İmam-ı Azam (r.a.)’ın Menkîbeleri 2

Beşinci Bölüm

İmâm-ı A‘zam kuddise sırruhu’l azîzin Halîfeler, Emirler ve Âlimler ile Olan Münâsebetlerindeki Örnek Ahlâkı
(283) İmâm-ı Sem‘ânî, Behlül ibn Ubeyd Kindî’den şöyle rivâyet eder: “İmâm-ı A‘zam der ki: “Bir konuda soru sormak için Şa‘bî’nin huzûruna gittim, gördüm ki Şa‘bî’nin önünde satranç ve nebiz1 vardı, kızıl bir kaf-tan giymişti.” (283) Saymerî [962-1045]: “İmâm’dan “Bir hıristiyan erkek bir hıristiyan kadınla evlendikten sonra hıristiyan kadın Müslüman oldu. Ne yapılması gerekir?” diye sordum. İmâm: “Hakem ve Hammâd’ın bu konudaki görüşleri nelerdir?” dedi. “Bilmem” dedim. İmâm: “Hıristiyan erkek de İslâm’a da‘vet edilir. Kabûl etmezse evlenirken verilen nikâh mehrinin yarısını vermesi gerekir; ama hıristiyan erkek önce Müslüman olsa hıristiyan kadın İslâm’a da‘vet edilir. Müslüman olursa ne âlâ ve kesinlikle nikâh mehri vermek gerek-mez, dedi” der. (283) Abdurrahim ibn Muhammed ibn Ahmed İsfahânî, Alî ibn Meshel’den şöyle rivâyet eder: “A‘meş hacca giderken Kûfe’nin âlimleri onu uğurlamaya gittiler. Ben de içlerinde idim. A‘meş’i hüzünlü gördüm. Halka: “Alî, sizinle mi?” dedi. Ben: “Evet” dedim. Bana: “Kûfe’ye dön ve Ebû Hanîfe’ye söyle: “Benim için haccın menâsıkini (nasıl yapılacağını) ya-zıversin” dedi. İmâm’a geldim, menâsıki haccı yazınca alıp A‘meş’e götürüp verdim.

(284) Ebû Muâviye ed-Darîr şöyle der: “Şeyhlerimiz (ulemânın büyükleri) İmâm’dan hem korkar hem de ona saygı duyarlardı. Ne zaman fetvâları İmâm’ın fetvâsına uygun olursa çok sevinirlerdi. İşte bu şeyhlerden biri de A‘meş idi.”(284) Cerir şöyle der: “A‘meş’ten şöyle duydum: “Ne zaman bana bir sora sorulsa İmâm-ı A‘zam’ın hal-kasına katılın derdim; zîrâ ne tür bir mes’ele vukû bu-lursa bulsun onlar çözer derdim” derdi.(284) Yine Cerir şöyle der: “Bir kadın, A‘meş’e gelip bir mes’ele sordu. A‘meş “Ya‘kûb nerededir?” dedi. İmâm Ebû Yûsuf gelip o kadının sorusuna cevâb verdi. A‘meş, Ebû Yûsuf’a: “Size mes’eleyi Nu‘man mı öğre-tirdi?” dedi. İmâm Ebû Yûsuf, “Evet” dedi. A‘meş: “Size öğrettiği ne kadar güzeldir” dedi.”(285) Ebû Kâsım es-Sakafî şöyle der: “Ebû Hanîfe’yi gördüm. Muhârib ibn Disâr’ın tabutu götürülürken tabutun sağ tarafından tuttu.”(285) Talak ibn Ginâm, Hazret-i İmâm’ın şöyle de-diğini bildirir: “Bir gün Şa‘bî2’nin yanına gidip pek çok mes’elede soru sorduğumda gönlüme hoş gelmeyen cevâblar verdi. Ben de kendisine devâm etmeyi kestim; ama sonra pişman oldum.” Kendisinden yine şöyle rivâyet edilir: İlim ve yaşta kendime denk olan bir iki kimseden de ders dinledim.(285) Yahyâ ibn Âdem3, Hazret-i İmâm’dan şöyle rivâyet eder: “Şa‘bî, insanların en âlimlerinden idi. Ez-bere çok şiir bilir, rivâyeti çoktu ve selefin târihini de çok iyi ezberlemişti.”

(285) Abdullâh ibn Utbe: “Şa‘bî’den şöyle duydum der: “Mescidlere hep devâm ettik; zîrâ mescidler pey-gamberlerin meclisleridir.”
