağıtması) boldu. Kendilerine ilticâ edenlere (kendilerinden bir şey isteyenlere) ve bütün akranlarına fazîletçe çok üstünlüğü vardı. İnsanların en akıllılarındandı.

Yahyâ ibn Zâyid şöyle rivâyet eder: Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın duvarın gölgesinde beklememesinin sebebini bulmağa yemîn ettim. Sordum, İmâm da şöyle anlattı: Duvar sâhibine kullanması için bir miktar karz-ı hasen (borç) verdim. Duvarının gölgesinde bekleseydim korkardım ki karz (borç)dan menfaatlenmiş olurum. Başka insanların bu kadar verâ sâhibi olacağı kanaatinde değilim; lâkin âlime gereken, kendine lâzım olan şeyi ilmiyle elde etmesidir. İmâm Şemsü’l-Eimme Kitâbu’s-Sarf’da bunu kabûl etmeyip şöyle der: “Bunun gibi durumlarda ihtiyâtlı (tedbirli) olmak külfettir, zühd ve verâ değil-dir.” Sıfatu’s-Sâlihîn adlı kitâbda şöyle geçer: Bir sâliha kadın, İmâm Ahmed b. Hanbel [780-855]’den şunu sordu: “Zâhirîler mumlarıyla geceleyin mahallemizden geçerken biz onun ışığında bir iki sıra tezgâh üzerinde iplik eğiririz. Onun parası bize helâl olur mu?” İmâm-ı Ahmed: “Sen kimsin?” diye sordu. O Sâliha kadın dedi ki: “Ben Bişr-i Hafî [v. 841]’nin kız kardeşiyim.” İmâm Ahmed: “Bu hâlis verâ, Bişr-i Hafî’nin soyundan hiçbir zaman kaybolmasın” dedi. Şöyle bilinsin ki: İlmin ince-liklerinde son yoktur. Yezîd ibn Hârûn’dan Muhammed ibn Abdülmelik şöyle rivâyet eder: “Çok kimseye yetiş-tim; amma İmâm-ı A‘zam’dan daha verâlısını, daha akıllısını ve daha fazîletlisini görmedim.”

(234) İmâm Askerî, Hârûn’dan şöyle nakleder: Bin şeyhe eriştim, Vallâhi İmâm’dan evrâsını (daha verâlısını) görmedim.
(234) Yahyâ ibn Ma‘în [v. 847]’den Ebû’l-Ma‘âlî İsferayânî şöyle nakleder: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin meclislerine devâm ettim. Kendisinden ilim tahsîl ettim. Bütün sözlerini dinleyip yazdım. Bu kadar yakı-nında bulundum ondan hiç ayrılmadım. Ne zaman mübârek yüzüne baksam mübârek yüzünde Allâhü Te‘âlâ’dan korktuğu belli olurdu.
(234) İmâm-ı Gaznevî şöyle der: Yahyâ ibn Ma‘în’e soruldu: Hazret-i İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh, hadis-te sika (güvenilir) mıdır? Evet, sika ve sadûktur, dedi. Süleyman ibn Ebû Şüreyh dedi ki: Hazret-i İmâm-ı A‘zam zâhid, halîm (yumuşak huylu) ve sahî (çok cö-mert) idi.
(234) Alî ibn Hüseyin babasından şöyle rivâyet eder: Yahyâ ibn Ma‘în’e: Hadîsi ezberlemiş olan kimse hadîs rivâyet etsin mi? diye soruldu. Yahyâ şöyle cevâb verdi: “Ebû Hanîfe’den işittim ki; hadîsi ezberleyip ma‘nâsını bilen kişi rivâyet etmelidir, derdi.”
(235) Abdullâh ibn Mübârek [736-797] şöyle rivâyet eder: Kûfe’ye geldiğimde Kûfelilerden en fakihi kimdir diye sordum. İmâm-ı A‘zam’dır, dediler. Kûfe’nin en zâhid ve en verâlısını sordum, yine İmâm-ı A‘zam’dır, dediler.

(235) Süleyman ibn Rebî şöyle rivâyet eder: Alî ibn İbrâhîm’den işittim, derdi ki: Kûfelilerin meclisinde çok bulundum. İmâm-ı A‘zam’dan daha verâlısını gör-medim.
(235) Hafız Ebû Sa‘îd şöyle der: Alî ibn Hafs ibn Abdurrahmân, İmâm’ın ortağı idi. İmâm onu ticârete gönderdi. Ve dedi ki: Filan elbisede kusûr var. Ortağı o kusûru anlatmadan elbiseyi sattı ve kâr etti. İmâm’a kârı getirdiğinde kusûru anlatmadan sattığı için kendi hissesini sadaka olarak verdi. Ve onunla ortaklığı boz-du. İmâm Mergînânî [v.1203] şöyle rivâyet eder: Elde edilen kâr otuz beş bin dirhem idi. İmâm-ı Hârisî de bu hâdiseyi böyle zikreder.
(235) Yûsuf ibn Hâlid es-Semetî şöyle rivâyet eder: Halîfe Mansûr [754-775] İmâm-ı A‘zam’a otuz bin dirhem verdi. O bunu kabûl etmedi: “Ben Bağdâd’da bir garibim, akçe koyacak bir yerim yok, yine beytülmâlde dursun” dedi. Mansûr da kabûl edip “Öyle olsun” dedi. Hazret-i İmâm-ı A‘zam irtihâl edince evinde halka âid birçok emânet çıktı. Bunun üzerine Mansûr: “İmâm bizi aldatmış” dedi.
(235) Hâfız Ebû Hüseyin Abdurrahmân ibn Mu-hammed ibn Ahmed, Ya‘kûb ibn Mervezî’ye isnâdla şöyle nakleder: Ya‘kûb derdi ki: İbn Uyeyne’nin şöyle dediğini duydum: Hazret-i İmâm-ı A‘zam zamanında Kûfe’de İmâm’dan daha fazîletli, daha verâ sâhibi ve daha fakih bir kimse yoktu.
(235) İbrâhîm ibn İkrime Mahzûmî derdi ki: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhden daha fakih ve verâ sâhibi bir kimse görmedim.
(235) İmâm Ebû Yûsuf [731-798]’tan rivâyete göre Ömer ibn Zerr (Dâvûd) derdi ki: Hazret-i İmâm-ı A‘zam konuşurken çok ölçülü konuşurdu. Biz kendisiy-le bulunduğumuz bütün meclislerde Hazret-i İmâm toplantıda olanların hepsinden fıkıh, verâ ve ilim bakı-mından en üstünü gelirdi.
(235) Rivâyet edilir ki: Hasan ibn Ammâre’nin İmâm’a candan bir muhabbeti yoktu. Kûfe’nin hâkimi bir mes’eleyi sormak için Kûfe âlimlerini bir mecliste topladı. Mes’eleyi sorduğunda hepsi cevâbda yanıldılar. İmâm-ı A‘zam: “Hepimiz yanıldık; ama Hasan isâbet etti (doğru cevâblandırdı)” dedi. Hasan: “İmâm-ı A‘zam benim kavlime bir delil gösterseydi, sözümü boşa çıkarırdı; amma zühdü, verâsı ve takvâsı bunu engelledi” dedi. İşte bu toplantıdan sonra Hasan, İmâm’ı her zaman medh eder oldu. Ve İmâm-ı A‘zam’ın verâsındandı ki: “Ömründe kıldığı namazı beş kere iâde etti. Eğer eksikse Allâhü Te‘âlâ belki, öncesinde olan eksikleri ikinci ve üçüncüde kabûl eder diye.” Sehl ibn Müzâhim şöyle der: Kûfe hâkimi sor-duğunda orada bulunan ulemânın hepsi konuşup İmâm da konuşunca bütün âlimler dediler ki: “Kavl, İmâm’ın kavlidir.” Hâkim, İmâm’a: “Yaz” dedi. İmâm: “Güzel söz, Hasan’ın sözüdür” dedi. Böylece halkın İmâm’a olan güven ve bağlılığı daha çok arttı.
(236) Merğinânî [v.1203] şöyle der: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh, İbn Ebû Leylâ [693-765] ve Hasan ibn Sâlih ile Kûfe’nin hâkimi huzûrunda bir araya gelip bir mes’ele hakkında münâkaşa ettiler. İmâm, İbn Ebû Leylâ ile aynı görüşte olup Hasan ikisine de muhâlefet etti. Hâkim ikisinin kavliyle karar verilmesini istedi. İmâm: “Doğru olan Hasan’ın kavlidir.” dedi. İbn Ebû Leylâ kavlinden dönmedi. İmâm-ı A‘zam, İbn Ebû Leylâ ile münâzara etti. Bundan sonra İbn Ebû Leylâ da kavlinden döndü. Ondan sonra İmâm dedi ki: “İlim Allâhü Te‘âlâ’ya sunulmağa muhtaçtır. Hatâ yaparsak Allâh’a dönmekten utanma.”
(237) Muhammed ibn Yezîd şöyle der: Âmir, İmâm’ı vasıflandırırken şöyle işittim derdi ki: Oruç tutar idi, yani çoğu zaman oruçlu olurdu. Namazı çok kılardı. Verâ sâhibi, zâhid ve fakih idi.
Muhammed ibn Ebân şöyle der: Dâvûd-ı Hafrî234’den duydum, derdi ki: Hazret-i İmâm şübhesiz helâl olan nesneden sakınırdı. Şübheli olandan sakınması nerede kaldı.
(237) Mâlik ibn İsmâîl şöyle der: Bizim nazarımızda şu sabit oldu ki verâ ve takvâ sahibi kimselerin verâ ve takvâları kıyaslanırken, İmâm’ın verâ ve takvâsı ölçü alınırdı.
(237) Ebû Yûsuf [731-798]’tan şöyle rivâyet olunur: Bir kimse İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhden bir elbise satın almak istedi. İmâm elbiseyi açtığında salla’llâhu aleyhi ve sellem dedi. Ondan sonra İmâm: “Maksadım satmak değil, elbiseyi övmekti” dedi. O kimse bütün pazarı alt üst edip başka elbise bulamayıp yine İmâm’a geldi. Fakat İmâm o elbiseyi o kimseye satmadı.
(237) Nadr ibn Muhammed er-Rakî şöyle der: Bağdâd’da İmâm’la görüştüm. Ve ben Kûfe’ye gitmek isterdim. Bana dedi ki: Oğlum Hammâd [v.738]’ın an-nesine benim geçimim günde iki dirhem sevik (bula-maç)tır demiştim. Onu da vermez oldu. Bana acele göndersin. Bu, Mansûr [754-775]’un, Bağdâd kadılığını kabûl etmediği için İmâm’ı hapsettiği zamandı. Mansûr’un yemeğinden yemezdi. Kûfe’den kendisine bulamaç gelirdi.
(238) Süfyân ibn Zeyyâd el-Bağdâdî şöyle der: İmâm-ı A‘zam bezzaz (kumaş tüccarı) idi. Medîne’den bir kimse çeyiz almak için Bağdâd’a geldiğinde kendi-sine Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın vasıflarını anlatıp: Ku-maşı İmâm’dan satın al, bedeline ne dediyse kabûl et, tartışma, dediler. O kimse İmâm’ın dükkânına geldi-ğinde, dükkânda İmâm yoktu. Birkaç çırağı vardı. Medîneli bir elbise istedi. Kendisine bin akçe değerinde bir elbise sattılar. O da bunu alıp gitti. Hazret-i İmâm dükkâna gelince olanları İmâm’a anlattılar. Hazret-i İmâm: “Halkı aldatmışsınız” dedi. O çırağını kovdu ve kendisi Medîneli’nin peşine düştü. İmâm Medîne’ye varıp Mescid-i Nebevî’ye girince o elbiseyi satın alan Medîneli’yi satın aldığı elbiseyle namaz kılarken gördü. Medîneli namazı bitirince İmâm ona: “Bu üzerindeki elbise benimdir ve ben satmadım” dedi. O kimse: “Ben bu elbiseyi Kûfe’de Hazret-i İmâm-ı A‘zam’dan aldım” deyince İmâm: “O dediğin benim” dedi. Medîneli: “Al-datmaca varsa elbise senindir, değerini fazlasıyla vere-yim” dediğinde İmâm: “Seni aldatmışlar. Değeri dört yüz akçe idi. Senden altı yüz akçe fazla almışlar” dedi. İmâm altı yüz akçeyı Medîneli’ye geri verdikten sonra Kûfe’ye döndü.
(238) Ebû Bekir ibn Ma‘ruf şöyle der: Her kim İmâm’ı görse ricâl (adam gibi adam)ın nasıl olduğunu bilirdi. Onun fıkhı vasfedilemez, va‘zına ve verâsına sınır yoktur. Ve dînde ictihâdı çok sağlamdı. İmâm’a bakan hayır için yaratıldığını hemen bilirdi.
(238) Hafs ibn Abdurrahmân şöyle der: Hârice ibn Afv bana: “İmâm’ın meclisini niçin bıraktın?” diye sordu. Ben İmâm’ın talebelerinden şöyle işittim: Hazret-i İmâm bir gün bir mes’eleyi hüküm verir, ertesi gün ondan geri döner. Hârice dedi ki: İmâm’ı verâ ve zühd ile tavsîf ederlerdi. Doğru imiş; çünkü söyledikten sonra kavlinden dönmesi verâsındandır.
(238) Nadr ibn Muhammed şöyle rivâyet eder: Halîfe, İmâm’ın fetvâ vermesini yasaklamıştı. Oğlu Hammâd [v.738], İmâm yalnız iken bazı mes’eleleri kendisine sordu. İmâm cevâb vermedi. Hammâd: “Sen hiç kimsenin görmediği bir yerdesin, kimden korkar-sın?” diye sordu. İmâm: “Halîfe bana fetvâ veriyor mu-sun diye sorduğunda inkâr edip yalan söylemek gerek-tiği için korkuyorum” dedi.
(239) Hâmid ibn Âdem şöyle der: Ebû Gânim’in bir meclisinde İmâm’dan söz edildi. Ebû Gânim dedi ki: “Sizin İmâm hakkındaki kanaatiniz nedir? İmâm’a bir mes’ele soruldu. Cevâb vermedi ve bundan sonra kana-atini getirene kadar on yıl fetvâ vermedi. O zamana dek, halkın kendisine muhtaç olduğunu anladı. Yukarı-da adı geçen Ebû Gânim ile Nadr ibn Muhammed, Merv imâmlarından idiler. Ve Nadr, İmâm-ı A‘zam’ın meclislerine çok devam etmiş ve onunla çok sohbetleri olmuştur. Ve Hazret-i İmâm-ı A‘zam’dan çok fıkıh ve hadîs nakletmiştir. Ve Ebû Gânim ile İmâm-ı A‘zam’ın akranlarından olan Ömer ibn Abdülazîz radıyallâhu anhe yetişmiştir.
(239) Ahmed ibn Hanbel [780-855], babasından şöy-le rivâyet eder: Babası demiştir ki: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam kadılığı kabûl etmediği için on bin kamçı ile cezâlandırıldı. Bana göre bu, onun zühdü ve verâsıdır.”
(239) İmâm-ı Sem‘ânî, Hakîm ibn Meysere’den rivâyet eyler ki: Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın bir ortağı vardı. Ona ticâret için çok mal verdi. Ticârete varıp geldikten sonra ona bu ticâretten sorular sordu. Ortağı-nın verdiği bazı cevâblardan hoşnud olmadı. O ticâretten otuz bin dirhem kazanılmıştı. İmâm kârı asıl mal ile karıştırdın mı diye sordu. Ortağı karıştırdım diye cevâb verince İmâm bütün kârı sadaka olarak dağıttı.
(239) İmâm-ı Zerencerî der ki: İmâm’ın çalışanları yetmiş bin dirhem kazanarak ticâret seferinden döndü-ler. İmâm, çalışanlarına yaptıkları ticâretle ilgili sorular sorduğunda, anlattıklarının bazı yerleri İmâm’ın hoşuna gitmeyip bunları kabûl etmedi. Kûfe ulemâsından ilim ehli yedi kişiyi da‘vet edip muhtaç olanlara dağıtmaları için her birine on bin dirhem verdi. Bunun emsâli çok-tur. Bunların hepsi Hazret-i İmâm için mümkündür.
