On Ikinci Kısım

On Ikıncı Kısım

ZEYL -1
İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe el-Kûfî radıyallâhu anhin fazîletlerini Beyân Eder.

İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe el-Kûfî radıyallâhu anhin Fazîletleri
(1) İmâm el-Çaganî rahimehullâh Meşârikü’l-Envâr181 adlı kitâbında Ebû Hüreyre radıyallâhu anhin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfi nakleder. Buna göre Resûlullâh sallallâhu aleyhi vesellem: “men yüridi’llâhe hayran yüfekkihhü fi’d-dîni, Bir mü’min ve muvahhid hakkında Allâhü Te‘âlâ iyilik murâd ederse hem bu dünyada hem de âhirette o kula şerî‘at ahkâmını bildirir ve o kulu dînde fakîh kılar, o kulun gönül gözünü açar” buyurmuşlardır. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh bu hadîs-i şerîfte müjdelenen kullardandır.
(2) İmâm-ı Ğazzâlî rahimehullâh İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn182 adlı kitâbında Ebû Hanîfe radıyallâhu anh için şöyle der: Ebû Hanîfe radıyallâhu anh çok âdid, çok zâhid, ehl-i ma‘rifet (Allâh’ı bilen), Allâhü Te‘âlâ’dan çok korkan, Allâh’ın rızâsını gözeten ve şerî‘atın ah-kâmını kesin olarak bilen bir kimsedir.
(3) Hammâd ibn Ebû Süleyman, Ebû Hanîfe radıyallâhu anhi şu sözlerle anlatır: Geceleyin hiç yat-mazdı. Bütün geceyi sabaha kadar ibâdet ve tâat183 ile geçirirdi. Bir gün Ebû Hanîfe radıyallâhu anh yoldan geçiyordu. Biri öbürüne, bu kişi gece hiç yatmaz, sabaha kadar ibâdet ve tâatte bulunur, dedi. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh o kişinin sözünü duyunca kendi kendi-sine, halk benim için “gece yatmıyor ibâdet ve tâat edi-yor” diyor. Ben yatarsam ve onları yalancı çıkarırsam Allâhü Te‘âlâ’dan utanırım, dedi.
(4) Emevîler hilâfette iken İbn Hübeyre [v. 1166] adında bir kişiyi Kûfe’ye vâli yapmışlardı. İbn Hübeyre, Ebû Hanîfe radıyallâhu anhe ta‘zîm eder ve hep onu ziyâret ederdi.
Bir gün Ebû Hanîfe radıyallâhu anhe dedi ki: Benim hâtırımdan şöyle geçiyor: Devlet hazînesini size emânet edeyim, hazîneye giriş ve çıkış sizin gözetiminiz altında olsun, ne var ne yok sizin selâhiyetinizde olsun, dedi. Eğer siz benim katımda saygı görürseniz böylelikle Kûfe halkı sizin emirlerinizden dışarı çıkmaz, dedi. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh bütün ısrâra rağmen bu teklîfi kabûl etmedi. İbn Hübeyre [v. 1166] çok öfkelendi ve emretti ki Ebû Hanîfe radıyallâhu anhe yirmi sopa vur-dular ve O’nu hapise attılar. Birkaç gün hapiste yattık-tan sonra İbn Hübeyre, ne yaptın, sözümü kabûl ediyor musun yoksa hâlâ zindanda yatacak mısın, diye bir elçi gönderdi. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh dedi ki: Bana süre verin, arkadaşlarımla yakınlarımla istişâre edeyim, dedi. Bunun üzerine hapisten çıkardılar. Hazret-i İmâm-ı A‘zam bütün hazırlığını yapıp bir gece gizlice Kü-fe’den çıktı ve Mekke’ye gitti. Halîfelik Abbasîlere [750-1258] geçinceye kadar Mekke’de kaldı. Abbâsîlerden Ebû Ca‘fer [754] halîfe olunca Ebû Hanîfe radıyallâhu anh Kûfe’ye döndü. Önce Ebû Ca‘fer, Ebû Hanîfe’ye çok izzet ve ikrâmda bulundu. İmâm’a [İbn Kahtaba] Hasan adlı kişi ile on bin dirhem gönderdi. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh buna önce bir şey söylemedi. Talebeleri, Ebû Hanîfe radıyallâhu anh şu anda hiç kimse ile konuşmuyor, bu parayı burada bıra-kınız biz kendisine haber veririz, dediler. O Hasan adlı kişi on bin dirhemi evin bir köşesine koyup gitti. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh sağlık ve âfiyet bulunca o on bin dirheme hiç el sürmedi. İrtihâl ederken “Oğlu Hammad! Bu paraları benim irtihâlimden sonra getiren kişiye iâde edersin” diye vasiyet etti. Oğlu Hammad da vasiyeti yerine getirdi.
