Altıncı Bölüm

Altıncı Bölüm

Hazret-i İmâm radıyallâhu anhin İrtihâli
(299) Ebû Me‘âlî Fazl, Sehl ibn Yesr İsferayânî, Abdullâh ibn Mâlik ibn Muavvel’den şöyle rivâyet eder: “Mansûr, İmâm’ı Kûfe’den Bağdâd’a getirtti. Bütün vilâyetlerin kadılarını İmâm’ın idâresinde olmak üzere kadılığı teklîf etti. İmâm, kadılığı bir bahâne ile kabûl etmeyince Mansûr: “Kabûl etmezsen darp olunacaksın (dayak atılacak)” diye yemîn etti. İmâm râzı olmayınca Mansûr, İmâm’ın hapsedilmesini ve hapis olunan yerden çıkarılıp her gün on kamçı ile dövülsün diye emretti. İlk birkaç günde çok dayak atılınca İmâm çok ağladı. Kısa zaman sonra Allâh’ü Te‘âlâ’ya irtihâl ile kavuştu. İrtihâlinin sebebi kanlı basur idi. Cenâzesi çıktığı zaman bütün halk ağladı ve Hayzuran (Kamışlık) kabristanında defn olundu.
br/>

(299) İmâm Deylemî, Ahmed ibn Bedîl’den, Ahmed de babasından şöyle rivâyet eder: “Mansûr, Hazret-i İmâm’ı kadılkudât olmağı kabûl etmediği için hapset-tirdi. Hazret-i İmâm yine râzı olmayınca ona yüz on kamçı vurdurdu. Kendi kapısına gidip gelip fetvâ versin diye keffâlet verip hapisten çıkardı. Mansûr, bazı mes’elelerde fetvâ almak istedi, İmâm, fetvâ vermediği için tekrar hapsedilsin ve kendisine her kez daha fazla eziyet etsin diye emretti. İmâm’a çok işkence ettiler. Mansûr, önde gelen kişilerin şefâatı ile hapsettiği yerden İmâm’ı çıkardı; ama insanlara fetvâ vermesin, halk ile görüşmesin ve evinden dışarı çıkmasın diye sıkısıkı tenbîh etti. Hazret-i İmâm da irtihâl edinceye kadar fetvâ vermeyip bu hâlini muhâfaza etti.
(300) İmâm Ebû Yûsuf [731-798]’tan rivâyet olunur ki: “Mansûr, emredince Hazret-i İmâm’ın ayaklarından asıp on kamçı ile dövdüler. Yine de râzı olmadı kadılığı kabûl etmedi.
br/>