(239) Mansûr ibn Abdülhamîd şöyle der: Hazret-i İmâm-ı A‘zam’a bir âyetin tefsîrini sordum. Bana: “Beni tefsîr yaparken ne zaman gördün ki?” dedi. Tefsîr işine girmemesinin sebebi, dilini tutmak içindi. Yine bunun gibi Allâhü Te‘âlâ’nın kendisine tahsîs ettiği ilim dışında ağzını açmazdı.
(240) Alî el-Harizmî şöyle rivâyet eder: İmâm’ın meclisinde bulundum. Bir sincap kürkü giymiştim. İmâm, sincap kürkünü gördü. Kendisinin hoşuna gidin-ce: “Bana sat; çünkü benim gözümde senin kürkün al-tından farksızdır” dedi. Alî el-Harizmî: “Ben bu kürkü altınla değişmem, ücretsiz vermek bana hoş gelir” dedi. İmâm: “Ücretsiz almam” dedi. Alî Harizmî değerini alıp kürkü verdi.
(240) İmâm Ebû Necîb el-Mervezî şöyle der: Hasan ibn Ammâr, İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin kabrinde ağlardı ve: “Sen öncekilerin halefi idin; ama bize halef bırakmadın. Gerçi ilimde halef bırakmadığın gibi verada da halef bırakmadın” derdi. Abdullâh ibn Mübârek şöyle der: Ne zaman bir kimsenin İmâm’ı çekiştirdiğini duysam çekiştiren ile birlikte olmaktan benim ve çekiştirenin üzerine bir belâ gelir diye korkarım. Virdim şudur ki: “Allâhümme inneke ta‘lemü innî lâ-ardî bi-zikrihî ve mâ yezküruhu ehadin bi-hayrin illâ ve kâne hayran minhu yani Ey Allâhım! Muhakkak Sen bilirsin ki ben (İmâm-ı kötülükle değil) hiçbir kimsenin anmadığı bir şekilde hayırla ve ondan daha hayırlısı ile anıyorum.” Ve İmâm-ı A‘zam her zaman dilini korur ve verâ üzere bulunurdu. Hafîf yemekler yerdi ve onun engin bir ilmi vardı.
(240) İbn Mübârek’ten rivâyete göre: Hazret-i İmâm-ı A‘zam bir câriye almak istedi. Hangi cinsten alayım diye on yıl istişâre etti. Anlatılır ki: Kûfe’ye yağma malı koyunlar gelmişti. İmâm: “Koyunlar kaç yıl yaşar?” dedi. Ömürleri yedi yıldır, dediler. İmâm yedi yıl et yemedi.
(240) İmâm Ebû Bekir Muhammed ibn Abdullâh ibn Nâsir Za‘ferânî şöyle der: Hârûn er-Reşîd [786-809], Ebû Yûsuf’tan İmâm-ı A‘zam’ın vasıflarını sordu.
(241) İmâm Ebû Yûsuf şöyle anlattı: Benim ilmimin yettiği kadarıyla İmâm’ın vasıfları şunlardır: Haramlarla arasında olan sınırı çok sağlam muhâfaza ederdi ve şiddetli verâ sâhibi idi. Allâhü Te‘âlâ’nın dîni husûsunda ilimsiz aslâ konuşmazdı. Allâhü Te‘âlâ’ya itaat etmeği severdi. Dünyâ ehlinin ellerinde olana tama etmezdi. Sükûtu çoktu, dâima tefekkür ederdi. İlmi çok genişti. Az konuşurdu. Bildiği bir mes’ele sorulursa cevâb verirdi. Kıyas yapardı. İnsanlardan müstağnî olup tama’a meyl etmezdi. Herkesi hayırla anardı. Hârûn Reşîd [786-809] dedi ki: Bu anlattığın sâlihlerin ahlâkı-dır. Ve Hârûn, kâtibine emretti. Kâtip, yazdıktan sonra Hârûn yazılanı oğluna verdi ve bunları sakla diye ona sıkı sıkı tenbîh etti.
(241) Abdürrezzâk ibn Hammam şöyle der: İlim öğ-renmek için Kûfe’ye gelen Şeyhlerimizin hepsi derlerdi ki: Biz Kûfe’de İmâm’dan daha fakih ve daha verâ sâhibi görmedik.
(241) İmâm Ebû Yûsuf şöyle der: İmâm’dan duy-dum, derdi ki: Allâhü Te‘âlâ’dan korkmasam fetvâ vermezdim; çünkü bu halka rahatlık ve bize vebal olur.
(242) İmâm Zâhirü’l-İslâm el-Merğinânî [v.1203], Hammâd [v.738]’dan şöyle nakleder: İmâm-ı A‘zam kelâm ilmini öğrenmemizi emrederdi. Ve Fıkh-ı ekber235, kelâm ilmidir derdi. Ben de öyle meşgûl ol-dum ki ilm-i kelâmda mâhir oldum. Bir zamanlar bir cemaatle kelâm ilminden münâzara ediyorduk. Öyle bir noktaya vardık ki İmâm sesimizi işitip üzerimize ansızın çıkageldi. Ve bana kiminleydin diye sordu. Ben falan falanla beraber idim ve kelâm ilminde filan mes’eleden bahsediyorduk dedim. Bana dedi ki: “Ey oğul, kelâmı bırak ve ilm-i fıkıhla meşgûl ol.” Ben “Sözünüzü karıştırdınız. Bana bir şey emrettiniz, şimdi onu bana yasaklıyorsunuz” dedim. Bana dedi ki: “Ey oğul, ilm-i kelâmda âlimler önceleri birlik idi. Şimdi ise birbirlerine muhâlefet ettiklerinden şeytan aleyhi’l-la‘ne aralarına düşmanlık tohumu ekip bazıları bazılarını küfürle ithâm eder oldular. Bundan dolayı meşâyıh ulemâ bu korkunç fitneyi fesâdı defetmek için ittifâk ettiler ki din, kitâb, kıble, şerîat ve imâm birdir. Kelâmcıların aralarında ihtilâf olduğundan şeytan aleyhi’l-la‘ne bunu fırsat bilip hak ortada iken onlar münâzara eder. İlm-i fıkıh ise doğruyu ortaya çıkarır ve ihtilâfı ortadan kaldırır. Bu da insanlar arasında ülfetin doğmasına sebeb olur. Biz daha önce çok toplanıp ehl-i kelâm ile çok konuşurduk. Sanki başımız üzerinde kuş var ve cehennemin ağzında konuşuyor gibiydik. Hâlâ ehl-i kelâm konuştuklarında birbirlerinin sözlerine gülerler ve birbirlerine fırsat kollarlar. Mâdemki kelam bu noktaya geldi onun terki evlâdır” dedi.
(243) Abdullâh ibn Mübârek şöyle der: İmâm, fıkıhda, ilmi yaymadaki mahârette insanların yerli ye-rinde kullanma ve idâre etmedeki siyâsette, diyânet ve Allâh’dan çok korkma husûsunda bütün insanlardan üstündür.
(243) Yahyâ ibn Ektem babasından şöyle rivâyet eder: Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın meclisine bir şahsın gelmesi Hazret-i İmâm’a sıkıntı veriyordu. İmâm, o kimseye meclise gelmemesi için her ay beş dirhem ve-rirdi. Ücret vermesinin sebebi şu idi: Eğer İmâm o şah-sın meclise gelmesini engelleyecek olsa ihtimalki bil-meden günaha düşecek fakat o şahıs meclise gelmiş olsaydı İmâm onu rencide etmekle günaha girecekti.
(243) İmâm Ebû Fazıl Kirmânî, Mavsılî’den şöyle rivâyet eder: Ebû Hanîfe’de on haslet vardı ki o haslet-lerden birisi başka bir kimsede olsaydı o kimse reis olurdu. O hasletlerden birincisi verâ, ikincisi sıdk, üçüncüsü eli açıklık, dördüncüsü fıkh, beşincisi herkesi idâre etme ve sıdk ile mürüvvet, altıncısı faydalı şeyleri kabûl etmek, yedincisi hep susmak, yani az konuşmak, sekizincisi doğru konuşmak, dokuz ve onuncusu maz-luma muâvenet, yardım ve nusrettir. Mazlum ister dost olsun ister düşman olsun ona yardım ve nusrette bu-lunmaktır.
(243) Kadı İmâm Ebû Abdullâh Muhammed ibn Alî ed-Dameganî, Sehl ibn Müzâhim’den şöyle rivâyet eder: Dünya Hazret-i İmâm’a arz olundu, emrine su-nuldu. O bunu kabûl etmedi. Bunu kabûl etmesi için kırbaçlandı ve dövüldü, yine bunu kabûl etmedi.
(243) İmâm Ebû Abdullâh Muhammed ibn Hasan Hotanî el-Buharî, Hüseyin ibn Mâlik’ten, o da İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhden şöyle nakleder: Bir gün Halîfe Mansûr, zevcesiyle atışmış, zevcesi İmâm-ı A‘zam’ı hakem seçmiş. İmâm’ı meclislerine da‘vet etmişler. İmâm meclislerine varmış, Mansûr’un zevcesi perde arkasında oturmuş. Mansûr [754-775], İmâm’a sorar: “Ricâle (erkeğe) hür kadınların kaçının nikâhı helâldir?” İmâm: “Dördü” dedi. “Câriyenin kaçı helâl-dir?” deyince İmâm: “Onda sayı belirlenmemiştir. Kaç tane olursa câizdir.” Halîfe: “Bu kavle bir kimsenin karşı çıkması câiz midir?” İmâm: “Câiz değildir” dedi. Mansûr, zevcesine dedi ki: “İmâm’ın dediğini duy, duy da ne söylüyor, gör” Zevcesi: “Duydum” deyince İmâm: “Ey Emîre’l Mü’minîn, onlara adâletle davra-nılması şartıyla dört kadınla evlenilmesi câizdir. Zevce-leri arasında âdil davranmazsa veya kendi âdil davran-maktan korkarsa helâl olan yalnızca birisidir” dedi. Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ, Kur’ân-ı azîm’inde şöyle buyurur: “fe in hiftüm en lâ-ta‘dilû fe-vâhideten ev mâ meleket eymânüküm236 Haksızlık yapmaktan korkar-sanız bir taneyle veya sâhib olduklarınızla (câriyelerle) yetinin.” Halîfe susup kaldı ve İmâm evine gitti. İmâm evine varınca Mansûr’un zevcesi İmâm’a elli bin dirhem ile bir güzel câriye ve bir at gönderdi. Uşaklar hepsini alıp İmâm’a götürdüler. İmâm, bunların hiçbirini kabûl etmedi ve dedi ki: “O sözü kimseye yaranmak için söylemedim. Mahlûktan ne bir iyilik ne de bir ihsân için bunları söyledim.” Uşakların getirdiklerini İmâm ne aldı ne de onlara baktı. Hizmetçiler de getirdiklerini alıp götürdüler.
(244) Ebû Necip el-Mervezî, Askerî’den rivâyetle şöyle der: İmâm’ı, Mansûr’un huzûruna da’vet ettikle-rinde Mansûr, Hasan ibn Kahtaba ile on bin dirhem gönderdi. Hazret-i İmâm-ı A‘zam, Hasan’ın mal ile geldiğini görünce kimseye bir şey söylemedi. Malı alıp gidenler dediler ki: “Bugün İmâm hiç kimseyle konuş-maz.” Hamallar dediler ki: “Malı yanına koyarız” dedi-ler ve evin bir köşesine koyup gittiler. İmâm âhirete göçtüğünde oğlu Hammâd, sözü edilen on bin dirhemi Hasan ibn Kahtaba’ya olduğu gibi alıp götürdü ve dedi ki: “Bu senin emânetin. Evin bir köşesindeydi. Emânetini al!” dedi. Hasan, Hammâd’a baktı ve dedi ki: “Allâh, İmâm’a rahmet eylesin, İmâm ki dîninde harîs idi (dînine çok düşkündü).”
(244) Saymerî’nin Menâkıb237’ında da bunun ben-zerleri vardır.
(244) İmâm Sâhibü’l Manzûme238, İmâm Ebû Hafs el-Kebîr, Buhârî’den şöyle rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh, ibn Ebû Hübeyre’den (Emevîlerden) kaçıp Mekke’ye ilticâ etti. Hâşimîler (Abbâsîler) ortaya çıkıncaya kadar Mekke’de oturdu, daha sonra Kûfe’ye geldi. Mansûr, İmâm’ı Bağdâd’a getirmelerini emretti. Ve İmâm’a on bin dirhem ve bir câriye verilmesini em-retti. Mansûr’un, Abdülmelik ibn Hâmid adında bir vezîri vardı. Ve Abdülmelik, İmâm’ı çok severdi. İmâm-ı A‘zam’a dedi ki: “Halîfe’nin gönderdiğini kabûl et de bahane bulmasın. Çünkü senin kabûl etmeni bekler” dedi. İmâm: “Benim ihtiyâcım yok” dedi. Abdülmelik dedi ki: “İmâm, paraları kabûl etti diye deftere yazarım; ama câriye için ne cevâb vereyim?” diye sordu. İmâm: “Kadınlarla muâmelede zaafım var-dır. Ve asil olmayan câriyeye ihtiyâcım yoktur. Böyle olunca satmak gerekir. Emîrü’l Mü’minîn’in hareminden çıkan bir câriyeyi satmayı da câiz görmem” dedi.
(245) İmâm-ı Merğinânî, Humeyrî’den; Humeyrî, babasından şöyle rivâyet eder: Mansûr, Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ı Bağdâd’a götürdüğünde ben de gittim. İmâm, Mansûr ile görüşüp çıktığında benzinin renginin değiş-tiğini gördüm. Sararıp solmasının sebebini sorduğumda dedi ki: “Mansûr, bana kadılık teklîf etti. Ben kadılığa selâhiyetli değilim diye cevâb verdim ve dedim ki: Bende o kadar cesâret yoktur, senin ve çocukların ve yakınlarının üzerine hüküm veremem. Ondan sonra bana dedi ki: Gönderdiğim hediyeleri niçin kabûl etmedin? Dedim ki: Beytülmâlden verdiysen, ben asker değilim ki, beytülmâlden hissem olacak ve fakirlerden değilim ki, fakirin aldığı kadar ben de alayım. Bana dedi ki: Kalk, kadılar ihtiyaç duyduklarında sana başvursunlar.”
(245) İmâm-ı Muhammed ibn Hasen el-Halebî, Âsım ibn Abdülcabbar’dan şöyle rivâyet eder: Abdullâh ibn Mübârek’in huzûrundaydım. Hazret-i İmâm-ı A‘zam’dan söz ettiler. Abdullâh dedi ki: “Siz öyle bir kişiden söz ediyorsunuz ki o kimseye bütün dünya sunuldu, o bunu kabûl etmeyip bundan kaçtı.”
(245) Ebû Abdullâh ibn Ebû Hafs-ı Kebîr şöyle rivâyet eder: Hazret-i İmâm-ı A‘zam güzel sözlüydü, eli açıktı. Ve geceyi ibâdet ederek ihyâ ederdi. Ve dün-yada insanların en zâhidi idi. Ve dâimâ dünyadan ka-çardı. Hattâ halîfe kendisine iki yüz dinar ile bir güzel câriye verdi de bunları kabûl etmedi. Halîfe: “Bunları kabûl etmediğini hiç kimseye söyleme” dedi. İmâm da hiç kimseye söylemedi. Hediyeyi, değil sultândan, hiç kimseden kabûl etmemişti.
(245) İmâm Ebû Necip el-Mervezî şöyle der: Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin gıdâsı, her ay iki dirhemlik sevikti (bulamaçtı).
(245) Askerî, Mekkî ibn İbrâhîm’den şöyle rivâyet eder: Hazret-i İmâm-ı A‘zam, müttakî, zâhid, âlim ve âhirete rağbet eden bir kimse idi. Doğru sözlü ve zama-nın en fakihi idi.
(246) İmâm Ebû Abdullâh Muhammed ibn Ahmed el-Kaymî el-Medînî239, Hasan bin Ziyâd’dan şöyle rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam hiçbir kimseden hediye ve bağış kabûl etmedi.
(246) Sehm ibn Müzâhim şöyle der: İmâm’ın evine giderdik. Hasırdan başka serili bir şey görmedik.
(246) Abdürrezzak şöyle der: Ne zaman İmâm’ı gör-sek ağlardı ve dâimâ gözleri yaşlı olurdu.
