Giriş

Giriş

(5) Tâbiî: Tâbiînin dünyaya gelişi Peygamber sal-la’llâhu aleyhi ve sellem zamanında olma şartına bağlı değildir. Bilâkis tâbiî, gerek sahâbeden hadîs rivâyet etsin gerek etmesin, sahâbeyi görendir; ama kesin olarak tâbiî sahâbeye Kıyâmet gününe dek uymuş olandır.
Hatîb-i Bağdâdî [1002-1071]2, tâbiî, sahâbe ile gö-rüşmüş olandır; sahâbe, Resûl salla’llâhu aleyhi ve sellem Hazretleri ile görüşmüş olandır, der; fakîhlerin ve usûlcülerin adlandırmasında da bu böyledir. Sa‘îd b. Müseyyeb, sahâbe olmak için bir yıl ya da iki yıl Pey-gamber salla’llâhu aleyhi ve sellem ile görüşmüş olmak ve iki kez gazâya çıkmak şarttır, der. Hadîs âlimlerinin katında bu şart değildir.Buhârî [809-869], sahâbe Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizi gören ya da kendileriyle görüşendir, der.
(6) Kavâti’in3 yazarı şöyle der: Muhaddisler, Pey-gamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden bir hadîs ya da bir kelime söyleyene ve belki bir kez görene bile sahâbe derler.
(6) Kitâbın yazarı şöyle rivâyet eder: İbn Salâh-ı Şâfiî’nin Ebû Zür‘a’dan rivâyetine göre, Ebû Zür‘a’ya “Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden kaç kişi hadîs rivâyet etmiştir” diye sorulmuş. Ebû Zür‘a: “Rivâyetçileri kim zabdetmiş ki! Vedâ haccında kırk bin kişi Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem ile berâber bulundu. Tebûk Seferi’nde yetmiş bin kişi yanındaydı” demiş. Ebû Zür‘a’ya, “Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden dört bin hadîs rivâyet edildiğini söylerler” diye sormuşlar. Ebû Zür‘a: “Bu sözü kim söylediyse Yüce Yaradan onun dişlerini kırsın. Bunlar zındıkların sözüdür. Onun hadîsi sayılır mı? Rûhlarını teslîm ettiklerinde yüz bin, kendisinden hadîs işitip rivâyet eyleyen de on dört bin sahâbe vardı” demiş.

(6) “Bunlar neredeydi?” diye sormuşlar; “Medîneliler, Mekkeliler, Araplar ve bunlar arasında olan Vedâ haccında da yanında hazır bulunanlar, kendi-lerini görüp O’ndan bir söz dinleyenlerdir” demiş.
(6) Ebû Zür‘a’nın sözü, sahâbe olmakta çok görüş-menin şart olmadığını açıkça gösteriyor; fakat muhad-disler, sahâbe olmakta görüşmenin şart olduğunun icmâ ile hükümsüz olduğunu söylediler; çünkü âlimler, Mekke’nin fethinde Müslüman olanların bazısı ve Cerîr b. Abdullâh el-Becelî radıyallâhu anh sahâbeden sayılır. Bununla birlikte ondan sonra gazâ olmadı. Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem bir yıl belki de yarım yıl yaşamadı. Bu işâret bile sahâbede görüşme şartının geçersiz olduğunu gösterir, derler. Nitekim Şu‘be’nin Enes b. Mâlik radıyallâhu anhe, senden başka sahâbe kalmış mıdır diye sorduğu söylenir. Bu söz sahâbe olmakta görmenin yeterli olduğunu, görüşmenin şart olmadığını gösterir.

(7) Gelelim tâbiîne: Bunun üzerine âlimlerin çoğu, tâbiîne sahâbeyle görüşmek şart değildir, bilâkis onları görmek yeterlidir, der.
(7) Bazıları, tâbiînin [628 Mart 13 Pazar günkü] Hudeybiye gazâsından sonra Müslüman olan Hâlid b. Velîd [584-642] ve Amr ibn As radıyallâhu anhümâ gibi sahâbeye dendiğini söylerler.
(7) Bazıları da, Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz zamanında bir topluluk vardı. Onlara muhadramûn denirdi ki tâbiîn onlardır. Müslim, Osmân, Nehdî, Süveyd ibn Gafle el-Kindî ve Amr ibn Meymûn radıyallâhu anhüm gibi yirmi kişidirler, der.
(7) Fakat Hâkim Ebû Abdullâh, bir bölük sahâbe zamanında tâbiînden sayılırdı, hiç kimse onları4 sahâbeden saymazdı, der. İbrâhim ibn Süveydî ibn Nehâî5 [v.714] ve Bekr ibn Abdullâh ibnü’l Eşbec, tâbiî olmakta sahâbeyi görmenin yeterli olup rivâyet eylemenin gerekli olmadığına bu sözler delildir, derler.
(7) İmâmımız radıyalla’llahu te‘âlâ anhin, sahâbelerden bazılarını gördüğü apaçıktır. İhtilâf sahâbeden rivâyette bulunmadığındadır.

(8) Öyleyse Ebû Hanîfe-i Kûfî radıyallâhu te‘âlâ anh şu âyetin ışığında tâbiîndendir: “…ve’llezine’ttebe‘ûhüm bi ihsânin, radıyallâhu anhüm ve radû anh ve e‘adde lehüm cennâtin tecrî min tahtihâ’l-enhâru hâlidîne fîhâ ebeden, zâlike’l-fevzü’l-‘azîm6 “…Allâh onlara (Muhâcir ve Ensâr’a) güzelce uyanlardan râzî olmuştur; onlar da Allâh’dan râzî olmuşlardır ve Allâh, onlar için altlarından ırmaklar akan içinde sonsuza dek kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş, budur.”
(9) Öyleyse İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh, mezhebleri ünlü olan öbür imâmlardan efdâldir O’nun mezhebi diğer mezheblerden üstün tutulur ve onlara tercîh edilir. Şöyle sorulabilir: İmâm-ı Mâlik radıyallâhu anh de sahâbeye erişmiş üstelik onlardan hadîs de rivâyet etmiş midir? Eriştiği yanlıştır. İbnü’s Salâh, İmâm-ı Mâlik radıyallâhu anh tâbiîni görenlerdendir, tâbiîne ulaşıp sahâbeye erişmemiştir, der. Sahâbeye ulaşmamasının bir zararı yoktur. Sonunda İmâm-ı Mâlik radıyallâhu anh tebe-i tâbiîn olmakla şereflenmiş olup selef-i sâlihîn olma fazîletinde İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh ile fazîlette ortak olmuştur. Bununla birlikte İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin üstünlüğünü ve önceliğini kabûl edip itirâf etmiştir. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin İmâm-ı Mâlik radıyallâhu anh üzerine önceliğinin anlatılması inşâallâh gelecektir.
(8) Buna karşılık İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin sahâbeyi gördüğü ve onlardan hadîs rivâyet ettiğinin delîli şudur: İmâm Ahmed ibn Muhammed ibn Ahmed el-Medmînî (Medmîne, Harizm civarında bir kaledir.) ve Tâcü’l-İslâm Abdülkerim ibn Muhammed es-Sem‘ânî ve Ebû’1-Mevalî ve Fadl ibn Sehl el-Halebî, İbn Dükeyn diye ünlü olan Ebû Nu‘aym Fadl ibn Ömer ibn Hammâd’dan rivâyet ederler. İbn Dükeyn7 de Ebû Talhâ Mevâli ibn Abdullâh et-Teymî’den rivâyet eder: İmâm radıyallâhu te‘âlâ anh 699’da dünyaya geldi.

(9) Vâkidî ve Sem‘ânî de İmâm Ebû Yûsuf [731-798]’tan böyle rivâyet eylediler.
(9) Sem‘ânî, Muzâhim ibn Zevâd’dan, 681’de dün-yaya geldi diye de rivâyet etmiştir; ama önceki rivâyet daha kuvvetli ve sağlamdır. Muhaddisler, İmâm-ı A‘zam radıyallâhu te‘âlâ anh zamanında sahâbeden dört kişinin hayatta olduğunda ittifâk etmişlerdir.
(9) O dört sahâbeden biri Hazret-i Peygamber sal-la’llâhu aleyhi ve sellemin hizmetkârı, Enes ibn Mâlik ibn Nadr8 ibn Zemaan ibn Zeyd ibn Hiram9 ibn Cündüb ibn Âmir ibn Ganem10 ibn Adiy ibn Ömer ibn Menat11 (ibn Adiy ibn Ömer) ibn Mâlik ibn Neccâr el-Ensârî el-Hazrecî’dir. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, Medîne’ye hicret buyurduklarında [622] Enes radıyallâhu anh on yaşındaydı. Kimilerine göre dokuz yaşındaydı. On yıl Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selleme hizmet etti. Hazret-i Ömer [634-644] radıyallâhu te‘âlâ anh hilâfetinde halka fıkıh öğretmek için Basra’ya göçüp orada sahâbeden en son irtihâl eden Hazret-i Enes radıyallâhu anhdir. Hicrî 91 [709] bazılarına göre Hicrî 93 [711]’de irtihâl etmişlerdir. Allâh rûhunu şâd eylesin ve kabrini nûrlandırsın. Azîz ömürleri yüz üç ya da doksan dokuz senedir.
(9) İbn Abdülberr rivâyet eyledi ki: Yüz çocuğu dünyaya geldi bazıları “Seksen çocuğu oldu” derler. Bunlardan ikisi kız idi. Anlatılır ki: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh Enes hazretleri irtihâl ettiğinde on üç veyâhud on bir yaşında olmaları gerekir. Ve Hazret-i İmâm yirmi def‘adan fazla Basra’ya gidip gâh bir yıl ve gâh iki yıl orada ikâmet edip bid‘at ehli ile münâzara eylediği ileride anlatılacaktır.
(9) Ama Seyyidü’l-huffâz Şehrdâr ibn Şuriye ed-Deylemî ve Burhânü’l-İslâm el-Gaznevî12 sahih isnâdla Hazret-i İmâm-ı A‘zam’dan şöyle rivâyet eylediler. Hazret-i İmâm-ı A‘zam, Hazret-i Enes radıyallâhu anhden, o da Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden işittim ki: “Her kim gönülden Allâh’dan başka ilâh yoktur derse cennete girer. Allâhü Te‘âlâ’ya gerçek tevekkülle tevekkül ederseniz kuşların rızıklandığı gibi siz de rızıklanırsınız. Onlar sabah aç kalkarlar, gece tok yatarlar”13 buyurdular.

(10) Cennete girmek iki türlü olur: Biri irfân sâhiblerinin girmesi gibi önce girmektir. Bu şekilde girmek murâd ediliyorsa Allâhü te‘âlâ ve tebâreke’nin haram kıldığı şeylerden sakınmak gerekir. Bir rivâyette Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin bu hadîsin sonunda şöyle buyurduğu bildirilir: “ve ihlâsu ‘an yahcerahu ‘an mehârimi’llahi te‘âlâ fî cevâbi men kâle mâ ihlâsuhu yâ Resûla’llâh? Ve ‘İhlâs nedir yâ Resûlallâh?’ sorusuna Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem cevâbında ‘İhlâs Allâh’ın haram ettiklerinden alıkoyan şeydir’ buyurdular.” Nitekim Resûlullâh sallâllâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki: “hümü’llezîne lâ-yerkûne velâ yestarikûne velâ yukevvûne ve lâ yaktuvûne ve ‘alâ Rabbihim yetevekkelûne, Sâbıkûn onlardır ki: Kendilerine ve başkalarına zarar vermezler ve onlara yük olmazlar. Ve Bârî Te‘âlâ’ya tevekkül eylerler.” Tevekkül, Allâh’dan gelen kazâya nefsin râzî olmasıdır. Bir musîbet veyâ mala gelen zarar karşısında üzülmemek, ızdırâb duymamaktır. Ve zarar ve ziyâna sebeb olan şeylere meyletmek de tevekküle mâni‘dir. Bu sebeblerle meşgûl olmamak gerekir.
Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin “Allâh’a tevekkül ederseniz” diye buyurmalarından murâd, “Bir yararın olmamasından ya da bir zararın dokunmama-sından üzünç ve sevinç duymayan kuşların sıfatıyla sıfatlanınız” dediği tevekküldür. Ezel-i âzâlde size ayrı-lan nasîbe ulaşıp vazgeçmemeniz ya da başlamamanız bu çeşit bir tevekküldür. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem bu tevekkülü isteyip bizi teşvîk etmiş ve ‘Allâh’a tevekkül ederseniz’ buyurmuşlardır.

(11) Tevekkülün izin verilmiş; fakat teşvîk edilmemiş olan çeşidi şudur: Zarar ve âfetleri def‘etmek için olan tevekkül, bu da eksik tevekküldür. Amr ibn Ümeyyeti’d Damrî, Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selleme: “ursilü na‘katu14 ve etevekkelü an ukayyidu ve etevekkelü15, bel kayyıd vetevekkel? Devemi serbest bırakıp tevekkül mü edeyim, yoksa bağlayayımda mı tevekkül edeyim?” dedi. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem “Ayağını bağla ve tevekkül et” diye buyurdular. Amr radıyallâhu anhin bunu sormadaki maksadı, devesini yitirmekteki korkusuydu, kazâ (olgu) ve kadere (alın yazısına) teslîm olmak değildi. Bundan dolayı Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem tevekkülün ikinci kısmıyla cevâb vermişlerdir. Zîrâ Amr radıyallâhu anhin fikir sorması bu konudaydı. Danışılan güvenilendir.16 Kâb ibn Mâlik radıyallâhu anh, Tebûk Seferi’ne katılamadığından “Bütün malımdan vazgeçmem tevbem için gerekli midir?”17 diye sordu. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem “Malının bir kısmını kendine ayır.”18 buyurdular.
(11) Fakat Hazret-i Bilâl radıyallâhu anhe: “Ey Bilâl, elindekini dağıt, yoksulluk bakımından Arş’tan yana korkun olmasın.”19 buyurdular.
(11) Bir def‘asında da Hazret-i Bilâl radıyallâhu anh, Hazret-i Peygamber salla’llâhu te‘âlâ aleyhi ve sellem için hurma saklamıştı. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem “Başkasının nasîbini elinden almakla cehenneme girmekten korkmuyor musun?” buyurdular; çünkü Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin tevekkülü tamdı. Gönlü Allâh katındaki nesneyle yetinip canının isteğine yüz vermezdi. Hazret-i Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu te‘âlâ anh de bu tevekküle yöneldi. Bir ke-resinde “Tabib getirelim?!” diye teklîf ettiklerinde “Be-ni tabib hasta eyledi” demişlerdi.
İbrâhim Halîlullâh aleyhi’s-selâm da bu tevekküle işâret eyledi ki: “ve izâ meridtü fehüve yeşfîn20 Hasta-landığım zaman O bana şifâ verendir.” Amma Hazret-i Resûl aleyhi’s salâtü ve’s selâma Lebid ibn A‘sam sihir yaptığında Muavvizeteyn sûrelerini okuyarak, ümmetine sebebe sarılmanın câiz olduğunu ta‘lîm eylediler. Veyâhud bildirdiler ki Allâhü Te‘âlâ’nın takdîri efsûna müsâade etmektir ve bu takdîre itaat etmek için böyle yaptılar. Yoksa sebebe sarılmakla meşgûl olmak değil-dir. Sa‘d ibn Rebîa’yı Peygamber aleyhi’s salâtü ve’s selâm, ok demiri ile dağladı. Ve Peygamber aleyhi’s salâtü ve’s selâm her vakit tedâviyle meşgûl olur muydu diye sorulursa suâlin cevâbı işte budur.

(12) Bazı âlimler şöyle rivâyet eder: Mûsâ aleyhi’s-selâm hastalandı. Hastalığının ilâcını söylediler. “İlâç almamak daha hoşuma gidiyor. İlâç almadan da Allâh beni iyileştirir” diye cevâb verdi. Hastalığı arttı. Hakk Te‘âlâ, “İzzetim ve Celâlim hakkı için ilâç almazsan seni iyileştirmem, sen Benim hikmetimi boşa çıkarmak mı istiyorsun?” diye vahyetti.
(12) Söz tedâvîden açılmışken tedâvîdeki yolları an-latalım. Hasan bin Ziyâd’ın mezhebine göre tedâvî ol-mağa müsâade edilmemiştir; çünkü tevekkülü engeller. Bununla birlikte Hakk Te‘âlâ, “..ve ‘alâ’llâhi fe-tevekkelû in küntüm mü’minîne21 Eğer Mü’minler iseniz Allâh’a tevekkül edin” buyurmuştur.
(12) Ebû’d-Derdâ22 radıyallâhu anhden rivâyet edi-lir ki: Kendilerine hastalığının sebebi nedir diye sor-duklarında “Günahımdandır” diye cevâb verdiler. Tek-rar “Ne istersin?” dediklerinde ise “Bâri Te‘âlâ’nın mağfiretini dilerim” demiştir. “Tabib getirelim mi?” dediklerinde “Beni tabibim hasta eyledi?” diye cevâb vermiştir.
(12) Ebû Zerr radıyallâhu anhin gözleri ağrıdığında, “İlâç kullansan ya!” dediler. “Gözümden başka bir şeyle meşgûlüm” dedi. “Gözünün iyi olması için Allâhü Te‘âlâ’ya yalvarsana!” dediler. “Gözümden daha önemli dileğim var” dedi.
(12) Rebîa ibn Huseym’e felç geldi. “Tedâvî olsanı-za!” dediler. Dedi ki: “Çâre istedim; ama Ad ve Semûd halkını aklıma getirdim. Onların içinde tabibler çoktu; buna rağmen hepsi helâk oldular. Yine de bizim mez-hebimizde ilâca izin verilmiştir; fakat bu hoş karşılan-mamıştır” dedi.

(13) Bu mes’ele incelendiğinde ortaya şu çıkar: Bi-rincisi açlık susuzluk gibi hastalıkları kesin gideren su ve ekmek gibi devâyı elden bırakmak haramdır. Tevekkül, gücü varken yemeği içmeği bırakmağa demezler; çünkü insan bunları terk edip ölse kendisini öldüren gibi günahkâr olur. Bazı öğrenciler, kendisini öldürenin günahkâr olmadığını; çünkü aklı başından gitmeden insanın kendisini öldüremeyeceğini bir kitâbda gördük-lerini dile getirdiler. Tâbiî deli yükümlü değildir; fakat bu söz de düşünülmelidir; çünkü bu görüş hadîs-i şerîfe muhâliftir.
(13) Biri mevhumdur: Yani devâsı pek mümkün ol-mayan yanık, zehirlenme, büyülenme gibi hastalıklardır ki bunlar terk edilir. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem önceki sayfalarda tevekkül edenleri vasıflandır-mıştı. Dağlamak, kan almak kesin sebeplerden midir, diye sorulursa cevâbı: Kesin sebeblerden olsaydı bütün şehirler bu hastalıklardan kurtulamazdı. Belki bunlar Türk, Arap ve Hint göreneklerinden kaynaklanmıştır, duâ da tedâvi için bunlar gibi bir sebebe sarılma şeklidir. İmrân bin Hasin’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Hasta olduğunda kendisini dağladılar. Dağlanmadan önce nûr görürdüm ve sesler işitirdim. Melekler bana selâm verirlerdi. Dağlanır dağlanmaz hepsi benden uzaklaştı. Bu hâllerin hepsini kaybettim” dedi. Tevbe etti ve Hakk Te‘âlâ eski kerâmetlerini yeniden ihsân etti.
(13) Sebeblerin üçüncüsü: İlâç almak, müsil ilâcı içmek, kan aldırmak, sıcağa karşı soğukla soğuğa karşı sıcakla karşı koymak gibi devâsı mümkün olan hasta-lıkların tedâvîsine sarılmaktır. Bu zikredilen sebeblere bağlanmak tevekküle engel değildir; bunlar hastayı boşa çıkarmadığı gibi yapılmadığında hastaya zarar da vermez; fakat terk edildiğinde kesin sebeb gibi terk edilmesi yasaktır. Yasak olmadığından yapılması buy-rulmamıştır; fakat ölse iyileştireceği muhtemel ilâcı kullanmadığından günahkâr olmaz; ama kullanırsa bi-lâkis isâbetli olur. Ancak tevekkülün ikinci kısmına zıt düşmez; çünkü meşhûr hadîs-i şerîfte: “Ümmetime kan aldırmağı tavsiye etmeyen hiçbir melek topluluğuyla karşılaşmadım”23 buyurulur. Hazret-i İmâm’dan rivâyet olunan hadîs burada bitti.

(14) Hazret-i İmâm zamanında hayatta olan dört sahâbenin ikincisi: Ebû İbrâhîm’den Muhammed ve Ebû Muâviye şöyle rivâyet eder: Abdullâh ibn Ebû Evfâ ibn Alkame ibn Kays ibn Hâlid ibn Hâris ibn Ebû Useyd ibn Rifaa ibn Sâlebe ibn Havâzin ibn Eslemü’l Eslem’dir. Hudeybiye [628 Mart 13 Pazar] musâlahasında ve Hayber [629] gazvesinde bulunmuş-tur. Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem dâr-ı bekâyı teşrîf eylediklerinde Medîne-i Münevve-re’deydi. Ondan sonra Kûfe’ye gitti ve orada irtihâl eyledi. İrtihâllerinde iki gözü görmüyordu. İrtihâl tarihi h. 86 (705) ya da h. 87 (706)’dır. Bu sahâbe irtihâl etti-ğinde Hazret-i İmâm, çoğuna göre altı yedi yaşların-daydı; ama kimilerine göre ise yirmi dört ya da yirmi beş yaşında idiler. Bu iki söze göre de İmâm’ın sahâbeden rivâyeti sahîhdir. Bazı rivâyetlerde bu apa-çıktır.
(14) Çoğunun rivâyetinde İbn Salâh, Mûsâ ibn Hârûn’dan şöyle rivâyet eyledi: Sığır ile eşeği birbirin-den ayırt edebilen küçük çocuğun hadîs dinlemesi ve onu nakletmesi câizdir. İbn Salâh, muhaddislerin hadîs dinlemek için bir çocuğun beş yaşında olmasının yeterli olduğunda ittifâk ettiklerini nakleder; ama önce çocu-ğun hâli gözden geçirilir. Bu çocuk söyleneni anlamağa, soru sormağa ve cevâb vermeğe muktedîr; zeki ve kavrayışlı ise hadîs dinlemesi câizdir, böyle değilse değil beş yaşında, elli yaşında bile olsa hadîs dinlemesi câiz değildir.

(15) İbrâhîm ibn Sa‘îd el-Cevherî’den rivâyet edil-miştir ki: “Halîfe Me’mûn [813-833]’a getirilen dört yaşında bir oğlancık gördüm. Kur’ân-ı Kerîm’i baştan sona okumuştur; ama “r”yı “y” gibi söyler, ne zaman karnı acıksa ağlardı.”
(15) Kadı Abdullâh b. Muhammed el-Isfahânî dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm’i beş yaşındayken ezberledim ve beni Ebû Bekir ibn Mukrî huzûruna götürüldüğümde ise dört yaşındaydım. Orada bulunanların bazıları: “Buna hadîs dinlettirmeyin; çünkü küçüktür” dediler. İbn Mukrî bana “Kâfirun sûresini oku” dedi. Okudum. “Tekvîr sûresini oku” dedi. Okudum. Bulunanlardan biri, “Mürselât sûresini oku” dedi. Okudum. Yanlışım çıkmadı. İbn Mukrî: “Buna hadîs öğretin, mes‘ûliyeti bana âiddir” dedi. Öyleyse Hazret-i İmâm’ın İbn Ebû Evfâ radıyallâhu te‘âlâ anhden hadîs dinlediği ve rivâyet ettiği inkâr edilemez.
(15) Seyyidü’l-huffâz ed-Deylemî, Hazret-i İmâm’dan rivâyet eyledi ki: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh Abdullâh ibn Ebû Evfâ radıyallâhu anhden, o da Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden şöyle işittim der: “hubbuke’ş-şey’ü yu‘mâ ve yusimmû ve’d dâllü ale’l hayri ke-fâilihî24 ve’d dâllü ale’ş-şey’i ke-mislihî25 ve inna’llâhe yuhibbu iğâsete’l lehfâne. Bir kimseyi sevmen onun kusûrlarını (ayıbını) görmene ve duymana mâni olur. Hayra delâlet eden, hayır işleyen gibidir. Bir şeye delâlet eden o şeyi işleyen gibidir; bu, ister hayır olsun ister şerr. Zulme (haksızlığa) uğra-yanlara yardım edenlere Allâhü Te‘âlâ muhabbet eder.”
(15) O dört sahâbeden üçüncüsü: Sehl ibn Sa‘di’s-Sa‘îd ibn Mâlik ibn Hâlid ibn Sa‘lebe ibn Hâdise ibn Amr ibn Hazrec el-Ensârî radıyallâhu anhdir. Adı Hazen26 idi. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem adını Sehl27 koydu; çünkü kötü adı iyisiyle değiştirmek ve iyiye yormak yüce ahlâkları idi. Peygamber sal-la’llâhu aleyhi ve sellem Medîne-i Münevvere’yi teşrîf buyurduklarında Sehl’in yaşı on beşti [622]. İrtihâllerinde ise doksan bir yaşındaydı [698]. Bazılarına göre seksen sekiz yaşındaydı. Kendileri Medîne’de irtihâl eden sahâbelerin en sonuncusudur.

