Üçüncü Bölüm

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Hazret-i İmâm-ı A‘zam kaddesa’llahu rûhahu’l azîzin Vukû Bulmamış Mes’eleleri Çözmesi ve Bun-lar İçin Hîleler (Çâreler) Bulması
(175) Hîleler öğretmek yanlıştır, hattâ âlimler, şu müftü, insanlara hîleler öğretiyor, o müftü insanları yoldan çıkarıyor, bütün mezheblerde taşlanmaya müstehaktır, derler. O zaman Hazret-i İmâm-ı A‘zam’a hîle öğretmek nasıl câiz olur, diye sorulsa cevâbı şudur: Hakîkate ulaşmak için ya da zarardan kurtulmak için hîle helâldir ancak bâtıla götüren ya da hakîkati tersine çeviren hîle haramdır. Nitekim Eyyûb aleyhi’s selâm hanımı Rahme’ye yüz değnek vurmağa yemîn etmişti. Hakk Te‘âlâ Eyyûb aleyhi’s selâm’a bir hîle öğretti. Nitekim Kur’ân-ı mecîdinde: “ve hüz bi-yedike ziğsen fa’drib bi-hî ve lâ tahnes155 Eline bir deste sap alıp onunla vur ve yemînini bozma” diye buyurur.

(175) Yine Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin yanına zayıf birini getirmişlerdi. Zinâ etmişti. Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem, “huzû lehû iskâlen fî-hi mi’ete şimrahin156 fa’dribûhu bihî, Yüz dallı bir ağaç alıp onunla vurun”157 buyurdular. O za-man kamçıların hepsi dayak yiyene değmiş olur. Bizim mezhebimizde böyledir.
(175) Yine Hayber, Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selleme hurma getirdi. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem Hayber’in hurmalarının hepsi bu mu, diye buyurdular. Hayber de, yok iki sa‘ hurma verdim, bir sa‘ aldım, dedi. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem: “Bu fâizin ta kendisidir. İki sa‘ hurmayı bir akçeye satıp, o bir akçeyle Hayber’in hurmasını satın alsaydın” buyurdular. Ve yine icmâ ile sabittir ki: Biri kocası olmayan bir hanımdan hoşlanırsa ve helâl yolla yaklaşmak isterse nikâh eylesin. Kendisinden tiksinirse boşasın. Bu, hakîkate götüren ya da kötülükten kurtaran hîlenin câiz olduğunu gösterir. Ancak hakkı iptâl etme-ye sebeb olan her türlü hîle haramdır. Gerçek hîlekâr müftü odur ki, bâtıl bir emirle fetvâ verir ve o kişinin dînden çıkmasına sebeb olur. Nitekim kocasından kur-tulmak için bir Müslümana, zevcesinin dînden çıkma-sıyla boşanma gerektiğinden, dînden dönmeği teşvîk etmesidir. Bununla birlikte mürted (İslâm’dan çıkmış) olmakla boşanma gerekmeyip, iki imâmın, İmâm Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed’in, kavliyle şübhesiz kocasının câriyesi olur. Bu mes’ele herkesce bilinir.

(176) İmâm Abdülmecid el-Harezmî’nin Muhammed ibn Mukâtil’den rivâyetine göre: Biri Hazret-i İmâm’a şöyle sordu: “Cenneti istemeyip cehennemden korkmayan ve Bârî Te‘âlâ’dan da korkmayıp ölü eti yiyen, rükûsuz ve secdesiz namaz kılan, görmediği işe şâhidlik yapan ve hakka buğz eden fitneye muhabbet eden kişi hakkında ne dersin?” Hazret-i İmâm’ın tale-beleri bu kişinin işi çok zor, dediler. Hazret-i İmâm radıyallâhu anh şöyle cevâb verdi: “O kişi cenneti iste-miyor, Allâhü Te‘âlâ’yı istiyor ve cehennemden kork-muyor Allâhü Te‘âlâ’dan korkuyor. Ve Allâhü Te‘âlâ’nın zulmünden korkmaz çünkü Allâhü Te‘âlâ’nın âdil olup zulmetmeyeceğini bilir, balık ve çekirge eti yer ve cenâze üzerine rükûsuz ve secdesiz namaz kılar ve görmediğine şahâdet etmesi ise tevhîde şahâdet etmesidir ve hakka buğz etmesi mevte buğz etmesidir; çünkü ölüm haktır. Fitneyi sevmesi ise malı ve çocukları sevmesidir; çünkü ikisi de fitnedir.” Soran kişi İmâm’dan bu cevâbı duyunca İmâm’ın elini ve ayağını öpüp senin, ilmin gerçek kaynağı olduğuna şahâdet ederim, dedi.

(176) İmâm Allâme Mevlâna Hüsâmeddin es-Sığnakî’nin rivâyetine göre: Biri İmâm’a, bir vavla mı yoksa iki vavla mı, diye sordu. Hazret-i İmâm, iki vavla, diye cevâb verdi. O kişi, Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ sana bereket versin. Nitekim lâ ve lâ’ya bereket verdi, dedi. Orada bulunanlar bu sözün ma‘nâsını anlamayıp şaşırıp kaldılar. Hazret-i İmâm dedi ki: O kişi bana, tahiyyatı İbn Abbas radıyallâhu anhümânın teşehhüdü gibi bir vavla mı yoksa İbn Mes‘ûd radıyallâhu anhin teşehhüdü gibi iki vavla mı okuyayım, diye sordu. Ben, iki vavla, diye cevâb verdim. O kişi, Hakk Te‘âlâ sana “lâ şarkiyyetün velâ ğarbiyyetün, doğuya da batıya da âit olmayan”158 ağaca verdiği gibi159 bereket versin, dedi.

(176) İmam Ebû’l-Hasan Alî ibn Ömer el-Alevî’nin rivâyetine göre: Katâde, Kûfe’ye geldi. Bütün halk çev-resine toplandı. Katâde, bana fıkıh ilminden sorun, de-di. İmâm-ı A‘zam kaddesallâhu sirrahu’l azîz kaybola-nın zevcesi hakkında ne söylersin, dedi. Katâde, Haz-ret-i Ömer radıyallâhu anhin yüce kavline göre, dört yılın sonunda dört ay on gün bekleyerek kimi isterse onunla evlenebilir, dedi. Hazret-i İmâm-ı A‘zam dedi ki: Önceki kocası geri dönüp zevcesini sonraki kişinin nikâhı altında bulunca, ben hayattayken sonraki kocanla evlenmene sebep nedir, diye sorsa, ikinci koca da mâdem kocan varmış da neden benimle evlendin, diye itirâz etse bu durumda öncekinin mi sonrakinin mi, hangi adamın zevcesi olması gerekir? Katâde sinirlenip, ben size cevâb falan vermem, dedi. Saymerî [962-1045]160’nin Esed ibn Amr’dan rivâyetine göre: Katâde Ebû Hanîfe’ye, böyle bir şey gerçekten oldu mu yoksa olmadı mı, dedi. İmâm-ı A‘zam, böyle bir şey vâki olmadı, dedi. Katâde, vâki olmayan bir şeyi ne diye soruyorsun, dedi. İmâm-ı A‘zam, belâ gelmeden önce hazırlıklı olmak gerekir ki, belâ geldiğinde cevâbı ve kurtuluş çâresi hazır olmalı, dedi. Bundan sonra Katâde, bana Kur’ân’ın tefsîrinden sorun, dedi. İmâm-ı A‘zam, Hakk Te‘âlâ Kur’ân-ı azîminde: “kale’llezî ‘ınde-hû ‘ılmun mine’l-kitâbi161 Kendi yanında kitâbdan ilmi olan biri dedi ki” buyuruyor. Bununla murad edilen kimse kimdir, dedi. Katâde, Asaf ibn Berhiya’dır, diye cevâb verdi. İmâm, Peygamber olan Süleyman aleyhi’s selâm yanında kendisinden daha âlim bir kimse olabilir mi, deyince Katâde yine öfkelendi.
(177) İmâm-ı A‘zam, Katâde’ye, biri günah işlemeyi nezretse (ahd etse) bunun keffâreti var mıdır, diye sor-du. Katâde, keffâreti o günahı terk etmektir, diye cevâb verdi. Bunun üzerine Hazret-i İmâm, Allâhü Te‘âlâ, Furkân-ı azîm’inde buyuruyor ki: “ve’llezîne yüzâhirûne min nisâ’i-him sümme ye‘ûdûne li-mâ kâlû fe-tahrîru rakabetin162 Kadınlarını zıharla töhmet altında bırakanlar, bir köleyi âzâd ederek keffâretlerini ödesinler.” Zıhar şudur ki, birinin kendi zevcesine sen annemsin, demesidir. Böyle demek ise günahtır. Öyle bir günahtır ki, bunda keffâret vâcibdir, diye cevâb ve-rince: Katâde öfkelenip İmâm-ı A‘zam’a, mâdem ki sen Kûfe’desin ben fetvâ vermeyeyim bâri, dedi.

(178) İmâm Deylemî’nin İbn Assam’dan rivâyetine göre: Hazret-i İmâm-ı A‘zam Medîne-i Münevvere’ye vardığında Hasan ibn Zeyd el-Alevî, Abbâsîlerin vâlisiydi. Hasan ibn Zeyd kölesine, üstâd İmâm-ı A‘zam’ın hayvanının yularını tut, dedi. Bundan sonra İmâm’a Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden sonra insanların hayırlısı kimdir, diye sordu. Hazreti İmâm, Abbâs radıyallâhu anhdir, dedi. Hasan sustu. Ancak Hasan’ın garazı, Hazret-i İmâm’ın Hazret-i Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh diye cevâb ver-mesi idi, İmâm böyle cevâb verseydi Hasan İmâm’ı rencide edecekti. Eğer Hazret-i Alî kerrema’llâhu vechehu diye cevâb verseydi, İmâm kendi mezhebinde-ki dört halîfe arasındaki fazîlet sıralamasını terkettiği için Hazret-i İmâm’ı ayıplayıp kınayacaktı. İmâm-ı A‘zam’ın Abbâs radıyallâhu anhin hayırlı olduğunu söylemesinden murâd şuydu: Abbas radıyallâhu anh hayırlıdır, fakat îmân ehlinin en hayırlısı olan Hazret-i Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh gibi mutlak ma‘nâda en hayırlı değildir. Ona nisbetle hayırlıdır, demektir.
(178) İmâm Halebî’nin İbn Âsım’dan rivâyetine gö-re: Hacamatçı, Hazret-i İmâm’ın sakalından alıyordu. İmâm, beyaz al, dedi. Hacamatçı, almam; çünkü beyaz artar, dedi. İmâm, almakla artıyorsa o zaman siyahı al ki artsın, dedi. Bu hikâye Şerîk’e ulaştığında Şerîk [v.697], Ebû Hanîfe kıyası bıraksaydı hacamatçıyla bırakırdı, dedi.
(178) Ebû Mutî yokken biri onu vasi tayin etti. Fakat Ebû Mutî gelince İbn Şübrüme [v.761]’nin huzûrunda vasilik davasında bulunup vasi ta‘yîn olduğuna ilişkin belge getirdi. İbn Şübrüme, şâhidlerin söylediklerinin doğru olduğuna yemîn eder misin, dedi. Ebû Mutî, ben yoktum ki nasıl yemîn edeyim, dedi. İbn Şübrüme, ‘Ya sen sözlerinde yanıldın ya da Ebû Hanîfe’ dedikten sonra ‘Yemîn et’ dedi. Ebû Mutî dedi ki: Bilâkis sen yanıldın. Söyle bakalım şu âmâ için ne dersin: Biri âmânın başını yardı, âmâ isbât etti. O âmâya şâhidlerin şahâdetinde doğru olduğu üzerine yemîn mi teklîf ede-ceksin. Hâlbuki başını yaranın kim olduğunu görme-miştir. İbn Şübrüme cevâb veremeyip sustu.
(179) Hâfız Cemâleddîn Isfahanî’den: Süleyman İbn Şu‘ayb, o da babasından şöyle nakletmiştir: İmâm Ebû Yûsuf [731-798] rahimehullâh dedi ki: İmâm-ı A‘zam’ın olduğu yerde benim sözümün hiçbir itibârı yoktur; çünkü ben ilmi ondan öğrendim. Bir şehre var-dım. Biri gelip bana, biri Fırat’ta abdest alırken üst ya-nından şarap şişeleri kırılıp abdest aldığı yere aktı. Ab-desti alsın mı yoksa bıraksın mı, diye sordu. Cevâb veremeyip İmâm-ı A‘zam’ın huzûruna geldim ve bu mes’eleyi sordum. Şarabın tadı ya da kokusu varsa ab-dest alma yoksa abdest al, diye cevâb verdi.
(179) Kirmânî’nin Muhammed ibn Seleme’den ve Saymerî [962-1045]’nin Fadl ibn Gânim’den rivâyetine göre: İmâm Ebû Yûsuf rahimehullâhü te‘âlâ hasta oldu. Hazret-i İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh def‘alarca ziyâretine gitti. Bir gün vardığında hastalığının arttığını gördü. İmâm-ı A‘zam, Benden sonra Müslümanlar için buna umut bağlamıştım. Şâyet vefât ederse bununla ilmin çoğu ölür dedi. İmâm Ebû Yûsuf bu hastalıktan sıhhat bulunca nefsine enâniyet geldi. Büyük bir meclis oluşturdu. İmâm-ı A‘zam’a Ebû Yûsuf’un meclis kurduğu haberi ulaşınca birini İmâm Ebû Yûsuf’a gön-derip bu mes’eleyi Ebû Yûsuf’a sor, dedi. Mes’elâ “Biri elbise temizleyiciye bir elbise verse sâhibi elbisesini isteyince temizleyici inkâr etse sonra elbiseyi temiz-lenmiş olarak sâhibine getirse ve elbise sâhibinden ücret talep etse. Ücret vermek lâzım mı, değil mi? Ücret vermek vâcib olur derse hatâ ettin de. Eğer ücret ver-mek câiz değildir diye cevâb verirse yine hatâ ettin de” dedi. O kişi İmâm Ebû Yûsuf’a varıp söylenen mes’eleyi sordu. İmâm Ebû Yûsuf ne cevâb vereceğini bilemedi şaşırıp kaldı. Bunun üzerine hemen kalkıp Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın huzûruna vardı. İmâm-ı A‘zam, “Seni buraya temizleyiciye dâir olan suâlden başkası getirmemiştir” dedi. Ve dedi ki: “Sübhânallâh, biri meclis kurup din ilmini öğretsin; ama ücretlerle ilgili bir mes’eleye cevâb vermeye kâdir olamasın.” Ebû Yûsuf, ey İmâm, bana temizleyicinin ücreti ile ilgili suâlin cevâbını öğret, dedi. Hazret-i İmâm dedi ki: Temizlemeden inkâr ettiyse inkârdan sonra kendisi için temizlemiş olur, ücret gerekmez. Temizledikten sonra inkâr ettiyse ücret gerekir; çünkü sâhibi için temizlemiş olur. Ondan sonra İmâm dedi ki: Her kim ben ilim öğ-renmekten müstağnîyim zannederse işte o kişi kendisi için ağlasın.163
(179) Halebî, Muhammed ibn Abdurrahmân’dan şöyle rivâyet eder: Kûfe’de Emîru’l Mü’minîn Osman ibn Affan radıyallâhu anhe kâfir ve yahudî diyen bir kimse vardı. İmâm-ı A‘zam o kişinin yanına varıp ona dedi ki: Senin kızını biriyle evlendirmek için sana teklîfe geldim. O kimse esâsen şöyle bir kimsedir: “Hâfız-ı Kelâm’dır. Bir rek‘at namazla geceyi ihyâ eder. Ve Allâhü Te‘âlâ’nın korkusundan pek çok ağlar.” Bunun üzerine o kişi: Yâ İmâm ben ondan daha aşağı birisine de râzıyım, dedi. Hazret-i İmâm: “Fakat o kişinin bir özelliği yahudî olmasıdır” deyince o kişi, Yâ İmâm kızımı bir yahudî ile evlendirmeği nasıl revâ görürsün, dedi. Hazret-i İmâm: “Ya sen Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin kerîmesini bir yahudî ile evlendirmesini nasıl uygun görürsün!” dedi. O kişi sözünü geri aldı, tevbe eyledi.
(180) Ömer ibn Zerr’in râfızî bir câriyesi vardı. Haz-ret-i İmâm-ı A‘zam’ın huzûruna varıp, zevcemle kavga ettim ve ona sen bana haramsın, dedim. “Talak’ın han-gisi vâki oldu?” diye sorduğumda Hazret-i İmâm-ı A‘zam, Emîru’l Mü’minîn Hazret-i Alî kerremallâhu vechehunun kavli üzerine üç talakla boşama vâki olur, diye cevâb verdi. Râfızî, İmâm-ı Alî kerremallâhu vechehunun kavlini murâd etmiyorum, senin bu husûsdaki kavlini murâd ediyorum, dedi. İmâm-ı A‘zam, “Sen bana haramsın” sözüyle senin niyetin ne-dir, deyince râfızî, herhangi bir niyetim yoktu, dedi. İmâm, talakı niyet etmedin mi, dedi. Râfızî, etmedim, dedi. İmâm, talaktan hiçbiri vâki olmaz, dedi. Bunun üzerine râfızî, Allâh sana hayırlar versin ve sana cenneti nasîb eylesin, dedi. Bu mes’ele ile ilgili âlimlerden gelen yirmi kavil vardır. İmâm’ın verdiği cevâb Hanefî mezhebinin esâslarındandır. Ancak, müftâ bih olan bu-dur ki: Niyetsiz bir talak vâki olur; çünkü örfe göre talak murâd olunuyorsa talak makâmında kullanıldığı için örfün bu söylenene etkisi vardır. Hattâ sarrahatiki kelimesiyle seçilmiş söz üzerine ric‘î164 talak vâki olur.
(180) İmâm-ı Zerencerî şöyle der: Bir gün İmâm-ı A‘zam mescidde oturuyordu. Râfızîlerin tam bir şeytan diye anılan şeyhi, İmâm-ı A‘zam’a Peygamber sal-la’llâhu aleyhi ve sellemden sonra insanların en kudret-lisi kimdir, diye sordu. İmâm-ı A‘zam, biz insanların en kudretlisi İmâm Alî kerremallâhu vechehudur deriz, ancak siz, Hazret-i Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anhdir dersiniz. Şeytan bu söz tersine çevrilmiştir, dedi. İmâm-ı A‘zam dedi ki: Hazret-i Alî kerremallâhu vechehunun insanların kudretlisi dememizin sebebi şudur ki: Biz, hak Sıddîk radıyallâhu anhindir diye iddiâ ettiğimizde Hazret-i Alî kerremallâhu vechehu hakkın Sıddîk radıyallâhu anhe âit olduğunu kabûl etti-ği için insanların en kudretlisi oldu; çünkü kendisini tutup iddialaşmağı bıraktı. Ancak sizin söylediğiniz şöyledir: Hak Alî kerremallâhu vechehunundu ancak Hazret-i Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh zorla aldı, dersiniz. O zaman insanların en kudretlisi Hazret-i Ebû Bekir radıyallâhu anh oldu; çünkü Hazret-i Alî kerremallâhu vechehunun hakkını almış oldu. Râfızî şeytan, bunu kabûl etmekle birlikte Hazret-i İmâm’ın ilminin kuvvetinden dolayı şaşırıp kaldı. İmâm-ı Merğinânî [v.1203] dedi ki: Tam şeytan râfızî şeyhi, İmâm’ı susturayım diye her zaman İmâm’a sataşır, bundan vazgeçmezdi. Bir gün İmâm-ı A‘zam hamam-dayken o da hamama girdi. İmâm-ı A‘zam’ın üstâdı İmâm-ı Hammâd’ın vefâtının üzerinden çok geçmemiş-ti. Râfızî şeytan, üstâdın vefât etti de rahat ettik, dedi. İmâm-ı A‘zam, hadi vefât eden bizim üstâdımız, kıyâmete kadar vefât etmeyecek olan sizin üstâdınızdır, dedi. Râfızî şeytan, şaşırıp İmâm’a karşı avret yerini açtı. İmâm gözünü yumdu. O, yâ Nu‘man, Hakk Te‘âlâ gözünü ne zamandan beri a‘mâ eyledi, dedi. İmâm-ı A‘zam, seni rezil ettiğinden beri, dedi. Sonra da İmâm hamamdan çıktı.