(5) Abdullâh ibn Mübârek’in yanında İmâm Ebû Hanîfe’yi sordular. Abdullâh ibn Mübârek rahimehullâh dedi ki: Dünya ve dünyanın bütün malları kendisine sunulduğu hâlde dünyadan kaçan dünyayı kabûl etmeyen kimseden mi söz ediyorsunuz? diye cevâb verdi.
(6) Ebû Hanîfe radıyallâhu anh tâbiîndendi. Sahâbîye ulaşmış Peygamber aleyhi’s-salâtü ve’s selâ-mın ashâbını görmüş kimseye tâbiîn derler. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh derdi ki: Hazret-i Resûl aleyhi’s-salâtü ve’s selâmın ashâbından dört kimseyi gördüm ki: Enes ibn Mâlik, Abdullâh ibn Hürr er-Runeydî, Âmir ibn Vâtilânî, Abdullâh ibn Ebû ‘Avf rıdvanullâhi te‘âlâ aleyhim ecmaîn. Enes ibn Malik radıyallâhu anhi Basra mescidinde gördüm, halk yanında toplanmıştı ve kendi-si Hazret-i Resûl aleyhi s-salâtü ve’s-selâmdan duyduğu hadîsleri halka rivâyet ediyordu. Şu hadîsi kendi ağzından duydum: Enes ibn Mâlik radıyallâhu anh dedi ki: Ben Hazret-i Resûl aleyhi’s-salâtü ve’s selâmın şöyle dediğini duydum: “talebü’l-ilmi farîzatün ‘alâ külli müslimin ve müslimetin yani İlim taleb etmek her bir erkek ve hanım müslüman üzerine farzdır.” Yine bu-yurdular ki: “ed-dâllü ‘alâ hayrin ke-fâ‘ilihî yani Bir mü’min bir mü’mini hayırlı bir işe kılavuzlarsa o hayırlı işi yapana ne verildiyse kılavuzlayana da o sevâb verilir.”
(7) Ebû Hanîfe radıyallâhu anh dedi ki: Beytullâh’ı ziyârete gitmiştim. Mescid-i Haram’da Abdullâh ibn Hürr er-Runeydî radıyallâhu anh halka Hazret-i Resûl aleyhi’s-salâtü ve’s selâmdan duyduğu hadîsleri nakle-diyordu. Onun ağzından da şu hadîsi duydum: Peygam-ber aleyhi’s-salâtü ve’s selâmın: “men tefekkehe fî dîni’llâhi kefâhu Allâhu hemmehû ve yerzükahû min haysü lâ-yahtesibu yani Hangi mü’min ve muvahhid Allâh’ın dîni için şerî‘at hükümlerini öğrense Allâhü Te‘âlâ o mü’minin ne kadar sıkıntısı var ise hepsini giderir ve o mü’mine ummadığı yerden nasîb gönderir” diye buyurdular.
(8) Bir gün Ebû Hanîfe radıyallâhu anh kendi üstâdlarını saydı ve “Dört bin üstâddan ilim öğrendim; bunların çoğu tâbiînden idiler” dedi.
(9) Bir gün Ebû Hanîfe radıyallâhu anh Kûfe’nin ileri gelen âlimleri ile oturmuştu. Bunlar: Süfyân-ı Sevrî, İbn Ebû Leylâ ve Abdullâh ibn Şerîk. Bir kimse geldi ve bunlara şöyle bir soru sordu: Dört kimse bir yerde oturmuş idiler ki birinin üzerine yılan çıktı ve o kimseyi sokacaktı ki o kimse bu yılanı eli ile attı, yılan yanındaki kişinin üzerine düştü. O yanındaki kişi de eli ile yılanı attı, yılan üçüncü kişinin üzerine düştü. Bu üçüncü kişi de eli ile bu yılanı attı, yılan dördüncü kişinin üzerine düştü ve o dördüncü kişiyi soktu. Dördüncü kişi oracıkta öldü. Şimdi ölen kişinin kan diyeti kimin üzerine düşer? Bu büyük ulemâ düşündüler, hiç biri cevâb veremedi ve ey Ebû Hanîfe, bu soruya sizin cevâb vermeniz uygun düşer, bu müşkil sorunun altın-dan kalkamadık, dediler. O kişi Ebû Hanîfe’ye sordu. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh dedi ki: Birincinin atması ile ikinci kişi ölmediği için birinci kişiye diyet düşmez. İkincinin atması ile üçüncü kişi ölmediği için ikinci kişiye de diyet düşmez. Dördünci kişinin ölmesine ba-karız, bu yılan bu üçüncü atar atmaz sokmuş ise ölenin diyeti üçüncüye düşer, eğer atar atmaz sokmamış ise hiç kimseye diyet gerekmez, diye cevâb verdi. Bütün ulemâ bu cevâbı beğendiler. Ne güzel cevâb verdin diye İmâm-ı A‘zam’ı medh ettiler.
