Yedinci Bölüm

Yedinci Bölüm

İmâm’ın Kur’ân-ı Azîmden Seçtiği Kıraatı Beyân ve Mübârek Dilinden Dökülen Atasözü Gibi Söz-leri Talebelerine Vasiyeti, Bundan Önce Zikre-dilmeyen Bazı Fazîletleri, Bizzat Kendilerinin Gördüğü Rü’yâlar, İnsanların İmâm Hakkında Gördüğü Rü’yâlar ve İmâm’ın Menkîbeleri
(311) İmâm-ı Fahr-i Harezm ez-Zemahşerî [1075-1144] Ebû Fadl Muhammed ibn Ca‘fer ibn Muhammed el-Huzâî’den: Hazret-i İmâm’ın kıraatini topladığı kitâbında Muhammed ibn Hasen’den şöyle rivâyet eder: Hazret-i İmâm-ı A‘zam terâvih namazında bize imâmlık yaparak Sahâbe ve Tâbiîn radıyallâhu anhüm ecmaînin kıraatlerinin seçkin olan harflerini okudu. Fâtihâ sûresinde meleke yevme’d-dîn okudu; yani meleke fiil (yüklem) olarak fe‘ale vezni üzerine yevme’d-dîn /e/ ile mef‘ul (nesne) olarak okudu. Hasan-ı Basrî [643-728], Yahyâ ibn Ya‘mur (Ma‘mer) ve Şüreyh ibn Yezîd dahi bu şekilde okudular.
(312) Bakara sûresi 11, 13, 91, 170. âyetlerinde kavl-ü te‘âlâ ve izâ kîle lehüm’ü işmam12 ile okudu. Ahfeş der ki: kîl zamm-ı kâf ve zamm-ı yâ ile câizdir. Kisâî der ki: Fâili tesmiye olunmayan fiilden olduğuna delâlet etmesi için işmâm-ı kâf ile câizdir.
İmâm’ın kıraati lügat-ı Kays’dır.

(312) Yine Bakara sûresinde ve izâ leku’llezîne âmenû13yü fâ’û veznine göre lâku’llezîne âmenû olarak okudu. Zeyd ibn Alî ve Ya‘kûb ibn Yese’î el-Yemânî’nin kıraatleri budur. Aslı lekayû idi. Yâ harfi illet olup harekelidir. Bir önceki harf meftuh (üstün harekeli) olup yâ’yı elife dönüştürdük. Biri elif biri vav olmak üzere iki sâkin bir araya geldi. Bundan dolayı elif hazfedildi (kaldırıldı). Vav’a da ötre harekesi verildi.
(312) inne’l-bevâkera teşşâbehe ‘aleynâ14’yı te’ye bitiştirerek ve şın harfini şeddeli olarak okudu. Bunun asıl okunuşu kıraatte teşâbehedir. Bu, Yezîd ibn Alî ve idğâm kıraatidir.
(312) fe’l-yü’eddi’llezî’tümine15yi hemzenin zammı ile ve işmam ile okudu. Bu, Ebû Amr’ın kıraat usûlüdür. İbn Ka‘ka‘ ve Ebû Ca‘fer’in de kıraatteki tercîhleri budur.
(313) ve îtümine diye de okundu.

(313) Fakat bu hatâlıdır; zîrâ hemze’den çevirilen yâ harfi hemze hükmündedir ve kendisine idğâm olunmaz.
(313) ülü’l-‘ilmi kâ’imen bi’l-kisd16’ı ye’yi şeddeli olarak hemzesiz kayyimen şeklinde okudu. Bu kıraat, Alkame’nin kıraatidir. Allâhü Te‘âlâ’nın dînen kayyimen17 sözü gibi Ahmed ibn Muhammed en-Nahvî: “kayyim, ceyyid gibidir” der.
(313) Bazıları: “Bu kıraat da İbn Mes‘ûd [591?-652] radıyallâhu anh kıraatidir, mil’u’l-ardi zeheben18’i de hemzesiz milu’l-ardi olarak okudu. Bu Nâfi‘in kıraatıdır. Bir rivâyette de Verş ve Kunbul (Sümbül), İbn Kesir [1301-1373]’den nakledilmiştir” dediler.
(313) ve li’llâhi mirâsü’s-semâvâti19’de ra’yı kesra ile miriâsu biçiminde okudu.
(313) ke en lem-tekün beyneküm ve beynehû meveddetün20 âyet-i kerîmesini te ile okudu.

(313) in yed‘ûne min dûnihî illâ inâsen21’i peltek se’yi nun üzerine takdîm ederek (öne alarak) okudu.
(313) fe-bi-hüdâhümu’ktedih22i he harfini sâkin ola-rak okudu.
(314) Bazı müfessirler dediler ki: “Okurken yanlış-lıktan sakınıp İmâm’a uymak isteyen kelimenin sonunda (vakıf yapsın) dursun; zîrâ he ortadan kaldırılsa İmâm’a muhâlefet edilmiş olur. Şâhid ve delîl göstererek doğrusunu meydana çıkarıp birleştirirse (vaslederse) Arapça dil kurallarına muhâlefet etmiş olur.”
(314) Ebû Züheyr ed-Devsî: “İmâm kıraat ederken fe-men ebsara fe-li-nefsihî, ve men ‘amiye fe-‘aleyhâ23, ve men a‘mâ fe-‘aleyhâ diye okuduğunu işittim” der.
(314) Muhammed ibn Hasen şöyle der: lâ-yenfe‘u nefsen îmânuhâ24 tenfe‘u, diye te ile okudu. Bazı rivâyette nefsün ötre ile okudu der ise de bu rivâyet zayıftır.
(317) Yine rivâyet eyledi ki: men câ’e bi’l-hasenâti fe-lehû aşru emsâlihâ25 ‘aşrun’u ötre ve üstün ile emsâlu’yu ötre ile okudu.
(317) ve ce‘alnâ leküm fîhâ me‘âyişe26’yi hemze ve med (uzatma) ile okudu.

(318) ve mâ mesenniye’s-sû’u27 kavl-i te‘âlâyı ye’nin sükûnu ile okudu. Hazret-i İmâm, ve’l-yecidü fîküm ğilzaten28 kavlini ğayn harfini ötre ile okudu. ve âhiru da‘vâhüm eni’l hamdülillâhi rabbi’l âlemîne29 kavl-i te‘âlâyı enne’l hamde lillâhi’de nûn’u şeddeli ve üstün olarak dal’i ise üstün ile okudu. fe’l-yevme nüneccîke30 kavl-i te‘âlâyı noktasız hâ ile nunahhîke şeklinde okudu.
(318) bi-bedenike31 kavl-i te‘âlâyı çoğul olarak bi-ebdânike şeklinde okudu. limen halfeke32’yi kaf ile halkake şeklinde okudu.
(321) kâlû yâ ebânâ mâ-leke lâ-te’mennâ ‘alâ Yûsufe33 âyetini işmam34 etmeyip idğâm35 ile okudu.
(321) kad şeğafehâ hubben36 kavl-i te‘âlâyı ğayın yerine ayın harfi ile yani şe‘afehâ şeklinde okudu.
(321) lâ-ye’tîkümâ ta‘âmun turzekânihî37 kavl-i te‘âlâyı nun harfini ötreli yani turzekânuhû şeklinde okudu, kâlû nefkidü süvâ‘a’l-meliki38 kavl-i te‘âlâyı gaf harfi ile süvâga şeklinde okudu.

(321) yevme ned‘û külle ünâsin bi-imâmihim39 kavl-i te‘âlâyı ye harfi ile yed‘û şeklinde okudu; yani o günde biz, halkı imâmları ile çağırırız. Ulemâ, İmâm kelimesinin tefsîrinde ihtilâf ettiler. Bazıları, “İmâmdan maksad kitâbdır” veyâhud “Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemdir” dediler; zîrâ o günde Allâh’a ina-nanlara göre namazda imâm ve halîfe Îsâ aleyhi’s se-lâm’dır. Mehdî değildir. Râfızîler ise mehdîdir derler. Çağırıldığında ey ümmet-i İbrâhîm, ey ümmet-i Îsâ, ey ümmet-i Muhammed diye çağırılır. Veyâ ey ehl-i Tev-rat, ehl-i İncil ve ehl-i Furkân diye çağırılırlar. Kimileri: “İmâmdan maksad kitâbdır. Nitekim Allâhü Te‘âlâ ve külle şey’in ahsaynâhu fi imâmin mübînin40 buyurur. Bir yerde daha buyurur ki: küllü ümmetin tüd‘â ilâ kitâbihâ, el-yevme41 âyetinde kitâb, imâm diye adlan-dırılmıştır; zîrâ amelleri öğrenmek için kitâba başvuru-lur” derler. Yine bazıları: “İmâmdan murad kitâbdır. Çünkü onun ile amel edilmesi vâcibdir” derler. Bazıları da: “Bundan maksad amel defteri (günâh ve sevâbların yazıldığına inanılan kitâbtır)” derler. Bazıları: “İmâmdan murad Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem ve diğer peygamberler aleyhimü’s selâm’dır. Hakk ehli peygamberlerinin adlarıyla çağırılırlar ve bâtıl ehli ise şeytanların ve putların adlarıyla çağrılır” derler. Bazıları: “Amelleri ile çağırılır” der. Bazıları: “Ey Mu‘tezilî, ey Râfızî, ey Şâfiî, ey Mâlikî, ey Eş‘arî gibi mezhebleri ile çağrılır” derler. Bazıları: “Annelerinin adlarıyla ve tâbilerinin adlarıyla çağırılır. Annelerinin adlarıyla çağrılmalarının sebebi Hazret-i İmâm Hasan ve Hüseyin radıyallâhu anhümânın şerefli silsileleri için veyâhud Îsâ aleyhi’s selâm ile çağrılırlar. Ya da veled-i zinâ rüsvâ olmasınlar diye Îsâ aleyhi’s selâmın adıyla çağrılırlar. Zîrâ bu babasının olmamasındandır. Ama Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin men mâte ve lem ya‘rif imâme zamânehu mâte meyyiten câhiliyyeten42 hadîs-i şerîfinden murâd edilen o zama-nın peygamberidir veyâhud kitâbı olabilir; zîrâ câhil kimselerin (fetret devrinde yaşayanların) günâhları yok-tur. Râfızîler içinde kılavuz yoktur, zîrâ onlar: “Her yüzyılın imâmı Fâtımâ radıyallâhu anhâdır” derler.