(181) İmâm-ı Sem‘ânî165, Hammâd ibn İmâm-ı A‘zam’dan şöyle rivâyet eder: Hâricîler topluluğuna, İmâm-ı A‘zam’ın hiçbir Müslümanı günah yüzünden dinden çıkarmadığı haberi ulaştığı zaman, yetmiş hâricî toplanıp kılıçlarını çekip İmâm’ın üzerine saldırdılar. Ve dediler ki: Ey ümmetin düşmanı, biz seni âşikâre öldüreceğiz; çünkü seni öldürmek bizim katımızda düşmanlarımızla yetmiş yıl savaşmaktan daha üstündür. İmâm-ı A‘zam, bu mevzûda konuşalım mı, dedi. Hâricîler, konuşuruz, diye cevâb verince İmâm-ı A‘zam, şimdi kılıçlarınızı kınına koyun, dedi. Hâricîler, biz kılıçlarımızı senin kanınla boyamak istiyoruz, dediler. Ondan sonra İmâm-ı A‘zam’a şunu sordular: İki cenâze vardır. Biri içki içmekten ölmüş bir adamdır. Birisi de zinâyla hâmile kalıp intihâr eden bir kadındır. Bu ikisi hakkında cevâbın nedir? İmâm-ı A‘zam, hangi millettendirler, yahudî, hristiyan ya da putperest midir-ler, dedi. Hâricîler, Lâilâhe illallâh Muhammedün Resûlullah, diyen millettendirler, dediler. İmâm-ı A‘zam, bu şahâdet îmânın üçte biri mi yoksa dörtte biri midir, dedi. Hâricîler, îmânın üçte biri dörtte biri olur mu, deyince İmâm, o zaman îmânın kaçta kaçıdır, dedi. Hepsidir, dediler. İmâm-ı A‘zam hâricîlere, “Mü’minin îmânı ne ile kâmil olur?” diye sordu. Hâricîler, bize soru sorma, dediler. Ondan sonra hâricîler İmâm-ı A‘zam’a, bu iki cenâzeden hangisi cennetlik hangisi cehennemliktir, dediler. İmâm-ı A‘zam bu ikisi hakkın-da şöyle söylemiştir: Hazret-i İbrâhîm aleyhi’s selâm bu ikisinden daha büyük günah işleyenler hakkında demiştir ki: “fe-men tebe‘anî fe-inne-hu minnî ve men ‘asânî fe-inne-ke ğafûru’r-rahîm166 Bundan böyle bana uyanlar bendendir, bana uymayıp söz dinlemeyenler için sen bağışlayıcı ve esirgeyicisin.” Yine Hazret-i Îsâ aleyhi’s selâm da şöyle demiştir: “in tu‘azzib-hüm fe-inne-hüm ‘ibâdeke, ve in tağfir le-hüm fe-inne-ke ente’l-‘azîzü’l- hakîm167 Tâbiî onlar senin kullarındır, cezâlandırabilirsin. Cezâlandırmazsan elbette ki Sen azîz ve hakîmsin.” Hâlbuki bunların günahları bu ikisinden büyüktür. Ve yine Nûh aleyhi’s selâm şöyle söylemiştir: “e-nü’minü leke ve’t-tebe’ake’l erzelûne kâle vemâ-‘ılmî bimâ kânû ya‘melûne. in-hısâbühüm illâ ‘alâ rabbî lev-teş‘urûne vemâ ene bitâridi’l mü’minîne168 Kavmi, sana sıradan insanlar uymuşken inanır mıyız dediği zaman dedi ki: Onların yaptıkları hakkında bir ilme sâhib değilim. Onların hesâbı yalnızca Rabbime âittir, düşünürseniz anlarsınız ve ben mü’min olanları kovmam. Bu iki cenâze hakkında Nûh aleyhi’s selâmın dediğini söyleyeyim: “ve lâ-ekûlü li’llezîne tezderî a‘yunu-küm len yü’tiye-hümü’llâhü hayran, Allâhü a‘lemu bi-mâ fi enfüsi-him, innî izen lemine’z-zâlimine169 Küçük gördüklerinize Allâh hayır vermeyecektir diyemem; kalblerinde olanı Allâh daha iyi bilir. Yoksa şübhesiz haksızlık edenlerden olurum.” Hâricîler bütün silâhlarını bırakıp hâricî akidesini terkedip Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat akîdesine dâhil oldu-lar.
(182) Ebû Ya‘lâ Isfahânî, Nadr ibn Muhammed’den şöyle rivâyet etmiştir: İmâm-ı A‘zam kaddesallâhu sirrahu’l azîz dedi ki: Üstâdım İmâm-ı Hammâd ile A‘meş’e gitmek için yola çıktık. Mendup namaz için abdest almağa su yoktu. Hammâd o zaman teyemmüm eylemeğe fetvâ verdi. Ben, son âna değin namazı erte-lemek gerekir, su bulunursa iyi ama bulunmazsa te-yemmüm edilir, dedim. Son âna değin ertelendi. Su bulundu. İmâm-ı A‘zam’ın üstâdına önceden muhâlefet ettiği tek mes’ele budur.
(183) Muhammed ibn Câbir şöyle der: İmâm-ı Hammâd [v.738]’ın meclisinden oturuyorduk. İmâm-ı A‘zam, İmâm-ı Hammâd’a muhâlefet ettiği zaman, İmâm-ı Hammâd cevâb vermekte zorlanırdı ve bazen, “Ben ne yapayım? İbrâhîm en-Nehâî’den böyle duy-dum” derdi. Bazen de, “İbrâhîm bana filandan böyle haber verdi” bazen de “İbrâhîm, Abdullâh ibn Mes‘ûd’dan böyle haber verdi” der ve bu haberi hadîstir diye ezberlerdi.
(183) İbn Selâm rivâyet ettiğine göre: İmâm-ı A‘zam kuddise sirruh İbn Ebû Leylâ [693-765]’nın öyle yanlı-şını çıkarırdı ki hattâ bu, halîfe tarafından kadılıktan azledilmesine sebeb oldu.
(183) İmâm Ebû Yûsuf [731-798] dedi ki: İmâm-ı A‘zam ve İbn Ebû Leylâ ile bir mecliste toplandık. İmâm-ı A‘zam, İbn Ebû Leylâ [693-765]’ya bir mes’ele sordu. Cevâb veremedi ve buna çok üzüldü. İbn Ebû Leylâ, sözümden dönmem, dedi. İmâm-ı A‘zam, sözü-nün hatâlı olduğu ortaya çıksa da yine dönmez misin, dedi. İbn Ebû Leylâ, sözümden dönmem çünkü hatâ olacak bir söz söylemem, dedi. İmâm-ı A‘zam, sözünün hatâsını sana bildirdim, hatândan dön, dedi. İbn Ebû Leylâ, iyice düşünmedikçe geri dönmem, dedi. İmâm-ı A‘zam, hatâsı ortaya çıktıktan sonra düşünmek helâl değildir, dedi.
(183) Muhammed ibn Hasen mescidinin imâmı olan Abdurrahmân dedi ki: Bir deli kadın vardı. Bir lâkabı vardı ki kendisini o lâkabıyla çağırdıkları zaman sövüp sayardı. Biri o lâkapla kendisini çağırdı. O kişinin ba-basına ve annesine zinâ isnâdında bulundu. Sövülen kişinin annesi babası hayattaydı. O kişi, zinâ isnadında bulunanı İbn Ebû Leylâ’ya alıp götürdü ve ondan hak-kını istedi. İbn Ebû Leylâ o zinâ isnâdında bulunana mescidde bir mecliste iki had cezâsı birden verdi. Bu-nun üzerine İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh dedi ki: Deliye had cezâsı yoktur, özellikle muhâtab olacak olan o kişinin babası ve annesidir. Onlar hayattadırlar ve had cezâsı istemedikleri sürece had uygulanmaz. Ve iki had cezâsı bir celsede olmaz. Önceki haddin acısı ve sızısı geçmedikçe ikinci had uygulanmaz. Ve bir mecliste bir kelime ile zinâ isnadında bulunuluyorsa o kişiye iki had cezâsı uygulanmaz. Ve yine mescidde had uygulanmaz. Ayakta dururken de had uygulanmaz ve had cezâsında sopalar gerinerek vurulmaz.170
(184) Hârice dedi ki: Halîfe Mansûr [754-775], İmâm-ı A‘zam’ı meclisine da‘vet etti. Ve Kûfe kadısı İbn Ebû Leylâ [693-765] ile Bağdâd kadısı İbn Şübrüme [v.761] yanındaydılar. Halîfe İmâm’a, “Müs-lümanların malını alsalar ve kanını dökseler, hâricîler hakkında ne dersin?” diye sordu. İmâm-ı A‘zam, İbn Ebû Leylâ ve İbn Şübrüme’ye sor, dedi. Halîfe onlara sordu. Biri, bedelini öderler, dedi; Birisi, ödemezler, dedi. İmâm-ı A‘zam, ikisi de yanıldı, dedi. Halîfe, zâten seni bunun için çağırmıştım, dedi. İmâm, bir araya top-landıktan sonra aldıklarına karşılık ödemezler, ama toplanmadan önce aldıklarına karşılık öderler, dedi.
(184) Mâlik İbn Miğvel, İmâm’ın derslerine devam ederdi. Şöyle anlatır: Bir gün İmâm’a bir mes’ele sor-dular. İmâm da yanında olan talebelerine sordu. Cevâb veremediler. İmâm başını aşağı eğip uzun zaman bek-ledi. Ondan sonra başını kaldırıp iki gözünden yaşlar akarak, “Allâhümme inne-ke ta‘lemu innî ürîdü bi-hî illâ veche-ke yani Allâhım, maksadımın Senin rızândan başkası olmadığını bilirsin dedi.
(184) Cündüb ibn Yezîd, İmâm’a bir mes’ele sor-dukları zaman içini çekip, “va’llâhümme lâ-tü‘âhidünî yani Allâhım, bizi sorumlu tutma” derdi dedi.
(184) İbrâhîm ibn Zübeyr dedi ki: Mus‘ir ile aynı yerdeydim. İmâm yanımızdan geçti. Biri, kıyâmet gü-nünde İmâm’dan çok husûmet eden (tartışan) olmaya-cak, herhalde, dedi. Mus‘ir, İmâm-ı A‘zam’ın kimseye husûmet ettiğini görmedim, husûmet etseydi hasmına dâimâ gâlip gelirdi, diye cevâb verdi.
(184) Muttalib ibn Ziyâd, Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın fıkhın bölümlerinden bir bölümünü öğrettiği herkes İmâm’a uyardı dedi.
(184) Ubeyd ibn Sa‘îd el-Kureyşî, İmâm fıkıhta bah-se girdiği (münâkaşa ettiği) herkese mutlaka gâlib gel-miştir dedi.
(185) Ebû Habab, İmâm’ın üstâdı olan Âsım’ı gör-düm, İmâm’dan fetvâ istedi. İmâm fetvâ verdi. Âsım sevinip ne hoş sevindiricisin, Bârî Te‘âlâ sana hayırlarla karşılık versin, dedi.
(185) Süfyân dedi ki: Hazret-i İmâm’ı, Mis‘ar’ı ve Ömer ibn Zerr’i gördüm. Âsım’ın huzûruna gelerek Kadir gecesi ve Safvan ibn Assam hadîsini ve diğer hadîsleri suâl ederlerdi. Âsım, İmâm’ın üstâdlarındandı. Âsım, İmâm’a gelip bir mes’ele sorduğu zaman ise, Sen bize küçükken geldin, biz size büyükken geliyoruz, derlerdi.
(185) Muhammed ibn Mervan’dan: Müfessir Kelbî, bir gün İmâm-ı A‘zam’ı görüp talebelerine dedi ki: Hiç kimse Hakk Te‘âlâ’nın cevâb vermeği bana kolaylaş-tırmadığı bir soru sormadı. Yalnız bu kişinin (İmâm-ı A‘zam’ın) sorusu bana dağdan daha ağır gelir.
(185) Abdullâh ibn Rasafî dedi ki: Atâ ibn Ebû Rebah’ın huzûrundaydık. İmâm-ı A‘zam kaddesallâhu sirrahu’l azîz bir gün bir kimseye, Mü’min misin? diye sordu. Mü’min olmağı umûd ediyorum, diye cevâb verince İmâm, Münker ve Nekir sorduğu zaman böyle mi cevâb vereceksin? dedi. O kişi İmâm’dan bunu du-yunca tevbe ve istiğfâr etti.
(185) Muhammed ibn Ammâre şöyle rivâyet eder: “in-karabtü-ki’l-leyleti fe-enti ‘aleyye ke-zahri ümmî yani Biri zevcesine, bu gece seninle yatmazsam bana annemin sırtı gibi olasın” dedi. Ondan sonra zevcesiyle kavga etti ve “Bu gece seninle yatarsam bana annemin sırtı gibi olasın” dedi. Daha sonra pişmân olup Kûfe’nin fakihlerini dolaşıp sordu. Bir çıkış yolu bulamayıp İmâm-ı A‘zam’ın huzûruna geldi. İmâm’a sorunca İmâm, kölen var mı, dedi. Var, dedi. O zaman köleni âzâd et, yemîninden kurtulursun. Sonra zevcene yaklaş, dedi.
(185) Abdullâh ibn Eclah rahimehullâh, İmâm öyle bir dalgıçtır ki, hangi deryaya dalsa inci ve yâkutun en güzelini çıkarırdı dedi. İmâm-ı Züfer [v.775] rahimehullâh, İmâm-ı A‘zam konuştuğu zaman sanki kulağına melekler fısıldayıp telkinde bulunuyor zanne-dilirdi dedi.
(185) Kays ibn Rebî şöyle derdi: İmâm-ı A‘zam’ın huzûrundaydım. Biri gelip İmâm’a dedi ki: Bu gece evime hırsızlar girip ne var ne yok malımın hepsini çaldılar. Çalanlardan birini tanıdım. Benimle aynı mescidde namaz kılan bir kişiydi; ancak benim kendisini tanıdığımı anlayınca beni bağlayarak dille ya da el ile gösterip kendisini ele verirsem zevcemi boşamağa, kölemi âzâd etmeğe ve mallarımın sadaka olmasına yemîn ettirdi. Allâh hakkı için bana bir çâre bul. İmâm, işine git, bana güvendiğin birini gönder, dedi. O kişi gidip kardeşini İmâm’a gönderdi. İmâm kardeşine, sul-tana varıp şikâyet et ve hikâyeyi anlatıp mahalleyi oraya toplayacak birini iste; yardımcı aracılığıyla bütün mahalleli mescide toplanınca kardeşine çalmayanlar mescidden çıkarken hırsız bu değildir demeği, hırsız çıkınca da susup îmâ bile etmemeği tembih et, dedi. Hazret-i İmâm’ın buyruğu gereğince ahâlî mescide top-landıktan sonra hırsız tesbit edilmiş ve o kimsenin isteği yerine gelmiştir.
(186) Muâviye-i Zarîr dedi ki: İmâm-ı A‘zam’dan daha âlimini hiç görmedim. Münâzara ve mübâhase ettiğinde yenilmekten korkmayıp, kimseye kızmaz ve hiddetlenmezdi. Yumuşak huyluydu. Adı geçen Muâviye, Kûfe’nin büyüklerindendi.
(187) Bişr ibn Mufadda171 şöyle der: İmâm-ı A‘zam’ın komşularından birinin bâkire bir kızı vardı. O kızın bir uşağı kızın rahminin dışına boşaldığı hâlde hâmile kaldı. O kızın hizmetçileri İmâm’a, kız bâkire olduğu halde nasıl hâmile olur, diye sordular. İmâm, güvenebileceğiniz kimse var mı, dedi. Amcası var, dedi. İmâm dedi ki: Uşağı amcasına hediye etsin, sonra o kız uşakla evlensin. Nikâhtan sonra uşak kızla gerdeğe girsin. Ondan sonra amcası uşağı yine kıza hediye etsin, nikâhı düşer. Üç boşamayla ilk kocasına evlenmek için hulle olması lâzım geldiğinde, yabancının zifaftan sonra boşamaması korkusundan kurtulmak için yine bir uşağını amcasına ya da güvendiği birine hediye etsin. Sonra o uşakla evlensin. Zifaftan sonra yine o kişi uşağı kadına hediye etsin. Nikâhı düşer ve yine ilk kocası alır. Halkın dedikodusunu kesmek isterse o uşağı uzak ülkelere giden birine satsın ki dedikodu kesilsin.
(188) Yûsuf ibn Hâlid es-Simtî şöyle der: Bir gün İmâm-ı A‘zam’la bir bahçeye çıktık, tekrar yerimize dönerken İbn Ebû Leylâ [693-765]’ya rastladık. İbn Ebû Leylâ katır üzerinde idi. İmâm-ı A‘zam’a selâm verdi. Birlikte giderlerken bir bölük kadına rastladılar. O kadınlar teğannî ederlerken o ikisini görünce sustular. İmâm, iyi yaptınız, dedi. İbn Ebû Leylâ fırsat kol-luyordu. İmâm’ın şâhidliğini düşürmek için bir mes’eleye şâhid olarak istedi. Hazret-i İmâm şâhidlik ettiğinde İbn Ebû Leylâ, sen teğannî eyleyenlere iyi yaptınız dedin, diyerek şâhidliğini kabûl etmedi. İmâm, teğannî ederlerken mi yoksa sustuklarında mı dedim, dedi. İbn Ebû Leylâ, sustuklarında, dedi. İmâm, iyi yaptınız dediğim susmalarınaydı yoksa teğannîlerine değildi, dedi. İbn Ebû Leylâ, İmâm’dan bu sözleri duyunca şâhidliğini tasdîkleyip “ve lâ-yuhikku’l-mekru’s-seyyi’ü illâ bi-ehlihî172 Kötü tuzak ancak sâhibine dolanır” âyetini okudu. Ve İbn Ebû Leylâ, İmâm’dan çok korktu. Bundan sonra ne zaman İbn Ebû Leylâ’nın bir müşkülü olsa gizlice birini İmâm’a gönderip sordururdu. Çünkü buna ancak Hazret-i İmâm-ı A‘zam cevâb verebilirdi.
