İkinci Bölüm

İkinci Bölüm

İmâm-ı A‘zam Kaddesallâhu Sirrahu’l Azîz Hazret-lerinin Mezhebinin Kuruluşu ve Esâsları
(149) İmâm-ı Gaznevî, Yahyâ ibn Nasr ibn Hacib’den, Deylemî de Nûh ibn Ebû Meryem el-Câmi’den rivâyet olundu ki: Hazret-i İmâm’a ehl-i sün-net ve’l cemaat hakkında soru sorduk. Buyurdular ki: “tafdîlü’ş şeyhayn ve muhabbetü’l hâteyn yani Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer’i tafdîl etmek (en fazîletli görmek), Hazret-i Osman ve Hazret-i Alî’ye muhabbet etmek rıdvânullâhi te‘âlâ aleyhim ecmaîn. Ve tü’minû bi’l kaderi hayrihî ve şerrihî mina’llahi te‘âlâ ve temseha ale’l huffeyn ve tahlîlü nebîzü’l cârri li’t-takvâ ‘alâ tâ‘ati’llâhi lâ li’s sukri yani Hayır ve şerrin Allâhü Te‘âlâ’nın kaderinden olduğuna inanmak, mestlerin üzerine meshetmek, içecekleri sarhoşluk için değil ibâdete kuvvet için helâl görmek.” Çünkü sarhoşluk için içilmesi haramdır. Üstâd âlimlerin sarhoşluk verenler husûsunda olan nesneler hakkında kavilleri nedir diye sorulsa cevâb şudur: İmâm-ı Şâfiî’nin kitâblarında bu husûsta zikredilenler şunlardır: Domuz mevzûunda olduğu gibi sarhoş eden ne varsa azı da çoğu da haram-dır. İmâm-ı Şâfiî Misbâh adlı kitâbında, esrarkeşlerin yediği hint keneviri sarhoş ediyorsa haram ve pistir, demiştir. Fakih Mevlâna Seyfüddîn129, Havâşî-yi Kunye’de bir kimse uyuşturucu ve keyif verici beng130 otunu yemeye alışmış ise îdamla cezâlandırılır, der. Havâşî-yi Kunye’de Yetimetü’d-Dehr131 adlı kitâbdan şöyle rivâyet edilmiştir: Uyuşturucu ve keyif verici beng otunu yemek İmâm-ı Tahâvî ve Müzenî zamanında vâki olunca her ikisi de bunun haramlığına fetvâ verdiler ve ittifâk etmişler. O zamanın bütün imâmları bu fetvâya uymuşlardır.

(150) Fakat Hanefî İmâmlarının kitâblarında zikredi-len şudur: Bir kimse uyuşturucu ve keyif verici beng otunu tedâvî için taşırsa onu kullandığı zaman zevcesini boşasa boşama gerçekleşmez. Abdülazîz et-Tirmizî şöyle der: Ebû Hanîfe ve Süfyân-ı Sevrî [v.778]’ye: “Bir kimse beng otunu yese ve beyni uyuştuğu zaman zevcesini boşasa talakı gerçek olur mu?” diye sordum. Cevâben dediler ki: “Bengi aldığı anda şuuru yerinde ise talak vâki olur. Eğer bengi aldığını bilmiyorsa bunun şuurunda değilse talak gerçekleşmez.” Bu söze göre bengden sarhoş olmak, içkiyle sarhoş olmak gibidir. Her hangi bir Müslüman, sarhoşluk veren bengi ölmek için yese bile ona helâldir demez. Allâme Seyfüddîn’in bengi yiyeni öldürsünler diye fetvâ vermesinin sebebi iki şeydir. Biri bengi sarhoş olmak için üzerinde bulundurmak diğeri ise onu kullanmanın helâl olduğuna itikâd etmektir. Ve yine Kumm132’de ve başkalarında sarhoşluk veren beng ve kısrak sütü haramdır. Ama bunlara had cezâsı uygulanmaz. Ve yine Kumm’un müselles133 bahsinde zikrolunduğuna göre bir kimse sarhoş olmak kasdıyla müselles içerse daha birinci kadehi bile haramdır. Sadece o mecliste oturmak da haramdır. İmâm-ı Mâlik [710-795]’in bu husûstaki kavli İmâm-ı Şâfiî [767-819]’nin kavli gibidir. Azı da çoğu da haramdır. İmâm-ı Tahâvî [853-933] Muhtasar’ında bizzat; Hişam ise Nevâdir’inde İmâm-ı Tahâvî ve üstâdı İbn Ebû Ömer’in de kavilleri böyledir diye zikrediyor. İmâm-ı İtkânî de Şerh’inde, Ebû Leys es-Semerkandî’nin el-Uyûn’unda bu görüşü tercîh ettikle-rini zikreder. İmâm-ı Mansûrî de Kumm’de İmâm-ı Muhammed [749-805] rahimehullâh nazarında sarhoş-luk veren şey az olsun çok olsun kesinlikle haramdır, pistir diye zikretmiştir. Eğer namaz kılanın elbisesine bir dirhem134den fazla sarhoşluk veren şey bulaşsa o kişi namazını iâde etmesi (yeniden kılması) gerekir. Bu anlatılan rivâyet İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şâfiî ve İmâm-ı Ahmed’in katında İmâm-ı Muhammed’in tercîh olun-duğunu göstermektedir.