(323) Tâ-hâ. mâ-enzelnâ ‘aleyke’l-kur’âne li-teşkâ43 tâ’nın fethası ve hâ’nın sükûnu ile yani tah şeklinde okudu.44
(325) yuhayyelu ileyhi min sihrihim45 kavl-i te‘âlâyı te ile tuhayyelü şeklinde okudu.
(325) ve lâ-ta‘cel bi’l-kur’âni min kabli en yukdâ ileyke vahyühû. en nakziye46 kavl-i te‘âlâyı ne ile ve ye’yi fetha ile okudu.
(325) zehrate’l-hayâtü’d-dünyâ47 kavl-i te‘âlâyı hâ’yı fetha ile zaherate şeklinde okudu.
(325) ve yahlüd fîhî mühânen48 kavl-i te‘âlâyı yâ’yı ötre ile lam’ı fetha ile dal’i de ötre ile yani yuhledu şeklinde okudu.
(326) bi-mâ âteytehünne küllühünne49 kavl-i te‘âlâyı kısaltarak yani eteytehunne şeklinde okudu.
(326) ve yetûba’llâhü ‘alâ’l-mü’minîne ve’l-mü’minâti50 kavl-i te‘âlâyı be’yi ötre ile yetûbu şek-linde okudu.
(326) fe-ağşeynâhüm fe-hüm lâ-yubsirûne51 kavl-i te‘âlâyı ğayn harfini ayn ile a‘şeynâhum olarak okudu, derler.

(326) el-mü’minu ülâ’ike yedhulûne’l-cennete52 kavl-i te‘âlâyı ye’yi ötre ile yüdhulûne olarak okudu. Âyetin tamâmı yürzekûne fîhâ bi-gayri hisâbin yani Cennete girmekten maksad âhirette girmektir. Her sâlih ve sâlihaya sabah ve akşam kalacakları yer (mak‘adları) arzedilir; ama sâlihlere cennetteki kalacakları yerin arzedildiği, Buhârî ve Müslim’in el-Câmi‘u’s-Sahîh’inde şöyle rivâyet olunmuştur: “kâle resûlu’llâhi salla’llâhu te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem inne ehadeküm izâ metâ ‘urida ‘aleyhi mak‘aden bi’l-gadâti ve’l-‘aşiyyi in kâne min ehli’l-cenneti fe min ehli’l-cenneti ve in kâne min ehli’n-nâri fe min ehli’n-nâri yükâlu hâzâ mak‘aduke hattâ yeb‘aseka’llâhu ileyhi yevme’l-kıyâmeti53 yani Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: Sizden biriniz öldüğü zaman sabah-akşam, (cennet ve cehennemde ona âid olan) oturağı kendisine gösterilir. Eğer ölü cennet ehlinden ise, kendisine cennet ehlinin oturağı gösterilir. Eğer ölü cehennem ehlinden ise, kendisine cehennem ehlinin oturağı gösterilir” hadîs-i şerîfinde haber verilen kâfirlerin cehennemdeki yerlerinin sabah ve akşam arzedildiği âyet ile de sabittir ki nitekim Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ, Kur’ân-ı azîminde: “en-nâru yu‘radûne ‘aleyhâ ğuduvven ve ‘aşiyyen ve yevme tekûmu’s-sâ‘atü, edhilû ‘ala fir‘avne eşedde’l-‘azâb54 Onlar sabah-akşam ateşe sunulurlar. Kıyâmet kopacağı gün de tıkın firavun âilesini en şiddetli azâba, denilir” buyurur. Bu durum, Kıyâmet gününden öncedir ve de kabir azâbının lüzumlu olduğuna delîldir ki, bu açık bir delîldir. Hammâd ibn Muhammed el-Fezârî’den, “Evzâî’ye bir kimsenin şöyle hikâye ettiği rivâyet edilir: “Beyaz ve küçük kuşlar gördük. Deryadan çıkıp batıya doğru bölük bölük uçarlar. Bunların sayısını Allâhü Te‘âlâ’dan başka kimse bilmez. Akşam olunca yine deryâya geri dönerler. Siyah renge dönmüşler ve kursaklarında firavun soyunun rûhları vardır. Bunları gece ve gündüz ateşe atarlar ve yine mekânlarına tüyleri ve kanatları yanmış ve siyah olmuş olarak geri dönerler. O siyah tüyler dökülmüş ve yerine beyaz tüyler çıkmıştır. Tâ Kıyâmet gününe kadar gece ve gündüz böyle devâm eder hep firavun soyunu cehenneme arzedip geri dönerler. Kıyâmet günü olunca Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ: “edhilû ‘alâ fir‘avne eşedde’l-‘azâb55 Firavun soyunu en şiddetli azâba sokun” diye buyurur. İmâm Ebû Mu‘în en-Nesefî Bahru’l-Kelâm56 isimli kitâbda zikredildiğine göre: “Mü’minler için olan kabir azâbı ta‘kip eden ilk Cuma’da veyâhud Ramazan’da kesilir. Yani Ramazan’a girilmişse gelen ilk Cumâ’da kesilir. Kıyâmet gününe kadar da azâb olmaz; ama kâfirler için olan kabir azâbı Cuma gününde ve mübârek Ramazan gecelerinde kesilir.” Bu arz edilen kabir azâbıdır; zîrâ kabir; meyyitin orada devâmlı kaldığı yere derler. Hattâ ne zaman insanı arslan yese ya da o insan suda boğulsa cesedi nerede olursa olsun o durduğu yerde azâb cese-dine ulaşır.

(328) ve lâ-yemliku’llezîne yed‘ûne57 kavl-i te‘âlâyı te ile lâ temlikü şeklinde okudu. ve en levi’stekâmû ‘alâ’t-tarîkati le-eskaynâhüm mâ’en ğadekan58 li-neftinehüm59; dal’i kesra ile yani ğadikan şeklinde okudu. İstekâmü’dan maksad Mekke halkı ise ma‘nâ şöyle olur: Mekke halkı istikâmet (doğru yol) üzere olurlarsa onlara tereddüd ederler mi etmezler mi? diye imtihân etmek için çok su içirdik. Murad kâfirler ise ma‘nâ şöyle olur: Kâfirler küfürde ısrâr etmelerine rağmen onlara dünyâda ve âhirette azâb etmek için çok rızık verdik. Zîrâ Hazret-i Ömer radıyallâhu anhden rivâyet olunur ki: “eynemâ kâne’l-mâ’e kâne’l-mâle ve eynemâ kâne’l-mâle kâneti’l-fitnete; yani Su nerede ise mal oradadır ve mal nerede ise fitne oradadır.” Öyleyse le-eskaynâhüm’un ma‘nâsı Allâh’ın herkese bahşettiği rızık olur. Bu âyet cin hakkında inmiştir, insan hakkında değildir ki Mekke halkı ya da kâfirler murad edilmiş olsun diye sorulursa cevâb şöyledir: “Cinleri anmak insanı anmak gibidir; zîrâ onlar da mükelleftir. Cin için geçerli olan hüküm insan için de geçerlidir.”
(329) Bazıları: İstekâmû’nun zamiri cine râcîdir (yöneliktir). Sözün sonu dahi bunu îcâb ettirir. “Cinler yemezler ve içmezler öyleyse eskaynâhüm’ün ma‘nâsı onların hakkında doğru olmaz” diye sorulsa:

(329) Buna cevâb şöyle verilir: “eskaynâhüm mâ’en gadekan, ey mâ’en katiran; yani Biz onları suda boğ-duk. Nitekim Nûh’un kavmini suda boğduğumuz gibi” der. Bazıları: “le-âteynâhümü’l-hayra’l-katır; yani Biz onlara çok hayır verdik” demektir; ama bu ma‘nâ red-dedilmiştir; zîrâ le-âteynâhüm’ün anlamı gerçekten su içmektir; yani istikâmet (doğru yol) üzerine olsalar on-lara çok su içirirdik ve bu konunun doğru olup olmadı-ğını araştırmak birkaç söze bağlıdır. Şunu iyi bil ki, ekserî felsefeciler cinin varlığını inkâr ettiler. İbn Sînâ [980-1037] cinin ta‘rifinde: “hayevânün havâ’iyyün müteşekkilûn bi-eşkâli muhtelifeti; yani Cin havaya âid canlıdır. Birbirine uymayan biçimler ile şekillenmişler; yani çeşit çeşit biçimlere girerler” derler. İmâm Seyyid Ebû Şücâ‘ kelâm ilmine dâir yazdığı bazı kitâblarında: Mu‘tezile’den bir tâife cinin varlığını inkâr edip “Cinin önce varlığı vardı; ama şu anda mevcûdları yoktur” derler; fakat bunların inkârlarını isbât etmek kolaydır; zîrâ cinlerin varlıkları âyetle sâbit iken cinlerin olma-dıklarına hükmetmek için delîl gereklidir. Hâlbuki Kur’ân cinlerin varlığını mu‘tezilîlere de açıkça bil-dirmektedir.