(16) Hazret-i İmâm’ın ulaştığı dördüncü sahâbe: Ebû Tufeyl Âmir ibn Vâsile ibn Abdullâh ibn Umeyr ibn Câbir ibn Sa‘d ibn Leys el-Kinânî’dir. Hazret-i Pey-gamber salla’llâhu aleyhi ve sellem dâr-ı bekâyı teşrîf ettiklerinde Âmir sekiz yaşındaydı. Hicrî 102 [720] senesinde Mekke’de irtihâl eylediler. Bütün dünyada sahâbeden en son irtihâl eden yüz yaşındaki Âmir’dir. Muhaddislerin görüş birliğiyle ondan sonra sahâbe kalmamıştır. Sonuçta Hazret-i İmâm’ın bu dört sahâbenin zamanına eriştiğinde ittifâk vardır; fakat hi-kâye ve fıkıh kitâblarında söylendiğine göre Abdullâh ibn Hâris ibn Abdullâh ibn Ma‘di’l-Kerb ibn Amr ibn Zübeyd Mısır’da irtihâl eyledi. Hazret-i İmâm, hicrî 85 [704]’te altı yedi sekiz yaşlarında idi. O zamanda Haz-ret-i İmâm’ın yaşı beş ile sekiz arasındaydı. Bağdâdlı kadıu’l kudât Ebû Mansûr ibn Muhammed ibn Hüseyin ibn Muhammed, Ebû’l- Hilâl ibn Ulâ’dan, o da Hazret-i İmâm’dan şöyle rivâyet eder: Babam beni boynuna alıp Abdullâh ibn Hâris’in huzûruna götürdü. Abdullâh ibn Hâris babama ne istediğini sordu. Babam: “Oğluma hadîs rivâyet et.” dedi. Abdullâh:
“Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin ‘Eziyet görene yardım etmek her Müslümana farzdır’ dediğini duydum” dedi.
(16) Yine şöyle söylediklerini duydum: Kim Allâhü Te‘âlâ’nın dîninde fıkıh bilgisini öğrense Hakk Te‘âlâ onun ihtiyâcını karşılar ve hiç düşünmediği yerden rız-kını verir. Şu kesinlikle bilinmelidir ki: Dünyada halktan kopmadıkça fakih olunmaz; çünkü fıkıh ilminin üç şartı vardır:
1. Okumak,
2. Okuduğunu anlamak ve öğrenmek,
3. Öğrendiği ile amel etmektir.
(17) Yine menkîbelerde geçer: Vâsile ibn Eskâ ibn Abdullâhi’l-Izzî ibn Gaberet ibn Sa‘d ibn Leys ibn Bekr ibn Abdu Menat ibn Alî ibn Kinâne el-Leys’i gördü: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem “Ceyşü’l Usre= Güçlük Ordusu”28 hazırlığı yaparken Vâsile Müslüman oldu. Üç yıl Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selleme hizmet etmiştir ve Suffa ashâbındandır. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden sonra Basra’ya gidip oradan Şam’a geldi. Şam’dan beş buçuk kilometre uzaktaki Balat’ta29 oturdu. Ondan sonra h. 85-86 [704-705] yılında Kudüs-ü Şerîfi teşrîf ettiler. İmâm hazret-leri Vâsile’den, O da Hazret-i Resûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellemden şöyle işittiğini rivâyet eder: “Hiçbir kimse Allâhü Te‘âla’ya beş vakit namazdan başka bir amelle yakın olacağını ummasın.” Meymûne radıyallâhu anhâ vâlidemiz ki Hazret-i Resûl salla’llâhu aleyhi ve sellemin zevcât-ı tâhirelerinden idi. O da Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden: “Kulum farzlarımı edâ etmekten başka hiçbir şeyle bana daha yakın olamaz” hadîsini rivâyet etmişlerdir.

(17) Bunun için Hazret-i İmâm: “Farz hac, nâfile hacdan efdaldir” diye buyurmuşlardır. Yine hadîslerde rivâyet edilenlere göre, “Farzlarda olan eksiklikler Kıyâmet gününde nâfilelerle giderilir”30 buyurmuşlar-dır.
(18) Yine âlimlerden rivâyet edilmiştir ki: “Farzların esâs olup nâfilelerin de ona bağlı olduğunda şübhe yok-tur. Farz (asl) ile ibâdet etmek ve Allâh’a yaklaşmak, nâfile (bağlı olan) ile yaklaşmaktan üstündür.” Fakat bazı muhaddisler: “İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh bu geçen üç sahâbeyi görmedi” derler. Ancak menâkıb sâhibleri, mesnedle ifâde eylediler ki Hazret-i İmâm sahâbeyi görmedi ise de onlardan hadîs naklettiği için onları görmüş gibidir; onları görmüştür demek câizdir; çünkü onlardan hadîs nakletmiştir.
Bazıları İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin az rivâyette bulunduğunu ileri sürerler. Hâlbuki Hazret-i İmâm rivâyet yerine hadîsten hüküm çıkarmakla meşgûl olmuşlardır. Tıpkı, Hazret-i Ebû Bekir ve Ömer radıyallâhu anhümânın en başta gelen iki büyük sahâbenin de daha husûsî vazîfeleri olduğundan ve Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem Efen-dimizin yeryüzündeki vezirleri oldukları için hadîs rivâyetiyle az meşgûl olmaları gibi.

(18) Yine İmâm radıyallâhu anhin Ma‘kil ibn Yesâr ibn Mu‘abber31 ibn Hurak ibn Lâ’i gördüğü söylenmiş-tir.
(18) Menâkıbda şöyle söylenmiştir: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh Ma‘kil’den, o da Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden şöyle işittiğini bildirdi: “Mü’min olan kişinin üç alâmeti vardır. O; konuştuğunda doğru-yu söyler, va‘dine sâdıktır ve emâneti sâhibine verir. Münâfık olan kişinin ise üç alâmeti vardır. O ise; ko-nuştuğunda yalan söyler, va‘dde bulunsa va‘dinde dur-maz ve emânete hıyânet eder.”32
Hadîste üç mes’ele vardır diye sorulursa:
Birinci mes’ele; Ma‘kil radıyallâhu anh Basra’da oturmuştur. Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden sonra h. 67 [686] ya da h. 77 [696] yılında Ziyâd ibn Abdullâh ya da Mu‘âviye zamanında Bas-ra’da irtihâl etmiştir. Hazret-i İmâm’ın doğumları ise h. 80 [699]’daydı. Buna göre; Ma‘kil radıyallâhu anhin irtihâlî, Hazret-i İmâm’ın doğumlarından öncedir ve onu görmüş olması doğru olmaz.

(19) İkinci mes’ele; Ehl-i Sünnet itikâdına göre ina-narak işlemedikçe ne denli büyük günah işlenirse işlen-sin kâfir olunmayacağıdır.
(19) Üçüncü mes’ele de şudur: Hazret-i Yûsuf aley-hi’s-selâm’ın kardeşleri sözlerinde durmadılar, yalan söylediler. Hazret-i Yûsuf aleyhi’s-selâm kardeşlerine babaları Ya‘kûb aleyhi’s-selâm tarafından emânet ve-rilmişken hıyânet ettiler, buna rağmen onlar münâfık değildir, belki içlerinden peygamber bile olanlar vardır, bilmiyoruz? Öyleyse bu hadîs, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikâdına muhâlif görünüyor demektir.
(19) Birinci mes’eleye cevâb şudur: Bir rivâyete göre Hazret-i İmâm’ın doğumları h. 61 [680] olduğuna göre hadîs dinlediğinde altı yaşında olmalıdır. İkinci mes’eleye cevâb şudur: Bu hadîsle istenilen, Müslü-manları bu üç günâhı alışkanlık durumuna getirmekten alıkoymak ve korkutmaktır; çünkü bunlar alışkanlık olursa kişiyi münâfıklığa götürür. Yine bir cevâb da şudur: Üç haslet münâfıkların hasletidir. Bu günahı işleyen münâfıklara benzer. Bundan dolayı o kişiye münâfık denmez. Nitekim Hakk Te‘âlâ kim haccetmese yerine ve men kefera33 kim küfrederse diye buyurmuş-tur.

(22) Yine rivâyet olundu ki: Hazret-i İmâm, Câbir ibn Abdullâh ibn Amr ibn Hiram ibn Sa‘lebe ibn Hiram ibn Ka‘b ibn Ganem ibn Ka‘b ibn Selime el-Ensârî’yi gördü. Câbir radıyallâhu anhden şu hadîsi rivâyet etti-ğini söyledi: “Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selleme, kim bize emir olursa sözünü dinleyeceğimize, ona itaat edeceğimize, kusûrunu gördüğümüzde ona nasihat ede-ceğimize ve onu dâimâ hayır yoluna kılavuzlayacağı-mıza ahd eyledik; çünkü imâmın (emîrin) bozulması, ona tâbi olanların bozulması demektir.”34 Bunun ma‘nâsı şu demektir; Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selleme itaat ederiz, onun sözünü dinleriz ve bize emîr olan her Müslümana nasihat ederiz.
(22) Yine Sadru’1-Eimme-i Mekkî35, Seyyidü’1-Huffaz ed-Deylemî ve Burhânü’1-İslâm el-Gaznevî36 şöyle anlattılar: İmâm radıyallâhu anh, Abdullâh ibn Enis ibn Hiram ibn Es‘ad ibn Hiram ibn Habib ibn Mâlik ibn Ganem ibn Ka‘b ibn Teym ibn Nufâse ibn Uban’a erişti.
(23) Dâvûd-ı Tayâlîsî’nin menâkıbında, rivâyet edil-diğine göre o şöyle der: Hazret-i İmâm radıyallâhu anhden işittim ki: Abdullâh ibn Enis h. 94 [712]’de Kûfe’yi teşrîf etti ve ben on dört yaşımda idim. Pey-gamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden: “Bir kimseyi sevmek, (insanın) gözünü kör, kulağını sağır eder” diye buyurduklarını işittim dediler.

(24) Seyyidü’1-Huffaz Deylemî, İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin Âişe binti Acred’i gördüğünü ve Haz-ret-i İmâm’ın Âişe binti Acred’den Peygamber sal-la’llâhu aleyhi ve sellemin “Çekirge Allâhü Te‘âlâ’nın sayısı çok olan askeridir. Onu ne helâl ne de haram etmiştir”37 hadîsini işittiğini rivâyet ediyor. İyi bil ki bu hadîs Müslim’in el-Câmi‘u’s-Sahîh’inde zikredil-mektedir.
Abdullâh ibn Ebû Evfâ radıyallâhu anh şöyle rivâyet eder: “Bir keresinde Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem ile gazâya gittik ve çekirge yer idik.” Ne zaman başı koparılsa ittifâk ile yenilmesi helâl olur; çünkü bir hayvanı boğazlamak hükmündedir. İhtilâf, onu yemeğe ihtiyaç olup olmadığındadır. Âlimlerin ekseriyetine göre çekirge ihtiyaç değildir, fakat hükmü balık gibidir. İmâm-ı Mâlik radıyallâhu anhe göre gerekli sebeb: Ba-şını, ayağını ya da kanadını kesmek ya da ateşte pişir-mek sûretiyle yenilebilir. Sa‘îd ibn Müseyyeb ise can-lıyken yakalanıp öldürülen dışında çekirgenin ölmüşünü yemeği mekrûh görür.
(24) Dârekutnî [v.995], İbn Ömer radıyallâhu anhümâdan Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin: “İki ölü helâldir: Biri balık, diğeri çekirgedir” diye bu-yurduğunu rivâyet eder.
(24) İbn Mâce isnâdıyla, Enes radıyallâhu anhden rivâyet edilmiştir ki: Enes radıyallâhu anh, “Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin hanımlarının birbirlerine armağan olarak çekirge gönderdiklerini”38 rivâyet etti. Hazret-i Ömer radıyallâhu anhden rivâyet edilmiştir ki: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem: “Allâhü Te‘âlâ bin çeşit canlı yarattı. Bunların altı yüzü suda, dört yüzü karadadır. Bu canlıların ilk ortadan kalkanı çekirgedir. Çekirge ortadan kalktıktan sonra kalan ümmetler de birbiri ardınca ortadan kalkar” buyurdular.
(24) Hakîm-i Tirmizî buyurdu ki: Hazret-i Âdem Peygamberden arta kalan çamurdan yaratıldığı için Âdem aleyhi’s-selâmdan sonra ilk ortadan kalkacak canlı çekirgedir. Bütün canlılar insanoğlu için yaratıldı-ğından, insanoğlu ortadan kalktıktan sonra bütün yara-tıklar ortadan kalkar. Allâhü Te‘âlâ, “hüve’llezî halaka leküm mâ fi’l-ardi cemî‘an39 Yeryüzündekilerin hepsini sizin için O, yaratmıştır” buyurmuştur. Çekirge bir yere zarar verirse çekirgenin öldürülüp öldürülmemesi mevzûunda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Bazıları: “Çekirge Allâhü Te‘âlâ’nın yaratıklarından büyük bir topluluktur. Allâhü Te‘âlâ’nın rızkını yerler, bununla birlikte mükellef değillerdir. Onları öldürmek câiz değildir” demişlerdir. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem: “Allâh’ın büyük ordusu olan çekirgeyi öldürmeyin” buyurmuşlardır; fakat âlimlerin ekserîsi bunun üzerine, “Müslümanlara zarar verdiği için öldürmek câizdir, Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem bir Müslümana zarar verenin öldürülmesine izin verirlerdi” demişlerdir. Yine âlimlerin hepsi yılanların ve akreplerin öldürül-mesinde ittifâk etmişlerdir. İbn Mâce, Hazret-i Câbir ve Enes radıyallâhu anhümâdan Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem çekirge üzerine bedduâ ederken: “Allâhümme’hlik kibârahu va’ktül sığârahu va’fsid beydâhu va’kta‘ dâbirahu ve hüz bi-efvâhihâ ‘an me‘ayişinâ ve erzâkınâ inneke semi‘u’d-du‘âi40 Allâhım, büyüklerini öldür, küçüklerini gebert, yumur-talarını boz, kökünü kes, ağızlarını dirliklerimizden rızıklarımızdan tutup bağla. Şübhesiz sen duâyı işiten-sin” buyurduklarını rivâyet etmişlerdir. Sözün kısası, muhaddislerden bir topluluk İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin sahâbeyle görüştüğünü kabûl etmemişlerdir; fakat İmâm’ın talebeleri sağlam delillerle aksine İmâm’ın sahâbe ile görüştüklerini isbât eylemişlerdir. İmâm’ın talebeleri, İmâm’ın her hâlini bilip O’nun adâletli ve ilim sâhibi olduğuna ittifâk etmeleri, O’nun sahâbeyi görmediğini ileri sürenlerden daha kabûle şâyândır. Hazret-i İmâm radıyallâhu anhin sahâbeden dinlediği hadîslerin toplamı elliye yakındır. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin söylediği sözler şunu gösterir: “Hâlık Te‘âlâ’dan, Hazret-i Resûl salla’llâhu aleyhi ve sellemden ve sahâbeden bize her ne erişti ise hepsi ba-şımız gözümüz üzerinedir. Bu erişme şekli tâbiîn vâsıtasıyla olsa da böyledir.” Hazret-i İmâm’ın tâbiîn için “Onlar insansa, biz de insanız” buyurmalarının izâhı şudur: Hazret-i İmâm’ın kendileri de tâbiîndendir. Tâbiîn ictihâd ediyorsa ben de ictihâd edebilirim. Artık bu açıklamadan sonra Hazret-i İmâm’ın mezhebinin bütün mezheblerden önde olduğu âşikârdır. Yine mez-hebinin, öbür mezheblerden öncelikli olduğunun bir delîli de: İmâm-ı Zâhid Muhammed ibn İshâk es-Sirâcî el-Harezmî, Ebû Hüreyre radıyallâhu anhden ve o da Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden şöyle rivâyet etmişlerdir: “Ümmetimden bir adam gelecek kendisine Ebû Hanîfe denecek Kıyâmet günü o ümmetimin lambasıdır, ümmetimin lambasıdır, ümmetimin lambasıdır.”
(26) Yine İbban ibn Ebû Ayyaş, Enes radıyallâhu anhden, o da Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden rivâyet etmiştir ki: “Nu‘man ibn Sâbit denilen ve kün-yesi Ebû Hanîfe olan biri, Allâhü Te‘âlâ’nın dînini ve benim sünnetimi diriltecektir.”

(28) İmâm-ı Basrî Ebî Lühey’a’dan ve o da Pey-gamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden şöyle rivâyet etmiştir: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem Hazret-i İmâm’ı daha doğmadan O’nu ümmetin lambası, Allâh’ın buyruğunun dirilticisi ve sâbık olmak üzere üç sıfatla vasıflandırdılar. Bu üç sıfatın her biri tercîhte yeterlidir. İlk sıfatla vasıflandırmak geçersizdir, diye itiraz edilirse: Hakk Teâlâ Kelâm-ı mecîd’de Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemi “Sirâcü Münîr” yani aydınlatan lamba diye niteledi. Nitekim “ve dâ‘iyen ilâ’llâhi bi-iznihî ve sirâcen münîren41 Allâh’ın izniyle Allâh’a çağıran ve nûr saçan bir lamba” denilmiştir. İmâmımız yine lamba ile vasıflandırılırsa Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selleme denk olması gerekir diyen-lere cevâb şudur: Hakk Teâlâ, Hazret-i Âdem ve Haz-ret-i Dâvûd aleyhimâ’s selâma halîfe demiştir. Nitekim Yüce Allâh Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur: “yâ Dâvûde innâ ce‘alnâke halîfeten fi’l-‘ardi42 Ey Dâvûd, biz seni yeryüzünde bir halîfe kıldık; ve innî câ‘ilun fi’l-‘ardi halîfeten43 Ve yeryüzünde bir halîfe yapacağım.” Yine İmâm-ı A‘zam’a halîfe dedi. Halîfe demekte eşitlik gerekmez. Yine söz birliği ile Mü’min yıldızdan, yıldız da güneşten üstündür; çünkü Hakk Te‘âlâ Kur’ân-ı Kerîm’de güneşe ışık44 dedi. Mü’min ile gü-neş arasında denklik mi oldu? Bir cevâb da budur: Bir âlim ve Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem aynı sıfatta birlikte iseler bu, her şeyde denk oldukları ma‘nâsına gelmez ki. Bir cevâb da şudur: Her ne denli Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem ve İmâm radıyallâhu anh lamba olsalar da, Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem, rûhların, melekler âleminin ve ümmetin kısacası bütün mükevvenâtın lambasıdır. Hazret-i İmâm ise sünnet-i seniyyeyi ihyâ ettiği için yalnızca ümmetin lambasıdır. Artık lamba olmakta da denklik
gerekmediği anlaşılmış olmalıdır.

(30) Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem sahâbelerini yıldızlara benzeterek: “Ashâbım yıldızlar gibidir”45 buyurmuşlardır. Tâbiîn lamba ile sıfatlanırsa sahâbeden efdal olması gerekir denirse cevâb şudur: Sahâbe yıldızlara benzetildiğinde kandil olması gerek-mez; çünkü yıldızı kandile benzetti. Öyle olsa sahâbeyi kandile benzetmek câiz olurdu. Buna bir cevâb da şu-dur: Mumun ışığının yıldızınkinden daha fazla olduğu-nu söyleyemeyiz, ancak kandilin ışığının yıldızdan fazla olduğunda şübhe yoktur. Bunun için Hazret-i İmâm’ın sahâbeden efdal olması gerekmez; çünkü sahâbe radıyallâhu anhüm mu‘cizelere şâhid olup îmân ettiler. Sonrakiler görmeden îmân ettiler. Sonradan inananların efdal olduğuna şübhe yoktur. Gerçekten Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem: “Siz ashâbımdan sonra gelenler (Mü’minler), kardeşlerimdir.” Yani siz dostlarımsınız sonra gelenler ise kardeşlerimdir, buyu-rarak buna işâret eylediler. Bununla birlikte sonra ge-lenlerin kesinlikle efdal olması gerekmez. Muhaddislerin söyledikleri bunu destekler ve doğrular. Bu iki hadîsin uygunluğunun bir yönü de şudur: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem: “Ümmetim yağmur gibidir. Öncesi mi sonrası mı hayırlıdır bilinmez” buyurmuşlardır. Bir hadîste yine “Zamanın hayırlısı benim devrimdir, ondan sonra benim devrimden sonraki devirdir…” buyurmuşlardır. Hadîs-i şerîfin sonuna değin bu iki hadîs görünüşte birbirine zıt ise de önceki hadîsten an-laşılan, bu ümmetin sonrasının, öncesi gibi olması ve aralarında fark olmamasıdır. İkinci hadîsten anlaşılan ise bu ümmetin öncesinin, sonrasından iyi olmasıdır. Âlimler, bu iki hadîsin uyumu hakkında şöyle demiş-lerdir: Bu ümmetin sonrası, hâlleriyle ve sıfatlarıyla öncesine benzer; çünkü Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem öncekilerle ne denli yardımlaşıp savaşa katlan-mışlarsa sonrakilerle de katlanmışlardır. Deccal ile gazâ etmişlerdir. Artık bu sıfatta, öncekinin mi, sonrakinin mi iyi olduğuna insan karar veremiyor; fakat Şâri‘ (şerîat sâhibi) önceki ümmetin fazîletine ve iyiliğine karar vermiştir; çünkü öncekiler Hazret-i Resûl salla’llâhu aleyhi ve sellemi görerek tasdîk ettiler ve gayba îmân ettiler. Sonra gelenler Hazret-i Resûl salla’llâhu aleyhi ve sellemi görmeden gayba îmân ettiler. Artık önceki hadîste denk oldukları akla göre oldu. İkinci hadîste öncenin, sonranın hayırlı olduğu Şerîat’e göre oldu; fakat sonrakilerin öncekilerden üstün olmasını, sağlam hadîsler gösterir. Onlardan biri şudur: Sahâbeden Ebû Cum‘a radıyallâhu anh: “Bizden hayırlı kimseler var mıdır?” diye sorunca Resûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem: “Benden sonra gelip bu kitâbı bularak ona inanan bir millet olacaktır, onlar sizden hayırlıdır” diye cevâb verdiler.

(31) Yine Ebû Emâme radıyallâhu anh, Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden duyduğunu söyleyerek âhir zamanla ilgili şöyle demiştir: “Kim âhir zamanda Allâhü Te‘âlâ’nın buyruklarını yerine getirirse, Allâhü Te‘âlâ ona beni görüp öğüdümü dinleyip bana inanan sıddîk mertebesinde elli kişinin sevâbını verir.”
(31) Yine Ebû Sa‘lebe radıyallâhu anhin rivâyetine göre Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle bu-yurmuşlardır: “Âhir zamanda ne zaman halkta çok gü-nah işlemek, cimrilik, pintilik ve herkesin kendi fikrini beğendiğini görürsen, kendi nefsini ıslâhla meşgûl ol, o devirde sâlih amel işleyen kişinin sevâbı elli kişinin sevâbına erişir.” Sahâbeler: “Yâ Resûlallâh, o elli kişi kendileri gibi midir?” deyince Allâh’ın Resûlü sal-la’llâhu aleyhi ve sellem: “O elli kişi kendileri gibi değil, belki sizin gibidir” buyurdular.
(31) Avf ibn Mâlik el-Eşcâ‘î radıyallâhu anh şöyle rivâyet etmiştir: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem bir gün bize: “Ne olaydı kardeşlerimi görseydim!” bu-yurdular. Biz: “Yâ Resûlallâh, biz kardeşlerin değil miyiz, sana inandık, seninle hicret ettik, sana bağlanıp yardım ettik” deyince Hazret-i Peygamber aleyhi’s salâtü ve selâm “Evet” buyurdular. Bir daha dedi, yine söyledik. Yine “Evet” buyurdular. “Ancak kardeşlerim benden sonra gelenlerdir. Bana inanırlar, beni severler ve bana yardım ederler, ne olaydı kardeşlerimi görsey-dim!” buyurdular. Bir rivâyette, “Yâ Resûlallâh, biz kardeşlerin değil miyiz?” diye sorunca “Evet siz sahâbemsiniz, kardeşlerim benden sonra gelenlerdir” buyurduğu söylenmiştir.
(32) İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ rivâyetine göre Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem: “Kimin îmânı daha efdaldir?” diye sordular. “Meleklerin” dediler. Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem “Gayb âlemini gördükleri için meleklerin îmânı o denli sağlam olmaz” buyurdular. “Peygamberlerdir, Yâ Resûlallâh!” dediler. “Onların îmânının yüceliği Cebrail aleyhi’s selâmın onlara Allâhü Te‘âlâ’nın hükmünü getirmesindendir” buyurdular. “Sahâbedir, Yâ Resûlallâh!” dediler. “On-ların îmânlarının bu kadar yüce olması böylesi mu‘cizeleri ve beni görüp tasdîk etmelerindendir. Belki, îmânı sağlam ve sarsılmaz olan bir topluluk benden sonra gelen ve beni görmeden bana îmân edenlerdir, kardeşlerim onlardır” buyurdular. Bütün bu söylenenler, sonrakilerin fazîletine delâlet etmektedir. Sahâbenin ve tâbiînin de fazîletine delâlet eden pekçok hadîs vardır. Artık akıl her birini üstün tutmanın üzerinde durdu. “Ümmetim yağmur gibidir, öncesi mi sonrası mı iyidir, bilinmez”46 hadîsi bunu gösterir. Kimileri şöyle demiş-lerdir: Efdaliyet şübhe yoktur ki, semâ (Resûlullah sal-la’llâhu aleyhi ve sellemi işitmek) ile olur. Bazıları de-miştir ki: “Hayru’l kurûn”dan murâd özel kimselerdir: Hulefâ-i Râşidîn, Aşere-i mübeşşere gibi. Özel kimse-lerden sonra gelenler de evvel ve âhir müsâvîdir. Ama evvelâ şunu bilmek lâzım ki, Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin sohbetleri ile şereflenen ve mu‘cizelerine şâhid olan bir kimse ile hiçbir kimse denk tutulamaz. Nitekim Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin: “En hayırlı olan, beni gören sonra beni göreni gören sonra da beni göreni göreni görendir”47 hadîsi buna işârettir. Şimdiye kadar söylediklerimizin tamâmı, Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin öbür imâmlardan üstünlüğüne ve fazîletine delâlet eder; çünkü mes’eleleri delîliyle söylemek ve muhâliflerini kanıtla susturmaktan başka bir şey nakledilmedi. Akla şöyle bir suâl gelse: Hazret-i İmâm’ın dîn ve şerîatı ihyâ ettiği söylense câiz olmaz; çünkü bu, şerîat ve dînin ondan önce ölmüş olduğu ve önce gelenlerin de öldürmüş olduğu anlamına gelir. Bu görüş “En iyi zaman benim zamanımdır” hadîsine muhâlif olur. Bu suâle şöyle cevâb veririz: Lâ nüsellimu [kabûl edemem] dîni diri eylemenin bundan önce olması gerekir. Katâde radıyallâhu anh “ve küntüm emvâten fe-ahyâküm48 Ölüyken sizi diriltti” âyetinin tefsîrinde şöyle demiştir: Sizi cansızken diriltti. Çoğu âlim cansızlara ölü demenin mecâz olduğunu söylemişlerdir. Öyleyse aslında Hazret-i İmâm’dan önce dîn, gerçekten ölü değil diridir. Hazret-i İmâm’ın dîni diriltmiş olmasıyla kasdedilen İmâm’dan önceki zamanla ilgili değil; gelecek zamana yönelik olmasıdır. Bu gelecek zamanda da ictihâd ehlinin yok olması veyâ çok azalmasıdır. Hazret-i İmâm radıyallâhu anh öyle çok mes’elede ictihâd yaptı ki, Kıyâmete kadar herkes onlardan yararlanır. Hazret-i İmâm ve ictihâdları olmasaydı âhir zamanda dîn ölürdü. İşte tamâmen görülüyor ki, yukarıda geçen dînin ihyâ edilmesi sözü, Hazret-i İmâm’ın ictihâdları, kitâbları ve talebeleri ile böylece gerçekleşmiş oluyor. Şâfiî ashâbından İbn Süreyc dedi ki: Biri Ebû Hanîfe radıyallâhu anhi hafîfe almıştı. Ona şöyle dedi: “Be adam, öyle birini hafîfe alıyorsun ki, bu ümmete bahşedilen ilmin dörtte üçü Hazret-i İmâm’a verilmiştir. Velev ki başkaları o dörtte biri almak için İmâm’la mücâdele etseler; şunu iyi bil ki o kalan dörtte birini de Hazret-i İmâm başkalarına vermez.” Bu sözün anlamı nedir? dediler. “O da fıkıh ilmi, suâl ve cevâb üzerine kurulmuştur” dedi. “Soru sormak fıkıh ilminin yarısıdır” sözü ona âiddir. Aslında bütün suâllere de cevâb vermiştir. “Muârız bazen doğru söyledi, doğruluğu su götürmezdi, bazen de yanıldı” demiştir. İmâm, muârızına “Hatâ eyledim” diye karşılık vermiştir. Artık, fıkhın dörtte üçü49 İmâm’a verildiğinde şübhe yoktur. Kalan birinde ise Hazret-i İmâm onu başkalarına kaptırmamak için mücâdele eder. Kısacası Hazret-i İmâm’ı Şerîatı ihyâ eylemekle vasıflandırmak böylece câiz olmuştur. Tekrar Hazret-i İmâm’ı, Şerîatı ihyâ etmekle sıfatlandırmak câiz midir, diye sorulursa Mesâbîh’in yazarına sınıflama yapıp kendilerinden bir bilgi katmadığı hâlde sünneti ihyâ eden derler. Hazret-i İmâm pek çok mes’elede ictihâd ettiğine göre niçin kendilerine dîni ihyâ eden kişi denilmesin?.. Sâbık’ın ma‘nâsı, İslâm’a önce girenler olduğundan İmâm’ı sâbık sıfatıyla vasıflandırmak câiz olur mu diye sorulursa niçin olmasın ki diye cevâb verilebilir. İmâm’dan önce birçok sahâbe ve tâbiîn İslâm’a girmişlerdir. Şöyle de cevâb verilebilir: Sâbıktan, kendi zamanında olan insanlar kasdedilmiştir. Hadîsteki “Sâbık onlardır” sözü bile bunu gösterir. “Ümmetimden her zamanda bir sâbık vardır” buyrulmuştur. Sâbıktan kasıd, içinde bulunduğu zamanda sâbık olmaktır. Hiç şübhe yoktur ki, Hazret-i İmâm kendi zamanındaki halktan ilerdeydi. Yine İmâm’ın: “Sahâbeden bize ne ulaşırsa başımız gözümüz üzerinedir, tâbiînden ne gelirse, onlar insansa biz de insanız” demesi bunu gösterir ve bu İmâm’ın fazîletini de gösterir. Nadrî’nin Abdullâh ibn Ma‘kil’den, onun da Hazret-i Alî kerremallâhu vechehudan rivâyet ettiği-ne göre: Size Kûfe’den çıkacak, adı Ebû Hanîfe, gönlü ilim ve hikmetle dolu olacak, âhir zamanda bir milletin kendisi yüzünden mahvolacağı kişiyi söyleyeyim mi? Râfızîlerin50 Hazret-i Alî radıyallâhu anhi sevip Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer radıyallâhu anhümâyı sevmemelerinden dolayı mahvolmaları gibi mahvola-caklardır. Mahvolmakla kasdedilen cehennemde sonsu-za dek kalmaktır. Bu, onların halîfeliklerini inkâr ettik-lerinden ya da Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin sevdiği gibi sevmemelerindendir; çünkü fetvâ kitâblarından aktarıldığına göre: Kim sırf Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemi sevdiği için kabağı sevmem dese kâfir olur; çünkü sevmeme sebebini Peygamber aleyhi’s salâtü ve’s selâmın sevmesine bağlamıştır; ama halîfeliklerini ve fazîletlerini kabûl edip de Hazret-i Alî radıyallâhu anhi daha fazla severim dese inşâallâh günahkâr olmaz; çünkü Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem: Hazret-i Âişe Sıddîka radıyallâhu anhâ Vâlidemiz hakkında buyurdular ki: “Elimden gelen zevcelerim arasında adâlet eylemektir; daha fazlası olan sevgi beslemek gibi elimden gelmeyen (Âişe’yi ziyâde sevmek gibi) bir işle beni muâhaze etmeyin” buyurmuşlardı.