(246) Melih şöyle der: Bir kimse İmâm’dan ilim öğ-renmek için gelip bir tavsiye mektubu getirdi. İmâm dedi ki: “İlim araya aracı konularak istenmez; çünkü Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ, âlimlerle ilmi halktan giz-lemesinler ve onlara anlatsınlar diye söz almıştır. Bunun için ilimde halk ve aydın ayrımı yapılmaz. Mukâtil’den sordular: İmâm-ı A‘zam ile Süfyân nasıldır? Ve aralarında nasıl bir fark vardır? Mukâtil dedi ki: “Mübtelâ olup sabreden ile mübtelâ olduktan sonra kaçan aynı değildir.” Yani Halîfe, İmâm-ı A‘zam ile Süfyân’ı, kadı olmaları için da‘vet ettiğinde Süfyân kaçtı. İmâm sabredip kamçılarla dövüldüğü hâlde kadı-lığı kabûl etmedi.
(246) İmâm-ı Abdülazîz İsâm’dan rivâyete göre: Hazreti İmâm-ı A‘zam’a, Halîfe Mansûr [754-775] kadılığı teklîf ettiğinde İmâm imtinâ edip kabûl etmedi. Mansûr, kendisini otuz kamçı darbesiyle dövdürdü. Öyle ki Hazret-i İmâm’ın ökçelerinden kan aktı. Mansûr’un amcası Alî ibn Abdüssamed ibn Abdullâh ibn Abbas, Mansûr’a dedi ki: “Ne yaptın? Kendi nefsin üzerine yüz bin kılıç sıyırttın, bu dövdüğün kimse Irak’ın ve doğunun fakihidir.” Mansûr, bunun üzerine İmâm’a otuz bin dirhem vermelerini emretti. O zamanda her bir dirhem zamanımızın yüz bin dirhemi değerinde idi; çünkü o zamanda paralar değerliydi. Otuz bin dirhemi İmâm’ın önüne koydular. İmâm bunları kabûl etmedi. Bazıları İmâm’a dedi ki: “Kabûl etseydin ve sadaka olarak verseydin daha üstün ve fazîletli değil miydi?” İmâm: “Hiç onların yanında helâl mal bulunur mu?” diye cevâb verdi.

(247) İmâm-ı Halebî, Muhammed ibn Ebû Abdurrah-mân’dan, o da Muhammed’den, o da babasından rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam hazretlerinden emânet husûsunda daha güzel muâmele edeni görmedim.
(247) Hattâ bir kimse, İmâm’ın yanında yüz yetmiş bin dirhem emânet bırakmış, o kimse sonra vefât etmiş. Arkada çocuklarını bırakmış. Emânet bıraktığını kimse bilmezken çocuklar ergen olduktan sonra İmâm o emâneti kimsenin haberi olmadan, kendilerine bir bi-çimde teslim etmiş.
(247) İmâm-ı Halebî, Ca‘fer ibn Avni’l Ömer’den şöyle rivâyet eder: Bir kadın, İmâm-ı A‘zam’a geldi ve dedi ki: “Sattığını kaça sattıysan bir elbise de bana sat.” İmâm, bir elbise çıkardı. Dört dirheme satmıştım dedi-ğinde kadın: “Ben bir kocakarıyım, senin benimle dalga geçmen yakışır mı?” dedi. İmâm dedi ki: “İki elbiseyi birden satmıştım. Birini sermâyesinden dört dirhem eksiğine sattım. Bu elbise dört dirheme kaldı.”
(247) Şeyh Sa‘îd şöyle der: Bir kimse İmâm’a gelip bana şu vasıfta bir elbise ver dedi. İmâm: “Sabret” dedi. O kimse yine cumadan sonra gelip elbise istediğinde İmâm: “Bir akçe ver ve şu elbiseyi al” diye bir elbise gösterdi. Ve: “Senin için yirmi dirheme iki elbise aldım. Birini on dokuz dirheme sattım. Şu elbise bir dirheme kaldı” dedi.
(247) İmâm-ı Deylemî, Nadr ibn Muhammed’den şöyle rivâyet eder: Bir kimse, İbn Ebû Leylâ’ya gelip: “İmâm-ı A‘zam’ın yanında yetim malı vardır ki onu kullanmıştır. Güvenilir birini gönder, bunu araştırsın” dediğinde İbn Ebû Leylâ, buna râzı olmayınca o gelen şahıs, bunda ısrâr etti. İbn Ebû Leylâ da güvenilir birini gönderdi. Güvenilir kişi varıp gördü ki yetim malına el sürülmemiş. Bunların yanında pek çok kimsenin emânetleri ve Hazret-i İmâm’ın kendisine yetecek kadar hattâ daha ziyâde kendi malı vardı.
(247) Bişr ibn Abdülmelik şöyle der: Bir kimse İmâm’a bir elbise getirdi. İmâm: “Bunun değeri nedir?” diye sorduğunda o kimse bir değer biçti. İmâm: “Bu, senin dediğinden fazla eder. Dört bin dirhem eder.” O kimse: “Sana dört bine sattım” dedi. İmâm: “Daha fazla eder” dedi. Sonunda sekiz bin dirheme satın aldı.
(248) Fâzıl ibn Muhammed ibn Atiyye şöyle der: İmâm irtihâl ettiğinde evinde elli bin dirhem emânet bulundu. Oğlu Hammâd [v.738] bunların hepsini sâhiblerine geri verdi.
(248) Tirmiz ehlinin imâmı olan Abdülazîz ibn Hâlid şöyle der: Hacca gittiğimde İmâm’a emânet olarak bir câriye bıraktım. Hac dönüşü dört ay sonra kendisine câriyeyi nasıl buldun diye sorduğumda İmâm: “Ona hiç bakmadım ki!” dedi. Ve duydum ki İmâm, bu dört ay içinde gusül etmemiş. Gusl etmemesinin sebebi kendisine sorulmuş. Şöyle cevâb vermiş: “Gusl ettiğim takdirde câriye suyun sesini duyar ve korkarım ki kalbi erkeğe meyleder.”
(248) İmâm-ı Sem‘ânî, Nadr ibn Muhammed’den şöyle rivâyet eder: Hacca giderken İmâm’ın yanına bir câriye emânet ettim. Hacdan geldikten sonra câriye bana: “Sen İmâm-ı A‘zam’a niçin benzemezsin? Bir de İmâm’ın talebesi olacaksın” dedi Ben: “İmâm’ın ilim ve fıkhına kim yetişir ki?” dedim. Câriye dedi ki: “İlmini demiyorum, zühdünü ve takvâsını diyorum. O bütün geceyi namaz kılmakla ibâdetle geçirir ve kendisi elenmemiş un yer ve elenmişini başkalarına yedirir.”
(248) Serahs imâmı olan Hârice ibn Mus‘ab240’dan, Hafız Selâmî şöyle rivâyet eder: Hârice öyle bir kimse-dir ki, İmâm’ın ilmini Horasan’a alıp götürdü. Ulemâdan bir kimse ile görüşmüştü ve İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh kendisiyle müşâvere ettiği için Hârice’nin görüşüyle amel ederdi. Adı geçen Hârice dedi ki: “Hacca gittim. İmâm’a bir câriye emânet bırak-tım. Câriye üç yıl İmâm’ın yanında kaldı. Ondan sonra İmâm’a sordum: “Câriye nasıl?” İmâm: “Bir kimse Kur’ân okur ve ezberler, helâl ve haramı halka öğretirse o kimsenin nefsini fitneden koruması gerekir.” Ve câriyeyi görmedim diye yemîn etti. Ondan sonra câriyeye İmâm’ın hâlini sordum. Câriye dedi ki: “İmâm gibisini ne gördüm, ne de duydum. Beni emânet bırak-tığın tarihten bu ana gelinceye dek yatağı üzerinde yat-tığını görmedim. Gece veya gündüz gusl ettiğini hiç görmedim. Ve her zaman oruçlu olup bir gün iftar etti-ğini görmedim. Sahurda bir parça yiyip biraz uyurdu.”
(249) Samsâmu’l-eyimme Osman ibn Ahmed el-Kıvâmî el-Harezmî, Yûsuf ibn Hâlid es-Semenî’den şöyle rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh güzel ahlâklı, iyi geçimli, hoş sohbet ve çok sabırlıydı. Hattâ bir komşusu vardı. Ud çalıp şarkı söylerdi. Ne zaman hava kararsa ud çalmağa ve oynamağa durup sarhoş olur, çoklukla şu beyti okurdu:
ezâ‘ûnî ve eyye fetâ ezâ‘û
li yevmin karîhatin ve sidâd tağr
Beni kaybettiler; ama nasıl bir kişiyi kaybettiler
Ben cenk ve savaş günlerinde lâzım olurum.
Bu beyti çok zaman okuduğu için ezberledik; ama iki beyti daha vardır. Şiir:
ke ennâ lem ekün fîhim vâsıten
ve lem tekü nisbetihi âli ‘amr
acrud fî’l-mecâmi‘ külli yevmin
feyâ li’llâhi mazlemeti ve saberi.
Bizim Âl-i Amr içinde orta yollu değil
Benzeri olmayan bir yerimiz var.
Hergün toplananlardan ayır
Sabır ve yakarış Allâh’adır.
(249) Bir gün tamâmen sarhoş olmuş. Kendisini gece bekçisi yakalayıp alıp götürür ve hapseder. İmâm bu gece sarhoşun sesini duymadım acaba ne oldu diye sor-duğunda onu bekçi alıp götürmüş diye cevâb verirler. Bunun üzerine İmâm dedi ki: “Kalkın, gidip onu kurta-ralım.” İmâm, cemaatiyle şehrin vâlisine vardığında vâli, meclisinden kalkıp İmâm’a dedi ki: “Sizi buraya getiren nedir?” İmâm, olan biteni anlatınca, vâli zindanda olan herkesi salıverip dedi ki: “Ben sizi şeyhin hürmetine salıverdim. Şeyhe şükredin.” Sonra vâli, İmâm’a: “Siz gelmeseydiniz de bir elçi gönderseydiniz olmaz mıydı?” Ondan sonra İmâm, o sarhoş komşusunun elini tutup: “Biz seni kaybettik mi?” dedi. “Yok, ey benim efendim” diye tövbe istiğfâr etti. İmâm oğlundan bir kese akçe alıp hapsedilmiş kimseye verip: “Bu akçeyi al, hapsolduğun zamanda olan eksiğini tamamla ve ihtiyâcın olduğu zaman bize başvur. Bundan sonra o şahıs, İmâm’a sıkı sıkıya bağlandı. Ve zamanın fakihle-rinden bir fakih oldu.”
(250) İmâm-ı Merğinânî [v.1203] şöyle der: Bu anı-lan şahıs, bir gün İbn Ebû Leylâ huzûrunda bir bahçe konusunda şâhidlik ettiğinde, bahçenin içinde olan hurma ağacı sayısını söylemediği için, İbn Ebû Leylâ, şâhidliğini reddetti. O kimse, İmâm’a gelip “Benim şâhidliğimi kabûl etmedi” diye şikâyet edince, İmâm dedi ki: “Git, İbn Ebû Leylâ’ya de ki: Kûfe câmisinde yirmi yıldır hükmedersin. İçinde kaç direği olduğunu biliyor musun?” diye sor der. İbn Ebû Leylâ şaşakalıp şâhidliğini kabûl etti. Ve dedi ki: “Bezzâz’ın (İmâm’ın) yıldırımlarına hedef olduk. Gece, mes’eleleri bir araya getirir ve gündüz bir topluluğa anlatır ki ıslah olacakları (düzelecekleri) yok. Elbette, yanımda olan deftere ben İmâm’ın şâhidliğini hükümsüz saydığımı yazayım” dedi. Bu haber Hazret-i İmâm-ı A‘zam’a ulaşınca İmâm: “Ne düşünürsen düşün, ne yaparsan yap” dedi.
(250) İmâm Merğinânî şöyle der: Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın aynı zamanda komşusu olan talebelerinden biri şöyle anlatır: Ramazan gecelerinden bir gece bir rü’yâ gördüm. Hazret-i İmâm-ı A‘zam, Seyyidü’l-Enâm aleyhi’s salâtü ve’s selam Efendimizin ravzasına gelip kabr-i şerîflerini açıp oradan birkaç avuç toprak alıp sağa sola, ileriye geriye saçtı ve halk bunu gördüğü halde ona mâni olmadılar. Bu rü’yâdan çok korktum. Basra’da İbn Sîrin’e gittim ve ona rü’yâyı anlatıp tâbir et dedim. İbn Sîrîn [v.728] dedi ki: “Rü’yâda gördüğün kimse fakih midir?” “Evet” dedim. “O halde o kimse, hiç kimsenin ulaşamayacağı bir mertebeye ulaşacak ve Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selemin ilmini halka yayacak. Ve Hazret-i Resûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellemin ilmini doğuya ve batıya, her tarafa dört bucağa yayar.” Basra’dan Kûfe’ye geldiğimde İmâm: “Neredeydin? Kayboldun” dedi. “Basra’daydım” diye cevâb verdim. İmâm dedi ki: “Sübhânallâh, Basra’ya gittin, geldin. Niye bana söylemiyorsun?” “Senin yü-zünden Basra’ya gittim” dedim ki ve kıssayı baştan sona hikâye ettim. Hazret-i İmâm-ı A‘zam, olan bitenin hepsini dikkatlice dinledi ve bunları duyunca çok ferah-ladı. Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın etrafında pek çok çe-kemeyeni varken, bu kimsenin İmâm’ın haberi olmadan altı yüz altmış (660) kilometrelik yere varması, İmâm’ın iyi komşuluğuna ve ahlâkının güzelliğine işârettir.
(251) Sadru’l-Huffaz Ebû Alî Hasan ibn Ahmed el-Hemedânî, Kıraat ilminde Kâmil241’in yazarından şöy-le nakleder: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh, kırk yıl, sabah namazını yatsının abdesti ile kıldı. İmâm’ın kom-şularından birinin bir oğlu vardı. Babasına dedi ki: “İmâm’ın irtihâlinden sonra dînin direği ne olacak?” Bazı rivâyetlerde komşularından birinin bir kızı vardı. Yatsıdan önce dışarı çıkmazdı. İmâm irtihâl ettiği za-man o kız, annesine dedi ki: “Hani o direk?” Annesi dedi ki: “O gördüğün direk değildir, bilâkis dînin direği Ebû Hanîfe’dir.”
(251) İmâm Abdülhamîd Mîkâîl Buratkinî Harezmî, Süleyman ibn Mûsâ ibn Süleyman el-Cüzcânî’den ve Süleyman Ahmed ibn Beşir’den ve Hafs ibn Gıyas’tan şöyle rivâyet eder: Çoğunluğun kanaatine göre, yalnız helâl ve haramı bilen kimsenin ibâdetinde eksiklik var-dır. Âbid ve sofi olanın bile ahkâm ilminde noksanı olur; ama Hazret-i İmâm ibâdetle ilmi birleştirmişti. İmâm dünyadan ayrıldığında topladığı diğer mevzûlardan başka Furkân-ı azîm’i ne kadar hatmetti-ğini hesâb ettik. Yedi bin (7000) hatim oldu. Bu, her ayda altmış (60) hatim eder.
(251) Yahyâ ibn Ma‘în [v. 847] şöyle der: Ramazan ayında altmış hatim indirirdi. Birinci rivâyetten murad bu olmalıdır: Husûsen Ramazan ayı dışında gündüzleri meşgûliyetinin ders ve fetvâlar ile olduğu bilinir ve bu meşhûrdur, zîrâ Ramazan ayında bunları bırakırdı. Üç günden az zamanda Kur’ân’ı hatmeylemek fıkha uygun değildir, denilirse fıkha uygun olmadığı Kur’ân’ı incelemeyen hakkındadır. Hazret-i Osman, Temîm-i Dârî ve Sa‘îd ibn Cübeyr radıya’llâhu anhüm ecmaînin Kur’ân-ı azîmi bir rek‘atta hatmettikleri mütevâtirdir.
(252) Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem Dâvûd aleyhi’s selâm hakkında buyurdular ki: “neffefe Dâvûd aleyhi’s selâm.. Dâvûd aleyhi’s selâm atının eyerleme-sini emreder ve daha atının eyerlenmesi bitmeden Ze-bur’u hatmederdi.” Bu, İmâm’dan, sahâbe ve tâbiînden de böylece nakledilmiştir.