(331) Mu‘tezilî ve felsefeciler şeytanın da varlığını inkâr ettiler; ama ehl-i sünnet, şeytanın varlığını kabûl ettiler. Buna göre şeytan, cinin bir tâifesidir ki insanı adıyla çağırıp onu sapıtır. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem, “lâ-gul yani şeytan yoktur” diye buyurmaları, felsefeci ve mu‘tezilîlerin iddiâsını kuvvetlendiriyor diye bir soru sorulsa bunun cevâbı şu olur: Peygamber aleyhi’s salâtü ve’s selâm hakîkatın beyânı için gönde-rilmiştir nefyi (sürüp çıkarıp atması) için gönderilme-miştir. Yani hakîkatın hükümlerini beyân için seçilip gönderilmiştir. Lâ-gul buyurmalarının ma‘nâsı saptırmak ve baştan çıkarmakta hüküm şeytanların değildir, belki Bârî Te‘âlâ böyle yarattığı için demektir. Cinin varlığı kesin olunca ehl-i sünnet derler ki “Cin de insan gibi mükelleftir (emir ve yasaklardan sorumludur). Peygamberimiz salla’llâhu aleyhi ve sellem onlara da gönderilmiştir. Sadece Peygamberimiz salla’llâhu aleyhi ve selleme has üstünlüklerden biri de budur; zîrâ Hazret-i Resûl salla’llâhu aleyhi ve sellemden önce gelen bütün peygamberler aleyhimü’s-selâm, cinlere peygamber olarak gönderilmemişlerdir. Nitekim: “ve mâ erselnâ min kablike illâ ricâlen nûhî ileyhim60 Senden önce de peygamberler olarak yalnızca kendilerine vahiy indirmekte olduğumuz erkekler gönderdik” âyeti bunun delîlidir. Eğer sorulsa: Kur’ân-ı azîmde, innâ semi‘nâ kitâben ünzile min ba‘di mûsâ61 yani Biz Mûsâ’dan sonra indirilmiş bir kitâbı işittik” âyetinin îzâhında müfessirler: “Cinler, Mûsâ Peygamber aleyhi’s salâtü ve’s selâma îmân ettiler, Îsâ aleyhi’s salâtü ve’s selâma îmân etmediler, Mûsâ aleyhi’s salâtü ve’s selâm cinleri çağırmıştır. Cevâb şöyledir: Cine mensûb olanların Mûsâ Peygamber aleyhi’s salâtü ve’s selâma da‘vetsiz îmân etmiş olmaları ihtimâli vardır” derler. Nitekim Tubba ve Habîbü’n-Neccâr, Peygamber dahi çağırmadan belki de doğumlarından önce îmân etmiş-lerdir; çünkü Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin insana gönderildiği gibi cine de gönderildiği isbât edil-di. Öyleyse cin, insan gibi mükellef (sorumlu) olup âsîleri de hep birlikte ateşte azâb görürler. Nitekim Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ, Furkân-ı azîminde “yağfirleküm min zünûbiküm ve yücirküm min ‘azâbin elîmin62 yani Bazı günâhlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azâbdan korusun. İtaat edenler mağfirete kavuşurlar.” Ama burada aslolan şudur: İbn Ebû Leylâ ile İmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Şâfiî rahimehümu’llâhü te‘âlâya göre cinin itaat edenleri cennete girer. Hazret-i İmâm radıyallâhu anh çoğu rivâyetlerde tevekkuf etti ne cennete girer ne de girmez diye bir hüküm vermedi; ama bizim bazı kitâblarımızla Mâlikî ve Şâfiî kitâblarında ise cennete girmeyecekleri bildirildi; ama hakîkî yol tevekkuftur (susup beklemektir). Mu‘tezilîler: “Sevâb, adâlet ve istihkâk (hak ederek) elde edilir. Mâlikîler’e de uydular, kimileri bundan dolayı cin tâifesinde yemek, içmek, çoğalmak ve çiftleşmek olabilir sandılar. Bazıları “Böyle şey olmaz” dedi; ama bu, kitâb ve sünnet ile yalanlanmıştır. Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ’nın lem-yadmishünne insün kablehüm ve lâ-cânün63 yani Bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmamıştır.” Yani o hûriler cennettedirler. Onlarla daha önce ne insan ve ne de cin tâifesi cimâ etmemiştir, buyurması kitâbda olan delîldir. Bu da gösterir ki, cânda cimâ olur; zîrâ cândan murad cindir. Hadîs-i şerîfte de rivâyet olunur ki: “Bir insan cimâ etmeğe başladığı zaman bi’smi’llâhi demezse cin tâifesi erkeklik a‘zâsı üzerine oturur, o kişi ile birlikte cimâ eder.” Rivâyet olunur ki: Belkîs, cin kızlarındandı: Belkîs binti Serah ibn Hedâhi ibn Sarâhîl ibn Eded ibn Cedr ibn Serah ibn Hâris ibn Sayf ibn Sebâ ibn Şeyhab ibn Ya‘reb ibn Kahtan ibn Âbir ibn Sâlih ibn Erfahşad ibn Sâmi ibn Nûh aleyhi’s-selâmdır. Babası Serah, Reyhâne binti Seken’i zevce edinmiş idi ki, Reyhâne, cinnî kızıdır. Evlenmesinin sebebi şudur: Serah bütün Yemen vilâyetinin pâdişâhı idi. Çevresindeki pâdişâhlarına: “Sizin içinizde benim dengim yoktur ki evleneyim. Öyleyse evlenmem, yalnız cin ile evleneceğim” dedi. Kimi anlatmalarda Serah, Yemen pâdişâhının vezîri idi. Pâdişâh, idâresi altında bulunan kadınlara zorla sâhib olur ve bu kadınların başkasıyla evlenmesini istemezdi. Serah, bir gün sefere çıkıp tanımadığı bir kişi ile yol arkadaşı oldu. O kişi Serah’a: “Sen hiç evlenemezsin; zîrâ pâdişâhımız idâresi altında bulunan kadınlarına kızar” ve “Benim kızımı eş olarak alsan belki sana saldırmaz ve öfkelenmez” dedi. Serah: “Belki öfkelenebilir” dedi. O kişi: “Biz cindeniz, bize saldırmağa gücü yetmez” dedi. Serah bu sözü işitince rahatladı ve onun kızını eş edindi. O kızdan Belkîs dünyaya geldi. Ebû Hüreyre radıyallâhu anh, Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellemden şöyle rivâyet eder: “kâne ehaden ebevey belkıs mine’l-cinni; Belkîs’in babası veyâhud annesi cindendir.” İblis la‘net olası da cindendir. Nitekim Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ: “kâne mine’l-cinni fe-feseka ‘an emri rabbihi64; İblis cindendir. O Rabbinin emri dışına çıktı” diye buyuruluyor. Ama ihtilâf edilen şudur ki İblis la‘net olasının sülbünden zürriyeti var mıdır? Bu husûsda Şa‘bî: “Benden bir kimse İblis’in zevcesi var mıdır? diye sordu. Ben de “O düğün yemeğinde bulunmadım diye cevâb verdim. Ondan sonra o soru soran: “lâ-yekûnü zürriyyete illâ mine’z-zevcâti yani Soy mutlaka hanımdan olur” dedi. Ben: “Doğrudur; ama İblis konu-sunda bunlar gerekli değildir; zîrâ Mücâhid’den rivâyet olunur ki: İblis la‘net olası erkeklik a‘zâsını dübürüne uzatır ve beş yumurta doğar. O yumurtalardan İblis’in zürriyeti dünyaya gelir. Yine rivâyet olunur ki: Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ, İblis la‘net olasının sağ uyluğunda erkeklik a‘zâsı, sol uyluğunda da dişilik a‘zâsı yarattı. İblis, o sûrette cimâ eder. Her gün on yumurta yu-murtlar, her yumurtadan da yetmiş şeytan çıkar. Pey-gamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden de rivâyet olunur ki: “lâ-tekün evvele men yedhulu’s-sûka ve lâ-âhara men yahrucu minhâ fîhâ ba‘za’ş-şeytânu ve ferihe yani Pazar65 yerine önce girenlerden ve sonra çıkanlardan olma; zîrâ şeytan alışveriş yerinde yumurtlar ve bu yumurtalardan yavruları çıkar” buyurmuşlardır. Bu hadîs İblis’in zürriyeti olduğuna bir delîldir. Öyleyse cinin de evlâdı olur; zîrâ şeytan da cinlerdendir.” Mücâhid: “İblis’in zürriyeti şeytan aleyhi’l-la‘nedir. Birisi Rektebûn’dur: Yer ve gök arasında ne kadar dük-kân var ise önce dükkânını açıp ve sonra kapayanın dükkânı önünde bütün ilmini, en şeytanca ve en mâhirce ortaya koyar. Diğer birisi de Nîn’dir: Felâketler sâhibidir; yani belâ ve sıkıntı sâhibidir, cübbelerini yırtıp yanaklarını dövmesini emreder. Birisi de A‘ver’dir: Fâizcidir, tefecidir. Birisi de Müsevvit’tir: Haberlerin sâhibidir, haberleri insanların arasında yayar; ve o insanlar, telkîn ettiği haberlerin gerçeğine aslâ ulaşmazlar. Birisi de Dâsim’dir: Bu, eve girerken ya da kendisi ile birlikte yemek için insana, yemek yerken Allâhü Te‘âlâ’nın ism-i şerîfini unutturur. Birisi Ebyaz’dır: Peygamberler aleyhimü’s-selâm hakkında insanlara vesvese verir. Birisi Sahra’dır: Süleyman Peygamber aleyhi’s salâtü ve’s selâmın mührünü alıp denize atandır. Birisi de Velhân’dır: Temizlikten sorumluludur, temizlenen kimselere gusletti mi etmedi mi diye vesvese verir. Birisi ise Mürre’dir: İblis’in çok fazla sevdiğidir, o sebebden şeytan evlâdından Ebû Mürre ile künyelendi, insanı çalgıya çağırır ve gönderir, çalgının büyük günâhlardan olduğuna bu bir delîldir. Aslında İblis’in çok sevdiği çocuğu buna musallat olur; zîrâ hadîslerde: “inne ehabbehüm ilâ’l-‘ayni ekserihim fitnetün yani İblis’in çok sevdiği bu olunca bunun fitne-si çok olur.” Birisi de Hefân’dır: Sahrâlarda olur, halkı gölgelendirip hayrette bırakır. İmâm Mekhûl en-Nesefî, Lü’lü’îyyât adlı kitâbında zikrettiğine göre: “Lehfân isimli cin, şarap sâhibidir; yani halkı şarap içmeğe yö-neltip onları saptırır ve içirir. Birisi de Kavs’tır: Azdırı-cıdır. Birisi A‘ver’dir, namaz kapısındaki âlimlere kıla-vuzluk eder. Yukarıda tefecilikle anılan fâizci diye geçmişti. Birisi Tekâzi’dir, bu la‘netlenmiş, halk gizli olarak bir iş yaptığında o gizli yaptığı işi halka duyur-mak için vesvese verip kılavuzluk eder” diye bildirir. Müslim’in el-Câmi‘u’s-Sahîh’inde: Namazın şeytanı vardır, adı Hanzeb’dir diye bildirilmiştir. Delâilü’n-Nübüvve66 adlı kitâbda: “Hamâme ibn Hîm ibn Lâkîs ibn İblis, cinin mü’minlerindendir. Peygamber sal-la’llâhu aleyhi ve selem ile görüşüp ve Peygamber sal-la’llâhu aleyhi ve sellem ona Vâkı‘a, Mürselât, Nebe, Tekvîr, Felâk, Nâs, Fâtihâ sûrelerini öğretti. O Hâbil’in öldürüldüğünde oradaydı, kanında ortaktı. Nûh aleyhi’s selâm ile görüşüp elinden tutup tevbe etti. Ondan sonra Hûd, Sâlih, Ya‘kûb, Yûsuf, İlyâs, Mûsâ ve Îsâ aleyhimü’s-selâm ile görüştüğü bildirilmiştir. Rivâyet edilmiştir ki, İblis’in kimi evlâtları ve cinden kimileri îmân etmişlerdir. Nitekim Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem: “mâ minküm min ehadin illâ ve kad vekele bihi kermühu mine’l-cinni kîle ve ente yâ resûla’llâhi kâle ne‘am ve lâkin e‘ânenî’llâhu te‘âlâ ‘aleyhi fe es-leme; yani Hiçbiriniz yoktur ki mutlaka ona bir cin tâifesi musallat olmasın. “Yâ Resûlallâh, sana da mu-sallat oldu mu?” dediler. “Evet” dedi. Velâkin Hakk Te‘âlâ bana yardım etti, benim cinim Müslüman oldu.” Amma cinin bir şey yeme ve içmelerine delîl şudur: İbn Mes‘ûd [591?-652] radıyallâhu anh, Peygamber sal-la’llâhu aleyhi ve sellemden şöyle rivâyet eder: “se’elûnî el-metâ‘u ve’z-zâdu fe-metta‘tehüm bi külli ‘azm hâ’il ve rütati va ba‘rati fe-kâlü yâ resûla’llâhi, yukaddiruhâ’n-nâsu ‘aleynâ fe-nehâ’n-nebiyyu sal-la’llâhu ‘aleyhi ve selleme ‘ani’l-istincâ’i bihimâ fe-kultü yâ resûla’llâhi ve mâ yuğnî zâlike ‘anhüm kâle ennehüm lâ-yecidûne ‘izâmen illâ vecedû ‘aleyhi lahme yevmehû yevme ekul ve lâ-rütati illâ vecedâ fîhâ cebehâ; yani Cinler benden eşya ve azık istediler. Onlara kemik, tezek ve kığı verdim. “Yâ Resûlallâh, halk bunları kirletir” dediler. Hazret-i Resûl aleyhi’s salâtü ve’s selâm bunlarla istincâ etmekten sizi nehyederim dedi. İbn Mes‘ûd: “Yâ Nebiyyallâh bunlardan cinlere ne fayda ve ne kâr husûle gelir?” dedi. Peygamber sal-la’llâhu aleyhi ve sellem: “Bunlar kemiği elbette üze-rindeki et ile bulurlar, tezek ve kığıyı da elbette içinde tanelerle bulurlar” diye buyurdular.