(300) Dâvûd ibn Râşid el-Vâsıtî şöyle der: “Hazret-i İmâm’a kadılığı teklîf ettiler, kabûl etmediğinden ötürü işkence ettiklerinde ben oradaydım. Her gün hapsedil-diği yerden çıkarılıp on kamçı ile dövülür “Kadılığı kabûl eyle!” diye baskı yapılırdı. Kendileri de “Ben kadılığa lâyık değilim” diye cevâb verirdi. Dövme de-recesinde sınırı aştıkları vakit gizlice: “Allâhümme idfa‘ ‘annî şerrahüm bi-kudretike; Ey Bârî Te‘âlâ, kudretinin hakkı için beni şerlerinden emîn eyle!” dedi. Hazret-i İmâm’ın râzı olmayıp ve kabûl etmekte direndiğini gördüklerinde bir yolunu bulup ona zehir verdiler. Hazret-i İmâm da bu zehir sebebiyle rûhunu teslîm eyledi. Allâhü Te‘âlâ rûhunu şâd eylesin ve kabrini nûrlandırsın. (300) Muhammed ibn Muhâcir el-Bağdâdî babasından şöyle rivâyet eder: “Hazret-i İmâm, Mansûr’un yanında idi. Bir kimseye: İmâm’dan halîfe bir kişiyi öldürmek için bana emreylese ben de halîfenin emri ile o kişiyi öldürsem bana günâhı var mıdır?” diye İmâm’dan sor dediler. O kimse de bunu İmâm’dan sorunca İmâm: “Halîfe’nin sana emrettiği haksız yere öldürmek midir?” dedi. O kimse, İmâm’a zehirli şerbet verdi. İmâm içmeyip: “İçinde ne vardır bilirim” diye cevâb verince o kimse İmâm’ın ağzına zorla döktü. Bağdâd’da yaşadığı eve vardığı zaman rûhunu teslîm eyledi. Allâh ona bol bol rahmet eylesin.
(300) Mütevekkil ibn Şeddad şöyle nakleder: Haz-ret-i İmâm-ı A‘zam kadılığı kabûl etmeyip hapsolunun-ca on iki gün boyunca her gün nidâ edilip halk çağrılır ve toplanan halkın huzûrunda on kere kamçı ile dövülür daha sonra çarşı pazar gezdirilirdi. Adı geçen Mütevek-kil, İmâm-ı Mâlik [710-795]’ten bir mes’ele sordu. İmâm-ı Mâlik’in yanında olanların bir kısmı: “Bağdâdlı gibisin” diye ona sataşıp onu ayıpladılar. Mütevekkil: “Iraklılar zem olunmamıştır. Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ, Irak ehlini zemmetmedi. Bilâkis Medîne ehlini zemm eyledi. Nitekim Furkân-ı azîminde “ve mimmen havleküm mine’l-a‘râbi münâfikûne ve min ehli’l-medîneti meradû ‘alâ’n-nifâki5 Çevrenizdeki göçebe Araplardan ve Medîne halkından birtakım münâfıklar var ki ikiyüzlülükte mahâret kazanmışlardır” diye bu-yurmaktadır. Bunun üzerine sataşanlar sus pus oldular ve aslâ söz söylemeğe güçleri yetmedi” dedi.
br/>

(300) İmâm-ı Sem‘ânî, Bişr ibn Velîd’den şöyle rivâyet eder: “Hazret-i İmâm kadılığı kabûle râzı olma-yınca Mansûr onu hapsetti; zîrâ kabûl etmezsen hapse-deceğim diye yemîn etmişti. İmâm’a, Mansûr’un yemîn ettiğini anlattıklarında İmâm: “Ben de kabûl etmem diye yemîn etmiştim” dedi. Halîfe ise yemînine keffâret ver, dedi. İmâm’ı yine hapse gönderdiler. İmâm ise birkaç günden sonra irtihâl eyledi. İşte asıl kâide şudur: “(… yuhribûne buyûtehüm bi-eydîhim ve eydi’l mü’minîne) fa‘tebirû yâ üli’l ebsâr6 (… Öyle ki evlerini hem kendi elleriyle hem de mü’minlerin elleriyle harab ediyorlardı.) Ey basîret sâhibleri ibret almaz mısınız!”
(301) Şeyh Abdullâh ibn Nâsir Zağûnî, Ubeydullah ibn İsmâîl’den şöyle rivâyet eder: “Mansûr, Hazret-i İmâm’a, Süfyân’a ve Şerîk’e adam gönderip onları meclisine da‘vet etti. Onlar da Mansûr’un meclisine geldiler. Mansûr: “Ben sizi mutlaka hayır için da‘vet ettim” dedi. Biri Süfyân, biri Şerîk ve biri Hazret-i İmâm için üç fermân yazmıştı. Haz-ret-i İmâm’a Basra, Bağdâd, Kûfe ve bunlara bağlı olan yerlerin kadılığını verdiğini söyleyip: “Beratlarınızı alın ve imzalayın” dedi. Vezîrine: “Beratını kabûl etmeyen her kişi yüz kamçı ile dövülsün” diye emretti. Şerîk kabûl edip râzı oldu. Süfyân ise Yemen iline kaçtı. Hişâm ibn Yûsuf ve Abdürrezzak Yemen’de, Süfyân’dan ayakta dört bin hadîs dinlediler; ama İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh kadılığı kabûl etmediği için yüz kamçı ile dövüldü. Bu işkenceye rağmen râzı olmadığı için hapsedildi, hapse-dildiği yerde de irtihâl etti.
br/>