(36) Yine İmâm-ı Nadrî’nin rivâyetine göre: Cüveyb ibn Sa‘îd ed-Dahhâk’tan, o da İbn Abbâs radıyallâhu anhümâdan şöyle nakletmiştir: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden sonra bütün Horasan üzerine bir kişi gelecek ve künyesi Ebû Hanîfe olacaktır. Horasan’a imâm olmak öbür milletlere imâm olmağa mâni değildir. Horasan’ın söylenmesi İmâm’ın ilminin orada ortaya çıkmasından olmalıdır. Nitekim İmâm Ebû Yûsuf [731-798] rahimehullâhdan şöyle rivâyet edilmiştir: İmâm-ı Muhammed [749-805] rahimehullâh baş kadı olduktan sonra ilmimiz, Irak vilâyetlerine yayıldı. Eğer Mısır kadılığını kabûl etseydik, ilmimiz Mısır ve Şam’a da yayılırdı. İmâm-ı Muhammed’in kadılığı kabûl etmeyip, Hazret-i İmâm-ı A‘zam’a uyması takdîre şâyândır. Ancak İmâm Ebû Yûsuf’tan sonra altı ay kadılık etmiştir. Bu, kadı olmama konusunda ictihâdı değişti, ya da o zamanlar İmâm Ebû Yûsuf’tan sonra yerini tutacak daha âlim bir kimse olmadığı için Halîfe tarafından onun yerine kadılığa ta‘yîn edildi. Rivâyet olunur ki: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh Ca‘fer-i Sâdık [699-766] radıyallâhu anhin babası İmâm-ı Bâkır [676-735] radıyallâhu anhin huzûruna geldi. İmâm-ı Bâkır radıyallâhu anh, İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhi görünce dedi ki: “Gönlüme öyle doğuyor ki, sen Ceddim sallâ’llâhü te‘âlâ aleyhi ve sellemin sünneti öldükten sonra onu dirilteceksin. Haksızlığa uğrayan herkese yardım edeceksin, dertlilerin derdine dermân olacaksın ve yoldan çıkmışlara doğru yolu gös-tereceksin. Allâhü Te‘âlâ sana yardım etsin ve seni bu yolda muvaffak kılsın.” İmâm-ı Bâkır radıyallâhu anhin bunu bilmesi kendilerinin ferâseti ile olmalıdır.

(37) Nitekim Hazret-i Osman radıyallâhu anh rivâyetine göre: Bir sahâbe, bir kadının yüzüne baktık-tan sonra Emîru’l Mü’minîn Hazret-i Osman radıyallâhu anhin huzûruna geldi. Hazret-i Osman radıyallâhu anh: “Biri buraya zinâcı gözle girdi” dedi. O sahâbe: “Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden sonra vahiy mi var?” diye sordu. Hazret-i Osman radıyallâhu anh: “Bu vahiy değil, ferâsettir” dedi ve sonra şöyle devâm ettiler: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Mü’minin ferâsetinden sakının; çünkü Mü’min Allâhü Te‘âlâ’nın nûruyla bakar.” İmâm-ı A‘zam kuddise sirruhun ilm-i ferâsetleri kemâl noktasında idi.
(38) Yine Tâcü’l-İslâm İmâm-ı Sem‘ânî, Ebû Hamzatü’s Selmânî’den rivâyet etti ki: Ebû Hamza şöyle demiştir: İmâm-ı Bâkır [676-735] radıyallâhu anhin huzûrunda idik. İmâm-ı A‘zam hazretleri geldi, İmâm-ı Bâkır radıyallâhu anhe birkaç soru sordu ve gitti.
(38) İmâm-ı Bakır radıyallâhu anh: “Ne kâmil bir in-san, ne muhîd (geniş kapsamlı) fıkıh ilmine sâhib!” dedi. İmâm-ı Bâkır radıyallâhu anhin Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ı arkasından böyle övmesi, yine onun dîninin kemâlini ve ilminin çokluğunu gösterir.
(38) Yine Zâhid Sirâcî, İmâm Nadrî’den, o da Hezhaz’dan şöyle rivâyet etti: İmâm-ı Hammâd [v.738] radıyallâhu anhin yanındayken Ebû Hanîfe radıyallâhu anh geldi. Hammâd radıyallâhu anh: “Sen, İbrâhîm en-Nehâî’nin bize haber verdiği Nu‘man’sın. O şöyle de-mişti: “Allâhü Te‘âlâ onun yoluna ve ihyâ ettiklerine zevâl vermesin, adı Nu‘man, künyesi Ebû Hanîfe olan biri gelecektir. O, Allâhü Te‘âlâ’nın ve Peygamber sal-la’llâhu aleyhi ve sellemin şerîatını ihyâ eyleyecek ve İslâm dîni bâkî kaldıkça ahkâmı bâkî kalacak. Kim onun hükümlerine uyarsa helâk olmaz. Yâ Hammâd, ona kavuşursan benden selâm söyle” dediler.
(38) Bu sözler İbrâhîm en-Nehâî hazretlerinin kerâmetlerindendir: Kerâmetler uzağı yakın, yakını uzak eyler; bu, câizdir. Nitekim peygamberlerde ve evliyâda olur. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin Necaşî üzerine cenâze namazı kılması bu türdendir. Artık İmâm-ı Şâfiî [767-819] radıyallâhu anhin “Gâib üzerine cenâze namazı kılmak câizdir” demesine bu hadîs delil olmaz; çünkü Necaşî gâib değildi. Belki namazını kılarken Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem onu görüyordu. Sonra Muhammed ibn Yûsuf’un sözlerine de güvenilmemelidir. İbrâhîm ibn Edhem kuddise sirruhu Arefe gününde Arafat’ta ve Basra’da gördüler, diyen kâfir olur, dedi; çünkü tayy-i mekân (mesâfenin kaldırılması) kerâmettir, mu‘cize değildir.

(39) Yine İmâm-ı Nadrî’nin Muhammed ibn Ebû Nu‘aym’dan rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh rü’yâsında Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin Kabr-i Saâdetlerini açıp, mübârek kemiklerini kucaklayıp göğsüne götürür. Bu rü’yâdan korkup İbn Sîrîn [v.728]’in51 huzûruna varıp52 rü’yâsını ona arz eyler. Bunun üzerine İbn Sîrîn şöyle der: “Bu rü’yâyı gören sen değilsin, belki bunun sâhibi Ebû Hanîfe’dir.” İmâm: “Ebû Hanîfe benim” dedi. İbn Sîrîn de: “Sırtını aç göreyim?” dedi. İmâm açınca İbn Sîrîn bakıp iki omuzu arasında bir ben gördü. Ve şöyle dedi: Sen o kişisin ki Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem senin hakkında: “Benim ümmetimden künyesi Ebû Hanîfe olan biri çıkacaktır. İki omuzu arasında bir ben olacaktır ve Hakk te‘âlâ celle ve a‘lânın dînini onun iki eli üzerinde ihyâ eyleyecektir.” Eğer suâl olunsa: Bu sözlerden anlaşıldığına göre Hazret-i İmâm’ın fazîleti gördükleri bu mübârek rü’yâ ile de sâbittir ve rü’yâların çoğu hayaldir kemâl noktası da kerâmetlerdir. Sır olan kerâmeti, açığa çıkarmak câiz değildir. Bu sözlere cevâb şudur: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin “Sâlih rü’yâ peygamberliğin kırk altıda biridir”53 diye buyurmaları, bahsi geçen rü’yânın iyiliğini, hayâl ol-madığını ve Allâhü Te‘âlâ’dan olduğunu gösterir. Bu-nunla birlikte İmâm’ın rü’yâsını İbn Sîrîn’e anlatması övünmek için değildi.

(41) Rü’yâ, peygamberliğin kırk altı ya da yetmiş cüz’ünden bir cüz nasıl olur diye sorulursa cevâbı şudur: İmâm Hattabî dedi ki: “Vahiy süresi yirmi üç yıldır. Vahiy gelmeden önce Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem altı ay rü’yâ görmüşlerdi. Altı ay, yirmi üç yıla kıyaslanırsa kırk altı cüzden bir cüzdür. Yine sâlih Mü’minin rü’yâsı kırk altı cüzden bir cüzdür. Günahkâr Mü’minin rü’yâsı da peygamberliğin yetmiş cüz’ünden bir cüzdür.”54
(41) Yine İmâm-ı Nadrî, Abdülkerîm ibn Mis‘ar’dan rivâyet etmiştir ki: Âlimlerden bir topluluktan şunu duymuştum. Dediler ki: Tevrat’ta Ka‘bu’l-Ahbar’ın, Nu‘man ibn Sâbit’in ve Mukâtil ibn Ebû Süleyman’ın sıfatları yazılıdır.

(42) Yine İmâm Nadrî, Abdurrahmân-ı Mukarrî’den, o da Mes‘ûdî’den, o da Muhammed ibn Hâlid’den o da Ka‘bu’l-Ahbar’dan rivâyet ettiğine göre Ka‘b radıyallâhu anh şöyle demiştir: “Ben fıkıh ehlinin isim-lerini ve sıfatlarını Tevrat’ta buldum, onlardan öyle bir kişi buldum ki: Adı Nu‘man ibn Sâbit künyesi Ebû Hanîfe’dir. O kişi fıkıhda, hikmette, ibâdet ve zühdde kâmil bir kimsedir. Hayatına da memâtına da imrenilir. O, zamanın âlimlerinin en büyüğü ve en âlimi olacaktır.” Tevrat’tan delil getirmek sakattır, bozulmuş ve değiştirilmiş hükmü olduğu için Tevrat’ın hükmüyle amel etmek câiz değildir, diye sorulursa, cevâbı şudur: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyur-muşlardır: “lâ-tüsaddekû ehle’l-kitâbi ve lâ-tukazzibûhüm, Kitâb ehli olan yahudîleri ve nasârâyı tasdîk de etmeyin, tekzîb de”55.
(42) Başka bir cevâb da şudur: Kitâblarımızın ve imâmlarımızın hükümlerine aykırı olduğu zaman Tevrat ve İncil’in içindekilerle amel etmek câiz değildir. Bu, kesinlikle reddedilmiştir. Ne muhâlif ne de muvâfık olan şübheli mevzûlarda hüküm verilmez. Bu mevzû cezâlar bahsinde şöyle geçer: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem zamanındaki iki yahudînin zinâ edip taşlandıkları da aynen rivâyet edilir56.
(42) İmâm-ı Gaznevî57 Muhammed ibn Seleme’den, o da Halef ibn Eyyûb’dan şöyle rivâyet etti: İlim “Allâhü Te‘âlâ’dan Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selleme geldi. Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden sahâbeye, sahâbeden tâbiîne, tâbiînden Ebû Hanîfe’ye, Ebû Hanîfe’den de ashâbına (talebelerine) geldi radıyallâhu anhüm ecmaîn. “fe-men şâ’e fe’lyerda ve men şâ’e fe’lyeshat, İsteyen kabûl eder, isteyen etmez.” İlimle murâd edilen usûlü fıkıh, hadîs ve tefsîrdir. Bunlardan başka ilme aslâ itibâr yok-tur. Nitekim Amr ibn As radıyallâhu anhden şöyle rivâyet edilir: Emîru’l Mü’minîn Hazret-i Ömer radıyallâhu te‘âlâ anh hilâfetinde İskenderiye fethedildi. İskenderiye’de felsefecilerden, Batomatikus; yani nahivci Yahyâ adlı biri vardı. Bu mel‘un Yahyâ, hıristiyandı. Teslis’e inanır; yani Tanrı üçtür derdi. Sonra Teslis’ten döndü. Nasrânîler (hıristiyanlar) Mı-sır’da onunla tartıştılar ve onu gözden düşürdüler. Bir gün adı geçen Yahyâ, Amr radıyallâhu anhe dedi ki: “Şehri aldın ve buraya vâli oldun. Sana faydası olanlar-da kimsenin çekişmesi yoktur; ama faydası olmayan şeylerde biz senden daha lâyık ve üstünüz.” Hazret-i Amr radıyallâhu anh dedi ki: “Size faydası olan nedir?” O da: “Hazînedeki felsefe kitâblarıdır” dedi. Amr radıyallâhu anh: “Onu Emîru’l Mü’minîne arz etmeden olmaz” dedi. Emîru’l Mü’minîn Hazret-i Ömer radıyallâhu anhe mektup yazdılar. Hazret-i Ömer radıyallâhu anhden şöyle cevâb geldi: “Dediğiniz kitâblar Allâhü Te‘âlâ’nın kitâbına uygun ise Allâh’ın kitâblarından geliştirilmiştir, Allâhü Te‘âlâ’nın kitâbı varken onlara gerek yoktur. Allâh’ın kitâbına muhâlif ise onları derhal yok eyle!” Mektûb Amr ibn As radıyallâhu anhe ulaşır ulaşmaz, bu felsefe kitâblarının tamâmı İskenderiye hamamlarının ocaklarında yakıldı. Tamâmının yakılması altı ay sürdü ve ümmet-i Mu-hammed bunların şerrinden kurtulmuş oldu. Fütuhâtu’ş-Şâm’da58 belirtildiğine göre, İskenderiye fethedildi-ğinde bu şehirde bin hamam ve on iki bin sebze meyve satıcısı vardı.

(43) Yine İmâm-ı Mevlâna Necmeddin Ömer en-Nesefî Hulf’ta şöyle demiştir: “Eğer bir kişi İmâm Ebû Hanîfe’yi taklîd etse kendi ile Allâhü Te‘âlâ arasında Haz-ret-i İmâm’ı delil gösterse ona azâb edilmeyeceği umulur.”
(44) Yine Cemâleddîn Ebû A‘la Ahmed ibn Mes‘ûd el-Isfahânî, Hâlid ibn Zeyd’den şöyle rivâyet eder: İmâm Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Muhammed, Züfer [v.775] ve Hammâd ibn Ebû Hanîfe radıyallâhu anhüm ecmaîn, bunlar öyle bir topluluktur ki ilm-i kelâm ile hasımlarına gâlib gelirler ve hepsi birer büyük âlimdirler. Akla şöyle bir suâl gelse: Husûmette gâlib gelmek yergidir, övgü değildir. Cevâbı şudur: Husûmet, hakkın ortaya çıkması için övülmüştür, bâtılın isbâtı için ye-rilmiştir.

(44) Yine İmâm-ı Adl Ebû’1-Maan el-İsferayânî’nin rivâyetine göre: Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’ten: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin: Bir kişi şöyle söyledi: Hayır mı şer mi ses çıkarma. Âyette hayır da denilmiştir şer de. Nitekim Hakk Te‘âlâ şöyle buyurur: “ve ce‘alnâ’bne meryeme ve ümmehü âyeten59 Meryem oğlunu ve anasını âyet eyledik” dediği nakledilir.
(45) İmâm-ı Şâfiî [767-819] hazretlerinden rivâyet edilmiştir ki, birgün İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Mâlik [710-791]’e şöyle sordu: “Ebû Hanîfe’yi hiç gördün mü?” İmâm-ı Mâlik [710-791] de bu suâle şöyle cevâb verdi: “Bu direk altındır diye iddiâ etse isbât etmek elinden gelirdi.” Böyle bir cevâb İmâm-ı Mâlik gibi bir zâttan nasıl sâdır olur; çünkü İmâm-ı Mâlik’in güvenilirliği bu sözü ile ortadan kalkmış olur, diye bazı muhaddisler itirâz etmişlerdir. Bu itirâza diğer muhaddisler cevâb olarak derler ki: Bunun gibi sözler mübâlağa kasdedildiğinde ve gerektiğinde söylenir. Nitekim Hakk Te‘âlâ kâfirler hakkında, “ve lâ-yedhulûne’l-cennete hattâ yelice’l-cemelü fî semmi’l-hıyâti60 Deve iğne deliğinden geçmedikçe kâfirler cennete giremezler” buyurmuştur. Girmemekle kasdedilen mübâlağadır. İmâm-ı Mâlik insâf sâhibidir. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhi övmekte mübâlağa etmiştir; bununla onun güvenilirliği düşmemiştir.

(45) İmâm-ı Saymerî [967-1045]61, Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’ten rivâyetle dedi ki: İmâm-ı Mâlik’in huzûrundayken biri geldi. Ona çok ta‘zîmde bulundu ve onu baş köşeye oturttu. O kişi gittikten son-ra İmâm-ı Mâlik: “Bu kişiyi tanıdınız mı?” dedi. “Ha-yır” dedik. İmâm-ı Mâlik dedi ki: “Bu, Ebû Hanîfe-i Irakî’dir. Eğer O, bu direğe altındır dese bunun altın olduğunu isbât eder. Allâhü Te‘âlâ ilm-i fıkhı ona bah-şetmiştir. Çünkü ilm-i fıkıhda hiç sıkıntısı yoktur.” On-dan sonra biri daha geldi İmâm-ı Mâlik onu kendi ye-rinden aşağıda oturttu. Gittikten sonra: “Bu Süfyân- Sevrî [v.778]’dir.” dedi. Onun gıyâbında fıkhını ve zühdünü medh eyledi.
(45) Yine İmâm Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’ten şöyle rivâyet edilmiştir: Şam’ın Beyrut vilâye-tine İmâm Evzâî [707-774]’yi görmeğe gittim. Bana dedi ki: “Bu yenilikler ortaya koyan Kûfe’den çıkmış künyesi Ebû Hanîfe olan kişi kimdir? Bunu araştır.” Ben de İmâm-ı A‘zam’ı görmeye Kûfe’ye gidip ders halkasına katıldım. Üç gün onun mes’elelere verdiği cevâbları yazdım. Dönüp Evzâî’ye bunları verdim. Evzâî, bana: “Bu mes’eleleri kendisinden aktardığın Nu‘man kimdir?” dedi. “Ebû Hanîfe’dir” dedim. Bu hâdiseden sonra ikisi Mekke’de karşılaştılar. Evzâî’yi gördüm. İmâm’la münâkaşa ediyorlardı. Benim yazıp götürdüğüm mes’elelerdeki Evzâî’nin halledemediği müşkilleri hallediyordu. Birbirlerinden ayrıldıktan sonra Evzâî’ye: “İmâm’ı nasıl buldun?” dedim. “İmrendim, bu zâtın ilimde ve akl-ı kâmildeki mükemmelliğinde hatâ etmişim. Onun hakkında söylediklerimden tövbe ettim” dedi.
Ey okuyucu! Evzaî’nin İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin üstünlüğünü kabûl etmekteki insâfını iyi gör, iyi anla ve bir de Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’in üstâdı Evzâî’nin İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh hak-kındaki ilk kanaatini nasıl güzel bir edeble Evzâî’den giderdiğini iyi anla iyi gör.

(46) Buna uygun bir hâdise de Hazret-i Hasan ve Hüseyin radıyallâhu anhümâdan şöyle rivâyet edilmiştir: Fırat üzerindeyken yaşlı bir Arap görmüştük. Abdest almayı ve namaz kımayı gereği gibi yerine getire-miyordu. Yaşlı adama yanlış yaptın dersek üzülüp Hakk’a itaatsizlik edebilir diye şöyle söyledik: “Bey amca, biz genciz sen yaşlısın. Abdest ve namazı bizden daha iyi bilirsin. Önce yanında abdest alıp namaz kıla-lım. Yanlışımız varsa bize öğret.” Mübârek Cedleri (Dedeleri) Hazret-i Resûl salla’llâhu aleyhi ve sellemden gördükleri gibi abdest aldılar ve namaz kıldılar. O ihtiyar Arap tövbe edip abdesti namazı öğrenmiş oldu. Şeyhlerin ve büyük zâtların yanlış yapanlara Allâh’ın buyruklarını öğretmekteki edeb ve usûlleri böyleydi. Gazablanıp da ileri geri konuşmak ve onları incitmek değildi. Sen de onların yolundan git. Hayyan ibn Mûsâ şöyle rivâyet eder: Abdullâh ibn Mübârek radıyallâhu anh halka şöyle bir hadîs rivâyet eyledi: Bu hadîsi Nu‘man ibn Sâbit rivâyet etti, dedi. Orada bulu-nanlardan bazıları “Nu‘man’la murâdın kimdir?” dedi-ler. Dedi ki: “İlmin iliği olan Ebû Hanîfe’dir.” Bazıları naklettiği hadîsi yazmayıp susmağı tercîh etti. Abdullâh ibn Mübârek [736-797] dedi ki: “Ne edebsiz insanlarsı-nız, ilmin ve ehl-i ilmin kıymetini bilmiyorsunuz. Ken-disine uyulmağa lâyık Ebû Hanîfe’den başka kimse mi var? İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh zâhid, fakîh ve takvâ sâhibi idi. İlmi üstün kavrayışıyla öğrendi ve bü-tün müşkilleri çözdü. Kim ilmi onun yolundan başka yolda ararsa sapıtır.” İmâm Abdullâh ibn Mübârek, bir ay boyunca hadîs nakletmemeğe ahdetti. Bu sözlerden bazı toplulukların İmâm’ın sözünü kabûl etmedikleri ortaya çıkıyor. Bir de hadîs nakleylememek ilimde cim-rilik değil midir? diye bir suâl sorulsa cevâbı şudur: Nice fazîlet ve ni‘met sâhibi kimselerin hasedden kur-tulamadığını hiç görmez misin? En başta Fahr-i Âlem Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin ne kadar çok hased edeni vardı. Gelelim ilimde cimrilik mevzûundaki cevâba, bu, ilimde cimrilik değil aksine ilim ve hikmeti ehil olmayana vermemektir; zîrâ; ilmi ehil olmayana öğretmek düşmana silâh vermektir.62

(47) Yine es-Sem‘ânî rahimehullâh’ın rivâyetine göre İmâm Ebû Yûsuf demiştir ki: Hiçbir mes’elede İmâm’a muhâlefet eylemedim, çünkü bir tek onun mezhebini âhiret konusunda kurtarıcı buldum. Hadîs ilmiyle ilgilensem, doğrusunu benden iyi bilirdi. Öyleyse hiçbir konuda İmâm’a muhâlefet etmek doğru değildir. İmâm Ebû Yûsuf’un sözleriyle amel olunmaz, bununla birlikte ahkâma dâir işlerde fetvâ İmâm Ebû Yûsuf’un kavli üzerinedir; çünkü bu yolda tecrübesi çoktur, diye sorulsa cevâb şudur: Âhiret hakkında kurtarıcı demesi İmâm’ın dediğinin doğru, İmâm Ebû Yûsuf’un dediğinin yanlış olduğu anlamına gelmeyip İmâm’ın mezhebinin ihtiyâtlı olması anlamına gelir.
(47) Nesefî, Abdülazîz ibn Rızk’tan o da Sevbe ibn Sa‘d’dan rivâyet etmiştir ki buna göre: Sevbe ibn Sa‘d, Hazret-i İmâm’ın meclisinde bulundu ve İmâm-ı A‘zam’dan çok ilim tahsîl etti. Ahkâmda İmâm’ın söy-lediğinden çıkmazdı. Ve dedi ki: “Benimle Allâh ara-sında İmâm’ın mezhebi yeterlidir. Birkaç husûsun bir araya gelmesi sebebiyle O’na uymak lâzımdır. Bunlar ilim, takvâ ve usûldür.” Adı geçen Sevbe, Merv ilinin imâmı ve dînde hüküm sâhibi ve sâlih bir kimse idi. Nadr ibn Ziyâd dedi ki: İmâm-ı Mâlik’in huzûrundaydım. Sevbe ibn Sa‘d’in adı geçti. İmâm-ı Mâlik: “Ne olaydı yanımızda onun gibi biri olsaydı” dedi.
(48) Nadr dedi ki: Şeddad ibn Hâkim ölmeden yirmi dört gün önce onun huzûruna çıktım ve ona “Sana ecel gelirse İmâm’ın ve talebelerinin mezhebleriyle fetvâ vereyim mi?” diye sordum. “Evet” dedi. “Ya zamâne halkı bana karşı gelirse?” dedim. O dedi ki: Gerçi sen de ictihâd ehlindensin. İstediğini seçebilirsin. Bana gö-re: “Fetvâ vereceğin zaman eğer talebeleri İmâm’a muhâlefet etmişlerse talebelerinin kavline göre fetvâ verme illâ İmâm’ın kavliyle amel eyle.” Fetvâ kitâblarında söylenen şudur: Hazret-i İmâm iki imâmdan, İmâm Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muham-med’den, biriyle de olsa kavilleri aynı ise bunların sö-züyle hareket ederiz. Hazret-i İmâm ile görüşleri farklı ise o zaman muhayyeriz.