(252) İmâm-ı Züfer [v.775]’den mervîdir ki: İmâm bir gece benim yanımda müsâfir oldu. Gecenin başından sonuna dek bir âyet ile kıyamda (ayakta) durdu. O âyet şudur: “beli’s-sâ‘atü mev‘idühüm ve’s-sâ‘atü adhâ ve emerru242 Bilâkis Kıyâmet onlara va‘dedilen asıl saattir, o saat cidden ne fecî ve ne acıdır.”
(252) İmâm-ı Gaznevî243, Mis‘ar b. Kidâm’dan şöyle rivâyet eder: İmâm’ı, mescidinde sabah namazını eda ederken gördüm. Sabah namazını edâ ettikten sonra öğlen namazına dek dersle meşgûl oldu. Öğlen namazını da eda eyleyip yine ders vermekle meşgûl oldu, ikindi namazına dek derse devâm etti hattâ yatsı namazını edâ eyleyinceye kadar derse devâm etti. Ben kendi kendime “Bekleyeyim ibâdet etmeğe zaman bıracak?” dedim. Halk uykuya varınca İmâm mescide girip halk uykudan uyanıncaya kadar namazla meşgûl oldu. Halk harekete başlayınca odasına girip namaz için hazırlanıp sakalını tarayıp yine mescide geldi. Sabah namazını edâ ettikten sonra yatsıya dek yine ders anlattı. Ben, bu gece de bekleyeyim, dedim. O gece de önceki gece nasıl yaptıysa yine öyle yaptı. Ben, kimi zaman insanın gönlü açık olur, dedim. Bir iki gece meşgûl olur üçüncü gece de öyle yaptı. Ben, şimdiden sonra İmâm’dan ayrılmam, bizi ancak ölüm birbirimizden ayırır, dedim. Hazret-i İmâm da o âdetini hiç terk eylemedi.
(252) İbn Ebû Mu‘âz dedi ki: “Mis‘ar, İmâm’ın mescidinde secdedeyken irtihâl etti.”
(252) İmâm-ı Saymerî [962-1045] dedi ki: İmâm irtihâl edinceye kadar onun meclislerine devâm ettim; fakat onu ne gündüzün bir şey yerken ve ne de gecele-yin yatarken gördüm. Yalnızca öğleden önce azıcık yatardı. Sorulursa: “Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem buyururlar ki: “men sâme’d-dehra fe-lâ-sâme ve lâ-eftara; yani Sürekli oruç tutan oruç tutmamış gibi olur.” Yine buyururlar ki: “inne li-cesedi-ke ‘aleyke hakkan ve inne li-zevci-ke ‘aleyke hakkan244 yani Be-deninin senin üzerinde hakkı vardır ve zevcenin de se-nin üzerinde hakkı vardır.” Yine buyururlar ki: “lâkinnî erkad ve usallî va esûmu ve efteru yani Hem yatarım hem namaz kılarım hem de oruç tutarve oruç açarım.” Cevâb şöyledir ki: “Sürekli oruç tutmağa mâni olmaktan maksâd merhamet içindir yoksa açıktan harâm etmek için değildir. İnsanların ibâdet için yaratıldığını görmüyor musun? Bu yüzden her zaman oruçlu olmak neden harâm olsun ki?”
(252) Fakihler: “Bütün vakti ibâdet ile geçirmek azîmettir. Nitekim Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem buyururlar ki: “inna’llâhe lâ-yemellu hattâ temellû245 Siz usanmadıkça Allâh usanmaz.” Biz dahi ibâdet için yaratılmışız. Öyleyse beden terbiyesi ne yüzden haram olsun ki?” dediler. Fakîhlerin: “Her vakti ibâdet ile geçirmek azîmettir dediklerini görmüyor mu-sun?”
(253) Ebû’l-Cüveyr şöyle der: “Hammâd [v. 738], Alkame ibn Mersed, Muhârib ibn Disar, Avn ibn Abdullâh, Seleme ibn Heykel, Atâ, Tâvûs ve Sa‘îd ibn Cübeyr ile görüştüm ve sohbet ettim; fakat İmâm-ı A‘zam’ın geceleyin yaptığı ibâdeti hiçbir yerde kimsede görmedim.”
(253) Esed ibn Ömer şöyle der: “İmâm dedi ki: “Be-nim Kur’ân-ı azîmde olup da vitirde okumadığım hiçbir sûre kalmamıştır.”
(253) İmâm Ebû Sa‘îd Muhammed ibn Hâfız ve Hâfız Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd246 adlı eserin-de “Gece namazını çok kıldığı için vitir adını anmıştır” diye rivâyet eyler.
(253) İmâm-ı Halebî, Ebû’l-Hasan ibn Muhammed ibn Leysî’den şöyle rivâyet eder: “Kûfe’ye girip Kûfe’nin en çok ibâdet edeni kim diye sorduğumda: “İmâm-ı A‘zam’dır” dediler. Bir kez daha geldim, “Kûfe’nin en fakihi kimdir?” diye sorduğumda yine “İmâm-ı A‘zam’dır” dediler.”
(253) Hatîb el-Bağdâdî, Süfyân ibn Uyeyne’den şöyle rivâyet eder: “Mekke-i Mükerreme’ye İmâm-ı A‘zam’dan daha çok namaz kılan birisi gelmedi.”
(253) Ebû Mutî şöyle der: “Mekke’de idim gece ve gündüz her ne vakit tavâf etsem, İmâm-ı A‘zam ile Süfyân’ı tavafta görüyordum.”
(253) Yahyâ ibn Eyyûb ez-Zâhid: “İmâm, aslâ gece uyumazdı” dedi.
(253) Hafs ibn Abdurrahmân: “Hazret-i İmâm, otuz yıl her rek‘atta bir hatim yaparak, Kur’ân’ı başından sonuna kadar okumakla geceleri ihyâ etti” dedi.
Esed ibn Amr şöyle rivâyet eder: Hazret-i İmâm kırk yıl yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kıldı ve gece bir rek‘atta Kur’ân-ı azîmi hatmetti. Gece o kadar ağlardı ki komşuları kendisine acırlardı. İrtihâl ettiği yerde yedi bin kere hatmettiği kayıtlıdır.
(254) İmâm-ı Saymerî İmâm-ı Ebu Yûsuf’tan şöyle nakleder: “Hazret-i İmâm bir gün bir gecede ara ver-meksizin Kur’ân-ı azîmi hatim indirdi. Mübârek Rama-zan ile bayram gününde altmış iki kez Kur’ân’ı hatim indirirdi. Malda cömert idi. İlimde sabırlı, öfkeden uzak ve tahammülü çoktu. Yirmi yıl yatsı namazı abdesti ile sabah namazını kıldığı sâbittir; fakat talebeleri: “Kırk yıl kılmıştır” derler. İmâm Dâvûd-ı Tâî [v.777] de böyle yaparmış ve yoksulluğa katlanırmış.
(254) İmâm-ı Merğinânî [v. 1203], Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’den şöyle rivâyet eder: “Hazret-i İmâm kırk beş yıl yatsı abdesti ile sabah namazını kıl-mıştır.”Süleyman ibn Mansûr ile Muhammed ibn Hasen’in söylediklerine göre kırk yıl kılmıştır.
(254) Hâfız Hatîb el-Bağdâdî, İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin oğlu Hammâd’dan şöyle rivâyet eder: “Hazret-i İmâm irtihâl ettiğinde Hasan ibn Ammâr cenâzesini gasletti. Gasl işini bitirince dedi ki: “Allâhü Te‘âlâ sana rahmet ve mağfiret eylesin. Otuz yıldan beri iftâr etmeden oruç tuttun ve kırk yıldan beri sağ yanına yatmadın, senden arkaya kalan kimselerin işi çok zor” dedi.
(254) Mansûr ibn Hâşim şöyle der: “Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’in toplantısında idik, Kûfeli biri Hazret-i İmâm’ı kötüleyerek konuşuyordu. Abdullâh: “Yazıklar olsun sana!” dedi. “Sen kırk beş yıl yatsı ab-desti ile sabah namazını kılıp gece boyu iki rek‘atlık namazda hatim eyleyen bir adama nasıl dil uzatıyorsun. Ben ne biliyorsam ondan öğrendim.”
(254) Yahyâ ibn Fazl’dan şöyle rivâyet olunur ki: “Hazret-i İmâm bir cemaat yanından geçerken birisi şöyle dedi: “Bu öyle bir kimse ki gece aslâ uyumaz.” Bunun üzerine İmâm dedi ki: “Halkın benim hakkımda söylediği şeyin aksini ben nasıl yaparım diye Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâya mülâki oluncaya kadar gece yatmamak boynumun borcu olsun” dedi.
(255) Yahyâ “İrtihâl edinceye kadar geceleri uyu-madı” der.
(255) İmâm Hârisî, Mis‘ar’dan şöyle rivâyet eder: “Gece güzel kokular sürünmüş bir kimseye rast gelmiş, onu güveyi sanmıştım. Mescide girip namaza başladı. Bir rek‘atta Kur’ân’ın yarısını okudu. Ben kıraatını çok güzel bulup takdîr ettim ve herhalde rükû edecek de-dim. Kur’ân’ın üçte birini daha okudu; sözün kısası Kur’ân’ı başından sonuna okudu ve rükûya öyle vardı. Bu kim ola ki diye kalktığımda bir de ne göreyim Haz-ret-i İmâm-ı A‘zam imiş.”
(255) Hârice ibn Mus‘ab şöyle der: “İmâmlardan dört kişi Kur’ân-ı azîm’i tek rek‘atta hatmeyledi: Biri Osmân ibn Affan, biri Temîm-i Dârî, biri Sa‘îd ibn Cübeyr biri de Hazret-i İmâm-ı A‘zam, radıyallâhu anhüm ecmaîn.
(255) Saymerî [962-1045] ve Ebû Zâyide rivâyet ey-ler ki: Hazret-i İmâm yalnız iken çözülmesini istediğim bir mes’ele için soru sormağa gittim. Yatsı namazını kılmış idi. Yanında olanlar çıkıp gittikten sonra o, yalnız kaldı ve sonra kalkıp namaza başladı. “fe-menna’llâhu ‘aleynâ ve vekânâ ‘azâbe’s-semûmi247Allâh bize lûtfetti de vücûdun içine işleyen azâbdan korudu” âyetine kadar kıraat edince müezzin, sabah namazı için ezân okumağa başladı.”
(255) Yezîd ibn Kümeyt248 şöyle der: “Hazret-i İmâm, Allâhü Te‘âlâ’dan pek çok korkar idi. Alî ibn Hasan Müezzin yatsı namazında “izâ zülzileti’l-ardu zilzâlehâ..249 (Zilzâl) sûresini okuduğu zaman İmâm orada idi. Cemaat çıkıp gittikten sonra İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh çok hüzünlendi ve düşünceye daldı. Gönlü karmakarışık olmasın diye çıkıp gittim. Kandilde azıcık yağ kalmıştı. Tanyeri ağarınca geldim gördüm ki ayakta, sakalını eliyle tutarak “yâ men yeczi bi-miskâle zerratin hayrun hayran ev yâ men yeczi bi-miskâle zerratin şerrun şerran ecir abdü-ke’n-Nu‘mâne mine’n-nâri ve mâ yakrabu ileyhâ ve edhil-hü fî sâ‘atin rahmetike; Ey Allâhım, zerre miktârı iyilik yapan kim-seye iyilik ve zerre miktârı kötülük yapan kimseye azâb edensin. Nu‘man kulunu ateşten kurtar, ateşe yaklaş-tırma ve şu anda sonsuz rahmetine dâhil eyle!” dedi. Ben içeri girince bana: “Kandili mi almağa geldin?” dedi. Ben: “Sabah ezânını okudum” dedim. Bana: “Bu sırrımı sakla, kimseye açıklama!” dedi. Yatsı namazının abdesti ile sabah namazının iki rek‘at sünnetini kılıp oturdu sonra sabah namazının farzını cemaat ile kıldı.
(256) Mis‘ar ibn Kidâm’dan şöyle rivâyet edilir: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam bin beş yüz dirhem değerinde pahalı bir elbise almıştı. Tamâmı gömlek, şalvar ve sarıktan ibâret idi. Yatsı namazını edâ edip halk uyu-duktan sonra gündüz giydiği elbiseyi çıkarır ve pahalı elbiseyi güzel koku ile kokulandırdıktan sonra giyerdi ve namaz kılmağa başlardı. Herkes sultâna göstermek için kendisini süsler; fakat İmâm, Allâh için süslenirdi. İmâm: “Yaratılmış için süslenmekten Allâhü Te‘âlâ için süslenmek daha üstündür” derdi.
(256) Mis‘ar’dan yine şöyle rivâyet edilir: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam, yatsı namazını edâ ettikten sonra evine girdi. Daha sonra evinden çıkıp mescide girip namaza başladı. Kur’ân-ı azîm’den: “inne’llezîne yetlûne kitâba’llâhi ve ekâmü’s-salâte250 Hani o Allâh’ın kitâbını okuyanlar, namazı kılanlar..” âyetine gelince tekrar okudu ondan sonra bu âyeti ta‘kîb eden âyetleri okudu, “emmen hüve kânitün ânâ’e’l-leyli sâciden ve kâ’imen251 Geceleyin secde ederek ve ayakta durarak boyun büküp..” âyetine geldi, bu âyeti de yine tekrar okudu, bu âyeti ta‘kîb eden âyetleri okudu. Sabah ya-kındı. Kur’ân’ı hatmetti.”
(256) Eyyûb ibn Abdullâh’dan rivâyet olunur ki: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam bir gün oruç tutup bir gün iftar ederdi. Ondan sonra âhirete göçünceye kadar sürekli oruç tuttu. Her gün Kur’ân’ı başından sonuna okur ve şerefli Ramazan’da günde ikişer hatim indirirdi.”
(256) Kûfeli Alî: İmâm’dan bizzat işittim, diyordu ki: “Benim abdestsiz bulunduğum bir namaz vakti gir-medi. Yanlışlıkla ve dalgınlıkla bile olsa benden aslâ yalan sâdır olmadı.”
(256) Abdullâh ibn Esed’den rivâyet edilir ki: “Ra-mazan geldiği zaman İmâm-ı A‘zam Kur’ân okumakla meşgûl olurdu.”
(256) Ramazan’ın son on günü geldiği zaman İmâm ile konuşmağa fırsat bulamazdık. Çok az konuşurdu.
(256) Mufaddal ibn Sıdıka’dan rivâyet olunur ki: “İmâm-ı A‘zam geceleyin namaz kıldığı zaman öyle çok ağlardı ki onun Allâhü Te‘âlâ’yı tesbîh edişini duyan ona acırdı.”
(257) Talhâ ibn Sinan der ki: Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ı namaz kılarken gördüm. Rükû edinceye kadar a’zâsından hiçbiri hareket etmezdi.
(257) İsmâîl ibn Fârisî der ki: “Sevrî Süfyân [v.778], Mis‘ar ibn Kidâm, Mâlik ibn Muğavvel ve İmâm’ı gör-düm. Cumânın farzından sonra altı rek‘at namaz kıldı-lar.”
(257) Süfyân ibn Muhammed Sevrî [v.778]: “İmâm’ın zamanında kendisinden daha fazla namaz kılan yoktu” dedi.
(257) Alî ibn Yezîd: “İmâm-ı A‘zam’a her gece Kur’ân’ı hatim indirmek vird252 olmuştu. Bazen bir rek‘atta bazen de gece kıldığı namazların tamâmında Kur’ân’ı hatmederdi, gündüzün tamâmında ise fetvâ ve ders ile meşgûl olurdu” dedi.
(257) İmâm Ebû Yûsuf [731-798]: “İmâm ile yolda gidiyorduk. Çocuklar, Hazret-i İmâm için: “Aslâ gece uyumaz” dediler. İmâm, çocuklardan bu sözü işitir işitmez, bana dönüp baktı ve “Yâ Ebâ Yûsuf, bu insan-lar bizim için bizde olmayan bir şey söylüyorlar. Şim-diden sonra Allâh’a kavuşuncaya kadar geceler boyu aslâ uyumayacağım” dedi. Bu mevzûda İmâm-ı Saymerî [962-1045] de Ca‘fer ibn Abdülhamîd’den, Ca‘fer babasından, babası da ceddinden şöyle rivâyet eder: “Ben, Ebû Yûsuf, Dâvûd et-Tayâlisî ve Esed ibn Ömer Neclî hep beraber idik.”