(301) İmâm-ı Zerencerî, Ebû Abdullâh ibn Ebû Hafs el-Kebîr’den o da Yahyâ ibn Nasr’dan şöyle rivâyet eder: Hazret-i İmâm’a zehir içirildiği için rûhunu teslîm ettiğinde şübhe yoktur; fakat ihtilâf zehirin verilme sebebindedir. Bazıları şöyle rivâyet eder: “Kadılığı kabûl etmediği için zehir verdiler.” Bazıları da: “İbrâhîm ibn Abd, Basra’da halîfelik iddiâsında bulununca Mansûr’a, İmâm-ı A‘zam ile A‘meş, İbrâhîm’e mektup gönderdiler diye haber ulaştı. Mansûr, İbrâhîm’in ağzından bir mektup yazıp İmâm’a gönderdiğinde İmâm o mektubu alıp öptü. Bu haber Mansûr’a ulaşınca İmâm’a zehir verdi, İmâm’ın yüzü zehirden morardı ve rûhunu teslîm eyledi. Hazret-i İmâm rûhunu teslîm ettiği vakit, evinde Mushaf-ı şerîften başka bir satırlık bile kitâb bulunmadı.
(301) İmâm Ebû’l-Hasan Muhammed ibn Hüseyin es-Sahtiyanî eş-Şâfiî, Ebû Hasan ez-Ziyâd’dan şöyle rivâyet eder: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam, irtihâl edeceğini anlayınca secdeye kapandı ve secdede iken rûhunu teslîm eyledi.”
br/>

(301) İmâm-ı Nesefî, İmâm-ı Muhammed ibn Ebû Hafs-ı Kebîr el-Buhârî’den şöyle rivâyet eder: “Mansûr’un cellâdlarından Hasan ibn Kahtaba, Hazret-i İmâm’ın yanına girip “Bana hiç tövbe var mıdır?” dedi. İmâm: “Evet, Allâhü Te‘âlâ pişman olduğunu bilirse tövbeni kabûl eder ve sana bir kimseyi öldürmek ile kendi nefsini öldürmeği seçmeni teklîf ederlerse kendi nefsini öldürmeği seçmen gerekir. Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ’ya ahd edip işlediğin günâhı bir daha işlememek üzere tevbe etmen gerekir. Bu ahdinden caymazsan işte tövbe budur” dedi. Hasan: “Her ne dediysen kabûl et-tim. Allâhü Te‘âlâ’ya bundan sonra kendi nefsimi öl-dürmeyeceğime söz verdim” dedi. İbrâhîm ibn Abdullâh el-Hüseyin Basra’da ortaya çıkıp ayaklanınca Mansûr, İbrâhîm’i öldürmek için adı geçen Hasan’ı çağırdı. Ona Basra’ya gidip İbrâhîm’i öldüresin diye emretti. Hasan, İmâm’a gelip mes’eleleri anlattı. İmâm: “Tövbenin zamanı geldi. Verdiğin sözü yerine getirirsen doğrusun ve kusursuzsun. Hasan tövbesine bağlı kalıp kendisini ölüme bıraktı. Mansûr’un yanına girdi: “Ben celladlığı kabûl etmiyorum” dedi. Mansûr öfkelenince Hasan’ın kardeşi Hamid: “Hasan’ın aklı bir yıldır kayıptır” diye özür dileyip halîfenin emrine geçmiş bulunan bu hizmete daha lâyık ve çok yakışır diye cevâb verince Mansûr, bir kısım arkadaşına: “Hasan, âlimlerden kiminle görüşür?” dedi. Hazret-i İmâm-ı A‘zam’a gider gelir diye cevâb verdiler. Mansûr, İmâm’ı bir bahâne ile çağırıp İmâm’a zehir verdi, birkaç günden sonra Hasan’a da zehir verdi. Hazret-i İmâm-ı A‘zam irtihâl etti. Hasan ise bu zehirin panzehirini bulup ölmekten kurtuldu.
br/>