Sonraki Hanefî imâmlarının da tercîhi budur ki: Bit (bal şarabı), mizr135, gubayra136 ve kaşut137 haram ve pistir. Fakat Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin talebelerinin en önde gelenlerinin ve İmâm Ebû Yûsuf [731-798]’un ikinci kavlinde sarhoş-luk veren ve kullanıcıyı sarhoşluk hâllerinden birine sürükleyenlerin hâricindekilerin hepsi helâldir. Câmi‘u’l Mahbûbî138’de ve Fetâvâ-yı Kâdîhân139’da zikredildiğine göre: İmâm Ebu’l Hafs el-Kebîr’den şöy-le rivâyet edilmiştir: Şu dört şarabın içilmesi helâl midir diye sorulduğunda; helâl değildir diye cevâb verdi. Şeyhayn’a yani İmâm-ı A‘zam ile İmâm Ebû Yûsuf’a sen muhâlefet ettin dediklerinde cevâben: Muhâlefet etmedim zîrâ Şeyhayn’ın helâl dedikleri oyun ve eğlen-ce için içilmeyenlerdir. Amma zamâne insanları oyun eğlence ve fısk-u fücûr (günah işlemek) kasdıyla içerler. İşte bu kasıdla içmek icmâ ile helâl değildir. Bu sözden anlaşılan odur ki bu zamandaki insanlar bu maksadla (oyun eğlence fısk-u fücûr ve içip sarhoş olmak için) meclis teşkîl ediyorlar. Bu meclislerin teşkîli de icmâ ile haramdır. Buradan şöyle bir sonuca varılmıştır: Halk yevm-i şekkte (şüpheli günde) oruç tutmasınlar diye ulemâ fetvâ vermişlerdir. Zîrâ halk orucun başlangıç ve bitişini bilmediğinden ihtimâl ki fazla oruç tutmaya niyet edecektir. Bu da râfızîlere benzemeyi gerektirir. O halde sarhoşluk veren şeylerin halkın içmesine ne sebebden cevâz veriyorlar. Allâh korusun, halk ne niyetle içeceğini ve ne şekilde içilirse helâl olacağını ayırt etmeye muktedir olmadığından büyük bir fesâda (bozulmaya) ve haram işlemeye bulaşır veyâ sebeb olur. Hidâye140 sâhibinin, Fusûleyn141 sâhibinin ve Mebsût142 sâhibinin ve Sadru’l İslâm’ın bu mevzûdaki sözleri şudur: Hubûbâttan yapılmış içkilerin sarhoşluk verenlerinin hepsi haram ve pistir; çünkü fısk-u fücûr ehlinin (açıktan günah işleyenlerin) adı geçen içkileri içmek için bir araya toplanmaları diğer içkileri içmek için bir araya toplanmaları gibidir. Belki bu dört içkinin haramlığı ve pisliği diğer içkilere nazaran daha şiddetlidir.

Sadru’l İslâm: “Hububâttan elde edilen içkileri içenin had cezâsı ile cezalandırılması vâcibdir” demiştir. Günün ulemâsı nebizden olan sarhoşluk ile hubûbattan olan sarhoşluğun nasıl ayırd edileceği husûsunda ihtilâf ettiler. Ulemâ, bu ikisi arasındaki farkın bulunması tasavvur edilemez diyerek hayrete düştüler. Daha sonra Hazret-i İmâm’ın talebelerinin tamâmından bize ulaşan rivâyete göre nebizden hâsıl olan sarhoşluğa had cezâsı vâcibdir. Had cezâsı ile ilgili olarak İmâmeyn’in kavli şudur: Diğer içkiler (bu dört içkinin dışında kalanlar) sarhoşluk veriyorsa bunlara da had cezâsı uygulamak vâcibdir. Haddin vâcib olmasının sebebi de şudur ki: Sarhoşluk veren içkiden insanlar uzaklaşsın ve yeryüzü de bu fesaddan kurtulmuş olsun. Eğer hamr (sarhoşluk veren içki) icmâ ile necis olduğu halde diğer içkilerin necis olmasında niçin ihtilâf edil-miştir ve diğer içkiler hamr gibi haram olmadığı için içene niçin had cezâsı uygulanmaz diye sorulsa cevâb şudur: Had cezâsı şu şartla vâcib olur: Haram olan bir şeyi içmeye insan meyleder ve onu içmek için fâsık insanlar içki meclisleri kurarlar. İşte o zaman had cezâsı vâcib olur. Hamrın dışında kalan fakat hükmü hamr gibi olan diğer içkiler de bu hükme girer. Bevl (idrar) haramdır ama onu içene had cezâsı uygulanmaz. Çünkü bevli içmek insan tabiatına aykırıdır görmez misin? Nitekim beng kullananlar sarhoş olsa bile onu kullanmak için bir meclis kurup âlem yapmadıkları müddetçe kullananlara had cezâsı uygulamak vâcib olmaz.

(155) Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’in rivâyetine göre: İmâm-ı A‘zam kaddesallâhu sirrahu’l azîz hazret-lerine mestlerin üzerine meshetmenin cevâzını sordular. Hazret-i İmâm: Bana gün ışığı gibi belli ve açık olma-dıkça buna cevâz vermem, dedi.
(155) Abdurrahmân ibn Müsennâ şöyle anlatmıştır: Hazret-i İmâm-ı A‘zam Şeyhayn’i; yani Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer radıyallâhu anhümâyı daha fazîletli kabûl eder (üstün tutar) ve sahâbeyi hayırdan başka sözle anmazdı. Sahâbeden birinin Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selem ile bir saat birlikteliği bizim ömrümüz boyunca yaptığımız ibâdetten daha üstündür derdi. İyi bil ki, bazı kelâm âlimleri şöyle demiştir: Sahâbeyi birbirinden üstün tutmayız ancak cumhur ulemânın görüşü şudur ki: Bazı sahâbeler daha fazîletlidir; fakat ulemâ bu konuda kendi aralarında ihtilâf etmişlerdir. Ekserî ulemâ Hazret-i Ebû Bekir radıyallâhu anhin sahâbenin tamâmından daha fazîletli (üstün) olduğunda ittifâk etmiştir. “Hattâbîler: Hazret-i Ömer radıyallâhu anh daha fazîletlidir; ravendîler: Haz-ret-i Abbâs radıyallâhu anh daha fazîletlidir; râfizîler: Hazret-i Alî kerremallâhu vechehu daha fazîletlidir, dediler. Ehl-i sünnet ve’l cemaat ise Şeyhayn yani Haz-ret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer radıyallâhu anhümânın daha fazîletli olduğunda ittifâk ettiler ancak Hazret-i Osman ve Hazret-i Alî radıyallâhu anhümâdan hangisinin daha fazîletli olduğunda ise ihtilâf ettiler.

İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin bir rivâyete göre: Ekserî ehl-i sünnetin ve İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin sahîh olan kavli şudur ki: Hazret-i Osman radıyallâhu anh, Hazret-i Alî kerremallâhu vechehudan daha fazîletlidir. Fazîletli olma husûsunda bunlardan sonra su sıraya riâyet edilmiştir. Aşere-i mübeşşere (müjdelenmiş on kişi)143, ondan sonra Ashâb-ı Be-dir144, ondan sonra Ashâb-ı Uhud, ondan sonra Ashâb-ı Bey‘atü’r Rıdvân, Ashâb-ı Kıbleteyn radıyallâhu anhüm ecmaîn hazerâtı. Bazı topluluklar Abdülberr’in olduğunu Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem ya-şarken irtihâl eden sahâbe Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden sonraya kalanlardan daha fazîletlidir, de-mişse de bu tasnif kabûl görmemiştir. Ondan sonra âlimler söylenen fazîletlerin kesin mi yoksa zannî mi olduğunda ihtilâfa düştüler. İmâm Eş‘arî [v.941]; ke-sindir, dedi. İmâm Bakillânî [v.1012] zannîdir, dedi. Söz konusu tasnifteki fazîletli olmanın zâhirî mi yoksa hem zâhirî hem de bâtınî mi olduğunda ihtilâfa düşüldü. Ancak İmâm-ı Nesefî’nin rivâyetine göre, Ebû Mukâtil Semerkandî şöyle anlatırdı: İmâm-ı A‘zam kaddesallâhu sirrahu’l azîz hazretleri derdi ki: Büyük günah işleyene hayır duâda bulunmak daha fazîletlidir. Ancak hayır duâda bulunmayıp la‘net (bedduâ) etseler günahkâr olmazlar; çünkü bedduâdan kasıd günahı yüzünden cezâ verilmesini istemektir, demektir. Günah işlemeyene bedduâ edildiğinde günahkâr olunur. Büyük günah işleyene hayır duâda bulunmanın fazîletli olmasının iki sebebi vardır: Birincisi: Günahkâr Müslümanın îmânına hürmet içindir; çünkü îmândan daha fazîletli birşey yoktur. Nitekim küfürden daha büyük de bir günah yoktur; zîrâ küfür yedi kat semâ ve yedi kat yerden daha ağırdır. Tevhîd emri de göklerden ve yerlerden daha büyüktür. İkincisi: Hakk Te‘âlâ’nın büyük günah işleyene kesinlikle azâb edeceğini kimsenin bilmemesi-dir; belki Allâhü Te‘âlâ onu affedecektir. Eğer Allâhü Te‘âlâ’nın büyük günah işleyene azâb edeceği kesinlikle bilinse idi Allâhü Te‘âlâ’nın affetmesi için ona duâ etmek câiz olmazdı. Nitekim küffâra duânın câiz ol-maması gibi. Ve bunda yine bir delil vardır: Yukarıda söylenen la‘netten (bedduâdan) kasıd müslüman için olan bedduâdır, kâfir için olan bedduâ değildir. Nitekim Hakk sübhânehu ve te‘âlâ Furkân-ı azîm’inde şöyle buyurur: “elâ la‘netu’llâhi ‘alâ’z-zâlimîne145 Allâh’ın la‘neti zâlimlerin üzerindedir.” Mes’ele, bütün kâfirlere bedduâ etmek câiz ve mubahdır, fakat ister zımmî (azınlık) isterse harbî (düşman) olsun bunlara bedduâ etmek vâcib değildir.

Nitekim Dâvûd ibn Hasîn’den rivâyet edildiğine gö-re o şöyle derdi: A‘rec’den şunu duydum: Kimi gör-düysem Ramazan ayında kâfirlere bedduâ ederdi ve bu bedduâ küfürden men etmek için değil belki küfürlerin-den dolayı onları cezâlandırmak içindi. Ancak ekser-i meşâyih kâfir olduğu bilinenlere la‘net (bedduâ) etmeyi câiz görmemişlerdir. Özellikle Eş‘arîler bunu câiz gör-mezlerdi. Ancak bazı âlimler kâfirliği bilinenlerin zâhirine bakarak cevâz vermişlerdir; fakat Müslümanla-rın isyankârlarına la‘net (bedduâ) etmek bizim nazarı-mızda câizdir; çünkü cehennemde bir tabaka mü’minlerin âsîleri içindir. Fakat bir müslümanın ce-hennemde ebedî kalması için bedduâ etmeye dâir her-hangi bir işâret yoktur. Bedduâ cezâyı îcâb ettirir; fakat bizim katımızda günah ve isyanı açıkça bilinen âsîlere bedduâ etmek câiz değildir. Nitekim Buhârî ve Müs-lim’in rivâyetlerine göre: Şarap içen birini birkaç kere Peygamber aleyhi’s salâtü ve’s selâm Efendimizin huzûr-u saâdetlerine getirdiler. Meclis-i şerîflerinde bulunanlar “la‘netullahi mâ eksera mâ yu‘dâ bihî yani Allâhü Te‘âlâ’nın la‘neti bunun üzerine olsun, ne de çok getirdiler” dediler. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selem buyurdular ki: “lâ tekûnû ihvânü’ş şeyâtîni ‘alâ ehîküm yani Kardeşiniz üzerine şeytanla kardeşlik et-meyiniz.” Bazılarınız şeytanların aldatmasıyla kardeşi-nize had cezâsı uygulanmadan la‘neti uygun gördüler. Had cezâsı uygulanmadığı sürece o kimseye la‘net edi-lemez. Ancak söylenen hadîs had cezâsı uygulanan Nu‘man hakkındaydı. Cezâdan sonra ya da tevbeden sonra la‘net câiz değildir; çünkü her isyankârın yaptığı âsîliğe tevbe etme ve ondan pişmân olma ihtimâli vardır ve Müslümanın görünen hâli budur. Bilhassa Ekremü’l Ekremîn ve Erhamü’r Râhimîn’in afv ve mağfireti ve Hazret-i Resûl aleyhi’s salâtü ve’s selâmın şefaati ümmetinin âsileri üzerinedir. Ve Hazret-i Resûl aleyhi’s salâtü ve’s selâm “men le‘ane şey’en ve hüve leyse bi-ehli’l-la‘neti ruci‘atü’l-la‘nete ileyhi yani La‘net edilende la‘netlik bir durum yoksa la‘net, la‘net edene döndürülür” diye buyurmuşlardır. Bu hadîsten anlaşılan şudur ki: Hazret-i Resûl aleyhi’s salâtü ve’s selâm ile sohbet eden kişiye la‘net câiz olmaz; çünkü Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem sahîh hadîs kitâblarından tahriç edilen bir hadîs-i şerîflerinde; “Allâh! Allâh! fî ashâbî… Ashâbım hakkında Allâh’dan korkun…” diye buyurmuşlardır. Ayrıca kâfir olarak ölen birine la’net etmek mubahtır. Fakat Hazret-i Resûl aleyhi’s salâtü ve’s selâmın vâlideynine la‘net etmek aslâ câiz değildir. Çünkü onlar la‘netten müsta‘nîdir. Bunun îzâhı şöyledir: İmâm Kurtubî [854-939], Tezkire’sinde ve Tefsîr’inde bir hadîsi şöyle nakleder: “İnnallâhe te‘âlâ ahyâ lehû aleyhi’s selâm ebâhu ve ümmihî fe-âmennâ bihî aleyhi’s selâm sümme mâte yani Hakk Tebârake ve Te‘âlâ, Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin annesini ve babasını vefâtlarından sonra diriltti ve onlar Hazret-i Resûl aleyhi’s salâtü ve’s selâma îmân edip tekrar vefât ettiler. Bu söylenen Allâh’ın kitâbına ve hadîse muhâlif değil midir? diye bir soru sorulsa hâlbuki Hakk Te‘âlâ Kur’ân-ı azîm’inde şöyle buyurmaktadır: “fe lem-yekü yenfe‘uhüm îmânühüm lemmâ ra’ev be’senâ146 Azâbımızı görünce inanmaları işe yaramadı.” Ey Allâh’ın Resûlü salla’llâhü aleyhi ve sellem, babam nerededir? dedi. Hazret-i Resûl salla’llâhu aleyhi ve selem de: “enne ebî ve ebâke fi’n-nâri147 Babalarımız ateştedir” diye cevâb verdiler. Buna cevâb şöyle gelir: Muhtemelen bu hadîs Hazret-i Resûl salla’llâhu aleyhi ve sellemin anne babası diriltilmeden önce söylenmiştir.

(158) Yahyâ ibn Mukâtil’in Hazret-i İmâm’dan rivâyetine göre Îmân: Ma‘rifet, tasdîk, ikrâr ve İs-lâm’dır. Halk bu konuda üç kısma ayrılır: 1- Bir kimse kalbiyle ve diliyle tasdîk ederse Allâh katında ve insan-ların yanında o mü’mindir. 2- Bir kimse kalbiyle tasdîkleyip diliyle söylemezse bu kimse Allâh katında mü’min, insanların yanında kâfirdir. 3- Bir kimse di-liyle tasdîk eder kalbiyle tasdîk etmezse insanların ya-nında Müslüman Allâh katında kâfirdir. Çünkü insana lâzım olan zâhire bakıp ona göre hükmetmektir. Gökle-rin ve yerlerin, evvelin ve âhirin, halkın ve peygamber-lerin îmanları birdir. Çünkü farzlar çeşitli olsa da bunla-rın hepsi Allâhü Te‘âlâ’nın vahdâniyetini tasdîk edip îman etmişlerdir. Sıfatları çeşitli olsa da küfür dahi bir-dir. Hepimiz peygamberlerin îmân ettiğine îmân ettik. Ancak onların sevâbda, îmânda ve bütün ibâdetlerde fazîletleri bizden ziyâdedir. İbâdette fazla olunca bütün işlerde ister sevâb ister başka bir şey olsun bizden fazîletce çok çok yüksektedirler. Bârî Te‘âlâ bize bu konuda zulmetmemiş ve bize ihsânda hiçbir şeyi eksik etmemiştir, belki onlara sevâbı fazla vermesi onları yüceltmek içindir; çünkü yaratılmışların delilleri (yol göstericileri)dir. Ve Bârî Te‘âlâ’nın emîn kişileridir ve onlarla hiç kimse mertebede denk olmaz; çünkü insan-ların fazîlet ve ihsâna kavuşmaları onların sebebiyle ve vâsıtasıyladır. Hâssaten insanları cennete delâlet eden (götüren) bunlardır.

(160) Hazret-i İmâm-ı A‘zam kaddesallâhu sirrahu’l azîz ehl-i sünnet ve’l cemaattendir. Gerçi mu‘tezilîler Hazret-i İmâm’a mu‘teziledendir demişlerse de o mu‘tezileden berîdir. Ancak bu sözler de İmâm’ın ken-dilerinden büyük olduğuna işârettir; çünkü İmâm-ı A‘zam kaddesallâhu sirrahu’l azîz, imâmlar içinde, peygamberler arasında İbrâhîm aleyhi’s selâma benzer; zîrâ yahudîler ve hıristiyanlar İbrâhîm aleyhi’s selâm için bizdendir, derler. Nitekim Hakk Te‘âlâ, Furkân-ı azîminde; “mâ kâne ibrâhîmü yehûdiyyen ve lâ nasrâniyyen148 yani İbrâhîm aleyhi’s selâm yahudî ve nasrânî değildi” buyurmuştur.