(188) Bu rivâyetin teğannî etmenin haram olduğunu gösterdiği görülüyor. Nitekim Şerh-i Hidâye173’de şâhidliği kabûl edilmeyenlerden birinin de “men yuğannî li’n nâsi, insanlar için teğannî eden” olduğu çok açık bir şekilde belirtilmiştir. Teğannî eden, insanlar için şarkı söyler, dolayısıyla halkı büyük günaha sokar. Şeyh Şihâbüddîn Sühreverdî teğannî etmenin haram olduğuna dâir dört imâmdan rivâyet nakletmiştir.174
(189) Şeyhü’l Huffâz Muhammed ibn Nâsır ibn Mu-hammed ibn Alî es-Selâmî el-Bağdâdî, Hasan ibn Ebû Mâlik’den şöyle rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam’la İmâm Ebû Yûsuf [731-798] radıyallâhu anhümâ, İbn Ebû Leylâ [693-765]’ya gittiler. İmâm oturdu. İbn Ebû Leylâ orada bulunanlara, sanki İmâm’a kendi hükmünü göstermek kasdıyla da‘vâcılar varsa söyleyin içeri gir-sinler, dedi. İki kişi içeri girdi, biri da‘vâcı birisi da‘vâlıydı. Da‘vâcı olan, da‘vâlı olan bana veled-i zinâ diye iftirâ eyledi. Hakkımı bana alıver, dedi. İbn Ebû Leylâ da‘vâlıya, zinâ iftirâsında mı bulundun, diye sor-du. İmâm-ı A‘zam, da‘vâcıya annesinin hayatta olup olmadığını niye sormuyorsun? Annesi hayattaysa hak istemek annesinindir, da‘vâcının değildir. Ölmüşse başka bir durum sözkonusudur, dedi. İbn Ebû Leylâ da‘vâcıya sorduğunda, da‘vâcı annem ölmüştür, diye beyân etti. İbn Ebû Leylâ soru sormak üzereyken İmâm-ı A‘zam dedi ki: Da‘vâcıya kendisinden başka mirasçı var mı, diye sor. Kendisinden başka mirasçı yoksa o da ayrı bir bahis konusudur. Da‘vâcı kendisinden başka mirasçı olmadığını beyân etti. İbn Ebû Leylâ da‘vâlıya soru sormak istediğinde İmâm-ı A‘zam, da‘vâcıya annesinin hür olup olmadığını sor, dedi. Da‘vâcı annesinin hür olduğunu beyân etti. İbn Ebû Leylâ yine da‘vâlıya sormak için yöneldiğinde İmâm-ı A‘zam, da‘vâcıya annesinin Müslüman olup olmadığını sor, dedi. Da‘vâcı annesinin Müslüman olduğunu beyân etti. İmâm, bundan sonra zinâ isnâdında bulunan da‘vâlıya sor, dedi. İbn Ebû Leylâ da‘vâlıya sorduğunda o ben böyle bir iftirâda bulunmadım diye inkâr etti. Da‘vâcı delil ortaya koyduğunda İmâm-ı A‘zam kalkıp evine gitmek istedi. Kadı da‘vâcının şâhidleri gelene kadar durmasını istedi ama İmâm kabûl etmeyip orayı terk etti. Mahkemede (kadı İbn Ebû Leylâ’nın yaptığı gibi) böylesine yanılma ve şaşırma oluyorsa İmâm’a kadılığı kabûl etmek vacib olmaz mı, diye sorulsa bunun cevâbı şudur: Vâcib olmaz; çünkü kadıya vâcib olan, bilmediği mes’eleleri ilim ehlinden sormasıdır. Nitekim Allâhü Tebârake Te‘âlâ Furkân-ı azîm’de şöyle buyurur: “fe’s’elû ehle’z-zikri in küntüm lâ-ta‘lemûne175 Bilmiyorsanız ehl-i zikre sorun.”
(189) Ebû’l-Hasan el-Merğinânî [v.1203] şöyle der: İmâm-ı A‘zam, İbn Ebû Leylâ’yla Halîfe Mansûr [754-775]’un meclisine vardı. İbn Ebû Leylâ, İmâm-ı A‘zam’a elini malın kusûru üzerine koyup bu kusûrla kabûl ettim demedikçe hangi kusûr olursa olsun satış câiz değildir, değil mi? diye sordu. İmâm-ı A‘zam, bu şart değildir, dedi. Bu husûsta çok münâzara ettiler. Hattâ İmâm dedi ki: Emîru’l Mü’minîn’in bir haremi bir köle iştirâ176 etse (satın alsa) ve erkekliğinin ucunda baras177 olsa satın alanların ellerini o baras üzerine koyması gerekir mi? İbn Ebû Leylâ, evet, dedi. Halîfe de kızarak İbn Ebû Leylâ’yı susturdu.
(189) İmâm Ebû Süleyman el-Cürcânî şöyle der: Mekke-i Mükerreme’nin vâlisi olan Îsâ, şer‘î bir mek-tubu yazdırmak istedi. İbn Ebû Leylâ’yla İbn Şübrüme’ye, bu mektubu siz yazın, dedi. İbn Ebû Leylâ yazdı, İbn Şübrüme bozdu. İbn Şübrüme yazdı, İbn Ebû Leylâ bozdu. Bunun üzerine vâli, İmâm-ı A‘zam’a bu mektubu yazmasını teklîf etti. İmâm, ben söyleyeyim kâtib yazsın, dedi. İmâm’ın söylediğini kâtib yazdı. İmâm’ın yazdığını İbn Ebû Leylâ ve İbn Şübrüme o anda hemen bozmaya çürütmeye kâdir olamadılar. Bir-birlerine, bu çulhacı (bez dokuyucusu) nereden gelip bir saatte mektubu yazıverdi, dediler. Birisi, böyle söyleme çulhacı böyle bir mektubu bir saatte yazamaz, dedi. Ve rivâyete göre: İbn Ebû Leylâ, İmâm-ı A‘zam’a, sana göre içki satmak helâl midir, diye sordu. İmâm, sen annenin içki satıcısı olmasına râzı olur musun, dedi. Ve yine, sana göre teğannî dinlemek helâl midir, diye sor-du. İmâm, annenin teğannî eden (şarkıcı) olmasına râzı olur musun, dedi. İbn Ebû Leylâ şaşırıp kaldı.
(190) Hasan bin Ziyâd’dan rivâyete göre: Ümeyyeoğulları fetvâ vermek üzere fakihler istedi. İçlerinden biri beni istedi diyerek İmâm şöyle anlatır: İlk çağırıldığım meclis budur. O meclise vardığım za-man sağımda İbn Ebû Leylâ’nın, solumda İbn Şübrüme’nin oturduğunu gördüm. Birbirlerine, bir ka-dın iddet müddeti dolmadan başka biriyle evlense ne gerekir, diye sordular. Birisi, ayırılıp had cezâsı vurul-duktan sonra mehri beytülmâlden karşılanır, dedi. Soran da bu sözleri tasdîkledikten sonra İmâm-ı A‘zam’a sordular: İmâm, daha ilk çağrıldığım mecliste nasıl cevâb verirsem vereyim beni tasdîklemezsiniz. Benim sözüm bunda Hazreti Alî kerremallâhu vechehunun kavli üzerinedir dedi. Hâlbuki Ümeyyeoğulları katında Hazret-i Alî kerremallâhu vechehunun adı bile anıl-mazdı. Ve yine Hazret-i Alî kerremallâhu vechehunun re’yi ile fetvâ vermezlerdi. İmâm dedi ki: Halîfeye şöyle söyledim: “eslaha-ka’llâhü te‘âlâ yani Allâhü Te‘âlâ sana kurtuluş nasîb etsin.” Bunda Ashâb-ı Bedir’den iki sahâbî ihtilâf etmiş. Hazreti Ömer radıyallâhu anh de bu iki Ashâb-ı Bedir’in kavli üzerinedir. Ancak bir başkası dedi ki: Ayırılıp ilk kocasına âitliğin iddet müddeti biter ve evlenebilmesi için de mehir gerekir. İkinci bir kocaya ve beytülmâle gerek kalmaz. Halîfe, bu söz kimindir, dedi. İmâm, Alî ibn Ebû Tâlib kerremallâhu vechehu-nundur, dedi. Halîfe, Ebû Turâb’ındır, dedi. İmâm dedi ki: Evet, dedim diye halîfe başını indirip, ey Nu‘man, bu iki kavil hadîs-i şerîfteki gibidir, dedi.
(191) Saymerî178 [962-1045]’nin naklettiğine göre; Vekî dedi ki: İmâm-ı A‘zam, Süfyân, Mis‘ar, Mâlik ibn Makul, Ca‘fer ibn Ziyâd, Ahmer ve Hasan ibn Sâlih’i gördüm. Bir düğün yemeğine gittiler. Kûfe’de o düğün yemeğinde Kûfe’nin eşrâfından ve halktan çok kişi vardı. Öyle bir düğün yemeğiydi ki; biri iki kızını başka birinin iki oğluyla evlendirmişti. Topluluk otururken düğün sâhibi topluluğun yanına gelip başımıza büyük bir sıkıntı geldi diye bildirince ne belâsı diye sormuşlar: İki kardeş yanlışlıkla biri diğerinin zevcesiyle gerdeğe girmiş. Süfyân dedi ki: Zarar yoktur; çünkü Hazret-i Alî kerremallâhu vechehu zamanında böyle bir mes’ele olmuş ve Hazret-i Muâviye birini bu mes’eleyi sorması için Hazret-i Alî’ye göndermişti. Hazret-i Alî, sen Muâviye’nin elçisi misin, dedi. Böyle bir mes’ele bizim vilâyetimizde vâki olmadı. Herkese yaklaştığı kadın için mehir gerekir ve her kadın ilk kocasına döner ve yemînlerini de bozmamış olurlar. Meclisde olanlar hep birlikte Süfyân’ın sözlerini dinliyorlardı. Mis‘ar, Hazret-i İmâm-ı A‘zam’a dönerek siz de bir söz söyleseniz, dedi. Süfyân bundan başka ne diyecek ki, dedi. İmâm-ı A‘zam, o iki adamı bana getirin, dedi. İkisini de getirdi-ler. İmâm-ı A‘zam iki kardeşe, her biriniz hakkınıza râzı mısınız, dedi. Onlar, râzıyız, dediler. Şimdi her ikiniz nikâh ettiğinizi boşayıp yanınızda olanla nikâhlanın, dedi. Onlar da İmâm’ın dediği gibi yapıp yanında olanla nikâh kıydılar. Ondan sonra İmâm-ı A‘zam dü-ğün sâhiplerine düğününüzü yenileyin, dedi. Meclisteki herkes İmâm’ın bu görüşüne şaşırdılar. Mis‘ar, kalkıp İmâm’ın iki gözünden öpüp bir de İmâm’ı sevdiğim için beni kınıyorsunuz, dedi. Süfyân sus pus oldu hiç konuşamadı.
(191) Süfyân ibn Uyeyne şöyle der: İmâm-ı A‘zam, Evzâî [707-774] ile bir mecliste buluştular. Evzâî, İmâm’a, rükû’dan başınızı kaldırınca ellerinizi neden kaldır mıyorsunuz, diye sordu. İmâm, Peygamber sal-la’llâhu aleyhi ve sellemden sağlam sahih bir nakil ol-madığı için, dedi. Evzâî, nasıl sahih hadîs yokmuş, dedi. Zührî bana babasından, babası da Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden haber verdi ki: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem iftitâh tekbîrinde elleri kal-dırır ve rükû edince ve rükûdan kalkarken yine ellerini kaldırırdı. İmâm-ı A‘zam dedi ki: Bana Hammâd İbrâhîm’den, İbrâhîm Alkame’den, Alkame Esved’den, Esved Abdullâh ibn Mes‘ûd radıyallâhu anh’den Abdullâh ibn Mes‘ûd radıyallâhu anh de Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden bana haber verdi ki: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem ellerini iftitah tekbîri dışında kaldırmazdı. Evzâî dedi ki: Ben Zührî’den, Zührî Sâlim’den, Sâlim, İbn Ömer’den rivâyet etti. Sen Hammâd’dan, Hammâd, İbrâhîm’den, İbrâhîm de Alkame’den. İmâm dedi ki: Hammâd, Zührî’den ve İbrâhîm de Sâlim’den daha fakihtir ve Alkame ise İbn Ömer’den aşağı kalır değildir. Evzâî sus pus oldu. İmâm dedi ki: İbn Ömer daha önce gel-meseydi. Alkame İbn Ömer’den daha fakihtir derdim. Her ne denli İbn Ömer, Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem ile sohbet etmiş olsa bile Esved de çok fazîletlidir. Ancak Abdullâh da Abdullâh’tır ha.
(192) Sa‘îd, babası Yahyâ’dan şöyle rivâyet eder: A‘meş179’le zevcesi arasında tartışma vâki oldu. Zev-cesi kocasıyla konuşmamağa yemîn etti. O gece A‘meş de zevcesine konuşmayacağım diye onu boşamaya yemîn etti. A‘meş sonra pişman olup mes’elenin halli için Hazret-i İmâm-ı A‘zam’a vardı. İmâm-ı A‘zam, A‘meş’e çok izzet hürmet gösterdi. A‘meş gece vakti geldiği için özür diledi. İmâm, özrü bırak ve hâcetini söyle, dedi. A‘meş durumunu anlattı. İmâm, Allâh’ın izniyle sabah yakındır, dedi. İmâm, A‘meş’in müezzi-nini çağırdı ve A‘meş evine girer girmez çın (gerçek) seher olmadan ezan oku, dedi. Müezzin öyle yaptı. A‘meş’in zevcesi ezanı duyar duymaz hamdederek, “elhamdü lillâhi’llezî arâhinî minke yâ seyyi’e’l-halk yani Allâh’a hamd olsun ki O, senden beni kurtardı, ey huysuz!” dedi. A‘meş, daha sabah olmadı, dedi. Bana bu hîleyi öğrettiği için İmâm-ı A‘zam’dan Allâh râzı olsun, dedi.
(193) İmâm-ı Zerencerî, Ebû Ca‘fer Hinduvanî’den şöyle nakleder: A‘meş, İmâm’ı hayırla anmazdı, kötü-lükle anardı. Bir gün bir anda A‘meş, zevci bizzat, îmâ ile, aracı ile, yazıyla veya vekâletle un bitti diye söylerse zevcesinden boşanacağına yemîn etti. Zevcesi çâresiz kalıp çıkar yol sormak için İmâm-ı A‘zam’a vardı. İmâm, iş kolay. Git un çuvalını A‘meş’in kaftanına bağla. Çuvalı görünce unun bittiğini anlar, dedi. A‘meş’in zevcesi çuvalı A‘meş’in kaftanına bağladı. A‘meş sabah kalkıp da kaftanında boş un çuvalını gö-rünce dedi ki: Vallâhi bu Nu‘man’ın hîlelerinden biridir! Bizim aczimizi bize gösterir. Zevcelerimiz, İmâm’ın yanında bizi rezil rüsva ediyor ve bizim aczimizi ve aklımızın azlığını açığa çıkarıyorlar180.
(193) İmâm-ı Halebî, İmâm Ebû Yûsuf [731-798]’tan şöyle rivâyet etti. Bir kişi İmâm’a gelip şunu sordu: Zevcem benimle konuşmadıkça onunla konuş-mayacağıma onu boşamak üzerine yemîn ettim. Zevcem de ben kendisiyle konuşana dek benimle konuş-mayacağına yemîn etti. Süfyân’dan fetvâ aldım, dedi ki: Hanginiz konuşursa yemînini bozmuş olur. İmâm-ı A‘zam, konuşmakla hiçbiriniz yemîninizi bozmuş ol-mazsınız, dedi. Süfyân duyunca İmâm’ın cevâbını kabûl etmeyip İmâm-ı A‘zam edep yerlerini mubah eyler, dedi. İmâm-ı A‘zam’la bir mecliste toplandıklarında o soran kişi gelip İmâm-ı A‘zam’a bu mes’eleyi sorduğunda İmâm-ı A‘zam yine önceki cevâbı verdi. Süfyân neden öyle dedin, dedi. İmâm, önce kocası yemîn etti. Daha sonra zevcesi yemîn etmekle onunla konuşmuş oldu. Kocasının yemîni düşmüş oldu, dedi. Süfyân, ilimde sana açılan fütuhât (çıkış yolları, kapılar) bize açılmadı, dedi.
(193) İmâm-ı Sem‘ânî şöyle der: Ebû Abdullâh Kûfe’ye geldi. İmâm-ı A‘zam da talebeleriyle Kûfe’ye geldi. Ebû Abdullâh, talebelerinin İmâm’a ta‘zîm ettik-lerini gördü. Ebû Abdullâh, bu kimdir, dedi. Fıkıhta ve dindarlıkta benzeri olmayan İmâm-ı A‘zam’dır, dediler. İmâm-ı Abdullâh, işitirdim; ama hiç görmemiştim, dedi. Ve İmâm-ı A‘zam’a neyin varsa göster, dedi. İmâm, ümmet-i Muhammed’in öbür ümmetlerden daha fazîletli olmasının sebebi nedir? Kısaca cevâb ver, diye sordu. Abdullâh, öbür ümmetler ümmet-i Muhammed’den olmağı istedikleri ancak ümmet-i Muhammed’in hiçbir ümmetten olmağı istemediği için, dedi. İmâm, cevâb kısa ve özlü sözdür, dedi. Ebû Abdullâh yine, neyin varsa göster, dedi. İmâm-ı A‘zam, şu hadîsin anlamını bana söyle, dedi. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “la-te’murunne bi’l-ma‘rûfi ve lâ-tenhavunne ‘ani’l-münkeri ve li-yusallitna’llâhe ‘aleyküm şerâraküm sümme yed‘û hiyâriküm fe-lâ-yüstecâbe lehüm, İyiliği emretmez kötülükten sakındırmazsanız içinizden iyilerinizi alır kötülerinizi size musallat ederiz sonra da duâ edersiniz duâlarınıza icâbet edilmez.” Ebû Abdullâh, İmâm-ı A‘zam’a, sen buna ne dersin, dedi. İmâm-ı A‘zam, birisi başka birini günah işlerken gördüğünde o kişiyi günahdan nehyedip ona ibâdet ve tâati emr eylesin, dedi. Ebû Abdullâh, bizim katımızda böyle değildir, belki ma‘ruftan murâd semâdaki ma‘ruftur. Arzdaki ma‘ruf ise Hazret-i Alî kerremallâhu vechehudur, dedi. İmâm sustu. Ebû Abdullâh, râzı olduğun için mi yoksa gazablandığın için mi susuyorsun, dedi. İmâm, bana Hakk Te‘âlâ’nın kavlinden haber ver dedi. Nitekim Allâhü Te‘âlâ “le- tüs’elünne yevme’ddîn ‘ani’n-na‘îm181, O gün ni‘metten sorguya çekileceksiniz” buyuruyor. İmâm, ni‘metle kasdedilen nedir ki ondan biz sorgulanacağız, dedi. Abdullâh İmâm’a, sen bu husûsta ne diyorsun, dedi. İmâm, bizim katımızda ni‘metten murâd: “İçecektir, süttür, vücûd sağlığı ve ayakta durma gücüdür” dedi. Ebû Abdullâh, “Yâ Ebâ Hanîfe, Eğer Allâhü Te‘âlâ sana her yeyip içtiğin şeyi sorsaydı hesâbın çok uzaması gerekmez miydi? Bana göre ni‘metle kasdedilen şudur dalâletten kurtulup görmeyen gözlerin onunla görmesidir” dedi. İmâm-ı A‘zam, bu sözler muhâkeme hikmeti ve makbûl sözlerdir, dedi. Ebû Abdullâh, daha soracakların varsa sor, dedi. İmâm, Süleyman aleyhi’s-selâm’ın bu kadar kuş arasından Hüdhüd’ü aramak ve araştırmaktan murâdı neydi, dedi. Ebû Abdullâh, yeraltındaki suyu ve kabın içindeki suyu görür, dedi. İmâm, yeraltındaki suyu görür de niçin yeryüzünde olan ağı (tuzağı) boğazına geçene kadar görmez, dedi. Abdullâh, “izâ câe’l kazâü umiye’l basar, Kazâ geldiği zaman göz görmez olur” dedi. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh çok konuştuk, dedi ve es-Selâmü Aleyküm deyip gitti. İmâm çıkıp gittikten sonra Ebû Abdullâh, onda çok ilm-i zâhir, bizde ise çok ilm-i bâtın ve ilm-i hakîkat vardır, dedi.
(195) İmâm-ı A‘zam’a dediler ki: Bilmem kim Haz-ret-i Âişe Sıddîka radıyallâhu anhânın mahremi olma-dan seferde olduğunu söylüyor. İmâm-ı A‘zam, o kişi ne söylediğini bilmiyor; çünkü Hazret-i Âişe radıyallâhu anhâ mü’minlerin annesidir. Nitekim Hakk Tebârake ve Te‘âlâ Furkân-ı azîm’inde şöyle buyuruyor: “ve ezvâcühu ümmehâtühüm182, ve mâ kâne leküm en tü’zû resûla’llâhi ve lâ en tenkihû ezvâcühu min ba‘dih183 ..Resûlüm’ün (mutahhar) zevceleri mü’minlerin anneleridir. ..Sizin Resûlullâh’ı üzmeniz ve kendisinden sonra O’nun (mutahhar) zevcelerini nikâhlamanız aslâ câiz olmaz.” O zaman bütün insanlar Hazret-i Âişe radıyallâhu anhâya mahrem olurlar.