(337) Cinlerin yemek yediğine bu delîldir. Bu açık-lamadan murâd şudur: “Cinlerin de doğma, doğurma, yeme ve cimâ gibi fiilleri insanların fiilleri gibidir, öy-leyse le-eskaynâhüm zamiri cinle ilgili olup anlamı onlara su vermek olarak anlaşılsa yanlış olmaz.
(338) Bazı ulemâ der ki: “Cinlerin mü’min olanlarının cennete girdikleri üzerinde İmâm-ı A‘zam’ın tevakkuf etmesinin sebebi şudur: Bazı müfessirler cin gerçeğinin ne olduğu konusunda anlaşamadılar. Hasan-ı Basrî [643-728] radıyallâhu anh dedi ki: Nitekim insanın Âdem aleyhi’s selâmın çocuğu olduğu gibi gerek Müslüman, gerek kâfir olsun Cin de, İblis’in çocuğudur. İbn Abbâs [619-687] radıyallâhu anhümâ dedi ki: Cin, Cân’ın çocuğudur. Cân’ı, Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ semûm ateşinden (zehirli ateşten) yarattı, zehirli ateş odur ki kesinlikle dumanı yoktur; çünkü bazılarına göre Cin, İblis’in çocuğu olup İblis ve çocuğu ateşten yaratılmıştır ya da Cin, Cân’ın çocuğudur, Cân bazı müfessirlerin kavline göre İblis ise onların cennete gir-meleri gerekmez; imdi kâfirlerinin cehenneme girdikleri Kur’ân âyetinin delâleti ile isbât edilmiştir. Allâhü Te‘âlâ buyurur ki: kâle’dhulû fi ümemin kad halet mi-ne’l-cinni ve’l-insi fî’n-nâri…67 (Kıyâmet gününde Allâh onlara) diyecek ki: Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin…”
(340) termîhim bi-hicâratin68’i ye ile yermîhim ola-rak okudu.

(340) min şerri mâ halak69’taki /r/yi tenvin ile şerrin olarak okudu.
(341) kul e‘ûzü bi rabbi’n-nâsi meliki’n-nâsi70’yi elif ile mâlik olarak okudu. Hazret-i İmâm’ın kıraatı burada tamamlandı.
(343) İmâm-ı Barî Ebû Kâsım Yûsuf ibn Alî ibn Cabbâr el-Hüzelî el-Yeşkürî, Kâmil adlı ünlü kitâbında Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın kıraatini elli kıraat ile bin iki yüz doksan tarîkle beyân edip “Kitâbımı dünyanın İmâm Ebû Hanîfe’nin kıraati ile süsledim, batı vilâyet-lerinin ortasından çıkıp Oş71’a vâsıl oldum. Doğu vilâ-yetlerinin ortası olan Oş’a ulaştım. Özellikle sağ yanını ve kuzeyini, kolaylıkla ve zorlukla dolaştığım vilâyet-lerde hiç üşenmedim usanıp sıkılmadım. Erkeklerden, insanlardan, küçük ve büyük herkesten kıraat dinledim. Kırk üç yıl süreyle gezip yoksullar ve fakirler ile gece ve gündüz her şehirde beş altı bazen de yirmi kimseden fazlasından kıraat dinlerdim, her hatimde nice rivâyetler toplardım. Adı geçen Ebû Kâsım a‘mâ (görme özürlü) bir kimse idi.
(343) İmâm-ı Züfer ibn Hüzeyl, Hazret-i İmâm-ı A‘zam’dan şöyle rivâyet eder: “men lem yemna‘a’l-‘ilmu ‘an mehârima’llâhi te‘âlâ ve lem yahcizhu ‘ani’l-me‘âşi fe hüve mine’l-hâsirine yani İlim, bir kimseyi Allâhü Te‘âlâ’nın haram ettiklerinden geri çevirmezse o kimse ziyâna uğrayanlardandır.”
(343) Deylemî, İbn Dükeyn’den şöyle rivâyet eder: Dünyâda ve âhirette âlimler ve fakihler evliyâullâhdan olmasa Allâhü Te‘âlâ için hiç velî olmazdı.
(343) İmâm Halebî, Bekr ibn Yahyâ ibn Ziyâd’dan, Yahyâ babasından şöyle rivâyet eder: Hazret-i İmâm-ı A‘zam bana dedi ki: “Ey Basralılar, siz bizden daha verâ sâhibisiniz; ama biz sizden daha fakihiz.”

(343) İmâm-ı Sem‘ânî, Ebû Sa‘d es-Sağânî72’den şöyle rivâyet eder: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam’dan: “Hadîs ilmini Süfyân’dan alayım mı?” diye sordum. İmâm: “Sika (güvenilir) kimsedir, her ne rivâyet ederse yaz; ama Câbir el-Cu‘fî ve Zeyd ibn Ayyâş’ın hadîslerini de yaz; ama ikisi de yalancıdır” dedi. İmâm-ı Şâfiî [767-819] rahimehullâh: İbn Uyeyne’den duydum, derdi ki: Câbir’den öyle sözler işittim ki üzerime tavan yıkılacak diye korktum. İmâm-ı Şâfiî: “Câbir geri dönmeğe râzı olmuştu. Bunun ma‘nâsı şudur: Emîru’l Mü’minîn Osman Zî’n-Nûreyn [576-656] radıyallâhu anhi katledenlerin bazısı: “Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem Îsâ aleyhi’s selâm’dan tartışmasız daha fazîletlidir. Îsâ aleyhi’s selâm tekrar dünyaya gelip Deccal ile vuruşup harb edecek. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem ise dünyaya gelmeğe Îsâ aleyhi’s se-lâm’dan tartışmasız daha hak sâhibidir. Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ’nın: “inne’llezî ferada ‘aleyke’l-kur’âne le-râdduke ilâ me‘âdin73 Herhalde o Kur’ân’ı sana farz kılan, seni mutlaka bir döndürülecek yere getirecektir” âyetine sarılarak onu delîl göstererek bunu derler; ama biz bunlara şöyle cevâb veririz: “İbrâhim Halîlullâh ve Mûsâ Kelîmullâh aleyhimâ’s selâm da Îsâ aleyhi’s-selâm’dan daha fazîletlidir. Buna göre onların da tekrar dünyaya gelmeleri gerekir. Âyette bunlara dünyaya geri geleceklerine dâir bir delîl yoktur; zîrâ âyet-i kerîmede “me‘âd”dan murâd ya Mekke-i Mükerreme’dir ya da haber verilen gündür, murad edi-len dünya değildir. Bununla birlikte âyet-i kerîmede ölümden sonra dünyaya gelmeği gösteren bir işâret yoktur” der.
(344) Ebû Ca‘fer Muhammed ibn Hasen Rakaşî, Hazret-i İmâm’dan şöyle rivâyet eder: İmâm, “Elli yıldır kıldığım her namazda emr-i bi’l-ma‘ruf ve nehy-i ani’l münkeri terk ettiğim için istiğfâr ederim” dedi.

(344) İbrâhîm ibn Süveydî Hanefî şöyle der: Hazret-i İmâm-ı A‘zam bana ikrâm ederdi. İbrâhîm ibn Abdullâh ibn Hasan’ın günleri hakkında İmâm’a soru sordum. İmâm: “Farz haccından sonra o günler elli hacdan daha fazîletlidir” dedi.
(345) Hasan ibn Seleme Erhabî şöyle der: Hazret-i İmâm’a bir kadın gelip şöyle sordu: “Oğlum bana İbrâhîm ibn Abdullâh’dan ilim öğreneyim” dedi. Bense “Onu men edip rızâ göstermiyorum” dedim. İmâm: “Men etme!” dedi. Hammâd şöyle der: “Hazret-i İmâm halkı, İbrâhîm ibn Abdullâh’a tâbi olmaları için teşvîk ederdi”.
(345) Ca‘fer-i Ahmer şöyle der: İmâm’dan bir mes’ele sordum, cevâb verdi. Ben: “Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ, seni şehrimizde yaşattıkça burada hayır aslâ yok olmaz” dedim.
(345) Ya‘kûb ibn Şu‘ayb’dan Hammâd şöyle rivâyet eder: “İmâm’dan şöyle dediğini işittim: “Emîru’l Mü’minîn Hazret-i Alî kerremallâhu vechehû, bana Emîru’l Mü’minîn Hazret-i Osman ibn Affan radıya’llâhu anhden daha sevgilidir; ama bu sözümün iki yönlü îzâhı vardır: Birinci îzâh: Hazret-i Alî radıya’llâhu anh, Hazret-i Osman radıya’llâhu anhden daha fazîletli olmalı. Nitekim bazı ulemâmız böyle de-mişlerdir. İkinci îzâh: Hazret-i Osman radıyallâhu anh, Hazret-i Alî radıyallâhu anhden daha fazîletlidir. Nite-kim cumhur ulemânın tercîhleri bu yöndedir. Ama mu-habbet (sevgi) elimizde değildir. Hazret-i Alî radıya’llâhu anhe daha çok muhabbet ederiz. Nitekim Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem, Hazret-i Âişe radıya’llâhu anhâya daha çok muhabbet edip: “Allâhümme hâzâ kısmî fî-mâ emleke yani Ehl-i beytime elimden geleni yaparım. Elimden gelmeyeni sen yarlığa” buyururlardı. Elinden gelmeyen ise bazısına daha çok muhabbet etmeleridir” der.
(345) İmâm Deylemî, Abdülazîz ibn Ebû Revvad’dan şöyle rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam’a: “Halîfe beni da‘vet etti. Ona emir ve yasakları bildir-mem gerekiyor. Bana bu mevzûda birkaç kelam öğre-tirsin elbette. Hem emir ve yasaklardan olsun hem de onun gazabından kurtulayım” dedim. İmâm: “Ne zaman halîfenin yanına gidersen susmağı kendine düstur edin; zîrâ söz onlarındır. Senden her hangi bir şey sorarlarsa cevâbın hazır ise cevâbını ver ve mutlaka şunu söyle: “Yâ Emîre’l Mü’minîn! Dünya birkaç şey için talep edilir. Bunlar ise şöyledir: Birincisi, şeref sâhibi olmak içindir. Sen ise şerifoğlu şerifsin. İkincisi mülk içindir. Sen, Arap ve Acem mülkünün pâdişâhısın. Üçüncüsü de mal içindir. Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ sana nihâyetsiz mal verdi. Öyleyse Allâhü Te‘âlâ’dan kork ve durumunu düzeltmek için çalış. Allâhü Te‘âlâ’nın yasak ettiklerinden dâimâ kaçın ki dünya ve âhireti bir araya getirmiş olursun” dedi.