(160) İmâm-ı Abdülmecid ibn Mikâîl el-Bureykînî (Buratkînî) el-Harezmî: “İmâm-ı A‘zam ibrişim satardı. Gece az uyur, fıkıh ve hadîsi iyi bilir, insanlara az karışır onlarla az görüşür, biriyle konuştuğu zaman letâfetle konuşur, öfke ve hiddetten uzaktı. İbn Hübeyre [v.1166] kendisine kadılık teklîf etti. O kabûl etmeyip buna râzı olmadı. Sonunda ona dayak atıldı. Bu zaman-da İslâm ehlinden teklîf edilen kadılığı kabûl etmeyip dayak yemeği tercîh eden İmâm’dan başka kimi gör-dün? Bundan başka Hazret-i İmâm talebelerinin ihti-yaçlarını karşılayıp hayır ve ihsânlarda bulunur, sâlihlere uyardı. Ve ehl-i kıblenin hepsi mü’mindir, farzları terk etmeleri yüzünden biz onları îmândan çıkaramayız derdi” diye haber verir.

(161) Fudayl bin Iyâz [v.802] dedi ki: Hazret-i İmâm fıkıh ile ma‘rûf (bilinir), verâsı ile meşhûr, mal bakı-mından zengin ve talebelerine fazîlet ve ihsânı da çoktu. Gece ve gündüz ilim öğrenmekte sabr-u sebât ederdi. Az konuşur ve çok sükût ederdi. Hakka delâlet etmesi çok güzeldi. Sultanlardan bir şey almaktan şiddetle sakınır ve kaçardı.
(161) Ebû Abdullâh Sâlih el-Iclî dedi ki: Hazret-i İmâm emânet yönünden insanların en önde geleniydi. Hattâ o zamanın sultânı bütün memleketlerin hazînelerinin anahtarlarını İmâm’a teslîm etmeyi murâd etti. Fakat Hazret-i İmâm bunu kabûl etmeyip bundan kaçınınca sultân; ya kabûl edersin ya da sırtına sopa yersin, dedi. Hazret-i İmâm ise Allâhü Te‘âlâ’nın azâbı yerine mahlûkâtın azâbını seçti.

(161) Mâlik bin Enes’ten Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın İslâm’da altmış bin mes’eleyi hâllettiği bunlara cevâb verdiği rivâyet edilmiştir.
(161) Ebû Fadl el-Kirmânî, Ebû Bekr ibn Atîk’in İmâm-ı A‘zam beş yüz bin mes’ele va‘z etti (ortaya koydu), dediğini rivâyet etmiştir.
(162) Hatîb el-Harezmî, İmâm-ı A‘zam seksen üç bin mes’ele ortaya koydu. Otuz bini ibâdetlerde, geri kalanı muâmelelerdeydi. Bu mes’eleler hâlledilmeseydi insanlar dalâlette kalırdı dedi.

(162) Ebû’l-Maalî el-Halebî’nin Hasan bin Ziyâd’dan rivâyet ettiğine göre Hazret-i İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh dedi ki: “kavlunâ hâzâ ve hüve ahsenü mâ kaderunâ ‘aleyhi fe-men câ’e bi-ahseni mimmâ kulnâ fe-hüve evlâ bi’s-savâbi minnâ yani Bizim kavlimiz re’ydir ve yapabildiğimizin en güzelidir. Bizim kavlimizden güzel bir kaville gelen sevâba bizden daha lâyıktır.”
(162) es-Selâmî’nin Vekî’den rivâyet ettiğine göre; bir gün Ebû Hanîfe’den şunu duydum: Bir kıyası boz-maktansa mescidde bevl etmek daha iyidir; çünkü mescidde bevl etmek taşımakla, güneşle ya da yıka-makla temizlenir, mescid mescidlikten çıkmaz, ancak kıyası bozmak kıyasla saâbit olan hükmü bozmaktır. Böyle olduğunda bu hükümle tesbit edilen hâdiseyi durdurmak gerekir ancak mesciddeki ibâdeti durdur-mak gerekmez.
(162) Deylemî’nin Züheyr ibn Muâviye’den naklet-tiğine göre: Bir gün İmâm’la Züheyr’i Hazret-i İmâm’ın meclisindeyken Ebyaz ibn Agarr mukâyese ediyordu. Birdenbire biri yüksek sesle dedi ki: İlk önce kıyas yapan İblis’tir. O kişi büyük ihtimâlle Medîneliydi. İmâm, dedi ki: Ey falan kişi, sözü yerinde söylemedin; çünkü o la‘netlenmiş İblis’in kıyası Allâh’ın kitâbını reddetmektedir. Nitekim Hakk Te‘âlâ Furkân-ı azîminde şöyle buyurur: “ve-iz kulnâ li’l-melâ’iketi’scüdû li-âdeme fe-secedû illâ iblise, kale e-escüdü li-men halakte tînen149 Biz Âdem’e meleklere secde edin deyince İblis dışındakiler secde ettiler, o bu çamurdan yapılana mı secde edeceğim dedi.” Rabbinin buyruğunu reddetti. Allâh’ın emrinin doğru olduğunu bildiği halde reddetti. Fakat biz bir mes’eleyi başka bir mes’eleyle kıyaslarız. Allâh’ın kitâbına Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin sünnetine ya da icmai ümmete uygun olsun diye. Bundan sonra ictihâd ederiz fakat bu ictihâdı dönüp tekrar tekrar münâkaşa ederiz. Senin dediğin ma‘nâ nerede benim dediğim ma‘nâ ne-rede? Ebyaz ibn Agarr bu izâhı duyunca bir sayha atıp “Söylediğim söze tevbe ettim ve Hakk Te‘âlâ kalbini aydınlatsın. Nitekim sen benim kalbimi aydınlattın” dedi.