(195) Osman ibn Zâide dedi ki: Birisi İmâm’a, bir kısmı gümüşten olan kâseden su içmek câiz midir, diye sordu. İmâm, câizdir, dedi. O kişi, bir misal göster, de-di. İmâm, biri su içse ve elinde gümüş yüzüğü olsa câiz olur mu, dedi. O kişi câizdir, dedi. İmâm ise bu da onun gibidir, dedi. Bunun üzerine Osman, hiç bundan hazırcevâb birini görmedim, dedi.
(195) Hârice ibn Mus‘ab dedi ki: Halîfe Mansûr [754-775] İmâm-ı A‘zam’ı kadılkudat (baş kadı) yap-mak için çağırdı. İmâm’ın kaçınıp baş kadılığı kabûl etmemesi üzerine onu hapsettirdi. Daha sonra, çağırıp niçin kabûl etmiyorsun, dedi. İmâm, bu işe selâhiyetli (lâyık) değilim, dedi. Mansûr, yalan söylüyorsun, dedi. İmâm, Sübhânallâh! Halîfe benim yalancı olduğuma hükmetti. Eğer ben sâdık isem de halîfe beni yalancı olarak kabûl ettiğine göre bu işe zâten lâyık olamam, dedi. Ve böylece İmâm’ın ma‘zereti kabûl edildi.
(195) Hâlid ibn Sabih’den rivâyete göre; İmâm-ı A‘zam yatsı namazını kılıp çıktığında İmâm-ı Züfer [v.775] bir mes’ele hakkında İmâm’la konuştu. Ayak-kabıları İmâm’ın elinde kaldı. Bir rivâyete göre bir ayağı dükkândaydı. O kadar çok uzun konuştular ki, sabah ezânı okundu. İmâm-ı A‘zam’la İmâm-ı Züfer mescide girip sabah namazını kıldıktan sonra yine o kadar çok konuştular ki, en sonunda mes’elede İmâm-ı A‘zam’ın kavli üzerine karar kılındı. Ebû Mutî bu hikâyeyi duyunca, bu ne acâyip bir kimse ki gecenin başından sonuna kadar iki ayağını bir araya getirmemiştir, dedi.
(196) İmâm-ı A‘zam’dan rivâyete göre, velîme’de (düğün yemeğinde) ister evlilik olsun ister sünnet olsun, şeker saçmak câiz değildir. Hâlid dedi ki: İmâm’la bir düğüne gittik. Önüne bir sürü şeker koydu. Ondan sonra bana, kaldır bunda işâret vardır, ister düğün ye-meğinde ister misafirlikte olsun yere düşeni kaldırmak câiz olur; fakat takvâ ve ihsân sâhibinin kaldırdıktan sonra yoksullara vermesi gerekir. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selem “bi’se’t-ta‘âmu ta‘âmu’l-velîmeti yud‘â ileyhi’l-ağniyâ’u ve yudrau ‘anhü’l-fukarâ’e184 Zenginlerin çağırılıp yoksulların göz ardı edildiği düğün yemeği yemeklerin en kötüsüdür” buyurmuştur.
(196) Müseyyeb ibn İshâk dedi ki: Muhammed ibn Aclan’a bir şeyle ilgili suâl sordum. Bana, ne hoş soru soruyorsun, kimin meclisine gidiyorsun, dedi. Ben, İmâm-ı A‘zam’ın, dedim. Sübhanallâh İmâm’ın mecli-sine giden herkes şeref kazanıyor, dedi. Ve adı geçen Müseyyeb her zaman meclisinde İmâm’ın menâkıbını anlatırdı.
(196) Çaganiyan ve Tirmiz’in kadısı Abdülâziz ibn Hâlid, İmâm radıyallâhu anhden şöyle dediğini rivâyet etmiştir: İmâm, birisi bana gelip şöyle bir soru sordu, dedi. Bacım öldü, gebeydi. Karnındaki çocuk kıpırdı-yor. Ben, çabuk karnını yarıp annenin yavrusunu çıkar, dedim. Hemen gidip benim dediğim gibi oğlanı çıkar-mıştı. Yedi yıl sonra o kişi yanında küçük bir çocukla çıka geldi. Bana, bu çocuğu tanıyor musunuz, diye sor-du. Bilmiyorum, dedim. Dedi ki: Bu oğlan, annesi öl-dükten sonra annesinin karnında kalan oğlandır. Sizden fetvâ almıştım, bana karnını yar diye buyurmuştunuz. Ben de öyle yaptım, bu yavrucuk çıktı diye cevâb ve-rince biz de, o yavruyu Ebû Hanîfe’nin evlâdı diye ad-landırdık.
(198) Muhammed ibn Mukâtil, Ebû Mutî’den şöyle duyduğunu rivâyet etmiştir: İmâm-ı A‘zam’ı Cuma günü bir entâri ve bir hırka giymiş olarak gördüm. De-ğeri dört yüz akçeydi. Bazı mutasavvıfların elbisenin değersiz ve çirkinini tercîh ettiğini bilirsin, hâlbuki bu, nassa aykırıdır. Nitekim Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurur: “kul men harrame zînete’llâhi’lletî ahrace li-‘ibâdihi ve’t-tayyibâti mine’r-rızki.185 Habîbim, Allâhü Te‘âlâ’nın kulları için yarattığı süsleri ve rızkın temiz olanlarını kim haram etti.” Ve bir âyette de buyurur ki: “ve emmâ bi ni‘meti rabbike fe-haddis186 Ve yine Allâhü Te‘âlâ’nın ni‘metini onlara haber ver.” Yine Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem “izâ en‘ama’llâhu ‘alâ ‘abdi ehabbe en yerâ ‘aleyhi eseri’n-ni‘meti, Bârî Te‘âlâ bir kuluna ni‘met verdiği zaman o ni‘metin eserini kulunun üzerinde görünmesini sever” buyurmuşlardır. Büyüklerden bazıları hacc-ı şerîfe sefer için niyetlendikleri zaman yolculuk kaftanlarını giymeği istediler. Yine bazıları, Allâhü Tebârake ve Te’âlâ senin çirkin kaftanını ne yapsın, demiştir. İmâm-ı Haherzâde187 [v.1090] Mebsût’unda, çirkin kaftanla namaz kılmak mekruhtur, demiştir. Huzeyme Müsned’inde ve Beyhakî [939-1011]’nin Câbir radıyallâhu anhden rivâyetinde, Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem bayram ve cuma namazlarında kırmızı hırka giyerdi, demiştir. Ebû Muti, İmâm’ın hırkası yerde sürünürdü, dedi. Muhammed ibn Mukâtil, entârinin eteklerinin yerde sürünmesi mekruh değil midir, dedi. Değildir, diye cevâb verdi. Çirkinlik entâridedir. Nite-kim İbn Ömer radıyallâhu anhümâdan rivâyet edildiğine göre “men messe izârahu’l-‘ardi lem-tukbil lehu salâten yani Kimin entârisi yerde sürünürse o kişinin namazı kabûl olmaz.” Bunun kabûl edilmemesi entârinin yerde sürünmesinin câiz olmadığı anlamına gelmez; çünkü Hakk Te‘âlâ’nın buyruğunu yerine getirmek için o entâri giyilmiştir. Nitekim Hakk Te‘âlâ Furkân-ı azîm’inde, “innemâ yetekabbelu’llâhu mine’l-müttekîne188 Allâh yalnız kendisinden hakkıyla korkanlardan kabûl eder” diye buyurmaktadır. Velhâsıl kaftanın yerlerde sürünmesi kibirlenmek için ise bu mekruhtur, bu arzedilenin dışında ise mubahtır.
(199) Ebû’l-Hasan Ahmed ibn Mahrez ibn Şâhe’l Heravî şöyle der: Halîfe Mansûr [754-775] Medîne ve Kûfe’nin ve öbür şehirlerin fakihlerini kendisinin bir müşkülünü halletmeleri için bir araya topladı. Müşkü-lünü İmâm-ı A‘zam’dan başkası halledemedi ve Mu-hammed ibn İshâk, halîfenin ve insanların İmâm-ı A‘zam’a olan teveccühünü görünce ona hased etti. Bir gün İmâm-ı A‘zam’la Muhammed ibn İshâk, Halîfe Mansûr’un meclisinde bir araya geldiler. Muhammed, Halîfe Mansûr’a dedi ki: İmâm senin ceddin İbn Abbâs radıyallâhu anhümâya istisnâ-i munfasıla189 konusunda muhâlefet edip istisnâ-i munfasılanın faydası yoktur, der. Hâlbuki Ceddinin mezhebine göre bir yıldan sonra faydası vardır. Nitekim Allâhü Te‘âlâ Furkân-ı azîminde; “ve lâ-tekulenne li şey’in innî fâ‘ilün zâlike ğadâ. illâ en yeşâ Allâhu, ve’zkür rabbeke izâ nesîte190 Ben bunu yarın mutlaka yapacağım deme, Allâh’ın izniyle yapacağım de” buyurmuştur. Halîfe, Muham-med’e bakıp ona iltifat edip Ceddim İbn Abbâs böyle mi der diyorsun? İbn İshâk, evet, dedi. Halîfe gazablanıp İmâm-ı A‘zam’a: Sen Ceddime muhâlefet mi edersin, dedi. İmâm dedi ki: Ceddinin sözlerinin sahîh te’vîli vardır. Nitekim Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “men halefe ‘alâ yemîni ve istisnâ fe-lâ-hinse aleyhi ve’l-istisnâ’i lâ-yekûne illâ mevsûlen yani Kim yemini üzerine muhâlefet eder ve ancak mevsul olarak istisnâ ederse ona günah yoktur.” Ancak bunlar sana bey‘at eylediler. Derler ki: Korku-muzdan bey‘at ettik, ne zaman murâd edersen Allâh’ın izniyle bey‘atı bozarız. Bu cevâb üzerine Halîfe Mansûr [754-775], Muhammed ibn İshâk’ı habsedin, diye emir verdi. Bazıları; bu hâdise İmâm Ebû Yûsuf’la Rebî hâ-disesidir, Hârûn er-Reşîd [786-809] huzûrunda olmuş-tur, derler. İmâm Halebî’nin rivâyeti de böyledir. Bunun da böyle vukû bulmuş olmasına hiçbir mâni yoktur.
(201) Fadl-ı Sicisî şöyle der: İmâm-ı A‘zam, Süfyân, İbn Ebû Leylâ ve Şerîk [v.697] bir mecliste toplanmış-lardı. Birisi şunu sordu: Bir kimsenin üzerine bir yılan düşse o kişi yılanı başka birisinin üstüne atsa, o kişi de başka birinin üzerine atsa ve yılan onu sokup öldürse kime diyet gerekir? Bazıları o atana, bazıları hepsine diyet gerekir, dedi. Hepsi sıkılıp zor durumda kaldılar ne tür bir cevâb vereceklerini şaşırdılar. İmâm-ı A‘zam’a bu konuda sen ne dersin, dediler. İmâm dedi ki: Birinci kişi ikinciye, o da sokmadan üçüncüye attı. Birincisi diyetten kurtulur. İkincisi atar atmaz soktuysa diyeti ikinci atana gerekir. Ancak ikinci atar atmaz sokmayıp bir süre sonra soktuysa birinci ve ikincinin ikisine de diyet gerekmez. İmâm bu cevâbı verince hepsi İmâm’ın cevâbına dönüp teslim oldular.
(201) Harezm kadısı Ebû İshâk şöyle der: Cehm ibn Safvan [v. 746] İmâm’ın meclisine geldi. İmâm’la gö-rüşünce seninle bazı mes’eleleri konuşmağa geldim, dedi. İmâm, seninle konuşmak ayıptır ve senin mezhe-bine girmek ateştir, dedi. Cehm, daha benim sözlerimi dinlemeden benim hakkımda nasıl hüküm veriyorsun, dedi. İmâm, bana senin sözlerin ve kavillerin ulaştı. Namaz ehli olan bir kimse bu görüşleri beyân edemez, dedi. Cehm, sen bilinmeyene hükmeder misin, diye sordu. İmâm, senden böylesi sözler üst tabaka, alt taba-ka herkes arasında yayılmıştır, ancak bir de senden so-rayım dedim, dedi. Cehm, ey İmâm, sana îmândan baş-kasını sormuyorum, dedi. İmâm, îmânı daha şimdi mi öğreniyorsun ki bana soruyorsun, dedi. Cehm, biliyo-rum; fakat kimi çeşitlerinde şübheye düşüyorum, dedi. İmâm, îmânda şübhe küfürdür, dedi. Cehm, hangi yön-den ve sebebden küfrü hak ettiğimi açıklamak sana düşmez, dedi. İmâm-ı A‘zam, artık ne sorarsan sor, dedi. Cehm, Allâhü Te‘âlâ’nın Vahdâniyeti’ni ve bütün sıfatlarını kalbiyle bilen ve diliyle söylemeğe gücü yet-tiği hâlde söylemeden ölen kişiye mü’min olarak mı öldü yoksa kâfir olarak ölüp cehennemlik mi oldu der-sin? dedi. İmâm-ı A‘zam, mâdemki söylememiştir, kâfir olarak ölüp cehennemlik olmuştur, dedi. Cehm, niçin Vahdâniyeti ve sıfatları bildiği hâlde mü’min olmuyor? dedi. İmâm, Kur’ân’a itikâd edip Kur’ân’ı delil olarak kabûl ediyorsan ne konuşursan konuş; ama Kur’ân’la konuş, dedi. Cehm, Kur’ân’a itikâd edip onu delil olarak kabûl ediyorum, dedi. İmâm, Hakk Te‘âlâ îmânı Kur’ân’da iki âzâyla yaptı. Biri kalb, birisi de dildir. Ve şu âyetleri okudu: “ve izâ semi‘û mâ ünzile ilâ’r-rasûli terâ a‘yünehüm tefîdu mine’d-dem‘i mimmâ ‘arafû mine’l-hakki191, fe esâbehümu’llâhü bimâ kâlû cennâtin192, kûlû âmennâ bi’llâhi ve mâ ünzile ileynâ193, fe-in âmenû bi-misli mâ amentüm bihî fe-kadi’htedev194, mine’l-kavli yüsebbitu’llâhi’llezîne âmenu bi’l-kavli’s-sâbiti fi’l-hayâti’d-dünyâ195, ve kâle ileyhi yes‘adü’l-kelimu’t-tayyibü196 Peygambere indirileni duydular mı hakîkaten bir şey öğrendiklerin-den dolayı onların gözleri yaşla dolar. Allâh onları söy-lediklerinden dolayı cennetle mükâfaatlandırır. Biz Allâh’a ve bize indirilene inandık deyiniz. Sizin inandı-ğınız gibi inanırlarsa doğru yolu buldular demektir. Allâh îmân edenlere dünya hayatında sebat verir. Bütün güzel sözler ancak ona yükselir.” Ve yine şu hadîsi rivâyet etti: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem, Allâh’dan başka ilâh yoktur deyiniz, rahat ediniz bu-yurmuşlardır; yani bunu söylemeksizin sadece ma‘rifetullâh ile felâh bulun demediler. Ve yine hadîsinde, Allâh’dan başka ilâh yoktur diyen cehen-nemden çıkar buyurdular. Kalbinde ma‘rifetullah olan cehennemden çıkar, buyurmadılar. Ma‘rifet yeterli ol-saydı diliyle söylemeğe gerek yoktu. Buna göre kalbiyle tasdîkleyip diliyle reddedenin mü’min olması gerekirdi. Nitekim İblis aleyhi’l-la‘ne, rabbi bi-mâ ağveytenî197 Rabbim beni saptırdığın için.. dedi. Ve yine Rabbi fe-enzırnî ilâ yevmi yüb‘asûne198 Rabbim onların dirileceği güne kadar bana süre tanı dedi. Yaratanı ve dirilteni bildiği halde İblis aleyhi’l-la‘ne mü’min değildi. Ve buna göre kâfirlerin dilleriyle inkâr etseler bile bunları bildikleri için mü’min olmaları gerekirdi. Nitekim Hakk Te‘âlâ Furkân-ı azîminde şöyle buyurur: ya‘rifûne ni‘meta’llâhi sümme yünkirûnehâ ve ekseru-hümü’l-kâfirûne199. ya‘rifûne-hu kemâ ya‘rifûne ebnâ’ehüm200. kul men yerzukuküm mine’s-semâ’i ve’l-‘ardi201 ilâ kavlihi. fe-seyekûlûna’llâhe, kul e-fe-lâ-tettekûne202. fe-zâlikümu’llâhu rabbükümü’l-hakku203. Onlar Allâh’ın ni‘metini biliyorlar, sonra da inkâr ediyorlar, onların çoğu inkâr edenlerdir. Bizim kendilerine kitâb verdiklerimiz O’nu kendi çocuklarını tanır gibi tanırlar. Sizi göklerden ve yerden rızıklandıran kimdir? Allâhtır diyecekler. Yine de sakınmayacak mısınız? İşte bu sizin gerçek Rabbiniz olan Allâhtır. Bunlar dilleriyle inkâr etmeleri yüzünden sadece ma‘rifetleri yani bilmeleri ile mü’min olmadılar. Cehm b. Safvan, kalbime bir şübhe düşürdün, gideyim yine gelirim, diyerek gitti. Bir daha gelmedi. Mezhebin incelenmesinde îmân mes’elesini ayırmadan hangi söz-lere dayandırıldığını gör, ancak hepsini birden anlatma-dık. Söylenen şudur ki: Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ îmân nasîb ettiği kullarına kalb verdi. Allâh’ın kulları o kalb sâyesinde yaratılanları, Allâh’ın azametini ve Ma‘bud’un noksanlardan münezzeh olduğunu anlar ve Peygamber (s.a.v.)’in doğruluğunu bununla bilirler. Ve kullarına onunla yaratıcısına ibâdet etmesi için dil verdi. Bu üçünün her biri tartışmasız bir çeşit ibâdetle yü-kümlüdür. Ancak tartışma bu üçünün de îmânda gere-kip gerekmediğindedir. Yoksa bir kısmının olması ye-terli midir? Hadîs imâmları, İmâm-ı Mâlik [710-795], İmâm-ı Şâfiî [767-819] ve İmâm Evzâî [707-774]’ye göre îmânın bu üçüne olur. Bu üçü olmadan îmân ol-maz; çünkü îmân tasdîkleme, söz ve ameldir, o zaman üç olur, derler. Ve bir cemaat de “îmân bu üçünün ol-masına bağlıdır” dediler. Bunlar ayrı fırkadır. Ancak bize göre ise ikidir. Biri tasdîkleme, birisi de sözdür. Öyleyse îmânın üç olması üzerinde durup düşünülmeli-dir; çünkü îmânın olması üç şeye muhtaç olunca, üçün-den birisinin ortadan kalkmasıyla îmânın da yok olması gerekir. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh nazarında kalb ile tasdîk ya da dil ile ikrârdan birinin ortadan kalkma-sıyla îmânın yok olduğunu ancak amelin ortadan kalk-masıyla îmânın da ortadan kalkması gerekmediğini görmez misin? Bu takdirde dünya ve âhiret hükümleri bakımından o kılıçtan (cezâdan) kurtulur ve kendisiyle evlenilebilir. Kestiği helâl olup öldüğünde üzerine cenâze namazı kılınır. Malı mirasçılarına kalır. Âhiret hükümleri ise şunlardır: Cehenneme girmesi kesin de-ğildir, girerse de sürekli orada kalmaz. Amel îmânın bir parçası olsaydı hepsinin yok olması gerekirdi.