(346) İbn Uyeyne şöyle der: “Bir gün İmâm-ı A‘zam’ın mescidine uğradığımda İmâm’ı talebeleriyle yüksek sesle tartışırken gördüm. Ben: “Yâ Ebâ Hanîfe, oturduğunuz yer mesciddir, mescidde ise yüksek sesle bağırmak olmaz” dedim. İmâm: “Bunlara ilişme; zîrâ bunlar yüksek sesle konuşup tartışmazlarsa fakih ola-mazlar” dedi.
(346) Ebû Bilâl-i Fezarî şöyle der: “Hammâd ve ta-lebeleri gecenin evvelinde toplanıp ilim ile meşgûl olurlardı. Horoz ötünce herkes dağılırdı. Dağılmalarının tek işâreti horoz ötmesi idi. Hammâd’ın gecenin baş-langıcında öten bir horozu vardı; ama “kabbahaka’llâhu te‘âlâ mâ leke kata‘at hadîsenâ in şerra’d-duyûki mâ şaha evvelü’l-leylü; yani Bârî Te‘âlâ seni çirkinleştirsin. Sana ne oldu da bizim sözümüzü kestin; zîrâ horozların işe yaramayanı gecenin daha başlangıcında ötendir” derdi.
(346) İmâm-ı Züfer [v.775] şöyle der: “Hazret-i İmâm’a Emîru’l Mü’minîn İmâm Alî kerremallâhu vechehu ve Muâviye hakkında soru soruldu. Bu ikisi arasında vukû bulan hâdiselerde öldürülenlerden de soru soruldu. İmâm şöyle cevâb verdi: “Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ’nın bana beni mükellef kıldığı (sorumlu tuttuğu) şeylerden soracaktır. Onların işlerini benden sormaz. Öyleyse o sözle meşgûl olmamak daha iyidir.” Bir başka rivâyette de: “Allâhü Te‘âlâ süngü-müzü o kanlara bulaştırmadı, biz dilimizi niçin o kanlara bulaştıralım?” dedi. Bir başka rivâyette ise şu âyeti okudu: “tilke ümmetün kad halet, lehâ mâ kesebet ve lekum mâ kesebtüm ve lâ-tüs’elûna ‘ammâ kânû ya‘melûne74 Onlar birer geçmiş ümmettir; onların ka-zandıkları kendilerine sizin kazandıklarınız sizedir. Siz onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.”
(347) Gavrek el-Kûfî şöyle der: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam’a bir hediye alıp gittim. Bana iki misli hediye ile karşılık verdi. Ben: “Karşılık vereceğini bilmiş olsaydım sana hediye vermezdim” dedim. İmâm: “Fazîlet önce verenindir. Bunu duymadın mı? dedi. Heytem, Sâlih’den, Sâlih de, Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden bana rivâyet ettiğine göre: Peygamber sal-la’llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz “men sane‘a ileyküm ma‘rûfen fe-kâfe’ühû fe-in lem tecidû mâ tekâfe’ühû fe-’snev ‘aleyhi yani Her kim ki size iyilik etse karşılığını verin ve verecek bulamazsanız o iyilik edeni övün” buyururlar dedi. Ben de: “Bu hadîs bana bütün ma‘lûmattan (bilgilerden) daha sevgilidir” dedim.