(164) Hâlid ibn Sabih’in İmâm-ı Züfer [v.775]’den rivâyetine göre, İmâm’ın muhâliflerinin sözlerine değer vermeyin; çünkü Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın söyledikleri Allâh’ın kitâbından, Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin sünnetinden ya da sahâbenin söylediklerinden başkası değildi. Bunlarda bulamazsa sonra bunlara kıyas yapardı.
(164) İmâm-ı Nesefî, Yahyâ, İbn Mûsâ’dan, o da Ömer ibn Hârun’dan o da Mekke ehlinin imâmı olan ibn Cüreyc ibn Abdülmelik ibn Abdülazîz ibn Cüreyc’den şöyle işittiğini rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam sağlam bir kaynak dışında hiçbir kaynaktan fetvâ vermezdi. Ve sorduğumuz her mes’eleye cevâb verirdi.
(164) Ve yine sahâbe ve tâbiînin menkîbelerinde şöyle rivâyet olunur ki: İmâm Ebû Hanîfe ictihâd eder-di. Hazret-i Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anhin ahvâlini, kavillerini ve fiillerini örnek alırdı. Nitekim Ebû Bekir radıyallâhu anh sahâbenin en fazîletli, en takvâlı, en âbid, en müttakî, en zâhid ve en cömertiydi. İmâm Ebû Hanîfe de tâbiînin en bilgili, en takvâlı, en müttakî, en âbid, en zâhid ve en cömertiydi.
(164) es-Selâmî’nin Muhammed ibn Hasen’den rivâyetine göre: İmâm-ı A‘zam kıyasta talebeleriyle münâzara ve münâkaşa ederdi. İmâm ne zaman istihsândan150 konuşsa hiç kimse ona müdâhale etmez, Hazret-i İmâm istihsân mes’elelerinde pek çok mes’eleyi dile getirdiği için talebelerinin hepsi İmâm’ın re’yine tâbi olurlardı.
(164) Ebû Vehb Muhammed ibn Muzâhim’den, el-Gaznevî şöyle rivâyet etmiştir: İmâm-ı A‘zam sözü arasında genellikle şu âyeti okurdu: “fe-beşşir ‘ıbâdi’llezîne yestemi’ûne’l-kavle fe-yettebi‘ûne ahsenehu151 Kullarıma müjde ver; çünkü onlar işittik-lerinin en güzeline uyarlar.”
(168) Ömer ibn Hammâd dedi ki: Bir süre İmâm-ı Mâlik [710-795]’in meclisinde bulundum. Gitmek iste-diğim zaman İmâm-ı Mâlik’e dedim ki: “Bazı hasedçiler ceddimi (İmâm Ebû Hanîfe radıyallâhu anhi) olduğunun tam aksine anıyorlar diye ceddimin mezhebini anlatayım. Eğer beğenmiş olursan ne güzel, aksi takdîrde mutlaka bana nasîhat eyle bir yol göster. Mezhebinin görüşlerinden biri, bir Müslüman günah işlediğinde ceddim onu îmândan çıkarmazdı. İmâm-ı Mâlik, isâbet etmiş, dedi. Ve biri de, kendi kendini öl-dürenlere kâfir dememesiydi. İmâm-ı Mâlik, isâbet et-miş, dedi. Ve kim aksini söylerse gerçekten hatâ etmiş olur, dedi. Ve İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ömer’e dedi ki: Duyduğuma göre ceddin Ebû Hanîfe benim îmânım Cebrâil aleyhi’s selâmın îmânı gibidir, dermiş. Ömer dedi ki: Sana yanlış söylemişler, çünkü ceddim böyle demezdi, ancak Hakk Te‘âlâ Cebrâîl aleyhi’s selâm’ı Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selleme gönderdi, derdi. Nitekim Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden önceki peygamberler aleyhimü’s selâma da gönderdi. Ve Allâhü Te‘âlâ onlara, insanları îmâna da‘vet etsinler, diye buyurdular. Îmân ise birdir, iki veyâ üç değildir. Böylece Zeyd’in îmânıyla Ömer’in îmânının aynı olup Zeyd’in îmânının Ömer’in îmânından başka olmadığı ortaya çıkar. İmâm-ı Mâlik gülümseyip sanki râzı olmuş gibi sustu. Ömer ibn Hammâd dedi ki: İmâm-ı Mâlik’e, ceddim îmânda şek ve şübheyi reddeder, de-dim. İmâm-ı Mâlik, îmânda şek ve şübhe nedir? dedi. Dedim ki: Bizde kendilerine mü’min misiniz diye so-rulduğunda “ene mü’minün inşâ’allâh yani mü’min miyiz, değil miyiz bilmiyoruz inşâ’allâh mü’minizdir” diye cevâb veren bir millet vardır. İmâm-ı Mâlik bu sözleri reddedip, bunu da kim söylüyor, dedi.
(168) Yine Yahyâ ibn Süleyman’ın rivâyetine göre: Hazret-i İmâm-ı A‘zam ve Abdülazîz ibn Dâvûd îmânın istisnâsı olmadığını, ancak İmâm-ı Sevrî îmânın istisnâsı olduğunu kabûl ederdi.
(168) Deylemî’den: Yahyâ ibn Zekeriyya ibn Ebû Zâid dedi ki: İmâm’a dedenin hükmünü niye su hük-münde kıldın. Bununla birlikte sahâbede görüş ayrılığı vardır, diye sordum. Şöyle cevâb verdiler: Benim onu düşünmeden mi yaptığımı sanıyorsun? Yirmi yıla yakın düşündüm ve sahâbenin buyrukları esasları üzerine söylediklerini araştırdım. Hazret-i Ebû Bekir ve Abbâs radıyallâhu anhümânın sözlerinden doğrusunu görme-dim. Ondan sonra bana, ölen bir kimse oğlunun oğluna ve kardeşine malını bıraksa bu mes’elenin cevâbı nedir, diye sordu. Bütün mal oğlunun oğlunundur. Ve yine, babasının babasıyla kardeşine malını bıraksa bırakılanlar ne olur, diye sordu. Cevâb veremeyip sustum. İmâm, oğlunun oğlu nasılsa babasının babası da öyledir, dedi. Abbâs radıyallâhu anh Zeyd ibn Sâbit Bârî Te‘âlâ’dan korkmayıp oğlunun oğlunu oğul mertebesinde yaptı. Mîrasta babanın babasını baba mertebesinde yapmaz, dedi.