(257) İmâm-ı Sem‘ânî de şöyle anlattı: Hazret-i İmâm, çocuklardan bu sözü işittiği zaman:“ve yühibbûne en yuhmedû bimâ lem yef‘alû253 Ettiklerine sevinen ve yapmadıklarıyla övünmekten hoşlananlar..” âyetini okudu.
(257) Muhammed ibn Hasen’den rivâyet olunur ki: Hazret-i İmâm, otuz yıl yatsı namazının abdesti ile sa-bah namazını kılmıştır.
(257) Şeddâd ibn Hakîm, Ebû Ca‘fer ibn Îsâ ibn Mâhân’dan rivâyet olunur ki: “Hazret-i İmâm her ay otuz ve Ramazan’da altmış hatim indirirdi.” Yukarıda adı geçen Ebû Ca‘fer, verâ ehlinin fıkıh ve hadiste imâmıydı.
(258) Hafs ibn Abdurrahmân’dan rivâyet edilir: İmâm üç günde bir Kur’ân’ı hatim eder ve her gün sa-daka verirdi. Adı geçen Hafs, İmâm’ın medrese arkada-şı idi. Ve bir rivâyette şöyle denir: “Her gün bir kere hatim indirirdi.” Bu ikinci rivâyet kesindir ve çok meşhûrdur. Bu iki rivâyetin birleştirilmesi şöyle olabilir: “İmâm’ın üç günde bir hatim indirmesi İmâm’ın mu‘tâd hâlinin dışında özel bir hâli olarak îzâh edilebilir; zîrâ ibâdet tedrîcen yapılan bir emr-i İlâhî’dir veyâhud üç günde bir hatim indirmek ya da her gün bir hatim indirmek Hazret-i İmâm’ın kendilerine mahsûs çok has bir vazîfeleri olsa gerektir.
(258) Nitekim Ramazan-ı şerîf ayında günde ikişer hatim indiriyorlardı ki Hazret-i İmâm’ın bu iki hatim indirmesi sadece Ramazan’ı şerîfe âid mutad has vazîfeleri idi ayrıca bunun dışındaki zamanlarda ilâve-ten üç günde bir hatim indirmiş olabilirler; zîrâ Rama-zan’da ictihâd ve hüküm çıkarmak işiyle meşgûl olmaz-lardı ve diğer ibâdetleri az tutarlardı devamlı Kur’ân’la meşgûl olurlardı. Bunun aksi olan mutad halleri def‘alarca anlatılmıştır; ama Hazret-i İmâm’ın bu ken-dilerine has halleri hakkında rivâyette bulunan kimsele-rin Hazret-i İmâm’dan daha âlim ve daha âbid olmadığı besbellidir.
(258) Nâsır ibn Yahyâ ibn Hâcib el-Kureyşî’den rivâyete göre: “Babam İmâm ile dost idi. Ben, bazen babam ile Hazret-i İmâm’ın yanında yatardım. Gecele-yin İmâm namaz kılarken gözyaşlarının yanaklarına yağmur gibi döküldüğünü görürdüm. İmâm Yahyâ Nisâburî de böyle söylerdi.
(258) Fadl ibn Süveyd’den rivâyet olunur ki: “Haz-ret-i İmâm ile gece gündüz çok beraber olduk. İmâm’ı hep oruç tutarken ve namaz kılarken görürdük.”
(259) İmâm-ı Nasr es-Semerkandî’den rivâyet olunur ki: “Hafs ibn Esleme ile “Bir gece sen, bir gece ben İmâm’ı dikkatlice gözetleyelim” diye sözleştik. Bir gece gözetledik İmâm, dört yüz rek‘at namaz kıldı ve bir rek‘atta Kur’ân-ı azîmi hatim indirdi.
(259) Hasan ibn Muhammed’den rivâyet olunur ki: “İmâm’a ne zaman gitsek kendisini namazda görürdük.”
(259) Mü’mil ibn Ehab, Mescid-i Harâm’da hadîs yazmak için Hasan ibn Muhammed’in yanına gitmiştim. Meclisini Hazret-i İmâm’in menâkıbı ile bitirdi. “Yazmağa gücüm yetmedi” dedi.
(259) Sâlim ibn Yesâr: “Mekke’de Hasan ibn Mu-hammed’in meclisine gittim. Diyordu ki: “Ey Müslü-manlar, ilmin faydalısını öğrenin. Allâhü Te‘âlâ’nın İzzet ve Celâli Hakkı için ben, İmâm-ı A‘zam’ın ilmin-den daha faydalı ilim görmedim. Siz de İmâm’ın ilmini alın, öğrenin.” Tekrar yemîn ederek diyordu ki: “Ben, İmâm ile sohbet ettim. İmâm’dan daha fakih ve daha âbid (ibâdete düşkün) başka bir kişiyle sohbet etmedim; zîrâ onun kavli fiiline uygundu. Mekke ehlinden sika (güvenilir) birisi bana şöyle haber verdi: “Hazret-i İmâm Mekke’ye geldiğinde evimde misâfir olurdu. Altı ay kadar misâfir kaldığı halde aslâ yatıp uzandığını ve uyuduğunu görmedim. Kendisini her seferinde ya na-maz kılar ya da tavâf ederken gördüm.”
(260) Yine yukarıda adı geçen Sâlim’den rivâyet olunur ki: “Pek çok şeyhle görüştüm; fakat İmâm’dan başka kavli fiiline uygun başka bir kimse görmedim.

(260) Ebû Mutî’den rivâyet edilir ki: “Gece gündüz her tavafa girdiğimde, İmâm ile Süfyân’ı tavâf yapar-ken gördüm.”
(260) Ebû Recâ Abdullâh ibn Vâkıd’dan şöyle rivâyet edilir: “İmâm, Mekke-i Mükerreme’ye geldiği zaman yanımızda misâfir olurdu. Altı ay ikâmet etti. Gece uyuduğunu aslâ görmedim.”
(260) Yukarıda adı geçen Ebû Recâ, İmâm irtihâl edip Hasan ibn Ammâr onu gaslettiğinde Ebû Recâ gasl suyunu dökmüştür.
(260) Harezm kadılarının başı Ebû İshâk Harezmî şöyle der: “Hazret-i İmâm talebeleriyle münâzara ve münâkaşa ederken Mis‘ar orada geçiyordu. İmâm-ı A‘zam ve talebelerinin ilmî münâkaşalarını duyunca: “İbâdet edenlerin ve şehîdlerin en fazîletlileri bunlardır; çünkü bunların ictihâdları ilimleri diriltmektedir. İşte, insanların en fazîletlileri bunlardır” dedi.
(260) Abdullâh Leys el-Harezmî şöyle der: “Hazret-i İmâm söz arasında: “Rabbenâ âmennâ fa’ğfir lenâ zünûbenâ ve kefir ‘annâ seyyiâtinâ ve teveffenâ me‘al- ebrâr254 Rabbimiz, inandık, suçumuzu bize bağışla, kötülüklerimizi ört ve rûhumuzu iyilerle birlikte kabzet” âyetini okumayı vird edinmişti. Devamlı olarak, gecenin tamamında namaz kılar, çok duâ ve istiğfar ederdi.
(260) Ebû İshâk el-Bâhilî: Hazret-i İmâm’ın ibâdet ve fıkhını gördüm. Kûfe’de fıkıhda Hazret-i İmâm’ın önüne geçecek başka bir kimse yoktu” dedi.
(261) Ebû Giyas şöyle der: “Hazret-i İmâm’ın birinci rek‘atta hatim indirdiğini duyduğumda bizzat bunu kendim görmek istedim ve İmâm’ın mescidine gittim. İmâm yatsı namazını cemaat ile edâ ettikten sonra mescidden çıkıp evine gitti. Mesciddeki cemaat dağıl-dıktan sonra yeni ve temiz elbisesini giyip cübbesini üstüne atarak tekrar mescidine geldi. İki kısa rek‘at kılıp daha sonra iki rek‘at daha kıldı. İlk rek‘atta Kur’ân-ı azîmi hatim edip ikinci rek‘atta Fâtiha ve İhlâs sûrelerini okuyup namazı bitirdikten sonra güya halk evinde yatmış desinler diye evine gitti. Tekrar sabah namazı için evinden çıkıp mescide geldi. Sözün kısası on gece kendilerini dikkatle gözetledim hepsinde de ilk gece nasıl namaz kıldıysa yine hep öyle namaz kıldı.”
(261) Bahr ibn Mu’tasımî şöyle der: “Hazret-i İmâm’ın komşusu idim. Üç yıl boyunca geceleri Kur’ân okumasını ve gündüzleri de talebeleri ile fıkhî mes’eleler hakkındaki münâkaşalarını işittim. Bunun dışında kendilerinin ne uyuduğunu ne de bir şey yediğini gördüm.”
(261) Hâmid’den rivâyet edilir ki: “Mekkeli bir zâta soruldu: “Sizin yanınıza kalabalık bir cemaat gelir. Bunlardan sizin şâhid olduğunuz bu cemaatten en çok ibâdet edeni kimdir?” Mekkeli: “Ebû Hanîfe’dir ki kendileri gece ve gündüz namaz kılar ve tavaf yapardı. Bazı zamanlarda da halk kendilerinden fetvâ sorardı” dedi.
(261) Ebû Necîb Şâfiî, Ebû Ahvas’tan şöyle rivâyet eder: “Eğer İmâm-ı A‘zam’a üç gün sonra vefât ede-ceksin, deseler O yine ilmini artırmağa çalışırdı.”
(262) Şeyh-i sâlih Muhammed ibn Abdullâh ibn Nasr ez-Zâğûnî, Muhammed ibn Semâ‘a, Bişr ibn Velîd ve Mûsâ ibn Süleyman el-Cüzcânî, İmâm Ebû Yûsuf’tan şöyle rivâyet ederler: “Kûfe’nin âlimlerinin çoğu küçük câmide namaz kılarlardı. Mis‘ar sürekli olarak İmâm’ı kötülerdi. Bir gece İmâm namazda iken Mis‘ar geldi ve İmâm’ı secdede gördü. Sanki İmâm secdede uyumuş gibiydi. O da İmâm’ın elbisesine bir taş koyup çıkıp gitti; zîrâ İmâm derdi ki: “Âlim kişiye vâcib olan şudur ki: İnsanların öngördüğü şeyi kabûl eyleye. Ne zaman âlimin kalbine uyku baskın gelse abdesti bozulur.” Mis‘ar, sabah namazı için ezan okuduktan sonra tekrar mescide geldi. Yine İmâm’ı huşû halinde ağlıyor, yalvarıyor ve duâ ediyor bir biçimde secdede buldu. Ondan sonra secdeden kalkıp yatsı abdesti ile sabah namazını edâ etti. Mis‘ar, İmâm’ın bu hâline vâkıf olunca talebelerinin elinden tutup Hazret-i İmâm’a varıp: “Seni kötü anmaktan vazgeçtim bana hakkını helâl eyle.” dedi. İmâm da: “Kim benim hakkımda cehlinden dolayı gıybet ederse ona hakkım helâl olsun; ama bilerek gıybet edene tövbe etmedikçe hakkım helâl olmasın; buna rağmen sana hakkımı helâl ettim” dedi. “Fakat Hakk Te‘âlâ, Kitâb-ı Kerîmi’nde ve Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin hadîs-i şerîfinde yasak ettiği kötü şeyi yaptığın için hâlin ne olacak?” dedi. Ondan sonra irtihâl edinceye kadar ikisi kardeş oldular.
(262) Abdülmecid ibn Revvad şöyle der: “Namaza, tavafa ve fetvâya İmâm’dan daha çok sabreden birini görmedim. Kendilerini Mekke-i Mükerreme’de gördüm, gece ve gündüz âhireti istiyordu. İlim öğrenmekte çok sabırlıydı. On gece onu dikkatlice gözetledim, gece aslâ uyumazdı gündüz ise ilim ta‘lîm ederdi.”
(262) Hammamî babasından şöyle rivâyet eder: “Bir gece İmâm ile sohbet ettim. Gece uyuduğunu ve gün-düz oruç tutmadığını görmedim. Başkasının lokmasını aslâ yemedi. Sabah namazını yatsı namazının abdesti ile edâ ederdi. Fecirden önce Kur’ân’ı hatmeder geceyi ibâdet ile bitirirdi.”
(262) Ebû Nu‘aym şöyle der: “A‘meş, Mis‘ar ibn Kidâm, Ziyâd, Hamza, Mâlik ibn Mugavvel, İsrâîl, Amr ibn Sâbit, Şerîk [v.697] ve daha pek çok kimse ile görüştüm; ama namazı İmâm’dan daha güzel kılanı görmedim. Ne zaman İmâm namaz kılmağa başlasa ağlayarak duâ eder Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ’dan mağfiret taleb ederdi. Kendilerini gören kimse hemen: “Bu, Allâhü Te‘âlâ’dan korkan bir kimsedir” derdi.
(263) İmâm-ı Saymerî [962-1045], Bekr-i Kârî’den şöyle rivâyet eder: “İmâm namaz kılarken ağlayarak yalvarır ve “Rabbi’rhamnî yevme tüb‘asü ibâdeke ve kinî ‘azâbeke yevme yekûmu’l-eşhâd yani Ey Bârî Te‘âlâ, kullarını yeniden dirilttiğin o günde bana rahmet eyle. Kullarının huzûrunda bulunduğu o gün beni azâbından koru!” derdi.
(263) Ebû Mehâsin Merğinânî, Şakîk ibn Züfer [v. 775]’den şöyle rivâyet eder: “Hazret-i İmâm elli yıldan beri soğan ve sarımsak gibi şeyleri hiç yemedi.”
(263) Yahyâ ibn Âdem şöyle der: “Hazret-i İmâm elli beş kere hacca gitti. Ümeyyeoğullarından kaçıp Hâşimoğullarının tekrar ortaya çıkışına kadar Hare-meyn-i Şerîfeyn’de kaldı. Bu süre içerisinde kaç kere umre yaptığını ancak Allâhü Te‘âlâ bilir. Haremeyn cemaatından duydum ki “Bir kimse mübârek Rama-zan’da Mekke-i Mükerreme’de kalsa günde dörder um-reden ayda yüz yirmi umre yapmış olur” dediklerini işittim.” Ekserî Meşâyih’dan nakledilmiştir ki: “İmâm, Mekke’de bulunduğu vakit hiçbir gün tavaftan uzak kalmazdı. Yaptığı umrelerinin kaç tane olduğunu kim sayabilir?”
(263) İmâm Ebû Yûsuf [731-797] şöyle der: “Ne zaman İmâm’a fetvâ için bir kadın gelse kalkar mescidin direğinin arkasına geçip cevâb verdikten sonra tekrar yanımıza gelir ve dersle meşgûl olurdu. Ve buyururlardı ki: “Böyle yapmaktaki maksadım o kadını erkeklerin bakışından uzak tutmaktır.”
(263) Hafs ibn Abdurrahmân şöyle der: “İmâm’ın arkasında namaz kıldım. Namazını bitirince mihraba oturdu. Bir kimse gelip: “Bu kadar süs olan bir mihrabda namaz kılmak câiz mi?” dedi. İmâm: “Bu mihrabda kırk beş yıldır namaz kılarım daha burada süs olduğunu hiç görmedim” dedi. Sonra süsü kaldırmala-rını emretti.” Yine rivâyet edilir ki: “Bir kimse “Mes-cidin tavanı ne güzelmiş!” dedi. İmâm: “Kırk yıldan daha fazla zamandır namaz kıldığım bu mescidin daha tavanını görmedim” dedi.
(263) Bazı menkîbe kitâblarında rivâyet edilir ki: “İmâm-ı Musâ ibn Ca‘fer es-Sâdık radıya’llâhü anhümâ Hazret-i İmâm’a bakıp: “Fakih Nu‘man sen misin?” dedi. İmâm-ı A‘zam “Evet” diye cevâb verdi ve İmâm-ı Mûsâ’ya “Benim Fakih Nu‘man olduğumu nasıl bil-din?” dedi. İmâm-ı Mûsâ da: “sîmâhum fi vücûhihim min eseri’s-sücûdi255 Yüzlerinde secde izlerinden ni-şanlar vardır” dedi.