(203) Bazı âlimler şöyle cevâb vermişlerdir: Cennete girmeğe ve cehennemden kurtuluşa kesin sebeb olan amel kâmil îmânın bir parçasıdır, mutlak îmânın bir parçası değildir. Ancak bu cevâbın zayıflığı herkes tara-fından görülür; çünkü tartışma îmânın iki mi üç mü esâsa dayanması gerektiğidir, yani yalnızca söz ve tasdîk mi, yoksa hem söz hem tasdîk hem de amel mi-dir? Gerçek îmân küfrün zıddıdır; yani o îmânla küfür-den çıkılır. Sorulsa ki: Tasdîk ve ikrâr ile (söylemeyle) bu îmân yerini bulur mu? Bulur denilirse öyle yalnız tasdîk ve ikrâr ile mü’min denilmez, mü’mine âit hü-kümler onda geçerli olmaz.
(204) Sözün kısası, amelsiz îmâna hükmetmek ve hepsini îmâna bağlamamak, özellikle îmânı üçe ayırmak çok zordur. Ve yine amel îmâna dâhildir. Bu sebeble fazlası ya da eksiği mümkündür, dediler. Bu sözlerde de görüş ayrılığı vardır; çünkü mahiyyet fazlalaştıktan sonra ortaya çıkar. O zaman îmânın mahiyyetinin amelden fazla olması gerekir. Amel ise îmândan sayıldığına göre nasıl îmân amelden önce olabilir? Ve yine ziyâdelik başka şeylerde düşünülür. Amel îmândan ise başka olarak nasıl düşünülür ki, ziyâdeleşmesi düşünülsün. Ve yine ziyâde mezîdün aleyhten başkadır. Amel îmânın bir parçası ise bir başkası olamaz öyleyse ziyâde nasıl tasavvur olunabilir.
(204) İmâm-ı Nûrî’nin fazla ve eksiği mümkündür demesi ameli îmânın bir parçası olduğu için değil, bilâ-kis tasdîklemenin kendisi ziyâde kabûl ettiği içindir; çünkü deliller fazlalaştıkça tasdîkleme fazlalaşır. Sıddîkların îmânı hiç şübheleri olmadığı için çok kuv-vetlidir. Nitekim gerçek îmân o şerefle daha kuvvetlen-di, onlardan aslâ şübhe duyulmaz. Ve sonradan ortaya çıkan bir şeyle îmânları sarsılmaz. Bilâkis durumları farklı farklı da olsa her zaman gönülleri açıktır, ancak bunlardan (sıddîklardan) başkasının kalbleri sıddîkların kalbleri gibi değildir. Hazret-i Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anhin tasdîkinin, halkın tasdîkine eşit olma-dığında, hiçbir akıl sâhibinin şübhe duymadığını görmez misin?
(205) Buharî’nin Sahîh’inde İbn Ebû Müleyke’den şöyle rivâyet edilmiştir: Otuz sahâbeye ulaştım. Hepsi de nefislerinde nifaktan eser bulunmasından çok kor-karlardı ve hiçbiri îmânım Cebrâil’in îmânı gibidir, demezdi. Bu sözler üzerinde de yine durup düşünülme-lidir; çünkü ihtimâli sağlam bir delille karar verildiği zaman bozulması mümkün olmayacak tasdîk gerçek-leşmiş olur. Karar gerçekleşmezse şübhe doğar. Artık birinin tasdîkiyle gerçekleşen karar, bin kez de tekrar-lansa artmayıp yine önceki gibidir. Nitekim bin kez düşünmeyle gerçekleşen karar bir kez düşünmekle ger-çekleşen kararla eşittir. Fazla düşünmekten artma olmaz. Bilmez misin ki, güneş dâiresi ısı ve ışığın farklı olmasından farklılaşmaz ve nûr da böyledir; çünkü nûr ateşi atomlarıyla ayrışmayan ışık verici soyut bir cev-herdir. Nitekim az altın olması altın olması itibârıyla çok altından ayrılmaz. Sözün kısası tasdîkden murad yakîn derecesinde bir tasdîk ise bunda noksanlık ve ziyâdelik tasavvur edilemez. Çünkü yakîn îmânda şübhe olmaz. Eğer murâd edilen yakînin tasdîki değilse o zaman îmânın bir cüz’ü olmaz; çünkü îmânın bir parçası olan tasdîk bil-ittifâk yakın tasdîkdir. Âyet ve hadîslerde îmânın ziyâde olması mevzûu sayısızca zikredilmiştir diye sorulsa cevâbı şudur: Îmânın ziyâde olmasının tahkîkinde (araştırılmasında) imâmlar arasında bir ihtilâf yoktur. Ancak ihtilâf ziyâde olmanın keyfiyetindedir. Bu ziyâde olmanın keyfiyeti bizce birkaç yöndendir:
(207) Birisi inandığı varlığın artmasıyla artar. Birisi de nûrunun fazla olmasıyla îmânın artmasıdır; çünkü her amelin bir nûru vardır ve o nûrun dünyada ve âhirette ziyâde olması ya da eksilmesi mümkündür.
(207) Ve birisi de artması ya da eksilmesi, tartıda ziyâde olmasıdır; zîrâ âhirette bütün ameller tartılacak-tır. Nitekim Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurdular: “lev vüzine îmânu ebû bekrin bi-îmâni cemî‘i’n-nâsi le-racah204, Hazret-i Ebû Bekir radıyallâhu anhin îmânı bütün insanların îmânıyla tartılsa hepsinden ağır basardı.”
(208) Amelin îmândan olmasını tartışmakta ne yarar var diye sorulsa cevâb şudur: Îmân tasdîk ve ikrârdır (kabûldür) diyenler ben İnşâallâh (Allâh’ın izniyle) mü’minim demeği câiz görmezler. Ancak îmân tasdîk, ikrâr ve ameldir diyenler İnşâallâh mü’minim demeği câiz görürler. Kararlılık tasdîk ve ikrârı ortaya çıkarı-yorsa da ameli ortaya çıkarmasında şübhe vardır. O zaman İnşâallâh demeleri vâcibdir. Ancak bu cevâbda şöyle bir görüş vardır: Zîrâ amelde şübhe varsa İnşâallâh demenin vâcib olması câiz değildir. Amma câiz olması sözde idi. Nitekim mu‘tezile usûlcülerinden İmad, Kâfî adlı kitâbında şöyle demiştir: İnşaallâh demek vâcibdir; çünkü îmân ibâdettir. Vâcibleri yerine getirip yasakları bırakmaktan dolayı bunda şübhe vardır.
(208) Öyleyse İnşâallâh demek vâcib olur. Şübhe amelle gider dememiz bazı müfessirlerin şu hikâyesiyle desteklenmiştir: Birisi Hasan-ı Basrî radıyallâhu anhe; mü’min misin, diye sordu. (208) Hasan-ı Basrî radıyallâhu anh dedi ki: “Îmân ikidir. Birisi tasdîk birisi ikrârdır. Sorduğun Allâhü Teâlâ’ya meleklerine, kitâblarına, peygamberlerine, kazâ ve kadere ve öldük-ten sonra dirilmeye îmân ise ben mü’minim. Benden sorduğun Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ’nın Furkân-ı azîminde buyurduğu: “inne-mâ’l-mü’minûne’llezîne izâ zükira’llâhü vecilet kulûbü-hüm ve izâ tüliyet ‘aley-him âyâtu-hû zâdet-hüm îmânen ve‘alâ rabbi-him yetevekkelûne. ellezîne yukîmûne’s-salâte ve mimmâ razaknâ-hüm yünfikûne. ülâ’i-ke hümü’l-mü’minûne hakkâ205 Mü’minler ancak onlardır ki: Allâh anıldığı zaman kalbleri titrer, onun âyetleri okunduğunda îmânları artar ve yalnızca Rabblerine tevekkül ederler, onlardır ki namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden Allâh yolunda harcarlar. İşte onlar gerçek mü’minlerin tâ kendileridir..” diye buyurduğu âyetinde anlatılan mü’minlerden olup olmadığımı soruyorsan Allâh’a yemîn ederim ki! Bunlardan mıyım yoksa değil miyim?” bilemiyorum.206
(209) Ondan sonra şunu bil ki: Îmân ikidir yani tasdîk ve ikrârdır diyenler üç kavil üzerine ihtilâfa düş-tüler; çünkü tasdîk ve ikrârın ikisi de esas olur veyâhud esas olup ikrâr şart olur vehâhud bunun tam aksi olur. Abdullâh ibn Mes‘ûd radıyallâhu anhin talebeleri olan Kattanîler ikincisine uymuşlardır; yani ikrâr esastır. İkrâr, hükümlerinin kısımları için şart olduğundan tasdîk şart ve ikrâr esas olarak ele alındı. Ve ikrârın, hükümlerin kısımlarına şart ve tasdîk olması İmâm-ı A‘zam’ın mezhebidir. Ve yine Mansûr-i Maturidî [v.944]’nin ve Eş‘arî [v.936]’nin da mezhebleri budur. Öyleyse birisi kalbiyle tasdîk edip ikrâr (dil ile söyle-meye) güç yetiremeden ölse Allâh katında mü’min ola-rak vefât etmiştir demenin delîli şudur: Mes’ela bir kimse Allâh korusun zorlama ile diliyle kelime-i küfrü söylese ancak kalbinde tasdîk (îmân) olsa o kişi mü’mindir. Üçüncüsü Kattanîlerin mezhebidir. Onlar derler ki: İkrâr esastır ve tasdîk şarttır. Öyleyse bunlara göre mü’min değildir; çünkü tasdîk, îmân şartı olur. Münâfıkta ise tasdîk bulunmaz.

(210) Bir fırka “Îmân tevhîdi ikrârdan (kabûlden) ibârettir” der. Başka bir fırka “Îmân sadece ikrârdan ibârettir” der. Bu Kerramiye mezhebidir. Halböyle olunca bunlara göre münâfık, mü’mindir. Zorlama ile küfür kelimesi söyletilen kişi ise kâfirdir. Bu itikâd söze ve Kur’ân’a muhâlif olması itibâriyle bâtıldır. Ancak sözle muhâlif olması, îmânın sözle tasdîk olarak geçmesindendir. Kalbde tasdîk olmayınca o kimse nasıl mü’min olabilir? Ancak Kur’ân’a muhâlif olması Hakk Te‘âlâ’nın Kur’ân-ı azîminde birçok âyette münâfığın küfrünü açıklamış olduğundandır. Onlardan birisi: “ve lâ-tüsalli ‘alâ ehadin min-hüm mâte ebeden ve lâ-tekum ‘alâ kabri-hî, inne-hüm keferû bi’llâhi ve resûli-hî207 Onlardan ölen hiçbirine aslâ namaz kılma, onun kabri başında da durma. Çünkü onlar, Allâh ve Resûlü’nü inkâr ederek öldüler.”
(210) Bu âyette de nefy-i îmânla (îmânsız olarak) öldükleri açıktan açığa belirtilmiştir. “ve mine’n-nâsi men yekûlû âmennâ bi’llâhi ve bi’l-yevmi’l-âhiri ve mâ-hüm bi-mü’minîne208 Çünkü onlar (kendi akıllarınca) güya Allâh’ı ve mü’minleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.” Ve inkâra zorlanan kişinin inkârı diliyle söyleyip kalbiyle tasdîk etmemediği müddetçe îmânının kalıcılığına hükmedilir. Nitekim Yüce Allâh Kur’ân-ı azîminde şöyle buyurur: “innemâ yefteri’l-kezibe’llezîne lâ-yü’minûne bi-âyâti’llâhi209 Yalanı yalnızca Allâh’ın âyetlerine inanmayanlar uydurur.”
(210) Yine bir âyet-i kerîmede buyurulur ki: “men kefera bi’llâhi min ba‘di îmâni-hi illâ men ükrihe ve kalbü-hû mutma’innün bi’l-îmâni210 Kalbi îmânla dolu iken zorlananlar bir yana her kim inkâr ederse…” Bazı-ları ise, îmân yalnızca tasdîktir dedi.
(211) Bazıları da îmân kabûl de değildir tasdîk de değildir, sadece ma‘rifettir (Allâh’ı bilmektir), dedi. Bu Cehm bin Safvan’ın mezhebidir. Ve dedi ki: Ârif aslın-da tasdîkten mu‘aftır. Diliyle yalanlamazsa mü’mindir, yalanlarsa kâfirdir. Sözün kısası îmân bir olup bazılarına göre tasdîktir, bazılarına göre de ikrârdır ya da îmân iki olup biri tasdîk ve biri de ikrârdır ve bunlar da üç mezhebdir. Bir mezheb şudur ki: İkisi îmânın içindedir ve esastır ve bu, kelâmcıların mezhebidir. Başka bir mezheb de şudur ki: İkrâr şarttır ve îmânın dışındadır ve bu fakihlerin mezhebidir. Başka bir mezheb de şudur ki: Tasdîk şarttır ve îmânın dışındadır. İkrâr esastır ve îmânın içindedir ve bu Kattanî mezhebidir. Ya da îmân üçtür: Tasdîk, ikrâr ve ameldir. Bu iki mezhebdir. Birisi şudur ki: Amel kâmil îmânın şartıdır. Ve bu hadîs ehli-nin mezhebidir. Diğeri de şudur ki: Amel îmânın şartı-dır. Amel yoksa îmân da yoktur ve bu da mu‘tezile mezhebidir. Onlar, amellerin birini bırakan her ne kadar kâfir olmasa da, mü’min değildir, derler. Böylece îmânda mezheb sekiz fırka olmuş olur.
(213) İbn Şerîk şöyle der: Bir kadın bana şöyle dedi: İmâm-ı A‘zam’a bir kadın hayızdan kurtulup temiz olsa edep yerine bir şey tutsun mu? diye sordum. İmâm dedi ki: Yalnızca hayız gören kadın tutunsun. Fetvâ kitâblarında geçen hayız gören kadının kanı durdura-madığı zaman kanı durdurmak için bir şey tutması vâcibdir ve yaraların da hükmü böyledir. Yaradan su ya da kan akmasından endişeleniliyorsa yaranın üzerine bir şey koymak daha fazîletlidir. Eğer akmayacağını iyice bilirse bir şey koymasın.
(213) İmâm-ı Selâmî, İmâm Ebû Yûsuf [731-798]’tan, İmâm Ebû Yûsuf da İmâm-ı A‘zam radıyallâhü anhden şöyle rivâyet eyledi: Kadı fâsık olur ise verdiği hükümler geçirsiz ve kendisi de velevki Ülü’l-emr azletmese bile fıskından dolayı azledilmiş sayılır. Ancak bu rivâyetin İmâm’dan olması zayıftır. Mezhebin görüşü ise azle müstehak olduğudur. Ancak mu‘tezile katında fıskından dolayı îmândan çıkmış ol-duğundan azledilmiş olur. Ancak tercîh edilen görüş şudur: Mukallid kadıyı âdildir diye taklîd etse fısk ettiği gibi bu yol üzere olur; çünkü mütevelliliği hukûken zapta geçirilmiş ve şart koşulmuştur, bu durum için bir şart bulunmadığından azledilmiş olur. Ancak fıskını bilerek taklit etmişse azledilmiş olmaz.
(213) İbn Semmâ‘a şöyle der: İmâm hacca gidince Kûfe’de talak devri mes’elesi ortaya çıktı. İbn Şübrüme [v.761] ve İbn Ebû Leylâ [693-765] ve Kûfe âlimlerine soruldu. Hiç kimse cevâb veremedi ve mes’ele zamanın akışına bırakıldı. İmâm-ı A‘zam hacdan geldi ve mes-cide girip iki rek‘at namaz kıldı. Talak devri mes’elesi imâma soruldu. İmâm’dan sorulur sorulmaz İmâm başını öne eğdi, sonra yukarı kaldırarak cevâb verdi. Biz ve orada bulunan başkaları rahat bir nefes aldık.
(214) Bişr ibn Velîd, İmâm Ebû Yûsuf’tan o da Dâvûd-ı Tâî’den rivâyetine göre: Ebû’l-Abbâs Kûfe’ye gelince, âlimleri topladı ve dedi ki: Halîfelik işi Pey-gamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin ehl-i beytine ulaştı. Ehl-i beytine yardım etmeğe siz daha lâyıksınız, bey‘at edin ki, Allâh’ın ni‘metlerinden size bol ni‘metler erişsin. Bu, Allâhü Te‘âlâ ve İmâmınız katında size delîl olsun. Hazır olan topluluk İmâm-ı A‘zam’a baktılar, İmâm: “İsterseniz siz kendi adınıza konuşun, ben de kendi adıma konuşayım” dedi. Oradakiler: “Siz konuşun” dediler. İmâm söze başladı: “el-hamdü li’llâhi’llezî belağa’l-hakka ilâ beyti nebiyyi-hi ‘aleyhi’s-selâm ve emâte ‘annâ cevre’z-zalemete ve basata lisânenâ bi’l-hakki fe-kad bâya‘nâ-ke ‘alâ emri’llâhi te‘âlâ ve’l-vefâ’i bi-‘ahdi-ke ilâ kiyâmi’s-sâ‘ati fe-lâ a‘lâ ahlâ’llâhi te‘âlâ hâzâ’l-emru min veraseti nebiyyi-hî ‘aleyhi’s-selâm yani Allâh’a şükür ki, hak ehl-i beyte yetişti ve zâlimlerin zulmünü bizden kaldırdı. Lisânımızı, Allâhü Te‘âlâ’nın buyruğu üzerine, yaydı. Biz sana bey‘at ettik. Allâhü Te‘âlâ’nın buyurduğu gibi ahdine de vefâ ile bey‘at ettik. Kıyâmete kadar Allâhü Te‘âlâ, hilâfet makâmından ehl-i beytin vârislerini uzak etmesin. Ebû’l-Abbâs dedi ki: Âlimler seni seçmekle gerçekten tam isâbet etmişler ve sen de bey‘atın hakkını verdin. Âlimler Ebû’l-Abbâs’ın meclisinden kalkıp dışarı çıktıklarında İmâm’a sordular: “ilâ kiyâmi’s-sâ‘at, kıyâmete kadar” demekten maksadın ne idi, diye sordular. İmâm cevâb olarak: “Beni ele verirseniz ben de sizi ele veririm ve kendimi kurtarmış olurum” dedi. Âlimler sustular. İmâm’ın murâdı “kıyâm-ı saate dek” (Ayağa kalkıncaya kadar) demek olduğunu anladılar. Şu da muhtemeldir ki “ilâ kıyâmi’s sâ‘ati mine’l meclisi” yani o andaki meclisin dağılmasına kadar demek olup “kıyâmi”deki /i/ kaldırılıp kesra ile yetinmiş oluyor: “ilâ kıyâmi’l kıyâmi” deki gibi. (Türkçeye göre: “Kalkışıma kadar”da /m/yi söylemedi, “kalkışa kadar”la yetindi.)
(214) Şerîk şöyle der: Hâşimoğullarının seyyidlerinden, büyüklerinden bir zâtın cenâzesinde idik. Sevrî [v.778], İbn Ebû Leylâ [663-765], İbn Şübrüme [v.761], Ebu’l Ahvas, Hibbân, Mündil ve Ebû Hanîfe de hazır idiler. Cenâzeyi kaldırınca herkes bir an bekledi. İmâm-ı A‘zam neden durulduğunu sorunca topluluk cevâb verdi: Cenâzenin annesi namazı kılın-madıkça evine dönmeyeceğine yemîn etti. Babası da namazı kılınmadan annesinin evine dönmesi konusunda talaka yemîn etti. Hiç kimse cevâb veremeyip susunca meyyitin babası Hazret-i İmâm-ı A‘zam’a: “Ey Nu‘man, bize çıkar yol göster” dedi. İmâm, yemînin durumunu sorup cevâbını aldı: “Cenâzeyi aşağıya koyun” dedi. Cenâzeyi koydular, İmâm, meyyitin annesine: Oğlunun üzerine namaz kıl, dedi. Annesi namaz kılınca İmâm: Şimdi artık evine dön, dedi. Ondan sonra cenâzeyi alıp mezara gittiler. Bunun üzerine İbn Şübrüme211 “Analar İmâm gibi birini doğurmaktan âcizdir” dedi.