(10) Bir gün Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin huzûruna bir kadın geldi ve ey Müslümanların imâmı, ben kocama “evde un tükendi, kalmadı, bize un al” dedim. Kocam da, “bugünden sonra bana un tükendi diye haber verirsen, biri ile un tükendi diye konuşursan ya da un tükendi diye mektûb yazıp bana okutursan benden boş ol” dedi. Şimdi ben şaşırdım, ne yapacağımı bilmiyo-rum, bana bir kurtuluş kapısı göster dedi. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh hanımefendi, siz kimin zevcesisiniz, dedi. O kadın da, ben A‘meş’in184 zevcesiyim, dedi. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh: Hanımefendi, gidin evde un tükenince o un çuvalını A‘meş’in uçkuruna bağlayıp yatın dedi. Kadın da öyle yaptı. A‘meş gün doğunca hemen üstünü giyecekken, baktı uçkurunda çuval bağlı duruyor. Evde unun tükendiğini anladı. Zevcesine dedi ki: Be kadın, yoksa sen Ebû Hanîfe’ye gidip akıl sordun da bu hîleyi ondan mı öğrendin, dedi. Kadın: Öyle yap-tım, dedi. Ondan sonra A‘meş’e kim soru sorduysa o da git bu soruyu Ebû Hanîfe’ye sor, der ve o varken bize cevâb vermek düşmez diyerek onu Ebû Hanîfe radıyallâhu anhe gönderirdi.
(11) Hamza adlı, tâbiînden olan büyük bir âlim vardı. Dedi ki: Biri bana bir gün bin soru yazıp getirdi. Pek müşkil sorulardı. Bu bin sorudan birine bile cevâb ya-zamadım. Ben o sorana, kalk Ebû Hanîfe’nin yanına gidelim, inşâallâhu te‘âlâ, bunların cevâbını o verir, dedim. O soranla birlikte gittik. Ebû Hanîfe’nin huzûruna girdik ve bu bin soruyu sorduk, hiç düşünme-den hepsine cevâb verdi, eğlenmeden yazdı. Ben, Allâhü Te‘âlâ bir kuluna ne çok bilgi veriyormuş diye pek şaşırdım.
(12) Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin Nasr ibn Mu-hammed adlı bir talebesi vardı. O Ebû Hanîfe radıyallâhu anhe dedi ki: Ey Müslümanların imâmı, sizden bir dileğim var. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh Mu-hammed’e dedi ki: Ey Nasr, ne isteğin var? Nasr: Ben hacca gitmeğe heveslendim. Bir câriyem var. Ben ge-linceye kadar o câriye sizin hizmetinizde dursa ve gece sizin evde yatsa? dedi. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh de bunu kabûl etti. Nasr ibn Muhammed Hicaz’dan dö-nünce de câriyesini evine götürdü. Gece olunca câriyesine, döşek ser yatalım, dedi. Câriyesi: Ey koca, siz Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin talebesi değil misiniz? O da: Evet, ben Ebû Hanîfe’nin talebesiyim, dedi. Câriye de, ben dört ay Ebû Hanîfe’nin evinde kaldım, onun gece yattığını görmedim, hizmetçilerinin döşek serdiğini de görmedim. Sabaha dek ibâdet ve tâat eder, namaz kılar, Kur’ân okur. Ben evdeki hizmetçilerine kendisi gece yatmaz mı, diye sorardım. Hizmetçileri, kendisinin yatmak uyumak alışkanlığı yok, dediler. Kendisi için yemek de hazırlamazlardı. Yemek yediğini ben de görmedim. Şimdi siz onun talebesiyim diyorsu-nuz fakat ona uymuyorsunuz. Sizinle onun arasında yerle gök arası kadar fark var, dedi. Bu söz ona pek işledi, buna çok içerledi. Ve dedi ki: Ey câriye, onun yaptığını kim yapabilir? Gelgelelim güç yettiğince uy-mak gerek, dedi. Ve o gece sabaha değin Nasr ibn Mu-hammed uyumadı, bir köşede o namaz kıldı ve bir kö-şede câriyesi namaz kıldı.