(48) Abdullâh ibn Mübârek [736-797] dedi ki: İmâm gerek bir tarafta İmâmeyn bir tarafta olduğunda, biz Hazret-i İmâm’ın kavliyle hareket ederiz. Ve adı geçen Şeddad, Belh âlimlerinin ulusuydu. Zamânesinin âbidiydi. İkindi abdestiyle ertesi günün öğle namazını kılardı. Altmış yıl boyunca geceleri yatmadı.
(48) Osman bin Affan es-Sicizî63 dedi ki: Ne kadar Irak ulemâsı varsa hepsi mes’elelerde ihtilâfa düştükle-rinde kendilerinden hüküm vermezlerdi, illâ İmâm’ın kavliyle hüküm verirlerdi; Hazret-i İmâm’a muhâlefet etmekten korkarlardı. Çünkü Hazret-i İmâm’ın mes’eleleri iyice araştırıp her birini kaynağından çı-karmış olduğunu biliyorlardı. Âlimlerin bugüne kadar Hazret-i İmâm’ın sözlerinden herhangi birinin yanlış olduğunu isbâtlamakta muktedîr olamadıklarını görmü-yor musun?..
(49) Yine Muhammed ibn Fadl ez-Zâhid, Ebû Muti‘ el-Hâkim bin Abdullâh’dan rivâyet eylemiştir ki: “Hadîs ulemâsı içinde, Süfyân’dan daha fakîhini görmedim. Ebû Hanîfe ondan daha fakîhdi, dedi. İmâm Hasan ibn Alî’den rivâyet edilmiştir ki: Ebû Âsım’a: “Ebû Hanîfe mi Süfyân mı daha fakîhdir?” diye soruldu. “Ebû Hanîfe’nin sözü daha fakihçedir” dedi. İmâm-ı Hârisî şöyle rivâyet eder: Ebû Âsım sorana şöyle söyledi: “Ey câhil, çok az kişi Süfyân’dan daha fakîhdir.”
(49) Muhammed ibn Müzâhim dedi ki: Abdullâh ibn Mübârek [736-797] şöyle söylemiştir: Halkın âbidi Abdullâh ibn Ebû Revad, zâhidi ise Fudayl bin Iyâz idi. Âlimi Sevrî, fakîhi Ebû Hanîfe idi. Ondan fakîhini görmedim radıyallâhu anhüm ecmaîn.
(49) Abdullâh ibn Dâvûd’dan rivâyet edilir ki: Ne zaman takvâ istersen Süfyân’a ve ilmin derinliklerini ve inceliklerini istersen Ebû Hanîfe’ye uy.
(49) Abdullâh ibn Dâvûd şöyle rivâyet eder: Fıkıh ilmini ve sünneti öğrettiği için İmâm-ı A‘zam’a uymak, Müslümanların üzerine vâcibdir.
(50) Fadl ibn Dükeyn64, “Hazret-i İmâm mes’elelere dalıcı idi” buyurmuşlardır.
(50) Melih b. Vekî, babasının: “İmâm’dan daha fakîh olan ve namazı O’nun gibi güzel kılan başka hiç bir kimse görmedim” dediğini rivâyet etti.
(52) İmâm Ebû’1-Fadl Kirmânî, babasından, o da Kadı Ebû Bekr el-Atîk65 ibn Dâvûd’dan rivâyet eder: Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın mezhebi öbür mezheblerin üzerindedir; çünkü İmâm’ın mezhebi en önce kurulan, sağlam, özlü, kolay, Kur’ân ve hadîse uygun ve tamâmen sahâbeye uyan bir mezhebdir. Talebeleri daha bilgili, daha çok ve daha seçkin kimselerdir. Hazret-i İmâm’ın talebelerinden birisi ayarında diğer imâmların bir talebesi gelmemiştir. Hazret-i İmâm’ın talebelerinin hepsi de: İlim, fıkıh ve hadîste kâmil imâmlardı. Bun-lardan birincisi kadıu’l kudât Ya‘kûb ibn İbrâhîm el-Ensârî Ebû Yûsuf [731-798]’tur. Birisi de İmâm Mu-hammed66 ibn Hasan ibn Ferkad eş-Şeybânî [749-805]’dir. Birisi de İmâm-ı Züfer ibn Hüzeyl et-Temimî’dir. Birisi de İmâm Hasan ibn Ziyâd’dır. Birisi de İmâm Vekî ibn Cerrah [v.812]’tır67. Birisi de İmâm Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’tir. Birisi de İmâm Bişr ibn Gıyâs el-Müreysî’dir. Birisi de İmâm-ı Dâvûd-ı Taî’dir68. Birisi de İmâm Yûsuf ibn Hâlid es-Simtî’dir69. Birisi de İmâm-ı Mâlik ibn Mugavvel70 el-Becelî’dir. Birisi de İmâm-ı Nûh ibn Ebû Mer-yem’dir71. Bu adı geçen imâmların her biri, dünyanın, asırlarının ve zamanlarının en üstünleri ve yektâları idiler. İlim, fıkıh ve tefsîrde kâmil ve fazîlette en ön-deydiler. Acaba hangi imâmın, Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın bu talebeleri gibi talebeleri vardır?!..
(57) İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh bunlarla istişâre ederek mezhebini ortaya koydu. Kendisi tek başına delillerle ortaya koymadı. Müslümanlara daha çok fay-dalı olsun diye mes’eleleri talebeleriyle kılı kırk yarar-casına münâkaşa etti. Kendi bildiğini söylerdi ve tale-beleri de bilmediklerini sorarlardı. Bazen bir mes’elede bir ay veya daha çok münâkaşa ederler, açık ve sağlam deliller getirerek mes’eleleri hallederler ve daha sonra bunları yazıya geçirirlerdi. Âlimler arasında bu kadar münâkaşa edilerek te’sîs edilen bir mezheb üstün olma-yacak da ne olacak!
(57) İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin mezhebinde sadece kendi fikriyle ortaya konan kısımlar olmuşsa da Hakk Te‘âlâ’nın tevfîkiyle bu kısımları tashîh edip dü-zenledi ve mezhebine en son şeklini verdi. Zâten Haz-ret-i İmâm’ın bütün talebi doğruyu bulmaktı. Bununla birlikte Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem Efen-dimiz, İmâm’ın zamanının hayır olduğuna, ondan sonra gelecek zamanın ise ondan aşağı olacağına işâret bu-yurdular. Şöyle buyurmuşlardır: “hayru’l-kurûni karnî sümme’llezî aleyhi sümme yağşü’l-kizbe fe-yeşhedü’r-racule kable en-yesteşhide ve yahlifü kable en-yestahlife yefşü’s-semeni, Zamanın iyisi benim zamanımdır. Ondan sonra gelenlerde yalan ortaya çıkacaktır. Bir kişi kendisinden şâhidliği talep edilmeden şâhidlik edecek, yemîn istenmeden yemîn edecek, şişman insanlar çoğalacak.” Ve bunun çok olmasıyla herkes âhireti unutup dünyayı çok sevecek. Belki himmeti nefsini beslemek için olacak. Bu kişilerin bedenleri sağlıklı olsa bile kalbleri hastadır. Ancak Allâh’ın bu yiyecekleri ihsân etmesi Allâhü Te‘âlâ’nın buyruklarını yerine getirmeğe kuvvet bulmak içindir. Bu sebeble Hazret-i İmâm’ın yiceceği her gün 6-7 gram kavut72tu. Peki sâlihlerden ve âlimlerden niçin şişman olanlar vardır? diye sorulursa bunun cevâbı şöyledir: Şişmanlamak için yemek ayıplanmıştır. Fakat yemekten maksad şişman-lamak değilse bu Allâhü Te‘âlâ katında ayıplanmamıştır; çünkü Allâh’ın kullarının ibâdet ve hayatlarını devâm ettirmek için yemeleri ma‘kûldür. Bu konuda yememek gibi bir seçim hakları yoktur. Böyle zamanda geçmiş gelecekten iyi olmuştur. Buna göre Hazret-i İmâm da sonra gelenlerden iyidir.
(59) İmâm Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin mükemmel sıfatlarından biri de şudur: Selef âlimleri ilimlerini kitâblara yazmamışlardı. Hepsi ilmini kalblerinde hıf-zederlerdi. İşte Hazret-i İmâm bunun için âlimlerin irtihâlleriyle ilmin kaybolacağını gördü. Bundan dolayı ilmi kitâblaştırdı. Nitekim Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır: “innâ’llâhe lâ yakbidu’l- ‘ilme intizâ‘an yentezi‘uhu mine’n-nâsi ve lâkin yakbidahu bi kabdi’l-‘ulemâi hattâ izâ mâte’l-‘ulemâe ittehaze’n-nâsu ruûsen cuhhâlen fe suilû fe’ftû bi-ğayri ‘ilmin fe-dallû ve adallû Allâhü Te‘âlâ ilmi ulemânın kalbinden almaz, ancak âlimin irtihâliyle ilim kaybolmuş olur. Âlimler irtihâl edince halk câhilleri kendine baş edinir, bu câhiller de ilimsiz fetvâ verirler böylece câhiller zulmedici, halk da zulmedilmiş olur.” Hazret-i İmâm-ı A‘zam kaddesa’llâhu rûhahu’l azîz ilim kaybolmasın diye kitâbları yazarken ilk olarak niçin temizlik bâbıyla başlamıştır denilirse şöyle cevâb verilir: Temizlik namazın şartıdır. Çünkü temizlik olmadan namaz olmaz. Temizlikten sonra namazı söylemiştir; çünkü îmândan sonra farz olan namazdır. Namazdan sonra zekâtı söylemiştir; çünkü zekât malın kiridir. Bir de Kur’ân’da namazla birlikte zekât yirmi yedi73 âyette geçmektedir. Böylece ibâdetler bitmiş oldu. Muâmelât bâbına geçti sonra kitâbını vasiyet bâbıyla bitirdi; çünkü vasiyet âdemoğlunun son hâlidir. Hazret-i İmâm’dan sonra gelenler, Hazret-i İmâm’dan öğrendikleri bu güzel tertîbi örnek aldılar ve kullandılar. Yine Sadru’l-Eimme’den rivâyet edildiğine göre: İmâm-ı A‘zam kaddesa’llâhu rûhahu’l azîzden rivâyet edilen mes’eleler beş yüz bin mes’eledir ki bunların hepsini kendileri ortaya koymuştur.
Yine İmâm-ı Hasrî’den şöyle rivâyet edilmiştir: Bu dîn hak dîn olmasaydı, İmâm Ebû Hanîfe hak olduğunu tasdîkleyip kabûl etmezdi. O bunca mes’eleyi (beşyüz bin mes’eleyi) kendisi toplamış bir imâmdır. Ve böyle bir imâma da talebe olmak büyük bir liyâkat ister. Haz-ret-i İmâm için bu sıralanan yüksek vasıflarından daha efdal olan vasıfları ibâdeti, zühdü, namazı ve haccıdır.
(62) Hazret-i İmâm’ın elli beş (55) def‘a hacc yaptığı rivâyet edilir.
(62) İmâm Hemedânî, Hizâne adlı kitâbında şöyle yazmıştır: Hazret-i İmâm-ı A‘zam son haccında malının yarısını Kâ‘be-i mükerremenin hizmetçilerine tasadduk edip “Bana Kâ‘be-i müşerrefeyi boşaltın” dedi. Sonra Kâ‘be’ye girdi. Sağ ayağının üzerinde durarak birinci rek‘atta Kur’ân-ı azîm’in yarısını okudu. Sonra sol ayağı üzerinde durup kalan yarısını ikinci rek‘atta okudu. Bu şekilde Kur’ân-ı azîm’i hatmeyledi. Ve şöyle duâ etti: “Ey Bâri Te‘âlâ, Seni kemâl-i ma‘rifetle bildim; fakat Sana lâyıkıyla ibâdet edemedim. Hizmetimin noksanlarını kemâl-i ma‘rifetinle bana bağışla.” Kâ‘be’nin bir köşesinden nidâ geldi: “Bildin, çok güzel bildin ve ihlâsla çok güzel hizmet ettin. Seni ve senin mezhebinde olanları kıyâmete değin affettim.”
(63) Pekâlâ şöyle bir suâl akla gelse: Peygamber sal-la’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır: “el-eimmetü min kureyşin kaddemû kureyşen velâ tükaddemû aleyhâ ve te‘allemû min kureyşin velâ te‘allemûhâ İmâmlar Kureyş’tendir, Kureyş’e öncelik tanıyın, Kureyş’in üzerine kimseyi öne geçirmeyin, Kureyş’ten öğrenin; ama Kureyş’e öğretmeyin.” Bu gösteriyor ki; İmâm-ı Şâfiî radıyallâhu anh öbür imâmlardan öncedir; çünkü Kureyş’ten halkı mezhebine çağıran İmâm-ı Şâfiî [767-819]’den başka imâm yoktur. Ve Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin amcaoğludur. Mekke’de yetişip büyümekle Arapçayı öbür imâmlardan daha iyi bilirdi.
(63) Bunun cevâbı da şudur: “İmâmlar Kureyş’tendir” diye buyurdukları, namazdaki imâm ise bu yanlıştır; çünkü Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem Kuba halkına Mu‘âz radıyallâhu anhe uymalarını emrettiler. Ve yine Hazret-i Ömer radıyallâhu anh bir zaman sahâbeleri terâvih için topladı. Mu‘az radıyallâhu anhi öne geçirerek imâmlık yapmasını emir eyledi. Bununla birlikte Kureyş’in âlimleri çok fazla idi. Ve âlimler toplanarak dediler ki: İmâmlıkta üstünlük Kur’ân-ı azîm’i iyi bilmek daha âlim olmaktır. Bu, yalnız neseb bakımından Kureyşli olup ilimden uzak olmaktan daha evlâdır. Kasdedilen ilimde imâmlıksa bunda da şart olan ilimdir, soy değildir. Görmez misin ki, Peygamber aleyhi’s salâtü ve’s selâm Ensâr’dan Mu‘âz radıyallâhu anhi ilim öğretmesi için Yemen’e gönderdi? Ve Peygamber aleyhi’s salâtü ve’s selâm soydan (nesebden) hiç söz etmeyerek: “Benim ashâbım (gökteki) yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidâyete erişirsiniz”74 buyurmuşlardır. Ve yine İslâm şehirlerinde ulemâ-yı ashâbı kirâmın ekserîsi nesebce Kureyş’ten değildi. Irak’ta: Ebû Mûsâ ve Huzeyfe, Hicaz’da: Zeyd b. Sâbit ve Zührî, Şam’da Mu’âz ve Ebû Ümâme, Üsâme b. Zeyd, Süheyb ve Selmân radıyallâhu anhüm ecmaîn gibi. Hazret-i Alî kerremallâhu vechehu Abdullâh ibn Mes‘ûd radıyallâhu anhden sonra Kûfe’ye vardı. Abdullâh ibn Mes‘ûd radıyallâhu anhin talebele-rinin halka fıkıh ilmi öğrettiğini ve mecliste dört yüz kalemin fıkıh ilmi yazdığını gördü. “Bunlar şehrin kan-dilleridir” buyurdular.
(63) Bu dörtyüz fıkıh yazarının hiçbiri Kureyşli de-ğildi. Yine âlimler şu konuda ittifâk ettiler ki: Bir şehrin halkı ne denli fıkıh ilmini öğrenmek için bir âlime ihti-yaç duyarsa ve o şehirde fakihler çok olursa, devlet onlara aylık bağlar. Fakihlerin hepsi ilimde eşit olsa bu âlimlerden biri Kureyşli olsa, ona maaş bağlanmaz. Belki devlet başkanı hangisine isterse maaşı ona verir. Eğer nesebe (soya) itibâr edilseydi İmâm muhayyer olmaz; Kureyşli’ye maaş bağlamak zorunda kalırdı. Görülüyor ki “İmâmlar Kureyş’tendir” diye buyrulma-sından murad, halîfenin Kureyş’ten olmasıdır. Husûsan Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden “Kureyş’ten öğreniniz, ona öğretmeyiniz” diye aktarılmıştır ve aslâ aslı yoktur; zîrâ Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin Kureyş’i cehil üzere bırakın ona ilim öğretmeyin diye buyurması tasavvur olunabilir mi? Aslâ!. Bu mümkün değildir; zîrâ bu, Kur’ân’a muhâliftir. Hakk Te‘âlâ şöyle buyurur: “fe’selû ehle’z zikri in küntüm lâ ta‘lemûne75 Eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre sorunuz.” Öğrenmek câiz olmasaydı Allâhü Te‘âlâ’nın sorunuz emri abes olurdu. İmâm-ı Şâfiî rahmetullâhi aleyh ilm-i ferâizde Zeyd ibn Sâbit radıyallâhu anh mezhebiyle amel eyledi. Hâlbuki Zeyd radıyallâhu anh Kureyşli değildi. Hazret-i Alî kerremallâhu vechehu Abdurrahmân ibn Süleymiyye’ye Hasan ve Hüseyin radıyallâhu anhümâya Kur’ân öğretmesini emir buyurdu. Bununla birlikte Abdurrahmân Kureyşli değildi. Yine Sa‘îd b. Müseyyeb Kureyşliydi, ilmi Ebû Hüreyre radıyallâhu anhden öğrendi. Ebû Hüreyre radıyallâhu anh de Kureyşli değildi. İmâm-ı Şâfiî radıyallâhu anh Kureyşli idi. Hepsi de Kureyşli olmayan İmâm-ı Mâlik [710-795], İmâm-ı Muhammed [749-805], Bişr el-Müreysî ve Müslim ibn Hâlid’den ilim öğrendi.
(66) Yine bir şâfiîye deseler ki: Bir şehirde herkes Kureyşli olsa ancak içinde Kureyşli olmayan bir âlim bulunsa halk bir mes’elede bir âlime muhtaç olup sorsa-lar, o Kureyşli olmayan âlim cevâb versin mi yoksa vermesin mi? Cevâb versin dersen mezhebini bırakmış olursun; çünkü Kureyşli varken ondan başkasından öğrenmeyin, dediler. Cevâb vermesin dersen ilmi sak-lamakla cimrilik etmiş olacaksın. Bunların hepsi delille çürütülmüştür. Ancak bu Sa‘îd’den başka Kureyşli imâm bulamadık diyerek halkı mezhebine da‘vet eylesin demek değildir; çünkü Kureyşli olmayan birçok âlim gelmişti. Ve birçok Kureyşli de vardır ki Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin mezhebindendir. Fakat İmâm-ı Şâfiî, Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin amcaoğludur dediklerine cevâb şöyledir: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selleme dokuzuncu ya da onuncu kuşakta erişir. Böyle olmakla Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin amcaoğlu olunsaydı, her Kureyşli belki her Arap Peygamber aleyhi’s salâtü ve’s-selâm Efendimizin amcaoğlu olurdu; çünkü İsmâîl aleyhi’s-selâm da Peygamberimiz salla’llâhu aleyhi ve sellem ile nesebde birleşir. Ve o zaman belki her Anadolulu Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin amcaoğlu olurdu. İbrâhîm aleyhi’s-selâm da nesebde Pey-gamberimiz salla’llâhu aleyhi ve selem ile birleşir. Belki insanoğlunun hepsi amcasının oğlu olurdu; çünkü Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem ile Âdem aley-hi’s selâm birleşirler. Yine Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin zamanından bugüne dek mezhebler mes’elelere verdikleri cevâblara göre tercîh olundu. Hiç kimse mezhebini nesebinden dolayı tercîh etmedi. Ne-sebe göre mezheb seçmek hak olsaydı, nesebi belli olanla olmayan arasında aslâ tartışma ya da karşıtlık olmazdı. Bununla birlikte çok tartışma olmuştur. Hem İmâm-ı Şâfiî Arapçayı iyi bilirdi denmiştir. Buna şöyle cevâb verilebilir: Muhakkak bilirdi; ama bilmesi başka imâmların Arapçaya vâkıf olmalarına mâni değildir. Bilakis İmâm-ı Mâlik [710-795] Medîne’de ikâmet etti. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh hazretleri de Benî Leys’den kaçıp çok zaman Mekke ve Medîne’de mücâvir oldu.
(67) İmâm Fahreddin er-Râzî [1149-1209], Kendisi Şâfiî mezhebinden olduğu halde: “Ebû Hanîfe’nin şiiri İmâm-ı Şâfiî’nin şiirinden daha fasih ve lâtiftir. Şiirin iyisi olmaz. Belâğat ve fesâhat ile şiir iyi olur. Artık Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın da Arapçayı en üst mertebe-de iyi bildiği çok açık olarak görülüyor. Netîce olarak itibâr nesebe değil yalnız takvâyadır. Nitekim Hakk Te‘âlâ buyurmuştur ki: “inne ekrameküm ‘inda’llâhi etkâküm76 Hakk Sübhânehu ve Te‘âlâ’nın katında iz-zetli olan takvâsı, ibâdeti ve Allâh korkusu ziyâde olandır.” Bu âyet-i kerîme Benî Beyza hakkında nâzil oldu. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem Benî Bey-za’dan bir hanımı Ensâr’dan bir köleye verilmesini emir buyurduklarında onlar bir köleye bir hanım nasıl verilir, diye şaşkınlık göstermişlerdi. Yine düşün ki: Lokman Hekim kalın dudaklı Habeşli bir köleydi. Hakk Te‘âlâ onun için “ve le-kad âteynâ lukmâne’l-hikmete77 Şübhesiz biz Lokman’a hikmet verdik” buyurmuştur. Hikmetten murad da fıkıhtır denilmiştir. Ve dahi sahâbelerin fukahâsı ve zâhidleri amelleri bakımından nesebce şerefli olanlarından önce gelir.
(68) Dikkat etmez misin ki: Hakk Sübhânehu ve Te‘âlâ, bir âyet-i kerîmede: “fe-izâ nufiha fî’s-sûri fe-lâ-ensâbe beynehüm yevme izin ve lâ-yetesâ’elûne78 Sur üfürüldüğü gün bilmem hangi büyüğün oğluyum ya da akrabasıyım demek işe yaramaz” buyururak amelsiz olan nesebin faydasız olduğunu apaçık bir şekilde haber vermektedir.
(69) Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’ten rivâyet edilir ki: Bir gün meclisten çıkmıştım. Güzel elbiseler giyinmiştim. Önümde ve arkamda bir sürü kalabalık ve yardımcılar vardı. Eski püskü giyinmiş nesebce seyyid olan birisi yolda yalnız başına giderken beni böyle gö-rünce dedi ki: “Ey Müslümanlar, bir Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’e bakın bir de Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin soyundan gelene bakın, ne durumdayım!” Abdullâh ibn Mübârek, seyyidden bu sözleri duyunca şöyle cevâb verir: “İbn Mübârek [736-797] senin dedenin sünnetiyle yaşıyor. Bundan dolayı onun şerefi bana erişti. Sen ise İbn Mübârek [736-797]’in yolunda gidiyorsun bu yüzden onun horluğu da sana erişti.”
(69) İmâm-ı Taberî [839-923] şöyle rivâyet eylemiş-tir: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem bir gün hut-besinde buyurdular ki: “yâ eyyühâ’n-nâsü elâ inne rabbeküm vâhidun ve enne ebâküm vâhidun illâ lâ-fadle li-‘arabbiyin ‘alâ ‘acemiyyin ve lâ li-‘acemiyyin ‘alâ ‘arabiyyin ve lâ li-esvedi ‘alâ ahmeri ve lâ li-ahmeri ‘alâ esvedi illâ bi’t-takvâ. elâ hel bellağtü? kâlü ne‘am. kâle fe’lyeblaği’ş-şâhide’l-ğâ’ibe79 Ey insanlar, şunu iyi bilin ki: Allâhınız bir, babanız bir; Arabın Arap olmayana üstünlüğü yok, karanın kızıla ve kızılın da karaya üstünlüğü yoktur. Üstünlük; ancak takvâ iledir. Takvâ da haramlardan ve şübhelilerden kaçınmaktır. Dikkat edin! Tebliğ edebildim mi?” buyurdular. Ashâb-ı Kirâm radıyallâhu anhüm ecmaîn, “Evet” diye cevâb verdiler. “Şimdi bunu, burada olanlar, burada olmayanlara ulaştırsınlar!” diye emîr buyurdular.
(69) İmâm Ebû Mâlik el-Eş‘arî’den rivâyet edilerek şöyle denildi: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: “innallâhe lâ yenzuru ilâ ensâbiküm velâ ilâ ahsâbiküm velâ ilâ emvâliküm, velâkin yenzuru ilâ kulûbiküm femen kâne lehû kalbün sâlihun yühenninu’llâhu aleyhi ve innemâ entüm benî âdeme ve ehabbeküm ileyhi etkâküm yani Hakk Te‘âlâ neseb ve hasebinize ve malınıza nazar eylemez. Yalnız kalblerinize nazar eyler. Kimin kalbi sâlih ise ona rahmet eyler. Siz Âdemoğlundan başkası değilsiniz, Allâhü Te‘âlâ’ya en sevgili olanınız en müttakî olanınızdır (Allâh’dan en çok korkanınızdır).”
(69) İmâm-ı Mâlik demiştir ki: “Edeb, Allâhü Te‘âlâ’nın verdiği edebdir, babanızın ananızın verdiği terbiye değildir. Ve hayır da Allâh’ın verdiğidir, baba-nızın ananızın verdiği değildir. Görmez misin? Bilâl radıyallâhu anhin nice yakın ve Ebû Leheb [ö.624]’le Ebû Tâlib [ö.620]’in ise nice uzak olduğunu bilmez misin?”
(72) Ondan sonra tarihçiler İmâm-ı A‘zam Allâh kutlu rûhunu yüceltsinin şerefli nesebi konusunda ihti-lâfa düştüler. İmâm-ı Cezerî Câmi‘u’1-usûl80 adlı kitâbında: Nu‘man ibn Sâbit ibn Zotiyy81 ibn Mah’dır diye zikretmiştir. Kimileri Kâbil’dendir kimileri ise Babil’dendir demişlerdir.
(73) Fakat Kâfi82’nin yazarı Nu‘man ibn Sâbit, Tâvus ibn Hürmüz Sasan ülkesindendir, demiştir. Bu görüşe göre Araplardan olur; çünkü Bağdâd’a eski za-manlarda Bâbil derlerdi.
(73) İmâm Ebû Mutî el-Belhî, “İmâm-ı A‘zam Arabdır, Ensâr kabilesindendir” demiştir. Buna göre Nu‘man ibn Sâbit ibn Zotâ ibn Yahyâ bin Râşid el-Ensârî’dir.
(73) Bazı kitâblarda İran ülkesinden, Feridûn oğulla-rından olduğunu gördüm.
(73) İmâm-ı Gaznevî83, Sâlih ibn Ahmed’den şöyle rivâyet eder: “İmâm-ı A‘zam Kûfeli’dir. Teymî kabile-sindendir. Kumaşçıydı, ipek kumaşı satardı.”
(73) Nasr ibn Muhammed ibn Nasr el-Mervezî’ye göre: “Sâbit Horasanlıdır.”
(73) Hâris ibn İdrîs: “Tirmizli’dir” dedi.
(73) Ca‘fer ibn Ahmed ibn Behlül: “Enbarlı’dır” de-di.
(73) Kadıulkudât Muhammed ibn Hasen Esterabadî, Hammâd [v.732]’dan rivâyetle dedi ki: Sâbit ibn Zoti Kâbilli’dir; fakat Zota köle idi. Yetimullah ibn Sa‘lebe’ye satıldı.
(73) İmâm-ı Saymerî84 şöyle der: İsmâîl b. Hammâd b. Ebû Hanîfe şöyle demiştir: “Nu‘man’ın oğludur, Nu‘man Merzubân’ın oğludur. Fars pâdişâhlarının soyundandır ve hürdür. Aslâ köle olmadılar. Sâbit, Emîru’l Mü’minîn Hazret-i Alî kerremallâhu vechehûnun huzûruna vardı ve Emiru’l Müminîn, Sâbit’e ve zürriyetine bereketle duâ buyurdu.”
(73) Nu‘man ibn Merzubân denilmesinin sebebi şu-dur: Sâbit, Emîru’l Müminîn Hazret-i Alî kerremallâhu vechehuya nevruz85da pelte (palûze) verdi. Hazret-i Alî kerremallâhu vechehu her gün nevruz olsa, buyurdular. Vâki‘ât86 adlı kitâbda Şeyh Ebû Hafs-ı Kebîr [767-831]’den rivâyetle denilir ki: Bir kimse yüce Yaradan’a elli beş yıl ibâdet eyleyip ondan sonra nevruz gününü (yılbaşını) ta‘zîm için bir müşriğe hediye verse kâfir olur. Ve bütün ameli boşa gider. Hediye verme durumu böyle olunca müşrikten yılbaşı günü bir hediye almanın hükmü de böyle olur tâbiî; çünkü hediye alan bâtıla râzı olmuş demektir. Fâiz ve rüşvet almak nasıl haramsa bunları vermenin de haram olduğunu bilmez misin?