(285) İshâk ibn Dinar, İmâm-ı A‘zam’dan şöyle rivâyet eder: Şa‘bî’nin şöyle dediğini duyardı: “Hevâya niçin hevâ derler; zîrâ sâhibini ateşe atar.”
(286) Saymerî şöyle der: “A‘meş hasta olduğunda İmâm, ziyaretine varınca A‘meş, İmâm’a: “Halkın bana gelmesi bana çok sıkıntı verirdi; ama senin gelişin her-kesten daha ağır gelir” dedi. İmâm: “Konuşmalarında ilim olmasaydı beni aslâ göremezdin. Ayrıca sende benim hoş karşılamadığım birkaç huy vardır. Birisi, ikinci fecirde sahur yersin ve “Fecir benim için ikinci fecirdir” dersin. Yine cünüplüğü ancak meni boşalması, uykuda ihtilâmdan ibâret görürsün duhülden cimâdan görmezsin. Sende hadîs olmasaydı seninle aslâ konuş-mazdım. Ondan sonra A‘meş hava aydınlanmadan önce (ikinci fecirde) uyanır sahur yapar ve her cinsî birleş-mede bulunduktan sonra gusl eder oldu. Ve yine “Na-maz ve oruçta hiç ihtilâf olur mu?” dedi. “Aslâ bu iki-sinden imtihâna tâbi tutulmadım” diye yemîn etti.
(287) Gaznevî, Şerîk ibn Abdullâh’dan şöyle rivâyet eder: “A‘meş’in ölüm hastalığında İmâm-ı A‘zam, İbn Ebû Leylâ ve İbn Şübrüme yanına gittiler. Hazret-i İmâm hepsinin büyüğü idi. İmâm konuşmağa başlayıp A‘meş’e: “Allâhü Te‘âlâ’dan ölmeden önce kork. Sen, Hazret-i Alî kerremallâhu vechehu hakkında hadîsler rivâyet eylemesen senin için daha iyi ve hayırlıydı” dedi. A‘meş: “Benim gibi bir kişiye bunun için mi sal-dırıyorlar?” dedi. “Ebû Mütevekkil Nâci, Ebû Sa‘îd el-Hudrî radıyallâhu anhden, Ebû Sa‘îd radıyallâhu anh Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden bana şöyle haber verdi: “izâ kâne yevme’l-kıyâmeti yekûlu’llâhü te‘âlâ lî ve li-‘alî ibn ebî tâlib idhâle’l-cennete men ehabbekümâ ve edhale’n-nâra min ebğazekümâ ve zâlike kavlü te‘âlâ elkiyâ fi cehenneme külle keffârin ‘anîd4 yani Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ bana ve Alî ibn Ebî Tâlib’e “Kıyâmet günü geldiği zaman size muhab-bet besleyeni cennete koyun ve size kin duyanı cehen-neme koyun” diye emretti.” Âyetin anlamı budur de-yince İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh yanında olanlara: “Kalkın gidelim. Korkarım ki bundan daha kötü ve haksız sözler söyleyecek ve yemîn edecek” dedi. Üste-lik irtihâl ettiğinde bile kapısına varmadık.”

(287) Şeyh Necmü’l Mille ve’d Dîn el-Kebîr şöyle rivâyet eder: “Râfızîler Hazret-i Alî kerremallâhu vechehunun fazîletine dâir bin mevzû hadîs ortaya at-ması için Câhiz [773-869]’e çok mal ve mülk verdiler. Râfızîler de Kur’ân da te’vili olmayan birçok mevzû hadîs ortaya attılar ki bunlar ne akla ne de rivâyete uy-gundur.
(289) Ebû’l A‘lâ el-Hâfız şöyle der: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam, A‘meş’e “Sana yük olmasaydı seni daha çok ziyâret ederdik” dedi. A‘meş, İmâm’a: “Senin beni zi-yaret etmen şöyle dursun senin evimde bulunman bana sıkıntı verir” dedi. İmâm, A‘meş’ten bu sözü işitince kalkıp gitti. Aslâ bir söz söylemedi. İmâm’a bu durum-dan soru sordular. İmâm: “Ömründe ne oruç tutmuştur ne namaz kılmıştır ben onun hakkında ne söyleyeyim” dedi.