(347) Abdülâziz ibn Müslim şöyle der: İmâm’ı Mina75’da yolda giderken gördüm. Kendilerine sığır sütünden sordum. İmâm: “Sübhânallâh!” dedi. “Hırs sizi edebi terk etmeğe götürür; zîrâ ilmin fazîlet ve bü-yüklüğü vardır. İlim sâhibinin de vakarlı, alçakgönüllü ve sükûn üzere olması gerekir. Soracağın varsa yarın sorarsın” buyurdular.
(348) Amr ibn İbrâhîm el-Basrî76, babasından şöyle rivâyet eder: Bir gün sabah namazında, İmâm’ın yanın-da bulundum. Namazın imâmı: “ve lâ-tahsebenna’llâhe ğâfilen ‘ammâ ya‘melü’z-zâlimûne77; yani Allâhü Te‘âlâ’yı zâlimlerin işlediğinden habersiz sanma!” âyetini okudu. Ben “Hazret-i İmâm o kadar çok titredi ki ben buna vâkıf oldum.”
(348) Hazret-i İmâm’ın: “Talebelerimden otuz kim-seye itimâdım (güvenim) vardır. Bunlardan on tanesi fakihlerden ve sâlihlerdendir, on tanesi de fetvâya selâhiyetlidir. Diğer on tanesi de kadılığa selâhiyetlidir. İşte talebelerimin en iyileri, en üstünleri bunlardır” diye buyurdukları rivâyet olunur. Bir başka rivâyette “Bun-ların en iyisi Ebû Yûsuf ile Züfer’dir” demiştir. Yirmi sekizi Hazret-i İmâm’dan önce irtihâl edip Ebû Yûsuf ile Züfer ise Hazret-i İmâm’dan sonraya kaldılar.
(349) Yine İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin şöyle dedikleri rivâyet olunur: “Bir kimse ilmi, dünya için öğrenirse ilim, o kimsenin kalbinde kuvvetle yer etmez ve hiç kimse o ilimden yararlanamaz, o ilmin hiç bere-keti de olmaz. Kim ilmi âhiret için öğrenirse o ilimde bereket olur, kalbde muhkem olur ve ondan herkes istifâde eder faydalanır.”
(349) Ebû Mukâtil: Hazret-i İmâm: “Bir kimse kadı olursa o kimse denize batmış olur. O kimse yüzücü dahi olsa ne zamana kadar yüzebilecek?” derdi.
(349) Şakîk ibn İbrâhîm şöyle der: Hazret-i İmâm-ı A‘zam, İbrâhîm bin Edhem’e: “Ey İbrâhîm, Allâhü Te‘âlâ sana ibâdetlerden sana sâlih rızık verdi. İlim de senin kapında olsun; zîrâ ibâdetin başı ilimdir ve dâimâ amel de ilimle elde edilir” dedi.
(349) İbn Ebû Şeyh şöyle der: “Hazret-i İmâm’a fi-lan yerde fıkıh müzâkere eden bir ilim halkası vardır” dediler. İmâm “Onların reisleri var mıdır?” dedi. “Yok” diye cevâb verdim. İmâm: “Onlara ebediyyen fıkıhtan fayda yoktur” dedi.
(350) Abbâs ibn Necih şöyle der: “İmâm-ı A‘zam bana dedi ki: “Dünya ihtiyâçlarından bir ihtiyâcı elde etmek istediğin zaman, o ihtiyâcını meşrû olarak elde etmeden önce bir şey yeme; zîrâ yemek aklı bozar.”
(350) Sehl ibn Müzâhim: Hazret-i İmâm: “Bir kadı, kadılığında bir yıldan fazla kalmamalı. Kadılıktan bir yıl sonra azledilmeli ve ilim müzâkerelerine katılmalı daha sonra yine kadılığa getirilebilir” dedi.
(350) İmâm Ebû Necîb el-Hemedânî, İmâm Ebû Yûsuf [731-798]’tan şöyle rivâyet eder: İmâm Ebû Yûsuf, İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhe: “Alkame mi daha fazîletli yoksa Esved mi?” diye sordu. Hazret-i İmâm: “İkisini de hayırdan başka bir şeyle anmağa gü-cüm yetmez. İkisinden birini diğeri üzerine nasıl üstün tutabilirim?” dedi. İmâm Ebû Yûsuf: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam selefin halefi idi; ama Hazret-i İmâm kendisin-den sonra yeryüzünde bir halef (yerini tutacak birini) bırakmadı” dedi.
(350) İmâm Fakih ez-Zağunî, Vekî ibn Cerrâh’dan şöyle rivâyet eder: “Hazret-i İmâm’dan “Fıkıh ilmini ezberlemek ne ile olur?” diye soruldu. “Himmet topla-mak ile” dedi. “Himmet toplamak ne ile olur?” dediler. “İlgi ve alakayı kesmek ile olur” dedi. “İlgi ve alakayı kesmek nasıl elde edilir?” denildi. “Birşeyin ihtiyâç kadarını alıp fazlasını almamak ile olur” dedi.
İmâm Ebû Yûsuf [731-798] şöyle der: “İmâm-ı A‘zam’dan “Fıkhı, fıkhın kadrini, fıkıh ehlini ve fıkıh ehlinin kadrini bilmez bir kimse ile ilim meclisinde bulunmak çirkin ve sıkıntılıdır” buyurduklarını işittim ve sonra şu beyti okudular:
‘ademenâ sikâlu’n-nâsi fî külli beldetin
fe-yâ rabb lâ-tağfir li-külli sekîlin,
İnsanın can sıkıcısı bizi her beldede yok etti.
Yâ Rabb! Her kim ki can sıkıcı ise ona mağfiret ey-leme, dedi.
(350) Rivâyet olunur ki: Hazret-i İmâm’dan: “Sabah namazından sonra hayırlı kelâm da olsa konuşmak mekruh mudur?” diye sordular. İmâm dedi ki: “Hangi kelam, helâl ve haramı bildiren ve halkı günâhtan uzak-laştıran bir kelamdan daha büyüktür? Ki o ilim torba içindeki azık gibidir: Ne zaman sâhibi, ondan vazgeçmiş olsa aç kalır.”
(351) Abdullâh ibn Ahfez şöyle der: “Hasan ibn Îsâ ibn Yezîd ile Hazret-i İmâm’ın yanına gittik. İmâm-ı A‘zam, Hasan’ı görünce kalkıp ta‘zîm etti ve: “Yüce ceddin aleyhi’s salâtü ve’s selâm insana ta’zim için ayağa kalkmak mekruhtur buyururlardı, fakat üç kimse için ayağa kalkıp ta‘zîm etmek câizdir, derlerdi. Birisi: Sultân, birisi: İlim ehli, birisi de: Şeref sâhibi olan in-sandır. Sen ise onlardansın” dedi.
(351) Yezîd ibn Kümeyt şöyle der: “Bir gün İmâm-ı A‘zam bir kişi ile münâkaşa ederken o kişi İmâm’a: “Allâhü Te‘âlâ’dan kork!” dedi. Hazret-i İmâm mübârek başını öne eğdi büzüldü sonra mübârek başını kaldırıp: “Ey kardeş, Allâhü Te‘âlâ sana hayırlar versin. Dillerinde ücûb (kendisini beğenmişlik) hâsıl olduğunda ilim ehlinden bir kimsenin Allâhü Te‘âlâ’yı zikretmesine (hatırlatmasına) halkın ne kadar çok ihtiyâcı vardır? İşte o ilim ehli, Allâhü Te‘âlâ’nın zikrini ve amellerini Allâh’ın rızâsı için yaparlar. Bilâkis oturduğum yerden ilim hakkında hiçbir şey söylemedim, Allâhü Te‘âlâ’nın konuştuklarımın elbet benden hesâbını soracağını bilirim. Dâimâ selâmet talebine harîs oldum” dedi.
(351) Abdullâh ibn Mübârek [736-797] şöyle der: “Hazret-i İmâm: “Ne zaman bir mecliste bir kadın otur-duğu yerden kalksa oturduğu yer soğumadan onun ye-rine oturma. Her kim kadının ayakkabısından söz etse ayağından söz etmiş gibi olur ve ayağını vasf eden de âdil olmaz” dedi. Hazret-i İmâm ne zaman yolda yürüse karşısından gelenin kadın mı erkek mi olduğunu bil-mezdi; yani onlara bakmaz ve bakmadığı için onların kadın mı erkek mi olduğunu teşhis edemezdi.”
(351) Ebû Bekir ibn Hafs: Ne zaman İmâm’ın huzûruna bir kimse gelse ve halkı kötülese İmâm, onun sözünü kesip “Bu tür kötü sözler konuşma!” derdi. Ve yine İmâm: İnsanlara kerih (tiksindirecek) haberleri söylemekten sakının. Allâhü Te‘âlâ hakkımızda kerih söz söyleyenleri affetsin ve güzel söz söyleyenlere de rahmet etsin. Allâhü Te‘âlâ’nın dîninde sâbit durun, halktan uzaklaşın; zîrâ halk kendi nefislerinin isteklerini tercîh etmişlerdir” derdi.
(352) Ebû Hasan Alî ibn Ahmed el-Fârisî şöyle der: Hazret-i İmâm duâsında: “İlâhî, sana ibâdet yönünden benim amellerim çok küçüktür; ama senin rahmetin yanında ümîdim çoktur. İlâhî, rahmetinden niçin mahrûm olurum ki; zîrâ zannederim ki sen lûtuf ve ke-reminden beni rahmetinden mahrûm etmezsin. İlâhî, nefsimi îmânınla azîz kıldın (yücelttin). Beni cehennem ateşinde nasıl zelîl edersin. İlâhî, Kur’ân-ı azîminde şedîdü’l-‘ıkâbı78 okuyunca korkarız; ğafûru’r-rahîmi79 okuyunca ferahlarız. İki emrin arasında kalmışız. Kur’ân, zâhirde bizi emîn eylemez ve rahmetinden ümidimizi kesmez. Eğer bize mağfiret eylersen bu Senin fazlındandır; eğer azâb edersen bu da Senin adlin-dendir. İlâhî rahmetinden ümitvâr olmaya lâyık değil-sem günâhkârlara fazlın ile rahmet etmeğe Sen lâyıksın. İlâhî, dünyada günâhlarımı setreyledin (örttün), mahşer gününde de günâhlarımı setretmene daha çok ihtiyâcım vardır. Beni halk arasında rezil rüsva eyleme. İlâhî, bana tevbe-i nasûh80u müyesser eyle (kolaylaştır) ki; o tevbenin lezzeti kalbime ulaştığı zaman dünyada bir garib olayım ve yalnız Sana muhabbet eyleyeyim. Hattâ dünyada kalbim hüzünlü; gözüm yaşlı ve duâm pek çok olsun. İlâhî, kim ihtiyâcını Senden başkasından isteye-bilir; ama ben Senden başkasından isteyemem. Yâ Rabbi, bütün ihtiyâcımı Sen karşıla ve beni rahmetinle ebrârdan81 eyle” derdi.
(353) İmâm-ı Esmaî’den, Îsâ ibn Amr en-Nahvî şöyle rivâyet eder: Kûfe’ye gelip Hazret-i İmâm’ı ziyâret ettim. Bir kimse İmâm’dan bir mes’ele sordu. Cevâb verdiği zaman cevâbı makbûl bulmayıp kalbimle inkâr ettim. İmâm, benim kalben inkâr ettiğimi anladı, cevâbını düzeltmeğe gayret edip ondan sonra bana ziyâfet verdi. Yemek yerken yemekten yere düşenleri alıp yerdi. Dişleri arasında kalan yemek artıklarını da yerdi. Ondan sonra: “küli’l-vağmi ve enfi’l-fağmi; yani Dişlerinin arasında olanlardan dilinle çıkardığını ye; ama diş çöpü ile çıkardığını yeme”dedi; ama sahîh olan rivâyet ise Tekmile kitâbının sâhibinin rivâyetidir: “küli’l-vağmi ve enfi’l-fağmi yani Dişlerinin arasında olanı dilinle çıkardığını ye; ama diş çöpü ile çıkardığını yeme” dedi. İmâm’ın bu îzâhı bana çok hoş geldi, be-ğendim. Vağm: Dişlerin arasındakileri kürdan ile çı-karmak. Fağm: Diş çöpü ile çıkarmayıp dil ile çıkar-maktır.
(353) İmâm Aynu’l-Eimme el-Harezmî va‘z ettiği rivâyet olunur ki va‘zında Harezm sultânı hazır olurdu. İmâm, halkın malını almağı yasakladı ve yasaklamada çok ileri gitti. Va‘z bittikten sonra halktan para topladı, sultân da bin akçe verdi; ama sultân, İmâm’ın halktan para almasını kabûl edemedi: “Bize halktan mal almağı yasakladı, kendisi halktan mal alıyor” dedi. İmâm, sultânın kendisi hakkındaki sözlerini duyunca “Nasıl ki dişlerin arasından dil ile çıkarılan kırıntıları yemek helâl olur; ama kürdan ile çıkarılanı yemek haram olursa, mal toplamak da bunun gibidir. Dil ile toplanan mal helâldir; fakat zorla sopa ile toplanan mal ise haramdır. Biz halktan malı dil ile topladık; ama siz sopa ile toplu-yorsunuz. Buna göre mal bize helâl, size haram olur” dedi.
(353) Müsâvir el-Verrâk önceleri Hazret-i İmâm’a buğz ederdi (onu hiç sevmezdi). Sonraları onun mecli-sine devâm edenlerden oldu. Hazret-i İmâm’ın şöyle dediğini nakleder: “İlme hevesi olmayana ilmi öğretme. Sözünü kesen kimse ile de konuşma; zîrâ böyle insanlar edepsizdir ve muhabbetten uzaktır.” Yine: “Kur’ân-ı azîm, Allâh’ın kelâmıdır, Allâh’ın kelâmının dışına çıkma. Bu kelâmın taşıdığı dikkat edilecek iki önemli husûsiyet vardır. Birisi şer‘î talebleri isbâtta Kur’ân-ı azîm ile delîl gösterip Kur’ân’ı kendine göre te’vil ve tefsîr ederek Kur’ân’a muhâlefet etme. Birisi Kur’ân’ı okumakla çok meşgûl olup zikir ve duâlarında sınırı aşma.”