(169) İsmâîl ibn Hammâd ibn Ebû Hanîfe’den, İmâm Ebû Yûsuf’un dayısı olan Ebû Tâlib Yahyâ ibn Yakûb şöyle rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam’a, ben halka va‘z ediyorum ama kimi âlimler va‘zın haram olduğunu söylüyorlar, dedim. İmâm şöyle cevâb verdi: Haram olan Kur’ân’da ve hadîslerde olmayıp yalnız sözlerini süslemek için fazla ya da eksik söylemesi ya da halka va‘z ve öğüt verip kendisinin onları tutmamasıdır. Böyle yapmakla onun kalbi de kararır. Bundan başkası he-lâldir.
(169) Sadru’l-Eimme Hatîb-i Harezmî, Muhammed ibn Semâ‘a [v.847], Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın hazırla-dığı kitâblarda yetmiş bin hadîs zikrettiğini ve mes’elelerini kırk bin hadîsten seçtiği hadislere dayan-dırdığını söylemiştir. Hasan bin Ziyâd, İmâm, iki bini Hammâd’dan iki bini öbür hocalardan olmak üzere dört bin hadîs rivâyet etmiştir dedi.
(170) Deylemî’nin rivâyetine göre Sehl ibn Muzâhim şöyle demiştir: İmâm-ı A‘zam’ın meclisinde bulunuyordum. Çevresinde talebelerinin ileri gelenle-rinden otuz kişi vardı. İmâm bunlara, kaç yaşında ergen oldunuz, diye sordu. Çoğu on sekiz, kimileri on dokuz, dedi. İmâm delikanlının ergenlik süresinin on sekiz olduğunu söyledi. Yine dedi ki: Bir oğlanın bıyığı terle-se ya da sakalı çıksa ya da çocuğu olsa o ergen hük-mündedir. Ancak fıkıh kitâblarında bıyık kararması ve sakal çıkması ergenlik belirtileri olarak söylenmemiştir. Bizim mezhebimizde kızda ergenlik belirtisi gebe kal-mak, akıntı görmek ve ihtilâm olmaktır. İmâm Ahmed’in mezhebinde yalnızca akıntıdır ancak talebe-lerinin fetvâsı oğlan ve kızda on beş yaşına geldiğinde-dir. Kasr-ı İmar152 için Şerhu’l Muhîti’l Burhânî fi’l Fıkhi’n Nu‘mânî’de şöyle söylenir: Ergenliğin en aşağısı oğlanda on ikide olursa yirmi dörtte dede olur. Kızda dokuzunda olursa on dokuzunda nine olur. İmâm Ebû Mutî el-Belhî bunu reddederdi. Ama kendisinin bir kızı dokuz yaşında ergen olunca bu kız bizi rezîl etti demiştir.
(171) İmâm-ı Deylemî’den: Züheyr ibn Keysan dedi ki: Bir gün ikindi namazını İmâm Rasafî’nin meclisinde edâ ettim. Ve İmâm-ı A‘zam kaddesallâhu rûhahu’l azîzin mescidine vardım. Hazret-i İmâm ikindi namazını öyle geciktirdi ki, namazı kaçıracak diye korktum. Ondan sonra Süfyân’a vardım. Süfyân da ikindi nama-zını kılmamıştı. Allâhü Te‘âlâ İmâm’a rahmet eylesin, Süfyân gibi ikindi namazını tehir etmedi dedim. Tehir etmek câiz midir diye sorulsa: Süfyân bazı mu‘tezilîlere uymuş olmalı; çünkü bazı mu‘tezilîler şöyle derler: Namazı vaktin sonunda kılmaları gerekir çünkü insanın üzerinde dâimâ kul hakkı vardır ve bundan kurtulamaz. Öyleyse insanın evvelâ kul hakkını yerine getirmesi gerekir. Kul hakkıyla Allâh’ın hakkı bir araya geldiği zaman, kul hakkına öncelik tanındığını; çünkü Allâh’ın kullarının muhtaç olduğunu ve Sâhibü’ş Şerî‘at’ın ise müstağnî olduğunu bilmez misin? Ancak bazı mu‘tezilîlerin bir kavli de şudur: Kul hakkına ön-celik tanınmasıyla Allâh’ın hakkının yerine getirilemeyip kaçırılacağı ihtimâli doğacaksa, Allâh’ın hakkına öncelik tanımak gerekir. Mu‘tezilenin bazı ileri gelenleri de bu görüştedir. Buna cevâb şöyle gelir: Bunlar yanlış sözlerdir. Aslâ geçerliliği yoktur; çünkü kul hakkı farzlar hakkında ortaya çıkmamıştır. Efendinin kölesini ve kocanın zevcesini namazdan uzaklaştırmağa hakkı olmadığını, ancak cuma namazından, hacdan ve cihâddan uzaklaştırabileceğini bilmez misin? Belki en doğrusu, namazın geciktirilmesinin dayanağı İmâm Dabusî153 ve başkalarının haram bahsinde anlattıkları olmalıdır. Onlar şöyle demişlerdir: Bazı namazın gecik-tirilmesi bizim katımızda daha fazîletlidir dediğimiz: İkindi namazının ikinci vaktin ilk vaktinde kılınmasıdır. Ancak karşı tarafın katında önceki vaktin yarısında kılınması daha fazîletlidir. O zaman Rasafî karşı tarafın mezhebiyle amel etmiştir. Hazret-i İmâm-ı A‘zam özel-likle ikindi namazını ikinci yarının evvelinde kıldı, Süfyân da ikinci vaktin sonunda kıldı. Geciktirmeleri nâfileyi çoğaltmak içindi. Zîrâ bazı âlimler ikindi na-mazını geciktirmek daha iyidir; çünkü öncesinde nâfilelerin çok kılınmasına imkân vardır. İkindi nama-zından sonra nâfile kılmak mekruhtur, demişlerdir.