(13) Abdullâh ibn Mübârek bir gün Ebû Hanîfe radıyallâhu anhi çok övdü, bu topluluk içinde bir kimse dedi ki: Ey Abdullâh, Ebû Hanîfe’yi pek çok övdünüz. Senin övdüğün gibi değildir, dedi. Abdullâh ibn Mübârek o kimseye gazablanıp dedi ki: Ebû Hanîfe’yi nasıl bilirsin? Ebû Hanîfe otuz yıl yatsı namazının ab-desti ile sabah namazını kılmış bir kimsedir, dedi. O kimse hiçbir söz söyleyemedi. Ve Abdullâh ibn Mübârek dedi ki: Ebû Hanîfe radıyallâhu anh Ramazan ayında Kur’ân’ı altmış kez hatim ederdi. Gündüz bir hatim eder ve gece bir hatim ederdi ve kırk beş yıl yatsı namazı abdesti ile sabah namazını kıldı.
(14) Ebû Mukâtil es-Semerkandî dedi: Ebû Hanîfe radıyallâhu anh fetvâlara cevâb vermeğe başlayınca, çevre âlemden fetvâlar gelmeğe başladı. Ve birkaç gün evde oturdu, hiç çıkmadı, bütün talebeleri yanına geldi ve dediler ki: Ey Müslümanların imâmı, birkaç gündür sizden mahrûm kaldık, hayır mı? diye sordular. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh dedi ki: Bir korkulu rü’yâ gör-düm. O rü’yâ beni pek endişelendirdi dedi. Talebeleri dediler ki: Muhammed ibn Sîrîn var rü’yâ ta‘birini iyi bilir. O rü’yâyı ona sorsak olur mu? dediler. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh dedi ki: Öyle yapın dedi. Talebeleri ile Muhammed ibn Sîrîn’e gittiler. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh İbn Sîrîn’e dedi ki: Rü’yâmda, mezarlığa gidiyorum ve Peygamber aleyhi’s-salâtü ve’s selâmın ravzasını arıyorum ve mübârek kemiklerini çıkarıyorum, yine eskisi gibi o mübârek kemikleri yerli yerine yerleştiriyorum. Bundan sonra uyandım. Böyle rü’yâ gördüğüm için kalbime korku düştü ki ben böyle bir küstahlığı nasıl yaptım? Peygamber aleyhi’s-salâtü ves selâmın ravzasını aradım ve kemiklerini çıkardım. Kabir aktarmak şer‘an kötü iştir, bilhassa Peygamber aleyhi’s-salâtü ves selâmın kabri saâdetlerini aktarmak ise en kötüsü olmalı diye korku ile uyandım. Şimdiye kadar bekledim dedi. Muhammed ibn Sîrîn dedi ki: Bu rü’yân gerçek ise çok güzel bir rü’yâ. Sen Resûlullâh Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellemin sünnetini ihyâ edip ayağa kaldıracaksın. Hazret-i Resûl aleyhi’s-salâtü ve’s selâmın sünnetini öyle dirilteceksin ki senden önce hiçbir kimse bunu böyle diriltmiş olmayacak. İlim deryâsına pek derin dalacaksın dedi. Bu ta‘birden sonra Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin kalbine sevinç ve mutluluk doldu.
(15) Bir gün halîfe İbn Ca‘fer el-Mansûr ile zevcesi arasında anlaşmazlık çıktı. Ebû Hanîfe radıyallâhu anhi çağırdılar ve halîfe ile zevcesi dediler ki: Siz aramızda hâkim olun. Siz nasıl hükmederseniz hükmünüze râzı oluruz. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh de kabûl etti. Ondan sonra halîfe dedi ki: Ey Müslümanların imâmı, bir erkeğe nasıl kadınla evlenmek câiz olur ve nasıl câriye câiz olur? dedi. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh dedi ki: Bir erkeğin dört kadınla evlenmesi câiz olur, ve bunların üzerine gönlü ne kadar isterse câriye alması câiz olur, velâkin bu zevcelerin arasında adâleti gözetmek gerekir. Birine elbise ve harçlık ne verirse öbürüne de aynısını vermek gerek ve biri yanında kaç gün kalırsa öbürü yanında da o kadar gün kalması gerek. Câriye ile, zevcesi yanında oynaşmak zevcesini küçük düşürür, öyle yapmamak gerekir. Zevceler arasında adâletli davranamayacaksa bir zevce ile yetinmeli, nasıl ki Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ Kelâm-ı azîminde: “fe-nkihû mâ tâbe leküm mine’n-nisâi mesnâ ve sülâse ve rubâ‘a fe-in hıftüm ellâ ta‘dilû fe-vâhidetün185, Ey mü’minler, size hoş gelen zevcelerden ikişer üçer dörder ile nikâhlanın. Bu zevceler arasında adâlet etmekten korkarsanız bir zevce ile yetinin” diye emir buyuruyor, dedi ve halîfeden izin istedi, çıktı. Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin bu sözü halîfenin zevcesine hoş geldi ve Ebû Hanîfe radıyallâhu anhe değerli bir elbiselik kumaş, elli bin dirhem, bir köle ve bir câriye ve Mısır eşeği gönderdi. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh bunları kabûl etmedi. Dedi ki: Ben şerî‘atın hükmünü halîfeye söyledim ise bunu dîn için söyledim, dünyalık için söylemedim. Hediyeleri getiren kişi alması için çok ısrâr etti ise de Hazret-i İmâm hiçbir nesne kabûl etmedi.