(215) Abdullâh ibn Mübârek [736-797] şöyle der: Bir kimse İmâm’a sordu: Duvardan pencere açmak câiz midir? İmâm câiz olduğu yönünde, İbn Ebû Leylâ [693-765] câiz olmadığı yönünde görüş beyân etti. O kimse bir daha İmâm’a geldi yine İmâm aç dedi yine İbn Ebû Leylâ bundan men etti. Yine İmâm’a şikâyet etti. İmâm, o kimseye: “Duvarın değeri nedir?” diye sordu. O kimse: “Üç dinar tutuyor” diye cevâb verdi. İmâm: “Duvarını yık, ben değerini öderim” dedi. O kimse du-varını yıkmağa başlayınca komşusu olacak İbn Ebû Leylâ’ya başvurdu. İbn Ebû Leylâ: “Bir kimseyi duva-rını yıkmaktan nasıl alıkoyayım?” dedi. O kimse: “Peki, benim pencere açmamı hangi sebeble men edersin? Hem avlunun duvarını yıkmaktan pencere açmak daha kolay değil mi?” dedi. İbn Ebû Leylâ: “Birine gidip sordun galiba. O benim yanıldığımı ortaya çıkarsa bile sözümden nasıl döneyim?” dedi.
(215) Abdullâh ibn Mübârek şöyle rivâyet eder: İmâm’a sordum: “Bir kimsenin iki akçesi var ve bir kişinin bir akçesi var. Üç akçe birbirine karıştı. İki akçe kayboldu. İkisinin arasında bir akçenin durumu ne olur?” İmâm dedi ki: “İkisi arasında üçe bölünür.” On-dan sonra İbn Şübrüme’yle görüştüm. İmâm’ın cevâbını İbn Şübrüme’ye bildirdiğimde İmâm yanlış yaptı diye cevâb verdi. Aslında cevâb şu olabilir: “Bir akçe ikisi arasında biri birinin, birisi öbürünün olmak üzere yarı yarıya bölüştürülür; çünkü biz kesin biliriz ki, kaybolan iki dirhemin birisi iki dirhem sâhibinindir.” Bu cevâb bana hoş geldi, İmâm’a söyledim. İmâm dedi ki: “O zaman da, üç akçe birbirine karıştı, üçte birin ikisi birinin, diğeri de öbür kimsenin idi. Çözümü de böyle olur.” Eğer İmâm’ın aklı yeryüzündeki bütün insanların yarısı ile tartılsa İmâm’ın aklı hepsinden üstün gelir.
(215) Bundan daha latîf ve incesi İmâm Hazret-i Alî kerremallâhu vechehudan rivâyet olunur: Birinin beş pidesi ve birinin üç pidesi varmış ikisi yemek için otur-duklarında başka biri gelip bunlar ile birlikte yedi. Gelen kimse, o iki kimseye sekiz akçe verdi ve dedi ki: Sekiz akçeyi ekmeğinizden yediğim kadarını aranızda bölüşün. Beş pidesi olan üç pidesi olana üç akçe verdi. Üç pidenin sâhibi buna râzı olmayıp yarısını istedi. Hazret-i Alî kerremallâhu vechehuya başvurdular. Emîru’l Mü’minîn: “Sana verdiğini kabûl et” dedi. O kimse: Ben râzı değilim, dedi. Emîru’l Mü’minîn anlattı: Benim kabûl et dediğim sulh yoluyla idi; ama senin hakkın bir akçedir; çünkü biz sizin üçünüzün aynı mik-tarda yediğinizi ve hanginizin çok yediğinin belli olma-dığını var sayarız. Her pide üç pide sayılıp toplam yirmi dört pide olur. Her biriniz yirmi dördün üçte birini ye-diniz, bu da sekiz pide olur. O başka kimsenin yediği sekiz pidenin biri senin olur, yedisi yoldaşının olur.
(216) Bişr ibn Velîd şöyle der: İmâm’ın bir komşusu var idi. Bir kızla evlenmek istedi. Kızın ailesi çok mihr istediler. O kimse, mihri vermek elinden gelmeyince hâlini İmâm’a arzetti. İmâm: “Her ne isterler ise kabûl et ve borç alıp istediklerini ver. Bir yere toplandığınızda sana musâmaha ederler” dedi. O kişi de İmâm’ın dediği gibi yapıp borç alıp ödedi. Bir yerde toplanıldı, öncelik tanınmayıp mihrden bir şey bağışlanmadı. O kişi hâlini İmâm’a anlatınca İmâm: “Yolculuğa gidiyormuş gibi iki hayvan kiraya tut” dedi. O kişi iki deve kiralayıp Horasan’a gitmeğe kalkışınca kızın âilesi İmâm’a varıp: “Kızımızı şehirden başka şehre alıp gidiyor diye sızlandıklarında İmâm: “Mihri ödedikten sonra her nereye isterse götürür” diye cevâb verince kızın ailesi “Şimdi aldığımız mihr-i muhacceli geri verelim” dediklerinde erkek kabûl etmeyip “Elbette götürürüm ya da fazlasıyla verin” dedi. Kızın âilesi İmâm’a varıp durumlarını bildirince İmâm kızın ailesine: “Kız âilesine borçlansın. Kabûl edilen borcu kız ödeyemeyecek, erkek de kızı başka yere götüremeyecek” dedi. Erkek, İmâm’ın sözlerini duyunca mihri alıp borcunu ödedi.
(216) Zamanımızda bu hoş karşılanmıyor olsa da muhtar olan kavle göre mihri ödemiş olsa dahi kocanın, zevcesini alıp gurbet ellere gitmesi câiz değildir. Zengin bile olsa yabancıya yardım etmemek zamanımız halkının eksikliğidir. Nitekim Allâhü Te‘âlâ, Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurur: “eskinü-hünne min haysü sekentüm min vücdiküm ve lâ-tüdârrû hünne li-tüdayyikû ‘aleyhinne212 O kadınları gücünüz yeterse oturduğunuz yerin bir kısmında oturtun. Onları sıkıntıya sokarak zarar vermeyin.” Buna göre gurbet ellere seferde zarar vardır. Bu gibisine İmâm zamanının haline göre hüküm vermiştir. Nitekim biri, bir kimseye mahkeme karşısında teslim etmek üzere kefil olsa sonra şehir dışında teslim etse keffâletten kurtulmaz; ama çarşıda ederse kurtulur yönünde idi. Şimdi zamanımızda tercîh edilen şudur: Çarşıda bile teslim etmekle kurtulmaz; zîrâ eski zamanın halkı doğrulukta yardımlaşıyorlar, üstelik mahkeme meclisinden bile kaçınmıyorlardı. Zamanımızda yardımlaşma büyük ölçüde ortadan kalkmış olup azıcık kaldığından çarşıda teslim etmekle keffâletten kişi kurtulamaz.
(216) İmâm-ı Halebî, Vekî’den şöyle rivâyet eder: Bir gün İmâm’ın meclisindeydim. Bir kadın gelip: “Be-nim kardeşim öldü mirasından bana yalnızca bir dinar verildi” diye şikâyet etti. İmâm “Mirası kim taksim etti?” diye sordu. Kadın cevâb verdi: “Dâvûd-ı Tâî [v.777] taksim etti.” İmâm: “Bildim! Demek ki bütün miras altı yüz dinardır. Ölenin iki kızı, annesi, zevcesi, on iki kardeşi ve bir kız kardeşi kalmış o da sensin. Üçte ikisi olan dört yüz dinarı iki kızına, altıda biri olan yüz dinarı annesine, sekizde biri olan yetmiş beş dinarı zevcesine ve her kardeşine ikişer dinar, sana da bir dinar düşer” dedi. Kadın bu cevâb üzerine hayrete düşüp gitti.
(217) Alî şöyle der: İmâm’ın meclisindeydik. Abdullâh ibn Mübârek [736-797], İmâm’a şöyle sordu: Bir çömlekte, yani tencere içinde et pişerken bir kuş düşüp öldü. İmâm talebelerine dönüp: “Ne cevâb verir-siniz?” dedi. Talebeleri: “Bu mes’elede İbn Abbâs [619-687]’ın kavli şudur: “Tencerenin suyunu döküp eti yıkayıp yiyebilirler” dediler. İmâm: Eğer kuş, tencere kaynamadan önce düştüyse İbn Abbâs’ın söylediği gi-bidir. Kaynarken düşüp ölmüş ise yenmez; çünkü pislik ete nüfûz eder; ama kaynamadan önce pislik ete nüfûz etmez. Böylesi yıkamakla temiz olur” dedi.
(217) İmâm Ebû Yûsuf’tan rivâyete göre: İmâm-ı A‘zam’a şöyle sordular: “Bir kimse zevcesine köseç213 değilsem benden boş ol” dese şerî‘atın hükmüne göre durum ne olur?” İmâm cevâben: “O kimsenin dişleri yirmi sekiz ise köseçtir. Otuz iki ise değildir” dedi. O kimsenin dişlerini saydılar, yirmi sekiz çıktı.
(217) Abdullâh ibn Hafs el-Kebîr şöyle der: Mansûr [754-775]’un bir hizmetçisi vardı. İmâm’a cefâ ederdi. Mansur her ne kadar onu bundan men etse de İmâm’a bu hizmetçi hep cefâ eder Mansur bunu bir türlü önle-yemezdi. Bir gün hizmetçi dedi ki: İmâm’a üç mes’ele sorayım. Cevâb verirse kendisine sataşmaktan vazgeçe-rim; cevâb vermezse vazgeçmem. Mansûr: “Cevâb ve-rirse senin başını keserim” dedi ve Mansûr İmâm’ı ça-ğırdı. Hizmetçi İmâm’a şöyle sordu: “Dünyanın ortası neresidir?” İmâm şu cevâbı verdi: “Senin durduğun yerdir.”214 Hizmetçi dedi ki: İnsanların kafaları mı çoktur ayakları mı? İmâm kafaları çoktur, dedi. Hiz-metçi: İnsanların çoğu erkekler midir, kadınlar mıdır? İmâm: Çoğu erkekler, dedi; ama sen erkeklerden misin yoksa kadınlardan mı? Hizmetçi cevâb veremedi. Mansûr emretti. Hizmetçinin başını kestiler.
(218) İmâm-ı Zerencerî şöyle der: İmâm’a şöyle sordular: Bir kimse Ramazan’da zevcesiyle cimâ etmeye yemîn etse cimâ ettiğinde orucuna zarar gelmemesinin çaresi nedir? İmâm da şöyle cevâb verdi: “Hanımıyla yolculuğa çıksın ve cimâ etsin.”
(218) İmâm-ı Zerencerî’den rivâyete göre: Bir kimse İmâm zamanında peygamberlik da‘vâsında bulunup halktan, peygamberliğinin doğruluğunu kanıtlamak için zaman istedi. İmâm: “Kim ondan bir mu‘cize beklerse kâfir olur; çünkü doğru olabileceğine ihtimâl vermiştir. Ve peygamberlik kapısının açılacağını vehmetmiş olur. Bu, reddedilir ve yasaktır. Zîrâ Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem Hâtemü’n Nebiyyîn’dir” dedi.
(218) İmâm-ı Zerencerî’den rivâyete göre: Hazreti İmâm-ı A‘zam, oğlu Hammâd [v.738]’ın annesinin üzerine birini daha nikâhladı. Hammâd’ın vâlidesi İmâm-ı A‘zam’ı terk edip ona: “Yenisini boşamadıkça senin yanına gelmem” dedi. İmâm yeni nikâhladığına: “Ben Hammâd’ın annesiyle otururken sen yanımıza gel ve “Bir kimse zevcesinin üzerine başka biriyle evlenirse önceki zevcesinin, kocasını terk etmesi câiz midir?” diye sor” dedi. Yeni nikâhlısı İmâm’ın dediği gibi yaptı. Hammâd’ın vâlidesi: “Yenisini boşamadıkça yanına gelip sana teslîm olmam” dedi. İmâm’ın: “Evden dışarı olan her kadın boştur.” demesi üzerine ilk zevcesi râzı olup kendini İmâm’a teslîm etti. Böylece yeni zevcesi de boş olmadı.
(218) İmâm Ebû Mehâsin Merğinânî [v.1203] şöyle der: Bir gün Mansûr [754-775], İmâm-ı A‘zam’ı, Süfyân-ı Sevrî [v.778]’yi, Şerîk [v.697]’i ve Mis‘ar’ı kadılık makâmını vermek üzere huzûruna çağırdı. İmâm daha gitmeden önce ben olacakları size haber vereyim mi? dedi: Ben bir hîle ile bu teklîften kurtulurum. Sevrî firar eder, Mis‘ar kendisini deliliğe vurur ve kurtarır, Şerîk’in ise kadılık vazîfesini kabûl edeceğini zannetmiyorum. Da‘vetçi şahısla birlikte hepsi gider-lerken Süfyân kazâ-yı hâcete gidiyorum diye duvarın arkasına geçtiğinde Şat nehri kıyısında içi şevkle, yani dikenle dolu olan bir gemi gördü ve gemiciye dedi ki: “Biri beni bıçaksız boğazlamak istiyor.” Gemici Sevrî’yi dikenlerin altına sakladı. Mansûr’un görevlisi, bakıp etrafı araştırdı; ama Sevrî’yi göremedi. Sevrî’nin bıçaksız boğazlamaktan murâdı Peygamberimiz sal-la’llâhu aleyhi ve sellemin şu hadîsine işâret etmekti ki: “men kallede’l-kadâ’e fe-ke-ennemâ dubiha bi-ğayri sikkînin215 Boynuna kadılık yükü binen sanki bıçaksız boğazlanmış gibidir” diye buyurmuşlardır. İmâm Hale-bî: Halîfenin huzûruna girince İmâm-ı Mis‘ar, Halîfe’ye dedi ki: “Çoluğun çocuğun, hizmetçilerinin ve hayvanlarının halleri nasıl, iyi midir?” Mis‘ar’ın bu sözünü Halîfe Mansur duyunca bu, olsa olsa delidir diye ona kadılığı teklîf etmedi. İmâm-ı A‘zam’a teklîf ettiklerinde İmâm-ı A‘zam dedi ki: “Ben kumaş ticâreti yapıyorum, hâlbuki Kûfe halkı ise eşrâf kimselerdir. Kendilerine bir kumaşçının (bezzazın) kadı olmasına hiç rızaâ gösterirler mi? Bir rivâyette de “Ehl-i Kûfe eşrâf kimselerdir. Beni taşa tutarlar” dedi. Böylece Mansûr, İmâm’a teklîften vazgeçti. Şerîk’e teklîf ettiklerinde o: “Ben ekseriyette unutkan bir insanım” dedi. Halîfe: “Sana lüban216 çiğnettirelim de unutkanlığın gitsin” deyince, Şerîk: “Aklımda hafiflik var” dedi. Halîfe: “Sana her gün pâluze217 yedirelim” deyince Şerîk: “Şayet ben kadı olursam fakir zengin ve yakın uzak demeden hatır gönül gözetmeden hüküm veririm” dedi. Halîfe: “Hüküm verirken benim ve oğlum hakkında bile lâzım geldiği gibi hüküm ver” dedi. Ondan sonra Şerîk’e kadılık verildi. Bir gün Halîfe’nin bir kölesi bir kimseyle anlaşamayıp Şerîk’e başvurdular. Mahkeme oldu ve köle hasma tercîh edilmişti. Şerîk da‘vâyı bozunca ona: “Sen ihtiyar bir bunaksın” dedi. Şerîk: “Ben ahmak olduğumu efendine söylemiştim, gel gelelim o, sözümü dinlemedi” dedi. Şerîk’i bundan sonra kadılıktan azlettiler.
(219) Ve yine rivâyet edilir ki: Bir kişi İmâm-ı A‘zam’a geldi. Oğlundan şikâyet edip: “Bir oğlum var. Eğer kendisine bir kadını nikâhlasam, o hemen boşuyor. Câriye alıversem onu âzâd ediyor. Onu kadınla nikâhlamasam veya ona câriye almazsam onu zinâ et-mekten alıkoyamam. Böyle bir suç işlerse kendisi öldü-rülür, diye dert yandı… İmâm: “Kendin için bir câriye al ve oğlunla evlendir. Onu da boşarsa câriye senindir. Âzâd ederse bu geçerli olmaz” dedi.
(219) Mısır halkının imâmı Leys ibn Sa‘d [v.791] şöyle der: “İmâm-ı A‘zam’ı görmek için büyük bir işti-yak duyuyordum. Bir gün halkı onun başında toplan-mış, ona birçok mes’eleyi suâl ederlerken gördüm. So-rulara çabucak cevâb veriyordu218. Bu durum beni hiç şaşırtmadı.”
(219) İmâm-ı Saymerî [967-1045]219, Abdullâh ibn Ömer radıyallâhu anhümâdan rivâyet etti ki: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh ile A‘meş’in yanındaydık. Bir-çok soru sordular. A‘meş, İmâm’a “Sen ne dersin?” diye sordu. İmâm hepsine cevâb verince A‘meş: “Bu cevâblar neredendir?” diye sordu. İmâm: Sen bize Ebû Sâlih’ten, o Ebû Hüreyre radıyallâhu anhden o Ebû Vâil’den o Abdullâh’tan o Ebû Iyâs’tan, o Ebû Mes‘ûd el-Ensârî’den, onun da Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden rivâyet ettiğine göre Hazreti Peygamber sal-la’llâhu aleyhi ve selem buyurdular ki: “men delle ‘alâ hayrin ke enne le-hû ecrun cemeluhu, İyiliğe delâlet eden kimse, iyiliği işleyen gibi ecir alır.” Ve yine sen Ebû Sâlih’den haber verdin. Ebû Sâlih, Ebû Hüreyre radıyallâhu anhden Ebû Hüreyre radıyallâhu anh de Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden şöyle haber veriyor: “kâle lehû reculün yâ resûlallâh küntü aslî fî-dârî fe-dehale aleyye reculün fe-a‘cebenî zâlike fe-kâle ‘aleyhi’s selâm le-ke ecrâni ecru’s sirri ve ecru’l ‘aleniyyeti220 yani Bir kişi dedi ki: Yâ Resûlallâh sal-la’llâhu aleyhi ve sellem! Evimde namaz kılıyordum. Bir kişi geldi, içeri girdi. Beni namaz kılarken görmesi bana çok hoş geldi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber aleyhi’s salâtu ve’s selâm buyurdular ki: Senin için iki ecir var. Birisi gizli ecir, birisi alenî ecir.” Yine sen bize Şakik ibn Seleme’den rivâyet ettin. Şakik de Huzeyfe radıyallâhu anhden, Huzeyfe radıyallâhu anh de Hazreti Peygamber aleyhi’s salâtu ve’s selâmdan rivâyet etti. Hazret-i Peygamber aleyhi’s salâtu ve’s selâm buyurur ki: “İnne’l münâfıkîne el-yevmu eşeddü minhüm ‘alâ ahdihî aleyhi’s selâm li-ennehüm kânû yuhfûnehû ve’l-âne yel‘anehû yani Muhakkak ki münâfıkların Pey-gamber aleyhi’s salâtü ve’s selâm Efendimiz üzerine olan ahidleri yönünden bugün hâlleri çok çetindir. Çün-kü bugün, gizledikleri niyetleri açığa çıkar.” Yine sen bize Hakem’den haber verdin. Hakem Ebû Mücelliz’den Ebû Mücelliz, Huzeyfe radıyallâhu anhden, Huzeyfe radıyallâhu anh de Hazret-i Peygam-ber aleyhi’s salâtu ve’s selâmdan rivâyet ettiğine göre Hazret-i Peygamber aleyhi’s salâtu ve’s selâm: “lâ-ehaden isbir ‘ala ezâ yesme‘u-hû mina’llâhi te‘âlâ yüşrikü bi-hî ve yec‘alü lehû’l veled sümme yü‘âfihim ve yedfe‘u anhüm ve yerzüku-hüm yani Allâhü Te‘âlâ’dan başka hiçbir kimse ezâya incitmeye sabre-demez. Hâlbuki onlar Allâhü Te‘âlâ’nın şerîki vardır oğlu vardır dedikleri halde Allâhü Te‘âlâ onlara sıhhat verir rızk verir onlara isâbet edecek türlü belâları üzer-lerinden def’ eder” diye buyuruyor. Yine sen bize Ebû Sâlih’den haber verdin. Ebû Sâlih, Ebû Hüreyre radıyallâhu anhden, Ebû Hüreyre radıyallâhu anh de Hazreti Peygamber aleyhi’s salâtu ve’s selâmdan rivâyet ediyor. Hazret-i Peygamber aleyhi’s salâtu ve’s selâm: “mâ min abdin illâ lehû şîtun fî’s semâi vesiyyetün fî’l ardi fe-izâ kâne fî’s semâi hasenen veda‘a lehu’l kabûlü fî’l ardi ve in-kâne seyyien fî’s semâi veda‘a lehû ke-zâlike fî’l-ardi221 yani Semâda ve arzda şöhreti olmayan hiçbir kul yoktur. Eğer o kulun semâdaki şöhreti iyi ise yeryüzünde de halk arasında o kul makbûl bir kimsedir. Eğer o kulun semâdaki şöhreti iyi değilse yeryüzünde de halk arasında o kimse merduddur, makbûl değildir” diye buyuruyorlar.
