Altıncı Kısım

Altıncı Kısım

İmâm-ı Dâvûd-ı Tâî [v.777] rahmetullahi te‘âlâ rahmeten vâsi‘atenin Fazîletlerini Beyân Eder.

İmâm-ı Dâvûd-ı Tâî [v.777] rahmetullahi te‘âlâ rahmeten vâsi‘aten Hazretlerinin Menkîbeleri.
(465) İmâm Hemedânî, Ömer ibn Zer’den şöyle rivâyet eder: Eğer Dâvud [v.777] sahâbeden olsaydı hepsinden önde olurdu. Ve Dâvûd’un babası Nasîr et-Tâî’dir. Kûfelidir; ama aslı Horasan’dandır.
(465) İshâk, Abdullâh ibn Dâvûd’a Hazret-i İmâm’ın talebeleri hakkında sorunca dedi ki: “Ebû Yûsuf [731-798], Züfer [v.775], Dâvûd [v.777], Âfiyetü’l Evdî, Esed ibn Amr, Alî ibn Meşher, Yahyâ ibn Zâyide, Kâsım ibn Ma‘n’dır” dedi. Ondan sonra: “Eğer Dâvûd [v. 777] bütün halkla fazîlet, sâlihlik yönünden tartılsa halkın hepsinden üstün gelirdi” dedi.
(465) Abdullâh ibn Sâbih şöyle der: Dâvûd ibâdetle meşgûl olduğu vakit nefsine: “Ey nefis, dünyayı Kur’ân, hadîs, şiir ve târih ile istersen hâlinin ne olacağı belli. Öyle değil mi?” dedi. Ondan sonra ikâmet yerine varıp: “Bu yerden daha helâl yer yoktur. Bu yeri Hür-müz kaçtığında Hazret-i Ömer radıyallâhu te‘âlâ anh ecdâdıma temlik152 etti” dedi. Üçte ikisini dört yüz akçeye satıp Allâhü Te‘âlâ’ya burada yirmi yıl ibâdet etti. Hiç kimseden bir şey almayıp bu yirmi yıl içerisinde o dört yüz akçeden yedi ve içti. Ondan sonra irtihâl etti. Techiz ve tekfîni de o dört yüz akçeden karşılandı.
(465) Velîd ibn Akabe şöyle der: Her gece için iki yiyeceği var idi. Orucunu ekmek ile açardı. Bir gece yarım hurma ile orucunu açıp o geceyi sabaha kadar namaz ile ihyâ edip ertesi gün yine oruçlu olup iftâr vakti geldiğinde iki ragife (yufkaya) bakıp: “Ey nefs, dün gece hurma istedin, sana verdim. Bu gece de isti-yorsun” dedi. “Mâdem ayaktayım ve yaşıyorum, bun-dan sonra hurma yemeyeceğim” diye yemîn etti.
(466) İmâm Ebû Yûsuf [731-798] şöyle der: İmâm-ı Züfer [v.775] ile bir mes’elede tartıştık. “Aramızda Dâvûd-ı Tâî [v. 777]’i hakem ta‘yîn edelim” dedi. Dâvûd [v. 777]’un yanına vardık. Vardığımızda kendi-sini sıkıntıya soktuğumuzu hissettik; çünkü ibâdetle meşgûl idi. Mes’eleyi kendisine anlattık. İmâm-ı A‘zam ilk önce İmâm-ı Züfer [v. 775]’in sözü üzere idi. Ondan sonra kendisiyle konuşunca İmâm Ebû Yûsuf [731-798]’un sözüne döndü. Ondan sonra İmâm Ebû Yûsuf [731-798], Dâvûd [v. 777]’dan Rehin153 kitâbından zor bir mes’ele sordu. Cevâb vermedi. Kalkıp gittiğinde arkamızdan çağırıp o mes’eleye ok gibi girdi ve gereği gibi cevâb verdi. Ondan sonra: “Senin kalbinden bu, ilmi terk etmiştir diye bir şey geçtiği için cevâb veriyo-rum. Hâtırından bu düşünce geçmese idi sana aslâ cevâb vermez idim” dedi.