(16) Bir kimse Abdullâh ibn Mübârek’e sordu ki gü-vecin186 ağzı açıktı, içinde et ve çorba kaynıyordu. Bir serçe güvecin içine düştü ve öldü. Bu güveç içindeki yemek murdar olur mu olmaz mı? diye sordu. Abdullâh ibn Mübârek rahimehullâh dedi ki: Bu sorunun cevâbını ben bilmiyorum. Gideyim, büyük âlimlerden sorayım dedi. Kûfe’nin büyüklerine sordu, hiç kimse cevâb veremedi. Sonunda Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin huzûruna gitti ona bu soruyu sordu. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh dedi ki: O güvecin çorbası yenmez, fakat o güvecin içindeki etin hükmü şudur: O serçe düştüğünde güveç kaynar durumda ise ve o serçe güveç içinde kaynamışsa o et de yenmez, eğer güveç kayna-mıyorsa et yenir, fakat o eti necis çorba deydiği için üç kez yıkamak gerekir. Ondan sonra yemek câiz olur.
(17) Ebû Yûsuf rahimehullah İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe radıyallâhu anhe uzun zaman mülâzımlık (yar-dımcılık) yaptı. Ebû Hanîfe’den ilim öğrendi. Şimdi kendi evimde oturayım, ibâdet ile meşgûl olayım, dedi ve Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin hizmetine gelmez oldu. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh de Ebû Yûsuf’un şöyle düşündüğünü zannetti: “Ben ilimde kemâle erdim. Ar-tık Ebû Hanîfe’ye ihtiyâcım kalmadı.” Ve talebelerin-den birine dedi ki: Git, Ebû Yûsuf’a sor ki bir kimse boyanmak üzere boyacıya kumaş verdi. Birkaç günden sonra kumaş sâhibi geldi, boyacıdan sordu ki: Kumaşımı boyamadın mı? Boyacı dedi ki: Sen bana kumaş vermedin ki diye inkâr etti. Kumaş sâhibinin şâhidi yoktu, baktı olmayacak da‘vâ etmeğe karar verdi ve o boyacıya dedi ki: Sen bilebile benim kumaşımı inkâr ettin, âhirette Allâhü Te‘âlâ’nın huzûrunda katında sen-den da‘vâcıyım dedi ve gitti. Yine birkaç günden sonra bu boyacı pişman oldu ve o kumaşın sâhibini çağırdı ve dedi ki: Ben yanlış yaptım, inkâr ettim. İşte kumaşını boyadım, deyip kumaşı sâhibinin önüne koydu. Ondan sonra İmâm devamla şöyle dedi: Kumaşın sâhibine kumaşı boyama ücreti ödemesi vâcib olur mu olmaz mı? diye sor. Ebû Yûsuf derse ki kumaşı boyama ücreti vâcib olur derse yanlış söylediniz de, vâcib olmaz derse yine yanlış söylediniz de, dedi. Ve o talebe Ebû Yûsuf’un meclisine gitti ve Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin dediği gibi sordu. Ebû Yûsuf vâcib olur, diye cevâb verince o talebe dedi ki: Cevâbın yanlıştır. Bu sefer Ebû Yûsuf: Vâcib olmaz deyince o talebe de dedi ki: Bu da yanlıştır. Ebû Yûsuf şaştı, kaldı. Ve o talebe ile Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin huzûruna geldi ve onun sorusunu Ebû Hanîfe radıyallâhu anhe tekrar sor-du ve kendi cevâbını da söyledi. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh dedi ki: Bu soruya cevâb vermek pek güçtür. Buna başka türlü cevâb vermek gerek, dedi. Ebû Yûsuf: Bize anlatın istifâde edip doğrusunu öğrenelim, dedi. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh dedi ki: Bu mes’elenin cevâbı şudur: Bu boyacı kumaşı boyadıktan sonra inkâr etti ise ücret vacip olur, kumaşı boyamadan önce inkâr edip sonra kumaşı boyadı ise ücret vâcib olmaz dedi. Ebû Yûsuf bundan sonra İmâm’ın hizme-tinden ve meclisinden hiç ayrılmadı. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh dedi ki: Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ’nın ilmi denizdir. Kimse ilmim tamâm oldu diyemez. Kim, ben âlim oldum hiç bilmediğim kalmadı derse o kimse kendi kendisine ağlasın dedi. Ebû Yûsuf bu düşüncesini kendisinden giderdi ve kabûl etti eskisi gibi Hazret-i İmâm’a devâm etti.