(219) Ve dahi sen bize İbn Zübeyr’den haber verdin. İbn Zübeyr, Câbir radıyallâhu anhden haber veriyor ki: Birgün Hazreti Peygamber aleyhi’s salâtu ve’s selâma açlıktan şikâyet ettik. Hazret-i Peygamber aleyhi’s salâtu ve’s selâm buyurdular ki: “le‘alleküm te’külûne müteferrikûne ictemi‘û yübârik leküm yani Herhalde siz ayrı ayrı yemek yiyorsunuz, bir araya gelerek yeyin Allâhü Te‘âlâ size bereket ihsân eylesin.”
(219) Ve dahi sen bize Yezîd Rakaşî’den Yezîd-i Rakaşî, Enes radıyallâhu anhden Enes radıyallâhu anh, Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden rivâyet edi-yor ki: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem: “kâda’l-hasede yağlibu’l-kadera ve kâda’l-fakra en yekûne küf-ran ve enne’r-racule yezhebu zenben fe-yuharrimu nasîbehu mine’r-rizki yani Az kalsın hased kaderin yerini; fakirlik de küfrün yerini alacaktı. Ve bir kimse günah işlerse rızıktan nasîbini alamaz” buyurmuşlardır. Bundan sonra A‘meş: “Yetişir, benim sana yüz günde rivâyet ettiğim hadîs-i şerîfleri sen bana bir saatte rivâyet ettin. Senin bu hadîs-i şerîflerle amel edeceğin aklımdan geçmezdi” ve: “Ey fakihler, sizler tabibsiniz, biz ise sayyâdız (avcılarız)” dedi ve ekledi: “Ey Ebû Hanîfe, sen ikisini de kendinde topladın.”
(220) İmâm-ı Merğinânî [v.1203]’nin rivâyetine göre: Bir kimse İmâm-ı A‘zam’ın huzûruna geldi: “Cünüp olduktan sonra boy abdesti almayacağım diye yemîn ettim” dedi. İmâm, o adamın elinden tuttu bir köprü üzerinden geçerken onu suya attı. Bir kere batıp çıktı. İmâm: “Cünüplükten kurtuldun, temizlendin. Yemînin bozulmuş oldu; çünkü yemînin kendi kendine yıkan-mamaktı, öyle olmadı” dedi.
(220) Hazret-i İmâm’a: “Bir kişi, bir gün cenâbetken yıkanmamağa yemîn etti ve bu yemînden sonra yine bu gün namazı terk etmeyeceğine yemîn etti ve ayrıca zev-cesiyle cimâ etmemeğe yemîn etti” diye soruldu. İmâm da cevâben: “İkindi namazını kılsın. Ondan sonra zev-cesiyle cimâ etsin. Ve güneşin batışına dek gusl etmeği ertelesin. Güneşin batışından sonra gusletsin. Ve akşam namazını kılsın. Yemînini bozmuş olmaz; çünkü o yemîn ettiği gün yıkanmadı. Namazı da cimâ etmeği de terk etmedi” dedi.
(221) Hazret-i İmâm’a: Bir kadın merdivene çıktı, kocası: “Merdivene çıkarsan boş ol, yere inersen de boş ol” dedi diye soruldu. İmâm cevâben: “Kadın merdive-nin üzerindeyken merdiveni aşağıya koyun veya kadını kaldırıp yere koyun. Kendi kendisine inmiş olmaz, do-layısıyla yemînini bozmaz” dedi.
(221) Hazret-i İmâm’a: “Bir kimse hanımına bu el-biseyi giyersen ve bu elbiseyle seninle cimâ etmezsem benden boş ol dedi” diye sordular. Kûfe ulemâsı bu suâle cevâb veremediler, şaşırıp kaldılar. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh dedi ki: “O elbiseyi erkek giyip cimâ etsin. Yemînini bozmuş olmaz.”
(221) Hazret-i İmâm’a: “Bir kimse yumurta yeme-yeyim diye talâka yemîn etti. Sonra zevcesi, elbisesinin yeninde yumurta getirdi. Kocası bilmeden yenin içinde olanı yemezsem benden boş ol derse durum ne olur?” diye sordular. İmâm şöyle cevâb verdi: “O yumurtayı tavuğun altına koyup pilici çıktıktan sonra yesin, yemînini bozmuş olmaz.”
(221) Hazret-i İmâm’a: “Kûfe’de bir kadın sırtları birbirine yapışık biri ölmüş iki oğlan çocuk doğurdu” diye soruldu. Kûfeli ulemâya sorulduğunda, ikisi birlik-te gömülsün demişler. İmâm: “Ölmüş oğlan gömülsün. Hayatta olan toprağın dışında kalsın” dedi. İmâm’ın dediği gibi yaptılar. Bir süre geçtikten sonra ölenin de-risi düştü, canlı olan kaldı; ona halk, Ebû Hanîfe’nin kölesi diye ad koydular.
(221) Abdülazîz ibn Mübârek [736-797]’ten rivâyete göre: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh hacca giderken Medîne’de Muhammed ibn Alî ibn Hüseyin ibn Alî radıyallâhu anh ile mülâki oldu (görüştü). Muhammed (Bâkır) radıyallâhu anh İmâm’a: “Ceddim Hazret-i Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellemin hadîslerine kıyâs ile karşı çıkan sen misin?” diye sordu. İmâm: “ma‘âza’llâh ‘an zâlik, Bundan Allâhü Te‘âlâ’ya sığını-rım” dedi. Ve İmâm-ı A‘zam, Muhammed (Bâkır) radıyallâhu anhe: Sana hürmet ve izzet Ceddin aleyhi’s salâtü ve’s selâma hürmet ve izzet gibidir, dedi. Mu-hammed (Bâkır) radıyallâhu anh oturdu. İmâm da Mu-hammed (Bâkır) radıyallâhu anhin önüne oturdu. İmâm, Muhammed (Bâkır) radıyallâhu anhe: “Sana üç mes’eleden suâl soracağım, bana cevâb ver” dedi. Mu-hammed (Bâkır) radıyallâhu anh: “Buyur, sor” dedi. İmâm: “Erkek mi zayıftır yoksa kadın mı?” diye sordu. Muhammed (Bâkır) radıyallâhu anh: “Kadın zayıftır” dedi. İmâm: “Erkeğin hissesi kaçtır, kadının hissesi kaçtır?” diye sordu. Muhammed (Bâkır) radıyallâhu anh: “Kadının hissesi erkeğinkinin yarısıdır” diye cevâb verdi. İmâm: “Kıyas ile hükmetseydim kadına iki, er-keğe bir verirdim” dedi. İmâm ikinci suâlini sordu: “Namaz mı daha fazîletlidir, oruç mu?” Muhammed (Bâkır) radıyallâhu anh cevâb verdi: “Namaz daha fazîletlidir.” İmâm: “Kıyas ile hükmetseydim hayız gören kadın namazı kazâ edecek, orucu etmeyecek der-dim” dedi. İmâm üçüncü suâlini sordu: “Bevl mi daha necistir yoksa meni mi?” Muhammed (Bâkır) radıyallâhu anh cevâb verdi: “Bevl daha necistir.” Bu cevâba karşılık İmâm: “Eğer kıyas ile hükmetseydim menide gusl yoktur, bevlde vardır” derdim. Hâşâ ben hadîs-i şerîfe muhâlif bir şey söyleyemem. Belki hadîsin sınırlarını korurum dedi. Muhammed222 (Bâkır) radıyallâhu anh kalkıp İmâm’ı yüzünden öptü.
(222) Ebû Bekr Muhammed ibn Abdullâh’dan rivâyet edildiğine göre: Mevaliye adında bir cemaat Kûfe’ye geldi. İçlerinden birinin güzel bir zevcesi vardı. Kûfelilerden birisi kadını gördü ve ona vuruldu. Ve benim zevcemdir diye tutturdu, kadın da Kûfelinin zev-cesiyim diye bunu doğruladı. Kadının önceki kocası da asıl benim nikâhlımdır diye da‘vâ etti. Açık bir delil getirmekten âciz kaldı. Kıssayı İmâm’a arzettiler. İmâm-ı A‘zam, İbn Ebû Leylâ ve kalabalık bir cemaatle Mevâli’nin yanına gittiler ve emrettiler ki: Kadınlardan bir cemaat, bu kadının birinci kocasının evine gitsin. Kadınlar, birinci kocasının evine yaklaştılar; o evin köpekleri kadınlara saldırdı. O kadın eve yaklaşınca köpekler ona yaltaklanıp kuyruk salladılar. İmâm: “Gerçek ortaya çıktı. Kadın Kûfelinin değildir, bu evin sâhibinindir” dedi. Hâtun da hakka boyun eğip gerçeği itirâf eyledi.
(222) Buna benzer bir mes’ele de şudur: Ulemâmız şöyle rivâyet eder: “Bir erkek, başkasıyla evli bir kadınla halvet ettikleri (başbaşa kaldıkları) yerde, bir köpek gelse, köpek erkeğin ise erkeğin mihr ödemesi gerekir, eğer köğek kadının ise mihr gerekmez; çünkü köpek kadının olduğu için ihtimâldir ki erkeğin üzerine salıp halveti önleyebilir.”
(222) Alî ibn Melih şöyle der: Kûfe’ye vardım. Hâlid ibn Abdullâh el-Kasrî, İbn Ümeyye tarafından vâli tayin edilerek geldi. Cuma gününü kitâb okumakla geçirdi. İkindi namazı yaklaştığında biri ‘namaza, namaza’ diye seslendi. Hâlid “Kim seslendi?” dedi. “Nu‘man’dır.” diye cevâb verilince Hâlid yakalayın diye emretti. Bir rivâyette de şöyle denir: Hâlid, İmâm’a taş attı, sonra söz verip hapsedilmiş gibi Hâlid’in huzûruna getirdiler. Hâlid sordu: “Niçin çağırdın?” İmâm cevâb verdi: “Namaz bekletilmez. Nitekim Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ Furkân-ı azîm’inde: “adâ’ü’s-salâte ve’ttebe‘u’ş-şehevâti223 Namazı kılmadılar ve şehvetlerine uydular” buyuruyor. Allâhü Te‘âlâ’nın kitâbına uymağa sen daha lâyıksın.” Hâlid: “Allâh hakkı için muradın namaz mıydı?” dedi. İmâm: “Evet” dedi. Hâlid, İmâm’ı serbest bıraktı. Eğer şöyle bir soru sorulsa: İmâm’ın talebelerinden rivâyet edilir ki: “Bir kimse başka bir şahsa ilim ve makamda ondan üstün olsa bile o kimse için o şahsa namaz vakti geldi diye seslenme hakkı yoktur. Böyle olduğu halde, peki İmâm niçin seslendi?” Bunun cevâbı şudur: Her hangi bir namazın vaktinin geçmesine daha zaman varsa seslenmek câiz değildir. Fakat vakit dar ise ve bilhassa namazın kaçırılma ihtimâli sözkonusu ise seslenmek doğru olur. Hazret-i Resûl aleyhi’s salâtü ve’s selâm Arafat’tan inerlerken Üsâme radıyallâhu anhin ‘namaza’ dediğini ve Peygamber aleyhi’s salâtü ve’s selâmın ‘namaz senden önde’ dediğini ve Üsâme radıyallâhu anhin nidâsını münker görmediklerini bilmez misin?”
(223) Rivâyet edilir ki: Bir gün İbn Hübeyre [v.166] İmâm’ı çağırıp üzerinde Atâ ibn Abdullâh yazısı nak-şedilmiş bir taşı gösterdi. İbn Hübeyre: “Bu taş ile imzâ atmaktan nefret ediyorum; zîrâ kendi adım yazılı değil, adımın nakşedilmesi de mümkün değil, dedi.” İmâm: “Birinci /b/yi /m/ yap, ikinci /b/yi de /i/ yap ‘atâ min ‘indi’llâhi’ olsun” dedi. İbn Hübeyre, İmâm’ın hazır cevâblılığına şaşırdı ve: “Bize daha sık gel” dedi. İmâm: “Senin yanında ben ne yapayım? Beni yanına alırsan bir gün fitneye atarsın, kendinden uzaklaştırırsan üzersin. Benim istediğim senin yanında yok. Senden de korkacak bir şeyim yok.”
(223) Ebû’l-Kâsım ibn Alî şöyle der: Bir kimse İmâm’a gelip: “Bir adam öldü. Geriye ana baba bir kar-deş ve bir kayın bıraktı. Bütün mirası kayını aldı. Bu nasıl olur?” diye sordu. İmâm şöyle cevâb verdi: “Ölen kimse bir kadınla evlendi. Bu kimsenin oğlu da o kadı-nın annesini aldı. Bu oğlanın bir oğlu; yani adamın bir torunu, dolayısıyla karısının bir kardeşi oldu. Ondan sonra adamın oğlu öldü. Ondan sonra adamın kendisi de öldü. Bütün miras adamın torununa; yani zevcesinin kardeşine kalıp bu kişinin dedesinin kardeşi; yani esas adamın kardeşi böylece mirastan mahrum kalmış oldu.”
(224) Ubeyd ibn İshâk şöyle der: İmâm Ebû Yûsuf [731-798] ile zevcesi arasında bir tartışma vâki oldu. Ebû Yûsuf: “Eğer bu gece benimle konuşmazsan şöyle ol!” dedi. Sonra İmâm Ebû Yûsuf ne kadar hîleye baş-vurduysa da zevcesini konuşturamadı. Gece İmâm-ı A‘zam’ın huzûruna vardı. İmâm-ı A‘zam’a olan biteni anlatınca İmâm-ı A‘zam, İmâm Ebû Yûsuf’a kürk, ba-şörtüsü, güzel koku verdi ve: “Evine var, sanki kendi-siyle ilgilenmiyormuş gibi kürkü, başörtüsünü ve güzel kokuyu kendisine göster.” dedi. İmâm Ebû Yûsuf, İmâm’ın dediği gibi evine vardı. Zevcesi kürk, baş ör-tüsü ve güzel kokuyu görünce: “Bunlar nedir ve nerede idin?” dedi. İmâm Ebû Yûsuf rahatladı.
(224) Ebû Mu‘âz el-Belhî’den şöyle rivâyet edilir: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh “Kûfelilerin hepsi benim yetiştirmelerimdir” der idi. Ve İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh şöyle devâm eder: Kays ibn Şeybânî ed-Dahhak, Kûfe’ye girdiğinde erkeklerin hepsini öldürme emri verince ben Dahhak’ın yanına vardım. “Seninle konuşmağa geldim” dedim. Dahhak bana “Konuş bakalım” dediğinde sordum: “Bunca Müslümanın öldü-rülme sebebi nedir?” Dahhak “Mürtedlerdir” deyince: “Şimdiki dinleri önceki dinlerine muhâlif mi ki önceki dînlerinden dönerek mürted olsunlar. Bütün günahları bundan mı ibârettir?” dedim. Dahhak: “Bir daha söyle” dedi. Tekrar söylediğimde: “Biz yanlış yaptık” dedi ve kılıçlarını kınlarına koydular. Halk da katliâmdan kur-tuldu.
(224) İmâm Ebû Fadl el-Kirmânî şöyle der: Hâricîler Kûfe’ye girdikleri zaman her günah işleyeni kâfir ve bunları tekfir etmeyenlere de kâfirdir diyorlardı. Hâricîler, Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ı Kûfe halkının şey-hidir diye yakaladılar. Hazret-i İmâm’a “Küfürden töv-be et” dediler. İmâm da: “Her türlü küfürden tövbe ediyorum” dedi. Hâricîler: “Sizin küfrünüzden tövbe ediyorum demek istiyorsun” dediler. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhe yine tövbe etmesi için baskı yaptılar. İmâm da onlara: “Benim murâdımın bu olduğunu bili-yor musunuz, yoksa tahmîn mi ediyorsunuz?” diye sor-du. Hâricîler: “Tahmîn ediyoruz” diye cevâb verdiler. İmâm: “Zannın çoğu günahtır.224 Günah ise sizin na-zarınızda küfürdür. Öyleyse küfürden tövbe edin” dedi. Hâricîler: “Sen de küfründen tövbe et” dediler. İmâm yine: “Her türlü küfürden ben tövbe ediyorum” dedi. İmâm’a karşı gelen düşmanlar: İmâm iki kere küfürden tövbe etti dediler ve bu sözü hîle aracı yapıp gerçekten saptırarak halka yaydılar.
(224) Rivâyet edilir ki: Bir kimse, bir şahsı vasi ta‘yîn edip ona bir kese içinde bin dinar verdi ve: “Oğlum bülûğa erince senin de sevdiğin o şeyi oğluma ver” dedi. Oğlan bülûğa erince vasi oğlana keseyi verip bin dinarı vermedi. O oğlan İmâm’a varıp hâlini arzedince İmâm: “Vasiyi çağırın” dedi. Vasi geldiğinde İmâm ona: “Bin dinarı çocuğa ver. Oğlanın babası sana, senin de sevdiğin şeyi vermeni vasiyyet etmişti. Sen ise keseyi verip dinarı alıkoydun. İnsan, sevdiği şeyden başkasını yanına alıkoymaz.”
(224) Hazret-i İmâm’a sordular: “Bir kimsenin elinde içi su dolu bir tas var. O kimse suyu içmemeğe, dökmemeğe, suyu da tasıyla atmamağa ve başka kim-seye vermemeğe talâkı üzerine yemîn etti. İmâm cevâb verdi: “O suyu tastan bir bez ile alsınlar. Talâkı vâki olmaz.”
(225) Vekî şöyle der: Bir komşum vardı. Hadîsleri ezberlerdi. Her zaman İmâm’ı çekiştirir de onun güna-hını alırdı. Tesâdüfen bir gece zevcesiyle iddiâlaşıp ona: “Bu gece benden boşanmak istersen ve ben de sana boşanma izni vermezsem benden boş ol” dedi. Bunun üzerine zevcesi: “Senden boşanma istemezsem bütün kölelerim âzâd olsun” dedi. Ondan sonra ikisi de pişman olup Süfyân-ı Sevrî [v.778] ile İbn Ebû Leylâ [693-765]’ya başvurdular. Verilen cevâbı yeterli bul-mayıp ister istemez; yani gönüllü gönülsüz İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhe vardılar. Vak‘âyı İmâm’a arzedip suâllerini sordular. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh, adamın zevcesine: “Sen talâkı (boşanmayı) iste” dedi. Kadın boşanmayı isteyince İmâm, adama: Yani sen boşsun” dedi. Sonra, kadına: “Ne zaman kocan sana böyle der, o zaman sen şöyle cevâb ver: Ben boşanmayı istemiyorum” dedi. İmâm’ın dediği gibi yaptılar. İmâm: “Şimdi ikiniz de yemîninizden kurtuldunuz” dedi. Son-ra İmâm o kimseye: “İlmi getirip senin müşkillerini halleden kişinin günahını almaktan tövbe et” dedi. O kimse tövbe etti. Ondan sonra karı koca her namazın sonunda İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhe hayır duâ eder oldular.