(302) Fadl ibn Dükeyn şöyle der: “İmâm’ın irtihâli hicret-i Nebeviyye’nin yüz elli birinde [768] vâki ol-muştur. Bazıları yüz elli yılında [767] irtihâl etmiştir derler. Bazıları Receb-i şerîf (Ağustos) ayında bazıları Şa‘bân (Eylül) ayında bazıları Şevvâl (Aralık) ayının yarısındadır derler. İmâm-ı Merğinânî [v.1203]’nin dediğine göre ise İmâm’ın oğlu Hammâd’dan başka çocuğu yoktu. İmâm’ın cenâze namazını Hasan ibn Umâre kıldırdı.
(302) İmâm Askerî, Abdullâh ibn Ebû Mutî’den, Abdullâh da babasından şöyle rivâyet eder: “Mansûr [754-775] zamanında Horasan kapısından bir cenâze çıktı. Dört kişi götürüyordu; ama arkasında uçsuz bu-caksız kalabalık bir halk vardı. Kimin cenâzesidir diye sorduğumda “Kûfe’nin fakihi ki kendisine Ebû Hanîfe derler, onun cenâzesidir” dediler. Halka “Cenâze Hora-san kapısından çıkacak!…” diye nidâ ediyorlardı. Halk oraya öyle bir yığıldı ve izdihâm oldu ki bunu anlatmak mümkün değildi. Cenâzeyi karşı yakaya geçirip Bâb-ı Hasan’da halkın çokluğu ve izdihâmdan dolayı cenâze namazı ancak ikindiden sonra kılınabildi. Mansûr, kab-rine yönelip cenâze namazını kıldı. Halk, yirmi gün boyunca kabrine yönelip cenâze namazı kıldılar. Ben: “İrtihâl ettiği tarafta defnedilmeyip de Bâb-ı Hasan tarafında defnedilmeği seçmesinin sebebi nedir?” diye sorduğumda “Hazret-i İmâm, Bâb-ı Horasan tarafı gasbedilmiş topraktır. Diğer taraf ise güzel hoş topraktır diye vasiyet etti” dediler. Mansûr, İmâm’ın vasiyetna-mesini okuduktan sonra bana diriler ve ölülerden kim itirâz eder?” dedi.
(303) İmâm-ı Hârisî: “Muhaddislerden bir kimse Hazret-i İmâm’ı dâimâ kötülerdi. O kimseyi, bu zât, zamânın en fazîletlisidir, onu kötüleme diye uyarırlardı. O ise nasîhatı kabûl etmezdi. O zem edici, Hazret-i İmâm irtihâl ettiği gün öldü. Hazret-i İmâm’ın üzerine elli bin kişi cenâze namazı kıldı. O zem edici üzerine ise sekiz kişi namaz kıldı.”
br/>

(303) İmâm İsferâyânî, İbn Rûh ibn Ubâde’den şöy-le rivâyet eder: “İbn Cüreyh, İmâm’ın irtihâl haberi ulaşınca: “İlim gitti” dedi ve üzüntüsü o seviyeye ulaştıki üzüntüsünden kendisi de irtihâl etti.”
(303) Yine o günde İmâm İsferayânî, Rebî ibn Yûnus’tan şöyle rivâyet eder: “Mansûr’un İmâm’a ka-dılık teklîf ettiğini duydum. İmâm Mansûr’a dedi ki: “Allâhü Te‘âlâ’dan kork, emânetini Allâhü Te‘âlâ’dan korkana teklîf et. Ben kadılığa ehil olduğuma emîn de-ğilim. Sen ehilsin diye beni kadılığa zorlamanız nerede kaldı? Zîrâ sana kadılık teklîf olunsa ve sen kadılığı kabûl etmezsen seni Fırat’ın suyunda boğarım diye beni tehdîd etseniz Fırat’ın suyunda boğulmağı tercîh ede-rim, yine de kadılığı kabûl etmem. Sana tâbi olanlar ise senin ikrâm ettiğine muhtaçtırlar. Teklîfini onlara yap” derdi. Mansûr bunun üzerine, İmâm’a: “Yalan söyledin” dedi. İmâm: “Sen ki beni yalanlayıp yalanıma şâhidlik ediyorsun öyleyse bir yalancıyı kadılığa getirmen nasıl câiz olabilir?” dedi.
br/>