(289) İmâm’ın medreseden arkadaşı Yesâr ibn Kayrat şöyle der: “İmâm-ı A‘zam ve Süfyân-ı Sevrî [v.778] hacca giderken ben de kendileri ile birlikteydim. Ne zaman bir şehirde ya da bir evde konaklasalar halk, Irak’ın fakihleri diye ikisinin çevresinde toplanırlardı. Sevrî, İmâm’ı öne geçirir, İmâm önde ve Sevrî arkasından giderdi. Ne zaman İmâm’ın huzûrundayken bir mes’ele sorsalar Sevrî susardı. Hazret-i İmâm cevâb verirdi. Ondan sonra Sevrî konuşurdu. Bir gün İmâm’dan nebizin mâhiyeti ve hükmünden soruldu. Süfyân nebize ruhsât vermek üzereyken İmâm: “Biz buna şehirde ruhsât verirsek geçerli bir hüküm olmaz” dedi.
(290) Ebû Zâyide derdi ki: Süfyân’ın huzûruna git-tim. Başı ucunda bir kitâb gördüm ona bakardı. Kendi-sinin izniyle ben de o kitâbı alıp baktım. İmâm-ı A‘zam’ın Kitâbu’r-Rehn’i olduğunu gördüm. Ben: “İmâm’ın kitâbına mı bakıyorsun?” dedim. “Keşke bütün kitâbları yanımda olsaydı; zîrâ Hazret-i İmâm ilmi açıkladı ve ilimde zirveye ulaştı; fakat biz ona karşı insaflı davranmıyoruz”dedi.

(291) Ebû Âsım en-Nebil şöyle der: “İmâm-ı A‘zam ile Süfyân arasındaki düşmanlığın sebebi şuydu: Süfyân, İmâm-ı A‘zam’a bir mes’elede muhâlefet eyle-di. İmâm-ı A‘zam: “Bu çocuk ne diyor?” dedi. Süfyân’a bu haber ulaşınca düşmanlığa yol açtı.”
(292) İmâm-ı Sem‘ânî, San‘ânî Muhammed ibn Münteşir’den şöyle rivâyet eder: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam ile Süfyân’a devâmlı gider gelirdim. Ne zaman Süfyân’ın meclisinden çıkıp İmâm-ı A‘zam’a gelsem bana: “Nereden geliyorsun?” diye sorardı. “Süfyân’dan geliyorum” derdim. İmâm: “Öyle bir kimsenin yanından geliyorsun ki Alkame ve Esved yaşasalardı onlar da onun meclisine varırlardı” derdi. Ne zaman İmâm’ın meclisinden Süfyân’a gitsem bana: “Nereden geliyor-sun?” diye sorardı. “İmâm-ı A‘zam’ın meclisinden ge-liyorum” derdim. Süfyân: “Yeryüzü ehlinin en fakihin-den geliyorsun” derdi.
(292) İmâm-ı Hârisî’nin rivâyetine göre Sem‘ânî şöyle der: “Süfyân, benim İmâm’ın meclisine devâm ettiğimi bilirdi. İmâm’ın meclisinden Süfyân’a gitti-ğimde: “Bugün mes’elelerden hangisi vukû buldu?” diye sorardı. Ben vâki olanları anlattığımda: “İşte ilim budur” derdi. Bir gün Süfyân’a varıp İmâm’ın mecli-sinde vukû bulan mes’elelerden bir kısmını hikâye edince çok hayret etti ve dedi ki: “Hayır yolunu ve ilim yolunu bu (Ebû Hanîfe) fethetti.”
(292) Seyyid Huffâz Ebû Mansûr ibn Ebû Gânim ed-Deylemî, Vâkıdî’den şöyle rivâyet eder: “Süfyân, İmâm’ın kitâblarını isteyip alır götürür ve onları okur-du.”
(293) Fadl ibn Dükeyn şöyle der: “İmâm-ı Züfer [v.775]’in meclisindeydim. Bir kimse gelip: “Süfyân’ın ekallü mâ beyne’d-dem‘eyn yani İki hayız arası en az on beş gündür dediğini duydum” dedi. İmâm-ı Züfer [v.775]: “Bu, Süfyân’ın kavli değildir, bu mutlaka İmâm-ı A‘zam’ın kavlidir” dedi.