(18) Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin hizmetine bir kimse gelip ey Müslümanların imâmı, ben on bin dinar bir kimseye emânet verdim, dedi. O kişi için bütün halk, güvenilir, dediler ben de güvendim ve bu parayı şâhidsiz verdim. Şimdi bunu inkâr ediyor ve benim de şâhidim yok ne yapayım bilmem, şaştım kaldım. Bunun bir çıkar yolu var mıdır yapsanız da benim hakkım bana geri gelse. Çok yalvardı, Ebû Hanîfe radıyallâhu anh dedi: Sen git, ben bir çıkar yol düşüneyim. Olur ki o hakkın sana gelir dedi. O kimse sevinip çıktı. Birkaç günden sonra Ebû Hanîfe rehne (emânete) hiyânet eden kişiyi çağırdı ve ona dedi ki: Bir gün halîfe bana dedi: Ey Müslümanların imâmı, yanımda devlet hazînesi ve yetim malları çok birikti. Bir güvenilir kişi olsa ona teslîm etsek o bizim katımızda olsa dedi. Ben birçok kişiye bu ilde tüccarlardan güvenilir kim var diye sor-dum. Sizi söylediler. Şimdi siz bunu kabûl eder misiniz, dedi. O, hemen kabûl ederiz, dedi. Ondan sonra Ebû Hanîfe radıyallâhu anh dinar sâhibine dedi ki: Şimdi git ve o kişiden dinarını iste ve vermezse ben seni kadıya götürürüm ve sana yemîn verdiririm diye söyle. Bu dinar sâhibi gidip ondan dinarını ister istemez o kişi bu aldığı emâneti sâhibine vermek için evine buyur etti ve onu ağırladı ve on bin dinarını sandıktan çıkarıp kendi-sine teslîm etti ve dedi ki: Sizin kereminizden istirhâmım benim inkâr ettiğimi kimseye söylememeniz dedi. O da kabûl edip aldı sevinip çıktı. Ebû Hanîfe huzûruna geldi Ebû Hanîfe’ye haber verdi. Ve birkaç günden sonra bu inkâr eden kişi Ebû Hanîfe’ye gelip ey Müslümanların imâmı, halîfeye benden haber verdiniz mi, dedi. Ebû Hanîfe: Bizim maksadımız halîfeye haber vermek değil, maksadımız başka bir işti; o hâsıl oldu, dedi. O kişi de utanıp çıktı.
(19) Halîfe Ebû Ca‘fer, Ebû Hanîfe’yi Bağdâd’a ça-ğırdı ve Ebû Hanîfe’ye dedi ki: Ey müslümanların imâmı, sizin Bağdâd’a kadıu’l kudât olmanızı ve diğer şehirlerdeki kadıların sizin denetiminizde olmasını, istediğinizi kadı yapmanızı istemediğinizi de görevden almanızı gönlüm istiyor dedi. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh dedi ki: Ben kadılığa lâyık değilim. Halîfe dedi ki: Niçin lâyık değilsin? Ebû Hanîfe: Bu sözüm doğru ise hakîkat lâyık değilim ve bu sözüm yalan ise yalancı kişi zâten kadı olamaz, dedi. Halîfe öfkelenip dedi ki: “Vallâhi sen kadılığı kabûl etmesen seni zindana ataca-ğım ve sana çok işkence ve eziyetler edeceğim.” Ebû Hanîfe dedi ki: Ne gerekiyorsa yap, ben kadılığı kabûl etmem. Halîfe emretti ve Ebû Hanîfe’yi zindana attılar. Birkaç gün zindanda yattı. Yine halîfe bir kişi ile: Sö-zümü kabûl ediyor musun? Sözümü kabûl edersen sana değer verip saygı gösteririm, yanımda yakınlarımdan yaparım. Yok, sözümü kabûl etmezsen işkence ve ezi-yeti artırırım diye haber gönderdi. Ebû Hanîfe radıyallâhu anh yine kabûl etmedi. Halîfe emretti: Her gün zindandan çıkarın ve halkın gözünün önünde on sopa vurun, diye emretti. Her gün Ebû Hanîfe’yi zin-dandan çıkarıp ona on sopa vuruyorlardı. Öyle ki vuru-lan yüz on