(466) Hasan bin Ziyâd şöyle der: İmâm-ı A‘zam’ın oğlu Hammad ile Dâvûd-ı Tâî [v. 777]’nin yanına var-dık. Bize “Halk benden ne istiyor?” dedi. Ondan sonra Hammad dört yüz akçe çıkarıp: “İhtiyâçların için har-carsın. Bu benim değil babamın kazancıdır” dedi. “Eğer bir kimseden bir şey kabûl etseydim senden de kabûl ederdim” dedi.
(466) Ebû Nu‘aym şöyle der: Dâvûd-ı Tâî, Arabî ilimlerin ehliyle birlikte oturmuş hattâ onların reîsi ol-muştu. Ondan sonra ulemâ-i Kur’ân (müfessirler) ile oturdu. Onların da reîsi oldu. Ondan sonra muhaddis-lerle oturdu. Onların da imâmı oldu. Ondan sonra Haz-ret-i İmâm-ı A‘zam’a yakın oldu. Fıkıh ilminde herkes-ten öne geçti. Ondan sonra bütün bunları terk edip ibâdet için halvete154 girdi. Hattâ cebel155 oldu.
(466) İshâk ibn Mansûr şöyle der: “Bir kimse yakası (bağrı) açık iken namaz kılsa câiz midir?” diye sordum. “Sakalı uzun ise bunda bir beis yoktur” dedi. İsmâîl şöyle der: Dâvûd’a “Senin nefsin hiç ekmek istemez mi?” diye sordular. “Ekmeği çiğneyip üzerine su için-ceye kadar elli âyet kaçırılmış olur” dedi.
(466) Ebû Rebi‘ el-A‘recî şöyle der: Dâvûd bana: “Hep oruçlu ol, iftarın ölüm olsun ve halktan kaç. Yır-tıcı hayvandan kaçar gibi halktan kaç; yalnız cemaat ve sünneti terk etme” diye vasiyet etti.
(467) İmâm Halebî adı geçen Rebi‘den şöyle rivâyet eder: Üç gün Dâvûd’un kapısına gidip geldim. Kendi-siyle görüşmek müyesser olmadı. Ne zaman ezânı duysa çıkar cemaat ile namazı kılardı. İmâm selâm verir vermez kalkıp evine girerdi. Bir gün bir başka mescidde namaz kıldım ve geldim. Dâvûd kalkıp gitmek istediğinde “Misâfirim” dedim. “Sana konuk geldim.” Bana: “Doğru ise eve gir” diye emretti. Ben de girdim. Üç gün evinde kaldım. Benimle konuşmadı. Dördüncü gün olunca ben: “Vâsıt’tan geldim, bana yiyecek bir şeyler versen” dedim. Bana: “Ömrünün sonuna kadar oruçlu ol, yırtıcı hayvandan kaçar gibi halktan kaç” dedi. “Biraz daha nasîhat et” dedim. Kalkıp mihrâba geçti ve Allâhu ekber deyip namaza başladı.
(467) Abdullâh ibn Sâlih şöyle der: Ölüm hastalı-ğında yanına gittim. Evinde kumlu küpten başka bir şey görmedim. Ve içinde kuru ekmek, bir testi, yastık olarak kullandığı bir kerpiç ve bundan başka evinde hasır vardı, bunun dışında az veya çok hiçbir şey yok idi. Abdullâh ibn Dâvûd şöyle der: Bu ümmette ictihâd yönüyle Dâvûd-ı Tâî [v. 777]’den daha tâvizsiz bir kimse duymadım.
(467) İmâm Halebî, Hâmid ibn Haccam’dan şöyle rivâyet eder: Dâvûd-ı Tâî [v. 777]’yi hacamat156 ettim, bana bir dinar verdi ve Mis‘ar’ı hacamat ettim, bir ek-mek verdi.
