Muhaddislere Göre İmam-ı Azam (r.a.) – 1

 

ÖNSÖZ

 

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allâh (c.c.)’e, salât ve selâm, O’nun Habîbi (s.a.v.) Efendimize olsun.
İblis’in, Allâh (c.c.)’ün emrine muhâlefet ederek, Âdem (a.s.)’a secde etmeyip Dergah-ı İzzet’ten tard edilmesi ve Cenâb-ı Hakk (c.c.) tarafından kendisine, insanoğlunu iğvâya (Sırât-ı Müstakîm’den saptırmağa) ruhsât verilmesi ile, yeryüzünde, kıyâmete kadar devâm edecek olan Hakk ile bâtıl arasındaki savaş başlamış oldu.
Hakk, birdir ve tekdir. (O da Allâh (c.c.)’ün koy-duğu hükümler ve çizdiği hududlardır ki bu da (s.a.v.) Efendimiz’in ve Ashâb (r.a.e.)’in yaşadıkları sünnetleri ya’nî o da Sırât-ı Müstakîm’dir.) Hakk’ın dışındakilerin tamâmı ise, adı ne olursa olsun, bâtıldır. Hakk’ın asker-leri, Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’e ne kadar sıkı yapı-şırlarsa, dalâlete düşmezler ve Hakk bâtıl savaşında da o kadar muzaffer olurlar. Hakk askerlerinin, Allâh (c.c.) Resûlü (s.a.v.)’in “sünneti”nden başka silâhı da yoktur.

Hakk’a karşı savaşta, bâtıl için tek silâh ve yön-tem: Müslümânlar’ın, önce i’tikâdlarını bozmak ve arkasından da amellerini zayıflatıp onları dalâlete dü-şürmektir. Şeytân ve askerlerinin insanlık târihi boyun-ca bugüne kadar uyguladıkları yöntem budur. Ne yazık ki âlim kisvesine bürünmüş insan şeytânları, Müs-lümânlar’ı i’tikâdlarından saptıracak zehirleri kusmağa
devâm etmektedirler. Yakın târihimize ya’nî son asra bakacak olursak: Bilhâssa günümüze doğru yoğunlaşan bir şekilde, dalâlete düşürmek için, bu şeytân askerleri, Müslümânlar arasında “mezhepsizlik” propagandasına, önce dışarıda sonra içeride Türkiye’de hız vermişlerdir.
İslâm’ın, en güzel şekilde yaşanışını, (s.a.v.) Efendimiz’in İslâm’ı hayâta ne şekilde tatbîk ettiklerini, canlı şâhidlerin ağzından alıp, kaydedip, hiçbir eksik bırakmaksızın bizlere sunan o büyük Müctehid ve Mezhep İmâmlarımız’a hakarete varan hücûmlar, mez-hepleri reddetme gibi sapıklıklar asrımızda Müs-lümânlar arasında hızla yayılmağa başlamış ve ne yazık ki kısmen de olsa kabûl de görmüştür.

Aradaki 14 asırlık târihi hiçe sayarak, sanki Allâh (c.c.) Resûlü (s.a.v.) ile aynı devirde yaşamış, Vahy’i ve Hadîsler’i bizzât işitip tatbîkini gözleri ile görmüş-çesine, Âyet ve Hadîs’ten hüküm çıkarıp, Müs-lümânlar’ı da buna uymağa çağıran hâin ve câhiller etrâfımızı sarmıştır ve himâye de görmüşlerdir.
Bütün İslam düşmanlarınca, “mezhepsizlik” adı altında sürdürülen bu faaliyetin amacı: İnsanlara İslâm’ı teblîğ, ta’rîf ve tatbîk ederek öğreten, Âlemlerin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i devreden çıkartmak, ya’nî tek kurtuluş reçetemizi yok etmektir. Ancak bu Dîn’in kıyâmete kadar Allâh (c.c.)’ün korumasında olduğunu da bütün İslâm düşmanları bilmektedirler.

20. Asrın büyük İslâm âlimlerinden Muhammed Zâhid el-Kevserî (r.h.) diyor ki: “Mezhepsizlik dinsizli-ğe köprüdür,” ya’nî buna kapılanları oraya (dinsizliğe) götürür.
Bir binâ nereden çökmeğe başlamışsa, onun ora-dan ta’mîrine başlamak îcâb eder. Bugün için iblîs ve avânesinin bu hücûmlarına karşı koymak ve onların yanlışlarını çürütmek, onların sapık yollarına düşme-mek için tek çâre: “Doğruyu öğrenmek, öğrendiğini yaşamak, yaşadığını öğretmek ya’nî tebliğ etmek ve tebliğ edileni de yaşattırmağa a’zamî gayret sarf etmek-tir.” Bunun yolu da; Mezhebleri ve Büyük İmâmları-mız’ı, Müslümânlar’a doğru şekilde tanıtmak ve sev-dirmek, onların yolundan yürümenin şart olduğu şuûru-nu vermektir ki, bu da, Müslümân olarak hepimizin dînî bir görevidir.

Ancak bazı Müslümânlar, akıllarına uyarak, bazı aklî îzâhatlara kanarak iblîs ve avânesinin gösterdiği yola girmektedirler. Hâlbuki “İslâm akıl dîni değil, na-kil dînidir.” Bu dîn üzerinde ilk akıl yürüten, aklî te’vîle giden de iblîstir.
Muhterem Ömer Öztürk Ağabeğimiz, Müs-lümânlar üzerinde te’sîrli olan bu sapıklığa karşı, Mez-heblerimiz’i ve Mezheb İmâmlarımız’ı ve Onlar’ın da evveli, öncüsü ve en büyüğü olan İmâm Ebû Hanife (r.a.)’i, kim olduğunu, onlarsız mücerred (sâdece) akılla sapıklıktan başka bir yere varılamayacağını, onlar hak-kındaki iddiâların ne kadar yalan, yanlış ve art niyetli
olduğunu; doğrusunun ise, onların arkasından gitmekle (s.a.v.) Efendimiz’e ve dolayısıyla Allâh (c.c.)’e vâsıl olunabileceğini, Müslümânlar’a anlatabilmenin dâimî ıztırâbı ve gayreti içinde oldular. Bunun da âfâkî değil, gerçek ve mu’teber âlimler vasıtasiyle mümkün olaca-ğını ve o zâtların eserlerinin okuyucuya kazandırılması gerektiğini düşünerek, 16 yıldır gayretlerini bu yönde yoğunlaştırdılar. Bu uzun zaman içinde, önce Osmanlı-ca ve Arapça olan bu eserlerin asılları tesbît ve te’mîn edildi. Sonra ehil eller vasıtasıyle günümüz Türkçesi ile okuyuculara sunulmağa başlandı. Bu mübârek çalışma-lar hâlâ devam etmektedir.
Allâh (c.c.)’e hamdolsun, bu gayretin ilk semeresi olan İmâm Ebû Hanîfe (r.a) kitâbı 2003’te yayınlandı.

Muhterem Ömer Öztürk Ağabeğimiz’in ta’lîmat ve tensîbleri ile bu mübârek serînin ikinci kitâbını da, iki cild hâlinde okuyuculara sunuyoruz.
Bu kitabı, Muhterem Ömer Öztürk Ağabey’in muhterem babaları merhûm Hacı Mehmet Öztürk ve muhterem vâlideleri merhume Hacı Hatun Öztürk’ün rûhlarına ithâf ediyoruz.
Gayret bizden, tevfîk Allâh (c.c.)’dendir.
Misvâk Neşriyât