(74) Bu görüşe şöyle cevâb verilir: Müslümanın o gün kâfire hediye vermesi gibi almasının da haram ol-ması gerekmez; hediye almak haram değildir, çünkü hediye almakta iyi huyluluk ve insanlık vardır. Nitekim Hakk Te‘âlâ celle celâlühu şöyle buyurur: “fe-kûlâ lehu kavlen leyyinen87 Firavun’a konuşurken yumuşak söz söyleyin.” Ve bu mes’elenin Fetavâ88’da geçen ve bu-raya da denk düşen şöyle bir hikâyesi vardır: Bir mecûsî (ateşe tapan), Müslüman dervişlerine iyilik ederdi. Bir gün oğlunu, saçını kesmek için çağırdı. Müslümanlardan çok kişi da‘vetinde bulundu. Hediyeler alıp gittiler. O şehrin âlimine bu konu hoş gelmedi. Âlim, hocası Şeyhü’l İslâm Ebû’1-Hasan es-Soğdî’ye bir mektûb yazdı. Mektûbunda “Bu şehrin halkının tamâmı mürted89 oldular” diye olan biteni bir bir anlattı. Ebû’1-Hasan şöyle cevâb yazdı: “Ehl-i zimmet’in90 (azınlığın) çağrısına gitmek câizdir ve iyi kişiye iyilik etmek insanlığın gereğidir. Müslümanların buncağız bir durumundan küfürlerine hükmetmek mümkün olmaz.” Bu hikâyeden anlaşıldığına göre, kâfirin hediyesini kabûl etmek güzel ahlâktan, cömertlik ve asilliktendir. Bununla birlikte kâfirin hediyesini kabûl etmek duâsını kabûl etmekten farklı bir şey değildir; çünkü Hakk Te‘âlâ: İblis’in duâsını kabûl etmiştir. Nitekim Kur’ân-ı azîm’de Yüce Allâh: “rabbi fe-enzırnî ilâ yevmi yüb‘asûne. kâle fe-inneke mine’l-munzarîne91 Allâhım, bana onların dirileceği güne değin süre tanı. Hadi sen süre tanınanlardansın” buyurur.
(75) Emîru’l Müminîn Hazret-i Alî kerremallâhu vechehudan rivâyet edilmiştir ki: Kılıcını savaş günü kendisiyle savaşan kâfire vermişti; çünkü kılıcını tekrar kâfirin elinden alarak onu öldüreceğini biliyordu. Bunun dışında savaşan kâfire silâh vermek haramdır. Yine kimi eskiler gündüz savaşırlardı, akşam olunca herkesi çağırıp sofra kurar, yemek yedirirlerdi. Böylece güzel ahlâk, asillik ve cömertlik kâfire bile olsa yasak edilmemiştir. Bâtıla ve zulme yardım etmek anlamına geldiği için rüşvet, câiz değildir. Şâyet zulmü def‘etmek için hiçbir çâre yoksa ancak rüşvetle zulmün def‘i mümkünse o zaman rüşvet vermek câizdir, bunda günah yoktur.
(75) Vasî ve mütevellî mallarını korumak için bu mallardan bazısını vermelerinin câiz olduğunu görmez misin? Ve dahi zarûreti defetmek için fâizle para alsa fâiz vermediği takdîrde para alamayacağı ve zarûretini de def‘edemeyeceği92 kesinleşince vebal parayı veren üzerinedir, alana değildir.
(76) İmâm’ın nesebiyle ilgili olan bir rivâyet de şöy-ledir: Kendileri bir yerde ya da babaları bir yerde doğ-muş, bir yeri yurt edinmiş ve bir yerde de çoğalıp kök salmış ve başka bir yerde evlenmiş olan birine her birini nisbet etmek doğrudur. Nitekim Ebû Bekr el-Harezmî’nin annesi Harezmli, babası Taberistanlı’dır. Ebû Bekr’e Harezmî de derler, Taberî de derler. Ve İmâm Ebû’l-Kâsım el-Ka‘bî’ye Belhli de derler Bağdâdlı da derler; çünkü doğumu Belh’de, büyüyüp yetişmesi Bağdâd’dadır.
(76) İmâm Ebû Hafs ibn Bekr ibn Muhammed ibn Alî ez-Zerencerî, İmâm Ebû Abdullâh ibn Ebî Hafs-ı Kebîr [767-831]’den şöyle rivâyet etmiştir: Bir gün İmâm Ebû Hanîfe’nin talebeleri ile İmâm-ı Şâfiî [767-818]’nin talebeleri arasında bu iki imâmdan hangisinin daha çok talebesi olduğu tartışması oldu. Ebû Hafs el-Kebîr şöyle der: “İmâm-ı Şâfiî’nin talebelerini saydılar seksen kişi idi. İmâm-ı A‘zam’ın talebelerini saydılar dört bin kişiye erişti. Bu, İmâm-ı A‘zam’ın fazîletlerinden küçük bir cüz’dür.” İntisâr93 adlı kitâbda İmâm-ı Buhârî [809-869]’nin on bin talebesi olduğu rivâyet edilir. Buna göre İmâm-ı Buhârî’nin İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhden daha çok talebesi vardır diye bir soru sorulsa cevâb şöyle olur: Hadîs rivâyet eylemek fıkıh rivâyet eylemek gibi değildir; çünkü fıkıh rivâyet eylemekte fıkıh bilmek gerekir, ancak hadîs rivâyet eylemekte bu özellik şart değildir. Bundan dolayı hadîs rivâyet eyleyenler çoktur. Bu yüz-den İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin yetiştirdiği talebe-lerinin tamâmı dört bindir.
(78) Şimdi de Hazret-i İmâm’ın tâbiînden kime ye-tiştiğini ve kimden ilim öğrendiğini ve kimlerle sohbet ettiğini Allâhü Te‘âlâ’nın lûtfu ve yardımıyla söyleye-lim:
(79) Biri İmâm-ı Muhammed b. Alî b. Hüseyin b. Alî b. Ebû Tâlib’dir. Muhammed Bâkır [676-735] diye bilinir. H.117 [735] târîhinde Medîne-i Münevvere’de irtihâl eyledi ve Cennetü’l Bakî’de İmâm-ı Hasan radıyallâhu anhin türbesine defnedildi. Şerefli ömürleri altmış üçtü.
(79) Biri Ebû Abdullâh Muhammed ibn Münkedir ibn Abdullâh ibn Rebîa ibn Hüdey’dir. Hicret-i Nebeviyye’nin 130 [747]’unda irtihâl eylediler. Biri Ebû’1-Avn Muhammed ibn Abdullâh ibn Sa‘îd es-Sakafî el-Kûfî’dir. Yetmiş sekiz kez haccetmiştir. Ve yüz yirmi bin akçesi vardı. Hepsini tasadduk etmiştir. Sonra İbn Ebû Leylâ [693-765]94’den zekât almağa muhtaç olmuştur. Tâbiînden “bukâiyyûn= ağlayıcı” denilen dört kişi vardı, bunlardan biri adı geçen Ebû’1-Avn’dır. İkincisi İbn Ebû Leylâ; üçüncüsü Dırar ibn Murr’dur ve dörüncüsü de Abdülmelik ibn Hurr’dur. Hazret-i İmâm’ın yetiştiği tâbiînden biri de Ebû Si-nan’dır. Ve biri de Ebû Zübeyr Muhammed ibn Müslim el-Mekkî’dir. Biri Muhammed ibn Zübeyr el-Ensârî’dir. Biri Muhammed ibn Abdurrahmân ibn Zürrâre’dir. Ebû Leylâ diye bilinen Muhammed ibn Abdurrahmân’dır. H.148 [765] yılında irtihâl etmiştir. Biri Muhammed ibn Mâlik ibn Zebîd el-Hemedânî’dir. Biri de Muhammed ibn Amr’dır.
Biri İbrâhîm ibn Ebû İbrâhim Muham-med’dir.
(81) Biri İbrâhîm ibn Abdurrahmân el-Kûfî’dir. Biri İsmâîl ibn Ebî Hâlidî el-Becelî’dir. Biri Abdullâh ibn Ebî Evfâ’dır ki: H.146 [763] yılında irtihâl eyledi. Biri İsmâîl ibn Ümeyye ibn Amr ibn Sa‘îd el-Kâdî el-Emcedî el-Kureyşî el-Mekkî’dir. H.189 [805] yılında Mekke-i Mükerreme’de irtihâl eyledi. Biri İsmâîl ibn Abdülmelik’tir. Biri Eyyûb ibn Âizü’t-Tâî’dir. Biri İsmâîl ibn Müslim el-Mekkî’dir. Biri İshâk ibn Sâbit’tir. Biri İbrâhîm el-Muhâcirî’dir. Birisi de Ebû Hâkim el-Müezzinî’dir. Biri İbrâhîm en-Nehâî’dir.
(81) Birisi Bilâl ibn Ebû Bilâl Mirdas’dır. Biri Bilâl ibn Vehb ibn Keysan’dır. Biri Behrez ibn Hâkim ibn Muâviye ibn Cidet el-Kuşeyrî’dir. Biri Behlül ibn Amr es-Sayrâf el-Mecnûn’dur. H.188 [804] yılında hacca gittiğinde tesâdüfen Hârun Reşîd [786-809]’i görünce dedi ki: Ey Mü’minlerin Emîri, Ömer ibn Abdullâh el-Muâmirî’den şöyle duymuştum: Demişti ki: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemi eski eyerli bir deveye binmiş gördüm, kimseyi dövmüyor, azarlamıyor ve kimseyi kovmuyordu. Ondan sonra bu şiiri okudu:
hab enne-ke kad melekte’l-‘arda terâ ve dena
leke’l-‘ibâdi ve kâne mâzâ
eleyse ğayran neşrike cevfü kabr ve yahtu’t-türâbu
hâzâ sümme hâzâ95
Kabûl et ki bütün dünya senin oldu.
Ve herkes sana itaat etti.
Varacağın yer kabir değil mi?
Herkes üzerine toprak atacak değil mi?
(82) Hârun Reşîd bu sözleri duyunca: “Ey Behlül, biraz daha hikmetli sözler söyle!” dedi. Behlül dedi ki: “Hakk Te‘âlâ’nın mal ve iyilik verdiği kişi, malından yoksullara dağıtıp iyilikte sâlih olursa “ebrâr” (büyük zâtlar) defterine yazılır.” Hârun Reşîd bu sözleri du-yunca Behlül’ün maksadının bir şey dilenmek olduğunu zannedip ona mal vermelerini emretti. “Bununla borcu-nu ödersin” dedi. Behlül: “Sana veren bana vermemezlik etmez. Rızka Allâh kefildir, rızka kefil olan sen değilsin” dedi.
(82) Cevâb ibn Abdullâh el-Kûfî, birisi Câmi ibn Şeddad’dır, birisi Ca‘fer-i Sâdık diye meşhûr olan Ca‘fer ibn Muhammed ibn Alî ibn Hüseyin ibn Alî ibn Ebû Tâlib’dir. H.80 [699] yılında dünyâyı teşrîf ettiler ki İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh de bu yılda dünyayı teşrîf ettiler. H.148 [765] yılında irtihâl eyleyip Cennetü’l Bakî’de Hazret-i Hasan ve Abbâs radıyallâhu anhümânın türbesine defnolundu. Babaları Muhammed Bâkır radıyallâhu anh ve dedeleri Zeynü’1-Âbidin radıyallâhu anh de bu türbede medfûndurlar.
(84) Biri Habîb ibn Ebû Sâbit’tir. Birisi Kays ibn Dinâr’dır ki bu ikisi İbn Abbâs ile İbn Ömer radıyallâhu anhümâyı görmüşlerdir. H.199 [737] yılında irtihâl eyledi. Birisi de Hasan ibn Sa‘îd’dir. Birisi Hamîdü’1-A‘rec el-Mekkî’dir. Biri Hâris ibn Abdurrahmân el-Hemedânî’dir. Birisi Hasîn ibn Abdurrahmân el-Kûfî’dir ki bu Ammâr, Şa‘bî ve İbn Cübeyr’i görmüştür. H.136 [753] yılında irtihâl eyledi. Şerefli ömürleri doksan üç idi. Biri Hammâd ibn Müs-lim’dir. H.120 [738] yılında irtihâl eyledi. Biri Hâris ibn Zeyd’dir. Biri Hâkim ibn Süheyb es-Sayrafî’dir. Birisi Hüseyin ibn Hâris el-Cedelî’dir. Biri Hâris ibn Hatîb’dir. Birisi Hurr ibn Seyyah el-Kûfî’dir. Biri Haccâc ibn Ertâd el-Kûfî’dir. Birisi Hâris ibn Alkame el-Hemedânî’dir. Biri Hasrem ibn Abdurrahmân’dır.
(84) <Hı Harfi> Hâlid ibn Abdü’l-A‘lâ’dır.
(84) Birisi Dâvûd ibn Abdurrahmân ibn Bezdad’dır. Biri Dâvûd ibn Nusayr et-Tâî’dir [v.777].
(84) Zerr Ebû Ömer el-Hemedânî’dir.
(84) Biri Rebah el-Kûfî’dir. Biri Rebîa ibn Abdurrahmân’dır. H.130 [747] yılında irtihâl eyledi.
(85) Biri Zeyd ibn Eslem’dir. Biri Zeyyâd ibn Küleyb’dir. Biri Ziyâd ibn Meysere el-Kûfî’dir. Biri Zeyd ibn Hâris ibn Abdülkerim el-Hemedânî’dir. Biri Ebû Üsâme Zeyd ibn Ebî Üney-se’dir ki bunun ömr-ü şerîfleri otuz altı olmasına rağmen tâbiînin büyüklerindendi. Revha’da oturuyordu. H.124 [742] yılında irtihâl eyledi. Biri Ebû Zâideoğlu Zekeriyya’dır. Biri Zekeriyya ibn Hâris el-Kûfî’dir. Biri Zeyd es-Sekûnî’dir.
(85) Birisi Semmak ibn Harb ibn Evs ibn Hâlid ibn Muâviye ibn Hârise ibn Rebîa ibn Âmir ibn Zehl ibn Sa‘lebe ed-Düheyl el-Bekrî el-Kûfî et-Tâbî’dir ki seksen sahâbeye erişmiş olup tâbiînin bü-yüklerindendir. İki gözü görmez oldu, yine duâ ile Hakk Te‘âlâ gözlerini görür eyledi. Birisi Süleyman es-Sinanî’dir. Birisi de tâbiînin ileri gelenlerinden Sülleme ibn Küheyl ibn Hasin el-Hadramî’dir ki, Zeyd ibn Erkam ve Cündüb el-Gifârî radıyallâhu anhümâya erişmiştir. H.40 [662] yılında dünyayı teşrîf etti. H.121 [739] yılında aşûre günü dâr-ı bekâya irtihâl eyledi. Birisi Sâlim ibn Aclânu’1-Eftas’dır. Birisi A‘meş diye bilinen Ebû Muhammed Süleyman ibn Mihran’dır. H.60 [680] yılında dünyaya gelmiş ve H.148 [765]’de irtihâl eylemiştir. Birisi Süleyman ibn Muğîre’dir. Birisi Selleme ibn Nâbit’dir. Biri Sa‘îd ibn Mesrûk’tur. Süfyân’ın babası zamanında iyilikte eşi yoktu. Biri Sa‘îd ibn Ebû Arûbe’dir. Birisi Mihran ibn Süfyân-ı Basrî’dir ki Basralıların zâhidlerindendi. Basra’da ilk kitâb tasnîf edenler bunlardır. H.165 [781]’de irtihâl eyledi. Birisi de Sa‘îd ibn Merzubân’dır.
(86) <Şın Harfi> Biri Şebib ibn Garkade el-Bârikî’dir. Biri Abdullâh ibn Şihâb’dır. İmâm-ı Şâfiî [767-819] dedi ki: Adı geçen Abdullâh Irak’ta olma-saydı, orada hadîs ilmi olmazdı. Süfyân-ı Sevrî’den on yaş büyüktü. Bağdâd’a iki kez gelmiştir. H.83 [702]’de dünyâya gelip, H.160 [777]’de irtihâl eyledi. Şerefli ömürleri yetmiş üç sene idi. Birisi Şürahbil ibn Sa‘d’dir. Biri Şurahbil ibn Müslim’dir. Biri Şeddad ibn Abdurrahmân el-Basrî’dir. Biri Şeybân ibn Abdurrahmân el-Kûfî’dir.
(86) Salt ibn Behram’dır. Ve birisi de Sâlih ibn Sâlih el-Hemedânî’dir.
(87) <Tâ Harfi> Biri Ebû Abdullâh’dır. Abdullâh ibn Ebû Evfâ ve Enes ibn Mâlik radıyallâhu anhümâdan rivâyette bulunmuştur. H.112 [730]’da irtihâl etmiştir. Birisi Ebû Süfyân Talhâ ibn Nâfi’dir. Tâbiînin meşhûrlarındandır. Câbir radıyallâhu anh ile altı ay mücâvir kalmıştır. Biri Talk ibn Habib el-Anevî’dir ki şâhidlerin96 meşhûrlarındandır. Abdullâh ibn Zübeyr, Câbir ve İbn Abbâs radıyallâhu anhüh ecmaînden hadîs rivâyet etmiştir. Birisi de Tarîf ibn Süfyân el-Basrî’dir.
(87) Ebû Muhammed Abdullâh ibn Hasan ibn Hasan ibn Alî ibn Ebû Tâlib’dir. Ve Hâşimoğullarının büyüklerindendi. Annesi, Hazret-i Fâtıma binti Hüseyin ibn Alî kerremallâhu vechehu idi. Mansûr Devanikî’nin hapsindeyken kırk altı yaşındaydı. Birisi oğlu Abdullâh ibn Ebû Necih’dir [v.131/748]. Birisi Abdullâh ibn Osman el-Mekkî’dir. Birisi tâbiînden Abdullâh ibn Habîb el-Kûfî’dir. H.105 [723] yılında irtihâl eylemiştir. Birisi Abdullâh ibn Abdurrahmân ibn Ebû Hüseyin el-Mekkî’dir. Birisi Abdullâh ibn Ebû’l-Mecâlid el-Kûfî’dir. Biri Abdullâh ibn Nâfi es-Sercis’tir. Biri Abdullâh ibn Ömer’dir. Biri Abdullâh ibn Hâmid ibn Âbid el-Ensârî’dir. Biri Abdurrahmân ibn Ömer’dir. Biri Ebû Amr el-Evzâî [707/774]’dir ki Şam ehlinin imâmıdır. Hadîsi Yemâme’de kaleme almıştır. H.157 [774] yılında, Bey-rut’ta irtihâl etmiştir. Abbâs ibn Velid demiştir ki: “Bir gün namaz kıldığı yere girmiştik. Secde ettiği yerde ıslaklık gördüm. Hizmetçileri çağırıp, dikkatsizlik et-mişsiniz, bir çocuk şeyhin secde ettiği yere işemiş” dedim. Hizmetçileri: “İşeme değil aslında Şeyh öyle ağlar ki secde ettiği yer ıslanır” dediler. Şeyhi bazı kişi-ler rü’yâlarında görmüşler. Biri: “Bizi Allâh’a yaklaştı-racak bir amele yönlendir” demiş. Şeyh demiş ki: “Bu-rada üzüntülülerin yeri gibi bir yer hiç görmedim.” Biri de Abdullâh ibn Ömer ibn Hafs ibn Âsım ibn Ömer ibnü’l Hattâb radıyallâhu anhümdür. Âlimlerin büyük-lerindendi. H.147 [764] yılında irtihâl eyledi. İbn Zübeyr ve İbn Ömer radıyallâhu anhümâ ile görüşüp onlardan hadîs rivâyet etmiştir. Biri Abdurrah-mân ibn Abdullâh el-Mes‘ûdî’dir. Biri Abdurrahmân ibn Mervan el-Ezdî’dir. Biri Abdülmelik ibn Âmir ibn Süveyd el-Kûfî’dir. İmâm-ı Şa‘bî’den sonra kadı olmuştur. Cündüb ve Câbir radıyallâhu anhümâdan hadis rivâyetinde bulunmuştur. Emîru’l Mü’minîn Hazret-i Alî kerremallâhu vechehu ve Muğîre radıyallâhu anh ile görüşmüştür. H.130 [747] yılında irtihâl etmiştir. Biri Abdülmelik ibn Meyser’dir. Biri Abdülmelik ibn Ebû Bekr ibn Hafs ibn Amr ibn Sa‘îd’dir. Biri Abdülmelik ibn Iyâs el-Kûfî’dir. Biri Abdullâh Abdülaziz ibn Rüfey’dir ki Kûfe’de ikâmet etmiş İbn Abbâs ve Enes ibn Mâlik radıyallâhu anhümâdan hadîs dinlemiş ve Hazret-i Âişe-i Sıddîka radıyallâhu anhâyı görmüştür. Mübârek ömürleri doksanı aşmıştı. Biri Ebû Ümeyye Abdülkerim ibn Ebû Muhârik’tir ki Buhârî ve Müslim Kitâbü’l-Hacc bölümlerinde bu zâtlardan bir hadîs rivâyet etmişlerdir97. H.120 [738] yılında irtihâl eyledi. Biri Abdü’1-A‘lâ el-Kûfî’dir ki Tâvûs, Hasan, Mücâhid ve Mekhûl’den hadîs-i şerîfler rivâyet eylemiştir. Mekke’de mücâvir olup ilmi orada tahsîl etmiştir. Ve kendileri şöyle derlerdi: “Her kime ilim nasîb olur da eğer ilim onu ağlatmazsa, o ilim ona hiçbir zaman fayda vermez.” Ve Allâhü Te‘âlâ’ya sürekli yalvararak derlerdi ki: “Allâhım, senden korkumuzu artır, secde ettiğimiz şu yüzümüzü ateşte yakma.” Biri Ubeyd ibn Mu‘teb ez-Zabbî’dir. Biri Alî ibn Akmar el-Hemedânî’dir. Biri Atâ ibn Ebû Rebah’tır. Saçları kı-vırcık ve siyahtı, yassı burunlu, çolak ve bir gözü gör-mezdi. Daha sonra iki gözü birden görmez oldu. Mekke fakîhlerindendi. İmâm-ı A‘zam kaddesallâhu rûhahu’l-azîz derlerdi ki: “Hammâd’dan daha fakîh ve Atâ’dan daha âlimini görmedim.” Hazret-i İmâm ondan çok rivâyette bulunmuştur. Hadîs-i şerîfleri İbn Abbâs, İbn Amr, Ebû Hüreyre, Ebû Sa‘îd, Câbir ve Hazret-i Âişe Sıddîka radıyallâhu anhüm ecmaîn’den rivâyet eylemiş-tir. Mübârek ömürleri seksen sekizdi ve H.136 [753]’te irtihâl eyledi. Biri Atâ ibn Aclân el-Attar el- Basrî’dir. Biri Atiyye ibn Sa‘îd el-Kûfî’dir. Biri Atiyye ibn Hâris el-Hemedânî el-Kûfî’dir. Birisi de Âsım ibn Süleymanü’l-Ahvâl’dir ki Medâyin kadısı’dır. Biri Âsım ibn Küleyb ibn Şihab el-Kûfî’dir. Biri Ebû Bekr Asım ibn Ebû Necud’dur ki Kur’ân’ı Azîmi Ebû Abdurrahmân es-Süleymî [936-1021] ve Süleyman’dan okudu. Güzel sesliydi ve yüce Kur’ân’ı da iyi bilirdi. Uzun yıllar hasta yattıktan sonra sağlığına kavuşur ka-vuşmaz Kur’ân-ı Azîm okudu. Bir harfte bile hatâ et-medi. H.128 [745]’de irtihâl eyledi. Biri Amr ibn Merre el-Murâdî’dir. Şu‘be radıyallâhu anh onun hakkında: Amr ibn Merre’nin duâsının müstecâb olmadığı hiçbir namazını görmedim; tazarrû ile çok ağladığı ve bu yolda çok cehd gösterdiği için duâları hep kabûl olmuştur. Eğer duâda direnme, mübâlağa ve iddiâ bulunmak câiz midir diye sorulsa cevâbı şudur: Hakk celle ve a’la: “inna’llâhe lâ-yuhibbu’l-mu‘tedîn98 Allâhü Te‘âlâ haddi aşanları sevmez.” diye buyurmuştur.
(90) İbn Mâce el-Kazvinî, Abdullâh ibn Muğaffel’den şöyle rivâyet eyledi99: Bir gün kendi oğlunu duâ ederken gördü. Oğlu şöyle duâ ediyordu: “Allâhümme innî es’elüke’l-kasra’l-ebyada ‘an yemîni’l cenneti, Allâhım, senden cennetin sağ yanındaki ak cenneti isterim.” Muğaffel radıyallâhu anh dedi ki: “Ey Oğlum, Allâhü Te‘âlâ’dan cenneti dile ve cehennemden de Allâh’a sığın; çünkü ben Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden duydum ki şöyle buyururlardı: “Benden sonra bir kavim gelecek ve duâda sınırı aşarlar.” Cevâb şöyledir: Talebde mübâlağa eylemek ve kabûl olması için cehd ve hırs eylemek ve Bârî Te‘âlâ’ya tamâmen yönelmekte zorlama ve iddiâ yoktur; çünkü Bedir Gazvesi’nde Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden rivâyet edilmiştir ki: Bârî Te‘âlâ’dan zafer istemekte çok mübâlağa etmişti, Hazret-i Ebû Bekir radıyallâhu anh dedi ki: “Yâ Resûlallâh salla’llâhu aleyhi ve sellem, bu kadarı kifâyet eder; çünkü Allâhü Te‘âlâ sana va‘dettiğini verir.” Belki duâda zorlama ve iddiâda bulunmak, mübâlağa etmek ise şunun gibidir: Feryâd ederek duâ etmek yâhud peygamberlerin makâmlarından birini istemek; çünkü bununla imkânsızı istemiş olur. Yâhud Kur’ân ve hadîs-i şerîflerde olmayan duâlarla duâ eylemek ise duânın kabûlüne kesinlikle mânidir.
(91) Ömer ibn Merre el-Murâdî şöyle demiştir: Kur’ân’da okuduğum her meselin ma‘nâsını bilmeden geçmek bana hoş gelmez; çünkü Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurur: “ve tilke’l-emsâlü nadribuhâ li’n-nâsi, ve mâ ya‘kiluhâ illâ’l-‘âlimûne100 Biz mes’eleleri insanlar için anlatırız; ama âlimlerden başkası anlamaz.” Mis‘ar’a sormuşlar: “Âlimlerden kimi fazîletli görürsün?” “Amr ibn Merre’den daha fazîletlisini gördüğümü zannetmiyorum” demiştir. O şöyle derdi: “İblis’ten şunu duymuştum: İnsan benden nasıl kurtulsun ki; çünkü gazablandığı zaman burnunda, sevindiği zaman kal-binde olurum.”
(91) Biri Amr ibn Dinar el-Mekkî’dir. Hadîsi üç Abdullâh’tan dinlemiştir. Biri Abdullâh ibn Amr, biri Abdullâh ibn Abbâs [619-687] ve biri de Abdullâh ibn Zübeyr radıyallâhu anhüm ecmaîn’dir. Hişam ibn Abdülmelik, Amr b. Dinar’a dedi ki: “Halka fetvâ ver, biz de sana maaş bağlayalım.” Fakat o bunu kabûl et-medi. Fetvâ vermekten kaçınmak mı yoksa fetvâ için ücret almak mı câizdir denilse cevâbı şöyle olur: Al-maktan başka çâresi yoksa ve aldığı helâl ve temiz ise alması câizdir. Amr ibn Dinar, Lüheyyeoğullarının ço-ğunun malının helâl olmadığını bildiği için almamıştır. Ya da pekçok ulemânın görüşüne göre: Kendisinden başka fetvâ verecek âlim yoksa maaş karşılığı fetvâ vermesi câizdir ama bu mekrûhtur. Adı geçen Amr, Mekke-yi Mükerreme’nin imâmıydı. Geceyi üçe böler, bir bölümünde uyur, bir bölümünü ibâdetle, namazla geçirir, bir bölümünde de hadîs naklederdi. H.126 [744]’te irtihâl eyledi. Birisi de Amr ibn Abdullâh ibn Alî el-Hemedânî’dir. Biri Amr ibn Şu‘ayb ibn Mu-hammed ibn Abdullâh ibn Amr ibn As es-Sehmî’dir. Biri Âmir ibn Şerâhil ibn Abdullâh eş-Şa‘bî el-Kûfî’dir ki Hazret-i Ömer radıyallâhu anhin hilâfetinin üçüncü yılında 637’de dünyayı teşrîf etti. H.103 [721]’de irtihâl eyledi. Rivâyete göre Âmir dedi ki: Beş yüz sahâbeye ulaştım, hepsi şöyle derdi: Osman, Alî, Talhâ ve Zübeyr radıyallâhu anhüm cennettedirler. Söylendiğine göre Âmir şu beyitten hoşlanırmış:
leysetü’l-ahlâmu fî hîni’n-nehy
innemâ’l-ahlâmu fî hâli bî-gazab.
Hilm bir şeyden nehyetmek değildir.
Hilm öfke olmayan sâkin hâlde olur.
(92) Anlatılır ki: Abdülmelik eş-Şu‘aybî Roma kra-lına elçi olarak gitti. Vazîfesini yapıp geri geldiğinde halîfe Abdülmelik’e dedi ki: Roma kralı bana yazdığı mektûbda şöyle demişti: “Ben senin gibi bir elçiyi halîfe seçmeyen ülkenin halkına şaşarım.” Şu‘aybî dedi ki: “Ey Emîru’l Mü’minîn, ikimizi çekemediğinden seni, beni öldürmeğe teşvîk ediyor.” Roma kralına bu haber ulaşınca; Şu‘aybî’ye “Hay Allâh iyiliğini versin; amacım da buydu zâten” demiş. Ve Şu‘aybî şöyle dermiş: “Bana şiirden kolay bir iş yoktur. İstesem bir ay durmadan şiir okurum üstelik bir okuduğumu bir daha okumadan. Aslâ bilmediğimi kâğıda dökmedim. Biri bana bir söz söylese ezberlerim, onu tekrar sormam.” İbn Ömer radıyallâhu anhümâ dedi ki: Bir gün Şu‘aybî gazâ hikâyelerini anlatırken onu dinlemiştim. O gazâda, ben de askerle birlikteydim; fakat Şu‘aybî benden iyi bilir.
Birisi de Ebû Bürde Âmir ibn Abdullâh ibn Kays ibn Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’dir. Hadîsi babası Ebû Mûsâ, Alî ve İbn Ömer radıyallâhu anhüm ecmaînden dinledi. Şureyh’ten sonra Kûfe kadısı oldu. Haccâc onu kadılık-tan azletti. Biri Osman ibn Abdullâh ibn Mevhib et-Talhî el-Kûfî’dir ki ehl-i Medîne’dir. Irak’ta ikâmet etti. Ebû Hüreyre radıyallâhu anhden hadîs dinledi. Birisi Osman ibn Âsım el-Emevî el-Kûfî’dir. Biri Osman ibn Abdurrahmân’dır. Biri Adiy ibn Sâbit’tir. Biri Amr ibn Zerr ibn Abdullâh el-Kûfî’dir ki Kûfe’nin âlim ve zâhidlerindendi. Evi İmâm Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin evine uzak olduğundan annesi götürürdü. Terâvihi İmâm’ın arkasında kılıp va‘zı dinlerdi. Va‘zda ve duâda şu tür acâyip sözleri vardır: “Ey Bârî Te‘âlâ, bizim içimizde senin tevhîdin varken bize azâb eder misin? Azâb etmeyeceğine hüsn-ü zannım vardır. Allâhım, şunları mağfiret eyle: Hazret-i Mûsâ peygam-berin büyücüleri gibi olan ki sen onları Âlemlerin Rab-bine îmân ettik dedikleri anda bağışladın. Biz de onlar gibi duâ ediyoruz kalbimizi buna bağlamışız. Sen de bizi bağışla. Bağışlamak senin lûtuf ve keremindendir.”