(467) İmâm Deylemî der ki: Dâvûd’a bir hadîs sor-dular. “Beni bırakın, ben son nefesimin çıkmasını bek-liyorum.” Ve Süfyân-ı Sevrî [v. 778] ne zaman Dâvûd’u ansa “İsteğini yerine getirin” derdi. Dâvûd-ı Tâî için İbn Mübârek [736-797] de “O emirlerin emîri” derdi.
(467) Yahyâ el-Hamânî şöyle der: Dâvûd’a dehrin (dünyânın) ma‘nâsını (içyüzünü) sordular. Cevâben “Dünyâ senin ömründür, günlerindir, onu ne ile geçir-diğine bir bak!” dedi.
(468) Rivâyet olunur ki: “Sakalını niçin taramazsın?” dediler. “Meşgûlüm; çünkü dünya hüzün yeridir” dedi. Yine rivâyet olunur ki: Bir mes’eleden daha sordular. Gâzî, ne zaman gazâya niyet etse gazâ için lâzım olan herşeyini hazır eder ve toplar. Ömrünü gerekli olan şeyleri toplamakla geçirirse muhârebeyi ne zaman yapacak? Ve ömrünü ilme harcarsa ilmiyle ne zaman amel edecek? diye cevâb verdi.
(468) İbn Uveyne şöyle der: Önce fakih olmak, sonra bununla amel etmek gerekir.
(468) Rivâyete göre dedi ki: “Uzlet157 etmek elin-den gelir mi diye? dilinle ve kalbinle bir tecrübe et.” Bir gün İmâm-ı A‘zam’ın meclisine vardı. İmâm: “Elin ve dilin uzadı, sana ne olmuş?” dedi. Ondan sonra İmâm’a gider gelir oldu. Ve aslâ konuşmazdı. Kendisi sükût etmeye sabredemeyeceğine vâkıf olunca bütün kitâblarını Fırat nehrine atıp halvet ve uzleti seçip ibâdetle meşgûl oldu. Halveti seçmesinin sebebi şu idi: Bir gün İmâm-ı A‘zam buyurdu ki: “Temeli sapasağlam ettik.” Dâvûd: “Daha başka bir şey gerekiyor mu?” dedi. Hazret-i İmâm: “Amel işle” dedi. Bir yıl oturdu, konuşmadı. Mes’eleler üzerinde konuşmaya o kadar susamıştım ki susuz kalmışın suyu özlemesi gibi öyle can atıyordum. Ondan sonra konuşmağı bırakıp uzleti seçtim.
(468) Fudayl ibn Abdülvahhâb şöyle der: Kız karde-şimin şöyle dediğini duydum: Bir gün Dâvûd’un hücre-si kapısında oturdum ve kendisine: “Sen hücrende yal-nız oturursun” dedim. O da dedi ki: “Üns158, ancak vahdet159te olur” dedi.
(468) Fudayl bin Iyâz [v. 802] bir gün Dâvûd’un ha-tırını sormak için yanına gitti. Dâvûd: “Ziyâretimize çok gelme, halkın gelmesini sevmediğim için az gel” dedi. Bir gün yine gitti. Kapıyı ona açmadı. Fudayl dışarıda, Dâvûd da içeride ağlıyordu. Dâvûd’a: “Bize kendisiyle oturabileceğimiz bir kimse göster” dediler. Dâvûd da: “İstediğiniz kimse kayıplara karıştı, bulunmaz” dedi.
(468) Hâris ibn İdrîs şöyle der: Bana, nasîhat eyle, dedim. O da dedi ki: “Ölüm askeri, seni gözlüyor.” Sordular ki: “Kadınlara nasıl sabrettin?” Dedi ki: “Bir yıl nefsimi zorlukla kadınlardan uzak tuttum. Ondan sonrası bana daha kolay oldu.”