(293) Ebû Vehb şöyle der: “Sehl ibn Müzâhim’den: “Süfyân mı daha fakihtir yoksa İmâm-ı A‘zam mı?” diye sordum. “İmâm daha fakihtir” dedi. Ondan sonra “İmâm Ebû Yûsuf mu daha fakihtir yoksa Süfyân mı?” dedim. “Ebû Yûsuf daha fakihtir” dedi. “İmâm-ı Mu-hammed mi daha fakihtir Süfyân mı?” dedim. Bana “Artık soru sormağı bırak İmâm-ı Muhammed fıkıh ilmini fethetmiştir” dedi.

(293) Ebû Âsım’dan “Süfyân mı daha fakihtir yoksa İmâm-ı Muhammed mi?” diye sordum. “Süfyân hadîste daha âlimdi. İmâm-ı Muhammed [749-805] için fıkıh ilmi fethedilmişti. İmâm-ı Muhammed’den zuhûr eden (ortya çıkan) ilim, Süfyân’dan zuhûr etmemiştir” dedi.
(293) Vekî ibn Cerrâh şöyle der: “İmâm Ebû Yûsuf [731-798] ile rehin mes’elesinde münâkaşa ettik. İmâm Ebû Yûsuf: “Süfyân’ı hakem kabûl edelim” diye yanına varınca Süfyân’ı İmâm-ı A‘zam’ın kitâbını okurken gördüm.”
(293) Ebû Vehb: “Süfyân, hiçbir zaman İmâm-ı A‘zam’a denk değildi” der.
(293) Muhammed ibn Muhammed el-Belhî şöyle der: “Şeddâd ibn Hâkim’den İmâm-ı A‘zam ile Süfyân’ı sordular. “Cennete girmede denk olursa bizim yanımızda Ebû Hanîfe, Süfyân’dan daha büyüktür; zîrâ ahlâk için ilim ortaya koydu” dedi.
(293) Abdurrahman ibn Mervezî’den şöyle rivâyet olunur: “Süfyân, İmâm-ı A‘zam’a devâm ederdi. Sebebsiz yere aralarında bir soğukluk vukû bulunca Süfyan İmâm’a devâmı terk etti. Ondan sonra yine İmâm’ın meclisine devâm etmeğe karar verip yüzüne bir örtü örterek İmâm’ın meclisine geldi. İmâm’dan bir mes’ele sordular. İmâm acele cevâb verince soruyu soran: “Ey İmâm, acele etme” dedi. İmâm: “Bu mes’eleyi, yüzünü örtmüş olan Süfyân’ı bildiğim gibi iyi bilirim” dedi. Ondan sonra halkın, bu yüzü örtülü kimsenin, Süfyân olduğunu ve İmâm’ın meclisinde bizzat bulunduğunu öğrensinler diye örtüyü tutup indir-di.”

(294) Hâmid ibn Âdem şöyle der: “Süfyân’ın mecli-sine İmâm-ı A‘zam’ın talebeleri gelip münâzara eder-lerdi. Süfyân, İmâm’ın talebelerinin sözlerini öğrenip yine onlara bunlarla cevâb verirdi. Bu haber Hazret-i İmâm-ı A‘zam’a ulaşınca İmâm: “Süfyân’a cevâbını öğretmeden bir mes’ele sorun” dedi. İmâm’ın talebeleri öyle yapınca Süfyân, cevâbında bazen isâbet edip bazen de hatâ edince bundan son derece üzüldü. Akşam na-mazından sonra mescidde oturup talebelerine ilim öğ-retmek Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın âdeti idi. Süfyân İmâm’ın meclisine katılmayıp peçeli olarak gelip bir köşede oturdu. Sonra İmâm, talebelerine ilim öğretirken içlerine karışıp mes’eleleri öğrenir ve ertesi gün İmâm’ın talebelerine cevâb verirdi. Süfyân’ın bu sözleri İmâm tarafından öğrenilince İmâm talebelerine: “Süfyân’a hiçbiriniz mes’ele aktardınız mı?” dedi. “Yok” dediler. Ondan sonra bir gün İmâm talebeleriyle yine münâzara ederken Süfyân, önceden yaptığı gibi yüzünde örtü ile tekrar meclise geldi. İmâm, bir hadîs rivâyet edip: “Bu örtülünün babası, Sa‘îd ibn Mesrûk bize haber verdi” dedi. Süfyân, İmâm’ın kendisini tanıdığını anlayınca kalkıp gitti. Bunu, Saymerî [962-1045] de bu şekilde rivâyet etmiştir.