(93) İmâm Ebû Hanîfe radıyallâhu anh Amr ibn Zerr’e şöyle derdi: Senden sonra va‘z etmek haramdır. Abbâs Mentuf her zaman Amr ibn Zerr’e kötülük edip söverdi. Amr bir gün Abbâs’a dedi ki: “Bize sövmekte aşırıya kaçma. Barışa da yer bırak.”
(93) Biri Ömer ibn Beşîr el-Hemedânî el-Kûfî’dir. Biri Ammâr ibn Abdullâh el-Kûfî’dir. Biri Avn ibn Abdullâh ibn Utbe ibn Mes‘ûd el-Huzelî’dir ki Ebû Hüreyre ve Ebû Mûsâ el-Eş‘arî radıyallâhu anhümâdan hadîs dinlemiştir. Mes‘ûd’un evlâdından rivâyete göre Avn’dan daha iyi amel işleyen yoktu. Avn şöyle rivâyet eder: Kur’ân ilmini terkedip hadîs ilmini taleb edenin misâli şu kişinin meseline benzer ki: “Biri koyun ağılının kapısını bekliyormuş. Birden bir geyik geçmiş ve koyunları bırakıp geyiğin ardına düşmüş; fakat geyiğe erişememiş. Dönüp ağılına geldiğinde koyunlarını da-ğılmış bulmuş. Hem geyiği yakalayamamış, hem de koyunları dağılmış.” Ve yine şöyle derdi: İsrâîloğullarında iki kardeş varmış. Birbirlerine demişler ki: “Hakk Te‘âlâ’dan hangi amelinden dolayı kor-karsın?” Biri demiş ki: “Bir gün iki tarlanın arasından geçiyordum. Birinden başak kopardım. Daha sonra pişman olup bıraktım; fakat kopardığım tarlaya mı yok-sa öbürüne mi bıraktım bilmiyorum, korkum bundan-dır.” Birisi de şöyle demiş: “Benim korkum da, ne za-man namaz kılsam bir ayağım üzerinde öbür ayağımdan fazla durmaktandır.” Babaları bunların sözlerini işitince: “Ey Bârî Te‘âlâ, bunların sözleri doğruysa rûhlarını kabzeyle!” demiş. Hemen oracıkta ikisi de rûhlarını teslim etmişler.
(94) Sâlihlerin helâk olması için duâ etmek, özellikle babanın oğula etmesi câiz midir, dense cevâbı şöyle olur: Şerî‘atler muhteliftir. Onların şerî‘atında bu câiz olabilir. Hızır hazretlerinin “hattâ izâ legiyâ ğulâmen fe-katelehu101 Nihâyet bir erkek çocuğuna rastladıkla-rında (Hızır) onu hemen öldürdü.” O oğlanı öldürdüğü-nü bilmiyor musun? Hızır aleyhi’s-selâm’a o oğlanı katletmesi câiz amma Mûsâ aleyhi’s-selâm’a câiz ol-madığını bilmiyor musun?
(94) Biri İkrime’dir. Abdullâh ibn Abbâs radıyallâhu anhümânın kölesiydi. Aslı Berberî (Kuzey Afrikalı)’dır. Mekke âlimlerindendi. Efendisinden, Ebû Hüreyre, Ebû Sa‘îd ve Hazret-i Âişe Sıddîka radıyallâhu anhüm ecmaîn’den hadîs-i şerîfler dinlemiştir. H.107 [725] yılında irtihâl eyledi. Sa‘îd ibn Cübeyr’e: “Acaba sen-den daha âlimi var mı?” diye sorduklarında: “İkrime benden âlimdir” demiş. Biri Alkame ibn Mürsed el-Hadramî’dir. Biri Abdullâh ibn Ebû Lübâne’dir. Biri A‘lâ ibn Züheyr el-Kûfî’dir. Biri Umeyr ibn Sa‘îd el-Kûfî’dir. Biri Îsâ ibn Alî es-Sayrafî’dir. Biri İmrân ibn Umeyr’dir. Biri Ebû Hâlid Abdullâh ibn Rebah el-Ensârî’dir ki Ensâr’ın fakîhlerindendi. Tâbiînin de bü-yüklerindendi. Katâde, Ebû Hüreyre ve Muâviye radıyallâhu anhüm ecmaîn’den hadis rivâyet etmişti. Biri Abdurrahmân ibn Hazem’dir ki Hazret-i Enes radıyallâhu anhden hadîs rivâyet etmiştir.
(94) <Gayın Harfi> Gâlib ibn Huzeyl el-Kûfî’dir.
(94) Biri Ferrat ibn Abdurrahmân el-Kûfî’dir.
(95) Biri Kâsım ibn Abdurrahmân ibn Abdullâh ibn Mes‘ûd’dur. Biri Kâsım ibn Muhammed el-Kûfî’dir. Biri Kays ibn Müslim el-Kûfî’dir. Biri Katâde ibn Da’ame ibn Katâde ibn Azîz ibn Amr ibn Hâris ibn Südüs ibn Şeybân ibn Zehl ibn Sâlebe ibn Ukkâşe ibn Şa‘bî ibn Alî ibn Bekir ibn Südüs el-Basrî’dir. İlmi Enes ibn Mâlik radıyallâhu anhden öğ-renmiştir. H.60 [680]’de dünyayı teşrîf etti. H.117 [735]’de irtihâl eyledi.
(95) Biri Kirâm ibn Abdurrahmân el-Kûfî’dir. Biri Kesir ibn Rebah el-Kûfî’dir.
(95) <Lâm Harfi> Leys ibn Süleyman el-Kûfî’dir.
(95) Biri Mûsâ ibn Talhâ ibn Abdullâh et-Teymî el-Kureyşî’dir. Biri Mûsâ ibn Ebû Kesîr’dir. Biri Mûsâ ibn Meslek el-Kûfî’dir. Biri Menhal ibn Cer-rah’dır. Biri Menhal ibn Halîfe el-Kûfî’dir. Biri Mansûr ibn Zazan el-Vâsıtî’dir. Biri Mansûr ibn Dinar’dır. Biri Mis‘ar bin Kidâm102’dır. Biri Meymunu’l-Aver el-Kûfî’dir. Biri Meymun ibn Mihran’dır ki İbn Abbâs, İbn Ömer ve Ebû’d-Derdâ radıyallâhu anhüm ecmaîn’den hadîs rivâyet eylemiştir. H.108/726 yılında irtihâl eyledi. Biri Meymun ibn Siyâh’dır. Biri Mücâlid ibn Sa‘îd ibn Umeyr el-Kûfî’dir. Biri Mahvel ibn Râşid ibn Mihrak el-Kûfî’dir. Biri Mâlik ibn Enes el-Medînî’dir ki Medîne ehlinin imâmıdır. Biri Muâviye ibn İshâk’tır.
(96) Biri Nâfi Mevlâ ibn Ömer’dir. Biri Nâfi ibn Dirhem el-Kûfî’dir. Biri Nâsıh ibn Aclân el-Basrî’dir. Biri Nadr ibn Tarîf el-Basrî’dir.
(96) Biri Heysem ibn Habîb el-Kûfî’dir. Biri Hişâm ibn Urve ibn Zübeyr ibn Avvam el-Kureyşî’dir. Rum ilindendir (Anadolulu’dur). Amcası Abdullâh ibn Zübeyr ve İbn Ömer radıyallâhu anhüm ecmaîn’den rivâyette bulunmuştur. Câbir, Enes ve Sü-heyl radıyallâhu anhüm ecmaîn’i görmüştür. Bağdâd’da Halîfe Mansûr’un huzûruna da çıkmıştır. H.61 [680] yılında doğmuş ve H.146 [763] yılında Bağdâd’da irtihâl eylemiştir. Biri Hişâm ibn Âiz el-Esedî el-Kûfî’dir.
(96) Biri Yahyâ ibn Sa‘îd ibn Kays ibn Ömer ibn Sehl ibn Sa‘lebe ibn Hâris ibn Zeyd ibn Sa‘lebe ibn Ganem ibn Mâlik ibn Neccar el-Ensârî’dir. Enes, Sâib ibn Yezîd, Abdullâh ibn Âmir ibn Rebîa, Sa‘îd b. Müseyyeb, Kâsım ibn Muhammed ibn Ebû Bekir ve Süleyman İbn Yesâr radıyallâhu te‘âlâ anhüm ecmaîn hazerâtından rivâyette bulunmuştur. Medîne-i Münevvere’ye kadı olmuştur. Sonunda Emevîlerden Mansûr onu alıp Irak’a götürmüştür, H.143 [760]’da irtihâl eylemiştir. Fakih, âlim ve zâhiddi. Bilhassa ilm-i fıkıhta meşhûr olmuştur. Biri Yahyâ ibn Amr ibn Sele-me el-Kûfî’dir. Biri Yahyâ ibn Abdullâh el-Kündî el-Kûfî’dir. Biri Yezîd ibn Süheyb el-Mısrî’dir. Biri Medîneli Abdullâhoğlu Yûnus ibn Abdullâh el-Medînî’dir. Biri Ya‘lâ ibn Atâ et-Taîfî’dir. Biri Yâsin ibn Mu‘az ez-Zeyyâd el-Kûfî’dir.
(97) <Künyeler> Biri Ebû Bekr ibn Abdullâh ibn Cehm’dir. Biri Ebû Sevâd’dır. Biri Ebû Abdullâh’dır. Biri Ebû Ömer’dir. İmâm-ı A‘zam kuddise sirruhu’l azîzin bildiğimiz üstâdları bu adı geçenlerdir.
(97) Fakat Hazret-i İmâm radıyallâhu anh bu üstâdlarının içinden İmâm-ı Hammâd ibn Ebû Süley-man el-Kûfî [v.738]’ye sıkı sıkıya bağlı idi; çünkü İmâm-ı Hammâd, diğerlerinden efkah (daha fakih) idi. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhe: “Hocalarınızdan han-gisi daha efkahdı?” diye sorduklarında, “Hammâd’dır” derdi.
(97) Bir rivâyette de, Ca‘fer-i Sâdık’tır, diye buyur-muşlardır.
(97) Sadru’l-Eimme el-Mekkî şöyle demiştir: Bu iki rivâyeti şöyle birleştirmek mümkündür: Ca‘fer-i Sâdık radıyallâhu anh ehl-i beytin efkahıdır, Hammâd ise Kûfe’nin efkahıdır.
(97) İmâm Nişâburî şöyle söylemiştir: İmâm-ı Hammâd radıyallâhu anhin huzûrunda Ramazan ayında mutlaka her gece elli kişi iftar ederdi. Bayram gecesi olunca her birine elbise ve yüzer akçelik birer kese ve-rirdi. Yine rivâyetine göre: Biri İmâm-ı Hammâd’a gelip demiş ki: “Oğlumu, benden her ay otuz akçe isteyip yine de az diyen bir hocaya verdim. Oğlumu o hocadan alıp bir başkasına vereyim mi?” İmâm-ı Hammâd da: “Alma, her ay ben kendimden yüz akçe veririm” demiş.
(97) Kur’ân öğretmek için para almak câiz midir, bi-zim mezhebimizde bu doğru değilken, Hammâd bunu nasıl uygun görür denilirse şöyle cevâb verilir: Şâyet hediye ise verilen bir nesne karşılığında ücret almak gerekmez, özellikle zamanımızda, âlimlerin, devletten maaşları kesilmişse, Kur’ân öğretmek için para almak câizdir, diye fetvâ vermişlerdir. Hattâ şöyle demişlerdir: Çocuğun babasını para vermek için zorlaması câizdir; çünkü ahid şarta bağlanmış hükmündedir; yani örf ve âdette olan şey şarta bağlanmış hükmündedir.
(98) İmâm Ebû Leys, fakihlere öğüdüm şudur de-miştir: “Âlimlere üç şeyi yasaklıyorum: Pazara gitmek, devlet adamının kapısına gitmek ve ilim öğretmek için para almak. Fakat şimdi yasakladığım bu üç şeyi câiz görüyorum.” Sözün kısası muhtar kavil şudur: Zama-nımızda Kur’ân ve fıkıh öğretmek için para almak câizdir. Câiz olmadığına fetvâ verilseydi, Kur’ân ve ilim kaybolurdu; çünkü öğrenenin ve öğretenin insanlığı kalmamıştır. Öğrenen çocuk babasını zorlayabilir denmesi bunun içindir. Ve yine Peygamber aleyhi’s salâtü ves-selâmın şöyle buyurdukları rivâyet edilmiştir: “Allâhümme ağnâ’l mute‘allimîne ve efkira’l muallimîne; Allâhım, öğreneni zengin, öğreteni yoksul yap.” Duânın anlamı şudur: Eğer muallim (öğreten) fakir, müte‘allim (öğrenen) zengin olursa öğreten, öğ-renenin mal ve makamına tama edip (açgözlülük göste-rip) öğretir, böylece ilim de kaybolmaz. İmâm Şemsü’l Eimme el-Halvanî [v.1050]’e: “Bu ilme nasıl ulaştın?” diye sormuşlar. O: “Zengin kapı ve zekî kalb ile” demiş.
(98) Yine rivâyet edilmiştir ki: Ebû’z-Zennad Kûfe’ye vergi toplayıp getirmişti. Biri Hammâd’a dedi ki: “Zennad’ın bana bin akçe vermesi için aracılık et.” Hammâd da şöyle söyledi: “Ben sana kendi malımdan beş bin akçe vereyim de Zennad’dan istemeyeyim.” O kişi Hammâd’a hayır duâda bulundu.
(98) İmâm Hâfız Ebû’l-Hasan es-Sicistânî, İmâm-ı Şâfiî’den şöyle rivâyet eder: İmâm-ı Şâfiî [762-819] dedi ki: Hammâd’dan rivâyet edilen bu hikâyeyi dinle-diğimden beri onu sever oldum. O hikâye şudur: Bir gün Hammâd binek üstünde giderken kaftanı yırtıldı. Oradan bir terzi geçiyordu. Hammâd aşağı inip diktir-mek istedi. Terzi Hammâd’ı indirmeyip binek üstün-deyken kaftanının yırtığını dikti. Hammâd bir kese akçe çıkararak hepsini terziye verdi. Ve yemîn ederek: “Bundan başkasına gücüm yetmez” dedi.
Yine de bu bâbda Hazret-i Hammad’ın saymakla bitmeyecek kadar çok fazîleti vardır.
(99) Babamdan bu hikâyeye benzer başka bir hikâye daha dinledim, dedi. Babam, üstâdı Mevlâna Hümâmüddîn el-Hâtibî el-Harezmî’den şöyle anlattı: Bir gün Hümâmüddîn bineğine binmiş giderken cebin-den bir kese düştü. İçinde elli bir dinar vardı. Biri kese-yi yerden alıp Hümâmüddîn’e verdi. Hümâmüddîn ke-seyi almak istemedi ve keseyi yerden alana dedi ki: “Bu senin rızkındır. Bunu sana Allâhü Te‘âlâ gönderdi.”
(99) Şimdiye dek İmâm-ı A‘zam kaddesallâhu sirrahu’l azîz’in meşâyih ve üstâdlarını zikrettik. Allâh’ın izniyle bundan sonra da buna uygun şeyler anlatacağız.
(99) İmâm-ı Hârisî, Yahyâ ibn Sa‘îd el-Kattân’dan şöyle rivâyet etmiştir: İmâm’ın re’yine (görüşüne) uygun her ne dinledikse ekserîsi ile amel ettik.
(99) İmâm Ebû Ma‘în dedi ki: Yahyâ ibn Sa‘îd İmâm’ın re’yine (görüşüne) uyar ve onu diğerlerine üstün tutardı.
(99) Hârun ibn Sa‘îd, İmâm-ı Şâfiî’den şöyle rivâyet eder: İmâm-ı Şâfiî [767-819] dedi ki: Ebû Hanîfe’den efkahını (daha fakihini) görmedim. Hatîb el-Bağdâdî dedi ki: İmâm-ı Şâfiî’nin İmâm-ı A‘zam’dan daha faki-hini görmedim demesi ondan daha fakihini bilmedim demektir; çünkü İmâm-ı A‘zam hazretlerinin irtihâl ettiği gün İmâm-ı Şâfiî dünyayı teşrîf etmişti.
(99) Ebû Ubeyd, İmâm-ı Şâfiî’den şöyle rivâyet etti: Kim fakih olmağı isterse İmâm-ı A‘zam’a ve talebele-rine uysun; çünkü bütün insanlar fıkıhta Ebû Hanîfe’nin ıyâli (çoluk çocuğu) gibidir.
(100) Süfyân ibn Uyeyne’nin, Şeybân’dan rivâyetine göre Kûfe’nin köprüsünden Hamza’nın kıraatıyla, İmâm’ın re’yini geçer sanmam; çünkü bu ikisi zâten ufukları aşmıştır.
(100) Yahyâ ibn Ma‘în [v.847]103 dedi ki: Benim nazarımda kıraat, Hamza’nındır ve re’y de Hazret-i İmâm’ındır.
(100) Ca‘fer ibn Rebî‘ dedi ki: Beş yıl İmâm’ın mec-lisinde bulundum ve ondan az konuşanını görmedim. Ne zaman ona soru sorsalar, o zaman ilmi nehir gibi çağlayıp akardı.
(100) İsmâîl ibn Ebî Ayyaş, İmâm Evzâî [707-774] ve Ömerî’den şöyle rivâyet eder: Zor mes’eleleri kimse İmâm-ı A‘zam gibi çözüp halledemezdi.
(101) İmâm Alî ibn Hüseyin ibn Muhammed ibn Hüsrev el-Belhî, Ebû Abdurrahmân’dan rivâyet ederek şöyle derdi: Abdest ve namazı Ebû Hanîfe’den öğren-dik.
(101) İmâm Ebû’l-Maalî el-İsferayânî, Necih ibn İbrâhîm’den o da İbn İkrime’den şöyle rivâyet etmiştir: Bir kimse Ebû Hanîfe’ye hatâ etti dedi. İbn İkrime dedi ki: “Yanında kıyasta Ebû Yûsuf [731-798] ve Züfer [v.775], hadîste Yahyâ ibn Ebû Zâid, Hafs ibn Gıyâs, Hibban ve Mendel [v.784], fıkıhta Kâsım ibn Ma‘n [v.791], Arapça’da Dâvûd, zühd ve takvâda da Fudayl b. Iyâz [v.802] gibi kişiler varken nasıl hatâ etti dersin? Ve İmâm-ı A‘zam aslâ hatâ etmez, hatâ ederse bu kim-seler, onu hakka döndürürler.”
(101) Ömer ibn Hammâd şöyle rivâyet eder: İmâm Ebû Yûsuf bana şöyle derdi: “Bana Ebû Hanîfe ve İbn Ebû Leylâ [693-765]’nın meclisinden daha muhabbetli bir şey yoktu. Ebû Hanîfe gibi fakih ve İbn Ebû Leylâ gibi kadı görmedim.” Kaddesa’llahu rûhahümü’l azîz.
(101) Ahmed Muhammed Bağdâdî’den şöyle rivâyet edilmiştir: Yahyâ ibn Ma‘în’e Hazret-i İmâm’ı sorduk-larında şöyle cevâb verdi: “Abdullâh ibn Mübârek [736-797] ve Vekî ona güvenilir dedikten sonra daha niye şübhe ediyorsun ki?”