Nitekim hakkındaki şiirde:
nehâru ebî hanîfeti li’l-ifâda
ve leylü ebî hanîfeti li’l-‘ibâdât256
Ebû Hanîfe’nin gündüzü ilim ve feyz dağıtmak için,
Ebû Hanîfe’nin gecesi ise ibâdetler içindir, denil-miştir.
(264) Câru’llah ibn Allâme şöyle der: İmâm’dan, “Ömrümde bir kere güldüm ondan da çok pişmanım” dediğini işittim. Gülmesinin sebebi de şu idi: Mu‘tezile imâmı Amr ibn Ubeyd ile münâzara ettim. Kendisine gâlib geldiğimde kendiliğinden gülmek hâsıl oldu. Bu-nun üzerine bana Amr dedi ki: “Tevhîdle ilgili bir mes’elede benimle münâzara eder ve gülersin. Bundan sonra senin ile konuşmayacağım” diye yemîn etti. Be-nim ile onun arasında konuşma bitti bundan sonra ara-mızda karşılıklı konuşma olmadı.
(264) İmâm Halebî, Hasan bin Ziyâd’dan şöyle rivâyet eder: “Bir gün Hazret, talebelerinden birinin eski bir kaftan giymiş olduğunu gördü. İmâm: “Seccademi kaldır, altında bin dirhem vardır. Al ve üstünü başını yenile” dedi. Talebesi İmâm’a: “Ben fakir değilim, zenginim” dedi. İmâm: “Hadîste: inna’llâhe te‘âlâ izâ en‘ame ‘alâ ‘abdin ehabbe en yurâ’ eseru’n-ni‘meti ‘aleyhi yani Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ bir kuluna bir ni‘met verince ni‘metinin eserini kulun üzerinde gör-meği sever diye buyuruluyor. Dostların eski elbise gi-yiyor diye üzülmesinler, kaftanını değiştir” dedi.
(264) İmâm-ı Saymerî [962-1045], İmâm-ı Zerencerî ve Kâmil isimli eserin yazarı257 kıraat (okuma) ilmi bahsinde şöyle derler: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın oğ-lunun hocası, Fâtiha sûresini oğluna öğrettiği zaman hocaya bin dirhem verdi ve özür beyân ederek dedi ki: “Eğer daha fazlası elimde olsaydı Kur’ân-ı azîm’e ta‘zîm için sana verirdim. Biz senin öğrettiğini küçük göremeyiz.”
(265) İmâm Ebû Yûsuf [731-798]: Hazret-i İmâm’a her ne hâcet arz olunsa o hâceti yerine getirir, kimseyi boş çevirmezdi.
(265) Bir gün bir kimse Hazret-i İmâm’a gelip: “Borçluyum. Alacaklının beş yüz akçesini benden al-maması için aracı olur musun?” dedi. İmâm, alacaklıyı alacağı paranın tamâmından vazgeçirince borçlu: “Maksadım hepsinden temize çıkmak değildir ancak istenilen miktarın beş yüzünü temize çıkarmaktır” de-diğinde İmâm: “Borç, senin değildir, benimdir, o öden-di” dedi.
(266) Hafs ibn Hamza el-Kureyşî şöyle rivâyet eder: Ne zaman İmâm’ın yanından bir kimse geçse geçen kişi İmâm’ın yanında oturmak istemese de İmâm onu ya-nında alıkoyardı. Fakir ise ihsânda bulunur ve bir hâceti varsa onu yerine getirirdi. Şâyet hasta ise gönlünü alırdı. İşte Hazret-i İmâm insanların en cömerti idi.
(266) Velîd ibn Muksim şöyle der: “Hazret-i İmâm talebelerini dâimâ arayıp sorar ve araştırırdı. Birisinin bir hâceti olduğunu öğrenirse derhal onun hâcetini gi-derirdi. Hasta olanın da hatırını sorardı. Vefât edenle-rin cenâzesini kaldırır ve defne kadar giderdi. Hazret-i İmâm yaratılışı cömert ve insanlarla mu‘âşereti geçin-mesi güzel idi.”
(266) Ziyâd258 ibn Hasan şöyle der: “Bir kimse üç dirhem değerinde bir mendil alıp hediye olarak götürdü. İmâm ise ona değeri elli dirhem olan bir kaftan hediye ederek mukâbele etti. Zekeriyya ibn Adîy şöyle der: “Ubeydullâh ibn Ömerü’l-Vefâ, Hazret-i İmâm’a mey-velerden bir hediye gönderdi. İmâm ona, karşılığında ondan çok daha değerli bir şey verdi.”
(266) Yûsuf ibn Hâlid es-Semenî şöyle der: “Bir gün Hazret-i İmâm’a bin adet ayakkabı hediye getirdiler. Bir iki günden sonra İmâm’ın oğlu için yine ayakkabı satın aldığını gördüm. Bazıları İmâm’a “Bin ayakkabı geldi yine ayakkabı satın alıyorsunuz” diye sordular. İmâm dedi ki: “Benim mezhebim (yolum, görüşüm, inancım) şudur ki hediyeler dâimâ değerlidir. O hediyenin bir kat daha değerli olanı ile hediye getirene mukâbele edilir. (Hediyeye daha kıymetli bir hediye ile mukâbele edilir.) İşte ben bu aldığım ayakkabıları meclisimde hazır olanlara hediye etmek için alıyorum. Zîrâ Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem “men ehdâ li hediyyetin fe-celesâ’u-hû şürekâ’ü-hû yani Bir kimseye hediye getirseler yanında olanlar da onun ile ortaktır” buyurur. Benim ortaklarım kardeşlerimdir. Benim mezhebim (yolum, görüşüm, inancım) hediyeyi kabûl eylemektir; zîrâ Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ, Furkân-ı azîm’inde “huzi’l-‘afve ve’mur bi’l-‘urfi259 yani Sen afv yolunu tut, onlara ma‘rufla emret!” buyurur. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem hediyeyi kabûl buyurur ve da‘vete icâbet ederlerdi. Ve yine benim mezhebim: Mükâfaatta bulunmak, ihsânda bulunmaktır. Zîrâ Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ, Furkân-ı azîm’inde “ve lâ tensevu’l-fadle beyneküm260 yani Aranızda iyilik ve ihsânı unutmayın” diye buyurur.
(266) Abdullâh ibn Bekr es-Sehmî: “Mekke yolunda bir deveci ile husûmetim oldu. Beni alıp İmâm-ı A‘zam’ın huzûruna götürdü. İmâm’ın huzûrunda ihtilâ-fa düşünce İmâm: “Aranızdaki kavganın sebebi nedir?” dedi. Ben: “Kırk dirhem” dedim. İmâm: “İnsanlar ara-sında mürüvvet kalmadı” dedi. İmâm’ın böyle deme-sinden utanıp kırk dirhemi deveciye verdim” dedi.
(267) Abdullâh ibn ed-Devsî şöyle der: “Hazret-i İmâm oğlu Hammâd’a her gün on dirhemlik ekmek satın alıp komşularının fakir olanlarına ve kapısının önünden geçen kimselere sadaka olarak vermesini em-rederdi.”
(267) İmâm Ebû Yûsuf [731-798] şöyle der: İmâm’a dediler ki: Biz senden daha cömert bir kimse görmedik. İmâm dedi ki: Hocam Hammâd [v.738]’ı görseydiniz beni ve âilemi yirmi yıl geçindirdi. Güzel ve övülecek ahlâkı kendisinde toplamış ondan başka hiçbirini gör-medim.
(267) Hasan ibn Süleyman’dan rivâyet olunur ki: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam’dan daha cömert birini gör-medim. Talebelerine hep aylık verir idi. Bununla birlikte her gün onlara iyilik ve ihsânlarda bulunurdu.”
(267) Şakîk ibn İbrâhîm’den şöyle rivâyet olunur: “Hazret-i İmâm ile birlikte gidiyordum, bir kimse bizi görünce saklandı. İmâm, o kimseyi görüp çağırdı ve saklanmasının sebebini sordu. O kişi: “Benim üzerimde senin on bin dirhem şer‘an alacağın var. Ödemek elimde olmadığı için saklandım” diye cevâb verince İmâm: “Sübhânallâh, senin durumun bu dereceye mi geldi? Üstünde olanı sana helâl eyledim ve beni görünce yüre-ğine korku geldi, sen de onu bana helâl eyle” dedi.
(267) Abdullâh ibn Mübârek ibn Süleyman [736-797] şöyle der: “Yezîd, kendisine bey‘at etmesi için İmâm’a elçi gönderdi. İmâm-ı A‘zam: “Halîfelerin ba-basını küçük gördükleri gibi kendisini de küçük görme-yeceklerini bilsem kendisiyle birlikte cihâd ederdim; zîrâ: “İmâm (Halîfe), haktır ve iddiâda gerçeğe uygun-dur; ona ma‘rufu emretmekle yardım edeyim” dedi ve on bin dirhem gönderdi. Elçiye: “Benim tarafımdan özür dile” dedi. Bir rivâyette de: “Hastadır” diye özrü-nü beyân etmesini söyledi. Harizmî’nin bazı menkîbelerinde rivâyet edildiğine göre: “İmâm, elçiye halkı bir araya toplamak mümkün iken halkı bir araya toplamadı ve “Üzerimde halkın emânetleri vardır” diye-rek elçiyi gönderdi.
(268) Yahyâ ibn Hâlid şöyle der: “İbrâhîm ibn Uyeyne dört bin akçe borçlu olduğu için aranıyordu. İmâm’ın bazı talebelerinden her biri dört bin akçenin bir kısmını verdiler. İmâm buna vâkıf olunca: “Talebe-lerimden aldığın parayı geri ver, borcunu ben ödeye-yim” dedi. Adı geçen İbrâhîm, Süfyân ibn Uyeyne’nin kardeşi idi. Altı kardeş idiler, hepsi hadîs ile meşgûl idiler: Bu kardeşler Süfyân, Umrân, Ahmed, Muham-med, Âdem ve İbrâhîm’dir.
(268) İmâm Halebî, Askerî’den ve Saymerî [962-1045], Mis‘ar’dan şöyle rivâyet eyledi: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam ehl-i ıyâline bir şey satın alsa onlara aldığından daha iyisini, hadîs şeyhleri için alırdı. Kendi nefsine ve ehl-i ıyâline harcadığından daha çok hadîs şeyhlerine infâkta bulunur, mu‘âmelelerinde onlara daha müsâmahalı davranırdı.”
(268) Şerîk ibn Abdullâh: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam, çok tefekkür eder, ince düşünme idrâkine sâhib idi, ilim ve amelde ictihâdda çok isâbetli ve güzel görüş sâhibi idi. İlmî müzâkere ve bahislerde çok sabırlı idi” der.
(268) Talebelerinden kim fakir ise İmâm onları zen-gin eder idi. Onların kendisine ve ehl-i ıyâline de erzak te’mîn ederdi. Talebe ilmini öğrenince İmâm talebeye: “Sen helâl ve haramı öğrenmek ile en büyük zenginliğe kavuştun.” der idi. Hazret-i İmâm, çok akıllı idi; halk ile az konuşur, tartışmaya pek girmez idi.
(268) Hafız Selâmî şöyle der: “Hazret-i İmâm elin-deki kumaşların elbiselerin sermâyesini ve kârlarını yılın başında tesbît ederdi. Muhaddislerin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra geriye kalan paraları yine fakirlere infâk ederdi: “Allâhü Te‘âlâ’ya şükredin, size verdikle-rim Allâhü Te‘âlâ’nın malındaki sizin sermâyenizin kârıdır ki Allâhü Te‘âlâ bunu benim elimle size ihsân ediyor” der idi.
(268) Melih ibn Vekî’den rivâyet olunur ki: “Bir kimse İmâm’a gelip: “Bana satın alabileceğim iki elbise ihsân et” dedi. İmâm: “İki Cuma geçtikten sonra gel” dedi. İki Cuma geçti, o kişi, İmâm’a gelip elbiseleri istedi. İmâm, o kimseye bir dinar ile iki dinar çıkardı ve: “Senin adına mal sattım para kazandım. Bir dinar ile iki elbise kârı elde edildi. Kabûl edersen senindir, etmezsen senin için sadaka olarak veririm” dedi. O da kabûl etti. O kimseye: “Sen, bana iyilik yap demedin mi? Bize ise Atâ ve İbn Abbâs radıyallâhu anhümâdan: “iz kâle aksin ‘aleyhi en yahsine ileyhi bi-mâ kadera ‘aleyhi mine’l-ihsâni yani Ne zaman bir kimse bir kimseye ihsânda bulunsa ihsân olunan kimseye düşen, nefsini düşünmeden kendisine gelenden gücü yettiği kadar ihsân eylemesidir” rivâyeti geldi.
(269) Ebû Yûsuf [731-798]: “Hazret-i İmâm hak-kında: “Hakk Sübhânehu ve Te‘âlâ İmâm’ı ilim, amel, cömertlik, tasadduk ve bol bol ihsân etme ve Kur’ân ahlâkı ile süsledi” derler.
(269) Melih ibn Vekî: “Hazret-i İmâm, yemîn billâh etmemeğe ve ettiği takdîrde keffaret için bir dirhem sadaka vermeğe nezretmişti (adak adamıştı). Bir sefe-rinde yemîn etti. Dinarın dörtte biri sadaka verdi. On-dan sonra yemîn billâh ederse bir dinar sadaka verece-ğine nezretti. Ehl-i ıyâline harcadığı kadar da sadaka verir idi. Elbise giyince giydiği ve yediği kadar sadaka verir idi” der.
(269) İbn Uyeyne: “Ne zaman İmâm-ı A‘zam’a, Süfyân’dan bir söz nakletseler İmâm: “Gençtir, gençle-rin huyu acele etmektir” der idi. Süfyân’a İmâm’ın sözü ulaşınca Süfyân da: “Beni küçüklük ile anan İmâm, benden ne kadar büyüktür?” der idi; ama İmâm, Süfyân hakkında: “Gençtir” der başka şey demez idi.
(269) Hüseyin ibn Vâkid şöyle der: “Merv şehrinde bir mes’ele vukû buldu. Kimse çözmeğe güç yetiremedi. Süfyân’a gidip sordum: “Bilmiyorum” diye cevâb verince, ben: “Bir de imâm olacaksın niçin bilmiyor-sun?” dedim. Ondan sonra İmâm-ı A‘zam’a gidip sor-duğumda kendisi cevâb verdi cevâbına da delil getirdi. Cevâbı ve delîli Süfyân’a anlattığımda başını önüne eğip “Cevâb budur” dedi. Ben: “Dün bilmiyorum de-din, bugün ise “Cevâb budur, diyorsun” dedim. Yine başını bir süre önüne eğip: “İmâm’ın huzûrunda bizim gibisi çoktur” dedi.
(269) Sa‘dân ibn Sa‘d şöyle der: “İmâm-ı A‘zam, Süfyân hakkında bu delikanlı, Nehâî [v.714] ve Şa‘bî zamanında yaşasaydı ona ihtiyaç duyarlardı. Bunun yanında ilmini verâ ile süsledi, der idi.”
(269) Ebû Sa‘îd-i Süfyân: “Süfyân’dan daha fakih bir delikanlı görmedim” der.
(269) Yahyâ ibn Yemân şöyle der: İmâm-ı A‘zam’dan şöyle işittim: “Mâdem Süfyân halk arasın-dadır, öyleyse o halk iyidir” der idi.
(269) Abdullâh ibn Mübârek [736-797]: “Âlimlerin hepsi bir söz üzerine olsa İmâm-ı A‘zam ile Süfyân bir söz üzerine olsa bu ikisinin sözünü kabûl eder alırdım” der.
(269) Ebû Âsım: “Süfyân ile İmâm bir mes’elede tartıştılar. Süfyân, İmâm’a muhâlefet etti. İmâm: “Bu delikanlı böyle hâller için gerektir” dedi. Bu söz Süfyân’a ulaşınca aralarında dargınlık vâki oldu. İmâm ile Süfyân’ın arasındaki dargınlığa yol açan işte bu hâ-disedir” der.