(468) Sadakatu’z-Zâhid şöyle der: “Kûfe’de, Dâvûd bir kez bizimle birlikte bir cenâzeye katıldı. Bir köşede yalnız oturdu. Halk da kendisine yakın oturdu. Dâvûd: “Bir kimse kıyâmet hâllerinden korksa uzak ona yakın olur. Her kimin emeli uzun olsa ameli zayıf olur. Ve küllü âtin garîbün, Her gelecek, yakındır. Dünya ehlinin hepsi kabir ehlidir; zîrâ dünyada mâlik olduklarına se-vinir ve vefât ettikleri zaman dünyâyı terk ettiklerine pişman olurlar. Kabir ehlinin üzüldükleri şey ile bunlar övünürler ve dünyaya hükmetmek isteyenlerin peşinde koştukları uğruna da birbirlerine düşmanlık ederler” dedi.
(469) Ebû Hâlid der ki: “Kendilerine selâm vermek için Dâvûd’un yanına gittim. Namaz içinde mescidin tavanından tam yanına bir ağacın düştüğünü gördüm. Aslâ namazında hiç kıpırdamadı, hareket etmedi ve namazını böylece edâ etti.
Bir kimse: “Beyler yanında oturan ve ma‘rûfu emre-den münkerden de nehyeden kişiye ne dersin?” dedi. “Dövülmesinden korkarım” dedi. “Peki dövülmeğe sabrederse?” dedi. “Kılıçtan korkarım” dedi. “Boynu-nun vurulmasına sabrederse?” deyince Dâvûd: “Bunun garibliğinden korkarım” dedi.
Dâvûd’un akrabâsından bir kişi: “Benim, akrabandan olduğumu bilirsin. Bana vasiyet eyle” dedi. Gözleri yaşarıp dedi ki: “Gece ve gündüz, konaklama ve durma yerleridir. Misâfirler sona erinceye kadar inerler. Gücün yeterse her konaklama yerinde azık hazırlayasın. Gele-cek menziller için hemen hazırlık yap; zîrâ yolculuğun sona ermesi yakın, ölüm emri ise bundan daha âcildir. Bu sözü sana söylüyorum; ama benden başka ömrünü boşa geçiren kimse tanımıyorum” dedi.
(469) Amr ibn Sadaka şöyle der: Dâvûd gerçek dos-tumdu. Kendisiyle İmâm-ı A‘zam’ın halkasında oturur-duk. Onun uzlete çekilmesiyle görüşmemiz kesilince kendisini ziyârete gidip ‘Beni bozdun, değiştirdin. Böy-le yapmakla beni korkutuyorsun” dedim. Kendisini kesilen eski dostluğumuza binâen teşkil edeceğimiz yeni meclisimize da‘vet ettiğimde “Sizin teşkil edeceğiniz meclis âhiret için değildir” dedi. Ondan sonra dediğine pişmân olup: “Estağfirullah” dedi. “Senin ayıbını gören bir kişi ile bir mecliste bulunma” diye nasîhat etti ve beni terk eyledi.
(469) İmâm Halebî şöyle der: “Dâvûd-ı Tâî ilmi Abdülmelik ibn Amr, Habîb ibn Ebû Amr, A‘meş, Mu-hammed ibn Abdurrahman ve İbn Ebû Leylâ’dan din-leyip öğrendi. İsmâîl ibn Alî, Mus‘ab ibn Makdâm, Ebû Nu‘aym, Fadl ibn Dükeyn ve başkaları, Dâvûd’dan rivâyet ettiler. Şu‘ayb ibn Harb der ki: Dâvûd’un hücre-sine girdim. Havanın sıcaklığı beni çok bunalttı. “Dışarı çıkıp rahat etseydik” dedim. “Lezzet için bir adım at-mağa Bârî Te‘âlâ’dan utanırım” dedi.
(470) Sehl ibn Bekâr şöyle der: “Dâvud’a: “Niçin gölgede oturmuyorsun?” dediler. “Benim günâhımın neler olduğunu ve nasıl yazıldığını bilmiyorum” dedi.