(102) Anlatıldığına göre: Bir gün Hazret-i İmâm İbn Cüreyh’in yanına çıktı. İbn Cüreyh kendisi için üç kez “Fakihtir” dedi.
(102) Hüsam ibn Yûsuf da: “İmâm’dan efkah (daha fakih) kimse görmedim” derdi.
(102) Abdülazîz şöyle rivâyet eder: Bizimle halk arasında Ebû Hanîfe delildir. Kim onları severse o kişi-nin Ehl-i sünnet olduğu bilinir. Kim sevmezse kendisi ehl-i bid‘at olduğu için sevmez.
(103) Seyyidü’l-Huffâz Deylemî’nin, Abdullâh ibn Yezîd’den rivâyetine göre: Bize Ebû Hanîfe’yi erenlerin şâhı olarak tanıttı.
(103) Ahmed ibn Hacc en-Nişâburî dedi ki: Zenci Müslim ibn Hâlid’in meclisine gittim. Muhammed ibn Müslim et-Taifî o meclisteydi. Ebû Hanîfe’nin adı geçti. Müslim, İmâm’ın medhinde mübalâğa edince Taifî dedi ki: “Bu derece övmek doğru değildir.” Müslim: “Evet doğru söylüyorsun” dedi. Taifî susup kabûl etmeği yeğledi. Müslim ibn Hâlid, İmâm-ı Şâfiî [767-819]’nin üstâdıydı. Mekke-yi Mükerreme’nin önde gelen muhaddislerinden olup, fıkıh ve kelâmda ilim sâhibi idi. Ancak mu‘tezileden idi.
(104) Vâkidî şöyle rivâyet eder: İmâm-ı Mâlik [710-795] çoğunlukla İmâm-ı A‘zam’ın kavliyle amel ederdi. Ancak pek belli etmezdi.
(104) İsmâîl ibn Ebû Fedik şöyle rivâyet eder: İmâm-ı Mâlik’i görmüştüm. İmâm Ebû Hanîfe’nin eline yapışmış birlikte gidiyorlardı. Mescide girdiklerinde Ebû Hanîfe’yi öne geçirdi. Ebû Hanîfe’nin mescide girerken şöyle dediğini duydum: “Bismillahi, hâzâ mevdi‘a’l emâni fe-eminnî min azâbike ve neccinî mi-ne’n nâr yani Allâh’ın adıyla, burası bağışlanma yeridir, beni azâbından koru ve cehennem ateşinden kurtar.”
(104) İshâk ibn Behlül, İmâm Ebû Damre’nin: “İmâm Ebû Hanîfe’nin bir sürü işi olduğu hâlde bu kadar çok ibâdet edebildiğine hayret ediyorum” dediği-ni rivâyet etmiştir.
(105) Muğîre, Cerîr’in: “Ebû Hanîfe ile Hammâd’a bağlandık ama ona açılan kapılar bize açılmadı” dedi-ğini rivâyet etti.
(105) İmâm Ebû Yûsuf şöyle demiştir: İbn Ebû Leylâ’nın meclisine devâm ettim. Bıkkınlık hâsıl oldu. İmâm’a sıkı sıkı ya bağlandım. Bir gün yine İbn Ebû Leylâ’ya uğramıştım. Bana: “Ey Ya‘kûb, Ebû Hanîfe’ye devâmını aslâ aksatma, ondan ayrılma. İlimde ve fıkıhta onun gibi birisini bulamazsın” dedi.
(105) Leys ibn Nadr şöyle der: Ebû Hanîfe kadılığı kabûl etmediği için hapsedildi. Sonra şehirde teşhir ederlerken İbn Şübrüme [v.761] dedi ki: “Bu miskine de ne oluyor? Kabûl etseydi ne olurdu sanki?” İbn Ebû Leylâ da dedi ki: “Sana bana göre miskindir; ama âhirette senden benden yüksektir.”
(105) Rukbe ibn Muskale şöyle der: “İmâm, ilim deryâsının dalgıcıdır. Hiç kimse onun gibi deryâların dalgıcı olamaz.”
(105) Mis‘ar bin Kidâm’dan şöyle rivâyet edilmiştir: Sabah namazından sonra mescidin bir köşesinde ben oturuyordum, öbür köşesinde İmâm oturuyordu. Diğer talebeler kendi işlerine giderler kuşluk vaktinde hepsi tekrar toplanırlardı. Kimi derse çalışıyor, kimi soru soruyor ve kimileri de ilmî münâzara ve münâkaşa edi-yorlardı. Hazret-i İmâm mescidde ne kadar münâkaşa ve soru hâsıl olduysa hepsini cevâblar ve herkesi sus-turduktan sonra kendisi de sükût ederlerdi. Ben kendi kendime, bunca kişiyi susturup, bütün suâllere cevâb verip ortalığı teskin eden bir kimse olsa olsa bu dînde çok büyük bir zât olmalıdır derdim.
(105) Yine Hasan ibn Kuteybe, Mis‘ar’dan rivâyetle şöyle der: Kûfe’de iki kişi vardır. Birisi fakih olan İmâm, Birisi de zühd ve takvâ ehli olan Hasr ibn Sâlih’dir.
(105) Abdullâh ibn Mübârek [736-797], şöyle der: Mis‘ar, ne zaman İmâm’ı görse ayağa kalkardı. İmâm ne zaman otursa Mis‘ar da karşısına otururdu. Ve dâimâ ona ta‘zîm eder ve onu medhederdi. Mis‘ar ki zühd ve ilimde Kûfe’nin büyüklerindendi.
(105) Yahyâ el-Hümânî şöyle der: Bir gün Şerîk104’in huzûrunda Hazret-i İmâm’ın adını zikretti-ler. Şerîk dedi ki: “Bizden sonra geldi; ama hepimizden üstün oldu.”
(106) İmâm-ı Yâsin ibn Mu‘âz-ı Zeyyâd şöyle der: Ebû Hanîfe’nin talebeleri dağ elmasına benzer; çünkü yılda iki def‘a olur. Yâsin, hadîs ilminde kâmil idi. Dedi ki: “Bir gece önemli bir mes’elede müşkilâtım oldu. Bunu halletmek için Ebû Hanîfe’ye gittim. Namaz kıl-dığını gördüm. Namazı bitinceye kadar bekleyip daha sonra beni zora sokan mes’eleyi sordum. Öyle bir cevâb verdi ki, müşkilim hâlloldu. Bundan sonra her namazdan sonra dâimâ İmâm’a hayır duâ eder oldum.”
(106) Abdülazîz ibn Abdullâh şöyle der: Mekke-i Mükerreme’de İmâm-ı Yâsin’in: “Ebû Hanîfe’ye uyun, onun meclisini ganîmet bilin, ilmini alın, İmâm’ın mec-lisi gibi bir meclis kolay kolay bulunmaz, helâl ve haramı onun gibi bilen birini bulamazsınız, o giderse çoğu ilim kaybolur gider” diye yüksek sesle yanındaki cemaate hitâb ettiğini işittim.
(107) Yahyâ ibn Eyyûb e1-Âbid şöyle der: İbn Semmak şöyle demiştir: “Direkler dört tanedir: Biri Süfyân es-Sevrî [v.778], biri Mâlik ibn Mugavvel, biri Dâvûd-ı Tâî [v.777] ve biri de Neşelî’dir. Nasıl dağlar yeryüzünün çivileri105 ise bu dördü de ümmetin çivile-ridir. İşte bunlar, İmâm’ın meclisine gelir ondan hadîs dinlerlerdi.”
(107) İbn Semmak her zaman İmâm’a duâ eder, halkı ona uymağa teşvîk edip, yönlendirirdi. Kûfe halkının büyüklerinden ve vâizlerindendi. Halîfeler yanında iz-zetli ve hürmetli biriydi. Hârun Reşîd [786-809] zama-nına dek yaşamış ve ağlamaktan gözleri görmez olmuş-tu.
(108) Halef ibn Eyyûb el-Kûfî şöyle der: Âlimler meclisine gittiğimde, ne zaman ma‘nâsını bilmediğim bir söz duysam İmâm-ı A‘zam’a varıp sorardım. O müşkilimi halleder ve gönlüme bir nûr doğardı.
(108) İbrâhîm ibn Süleyman ez-Zeyyâd dedi ki: Bir gün Ebû Hanîfe’nin İsrâîl yanında adı geçti. Dedi ki: “Zamanın halkına helâl ve haramdan mühim mes’eleleri îzâh edip öğreten ondan başka âlim yoktu.” Ve İsrâîl, Yûnus ibn Ebû İshâk el-Kûfî’dir. Kûfelilerin ilimde ve hıfzda büyüklerindendi. İmâmoğlu imâmdır ve kardeşi de imâmdır.
(108) Müseyyib ibn Şerîk şöyle der: Bütün kâinat dünyanın bütün âlimlerini getirse, biz de İmâm-ı A‘zam’ı getirsek bize hiç kimse güç yetiremez ve bütün âlimler susup kalırlardı.
(108) Ebû Mu‘âviye şöyle der: İmâm-ı A‘zam ilim yolunu halk için açtı ve müşkilâtın içyüzlerini çözüp îzâh etti, onları anlaşılır hâle getirdi. Allâhü Te‘âlâ’nın minneti onun mertebesine ulaşan üzerinedir. Hakk Te‘âlâ onun sa‘yini kabûl eyleyip günahlarını ma‘firet eylesin. Ey Kûfeliler, Hakk Te‘âlâ sizi A‘meş’in evlâdı ve Ebû Hanîfe’yle şereflendirdi. Ebû Muâviye Kûfelilerin büyüklerindendi ve gözleri görmezdi. Hârûnu’r Reşîd kendisine çok izzet ve ikramda bulunup yemek yedirdi. Yemekten sonra Ebû Muâviye’nin eline kendi eliyle su döktü. Ebû Muâviye elini yıkadıktan sonra Halîfe: “Elinize suyu kim döktü biliyor musu-nuz?” dedi. “Bilmem” diye cevâb verdi. Halîfe: “Emîru’l Müminîn’dir” dedi. Ebû Muâviye dedi ki: “ekrameka’llâhu kemâ ekramte’l ilme, Hakk Te‘âlâ ilmi yücelttiğin gibi seni de yüceltsin.” Halîfe: “Benim de su dökmekle kasdım buydu” dedi.
(108) Bir gün Vekî’in meclisinde hadîsi anlamakta bir güçlük ortaya çıktı. Vekî bir ah çekip dedi ki: “Piş-manlık işe yaramıyor, nerde İmâm, o olsaydı müşkilimizi hemen hallederdi.” Ve yine dedi ki: “Ey insanlar, hadîs okursunuz; ancak ma‘nâsını ve te’vilini bilmezsiniz, ömrünüzü ve dîninizi zâyi edersiniz. Ne olaydı Ebû Hanîfe’nin fıkhının onda biri bende olsay-dı.”
(109) Muhammed ibn Tarîf şöyle der: Vekî huzûrunda hadîs okuyorduk. Birgün dedi ki: “Ey halk, fıkıh olmadan hadîs okumak fayda vermez. Ebû Hanîfe’nin talebelerinin meclisinde bulunmadıkça da fakih olamazsınız.”
(109) Nadr ibn İsmâîl şöyle der: Süfyân-ı Sevrî [v.778] Hazret-i İmâm’ın sözünü küçük düşürmeğe çalıştı; ama gücü yetmedi, sözünü de kimse dinlemedi. Anladı ki, onun yaptıkları Allâh’tandır ve hiç kimse ona hîle yapamaz.
(109) Ebû Nu‘aym şöyle der: İster seçkin biri isterse halktan biri olsun herkes İmâm’ın sözünü dinler, dedi-ğinden çıkmazdı ve mescidinin kapısından gece gündüz halkın kalabalığı hiç eksik olmazdı.
(110) Yahyâ ibn Âdem şöyle der: İmâm’ın ilmi Allâh içindir, eğer dünya için olsaydı, kendisini kıskananların çokluğuna rağmen mezhebi ufukları kaplamazdı.
(110) Yine Yahyâ ibn Âdem şöyle der: Şerîk ve Dâvûd, Ebû Hanîfe’nin sıradan köleleri ve talebeleriydi. Ne olaydı sözünü anlasalardı.
(110) Zikredilen Yahyâ ibn Âdem âlimlerin kaville-rini (görüşlerini), hadîs ve fıkıh ilmini iyi bilirdi. Ve yine derdi ki: “Kûfe’nin mescidleri ağzına kadar fakihlerle doluydu. Ebû Hanîfe’nin ortaya çıkmasından sonra İbn Ebû Leylâ, İbn Yesreme, Hasan ibn Sâlih ve Şerîk gibi kimselerin tamâmının sesleri kesildi ve halîfeler, hâkimler ve beyler İmâm’ın kavliyle amel eder oldu. İmâm’ın mezhebi dünyanın dört bir yanına yayıldı.”
(110) Esmâî şöyle der: Ebû Yûsuf [731-798]’a de-dim ki: “Hakk Te‘âlâ seni maksadına ulaştırdı buna rağmen başka bir dileğin var mı?” “Evet, Mis‘ar bin Kidâm’ın zühdünü ve Ebû Hanîfe’nin fıkhını isterim” dedi.
(110) Bir başka rivâyette de: “Temennim şudur ki: Ebû Hanîfe’nin meclisinde bir kez bulunmak uğruna bütün malımın yarısını veririm” dedi. İmâm Ebû Yûsuf’un o andaki mal varlığı iki milyondan ziyâde idi. Peki Esmâî: “İmâm’ın meclisinde bulunmağı bu kadar temennî etmenden muradın nedir?” İmâm-ı Ebû Yûsuf cevâben: “O’nun meclisinde bulunmak öyle büyük bir nasîb ki her türlü müşkilin cevâbını alırsın” dedi.
(111) Âsım ibn Yûsuf şöyle der: Ebû Yûsuf’a: “Âlimler ilimde kimsenin senden üstün olmadığı konu-sunda ittifâk ediyorlar” dedim. İmâm cevâben dedi ki: “Benim ilmim İmâm-ı A‘zam’ın ilmine nisbetle, Fırat nehri yanında küçük bir dere gibidir. Ne yüce mertebesi vardır ki dünya ve âhiret yolu onun için açıldı.”
(111) Hazret-i Ebû Yûsuf şöyle der: Benim kavlim ne zaman İmâm-ı A‘zam’ın sözüne uygun olsa kalbime ve kendime kuvvet gelir; ne zaman muhâlif olsa ken-dimde dağ gibi bir za‘f ve şübhe hâsıl olurdu. Ve yine derdi ki: Hadîslerdeki hiç kimsenin aklına gelmeyen ince ma‘nâları görüp anlamada İmâm-ı A‘zam’dan baş-kasını görmedim.
(112) Ne zaman bir mes’elede ihtilâf edip huzûruna varıp suâl sorduğumuzda sanki mes’eleyi isneyninden (yeninden) çıkarıp bize verirdi. Ve yine derdi ki: Bas-ra’da Ebû Sa‘îd’in talebesi olarak devam ederken, onu bırakıp Kûfe’ye İmâm-ı A‘zam’ın hizmetine geldim. Ebû Sa‘îd de Kûfe’ye geldi. Bir mes’elede benimle konuştu ve dedi ki: “Ey Ya‘kûb, böyle sağlam sözleri Ebû Hanîfe’den mi öğrendin?” “Evet” dedim. Ondan sonra İmâm-ı A‘zam’la bir araya geldiler, istisnâlar mes’elesinde tartıştılar. Sa‘îd dedi ki: “Ey Ebû Hanîfe, âlimlerden duyduğumuz sözlerin hepsini senin yanında bulduk.” Ebû Sa‘îd Basra imâmıydı. Hıfz, fıkıh ve zühdde kemâl sâhibiydi. İmâm-ı A‘zam, Kûfe’den Bas-ra’ya ona hediye gönderirdi. Ve Ebû Sa‘îd bu hediye-lerle iftihâr ederdi.
(112) Yûsuf ibn Hâlid es-Simtî şöyle der: Basra’da Osman-ı Bettî’nin derslerine devâm ediyordum ve ken-dimi âlim bilirdim. Ne zaman ki Kûfe’ye İmâm’ın mec-lisine gittim, hiç bir şey bilmediğimi anladım ve bundan dolayı kendimi çok küçük gördüm. O yaşıma dek ne kadar müşkilim varsa hepsi halloldu, hepsinin cevâbını aldım.
(113) Abdurrahmân ibn Mehdî şöyle der: Hadîs hıfz edip bunları naklederdim. Süfyân-ı Sevrî’yi âlimlerin Emîru’l Mü’minîn’i olarak; İbn Uyeyne’yi âlimlerin emîri olarak; Şu‘be’yi hadîsin miheng taşı; Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’i hadîs sarrafı olarak ve Yahyâ ibn Sa‘îd’i âlimlerin kadısı olarak görürdüm. Hâlbuki Ebû Hanîfe’yi baş kadı olarak buldum.
(113) Alî ibn Âsım şöyle rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam’ın ilmi, onun asrındaki âlimlerin ilmiyle tartıl-saydı, İmâm-ı A‘zam’ın ilmi hepsinin ilminden ağır gelirdi.
(114) Muhammed ibn Sa‘dân şöyle der: Zamanının büyüğü Yezîd ibn Hârûn’un meclisindeydim. Yahyâ ibn Ma‘în [v.847], Alî ibn Medâyinî, Ahmed ibn Hanbel [780-855] ve Züheyr ibn Harb106 [776-849] de bu mecliste idiler. Bir kişi gelip İmâm-ı A‘zam’ın mes’eleleri halline dâir Yezid’den bir fetvâ istedi. Yezîd dedi ki: “İlim ehline gidin.” Meclisteki Alî ibn Medâyinî: “Bu toplulukta bulunanlar ilim ehli değil mi?” dedi. Yezîd de: “Ehl-i ilmin hepsi Ebû Hanîfe’nin talebeleridir” dedi. Vâsıt diyârından ilim, zühd ve envâi çeşit fazîletlerde Yezid bin Hârûn gibi bir kimsenin çıkmadığında hadîs ehlinin tamâmı ittifâk etmişlerdir. İbrâhîm ibn Abdülazîz dedi ki: Yezid b. Hârûn’a: “Müftü fetvâ vermeğe ne zaman yetkili olur?” diye sordular. O da: “Ebû Hanîfe’nin mertebesine eriştiği zaman fetvâ vermeye yetkili olur” diye cevâb verdi.