(269) Muhammed Sağanî şöyle der: “İmam ile Süfyân’a devam ederdim. İmâm-ı A‘zam’a gidince: “Nereden geliyorsun?” der idi. “Süfyân’dan geliyorum” der idim. İmâm: “Öyle bir kişinin yanından geliyorsun ki Alkame ve Esved zamanında yaşasaydı, ona muhtaç olurlar idi” derdi. İmâm’dan Süfyân’ın yanına gelince o: “Yeryüzünün en fakihinden gelirsin” derdi. Bir rivâyette: “Bugün İmâm’ın meclisinde hangi mes’ele vâki oldu?” derdi. Ben de vâki olanı aktarınca: “İşte asıl haber budur” dedi. Bir başka gün Süfyan’a İmâm’ın meclisinde vâki olanları hikâye ettiğimde hayret ve şaşkınlıkla: “Hayır ve ilim yolu Ebû Hanîfe için açıl-mıştır” dedi.
(269) Ebû Bekr ibn Ayyâş der ki: Süfyân’ın oğlu irtihâl etti. Bütün halk taziyeye (başsağlığına) geldiler. İmâm da geldi. Süfyân, İmâm’ı görünce yerinden kalkıp İmâm ile konuşup kendi yerini İmâm’a verdi ve kendisi İmâm’ın önünde oturdu. Yalnız kalınca Süfyân’a: “Niçin böyle yaptın?” dedik. Süfyân: “Eğer ilmi için kalkmasam yaşı için kalkarım; yaşı için kalkmasam fıkhı için kalkarım; fıkhı için kalkmasam zühdü ve verâsı için kalkarım” dedi.
(269) Ebû Vehb şöyle der: “Sehl ibn Müzâhim’den sordum ki: “Süleyman mı yoksa İmâm mı daha fakih-tir?” O da “İmâm daha fakihtir” diye cevâb verdi. “İmâm Ebû Yûsuf mu daha fakihtir Süfyân mı?” diye sordum. “Ebû Yûsuf daha fakihdir” dedi. Tekrar “İmâm-ı Muhammed mi daha fakihtir Süfyân mı?” diye sorunca “Artık bunu bana sorma!” dedi.
(269) İbn Uyeyne der ki: “Hazret-i İmâm çok sadaka verir, çok oruç tutar ve çok namaz kılardı. Bir gün bana o kadar çok hediye gönderdi ki hediyelerin çokluğun-dan münfail oldum (yük altında kaldım). Bunu talebele-rinin bir kısmına anlattığımda: “Sen asıl Sa‘d ibn Ebû Arûbe’ye verdiği hediyeleri bir görseydin!” dediler.”
(269) Fudayl ibn Iyâz [v. 802]261 şöyle rivâyet eder: “Hazret-i İmâm az sözle, çok fazîletle ve ilim ehline ve ilme ikrâmla ma’ruf (bilinir) idi.”
(269) Melih, babasından şöyle rivâyet eder: “Babam İmâm’ın: “Kırk yıldan beri dört bin dirhemden fazlasına sâhip olmadım ve sâhip olduğumda da fazlasını har-cadım. Dört bin dirhem geçinebilmek için gerekli para-dır. Dört bin dirhemden el çekmeyişimin de Hazret-i Alî kerremallâhu vechehunun kavliyledir. Bunlara muhtaç olmak korkusu olmasa idi tek dirhemi bırakmaz, sarf eylerdim” dediğini işitmiş.”
(270) Rivâyet olunur ki: “Hasan ibn Ziyâd çok fakir idi. İmâm’a da sımsıkı bağlı idi. Babası: “Çok kızım var ve senden başka oğlum yoktur. O kızların geçim parasıyla ilgilen” dedi. İmâm bu haberi duydu. O deli-kanlıya vazîfe verip: “Fıkıh ilmiyle meşgûl ol; zîrâ hiçbir vakit fakir olan bir fakih görmedim” dedi.

(270) İmâm-ı Zerencerî şöyle der: “İmâm’ın talebe-lerinden biri, bir tüccara İmâm’ın diliyle ‘İmâm, borç olarak otuz dirhem istiyor’ diye bir mektûb yazdı. Bu mektûb üzerine tüccar otuz dirhemi hîbe etti. Bu hikâye İmâm’a ulaşınca İmâm: ‘Bunun gibi hayra sebeb olaca-ğımı bilmezdim; çünkü benim vâsıtamla size hayır gelir imiş her ne yaparsanız yapın’ dedi.”
(270) İmâm-ı Merğinânî [v. 1203] şöyle der: “Tale-belerinden birisi İmâm’ın diliyle bir kişiye mektup yazıp dört bin akçe borç istedi. Borç veren kişi de dört bin akçeyi hîbe etti. Ondan sonra İmâm bunu duyunca yine önceki verdiği cevâbı verdi.”
(270) Rivâyet edilir ki: “Malı mülkü çok olan bir kimseye fakirlik isâbet edince oldukça fakir bir duruma düştü. Durumunu İmâm’a arz etmeye niyet etti. Ne za-man hâlini arz etmek için İmâm’ın meclisine gitse utanma duygusu ona mâni olurdu. Tekrar evine geri dönerdi. Hazret-i İmâm, ferâseti ile duruma vâkıf olun-ca peşinden gidip evinin kapısını öğrendi. Gece olunca cebine üç bin dirhem koyup o kişinin evine vardı. Kapı-sını çaldı. O kimse kapıyı açtığında İmâm, üç bin dir-hemi teslim edip utanmasın diye aceleyle dönüp gitti. O kimse para kesesini alıp zevcesinin yanına vardığında zevcesi: “Para kesesini aç, veren Müslüman mı yoksa kâfir midir bilelim” dedi; zîrâ o asrın sâlih insanları zımmîler262den hiçbir şey kabûl etmezdi. Para kesesini açtılar ki “Bu Nu‘man’ın hakkıdır” diye bir yazı gördü-ler. O zamanın zımmîleri Müslümanlara hediye vererek yakınlaşmak isterlerdi. Kimi zâhidler ve verâ sâhibleri, bunu şu âyet-i kerîmeye dayanarak kabûl etmezler idi, Allâhü Te‘âlâ buyurur ki: “yâ eyyühe’llezîne âmenü lâ-tettehizû’aduvvî ve’aduvveküm evliyâ’en263 yani Ey imân eden kullarım benim de düşmanlarım olan ve sizin de düşmanlarınız olan kâfirleri (zımmîleri) dost edinmeyin.” Hazret-i İmâm’ın; paranın zımmînin değil Müslümanın olduğunun bilinmesi için “Bu Nu‘man’ın hakkıdır” diye yazıp keseye bırakmasının sebebi bu idi.”
(271) İmâm-ı Rüknü’l İslâm Ebû’l Fadl Kirmânî, Şakîk ibn İbrâhîm ez-Zâhidî el-Belhî’den şöyle rivâyet eder: “Bir gün İmâm-ı A‘zam ile mescidin bir yerinde otururken tavandan bir yılan, İmâm’ın üzerine düştü. Hepimiz kaçtık. İmâm, ne kıpırdadı ne de yüzünün ren-gi değişti. Neden sonra yılan eteğine düştü, İmâm ete-ğini silkince yılan yere düştü. İmâm yerinden hiç ay-rılmadı. İmâm Hârisî de Mâlik ibn Dînâr’dan şöyle rivâyet eder: “Ama İmâm, yılana üç kez “İslâm” dedi; yani korku ve endişeden uzak ol, ey Müslüman!” dedi.
(271) Fakih Ebû Bekr, Muhammed ibn Nasr Ra’venî’den ve Muhammed, Amr ibn Heysem’den şöy-le rivâyet eder: “Amr şöyle der: “Şu‘be’ye, Hazret-i İmâm’a benim adıma bir tavsiye mektubu yazıver diye teklîfte bulundum. Şu‘be’den tavsiye mektûbunu aldık-tan sonra Kûfe’ye gittim. İkindi namazını İmâm ile edâ ettim. İmâm bana: “Ebû Bistâm’ın hâli nasıldır?” dedi. Ben: “Hâli iyidir” dedim. Akşam ve yatsı namazlarını da İmâm ile kıldım. Ondan sonra İmâm, beni alıp evine götürdü, yemek yedik. Bana üzerinde yatıp uyumam için bir minder döşedi. Helâyı gösterdi ve yanıma bir miktar kavrulmuş un ve su koydu: “Belki karnın da acıkabilir” dedi. Ondan sonra beni uyudu zannetti. Bir sandığı açıp kıldan yapılmış bir gömlek çıkardı, onu giyip sabah namazına kadar namaz ile meşgûl oldu. Ondan sonra o gömleği çıkarıp başucuma geldi: “Na-maz, uykudan hayırlıdır” dedi. Ben de kalkıp abdest aldım. Birlikte, sabah namazı için mescidin kapısına vardık. İmâm, mescidi açıp sağ ayağını içeri atıp: “Allâhümme’ftah lenâ ebvâbe rahmetike ve e‘aznâ mi-ne’ş-şeytâni’r-racîm; Ey Bârî Te‘âlâ, rahmetinin kapıla-rını bize aç ve bizi kovulmuş şeytandan koru.” Ondan sonra iki rek‘at namaz kılıp minâreye çıkıp ezân okudu. Minâreden inip sabah namazının sünnetini edâ ettikten sonra cemaat toplanıncaya kadar oturdu ve cemaat top-lanınca da farzı edâ etti ve tekrar oturdu. Aslâ konuş-madı. Tavandan bir yılan düştü. İmâm bir şeyler söyle-di; ama anlayamadım. Yılanın başının üstüne ayağını koydu. Güneş doğunca İmâm:“el-hamdü li’llâhi’llezî atla‘ahâ min matla‘ihâ Allâhümme’rzuknâ hayrahâ va hayra mâ tala‘te ‘aleyhâ yani Güneşi doğduran o Allâh’a hamd olsun. Yâ Rabb, bize güneşin hayrını ver ve güneş her neyin üstüne doğdu ise onun da hayrını ver.” Ondan sonra öğle vakti girinceye kadar gelen fakîhlere İmâm pek çok fıkhî mes’ele anlattı. Öğleyin İmâm kalktı. İmâm’a: “Mescide girdiğin zaman ne yap-tın?” diye sordum. İmâm: “Namaz vakti girmediği için oturmadan sevâb niyetiyle iki rek‘at namaz kıldım” dedi. Hava aydınlanmağa başlayınca ezân okudum. Sabah namazının iki rek‘at sünnetini kılıp daha sonra farzını edâ eyledim. Ondan sonra İbn Ömer radıya’llâhu anhümâ, bana: inne men sallâ’l-fecre ve lem yetekellem illâ bi-zikri’llâhi te‘âlâ hattâ tatla‘u’ş-şemse kâne ke’l-mücâhidi fî sebîli’llâhi te‘âlâ yani Bir kimse sabah namazını kılıp güneş doğuncaya kadar Allâh’ı anmaktan başka şey konuşmasa Allâh yolunda din düşmanlarıyla savaşanlar gibi olur” haberini verdi, bu sebebden konuşmadım” dedi. Yine: “Yılan için ne söyledin” dedim. “Ebû Sa‘îd el-Hudrî radıyallâhu anh, Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden bana rivâyet eyledi ki: “ezzinhu selâsen fe-in zehebe ve illâ aktilhu yani Üç kez git diye izin ver. Gitmezse onu öldür” diye buyurduklarını bana haber verdi. Ben de üç yol izin verdim, gitmezse öldürülmesini istedim.
(272) İmâm-ı Sem‘ânî, Ahmed ibn Ezher’den şöyle rivâyet eder: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam Medîne’ye gelip İmâm-ı Mâlik [710-795] ile münâzara eyledi. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh kalkıp gittikten sonra İmâm-ı Mâlik arkasından: “Ben, ona yetişemem” dedi.
(272) Ebû Mu‘âz: “Hazret-i İmâm benim Süfyân’a gidip geldiğimi bilirdi. Yine de işim düşünce geri çe-virmeyip kadılık vazîfesini yapar idi. Ağırbaşlı ve ilim sâhibi idi. Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ, şerefli hasletleri kendisinde toplamış idi. İmâm-ı Süfyân benim İmâm’a gidip geldiğimi bilirdi. Ara sıra İmâm’ın va‘zına dostları da gelirdi. Ben buna içerlerdim; zîrâ şeyhlerin büyük-lerinden İbn Mes‘ûd, Amr ibn Zerr ve bunun gibi âlim-ler İmâm’a gelip gider ve onların İmâm’a olan gönül bağlılıklarını görür idim.
(272) Âsım ibn Yûsuf ve İmâm-ı Zerencerî şöyle derler: “İmâm’ın meclisine gittik, İmâm’a kötü sözler söyleyen bir kimse gördük. Buna ne İmâm ne de talebe-leri cevâb verirdi. Ne de meclis dağılırdı. Konuşmayı bitirip kalkıp evine gittikten sonra o kimse yine İmâm’ın kapısının aralığından bakıp tekrar İmâm’a kötü sözler söyledi. İmâm-ı Zerencerî’nin rivâyetinde ise şöyledir: “İmâm kapıya vardıktan sonra bekleyip kötü sözler söyleyen kişiye: “Evime girmemi ister misin? Daha söyleyeceğin kaldıysa söyle, içinde bir şey kalmasın” dedi. O kimse, Hazret-i İmâm’dan bu sözü işitince tevbe istiğfâr etti ve İmâm’dan helâllik istedi.
(273) İmâm Ebû Necîb Hemedânî eş-Şâfiî, Yezîd Mektef’den şöyle rivâyet eder: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam ile bir kişi bir konuda münâzara eyledi. O kişi İmâm’a: “Ey zındık ve ey toy, acemî!” diye kötü sözler söyledi. İmâm: “Allâhü Te‘âlâ bende bunun aksini biliyor; zîrâ ben Allâhü Te‘âlâ’nın Vahdâniyeti’ni bildim bileli hiçbir şeyi O’na ortak koşmadım ve Hakk Te‘âlâ’dan afvından başka bir şey istemedim. Hakk Te‘âlâ’nın azâbından başka hiçbir şeyden korkmadım. O kötü sözler söyleyen kimse azâbın anıldığını duyunca sara hastalığına tutulmuş gibi aklı başından gidip bayıldı. Ayıldığı zaman İmâm’dan helâllik istedi. İmâm: “Câhil olup bana kötü sözler söyleyene hakkımı helâl ederim; ama âlimlerden gıybet edene hakkımı helâl etmem; zîrâ âlimlerin gıybeti sonsuza kadar utanç olarak kalır” dedi.
(273) İmâm Zâhid-i Nesefî, Ebû Hattab Cürcânî’den şöyle rivâyet eder: “İmâm’ın yanında idim, bir genç İmâm’dan bir mes’ele sordu. İmâm cevâb verince o genç: “Hatâ ettin” dedi. Bir mes’ele daha sordu. İmâm cevâb verince yine: “Hatâ ettin” dedi. Ben talebelerine: “Sübhânallâh, hocanızı niçin büyüklemezsiniz. Bir genç gelir İmâm’ı iki kere yanlış yapmakla suçlar, siz ses çıkarmazsınız” dedim. İmâm bana: “Bunlara sataşma; zîrâ ben bu anlayışta olanlara alışmışım” dedi.
(273) İmâm-ı Halebî, Yahyâ ibn Abdülhamîd’den, Yahyâ da babasından şöyle rivâyet eder: “Hazret-i İmâm kadılık vazîfesini kabûl etmediği için hapsolun-duğunda her gün oradan çıkarılıp kadılığı kabûl et diye dövülürdü. O da râzı olmazdı. Dayakla oluşan yaraların izleri İmâm’ın mübârek yüzünde belli olunca ağladı. “Niçin ağlıyorsun?” dediler. “Annem yaranın izlerini görürse üzülür. Bana ise annemin üzüntüsünden daha şiddetli dert olamaz, onun için ağlıyorum” dedi.”
(274) Hacer ibn Abdülcebbâr el-Hadramî, İmâm’dan şöyle rivâyet eder: İmâm: “Mescidimizde kıssa söyleyen bir kimse var idi, adı Zer’a idi. Annem benden bir mes’ele sordu. Cevâb verdim. Annem senin verdiğin cevâbı kabûl etmiyorum, Zer’a’nın cevâbını kabûl ede-rim, dedi. Annem ile birlikte Zer’a’ya gittik. Annem senden bir mes’ele soracak, cevâbı budur, dedim. Zer’a da anneme o cevâbı verince annem kabûl etti” dedi.