(470) Hammâd ibn İmâm şöyle der: Bir gün Dâvûd’un câriyesi Dâvûd’a: “Senin için yağlıca bir şey pişirsem olur mu?” dedi. O da “Olur” dedi. Pişirip önü-ne getirince: “Filan kişinin yetimleri şimdi ne yapıyor-lar?” dedi. “Kendi hâllerindedirler” dedim. “Şimdi, pişirdiğin yemeği onlara götür” dedi. Câriye: “Sen bun-ca zamandır bir şey yemedin” dedi. “Onların yediği Allâhü Te‘âlâ’nın yanında gizlidir, bizim yeyip içtiğimiz helâya gider” dedi.
(470) İmâm Hemedânî, İmâm Ahmed el-Askerî’den şöyle rivâyet eder: Bir kimse Dâvûd’a: “Evinde olan örümcek ağını yok etsen ya?! dedi. Dâvûd: “Fazla sö-zün mekrûh olduğu gibi bakışın da fazlası mekrûhdur” dedi. Rivâyete göre Dâvûd-ı Tâî sözüne devâmla dedi ki: “Mücâhid’in evinde bir hurma ağacı vardı. Mücâhid, otuz yıl o evde oturdu. O hurma ağacını görmedi ve bilmedi. Ben de yirmi beş yıldır bu kulübede oturuyorum, başımı yukarı kaldırıp bakmamışım.”
(470) İmâm-ı Muhammed şöyle der: Henüz genç iken Dâvûd-ı Tâî’ye devâm ederdim ve ona çeşitli mes’eleler sorardım. Bana faydalı olana cevâb verirdi, faydası olmayana tebessüm eder ve ‘mühim işlerim var’ diye kalkıp giderdi. Beni sorduğunu duyardım. Kendisine benim hakkımda Şeybânoğullarındandır de-dikleri zaman buyurmuş ki: “Yakında ilimde çok yüce bir mertebeye ulaşacak.”
(470) Mus‘ab ibn Mikdâd der ki: “Dâvûd-ı Tâî’den duydum: “Her kim dünya ile nikâh kıyıp ona mihr kesse pişmanlık gelinini almış olur” derdi.
(470) Hasan Rebî şöyle der: “İbn Mübârek’e: “Dâvûd nasıl meşhûr olup bu yüksek mertebeye ulaştı? Bununla birlikte vilâyetinde Süfyân ve arkadaşları gibi erenler azdır” diye sordum. Cevâben: “Bârî Te‘âlâ’nın emri gönlünde büyük olduğu için halkı terk etmedi, öncelikle lüzumsuz şeyleri terk etti. Bunun için halkın yanında yüksek mertebeye ulaştı” dedi.
(471) Rivâyet olunur ki: Hammâd ibn İmâm-ı A‘zam bir gün Dâvûd’un yanına varıp kendisinin çok büyük bir fakr u zarûret içerisinde olduğunu görünce kendisine dört yüz akçe verdi ve: “Bu babamın mirasındandır, al kabûl eyle” dedi. O bunu kabûl etmeyip: “Murâdım, kanaat ehlinin yüceliğinde olmaktır. Eğer bir kimseden yardım kabûl etmiş olsaydım meyyit ve diriye ta‘zîm için seninkini kabûl ederdim” dedi. Bir rivâyette Hammad’ın verdiği dört bin akçeydi. İmâm Ebû Yûsuf, kendisiyle birlikte gitmişti. İmâm Ebû Yûsuf, Hammâd’a gizlice: “Akçeyi Dâvûd’un önüne saç” dedi. Hammâd da saçtı. Dâvûd: “Dünya ve âhiret, altın ve gümüş olup önüme saçılsa yanımda topraktan daha değersizdir” dedi. Hammâd bunu duyunca oradan ağlayarak çıktı.