(114) Muhammed ibn Ahmed şöyle der: Eskilerden İmâm-ı A‘zam gibi bir büyük duyulmadı. Akıl edenler İmâm’ın kavlinden sohbet açarlar, diğerleri de onu din-lerler.
(114) Ahmed ibn Alî ibn Mûsâ şöyle der: İmâm-ı A‘zam konuştuğunda âlimlerin hepsi ona itaat eder ve boyun eğerlerdi.
(114) Lebid şöyle der: Yezîd ibn Hârûn’un mecli-sindeydik. Birisi: “Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin hadîsini nakleyle” dedi. Sonra (cevâben Yezîd) şöyle dedi: “Ey ahmak, ma‘nâsını kavramadıktan sonra hadîs senin neyine!. Amacınız yalnızca dinlemektir, öğrenmek değildir. Öğrenmek isteseydiniz İmâm’ın kitâblarına bakar, onlardan öğrenirdiniz” Ve o kişiyi meclisten çıkarttılar.
(115) İmâm Abdülkerim el-Cezerî bir gün bir konuda fetvâ verdi. Hazret-i İmâm Ebû Hanîfe’nin talebesi olan Ebû Hamza: “Cevâb bu değil” dedi. “Peki, nasıldır?” dedi. “İmâm şöyle şöyle demiştir” dedi. Cezerî de İmâm’ın kavliyle amel etti.
(115) Affan ibn Seyyar şöyle der: Ebû Hanîfe tam ehil bir tabibdir ki her hastalığın devâsını bilir.
(115) Hârice ibn Ma’sıb, Serahs’ın en âlim imâmıydı, fetvâ ve hadîste başvuru merciiydi. Hazret-i İmâm’dan rivâyette bulunurdu. Ve İmâm’ın ilmini Horasan bölgesinde yaymıştır. Ve dedi ki: “Bin âlim gördüm ve içlerinde de üç ya da dört âlimi bambaşka gördüm. Biri İmâm Ebû Hanîfe’dir ki ne zaman Hazret-i İmâmı görsem fıkıh ve zühdünden yanında küçülürdüm, dâimâ onun sözüne itaat ederdim.”
(115) İbrâhîm ibn Rüstem şöyle der: Bin âlim gör-düm. Hiçbiri tefsîr, ilim, amel ve akılda İmâm’a denk değildi. Ümmet-i Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem içinde en yüksek âlim Hazret-i İmâm’dı.
(115) Hâlid ibn Süleyman şöyle der: Hârice’nin ya-nındaydım. Âlimleri ve zâhidleri kasdederek sordular ki: “Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna İmâm’ın fıkhıyla mı ulaşmağı istersin yoksa Abdülazîz’in ibâdetiyle mi?” Cevâben dedi ki: “Eğer öyle bir şey olsaydı Hazret-i İmâm’ın fıkhıyla ulaşmağı isterdim; çünkü o İslâm eh-linin mihengidir.”
(116) İbrâhîm bin Rüstem’e: “Çok âlime yetiştin; ama yine de İmâm-ı A‘zam’dan rivâyet ediyorsun!?” diye sordular. “Âlimler dâiresinin kutbu Hazret-i İmâm olduğu için ondan rivâyet ediyorum; çünkü bütün âlim-ler onun çevresinde kümelenmiştir” diye cevâb verdi.
(116) Abdullâh ibn Mübârek [736-797], âlimlerden Hazret-i İmâm gibi bir kişi getirin bizi boşuna uğraş-tırmayın çünkü o her mes’eleyi kolayca halleder, dedi.
(116) Abdullâh: “Nice ülkeler gezdim helâli haramı fark edemedim. Ne zaman Hazret-i İmâm-ı A‘zam’a kavuştum işte o zaman helâlin haramın ne olduğunu öğrendim” dedi.
(117) Sevbe ibn Sa‘d, Bârî Te‘âlâ ile İmâm arasında bu kadar sıkı münâsebet olmasaydı, Allâh’ın ihsân ettiği bunca başarıya ulaşamazdı, dedi.
(117) Ebû Hamza es-Sükkerî şöyle der: İmâm dün-yaya gelmeden geçerli veya geçersiz alış-verişten ve namazı bozan şeylerden haberimiz yoktu.
(117) İbrâhîm bin Rüstem şöyle der: Kim Hazret-i İmâm’dan şübhe ederse o kimse câhildir ve İmâm da o şübheden uzaktır.
(117) Şeddad ibn Hâkim şöyle der: Nûh ibn Ebî Meryem’le107 her mecliste beraber olurduk. Bu mec-lislerin çoğunu İmâm’ın kelâmıyla geçirirdi. Ve Selefden hiçbir hadîs nakletmezdi. İllâ hep İmâm’ın kelâmını naklederdi. Ve hiç kimse ilmi İmâm gibi tefsîr etmedi. İmâm’ı yakından tanıdım, İmâm’dan sonra ona benzeyen başka bir kimse bulamadım, derdi. Nûh, Ho-rasan’ın büyük imâmıdır. İmâm-ı A‘zam’ın ilmini, kitâblarını Horasan’a götürüp yaydı. Ma‘ruf ibn Hasan şöyle der: İmâm’a şöyle dedim: “Nûh’un rivâyetleri senden daha çoktur; ama senden duymadığımız senin mes’elelerini bize o naklediyor.” İmâm şöyle cevâb verdi: “Nuh çok zekîdir, bizimle çok sohbet etmiştir. Rivâyet ettiği her şeyi kabûl ederiz, zîrâ onları bizden duymuştur.” Nûh ibn Ebî Meryem Merv’de kadı oldu. Allâh’ın izniyle diğer hâlleri yeri gelince zikredilecektir.
(118) Muhammed ibn Yezîd şöyle der: “Âmir’in derslerine devam ederdim.” Bana “İmâm’ın kitâblarını iyi oku, incele dedi. Ben: “Hadîs öğrenmek istiyorum, bana onun kitâbları gerekmez” dedim. Âmir de: “Yet-miş hadîs öğrendim ama Ebû Hanîfe’nin kitâblarını görmeden istincânın ne olduğunu öğrenemedim” dedi.
(119) İmâm Ahmed el-Medînî, Abdullâh ibn Mübârek’ten [736-797] rivâyetle şöyle der: Bir kimseyi İmâm’ı kötülerken görsen onu câhilliğine verip söyle-diğine itibâr etme.
(119) İbn Mukâtil, Abdullâh ibn Mübârek’ten şöyle rivâyet eder: Abdullâh ibn Mübârek’in, yanında İmâm’ın adı geçtiği zaman gözyaşından sakalı sırılsık-lam olurdu.
(119) İbn Mukâtil devamla şöyle derdi: “Bin âlim gördüm, zühd sâhibi üç kişiden akıllısını görmedim. Birisi İbn Avn, birisi Ebû Hanîfe ve birisi de Süfyân-ı Sevrî radıyallâhu anhüm ecmaîndir.”
(119) Atiyye ibn Esbât’a sordular: “İmâm-ı Mâlik mi yoksa Ebû Hanîfe mi daha fakihtir?” Atiyye: “İmâm Ebû Hanîfe, İmâm-ı Mâlik’ten dünyalar dolusu daha fakihtir” dedi.
(119) Ca‘fer ibn Bezi’ şöyle der: Beş yıl Hazret-i İmâm’ın saâdet eşiği olan kapılarında talebelik yaptım. Ondan sâkin ve sessiz bir kimseyi görmedim. Ne zaman bir soru sorsalar, cevâb verir susarlar dünya kelâmı konuşmazlardı. Rivâyet edildiğine göre: Şu dört kimse gibi kimse dünyaya gelmedi ve gelmeyecektir de: Fı-kıhta İmâm Ebû Hanîfe, nahivde Halîl [v.791], tasnîfte Câhiz [773-869] ve şiirde Ebû Temâme. Ebû İsma’nın duyduğuna göre bir topluluk Abdullâh ibn Mübârek [736-797], Ebû Hanîfe’den daha bilgilidir, dermiş. Ebû İsma dedi ki: “Onlar râfızîlerdir. Hazret-i Alî kerremallâhu vechehuya imâmımız derler, Fakat Hazret-i Ömer radıyallâhu anhi imâm kabûl etmezler. Hâşâ! Abdullâh ibn Mübârek, İmâm-ı A‘zam’ın mezhebine nusret edip İmâm’la ve İmâm’a talebe olmakla iftihâr eder.”
(122) Şeyh İbn Amr el-Verrâk şöyle der: Nadr ibn Şemil zamanında İmâm’ın kitâblarını Mahan’a götür-düler. Mahan’ın âlimleri İmâm’ın kitâblarını su ile yı-kadılar. Merv kadısı olan Hâlid ibn Sabih bunu duydu. Sabih’le Nadr ibn Şemil kadının huzûruna geldiler. Sabih’in yanında o zamanda kadılığa lâyık elli kişi var-dı. Fadl da bu hikâyeyi Halîfe Me’mûn [813-833]’a duyurdu. Me’mûn: “Ebû Hanîfe’nin kitâblarını yıkayan kimseler kimdir?” dedi. Fadl da: “Biri İshâk ibn Râhuye, biri de Ahmed ibn Züheyr’dir ve bunlar hayat-tadırlar, dedi. Me’mûn: “Yarın toplansınlar ve münâkaşa etsinler” dedi. İshâk ve taraftarları bu haberi duydular ve: “Onlarla kim münâkaşa eder?” dediler. Ahmed ibn Züheyr’i münâkaşa için seçtiler. Ertesi gün Me’mûn’un huzûrunda toplandılar. Me’mûn: “İmâm’ın kitâblarını niçin böyle yaptınız?” dedi. Ahmed: “Kitâba ve sünnete muhâlif olduğu için yaptık” dedi. Halîfe Me’mûn: Hâlid ibn Sabih’e bir mes’ele sordu. Hâlid, buna Hazret-i İmâm’ın kavliyle cevâb verince Me’mûn: “Ebû Hanîfe’nin sözü kitâba ve sünnete muhâlif olsaydı onunla amel etmezdik. Bugünden sonra böyle işler yapmayın. Hâlid ibn Sabih aranızda olmasaydı size ezâ eder, azâb ederdim” dedi. Rivâyete göre; Halîfe Me’mûn [813-833] Bağdâd’da tahta geçmeden önce iki yüz âlim, fakih kimse onun meclisinde hazır bulunurdu. Biri ölse yerine birini getirirdi. Me’mûn kendisi de âlim ve fakihti.
(123) Hamid ibn Âdem şöyle der: Halk uyuyordu; İmâm onları uyandırdı.
(124) İbrâhîm ibn Firuz, babasından şöyle rivâyet eder: İmâm’ı Mescid-i Haram’da otururken gördüm. Doğu ve batı insanlarına fetvâ veriyordu. Âlimlerin ve fakihlerin büyükleri meclisinde hazır bulunuyorlardı.
(126) Abdullâh ibn Ezher’den rivâyete göre: Halef ibn Eyyûb’dan bir mes’ele sordular. İmâm-ı A‘zam ve Ebû Yûsuf böyle dedi, diye cevâb verdi. Ancak: “Bu mes’elede sen ne dersin?” dediler. “Ben iki demir dağ-dan rivâyet eyledim, siz bana sen ne dersin, diyorsunuz” diye karşılık verdi.
(126) Adı geçen Halef Belh’tendir. İmâm’dan ve Ebû Yûsuf’tan rivâyet eder. O asrının en âbidi ve en zâhidiydi. Bir gün Abdullâh ibn Mübârek [736-797] yanına geldi. Abdullâh: “Alâmetlerin ehl-i cennetin alâmetlerine benziyor” dedi. Hammâd ibn Seleme der ki; Horasan’da Halef’ten daha iyi olan hiç kimse çık-madı. 864 yılında irtihâl etti, Belh emîri Nûh ibn Esed cenâze namazını kılıp selâm verdikten sonra gökten şöyle bir ses geldi: “Ey Nûh, Halef ibn Eyyûb’un üzeri-ne namaz kılmakla kurtuluşa erdin.”
(127) Şeddad ibn Hâkim der ki, “Eğer İmâm ve tale-beleri olmasaydı nasıl amel edeceğimizi bilemezdik.” Adı geçen Şeddad Belhli idi. Zamanında ondan zâhidi yoktu. Geceleri aslâ yatmayıp altmış yıl boyunca öğle-den öğleye abdest alırdı. H.113 [828] yılında irtihâl etti.
(127) Nadr ibn Alî şöyle der: Şu‘be’nin huzûrundaydık. İmâm’ın irtihâl haberi geldi, “innâ li’llâhi va innâ ileyhi râci‘ûn108 Allâh’dan geldik ve yine ona döneceğiz. İlim nûru Kûfe’de söndü. Kûfe halkı bir daha onun gibisini görmeyecek.” dedi.
(128) İmâm-ı Deylemî şöyle der: İmâm-ı Şu‘be, İmâm-ı A‘zam’a çok duâ ederdi. Her kimin yanında İmâm-ı A‘zam’ın adı zikredilirse muhakkak o kişi İmâm’a duâ etmesi gerekir.
(128) Kadih ibn Rahme şöyle der: İmâm-ı Mâlik [710-795]’e şöyle sordular: “Bir kimsenin, biri temiz ve diğeri de pis olan iki kaftanı olsa, namaz vakti gelse, temizini pis olandan ayırt edemese, namazı hangisiyle kılması gerekir?” Ben; bir gün biriyle, bir gün birisiyle kılması gerekir, diye cevâb verdim. İmâm-ı Mâlik de bu kavil üzerine fetvâ verdi. Bu cevâb mezhebe muhâliftir, dense belki cevâbı şu olur: O kaftanın sâhibi araştırıp hangisinin temiz olduğunu yakînen bilirse onunla amel eder. Nitekim biri kıbleyi ta‘yînde şübheye düşerse ve soracak bir kimse de bulamazsa araştıracak. Kalbinin hangi yöne daha yatkın olduğuna dâir yakîn hâsıl olursa o yöne dönüp namazını kılar. Ancak nikâhlısını nâ-mahrem bir kadınla veyâhud câriyesini nâ-mahrem bir kadınla yâhud da boşadığı eski zevcesini nikâhlısıyla karışmış halde bulup bunları teşhis edip birbirinden ayıramazsa veyâhud pis bir kabın temiz kaplara karıştı-ğını görüp pis ve temizi teşhis edip ayıramazsa çanakla-rın temiz olması için nikâhlısı ve câriyesi bütün kaplar-daki suyu döküp kapları temizleyeler. Kadınlar mes’elesinde ise araştırma yapmak şarttır. Eğer araş-tırma yapmazsa belki bütün hanımları kendisine haram olur. Kaftan konusunda ise cevâb şöyle olur: İmâm’ın, bir gün biriyle bir gün birisiyle kılın dediği, o vakit içerisinde araştırıp temizini tesbit edecek demektir. Kıblenin ta‘yîninde olduğu gibi kaftanlardan birini, kalbi meylederek tercîh etmeyecek temiz olanı bulacak. Genel olarak araştırma mes’elelerinin söylenmemesinin sebebi nedir, diye sorulursa cevâbı şöyle olur: Araştır-ma; namazda, zekâtta ve ihtilatta (karışmada) olmak üzere üç yerde gerekli olur. Bizim söz ettiğimiz üçün-cüsüdür (ihtilattır). Ve ihtilat (karışma) da birbirine [üst üste] katışmak ve birbirine [yan yana] karışmak olmak üzere iki çeşittir. Meselâ, pis yağ, temiz yağa karışsa, ikisi de donmuşsa ona, birbirine karışmış derler, bu karışmanın zararı yoktur bilâkis bakılır pis yağ atılıp temiz yağ bırakılır. Biri yumuşak, birisi donmuş olsa yine bakılır; pisi atılıp, temizi yenir. İkisi de yumuşaksa ve birbirine karışmışsa araştırılmasına imkân yoktur. Özellikle ikisi eşit ya da pis kısmı çok olsa onu kullan-mak aslâ câiz değildir. Yemek, satmak, kandil yakmak ve derinin sepisi için kullanmak câiz değildir. Temiz olan çoksa yemek yine câiz değildir. Ancak yemek dı-şında kullanılması câizdir. İmâm-ı Şâfiî, yenilmesine haram dediği gibi yemek dışında da kullanılmasına haram demiştir. Fare yağa ya da bala düşse donmuşsa fare atılır, kalanı temizdir; sıvı durumdaysa hiçbir zaman kullanmak câiz değildir, pistir. Birbirine [yan yana] karışmak dört çeşittir: Bir tanesi şudur: Birkaçı temiz suyla, birkaçı da pis suyla dolu olan bardaklar ya da çanaklar iç içe girerse ve temizini pisinden ayırt etmek mümkün olmazsa önce temizin fazla olup olmadığı tesbit edilir. Temiz olanın fazla olduğuna kanaat ge-tirilirse onunla abdest alınır. Araştırmadan abdest almak câiz değildir. Pis olan fazla ya da eşit olsa araştırmak gerekmez, bu durumda teyemmüm yapılır. Ancak tercîh edileni hepsini dökmek ya da birbirine karıştırıp ondan sonra teyemmüm yapmaktır; fakat çok susamışsa bakılır; çünkü zarûret hâlinde pis olan suyu içmeğe izin vardır. Yağ ve süt de su gibidir. Bir tanesi de şudur: Eğer murdar et temiz etle karışmışsa, bunları birbirinden ayırmağa imkân yoksa temiz olanın murdardan fazla olup olmadığı araştırılır: Murdar fazla ya da eşit ise zarûret hâlinde araştırmaya gerek yoktur. Nitekim bu yukarıda söylenmişti. Üçüncüsü de şudur: Temiz elbiseyle necis elbise karıştığı zaman, hangisi temiz hangisi pis olduğu bilinmese namaz vakti gelse ister temizliği fazla olsun ister pisliği fazla olsun isterse eşit olsun araştırılır; çünkü elbisenin hükmü hafiftir. Elbi-senin dörtte biri temiz olduğu zaman giyilip onunla namaz kılındığını, çıplakken kılınmadığını bilmiyor musun? Ancak dörtte birinden fazlası ya da tamâmı pis olsa namaz kılan muhayyerdir, isterse giyip rükû ve secdelerle kılar. İsterse giymeyip îmâ ile kılar; fakat İmâm-ı Muhammed [749-805] ve İmâm-ı Züfer [v.775] giysin, namazı rükû ve secdelerini yaparak kılsın, de-mişlerdir. Dördüncüsü şudur ki: Müslümanların mevtâları, kefere ölüleriyle karışsa, sünnetli olup olma-dığı tesbit edilerek buna göre hükmedilir. Ayırmak mümkün olmuyorsa sözün gelişi Müslümanların mevtâlarıyla yahudî ölüler karışsa, Müslümanlar faz-laysa hepsinin üzerine namaz kılınır ancak duâda yal-nızca Müslümanlara niyet edilir. Ve hepsi yıkanarak Müslüman mezarlığına gömülür. Eğer kefere ölüleri fazlaysa hiç yıkanmaz, namazları kılınmaz ve kâfir me-zarlığına defnedilir. Eğer Müslümanların mevtâlarıyla, kefere ölüleri eşit olsa hiçbiri yıkanmaz, namazları kı-lınmayıp Müslüman mezarlığına defnedilirler. Kimileri kefere mezarlığına defn eyleyin, demiştir. Kimileri de Müslüman mezarlığına da kâfir mezarlığına da defne-dilmez belki başka bir yerde defn edilirler, kabirlerinin üzerini düzlesinler toprağı tümsek ve hörgüçlü olmasın, demişlerdir. Ancak Kâfî109 müellifi, bunların hepsini kefere mezarlığına defn etsinler, der. Bu tıpkı şu ihtilâflı durum gibidir: Bir kadın kâfirse ve kocası da Müslümansa ve Müslüman kocasından hamileyken vefât eylese nasıl ve nereye defn olunur? Sahâbe üç görüş üzerine ihtilâf etti. Nitekim yukarıda zikredilen sahâbenin üç görüşü budur. Nikâhlısı ile câriyede araş-tırma câiz değildir diye sorulsa mes’elâ birinin on câriyesi olsa, birini âzâd edip sonra âzâd ettiği câriyeyi unutsa, hangisi olduğunu belirleyemese, araştırmadan hiçbirine yaklaşması (onlarla cimâ eylemesi) câiz de-ğildir. Ancak cimânın helâl olmasına şöyle bir çıkar yol bulunabilir: Önce hepsine nikâh kıyılır. Âzâd edilmiş olan câriyeye nikâhıyla, birisine mülkiyet üzere sâhib olmuş olur. Böylece nikâha zarar gelmez. Harezm âlim-lerinin görüşleri budur. Onların kavilleri şudur ki: Ta-tar’dan gelen câriyeye önce nikâh kıyıp sonra onunla cimâ etmek câiz olur, derler; çünkü Tatar beyleri Müslümandır ve aralarında şer‘î hükümler geçerlidir. Ancak Tatarların pek çoğu kâfirdir. Kendi çocuklarını ister erkek ister kız olsun Müslümanlara satarlar, bu sebebden bir tedbir olarak nikâh kıyılır; çünkü câriye ise nikâha zarar gelmez. Hürse nikâhıyla kendisine yakın etmiş olur. Dört nikâhlısı bulunan, bunlardan birini boşamış olsa sonra hangisini boşamış olduğunu hatırla-yamasa bunu araştırmasına gerek yoktur; çünkü hepsi de haram olur. Bu mes’elenin çözüm yolu şudur: Talâk-ı ric‘î110 boşanma ise hepsine yaklaşabilir, talâk-ı ba‘în111 ise tecdîd-i nikâh etmesi gerekir. Üç talakla boşamış ise her birini talâk-ı ric‘î ile boşayıp, iddet müddeti doluncaya kadar yaklaşamaz, iddet müddeti dolduktan sonra her birine tek başına arka arkaya nikâh kıyar; çünkü dördüncüsüne üç talak düşer. Üçüncünün nikâhı câiz olur, dördüncünün câiz olmaz. Dördüne tekrar nikâh kıysa hiçbirinin nikâhı başka adamla ev-lenmedikçe câiz olmaz. Biri vefât eylese, diğer üçünün başka adamla evlenmeden ilk kocasıyla evlenmesi câizdir. On kişinin on câriyesi olup içlerinden biri kendi câriyesini âzâd etse sonra âzâd edilen câriyenin hangisi olduğu belirlenemese herkes kendi câriyesine yaklaşa-bilir ve ona istediği gibi davranabilir. Satma ve satın alma gibi değildir; çünkü bu cehâletten dolayıdır. Câriyenin hepsini bir kişi alsa ilk anlatılan konuya göre hükmedilir. Cevâb şöyledir: Araştırma; çâresizlikte mubah olandadır, avret yerleri ise nikâhsız hiçbir bi-çimde mubah olmaz.
(131) İbn Uyeyne dedi ki: Sa‘îd ibn Ebû Arûbe’ye gittim. Bana dedi ki: Ebû Hanîfe gibi bir kimse görme-dim. Allâhü Te‘âlâ onun ilmini Müslümanların kalbine koysaydı ne olurdu? Fıkıhta çok fütuhâtı vardır. Sanki O fıkıh için yaratılmıştır. Adı geçen Sa‘îd, Hasan-ı Basrî’den sonra Basra’nın en büyük imâmıydı.
(131) Yine İbn Uyeyne dedi ki: Meğâzî (siyer, cihâd) ilminin toplamağa hevesli olan Medîne’ye gitsin. Hac ilmini öğrenmek isteyen Mekke’ye gitsin. Fıkıh ilmini öğrenmek isteyen de Kûfe’ye İmâm’a ve İmâm’ın talebelerine gitsin.
(131) Hallâd es-Sükûnî dedi ki: İbn Muâviye’nin huzûruna gittim. Bana: Nereden geliyorsun? dedi. Ebû Hanîfe’nin yanından geliyorum, dedim. Vallâhi! O’nun meclisinde bir gün oturup kalkman benimle bir ay otu-rup kalkmandan üstündür, dedi.
(131) Abdullâh ibn Dâvûd el-Haribî, cehâletin alçak-lığından kurtulmağı murad eden kim varsa İmâm’ın kitâblarını mütâlaa eylesin, dedi.
(132) Harmile’den nakledildiğine göre; İmâm-ı Şâfiî [767-819]; Kim İmâm’ın kitâblarını mütâlaa etmezse fıkıhta kâmil olamaz, dedi.
(132) Süleyman ibn Dâvûd el-Hâşimî’den rivâyetle: Yine İmâm-ı Şâfiî, İmâm’ın sözü kolay kolay reddedi-lemez dedi.
(132) Yahyâ ibn Ma‘în [v.847]: Fakihler dört kim-sedir. Biri Mâlik, biri Evzâî [707-774], biri Sevrî [v.778], biri de Ebû Hanîfe’dir dedi.
(132) Yezîd ibn Hârûn’a; İmâm Mâlik’in ve Ebû Hanîfe’nin re’yleri (görüşleri) nasıldır, diye sormuşlar. Şöyle cevâb verdi: Fıkıh Ebû Hanîfe’nin sanâtıdır. Ebû Hanîfe’yle tartışıp da İmâm’ın susturamadığı kimseyi görmedim. Fıkıh ilmi sanki İmâm için yaratılmıştır.
(132) Bişr ibn Yahyâ’dan rivâyet edildiğine göre: Ebû Âsım-ı Nebil’e, Ebû Hanîfe mi yoksa Süfyân mı daha fakihtir, dediler. Cevâbında: Vallâhi Ebû Hanîfe, İbn Cüreyh’den daha fakihtir. İmâm gibi fıkıhta iktidar sâhibi olan başka bir kimse görmedim dedi.
(133) Bu naklettiğin âlimlerin şahâdetlerinin, İmâm’ın öbür âlimlerden daha âlim ve daha üstün ol-duğu konusunda, delilleri var mıdır, diye sorulursa cevâb şöyle verilir: Bütün doğu ve batı âlimleri, İmâm-ı A‘zam’ın ilim, fazîlet ve üstünlüğünü i‘tirâf edip buna şahâdet ettiler. Bu şahâdetleri üzerine de İmâm’ı diğer İmâmların üzerine tercîh etmek kitâb ve sünnetle vâcibdir. Ancak kitâbla bunun üstünlüğünün vâcib ol-duğu şu âyetle sâbittir: Hakk Te‘âlâ buyurur ki: “ve kezâlike ce‘alnâ-küm ümmeten vesatan li-tekûnû şühedâ’e ‘alâ’n-nâsi112 İşte böylece sizin insanlar üze-rinde şâhidler olmanız, (Resûlün de sizin üzerinizde bir şâhid olması) için sizi orta (dengeli) bir ümmet kıldı.” Bazı müfessirler bu âyetten murâdın dünyâda birbirine şâhidlik etmek olduğunu te’yît etmişlerdir. Sünnete gelince bu Müslim’in Enes radıyallâhu anhden rivâyet ettiği113 hadîsle te’yît edilmiştir. Bir gün bir cenâze geçiyordu. As-hâb-ı kirâm onu iyilikle andılar. Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem üç kez Vâcib oldu, buyurdular. Daha sonra bir cenâze daha geçti, onu kötülükle andılar. Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem yine üç kere Vâcib oldu, buyurdular. Bunun üzerine Hazret-i Ömer radıyallâhu anh: Anam babam sana fedâ olsun yâ Resûlallâh salla’llâhu aleyhi ve sellem! Bu iki cenâzeye vâcib olan nedir, diye sordu. Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem: “İyi-likle andığınız kimseye cennet; kötülükle andığınız kimseye de cehennem vâcib oldu” buyurdular. “ve entüm şühedâu’llâhi fî ardıhî yani Siz Allâhü Te‘âlâ’nın dünyadaki şâhidlerisiniz.” Sorulsa ki: Müfessirlerin son âyette söyledikleri; şâhidlikten murâd, peygamberlerin peygamberlik tebliği yaptığı ümmetlerin şâhidlikleridir. Nitekim Buharî’de Abdullâh ibn Mübârek [736-797], Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden şöyle rivâyet etmiştir: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “yüd‘â bi-nahvin yevmü’l kıyâmeti fe-yekûlu lebbeyk ve sa‘deyk yâ rabb fe-yekûlu hel-bellağat fe-yekûlu ne‘am fe-yekûlu li-ümmetihî hel-bellağaküm fe-yekûlûne mâ-etânâ min nezîrin fe-yekûlu men-yeşhedü lâ-kefâ yekûlu Muhammed ve ümmetihî fe-yeşhedü innehû belağa fe-tekûlu tilke’l ümemi yeşhedü aleynâ men lem-yüdriknâ fe-yekûlu lehümü’r rabbü sübhânehû ve te‘âlâ keyfe teşhedûne aleynâ men lem-tüdrikühüm fe-yekûlûne be‘aste ileynâ rasûlen ve-enzelte ileynâ ‘ahdeke ve kitâbeke ve kasaste ‘annâ hüm belağû fe-neşhedü bimâ ehadte ileynâ fe-yekûlu’r rabbü sübhânehû ve te‘âlâ sadakû fe-zâlike kavlühû te‘âlâ ve ke-zâlike ce‘alnâhüm ümmeten vesatan114 fe-lâ yestekîmü sarfü’l âyâti ilâ mâ-zekerte mine’ş şahâdeti. Hakk Te‘âlâ Hazret-i Nûh aleyhi’s-selâmı kıyâmet gününde da‘vet edecek. Hazret-i Nûh; lebbeyk ve sa‘deyk yâ Rabb, diyecek. Hakk Te‘âlâ, benim emirlerimi ümmetine teblîğ ettin mi, buyuracak. O da: Tebliğ ettim yâ Rabb, diye cevâb verir. Hakk Te‘âlâ Hazret-i Nûh’un ümmetine; Nûh benim buyruğumu size tebliğ etti mi, diyecek. Nûh’un ümmeti, yâ Rab bize peygamber gelmedi, diyecekler. Bârî Te‘âlâ, Hazret-i Nûh’a; ey Nûh şâhidin var mıdır, diyecek. Muhammed ümmeti şâhidlerimdir, diye cevâb verecek. Ümmet-i Muhammed de; Nûh Allâhü Te‘âlâ’nın emrini ümmetine tebliğ etti diye cevâb verecekler. Bunun üzerine Nûh’un ümmeti diyecekler ki, Siz ümmet-i Muhammed’siniz ki, siz bizim zamanımıza ulaşmadınız hâlde nasıl şahâdet edersiniz, diyecekler. Bunun üzerine Bârî Te‘âlâ ümmet-i Muhammed’e, siz ulaşmadığınız ümmete nasıl şahâdet edersiniz, diye soracak. Ümmet-i Muhammed: Ey Bârî Te‘âlâ, bize peygamber ve kitâb gönderdin ve kitâbında Nûh, milletine emirlerimi tebliğ etti diye buyurdun115. Bu sebeple şâhidlik ediyoruz diye cevâb verecekler. Bunun üzerine Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ; doğru söylersiniz, buyuracak. Ve kezâlike ce‘alnâ-küm âyetinin ma‘nâsı da dünyada şahâdet değildir.
(134) Buna şöyle cevâb verilir: Kıyâmet gününde Ümmet-i Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellemin hepsinin şahâdetleri makbûl olacağına göre bu dünyâda da âlimlerin şahâdetleri makbûl ve evlâdır. Bu âyetten üç sonuç çıkıyor: Birisi: Hâdiseyi görmeden ve vak‘a sâhibinden duymadan şahâdet etmektir. Beş yerde duymayla şâhidliğin birinci dereceden câiz denilmesinin kaynağı budur. Bir sonuç da şudur: Hakk Te‘âlâ bu ümmete vasat (orta), dedi. Orta ise adâlet demektir. Âdil ise cennetliktir. Bir sonuç da, şâhidlere ikrâm ve izzette bulunun diye buyurdular. Hâşâ! İzzet ve ikrâmda bulunun diye buyuranın izzet ve ikrâmda bu-lunmaması düşünülemez.
(134) Elhamdülillâh, kitâbın mukaddimesi (giriş kısmı) burada bitti. Şimdi diğer bölümlere başlayalım.