(172) İmâm-ı Nesefî, İmâm Ebû Süleyman Cürcânî’den şöyle nakletmiştir: Halîfe vefât edince kadılar ve emirler ve yeni gelen halîfe azletmedikçe vazîfeden azl olunmazlar. Buna delil Hazret-i Sıddîk radıyallâhu anhin Üsâme radıyallâhu anh hakkında bu-yurduklarıdır ki: “ukdeten ‘akadehâ resûlu’llâh sal-la’llâhu te‘âlâ aleyhi ve selleme ve lev sârata’l-medînete ne’van li’s-subâ‘î, Allâh hakkı için Medîne aslan yatağı da olsa Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin yaptığı vazîfelendirmeyi bozmam.” O zaman vazîfelendirenin vefâtıyla vazîfelinin işine son verilmez.
(172) İmâm-ı Zerencerî’nin söylediğine göre Hazret-i İmâm-ı A‘zam dedi ki: Bir kişi dört aydan az bir süre için yemîn etse köle olmaz, ancak bu husûsda kaynak zikretmemiştir. Sa‘îd ibn Ebû Arûbe ile karşılaştık. Ona bu mes’eleyi sorduk. O Atâ’dan, o da İbn Abbâs radıyallâhu anhümâdan dinlemişti: Rivâyete göre: “haddesenâ ‘âmiru’bnu’l-ahval ‘an ‘atâin ‘ani’bni ‘abbâsin inne-hû izâ halefe ‘alâ akalli min erba‘ati eşhurin lâ-yekûnu mevliyyen, Âmir ibn Ahvel Atâ’dan o da İbn Abbâs radıyallâhu anhümâdan rivâyet eder ki, bir kişi dört aydan az bir süre için yemîn etse köle olmaz diye cevâb verdi. Bunu duyunca çok sevindik. Hazret-i İmâm, bunu neden söylüyorsun, dedi. Allâhü Te‘âlâ’nın sözünden, dedi. Nitekim Furkân-ı azîm’de şöyle buyurur: “li’llezine yü’lûne min nisâ’i-him terabbusu erba‘ati eşhurin154 Kadınlara yaklaşmamağa yemîn edenlere dört ay beklemek vardır.”
(173) Yine İmâm-ı Zerencerî şöyle derdi: İmâm-ı A‘zam’ın ictihâdı dâimâ Hazret-i Sıddîk radıyallâhu anhin kavilleriyle amel etmek üzereydi; çünkü Hazret-i Sıddîk radıyallâhu anh en fazîletli, en âlim, en verâlı, en zâhid, en takvâlı, en fakih, en âbid, en cömert ve en sehâ sâhibi idi. Yine İmâm da tâbiînin en âlim, en fakih, en zâhid, en âbid ve en cömerti idi. Nitekim Hazret-i Sıddîk radıyallâhu anhin Mekke-i Mükerreme’de dükkânı vardı. Kumaş satardı. Ve yine Hazret-i İmâm’ın hadîslere ve eserlere uyması diğer insanlardan daha fazlaydı. Kendisine hadîs ve eserler getirildiği zaman, kıyâstan vazgeçer, hadîs ve eserlere döner kıyâsla amel etmez, hadîs ve eserlerle amel ederdi. Hazret-i İmâm’ın ve talebelerinin kitâbları kahkahayla abdestin ve namazın bozulması gibi, unutarak yemede orucun bozulmaması gibi ve yine unutarak besmelesiz kesilen kurbanın yenilmesi gibi istihsân çeşitleriyle dopdoluydu. Hazret-i İmâm başparmağın diyeti öbür parmaklardan fazladır, buyurmuşlardır. Ne zaman ki Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin “el-esâbi‘u küllühâ sivâ’un, Bütün parmaklar eşittir” hadîsi kendisine ulaştı: Hazret-i İmâm önceki kavlinden geridöndü. Nitekim Hazret-i Sıddîk radıyallâhu anh burnun diyeti kulaklardan fazladır demiştir; çünkü ku-lakları sarık kapatır ancak burun ortada kalır. O zaman burna diyeti fazla koyarım, dedi. Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin “evcebe fi’l-üzüneyni’d diyetü, İki kulağa diyet gerekir” hadîsi kendisine ulaştı-ğında, kulaklarda da tam diyet olduğu için önceki kav-linden geridöndü. Ayrıca Hazret-i İmâm-ı A‘zam hayız süresi en fazla on beş gündür derdi. Enes radıyallâhu anhden İmâm’a “el-hayzu selâse eyyâmin ilâ ‘aşerati ve’z zâidü istihâzetü, Hayız üç günle on gün arasıdır, daha fazlası özür kanıdır” hadîsi ulaşınca önceki kav-linden geridöndü. Halef ibnü’l Ahmer dedi ki: Hazret-i İmâm bayram namazından önce ve sonra namaz kıl-mazdı. Daha sonra bayram namazından sonra namaz kıldığını gördüm. Bunu İmâm’a sordum. Bana Hazret-i Alî radıyallâhu anhden bayram namazından sonra dört rek‘at namaz kıldığı haberi geldi, ben de ona uydum, diye cevâb verdi. Ve yine Hazret-i İmâm çoğu mes’elede, kıyastan Sahâbenin sözüne dönmüştür. Bu da Hazret-i İmâm’ın Sahâbe sözünü kıyâstan öne aldı-ğını gösterir.