(304) İmâm-ı Saymerî, Muhammed ibn Osman’dan şöyle rivâyet eder: Mansûr’dan İmâm-ı A‘zam’a mektup geldiği gün İmâm’a rastladım. Îsâ ibn Mûsâ’ya rakip iken ayrılmak istemiş ve Mansûr’un korkusundan mübârek yüzünün rengi değişmişti. Bağdâd’a geldiği vakit Mansûr’un meclisine varınca Mansûr: “İmâm’a şerbet verin” dedi. Şerbeti verdiler, kabûl etmeyince zorla ve kerhen içirdiler. İçtikten sonra kalkıp gitmek üzereyken Mansûr: “Nereye gidiyorsun?” dedi. İmâm: “Gönderdiğin yere” dedi. Hapsedildiği yere gidip orada irtihâl etti. İmâmların ekseriyetine göre kadılığı kabûl etmediği için dövülmüştür. Kimileri: “Kerpiç saymak için birkaç memur vazîfelendirilip Mansûr yemînini yerine getirmesin diye birkaç gün saydı; ama bu anlatı-lan gerçek değildir. Doğru olan rivâyet ise zindanda irtihâl etmeleridir.”
(304) İmâm-ı Saymerî [962-1045] ve İmâm Askerî, Abbâs ed-Devrî’den şöyle rivâyet eder: “Hazret-i İmâm’a Mansûr illâ kadılığı kabûl eyle diye teklîf etti-ğinde kerhen sulh7 mahkemesi kadılığını kabûl etti. İki gün kadılıkta kaldı, ama yanına hüküm vermesi için hiç kimse gelmedi. Üçüncü gün olunca bir bakır-pirinç ustası gelip birisinden iki dirhem8 ile altı danik9 hudre sıfır10 fiyatından şikâyetçi olarak da‘vâcı oldu. İmâm-ı A‘zam, aleyhinde da‘vâ açılana: “Allâhü Te‘âlâ’dan kork, bakır-pirinç ustasının da‘vâsında doğru ise inkâr etme” dedi. O kimse inkâr etti. Bakır-pirinç ustasının şâhidi olmadığı için İmâm, aleyhinde da‘vâ açılana yemîn teklîf etti: “va’llâhu’llezî lâ ilâhe illâ hu diye yemîn et” dedi. Aleyhinde da‘vâ açılan yemîn etmeğe tam azm ettiğini İmâm anlayınca, yemîn etmesine mey-dan bırakmadı, kendi cebinden bakır-pirinç ustasının da‘vâ ettiği miktârı verdi. İmâm bu hâdiseden takrîben altı gün sonra hastalanıp dâr-ı bekâya irtihâl eyledi.
br/>