sopa oldu, o zaman Ebû Hanîfe radıyallâhu anh dedi ki: Yâ Rabbî, bunların şerrini benden gider. Halîfeye dediler ki: Bu büyük kişi idi, bunca işkence ve eziyetler yaptık, hiç kabûl etmiyor. Ne yapalım? dediler. Halîfe dedi: Yemîn ettim, onu hapisten çıkarmam. Gidin zehir verin, ölsün dedi. Gittiler ve zehirli şerbet verdiler. İmâm bunu zehirli olduğunu bilip içmedi ama onlar zorla içirdiler. Bundan sonra Hazret-i İmâm’ın durumu ağırlaştı, çok acı çekiyordu, ağlayarak Allâhü Te‘âlâ’ya yalvardı ve rûhunu teslîm etti. innâ li’llâhi ve innâ ileyhi râciûne187. Bağdâd halkı bu durumu duyar duymaz ağlaştılar ve buna çok üzüldüler, hattâ birçok-ları hastalandı ve kuvve-yi ma‘neviyyeleri bozuldu. Hazret-i İmâm’ı zindandan çıkardılar ve gasl ettiler. İbn Semmâk der ki: Ben gaslde hazır idim. Allâhü Te‘âlâ’nın kudreti ile mübârek alnında sağ ve sol elinin üstünde ve göğsünün üstünde bir çizgi belirdi. Mübârek alınları üstünde beliren çizgi şöyle idi, kavlühû te‘âlâ: “yâ ayyetüha’n-nefsü’l-mutmeinneh irci‘î ilâ rabbiki râdiyeten merdiyyeten fe’dhulî fî ‘ibâdî ve’dhulî cennetî.188 Ey Allâh’ta mutmaîn olmuş nefis, sen Rab-binden râzı, Rabbin de senden râzı olarak Rabbine dön! Seçkin kullarımın arasına karış ve cennetime gir!” diye alnında yazılmış idi. Yine sağ kolunda şu yazılmış idi: Kavlühû te‘âlâ: “udhulû’l-cennete bimâ küntüm ta‘melûne189 Yapmış olduğunuz sâlih amellerinizin karşılığı olarak girin cennete! Yine sol kolunda şöyle yazılmış idi: Kavlühû te‘âlâ: “innâ lâ nüzî‘u ecra men ahsene ‘amelen190 Biz güzel sâlih amel işleyenlerin ecrini zâyi etmeyiz.” Yine mübârek göğüsleri üzerinde şu yazılmıştı: Kavlühû te‘âlâ: “yübeşşiruhüm rabbühüm bi-rahmetin minhu ve rıdvânin191 Rabbleri onlara ken-dinden bir rahmet ve rızâ ile (içinde ebedî tükenmez bir ni‘met bulunan cennetleri) müjdeler.
(20) İsmâîl adlı kimse der ki: Rü’yâmda Muhammed ibn Hasen’i gördüm ve: Ey Muhammed ibn Hasen, Allâhü Te‘âlâ sana nasıl muâmele etti? diye sordum, o da dedi ki: Allâhü Te‘âlâ beni yarlığadı ve dedi ki: Ey Muhammed ibn Hasen, ben sana işkence ve eziyet et-mek murâd etse idim, senin kalbine bu ilmi koymazdım, dedi. Ondan sonra ben, ey Muhammed ibn Hasen, Ebû Yûsuf’un makâmı nerededir? diye sordum. Muhammed ibn Hasen: Ebû Yûsuf’un makâmı benim makâmımdan üstün, aramızda yerden göğe kadar fark var, dedi. Yine ben sordum: Ey Muhammed ibn Hasen, Ebû Hanîfe’nin makâmı nerededir? Muhammed ibn Hasen dedi: Heyhât, Ebû Hanîfe radıyallâhu anhin makâmı çok yücelerde, a‘lâ-yı illiyyîndedir, diye cevâb verdi.
(21) Ebû Hanîfe radıyallâhu anh yetmiş iki yaşında âhirete irtihâl ettiğinde evinde Kur’ân’dan başka bir kitap yoktu.

ZEYL -2

Hazret-i İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe radıyallâhu anh Hakkında Te’lîf Edilmiş Eserlerden Bazıları:
1- Ahmed ibn Muhammed ibn Ahmed ibn Şu‘ayb eş-Şa‘bî el-Hanefî [v. 968]: Fedâ’ilu’l-İmâmi Ebî Hanîfe: (Keşfü’z Zünûn Zeyli II, 195)
2- Ebû Abdullâh Hüseyn ibn Alî ibn Muhammed ibn Ca‘fer es-Saymerî, [351-436/962-1045]: Ahbâru Ebî Hanîfe ve Ashâbühû: Beyrut 1976.