(354) İmâm-ı Sem‘ânî şöyle der: Bir kimse İmâm’dan: “Oruçlu olanlar ne zamana kadar yeyip içip cinsî münâsebette bulunsunlar?” diye sordu. İmâm da: “Fecrin doğuşuna kadar” dedi. İmâm’ın yanında semiz (şişmanca) biri vardı. İmâm’a sözle sataşıp: “Fecrin doğuşu gecenin yarısında da olsa yesin mi?!” dedi. İmâm: “elzemu’s-semt yâ a‘vec; yani Sus ey yamuk akıllı” dedi.
(354) Hazret-i İmâm: “Avam (kaba ve câhil halk), benim kölelerim olsaydı hepsini âzâd eder ve onların miraslarından kurtulurdum” dedi. Bir rivâyette de: “Avam ulûfe (maaş) alsaydı onlara zekâtı vâcib (mecbûrî) kılardım. Allâhü Te‘âlâ doğrusunu bilendir. Kefere olan (Müslüman olmayan) avamın hayvanlar gibi olduğunda hilâf yoktur (bu yalan değildir). bel hüm ezallü sebîlen82 ve her kâfir avamdır; ama Müslüman-ların avamı, âlimlere ve âriflere nisbetle hayvanlar gi-bidir” dedi. İmâm: “günâhları, dostun için ve malı da düşmanın için toplama. Dosttan murad insanın nefsidir, düşmandan murad da mirasçılardır” dedi.
(355) İmâm Deylemî, İmâm Ebû Yûsuf [731-798]’tan şöyle rivâyet eder: Bir yağmurlu günde İmâm ve talebeleriyle bir yerde toplandık. Orada hazır bulu-nanlar: Dâvûd-ı Taî [v.777], Âfiye Evdî83, Kâsım ibn Ma‘n el-Mes‘ûdî [791], Hafs ibn Gıyâs, Mâlik ibn Muavvel, Vekî ibn Cerrah ve İmâm-ı Züfer ibn Hüzeyl [v.775] idi. Hazret-i İmâm-ı A‘zam yanımıza geldi: “Siz kalbimi ferahlandıran, hüznümü giderensiniz. Fıkıh ilmini sizin için eyerleyip dizginledim. Ne zaman isterseniz binek hayvanı ve halk size itaat eder, eşikle-rinizi aşındırır ve sözlerinizi tercîh edip tutarlar. Her biriniz kadılığa selâhiyetli ve lâyıktır. Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ’nın size ihsân ettiği ve ni‘met olarak verdiği bu ilim, yemîn ederek söylüyorum ki sizleri zülden (aşağılanmaktan) ve hakir düşmekten koruyacaktır. Eğer ileride birinize istemeyerek kadılık bulaşırsa ve o da gizli gizli günâh işlese Allâhü Te‘âlâ onun günâhını kullarından gizlese bile onun kadılığı câiz değildir; ye-diği rızkı (maaşı) da kendisine helâl değildir; lâkin giz-lediği günâh herkesin gözü önünde yapılmağa uygunsa onun kadılığı câiz olur ve rızkı kendisine helâl olur” dedi.
(355) Bu kitâbın müellifi Muhammed el-Kerderî şöyle der: Bu yukarıdaki rivâyet hakkındadır: Kadı fıskından (günâhından) dolayı azledilirse nasıl âdil kabûl edilip dediği tutulur? Zîrâ adâlet bir şart gibidir; ama âdil diye taklîd edilip (dedikleri uygulanıp) fısk işlese icmâ ile azledilmiş olur; ama ne zaman ki fâsık olduğu bilinerek taklîd edilse bizim mezhebimizde o kadı azledilmez. Hazret-i İmâm: “Kadılık mezhebine girmeğe mecbûr kalırsan beş vakit namazı câmide edâ et; zîrâ halkla senin aranda perde olmasın (halkla iç içe ol). Yatsı namazını edâ ettiğin zaman üç kez yüksek sesle bir kimsenin ihtiyâcı var mı? diye sor. Daha sonra evine git. Kadı hasta olup hüküm için mahkemeye gel-meye gücü olmasa kadılık için verilen şeyleri yemesin. Hangi İmâm, kıtlık için yiyecek saklasa ya da hükmün-de âdil olmasa imâmlığı bâtıldır, verdiği hükümlerin hiçbirisi câiz değildir. Bu sözlerin başka bir açıklaması şudur: Halîfeler de imâmlar gibi halîfe olmaktan çıkar belki hilâfet ile beylik (sultânlık) birbirine karışır. Ne zaman senin ile halk arasında senden bir günâh sâdır olsa ve buna had cezâsı icâb etse sana en yakın olan kadı, senin hakkında hüküm verir ve sana had cezâsını uygular. Şâyet bu işlediğin günâh senin ile Rabbin ara-sında olsa ve had cezâsı gerektirse had cezâsı uygulan-maz; ama İmâm-ı Merğinânî [v.1203] şöyle der: “(Kadı, imâm, halîfe) Bir günâh işlediği zaman kendisi ile Rabbi arasında da olsa yine had cezâsı gereklidir.”
(356) Yûsuf ibn Hâlid es-Semenî şöyle der: “Basra-lıların fakihi olan Osman el-Bettî’ye devâm ederdim. Adı geçen Osman, Hasan el-Mu‘tezilî’nin ve İbn Sîrîn [v.728]’nin mezhebleriyle amel ederdi. Kûfe’ye giderek, Kûfe âlimleri ile konuşup tartışmak, onlardan ilim ve mezheblerini öğrenmek için izin istedim. Kûfe’ye varınca beni hadîs ilminde hepsinin en âlimi olan Sü-leyman A‘meş’in huzûruna alıp götürdüler. Hâfızamda da hadîslerden birkaç mes’ele vardı. Bunu A‘meş’in meclisinde muhaddislerden sordum, hiçbirisi soruma cevâb veremediler. A‘meş’e bunu aktardıklarında “O kişiyi bana getirin” demiş. Ben de A‘meş’in huzûruna vardım. A‘meş: “Sen, zannederim ki Basra âlimleri, Kûfe âlimlerinden daha âlimdir, diyorsun; ama Kâ‘be’nin Rabbinin hakkı için bu böyle değildir; zîrâ Basra’dan âlim çıkmaz ancak hikâye anlatan, rü’yâ yorumlayan ve tüccar çıkar” dedi. Ve şöyle ilâve etti: “Vallâhi! Kûfe’de Kûfe’nin Arabından olmayan bir kişiden başkası olmasaydı bile o kişi kifâyet ederdi; zîrâ o kişinin öğrettiği mes’eleleri, ne Hasan el-Mu‘tezilî ne İbn Sîrîn [v. 728]’ne Katâde ne de Osman el-Bettî bile-bilirdi. A‘meş öyle öfkelendi ki beni asâ ile dövecek diye çok korktum. Ondan sonra yanında bulunanlara: “Bunu Nu‘man’ın meclisine alıp gidin” dedi. “Allâh hakkı için Nu‘man’ın talebelerinden en küçüğünü (daha yeni talebe olmuş olanlardan birini) görse o talebeye bütün dünya halkı soru sorsalar onun cevâb verebildi-ğini bizzat görürdü” dedi. O anda bu sözden kalbime öyle bir korku düştü ki bunu yalnız Allâhü Te‘âlâ bilir. Talebelerinden birisi kalkıp ben de Maan mescidinden çıkınca bana dedi ki: “Nu‘man filan yerdedir, sora sora bulursun; zîrâ benim İmâm’a gitmeğe mâni işim var” dedi. Ben de sora sora o mahalle geldim. İkindi vakti girmişti. Güzel yüzlü ve güzel giyimli bir pîri (olgun ve yaşlıca bir kimseyi) ve arkasında kendisine benzeyen bir gençle gelirken gördüm. Bana selâm verdi, minâreye çıktı, güzel bir ezan okudu. Bu zâtın İmâm-ı A‘zam olduğunu ferâset ile bildim. Minâreden inip iki rek‘at namaz kıldı. Namaz kılışı biraz Hasan-ı Basrî84 ve İbn Sîrîn [v.728]’e benziyordu. Talebelerinden birkaç kişi toplanıp kâmet getirdiler. İmâm-ı A‘zam imâm olup Basra imâmının namazına benzer bir namaz kıldırdı. Selâm verdi sırtını mihraba dönüp yüzünü cemaate çevirdi. Ondan sonra talebelerinden her birinin hâlini hatırını sordu. Sıra bana gelince: “Muhakkak sen Bas-ra’dan gelmiş bir garibsin (yabancısın) ve bizim mecli-simizde bulunmağa hazırlanmışsın” dedi. “Evet” dedim. Bana “Adın nedir?” dedi. Adımı ve soyumu kendisine söyledim. Ondan sonra doğumum, memleketim, işim gücüm gibi konular hakkında soru sordu. Cevâb verdim. Sonra: “Bettî’ye gidip geldin mi?” dedi. “Evet” dedim. Ondan sonra: “Bettî bana gelseydi kavillerinin (söz ve görüşlerinin) çoğunu terk ederdi” dedi. Bana: “Neyin varsa getir ve önce benim talebelerimden başla; zîrâ sende gurbet korkusu var ve müttefiklerinden önce mes’elelerine cevâb almak hakkındır.” Ben de İmâm’dan çözmekte zorlandığım müşkil mes’elelerimi sordum. Hepsine cevâb verdiler.
(359) Ondan sonra akşam namazını edâ edip yatsı namazına kadar namaz ve tesbîh ile meşgûl oldular. Yatsı namazını kıldıktan sonra farzı kıldığı yerden baş-ka yerde kısa iki rek‘at daha nâfile namaz kılıp ondan sonra mescidden çıkıp elime yapışıp nerede kalıyorsun diye sordular. Ben de kaldığım yeri söyledim: “Oradan çık, benim evimin yakınında, Hazâzin evlerinde kal” dedi. Talebelerinin bir kısmına: “Geldiği yere birlikte gidin, durumunu öğrenip işlerine yardımcı olun. Bizim mensubumuz olduğunu komşularına bildirin. Bu gece biriniz yanında kalsın ve diğer biriniz yarın yanında kalsın. Bunu alıp tahsîs ettiğim odaya götürün” dedi. Benim ile vedâlaşıp evinin yolunu tuttu. Orada bulunan talebeleri beni evime ulaştırıp İmâm’ın söylediklerini yerine getirdiler. Sabah olunca kitâblarımı getirdiler ve İmâm’ın ta‘yin ettiği eve alıp götürdüler. Hazret-i İmâm (ilk karşılaşmamda ikindi vakti arkalarında gördüğüm genç) oğlu Hammâd ile bir kese akçe, giyecekler ve yemekler gönderdi. Ondan sonra sürekli bana ve talebelerime ihsânlarda bulunur bütün ihtiyâçlarımızı karşılardı. Pazartesi, perşembe ve cuma gecesi akşam namazını, yatsı ve sabah namazlarını câmide edâ eder-lerdi. Hasletlerinden biride şuydu: Câmide sabah nama-zını kıldıktan sonra öğlene yakın bir zamana kadar ders yapardı, mescidinde ikindi namazından akşama kadar ve evinde öğle vaktinden ikindiye kadar ders yapardı. Öğle namazını acele ettirir, yatsıyı geciktirir ve sabah namazını hava aydınlanınca kılardı. Cumartesi günü ders vermez kendi ihtiyâçlarını görür çarşıya dahi çık-mazdı. Çarşıda, kuşluk vaktinden öğle vaktine kadar otururdu. Her cuma talebelerini evine da‘vet edip ye-meklerin türlü türlü her çeşidini ikrâm ederdi, kendileri: “Bizden çekinmeyiniz ben başka yerde yerim” diyerek bizimle birlikte yemezdi; ama bizimle birlikte içerdi. Meyvelerin her çeşidini getirirdi. Hazret-i İmâm’ın meclisine devâm eden halkın hepsi bana dost oldu. Bu halktan irtihâl edenlerin evlâtları bana dâimâ muhabbet ettiler. Sonunda Basra’ya gitmek için İmâm’dan izin istedim. İmâm: “Fırsat bulup sana istediğim şeyleri söylemem için sabret” dedi. Vasiyete başlayıp dedi ki: “Havas ve avam halk ile iyi geçin, ilim ehlinin mertebe-lerini iyi bilip nefsini terbiye et; zîrâ halk ile iyi geçin-mezsen annen baban da olsalar seninle düşman olurlar” dedi. Ve devâmında dedi ki: “Himmetimin tamâmını alman için iki gün daha sabreyle” dedi. İki gün geçince beni tenhaya çekip bana dedi ki: Öyle zannediyorum ki Basra’ya varınca Basra’nın âlimlerine muhâlefet edip ilmin ile kendilerine üstünlük taslayacaksın, orada kimse ile karışmayacaksın, kimseyle görüşmeyip hepsini terk edeceksin ve onlar da böylece seni terk edecekler. Onlara acımasızca eleştireceksin, onlar da seni acıma-sızca