(304) Fakat halkın rivâyeti şöyledir: İrtihâl edene kadar İmâm kadılığı kabûl etmedi. Ama asıl ihtilâf şu-radadır: İrtihâline sebep dayak mıdır yoksa zehir midir? Harezm’de iken Siyer-i Sâlihîn derler bir kitâbta iki anlatılan arasında uygunluk olduğunu gördüm. Mansûr önce İmâm’a zehir verip ondan sonra zehir a‘zâlarına dağılsın diye dövülüp asılmasını emrettiği bildirilmiştir. O kitâbda gördüm ki Hazret-i İmâm toprağa verildiğin-de halk kavga etmeğe başladı. Mansûr fitneden korkup fitneyi yatıştırmak için vezirleri ile istişâre etti. Vezîrlerinden şöyle rivâyet olunur: “Bid‘atçi kişinin kabrinde siyah köpek peydâ olur. İmâm’ı kabrinden çıkaralım yerine bir siyah köpek koyalım. Halk bu de-ğişikliği görünce İmâm’ın bid‘atçi olduğu kanaatine varır ve böylece fitne yatışmış olur. Hâlbuki İmâm, talebelerine şöyle vasiyet etmişti: İlk gece beni kabre koymayın. İşte talebeleri bu vasiyetle amel edip o gece İmâm’ın cenâzesini evinde alıkoydular. Mansûr’un avanesi İmâm’ın kabrine varıp açtılar. İmâm’ı kabrinde bulamadıklarında: “İmâm cennetin en yüksek yerinde-dir” dediler. Mansûr’un emrine karşı gelmemek için kabire siyah bir köpek koydular. Halk, İmâm’ın kabri başında toplandıklarında bir kimse: “İmâm, bid‘at eh-lindendir. Kabrine bir bakalım” dedi. Bunun üzerine halk kabre baktığında kabirde bir köpek gördüler. İmâm’ın oğlu Hammâd’a ve talebelerine: “İmâm’ın durumunu görmez misiniz?” dediler. Hammâd: “İmâm, kabirde değildir, evindedir” dedi. Mansûr, bunu işitince perişân oldu. Adı geçen kitâbda, menkıbe kitâblarında görmediğim buna benzeri pek çok hikâye vardır. Eğer bu sahîh olsaydı İmâm’ın talebeleri de rivâyet ederlerdi; ama talebelerinden hiçbirisi böyle bir rivâyette bu-lunmamıştır. Bunun yanında adı geçen kitâbda gerçek-lerden uzak, itimat edilmeyecek pek çok hikâye vardır.
br/>

(305) İmâm-ı Zerencerî, Ebû Hafs-ı Kebîr’den, Ebû Hafs, Yahyâ ibn Nâsir’den şöyle rivâyet eder: Hazret-i İmâm’ın talebeleri, İmâm’ın zehirlenmiş olarak irtihâl ettiğinden aslâ şübhe etmemişlerdir. İmâm Askerî, Ebû Mutî’den de böyle rivâyet etmiş ve Hatîb-i Şâfiî de Târîhu Bağdâd’da böyle bildirmiştir. Bu konuda halk da aynı görüştedir. Mansûr’un Hazret-i İmâm’a yaptığı şeyin aynısını Kûfe’nin kadısı olan Yezîd ibn Hübeyre [v.1166], Mervânîler11 [754-1096] zamanında yine İmâm’a yapmıştır: “İbn Hübeyre, İmâm’a Kûfe kadılı-ğını teklîf etti. Kabûl etmediği için İbn Hübeyre, İmâm’ı kamçı ile dövsünler ve dayaktan sonra hapset-sinler diye yemîn etti. İmâm da kadılığı kabûl etmemeğe yemîn etti. İmâm-ı A‘zam’a Yezîd’in kendisini döv-dürüp ve hapsedeceği haberi ulaşınca İmâm: “Benim için dünyada kamçılar ile dövülmek, âhirette dövülüp paramparça edilmekten daha iyidir” dedi. “Beni öldürse de kadılığı kabûl etmem” diye yemîn etti. “İbn Hübeyre bir köşk yapmağa, o yapacağı köşkün kerpiçlerini bir bir saymakla seni vazîfelendirmeğe yemîn etti” dediler. İmâm: “Mescidlerin kapılarını saymağa vazîfelendirse kabûl etmem, kaldı ki, kerpiç saymağı hiç kabûl etmem” dedi. İmâm’ın sözlerini Yezîd’e anlattıklarında Yezîd: “Benim ile yemînde tartışacak seviyeye mi geldi?” dedi. İmâm’ı çağırıp kadılığı bizzat kendisi teklîf etti ve kabûl etmezse başına yirmi kamçı ile vursunlar diye yemîn etti. İmâm: “Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda senin makâmın benim makâmımdan daha rezil ve benden daha hakir olsun. Beni tehdîd etme ve korkutma; zîrâ ben, muvahhidim ve Lâilâhe illallâh diyenlerdenim. Allâhü Te‘âlâ seni benden sorarsa senin cevâbını kabûl etmez” dedi. Yezîd, İmâm’dan bu sözü işitince gardiyana “Hapset” diye emir verdi. İmâm bir gece zindanda yattı. Sabah olduğunda baktılar ki İmâm’ın mübârek yüzü darbelerden şişmiş olduğunu gördüler. İbn Hübeyre: “Bu gece Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemi rü’yâmda gördüm. Bana: “Benim ümmetimi suçsuz yere tehdîd eder ve döversin, Allâhü Te‘âlâ’dan korkmaz mısın?” dedi.
br/>