(294) Mevlânâ İmâm-ı Necmüddîn en-Nesefî, Yûsuf ibn Hâlid es-Semenî’den şöyle rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam şöyle der: “Mansûr’un meclisine gittim. Îsâ’yı Mansûr’un yanında oturur gördüm.” Mansûr: “Ey Îsâ, Hazret-i İmâm-ı A‘zam helâl ve haramı ayırmada in-sanların en âlimidir” dedi. Sonra: “İlmi kimden aldın?” dedi. “Hazret-i Ömer, Hazret-i Alî, İbn Mes‘ûd ve İbn Abbâs radıyallâhu anhüm ecmaînden aldım” dedim. Mansûr: “İlim onlardadır” dedi.
(294) İmâm Gaznevî şöyle der: Îsâ, Mansûr’a dedi ki: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam bu asrın âlimlerinin en âlimidir. Hattâ Abbâsîler zamanında da İmâm’dan daha âlimi yoktu” dedi. Mansûr da: “Seninle aynı fikirdeyim” dedi.

(295) İmâm-ı Sem‘ânî, Yahyâ ibn Mansûr el-Kureyşî’den şöyle rivâyet eder: “Mansûr [754-775], sıdk ve ihsâna dâir bir kitâb yazılsın diye emredince İbn Ebû Leylâ [693-765] ve İbn Şübrüme [v.761] ve diğer fıkıh âlimleri istenilen kitâbı yazdılar. Bu kitâb, Mansûr tarafından beğenilmedi. Üstelik birçok yerinde hatâları görüldüğünde Mansûr’a dediler ki: “Bizim bildiğimiz âlimleri topladık ancak bu kadarına güç yetirebildik; ama Kûfe’de Nu‘man derler bir fıkıh âlimi vardır, iste-diğiniz kitâbı o hazırlayabilir.” İmâm’ı ulak ile acele getirdiler. Mansûr: “İki ayda bana şu mâhiyette kitâb yaz” dedi. İmâm: “İki aya ne gerek var?” dedi. İki gün-de tamâmını yazdı. Hiç kimse de hazırlanan bu kitâba itirâz edemedi. Mansûr tarafından da kitâb kabûl edildi. Ve İmâm’a on bin dirhem telif ücreti verdi. İmâm, bunu kabûl etmeyince Mansûr, İmâm’a “Öyleyse bu meclise devâm et” diye emretti. Onu da kabûl etmeyip izin iste-yerek tekrar Kûfe’ye döndü.
(295) Hâlid ibn Sabîh şöyle der: “Basra’da Arap ka-bileleri arasında karışıklık vukû bulduğunda Mansûr [754-775], “Bir sulh kitâbı yazılsın” diye emretti. İbn Ebû Leylâ [693-765] ve İbn Şübrüme [v.761] uzun za-manda bir kitâb yazdılar. Mansûr, bunu kabûl etmedi. Yanında bir genç vardı. Mansûr’a: “Kûfe’de Nu‘man derler fıkıh âlimi bir genç vardır. Bu zor işlerde fevka-lâde mâhirdir” dedi. Bu İbn Ebû Leylâ ile İbn Şübrüme’ye sorulunca: Onlar İmâm için “Bu tür işlerde ilim sâhibi değildir. Ancak insanlarla tartışmada, kelâm ilminde mâhirdir” dediler. Mansûr, bunlara bir kitâb daha yazın dedi. Yine uzun zamanda bir kitâb daha yazdılar, Mansûr’a sorduklarında bu kitâbı kabûl etme-yip bundan mahzûn oldu ve dedi ki: “İlim ve ilim ehli ölmüş” dedi. O genç Mansûr’a tekrar İmâm’ı hatırlatın-ca Mansûr, İmâm’ın huzûra getirilmesini istedi. İmâm’ı huzûra getirdiklerinde Mansûr bir mes’ele sordu. Cevâb verince İmâm’ı tasavvur ettiğinden daha iyi buldu. Mansûr, İbn Ebû Leylâ ve İbn Şübrüme’nin yazdıklarını İmâm’a verdi. İmâm bakınca dedi ki: “Yüce Allâh’ın esmâ-i hüsnâsı ile Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin esmâ-i şerîflerinden başka hepsi hatâlıdır.” Mansûr: “Şimdi bir sulh kitâbı yazıver” dedi. Hazret-i İmâm hemen o saatte istenilen kitâbı yazıp Mansûr’a verdi, Mansûr kitâbı okuyup İbn Ebû Leylâ ve İbn Şübrüme’ye verdi. İmâm’ın yazdığına bakınca ikisi de “Aslâ bir noksanlık yok” dediler. İbn Ebû Leylâ ve İbn Şübrüme’ye izin verdiler. İmâm’a “Mansûr’un kapısına devâm et” diye emrettiler. Bunun üzerine oradakilerden birisi diğerine: “İmâm’ın derecesi ve bahtı pek yüksek oldu” dedi. Bir başkası, diğerine: “Yakında bundan daha yüksek olur” dedi.