(225) İmâm Ebû Ömer ve Osman ibn Muhammed rivâyet ederler ki: Bir kimse zevcesine: “Bana bir çöm-lek içinde yemek pişir. Bir galle225 kaya tuzu koy. Tuz yemekte görünürse benden boş ol” dedi. Bu mes’eleyi İmâm’a sordular: İmâm: “Çömleğe yumurta koysun. Ne kadar tuz atarsa atsın yumurtada tadı açığa çıkmaz.”
(225) Ve yine rivâyet edildiğine göre: Dehrîlerden (maddeci görüşlülerden) bir cemaat, İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhi öldürmek kasdıyla üzerine vardılar. İmâm: “Bir mes’eleden söz etmem için bana zaman verin, sonra isteğiniz ne ise onu yapın” dedi. Dehrîler “Söyle bakalım” dediler. İmâm dedi ki: “Malla yüklü gemi fırtınaya yakalansa ve kaptanı olmasa hiç kaptan-sız olmak mümkün ve kâbil midir? Ne dersiniz?” Dehrîler: “Mümkün müdür; bu hayâl bile edilemez” dediler. Bunun üzerine İmâm dedi ki: “Mâdem göklerin ve yerlerin sınırları ve derinlikleri birbirinden uzak, hâlleri ve işleri çeşit çeşit, işleri ve hareketleri çok de-ğişken başka başka olsun hem de bunları bir Yaratan (yapan) ve döndüren çeviren türlü türlü şekillere sokan birisi olmasın, akıl buna nasıl izin verir” dedi. İmâm’dan bunları duyunca hepsi tövbe edip kılıçlarını kınlarına koydular ve geri dönüp gittiler.
(225) Ve yine rivâyet edilir ki: İmâma uyduğu hâlde cemaatin de okumasını câiz gören bir cemaat İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin huzûruna gelip bu konuyu tartışmak istediler. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh: “Hepinizle tartışmak imkânsız. İçinizden birini seçin. Benimle o tartışsın” dedi. İçlerinden bir kişiyi seçtiler. O, hepsinden daha âlimdi. İmâm: “Bunu susturursam hepinizi susturmuş olur muyum?” diye sordu. “Olursun; zîrâ onun diyeceğiyle bizim diyeceğimiz birdir” dediler. İmâm-ı A‘zam: “İmâm’ın kıraatı, bizim kıraatımızdır. Fiili de fiilimizdir” dedi. Hiçbiri çıtını bile çıkaramadılar.
(226) Rivâyet edilir ki: Birinin zimmetinde bir kişinin bin akçesi olup yalnızca bir şâhidi var idi. Alacaklı, parasını istediğinde borçlu inkâr etti ve yemîn etmeye kalkıştı. Alacaklı hâlini İmâm’a anlatınca İmâm, da‘vâcının doğruluğunu ve da‘vâlının sahtekârlığını anlayınca şâhide dedi ki: “Sen, da‘vâcının da‘vâlıda bin akçesi olduğunu biliyor musun?” Şâhid: “Evet” dedi. Ve İmâm dedi ki: “Da‘vâcı, bin akçeyi burada bulunan dördüncü bir kişiye bağışlasa, alması için dördüncü kişiyi da‘vâlıya gönderse, o bin akçe, bu dördüncü kişi-nin olur mu?” Şâhid “Olur” dedi. İmâm mal sâhibine dönüp: “Şimdi borçlunun uhdesinde olan bin akçeyi bu üçüncü kişiye bağışla. Bağışlar bağışlamaz bin akçe üçüncü kişinin mülkiyetine geçer, senin ilişkin kalmaz. O bağışladığın üçüncü kişi, borçluyu mahkemeye verip parasını istesin. Senin önceki şâhidinle sen, şâhidlik yaparsın.” İmâm’ın dediği gibi yaptılar, hâkim önüne çıktılar. Hâkim hükmünü verdi ve hak, sâhibini buldu.
(226) Ve bazı fetvâ kitâblarında şöyle geçer: Bir zenginin, fakir bir kardeşi var idi. Fakir, zengin karde-şini öldürdü. Ve zenginin oğlunu yakalayıp babanı sen öldürdün diye da‘vâ etti. Ve yalancı şâhid bulup zengi-nin oğlunu da kardeşinin mirası kendisine dönsün diye öldürülmesini istedi. Zenginin oğlu hâlini İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhe anlatınca İmâm: “Güvenilecek bir kişi var mıdır?” dedi. (Zenginin oğlu) bir şahsı alıp İmâm’ın huzûruna götürdü. İmâm o şahsa dedi ki: “Ne zaman bunun amcası, babanı öldürdün diye da‘vâ ederse sen, onu ben öldürdüm de. Öldürülenin oğlu da seni doğrulasın.” İmâm’ın dediği gibi yaptılar. Hâkim hük-münü verdi: “Da‘vâ hakkı ve miras maktûlün oğlunun-dur.” Bu kişinin beyânıyla kurtuldu ve mîrasçı oldu.
(226) İmâm Hatîb-i Harizmî şöyle rivâyet etti: Bizans meliki, Halîfe’ye bol mal yolladı. Getiren elçiye dedi ki: “Bağdâd âlimlerine üç soru sor. Cevâb verirlerse onlara malı dağıt ve veremezlerse onlardan haraç topla.” Elçi, Bağdâd’a girip Bağdâd âlimlerine bu üç mes’eleyi sordu. Hiçbiri iknâ edici cevâb veremedi. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh o zaman daha çocuktu ve o mecliste bulunuyordu. Soruya cevâb vermek için babasından izin istedi, babası izin vermedi. İmâm ayağa kalkıp Halîfe’den izin isteyince Halîfe izin verdi. Soru soran Bizanslı elçi kürsüdeydi. İmâm, Bizanslı elçiye: “Soru soran sen misin?” dedi. Bizanslı “Evet” dedi. İmâm: “Aşağı in. Senin mekânın yer, benim mekânım kürsüdür” dedi. Bizanslı elçi kürsüden indi, İmâm kür-süye çıktı. İmâm Bizanslı’ya dedi ki: “Ne soracaksan sor” dedi. Bizanslı elçi sordu: “Allâh’tan mukaddem (önce) ne vardı?” İmâm cevâb verdi: “Sayı saymayı bilir misin?” Bizanslı “Bilirim” dedi. İmâm sordu: “Vahid (bir)den önce ne var?” Bizanslı cevâb verdi: “Hüve’l Evvelü226, Evvel olan vâhid (bir)dir yani önce bir vardır. Vahid (bir)den önce bir şey yoktur.” İmâm: “Mecâzî ve lâfzî olan vâhid (bir)den önce bir şey olmu-yorsa, gerçek Vâhid (Bir)den önce bir şeyin olması nasıl düşünülebilir?” Elçinin ikinci sorusu şu oldu: “Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ’nın yönü hangi tarafadır?” İmâm dedi ki: “Gece ışık yaktığında ışığın yönü ne tarafadır?” Bizanslı elçi: “Lâmba ışıktır. Alevinde dört yöne de aydınlığı eşittir” dedi. İmâm: “Sönecek olan geçici bir ışığın bile yön kavramı yoksa Bâki, Dâim ve Müfîd (faydalı) olan göklerin ve yerin Nûr’unun yönü nasıl olabilir?” Elçinin üçüncü suâli şu oldu: “Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ ne ile meşgûl olur?” İmâm: “Senin gibi bir mülhid (îmânsız) kürsüye çıkarsa onu kürsüden indirip benim gibi yerde olan bir muvahhidi kürsüye çıkarır. O, her gün yeni bir tecellîdedir227, yani her gün bir iştedir.” Bizanslı elçi malı bırakıp Bizans’a yol tuttu. Hikâyenin eksik olmadığı söylenemez, Bağdâd’ı ilk kuran Devanikî [v.775]’dir228 ve halîfelerden önce Bağdâd’a giren odur. O târihte [759] İmâm’ın yaşı altmıştı. Bizanslı’ya cevâb verdiğinde çocuk idi demek doğru olmaz. Bu hikâyenin doğruluğu kabûl edilirse yaşlı iken olması gerekir.
(227) İmam Ebû’l-Ferec Muhammed ibn Abdülmelik, Ebû’l-Kâsım Hamza ibn Ebû Tâhir ve el-Halebî, (Ebû) İbrâhîm ibn Ömer ibn Hammâd ibn İmâm’dan şöyle rivâyet eder: İmâm dedi ki: “Benden sonra deli olmadıkça benim künyemle kimse anılmaz.” İmâm’dan sonra birçoklarını Ebû Hanîfe ile anılmış gördük; ama gerçekten hepsi deli idiler.
İmâm-ı Gaznevî229 Muhammed ibn Şûcâ’dan rivâyet eyler ki Muhammed Alî ibn Âsım’dan duydum. Derdi ki: “Eğer İmâm’ın aklı yeryüzündeki bütün halkın aklıyla tartılsa İmâm’ın aklı yine ağır gelirdi.”
Alî ibn Muhammed ibnü’l Hasani’l Kürabisî el-Harezmî’den İmâm’a isnâd ile İmâm Ebû’l Hasan şöyle rivâyet eder: İmâm’a zor bir mes’ele sorulsa talebelerine derdi ki: Mes’elenin zorluğu günahlar sebebiyledir der ve bundan dolayı tevbe ve istiğfâr ederdi. Bazen de kalkıp namaz kılardı. O zor mes’ele kendilerine keşfo-lunurdu. Bunun üzerine derdi ki: Ümîd ederim ki tevbem kabûl olmuş olmalı. Bu haber Fudayl ibn Iyâz [v.802]’a ulaşınca Fudayl çok ağlayıp dedi ki bu İmâm’ın günahının azlığındandır. İmâm’dan başka hiç kimse mütenebbih (uyanan, aklını başına toplayan) olmaz.
İmâm Muhammed ibn Abdülmelik es-Seffar ve Hamza b. Ebû Tâhir, İbrâhîm ibn Ömer ibn Hammad ibn İmâm’dan şöyle rivâyet ederler: Hazret-i İmâm’ın çok muhteşem bir ferâseti vardı. Hattâ Dâvûd-ı Tâî [v.777]’ye sen ibâdet için halvete gireceksin dedi. Ve İmâm Ebû Yûsuf [731-798]’a ise sen dünyaya meyle-deceksin dedi. Ve talebelerinin her birine ne söylediyse aynen İmâm’ın dediği gibi oldu. İbn Semmâk bu husûsta şöyle der: Dünyâ, İmâm Ebû Yûsuf’u mağlûb ederim diye İmâm Ebû Yûsuf ile güreşti. İmâm Ebû Yûsuf, dünyâyı mağlûb etti.
(228) İmâm Nâfi ibn Nu‘aym ibn Makarran el-Medînî şöyle der: İmâm ile birlikte hacca giderken bir yerde konakladık. Bizimle birlikte olan bize ve bütün hacılara hizmet edip ihtiyaçlarımızı karşılayan bir kişi daha vardı. İmâm yol arkadaşlarına dedi ki: “Bu adam cimridir” İmâm’ın bu sözü hac yolcularına garib geldi ve hiç böyle şey olur mu diye şaşırdılar. Çünkü onlar bu kişiden çok yardım ve ihsân görüyorlardı. Hac yol-culuğu bitip herkes birbirinden ayrılacağı vakit hizmet eden o kişi onlara: “Acele etmeyin” dedi ve yolcular durduğunda bir terâzi getirdi. Ve dedi ki: “Size ne giy-dirdim ve ne yedirdimse bana geri verin.” Yolcular da aldıklarını geri verip İmâm’a: “Bu adamın cimri ve pinti olduğunu nereden anladın?” diye sordular. İmâm cevâb verdi: “Boynunda cimrilik alâmeti vardır, ondan bildim.” Nâfi, İmâm’ın zekâsına şaşardı.
(228) Bişr ibn Ezher şöyle der: Mal sâhibi bir kimse, bir tüccara çokça mal emânet etti. Ondan sonra emâneti istediğinde tüccar inkâr etti. Delili olmadığı için mal sahibi olan bir kimse şaşırıp İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhe hâlini hikâye etti. İmâm: “Şimdi işine git, birkaç gün sonra yine gel” dedi. İmâm o tüccara adam gönde-rip onu getirtti ve dedi ki: “Sultan, hazîneyi emânet etmek için güvenilir bir kimse istedi. Karârını ver ki, ben de Sultan’a beytülmâli (hazîneyi) sana emânet etmesini söyleyeyim.” Tüccar gittikten sonra mal sâhibini çağırıp durumu anlattı: “Tüccara git, emânetini iste ve istediğin sırada ben Ebû Hanîfe’ye mensubum ve onun has adamlarından biriyim de.” Mal sâhibi İmâm’ın dediği gibi yaptı, tüccardan emânetini istedi. Tüccar malını geri verdi. Ondan sonra inkârcı tüccara İmâm’a gidip gelmeğe başladığında İmâm: “Biz isteğimize ulaştık. Artık seninle görüşmemize gerek kalmadı” dedi.
(229) İmâm Ebû Abdullâh ibn Ahmed el-Harizmî, Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’ten şöyle rivâyet eder: “İmâm-ı A‘zam’ı Mekke-i Mükerreme yolunda gördüm. Deve etini pişirmişler. Sirke koymağa bir kap bulamadılar. İmâm yeri eşeleyip üzerine sofra döşetti. Ondan sonra sirkeyi döküp yediler.”
(229) İmâm Ebû Yûsuf [731-798] şöyle der: Bir kimse İmâm’a gelip: “Evime bir şey gömdüm. Çıkarmak istediğimde gömdüğüm yeri unuttum” dedi. İmâm orada bulunanlara: “Kalkın, hep birlikte o kimsenin evine gidelim” dedi. İmâm ve yanındakilerle eve gittik. İmâm orada bulunanlara: “Siz de bir şey gömmek iste-seydiniz bu evin neresine gömerdiniz?” diye sordu. Beş ayrı yer gösterdiler. Bunların üçü kazıldı, ev sâhibinin gömdüğü bulundu.
(229) Hasan bin Ziyâd el-Lü’lü’î230 şöyle der: Bir kimse, malının bir kısmını kendi evine gömdü. İstedi-ğinde gömdüğü yeri bulamadı. Şaşkın şaşkın İmâm’a gelip hâlini arzedince İmâm: “Git, bu gece sabaha dek namaz kıl. Gömdüğün yer aklına gelir” dedi. Evine gidip daha gecenin dörtte birini bile namaz kılarak ge-çirmediği hâlde gömdüğü yeri hatırladı ve namaz kıl-mağı bıraktı. Sabah İmâm’la görüşüp gömdüğü yeri bulduğunu söyledi. İmâm: “Bütün gece niçin Allâhü Te‘âlâ’ya şükür için namaz kılmadın?” dedi. İmâm’a bunu nereden anladın diye sordu. İmâm cevâb verdi: Allâhü Te‘âlâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur: “ve mâ ensânîhü illâ’ş-şeytânü231 yani Onu şeytandan başkası unutturmadı.” O kimse geceyi sabaha dek namaz ile geçirmesi gerekirdi. Şeytan gömülen yeri aklına getirmesiyle buna mâni oldu.

(229) İmâm-ı Merğinânî [v.1203] şöyle der: Kûfe’de cimri biri vardı. Bir sahrâya çokça mal gömdükten sonra istediğinde malı gömdüğü yerde bulamadı ve çalın-dığını anladı; ama hırsızı bulamadığı için yemekten içmekten kesildi. Bu haber İmâm-ı A‘zam’a ulaşınca, İmâm: “Bana o yeri gösterin” dedi. İmâm, o yere vardı-ğında domalan mantarı çıkaran birkaç kişiyle karşılaştı. Onlara: “Sizden sonra burada kim kalıyor?” diye sordu. Onlar: “Zûzar diye bir genç kalıyor” dediler. İmâm Zûzar’ın yanına gidip: “O gece çaldığın malı sâhibine ver. Ne kadar mal istersen, biz, sâhibinden sana isteye-lim. Ve senin çaldığını gören, aleyhinde şâhidlik eder, rezil olmadan hemen teslîm et” dedi. Zûzar çaldığı ma-lın hepsini cimriye teslim etti. İmâm’ın burada ‘gören aleyhinde şâhidlik eder’ sözüyle anlatmak istediği Hakk Celle ve A‘lâ idi.
(230) Ve yine şöyle rivâyet olunur: İmâm’a sordular: “Medîne ulemâsını nasıl görüyorsun?” İmâm: “Bunlar-dan biri kurtulacak ıslah olacaksa o ıslah olacak olan mavi gözlü ve sarışın kimsedir” dedi. İmâm’ın bundan murâdı İmâm Mâlik [710-795]232 idi. İmâm Mâlik’in nasıl olduğu herkesçe bilinir. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh, mes’eleler ile ilgili hüküm vermede İmâm Mâlik’ten önde geldiği herkesçe bilinir. Dârekutnî [v.995] şöyle rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam’a Mısır ulemâsını sordular. İmâm: “Mısır ulemasından bir kimse kurtulacak ıslah olacaksa o Ebû Sa‘îd el-Ezdî olur” dedi. İmâm’ın bundan murâdı, hadîste ve şecere ilminde mâhir olan Mısır imâmı olan Abdülğanî Hâfız idi.
(230) Mu‘âz ibn Hassan es-Semerkandî şöyle der: İmâm derdi ki: “Ne zaman bir kişiyi iyi ezberler görür-seniz, yani çabuk ezberlerse o kimsenin ahmaklığına kanaat getirin. Ve dahi uzun sakallı olanın da ahmaklı-ğına hükmedin; ama hangi akıllıyı boyu uzun görürseniz aklına inanın; çünkü akıllı olup da boyu uzun olan çok az bulunur.”
(231) Muhammed ibn İbrâhîm el-Fakih şöyle der: İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh otururken yanından bir kişi geçip gitti. İmâm dedi ki: “Bu diyârın yabancısıdır, cebinde tatlı vardır ve muallimdir.” Biz o kişiye bunu sorunca, o şöyle cevâb verdi: “Ben buranın yabancısı-yım ve cebimde kuru üzüm var ve muallimim.” Tekrâr İmâm’a şöyle sorduk: “Sen bu kişinin yabancı olduğu-nu, cebinde tatlı olduğunu ve muallim olduğunu nere-den bildin?” İmâm şöyle cevâb verdi: “Sağına soluna dikkatle bakmasından yabancı olduğunu bildim; çocuk-lara bakıyor olmasından muallim olduğunu ve cebine sinek girip çıkmasıdan da cebinde tatlı bir şey olduğunu bildim.”
(231) Sadru’l-Huffâz Ebû’1-Alâî el-Hemedânî233, Ebû Kâsım Yûsuf ibn Alî el-Hüzelî es-Sükkerî’den şöyle rivâyet eder: İmâm Ebû Yûsuf [731-798] hasta oldu. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhe irtihâl ettiğini haber verdiler. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh de o daha irtihâl etmez diye cevâb verdi. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhe sordular: “Daha yaşayacağını nereden anladın?” İmâm da dedi ki: “Çünkü ilme hizmet etmiş-tir. Meyvesini yemeden irtihâl etmez. İmâm’ın dediği gibi oldu. Hattâ irtihâl ettiği günde binmeye hazır, yedi yüz süslü binek devesi vardı.”
(231) İmâm Ebû’l-Kâsım ibn Alî er-Râzî şöyle der: İmâm-ı A‘zam Hicaz yolunda susayıp bir Arap’tan bir kırba su satın almak istedi. Arap: “Beş akçeye satarım, bir kuruş aşağıya inmem” deyince İmâm beş akçe verip suyu satın aldı. Ve Araba dedi ki: “Bulamaç ile aran nasıl, ister misin?” Arap: “İsterim” deyince İmâm, bu-lamacı Arab’ın önüne koydu, Arap çok yedi ve susadı, İmâm da bir bardak suyu beş akçe vermedikçe satmadı.