(306) Ebû Bekir Zagûnî, Ebû Ahvas’tan şöyle rivâyet eder: “İbn Hübeyre, Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ı dövdüğü anda İbn Ebû Leylâ ile İbn Şübrüme mescidde oturuyorlardı. İmâm’ın dövüldüğünü işitiklerinde İbn Ebû Leylâ, İmâm’ı kötülemeğe başladı. İbn Şübrüme: “Biz dünyayı istiyoruz, İmâm’ı başına vurarak dövüyorlar da o dünyayı kabûl etmiyor” dedi.
(306) Abdullâh ibn Mübârek [736-791] şöyle der: “İnsanlar isimde eşittirler. Ama belâya düştüklerinde adamın iyisi o zaman belli olur. İmâm-ı A‘zam’ı kadılığı kabûl etsin diye başına vurarak dövdüler, o kabûl etmedi. Dîninde selâmet bulmak için bunca zillete, da-yağa ve hapse sabretti.”
(306) İmâm-ı Zerencerî, Şeyh Ebû Abdullâh ibn Ebû Hafs-ı Kebîr Buhârî’den şöyle rivâyet eder: “Horasan vilâyetinde fitne ortaya çıkınca İbn Hübeyre, ulemâyı çağırıp bir araya topladı. İbn Ebû Leylâ [693-765], İbn Şübrüme ve İbn Ebû Hind orada bizzat bulunuyorlardı. Bunların her birisine bir makâm verdi. İmâm-ı Azam’a şöyle arz etti: Mühür İmâm’ın elinde olacak İmâm’ın mührü olmayan kitâb ile amel edilmeyecek diye emir verdi. İmâm, rızâ göstermedi, bunu kabûl etmedi. İbn Ebû Hübeyre [v.1166]: “Kabûl etmezse her hafta yedi kamçı vurdururum” diye yemîn etti. Fakihler toplanıp Hazret-i İmâm’a: “Biz sana nefsini helâk etme diye nasîhat ediyoruz. Sözün kısası biz de çâre bulamadığı-mızdan zorla işin içine girdik” dediler. İmâm: “Bende Vâsıt’ın mescidlerinin kapılarını saymağa güç yoktur, bir kimsenin öldürülmesine nasıl mektup yazıp mühür-leyeyim” dedi. “Ben bunu kabûl etmem” diye yemîn etti. İbn Ebû Leylâ: “Salıverin; zîrâ Allâh tarafından korunmaktadır” dedi. İki hafta hapsedildi on dört kamçı ile dövüldü, derler. Bir rivâyette birkaç gün aralıksız dövülünce döven İbn Hübeyre’ye gelip: “İmâm irtihâl ediyor” dedi. İbn Hübeyre: “Yemînimizi yerine getirsin” dedi. Döven, İmâm’a varıp bildirince İmâm: “Bana mescidin kapılarını say diye emretse saymağa gücüm yetmez” dedi. Ondan sonra İbn Hübeyre ile İmâm görüşüp İmâm mühlet istedi. İbn Hübeyre mühlet verince Hazret-i İmâm hicretin yüz otuzunda [747] Mekke-i Mükerreme’ye kaçıp Abbasî Hilâfeti gelinceye kadar orada mücâvir oldu. Mansûr halîfe olunca yine Kûfe’ye döndü. Halîfe Mansûr [754-775], İmâm’a saygı gösterip: “Bir câriye ile on bin dirhem versinler” diye emretti, İmâm bunları kabûl etmedi.
br/>