(274) İmâm-ı Deylemî şöyle der: İmâm’ın annesi hayz görüp İmâm’a: “Var bunu, Amr ibn Zer’den sor” dedi. İmâm, Amr’a varıp sorunca Amr: “Bana mes’elenin cevâbını öğret yine ben sana geri söyleye-yim, annene var benim ağzımdan anlat” dedi. İmâm öyle yaptı. Annesi de kabûl etti.
(274) İmâm Ebû Yûsuf’tan rivâyete göre der ki: Hazret-i İmâm’ı annesini bir eşeğe bindirip Amr ibn Zer’in meclisine götürürken gördüm. Bu, sadece anne-sinin emrine itaat etmek içindi.
(274) Abdullâh ibn Hiras ibn Hivişb264’den rivâyet olunur ki: İmâm, yıllık verdiği sadakadan hâriç, annesi için her haftanın beş gecesi ayda yirmi gece sadaka vereceğine nezr etmişti.
(274) Zâhiru’l Eimme Ahmed ibn Ahmed ibn Hacı el-Medenî ve İmâm-ı Zerencerî şöyle der: “İmâm-ı A‘zam terâvih kılmak için üç mil265 uzaklıktaki Amr ibn Zer’in meclisine gitti.”
(274) Saymerî [962-1045], Hasan ibn Rebî’den şöyle rivâyet eder: “İmâm-ı A‘zam’dan bizzat işittim, derlerdi ki: “Bana, babamın üzüntüsünden daha şiddetli bir üzüntü gelmedi. Kadılığı kabûl etmediğim için babam: “Ey Nu‘man, seni bu hâle getiren böyle bir ilimden kaçarsın” dedi. Ben de: “Dünyalık için öğrenmedim, Allâh için öğrendim” dedim.”
(275) İmâm Ebû Yûsuf [731-798]’tan rivâyete göre der ki: “İmâm’ın annesi bir konuda yemîn etti. İmâm’a, gidip kadıdan yemîn husûsunu sormasını emretti. İmâm, kadıdan sorunca kadı İmâm’a “Bana cevâbı söyle” dedi. İmâm, kadıya cevâbı söyleyince kadı: “Annene benim tarafımdan böyle cevâb ver” dedi.
(276) İmâm Ebû Fadl Kirmânî, İbrâhîm ibn Semâ‘a’dan şöyle rivâyet eder: “İmâm: “Üstâdım Hammâd [v.738] irtihâl ettiğinden beri kıldığım her namazda Üstâdım Hammâd’ın, anne ve babamın, ilim öğrendiğim hocalarımın ve benden ilim öğrenenlerin günâhlarını bağışlaması için Allâh’a duâ ederim” dedi.”
(275) İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhden şöyle dediği rivâyet olunur: “Üstâdım Hammâd’ın evinin bulunduğu sokağın yönüne aslâ ayağımı uzatmadım” demiştir. Hâlbuki İmâm’ın evi ile üstâdının evi arasında yedi sokak daha vardı. Hazret-i İmâm’ın bu davranışı sadece Üstâdı Hammâd’a ta‘zîm ve hürmet etmek içindir. Şiir:
Nu‘mânu kâne eberra’n-nâse küllihim
bi-vâlideyhi ve bi’l-üstâdi Hammâd
Nu‘mân insanların en alçak gönüllüsü idi
Annesi, babası ve üstâdı Hammad’ın yanında.
(275) İmâm Ebû Hasan, Alî ibn Muhammed ibn İbrâhîm el-Alevî, Bükeyr ibn Ma‘rûf266’dan şöyle rivâyet eder: “İmâm-ı A‘zam derlerdi ki: “Aslâ bir kim-seyi yaramazlık ile anmadım; ama Mekkelilerin bana muhabbetlerinin olmamasının sebebini bilir misiniz?” Biz: “Bilmeyiz” dedik. Buyurdular ki: “Mensûh (hükmü kaldırılmış) hadîsleri bize anlattıkları zaman kabûl etmeyiz, sebebi budur. Medînelilerin muhabbetlerinin bulunmama sebebi: “Onlara burun kanamasıyla abdest bozulur” dediğim içindir. Şamlıların düşmanlıklarının sebebi: “Emîru’l Mü’minîn Hazret-i Alî kerremallâhu vechehu askerleri ile Muâviye askerlerinde hazır bulun-saydık Hazret-i Alî kerremallâhu vechehunun yanında yer alırdık dediğimiz içindir. Hadîsle uğraşanların mu-habbetlerinin bulunmamasının sebebi ise ehl-i beyti sever olduğumuz içindir. Keşf’te: “Hazret-i Alî radıyallâhu anhin halîfeliğini câiz gördüğümüz içindir” dediği anlatılır.
(275) İmâm-ı Halebî, Abdürrezzâk’tan şöyle rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam’dan bir kimse bir konuda soru sordu. Cevâb verince soru soran: “Basralı Hasan, böyle cevâb vermedi, bunun aksine cevâb verdi” dedi. İmâm: “Hasan hatâ etmiştir” dedi. O kişi, İmâm-ı A‘zam’a: “Zinâ eden kadının çocuğu diye İmâm’ın namuslu an-nesine küfretti.” İmâm’ın mübârek yüzü hiç değişmedi ve bundan elem çekmediler ve “Hasan hatâ etmiştir, Mes‘ûd isâbet etmiştir” dediler.
(275) İmâm-ı Gaznevî, Ebû Dâvûd’dan şöyle rivâyet eder: “Bir kimse İmâm hakkında kötü şeyler söylemez, söylerse mutlaka onun ilmine hased ettiği içindir; ama câhil olan ilmin değerini bilmez. Ebû Muâviye ez-Zarîr’den duydum. Derdi ki: “Hârûn er-Reşîd [786-809]’in huzûrunda idim. Bana helva yedirdi. Ondan sonra elime su döktüler. “Su döken kimdir” diye sordu-ğumda “Emîru’l Mü’minîndir” diye cevâb verdiler. Ben de “ekrema’llâhu te‘âlâ kemâ ekramte’l-ilme yani Allâhü Te‘âlâ ilme hürmet ettiğin gibi sana ikrâm eyle-sin.” Nitekim sen ilme ikrâm eyledin dedim. Halîfe: Benim de su dökmekten muradım bu idi, dedi.”
(276) Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’ten şöyle rivâyet olunur: “Hasan ibn Ammâre’yi gördüm. İmâm’ın rikâbını alıp derdi ki: “İmâm’dan başka fıkıhta daha isâbetli, daha fasîh ve kısa konuşan başka bir kim-se görmedim.” İmâm-ı A‘zam, zamanındaki konuşanla-rın en ulusu idi.
(276) Ebû Vehbi el-Âbid’den rivâyete göre: “Mest-lerin üzerine mesh etmeği kimse inkâr etmez, mutlaka aklı kıt olan inkâr eder” derdi.
(276) Süfyân ibn Vekî, babasından şöyle rivâyet eder: “İmam-ı A’zam’ın yanına girdim, başını önüne eğmiş, tefekkür eder halde gördüm. Bana: “Nereden geliyorsun?” dedi. “Şerîk ibn Abdullâh [v.697]’tan ge-liyorum” dedim. Başını kaldırıp şu beyitleri okudu:
in tahsedünî fe innî ğayra lâimihim
kablî mine’n-nâsi ehli’l-fadli kad hasedü
fe-dâme lî ve lehüm mâ-bi ve mâ-bi-him
ve mâte ekseranâ ğayzan bi-mâ-yecidü.
Eğer bana hased eden olursa ben onu levm etmem
Benden önce gelen fazîlet ehline de hased edildi
Bu hased bana ve o fazîlet ehline devâm eder gider
Ve birçoğumuz kendi kederinden ölür.
(277) Hâfız ibn Muhammed Nâsır, Muhammed ibn Abdullâh ibn Alî Hemedânî’den şöyle rivâyet eder: “İki kimse kavga edip İbn Şübrüme’nin meclisine gittiler. İbn Şübrüme [v.761] ikisinden birine emreyledi. İbn Şübrüme’nin emir haberi İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhe ulaşınca “Hatâ etmiş” diye cevâb verdi. Aleyhine hüküm verilmiş olan kişi, İmâm’a: “Bunu benim için yazıver” dedi. İmâm’ın yazdığı cevâb İbn Şübrüme’ye ulaşınca İbn Ebû Leylâ [693-765], Şübrüme’nin yanında idi. İmâm’ın yazılı cevâbını görünce ikisi de bu cevâbı İmâm’ın yazdığını bildiler ve çok çok güzel buldular; Vekî’e gittiler. İmâm’a bunun haberi gelince yukarıdaki beyti okudu.
(277) İmâm Ebû l-Ferec Şemsü’l Eimme Muhammed ibn Ahmed el-Mekkî, Muhammed ibn Hasen’den şöyle rivâyet eder: Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’ten İmâm-ı A‘zam’ı sordular. “İmâm gibi dünya belâlarına sabreden kimse var mıdır? Kadılığı kabûl et diye kamçı ile dayak atıldı, yine kabûl etmedi” dedi.
(278) Ebû Hüseyn Abdurrahim ibn Muhammed ibn Ahmed Isfahanî, İbrâhîm ibn Eşba’dan şöyle rivâyet eder: Fudayl bin Iyâz [v.802]’ın yanındaydım. Bir kim-se Fudayl’a: “Abdullâh ibn Mübârek [736-797] hacdan geldi” dedi. Fudayl: “O makam sahiplerinden olması benim de ümidimdir” dedi. O kimse, Fudayl’a: “Abdullâh, İmâm-ı A‘zam’a gider, ona sımsıkı bağlıdır” dedi. Fudayl: “Kendisinden daha fazîletli olduğunu bilmeseydi ona bağlanmazdı. Onun seçtiğini ben de seçerim” dedi. O kimse Fudayl’a: “Hâlbuki ben, senin, Hazret-i İmâm’a muhabbetinin olmadığını duymuştum” dedi. Fudayl bunu öğrenince oturup Allâh’tan istiğfâr etti. Âlimler böyle yapmaktan aslâ geri kalmazlar. Bu hususta İmâm’a kimse üstün gelemedi.
(278) Muâviye şöyle der: Miskin Şerîk [v.697] câhilliği ve hasedinden İmâm’a düşmanlık ederdi. Hâl-buki İmâm’ın sözüne itirâz etmeğe gücü yoktu.
(279) Ebû’l Becelî’nin rivâyetine göre: Bir gün İmâm-ı A‘zam bir sarhoşa rastladı. Sarhoş ayakta bevlediyordu. İmâm’a sövdü. İmâm: “Senin îmânına hükmettiğim için sövüp sayarsın. Bu benim cezâmdır, otur” dedi. İmâm’ın “Îmânına hükmettiğim için” de-mekten gâyesi şudur: Sarhoş küfür kelimesini söylese îmândan çıkmaz; zîrâ sarhoşluk rücû etmeğe delildir ya da şarap içmeği kendi isteği ile içmek gibidir. Büyük günahlar mü’min kulu îmândan çıkarmaz; ama mu‘tezile buna karşıdır; zîrâ onlara göre büyük günah işleyen mü’min îmândan çıkar.
(279) Ebû Necîb Sa‘îd ibn Abdullâh Mervezî, Aske-rî’den o da Sâbit ez-Zâhid’den şöyle rivâyet eder: “Ne zaman Sevrî bir mes’elede müşkili olsa: “Bunun cevâbını vermez, mutlaka bizim, kendisine hased etti-ğimiz kimse bunun cevâbını verir, derdi. Ondan sonra İmâm’ın talebelerinden zor olan mes’eleyi, “Bu mes’elede İmâm-ı A‘zam’ı kasdederek sizin Sâhibiniz ne dedi?” diye sorardı. Ondan sonra cevâbı ezberleyip fetvâsını buna göre verirdi.”

(279) Selâmî, Yûsuf ibn Hâlid’den şöyle rivâyet eder: “Osman el-Bettî267’nin meclisine devâm ediyor-duk. Kûfe’ye geldik, İmâm’ın meclisine katıldık. Deniz nerede, bir bardak su nerede; yani İmâm denizdir. İlim-de İmâm gibi hiçbir kimse daha görülmemiştir; ama hased edeni çoktu.”
(280) Ebû’l-Vefâ Sa‘îd ibn Muhammed el-Fakih eş-Şâfiî şöyle der: “Abdullâh Ubeyd er-Riyâhî sürekli İmâm’ı kötülerdi, dâimâ mâlâyâni sözler söylerdi. Bir gün evinde yangın çıktı, kaçıp kurtulmak için kapıyı aradı; fakat bulamadı. Eviyle birlikte yandı.” Bu satırla-rın yazarı Muhammed el-Kerderî: “Kırım şehrinde idim. Güvenilir bir âlimden duydum ki: Şerh-i Mesâbihi kitâb hâline getiren Alâaddin adıyla meşhûr olan İmâm-ı Zâhid’in çok güzel bir tefsîri de vardır. Bir gün medresede ibtilâ’i’ş-şey’i fi esnânihi’s-siyâm; oruçlunun dişleri arasında kalan şeyleri oruçlu yerse orucu bozulur mu? diye ders verirken İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhe göre eğer bu şey nohut büyüklüğünde olursa oruç bozulur diye anlatınca dersi dinleyerlerden birisi İmâm’ın dişleri böyle miydi diye mantıksız alaylı mîzâhî sözler söyledi. Bir iki gün geçtikten sonra o kimsenin bütün dişleri döküldü. Hâlbuki çok sağlam dişleri vardı” der.
(281) İmâm-ı Zerencerî şöyle der: “İbn Ebû Leylâ [693-765]’nın talebeleri İmâm-ı A‘zam’a düşmanlık besliyorlardı. Bir gün bir fahişeye İmâm’a zinâ ile iftirâ etmesi için rüşvet verdiler. O kadın İmâm’a gelip: “Ko-cam ölmek üzere lûtfedip bizzat bulunup kelime-i şahâdet ve tövbe telkin etsen diye kendisine yalvarınca Hazret-i İmâm o kadınla bir eve geldi, bir topluluğun oturmuş olduğunu gördü. Onlar İmâm’a: “Nâ-mahrem kadınla burada ne yapıyorsun?” dediler. İmâm’ı tutup İbn Ebû Leylâ’ya götürdüler. İbn Ebû Leylâ: “Bu gece kalsın, sabah herkes toplanınca sorgulansın” dedi. İmâm ile o kadını bir hücreye koydular. İmâm, Hakk Te‘âlâ’ya yönelip yalvardı. O kadın, İmâm’a: “Ey Müslümanların İmâmı, sana yaptığım hîleye tövbe ettim. İbn Ebû Leylâ’nın arkadaşları bana rüşvet verip bu çeşit işleri bana öğrettiler. Kurtulmak için bir hîle yap” dedi. Hazret-i İmâm, oğlu Hammâd’ın annesini çağırdı, an-nesi gelince Hammâd, annesinin elbisesini çıkarıp o kadına giydirdi. Kadın çıkıp gitti. Hammâd’ın annesi İmâm’ın yanında kaldı. Herkes çıkıp gidenin Hammâd’ın annesi olduğunu sandı. Sabah olunca mah-kemede bütün insanlar toplanınca İbn Ebû Leylâ “İmâm-ı A‘zam’ı mahkemeye getirin” dedi. Hazret-i İmâm-ı A‘zam, İbn Ebû Leylâ’nın meclisine varınca İbn Ebû Leylâ: “Helâl ve haram hakkında fetvâ verirsin ve böyle haram işler yaparsın” dedi. İmâm: “O dediğin kadın Hammâd’ın annesidir” dedi. Hammâd’ın annesi olduğuna erkek ve kadınlardan çok kimse şâhidlik etti-ler. İbn Ebû Leylâ’nın talebelerinin hîle ve aldatması boşa çıktı.268
(282) İmâm Nişâburî: “Fudayl ibn Mûsâ eş-Şeybânî’den: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam’a düşman olanlar niçin düşmanlık ediyor?” diye sordular. “Zîrâ Hazret-i İmâm-ı A‘zam gerekli olan şeylerin hepsini söyledi. Ona ihtiyâcı olanlardan onlara aslâ bir şey bırakmadı. O sebebden hased ederler, dedi” der.