eleştirecekler. O acımasızca eleştirmenin utancı bize ulaşınca onlardan kaçıp diğer bir şehre geçmek gerekir; ama bu düşüncen doğru değildir; zîrâ güzel ahlâkla hareket etmeyen akıllı değildir. Basra’ya vardı-ğın zaman halk seni karşılayıp seni ziyâret edip sana âid olan şeyleri senin değerini öğreneceklerdir. Sana da lâzım olan her birinin derecesini öğrenip şerefli olanı ağırlamak, ilim sâhiblerine ta‘zim etmendir. Şeyhleri güzel karşıla ve insanlardan hepsine iyilik et. Tüccarlar ile dost ol ve sâlihler ile sohbet et ve kimseye hakâret etme. İnsanlıkta hiç kimseye kusûr etme. Sırrını kimseye açıklama. Tecrübe etmediğin kimsenin sözüne güvenme. Zevk ve eğlenceye düşkün kimse ile oturma. Özel da‘vetlere gitme. Hediye veren ile akrabalığın olsa bile hediyeyi kabûl etme. Güler yüzlü olmayı, sabretmeği ve güzel huyu alışkanlık hâline getir. Elbisenin iyisini giy. Atların iyisine bin. Dâimâ güzel koku sürünmeği alışkanlık hâline getir. Kendi ihtiyâçlarını görmek için vakit ayır. Âile fertlerinin hâlini hatırını sorup hepsine edep öğret ve onlara yumuşak davran ve güzel konuş. Onları çok azarlama. Çok ısrarcı olma. Namazına devâm et. Yediğinden yedir, cimrilik etme. Bir kimseyi vazîfelendir ki halkın hayırlısını ve fazîletlisini sana ulaştırsın. Ne zaman o haberci kıskançlıkla bilgi verse onu ıslâh edersin. Ne zaman iyilik ile bilgi verse ihsânını çoğaltırsın. Sana ihsân edene sen de ihsân eyle. Sana yaramazlık edenin kusûrunu affeyle. Emr-i bi’l ma‘ruf yap. Faydasız işleri terk et. Müslümanların haklarını vermekte acele et. Sâdık dostlarından hasta olanların hâlini bizzat kendin sor. Senin hakkında kötü söyleyene sen ihsân eyle. Huzûr içinde olanı tebrik edip sıkıntısı olanı tesellî eyle ona moral ver. Senden yardımcı olmanı talep eden herkese gücünün yettiği kadar yardımcı ol ve senden maddî ma‘nevî yardım isteyene de maddî ma‘nevî yardım et. Gücün yettiği kadar halka sevgini göster, selâmı güzel ve açıkça ver. Bir mecliste ya da mescidde ulemâ ile bir araya gelip ilmî müzâkere ve mubâhasede ilk etapta muhâlefet eyleme. Eğer senden sorarlarsa bildiğini söyleyip: “Bunda bir başka söz daha vardır ve delîli şudur” de; zîrâ sözünü duyduklarında değerini bilip sana ta‘zim ederler. Senin yanında meşgûl olanların her birine lâyık oldukları ilmi öğret. İlme ve sana sevgileri artsın diye zaman zaman kendileri ile lâtife et. Bazen onlara yemek yedirip onların ihtiyâçlarını karşıla. Hâcetlerinin miktârını öğrenip ona göre ihtiyâçlarını karşıla ve buna da riâyet et. Hatâlarını da görmezlikten gel. Üzüntünü kimseye açıklama. Sen de onlardan birisi gibi ol. Kendin için ne istiyorsan halka da aynısını iste. Kimse ile kavga etme ve kimseye üstünlük taslama. Sana hıyânet etseler dahi onlara hıyânet etme. Sadaka vermekten hiç geri kalma. Sana zulüm etseler bile kimseye zulüm etme. Dâimâ takvâ üzerine ol. Herkese hâline göre muâmele et. Sana duâm odur ki eğer benim bu vasiyetim üzerine olursan selâmet üzerine olursun” dedi. Ondan sonra: “Senden ayrılmak beni mahzun eder. Nitekim senin ma‘rifetin beni sevindirirdi. Sık sık mektup gönder, ihtiyâcın olursa bana bildir” dedi. Ondan sonra bana kese ile dinarlar, elbise ve azık verdi. Kendileri talebeleriyle ata binip Fırat’a kadar bana refâkat ettiler. Bundan sonra Hazret-i İmâm ve talebeleriyle vedâlaştım. Basra’ya ulaştığımda İmâm’ın tavsiyesi doğrultusunda amel ettim. Birkaç gün geçtikten sonra bütün Basra ahâlisi benim ile dost olup diğer meclisler yok oldu. Herkes benim meclisime geldi. Hazret-i İmâm’ın mezhebi Kûfe’de yayıldığı gibi Bas-ra’da da yayıldı. Hasan-ı Basrî ve İbn Sîrîn’nin mezhebleri son buldu. Hazret-i İmâm irtihâl edinceye kadar bana mektup ve hediyelerini eksik etmedi. Allâhü Te‘âlâ öyle bir hocayı bize nasîb etti ki Onun gibi sâlih muallim ve nasîhat eden üstâd nerede vardır? ravveha’llahu rûhâhû ve nevvera zâhirahû.
(363) İmâm Ebû Ömer Osman ibn Ahmed el-İsferayânî, Nuh ibn Meryem’den şöyle rivâyet eder: “Hazret-i İmâm’dan müşkil mes’elelerim hakkında çok soru sorardım. Hepsine cevâb verirdi. Bir gün kadılık ve hükümet mes’elelerinden soru sordum. Bana: “Ey Nûh, kadılık kapısını çalarsın. Merv’e vardım, çok zaman geçmedi kadı oldum. İmâm’a mektup yazıp kadı olduğumu bildirdim ve özür dileyerek affımı istedim ve hayır duâlarını talep ettim. Hazret-i İmâm da bana bir mektup ulaştırdı. Şöyle yazıyor idi: “Ebû İsme’ye mek-tubun gelip ulaştı. Her ne yazılmış ise haberini aldım. Büyük emâneti boynuna asmışsın. İnsanların büyükleri o emâneti taşımakta zayıftırlar. Sen suya batmış gibisin. Nefsin için bir kurtuluş olunca çıkacak kapı iste ve takvâya sımsıkı bağlan. Âhiret azâbı ve her türlü belâ-dan kurtuluş takvâ ile olur. Âkıbeti hayır olan her iş takvâ ile olur. Allâhü Te‘âlâ, bize ve bütün Müslüman-lara sonu hayırlı olanları nasîb edip ve rızâsına muvâfık ameller işlemeyi müyesser kılsın. İyi bil ki kadılığın kapısına kimse ulaşamaz ancak fazîletli, mâhir ve tec-rübeli âlim ulaşır. Bu kimse de usûl-i ilme vâkıftır. Usûl-ü ilim de kitâb, sünnet ve sahâbîlerin kavilleri ile elde edilir. Basîret ve re’yi (isâbetli görüşü) olan yardımcın olsun. Sana bir müşkil bir mes’ele gelirse kitâb, sünnet ve icmâ-i ümmete mürâccat et. Bunların birinde açıklanıyorsa onun ile amel eyle ve mutlaka kıyas yap. Usûl ile delîl göster de usûle en yakın ve benzeri ile amel et. Ma‘rifet ehli ile ve basîret sâhibleri ile müşâvere et; zîrâ senin ulaşamadığına onlar ulaşmış olabilirler. İki hasım senin önünde mahkemeye çıksalar bunlardan kuvvetli ile zayıfı, zengin ile fakiri, şerefli ile sıradan olan kimseyi, karşılamada, mecliste ve sözde eşit tut. Oturduklarında mahkeme heyecanını üzerlerinden atmaları ve rahatlamaları için hemen soru sorma. Ondan sonra yumuşaklık ile ve onların analayacağı şekilde sözünü söyle. İkisi de sözlerini kâfî derecede söyleyip kendileri acele etmeyip asıl mevzûdan çıkıp da‘vâlarından başka olsa bile bütün isteklerini söyleyene kadar hükmü geciktir. Öfken, hüznün ve gönül sıkıntın varken hüküm verme. Aç iken ve kalbin meşgûl iken de hüküm verme. Akraba arasında hüküm verirken acele etmeyip belki aralarında sulh gerçekleşebilir diye birkaç duruşma yaparak geciktir. Eğer sulh olmazlarsa hükmünü ver. Talep edilen şeyin ne olduğuna vakıf oluncaya kadar hiçbir kimse hakkında hüküm verme. Şâhidleri etki altında bırakacak telkinde bulunma ve mecliste kimseye işâret etme. Hiç kimse için ayağa kalkma. Akrabalarından bir kişiye yaptığın işler hak-kında söz söyletme. Seni töhmet atında bırakacak hiçbir da‘vete gitme. Kadılık meclisinde sohbet etme. Allâh korkusu ile hareket et ki Hakk Te‘âlâ dünya ve âhiretini ma’mur eylesin, sana, bize ve mü’min ve mü’minâta selâmet nasîb eylesin” dedi. Adı geçen Nûh’a “câmi” adı verilmiştir ki dört meclisi vardı: Birisi münâzara için ve birisi fıkıh ta‘limi için ve birisi tefsir için ve birisi nahiv ve benzeri gibi edebiyat ilmi içindi.
(364) Ebû Sehl Hakan: “Dört meclisin biri hadîs için, biri Hazret-i İmâm’ın sözleri için, biri nahiv için ve birisi de şiir içindi. Nûh ibn Meryem imâmların büyüklerinden idi. İrtihâl ettiklerinde Abdullâh ibn Mübârek [736-797] kapılarında üç gün oturdu” der.
(365) İmâm-ı Hârisî, Tevbe ibn Sa‘d’dan şöyle rivâyet eder: Hazret-i İmâm dedi ki: “Yürürken, konu-şurken, ayakta iken ya da bir yere dayanmış halde iken benden bir şey sorma” dedi. Bir gün yanına gittiğimde bir ihtiyâcı için evinden çıktı ve ben de peşine düştüm. Bazı mes’eleleri kendilerine sordum. Cevâb verirken ben de hem yürüyor hem yazıyordum. Başka bir gün talebeleriyle otururken o mes’eleleri tekrar sorduğumda önceki gün verdiği cevâbı vermeyip bunun aksine cevâb verince ben, önceki cevâbını arz edince bana: “Ben seni bu tür hallerde soru sormaktan men etmedim mi? Zîrâ bu tür hâllerde akıl karışır, dikkat toplanmaz” dedi.
(365) Rivâyet olunur ki: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam, İmâm Ebû Yûsuf [731-798]’un rüşdünü, ahlâkının gü-zelliğini ve insanların kendisine meylini görüp ona va-siyette bulunup dedi ki “Ey Ya‘kûb, sultânı güzel karşı-la, ona mevkii nisbetinde ta‘zim eyle. Sultânın yanında yalan söyleme ve ihtiyâcın yok iken yanına gitme; zîrâ çok gittiğin için onun yanında değersiz ve itibarsız olursun ve izzetin kalmaz. Ateşten nasıl faydalanıp aynı zamanda nasıl uzak durursan sultândan da öyle uzak ol; zîrâ sultân kendisine lâyık gördüğünü başkasına lâyık görmez. Yanında çok konuşma; zîrâ yanında olanlar ilim sâhibleridir. Hatâ yapman ve sana itirâz etmek için seni konuştururlar. Gözlerinden düşersin ve izzetin kalmaz. Yanında senden daha âlim kimse olduğunu bilirsen o zaman da yanına gitme; zîrâ hatâ yapman ve sultânın gözünden düşmen ihtimâli vardır. Sana ve mezhebine rızâ gösterene kadar kendisinden hiçbir iş kabûl etmemeği bil; zîrâ mezhebine uyar ve sen kabûl etmezsen hükümette başka mezhebi seçmek lâzım ge-lebilir. Sultânın hizmetinde bulunanlara yakın olma; ancak kendisine yakın ol, değerin dâimî olsun. Herkesin yanında söz söyleme; ancak senden sorduklarına cevâb ver. Muâmele ve ticârette ilmî mes’elelerden başka söz söyleme ki bu, dünyaya muhabbet ve rağbet eder ve rüşvete meyleder diye sana sû-i zanda bulunmasınlar. Herkesin yanında gülme ve gülümseme. Çarşıya çok çıkma, ergenlik çağına gelmiş olanlar ile konuşma; zîrâ onlar fitnedirler; ama çocuklar ile konuşmak ve onların başlarını okşamakta bir beis yoktur. Yolda şeyhlerle ve halk ile yürüme. Önden sen yürüsen onlara hakâret etmiş olursun. Onlar önden yürürlerse seni küçük görmüş olurlar; zîrâ Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem: “men lem yerham sagîrenâ ve lem yükar kabîrenâ fe-leyse minnâ, Küçüklerimizi sevmeyen, büyüklerimize ta‘zim etmeyen (saygı göstermeyen) bizden değildir” diye buyurmuşlardır.