(307) İmâm-ı Merğinânî [v.1203], İmâm Ebû Yûsuf’tan şöyle rivâyet eder: “İbn Hübeyre [v.1166], Hazret-i İmâm’a kadılığı teklîf edip kabûl etmediği için o kadar dövdürdü ki İmâm’ın etleri döküldü. Ayrıca “İrtihâl edinceye kadar onu dövdüreceğim” diye yemîn etti. Kûfe’nin imâmları toplanıp İmâm’a: “Niçin bile bile canına kıyıyorsun?” dediler. İmâm: “Kûfe’nin ka-pısından her ne girerse onu saymağa vazîfelendirileyim” diye cevâb verince İbn Hübeyre kadılığı kabûl ile kapıdan gireni saymağı seçmesini istedi. İmâm da kapıdan gireni saymağı kabûl edip o işi yaptı. İbn Hübeyre de râzı oldu.
br/>

(307) Rivâyete göre: “İbn Hübeyre’ye bir yalancı şâhid getirdiler. İbn Hübeyre: “Kadıyı çağırın” dedi. Adamları: “Kadı, Ebû Hanîfe ve Haccâc mesciddedirler” dediler. İbn Hübeyre: “Hepsini geti-rin!” dedi. Hepsi, İbn Hübeyre’nin meclisine toplandı-lar. İbn Hübeyre: “Bu kimse yalancı şâhidlik gibi kötü bir iş yapmıştır, cezâsı nedir?” dedi. İbn Ebû Leylâ: “Yüz kamçı ile dövülür” dedi. Haccâc: “Saçını ve saka-lını tıraş etsinler” dedi. İmâm’dan sorunca İmâm: “Şüreyh’ten rivâyet olunmuştur ki: “Yalancı şâhidi es-naf ise çarşıda dolaştırırlar, Araplardan ise kabilesinde dolaştırılır.” İbn Hübeyre İmâm’ın sözü ile amel etti. O anda İmâm’ın sarığının bir ucu mübârek yüzünün üze-rine inmiş haldeydi. İbn Hübeyre’nin meclisinden dışarı çıktıkları vakit İmâm-ı A‘zam, İbn Ebû Leylâ’ya: “Nasıl bir fetvâ verdin. Eğer o kişi yüz kamçı dayağından ölseydi Allâhü Te‘âlâ’ya onun kanından nasıl hesap verirdin?” dedi. İbn Ebû Leylâ: “İsteğim kırk kamçı demekti; fakat korkumdan dilimden yüz çıktı” dedi. Haccâc’a: “Saçını kesmek yerindeydi; ama sakalını kesseler yerine tekrar çıkmasa ne yapardın?” dedi. Haccâc: “Benim de isteğim yalnız saç idi; ama kor-kumdan dilimden bu çıktı” dedi. İbn Ebû Leylâ, İmâm-ı A‘zam’a: “Sen de korkudan ötürü sarığının ucunun yüzüne indiğinden habersizdin. Sarığının ucunu yerine koyacak elin yok muydu?” dedi. İmâm: “Gerçi sarığı düzeltmeğe elim olmadı; ama aklım başımda idi, ne söylediğimi çok iyi biliyordum” dedi.
br/>

(308) Rivâyet olunur ki: “Hazret-i İmâm, İbn Hübeyre’nin yanına gitti. İbn Hübeyre, üzerinde Nu‘man ibn Sâbit yazılı bir mektup gösterdi. İbn Hübeyre: “Bu mektubu getirenin ihtiyâcını karşılamağa azimliyim. İmâm, mektubuna bakıp o kişinin ihtiyâcının Şer‘-i şerîfe muvâfık (uygun) olduğunu gördü. İbn Hübeyre’ye: “Hay Allâh iyiliğini versin!” dedi. İmâm evine geldi, o mektubun sâhibini çağırıp: “Niçin gelip ihtiyâcını benden istemezsin?” dedi. O kişi: “Beni utanma duygusu alıkoyar” dedi. İmâm: “Bundan sonra böyle yapma. Her ne ihtiyâcın olursa gel benden iste, ben karşılarım” dedi. O kimse, İmâm’a hayır duâ edip râzı olarak gitti.