(296) İmâm Ahmed el-Medenî, el-Halebî Rebî‘ ibn Yûnus’tan şöyle rivâyet eder: “Mansûr, İmâm-ı Mâlik’i, İbn Ebû Zi’b’i ve İmâm-ı A‘zam’ı toplayıp: “Allâhü Te‘âlâ beni bu ümmet üzerine halîfe olmağa lâyık gördü, siz bu işe ne dersiniz? Gerçekten hilâfete ehil miyim?” dedi. İmâm-ı Mâlik [710-795]: “Ehil olmasaydın sana müyesser olmazdı, Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ sana nusret (başarı) ve sabır versin” dedi. İbn Ebû Zi’b de: “Dünya mülkü de âhiret mülkü de Allâhü Te‘âlâ’nındır, bunları kime isterse ona verir. Allâhü Te‘âlâ sana yardım etsin. Eğer Allâhü Te‘âlâ’ya itaat edersen sana Allâh’ın tevfîki (yardımı) yakın olur; eğer Allâhü Te‘âlâ’ya muhâlefet edersen onun tevfîki sana uzak olur. Mutlaka fetvâ ehli bir araya gelmeden ve vâli olunan halka yardımcı olmadan halîfelik olmaz. Senin memurların yardımın esiri olmaktan çıkmış ve haktan sapmıştır. Eğer Allâhü Te‘âlâ’dan selâmet ve kendisine yakınlık istiyorsan sâlih ameller işle yoksa hâlin ma‘lûmdur” dedi.
(296) İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh şöyle der: “İbn Ebû Zi’b, Mansûr’a bu sözleri söyleyince İmâm-ı Mâlik ile ben üzerimize kan dökülmesin diye eteklerimizi toplamağa başladık” der. Mansûr ise Ebû Hanîfe’ye “Sen ne diyorsun?” dedi. İmâm: “Sen nefsini irşâd edersen, öfke senden uzak olur. Bizi buraya niçin da‘vet ettiğini kendine sorarsan pekâlâ bilirsin. Bizi buraya getirmekteki murâdın: Bütün halkın senden korktuğumuz için geldiğimizi bilmeleri içindir. Sen ise halîfe olduğundan beri fetvâ ehlinden iki kişiyle bile bir araya gelmedin. Hilâfet ise mü’minlerin bir araya gel-meleri ve meşveretleriyle olur. Yemen halkı gelip ken-disine biât etmedikçe Hazret-i Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu te‘âlâ anh altı ay müddetle hüküm vermedi, bunu görmüyor musun?” dedi. Mansûr İmâm’dan bu sözü işitince üçüne de izin verdi ve arkalarından üç kese akçe gönderdi. “İmâm-ı Mâlik hepsini kabûl ederse verin. İbn Ebû Zi’b ile Ebû Hanîfe kabûl ederse baş-larını kesip bana getirin” dedi. Üç keseyi alıp önce İbn Ebû Zi’b’e gittiler. İbn Ebû Zi’b: “Bu malın Mansûr’da olmasına râzı değilim, bende olmasına nasıl râzı olabili-rim?” dedi. İmâm-ı A‘zam’a üç keseyi alıp gittiklerinde İmâm-ı A‘zam: “Başımı kesse bir dirhemini elime al-mam” dedi. İmâm-ı Mâlik’e alıp gittiklerinde hepsini kabûl edip aldı.