3- Muvaffak ibn Ahmed el-Mekkî [v. 1172]: Menâkibü Ebî Hanîfe: Beyrut [1981], (1. Cüz) 521 s.
4- Ahmed ibn Muhammed el-Mekkî el-Harezmî [v. 1173]: Menâkibü’l-İmâmi’l-A‘zam Ebî Hanîfe: Haydarâbâd 1321 [=1903], 2 c.
5- Hâfızuddîn ibn Muhammed el-Kerderî [v. 1424]: Menâkibu Ebî Hanîfe: Beyrut [1981], (2. Cüz) 532 s.
6- Muhammed ibn Müsâfir ibn Osmân ibn Muham-med ibn Ahmed e1-Mukaddesî el-Hanefî el-Hafî [v. 1427]: Fedâ’ilü’l-İmâmi Ebî Hanîfe: (Keşfü’z Zünûn Zeyli II, 195.)
7- Abdurrahmân ibn Ebî Bekir es-Suyûtî, [1445-1505]: Tebyîzu’s-Sahîfe fî Menâkıbi’l-İmâm Ebî Hanîfe: Haydarâbâd 1318 [=1900].
8- İbrâhîm ibn Mûsâ et-Trablusî [v. 1516]: Mevâhibu’r-Rahmân fî Madkabi’n-Nu‘mân: Keşfü’z Zünûn, II, 1890. s. Mevâhibu’r-Rahmân fî Menâkibi Ebî Hanîfeti’n-Nu‘mân.
9- İbn-i Hacer el-Heytemî [1504-1567]: el-Hayrâtü’l-Hisân fî Menâkıbi’I-İmâmi’l-A‘zam Ebî Hanîfete’n-Nu‘mân.
10- Şemseddîn-i Sivâsî [1520-1597]: Menâkıb-ı İmâm-ı A‘zam: [İstanbul] 1291 [=1874], 196 s.
11- Müstakîmzâde Süleyman er-Rûmî [1719-1788]: Menâkıbü’l- İmâmi A‘zam.
12- İsmâîl Hakkı: Mevâhibu’r-Rahmân fi Menâkıbi’l-İmâmi Ebî Hanîfete’n-Nu‘mân: Der-i Sa‘âdet 1310 [=1892], IV+214 s.
12- Sâlih Sâim İmâmzâde: İmâm-ı A‘zam Eimme-i Selâse: İstanbul 1317 [=1899], 24 s.
13- Ahmed Hocazâde: Enmuzec-i İmâm-ı A‘zam, İstanbul 1320 [1902], 20 s.
14- Halim Sabit Şibay, [1883-1946]: “Ebû Hanîfe”, İslâm Ansiklopedisi: İstanbul 1946, IV, 29. Cüz, 20b-28a. s.
15- Hattât Velîd el-A‘zamî: Medresetü’l-İmâmi Ebî Hanîfe Târîhuhâ ve Terâcim Şüyûhihâ ve Müderrisihâ h. 459-1400 m. 1067-1980: [Bağdâd] [1983], 228 s.
16- Inâyetullâh İblâğ [el-Afğânî]: el-İmâmu’l-A‘zam Ebû Hanîfete’l-Mütekellim: 2. tb. Kâhire 1407[1987], 136 s. XIV+196 s.
17- Inâyetullâh İblâğ [el-Afğânî]: el-İmâmu’l-A‘zam Ebû Hanîfete’l-Mütekellim: 2. tb. Kâhire 1415[1994], 136 s. (2. Cüz)
18- Vehbî Süleymân ⁄âvacî: Ebû Hanîfete’n-Nu‘mân İmâmu’l-E’immeti’l-Fukahâi: 4. tb. Dimaşk 1407[1987], 384 s.
19- M. Hadî Hussain: İmâm Ebû Hanifah Life and Work English Translation of Allamak Shibli Nu‘mani’s “Sirat-i n-Nu‘man”: New Delhi 1988, [IV]+X+256 s.
20- Habîb Ahmed el-Kiravânî: Ebû Hanîfe ve Ashâbuhû: Beyrut 1989, 232 s.
21- Abdülhalîm el-Candî: Ebû Hanîfe Batalu’l-Hürriye ve Tasamuhû fî’l-İslâm: 3. tb. Kâhire 1992, 248 s.
22- Mustafa Uzunpostalcı: “Ebû Hanîfe”, Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi: İstanbul 1994 (Ma-yıs), 10. c. 67. sf. 131a-138a. s.
23- İsmâil Hakkı Ünal: İmâm Ebû Hanîfe’nin Hadîs Anlayışı ve Hanefî Mezhebi’nin Hadîs Metodu, Ankara 1994, 308 s.