(296) Rebî‘ ibn Yûnus şöyle der: “Mansûr, Hazret-i İmâm da dâhil olmak üzere bütün fakihleri topladı. Mansûr: “Hazret-i Resûl salla’llâhu aleyhi ve sellem: “el-mü’minûne ‘ınde şurûtihim yani Mü’minler, yemînleri üzerinedirler” diye buyurmadı mı? Hâlbuki Musul halkı ise benim üzerime ayaklanmamağa yemîn etmişlerdi. Hâlâ benim âmilim (zekât memurum) üzerine ayaklanmışlardır. Buna göre onların kanlarını dökmek bana helâl oldu” dedi. Fakihlerden birisi: “Üzerlerinde hâkimiyetin vardır ve sözün onlara geçerlidir. Eğer affedersen afv sâhibisin ve eğer cezâlandırmak istersen hak ettikleri şekilde onları cezâlandır” dedi. Mansûr, İmâm-ı A‘zam’a: “Ey şeyh, sen ne diyorsun?” diye hitâb edince İmâm-ı A‘zam: “Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin halîfesi değil misin ve senin makâmın emân dileme makâmı değil midir?” dedi. Mansûr: “Evet” dedi. İmâm: “Onlar sana kendilerinin de yerine getiremeyeceği bir söz vermişler. Zîrâ fıkıh ilminde cana bedel yoktur ve bir canın katledilmesi mubah değildir diye bildirilmiştir. Hattâ bir kimse diğer bir kimseye: “Beni öldür” dese o kimse de onu öldürse kâtile diyet lâzım olur. İmâm-ı Züfer’e göre kısas lâzım olur; zîrâ Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem: “el-âdemi bünyânü’r-rabbi, Kul Allâhü Te‘âlâ’nın mülküdür” buyuruyor. Öyleyse kul, efendisinin yaptığını yıkamaz ve buna tevessül edemez. Öyle ki onlara cezâ vermesi azâb etmesi helâl olmaz, dedi. Mansûr fıkıh âlimlerine izin verince onlar gittiler. Ondan sonra Mansûr yine İmâm’ı da‘vet etti: “Ey şeyh, senin sözün doğrudur. Haydi, memleketine git, halka böyle fetvâ verme ki âsîler duyduklarında üzerime hücûm ederler” dedi.
(296) İmâm-ı Merğinânî [v.1203], Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’ten şöyle rivâyet eder: “İbn Ebû Leylâ [693-765] vefât edince Mansûr: “Kûfe’ye âdil bir kadı gereklidir” dedi. Süfyân’ı alıp gittiklerinde yolda kaçtı. İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhi alıp götürdüler. İmâm, Mansûr’a: “Ben aslında emir kuluyum. Eğer bana kadılık verirsen Kureyş ve Ensâr’dan oluşan Kûfe halkı beni taşlarlar” dedi. Mis‘ar’ı alıp gittiler. Mis‘ar “Kûfe’nin su bendleri harâb oldu” dedi. Mansûr: “Sana ne oldu?” dedi. Yine “Su bendleri harâb oldu” diye tekrar etti. Ondan sonra Ümeyyeoğulları sûr üzerine çıktı diye lâf karıştırmaya başlayınca Mansûr: “Bu, mecnûnu buradan çıkarın!” dedi. Ondan sonra Şerîk [v.697]’e teklîf etti. Şerîk: “Ben mührümün yazısını göremem” dedi. Mansûr: “Bir kişi, senin için baksın” dedi. Ondan sonra: “Aklım gidip geliyor” dedi. Mansûr: “Bal ile badem yağı karıştır ye!” dedi. “Kadınlara düşkünüm” dedi. Mansûr: “Senin için istediğin câriyeleri satın alıvereyim” dedi. Satın almayınca kabûl etmedi.

(297) İmâm-ı Nesefî, Ebû Hafs-ı Kebîr’den şöyle rivâyet eder: “Mansûr, İmâm-ı A‘zam’ı da‘vet edip: “Bize bağlı olan âlimler arasında ihtilâf vardır. Senden istediğim, hatâ edene mâni olmak, doğru söyleyeni de tasdîk etmendir” dedi. Âlimler toplanıp İmâm’ın huzûrunda konuştular. Âlimlerden birisi mal üzerine konuşunca ona dediler ki: “Kâfir oldun ve iftirâ ettin.” Ondan sonra Ebû Abbâs Tûsî kalkıp konuşunca o, Allâhü Te‘âlâ’ya hamd etti ve Allâh’ın Resûlü sal-la’llâhu aleyhi ve selleme senâda (övgüde) bulunup Hazret-i İmâm-ı Abbâs’ın, Efendimiz salla’llâhu aleyhi ve selleme olan yakınlığını ve fazîletini güzellikle zik-redince İmâm onun kelâmını tasvib etti ve ona kelam senin kelâmındır, dedi.