(471) Muhammed ibn Süveyd et-Tâî şöyle der: Sa-bah ve akşam İmâm-ı A‘zam’a devâm ederken Dâvûd’u gördüm. Uzleti seçtiğinde, İmâm-ı A‘zam’ın def‘alarca Dâvûd’un yanına gittiğini gördüm.
(471) İmam Hammâd ibn İbrâhîm der ki: Süfyân’ı şöyle söylerken işittim: “Dâvûd-ı Tâî’yi, birazcık sirke, birkaç bakla ve birazcık zeytinyağı satın aldı. Bârî Te‘âlâ’nın bunlardan da hesâba çekeceğinden korkmaz mıyız? diyerek ağladığını gördüm. Kardeşinden kendi-sine dört yüz akçe miras kalmıştı. Onu otuz yılda har-cayıp bitirince evinin çatısındaki keresteyi söküp ve hasırını alıp sattı. O da bitti. Kulübesinin duvarı, küçük bir oğlan çocuğunun zıplayıp içeri girebileceği bir yük-seklikteydi. Bir kimse: “Evinin duvarını onar; bu seni sıcak ve soğuktan korur” dedi. “Allâhım beni affeyle!” dedi. Fazla konuşmağı mekrûh görürdü. “Ey Abdullâh, gönlümü meşgûl ettin, yanımdan çık git” dedi. “Susa-dım” dedim. “Dışarıda su vardır, çık, iç” dedi. Dışarı çıktım, su bulamadım, tekrar yanına gidip kendisinden su istedim. “Evimde su yoktur, dışarı çık” dedi. Dışarı çıkıp çok aradım, bulamadım. Yine kendisine gidip ‘dışarıda su yok’ diye bildirince bana ‘gel’ dedi. Gittim, bana içinde içilmesi imkânsız sıcak bir su olan bir küp gösterdi. Kaynamış gibiydi ve yanında bir kırık bardak vardı. “Böyle şiddetli sıcakta sıcak su içilir mi? Bir testiye koyulsa soğuk olurdu” dedim. “Nefsimi testi ve güzel câriye ile meşgûl etseydim, nefsimi bu zindanda hapseder miydim? Dünya zindanından âhirete rahat ulaşayım diye nefsimi tutup şehvetin isteklerinden geç-tim” dedi.
(472) Hammâd ibn İmâm-ı A‘zam, Dâvûd’a: “Dün-yada az şeye râzı oldun” dedi. Dâvûd da: “Bundan daha azına râzı olan kimdir bilir misin? Âhirette verileceklerin bedeli olarak dünyada verilen bu kadar az şeye râzı olandır” dedi.
(473) İmâm-ı Hammâd ile Dâvûd arasında dostluk vardı. Bir gün Hammâd, Dâvûd’a: “Canın ne istiyor?” dedi. “Hurma istiyor” dedi. Ona çokça hurma alıp ge-tirdi. Ama o bunun bir tanesini bile yemedi. Hattâ hur-ma kurtlandı. Bir gece azâb âyetini sabaha kadar tekrar tekrar okudu ve sabah oldu. Başını bir kerpiç üzerine koyup rûhunu teslîm etti. Allâh rûhunu şâd etsin ve kabrini nûrlandırsın. İşte kural işte saray! Düşünün de ibret alın, ey basîret sâhibleri!160 İşte Dâvûd’un irtihâl sebebi budur. Halk yanına girdi. İbn Semmâk: “Ey Dâvûd, fukarâyı rüsvâ eyledin” dedi. Cenâzesini dışarı çıkardıklarında pek çok kimse evlerinden çıktı oraya toplandı. Hattâ mestûre kadınlar da çıktı. İbn Semmâk: “Nefsini hapsettin, zindana girmedin, kendini hesâba çekilmeden hesâba çekip hesâb verdin, umduğunu bu-gün elde ettin” dedi.
(472) Ebû Bekr ibn Ayyâş, Dâvûd’un kabrine gidip: “Allâhım, Dâvûd’u amelinin karşılığına terk etme, ni-yetine göre mükâfaatlandır” dedi.
(472) Hafs ibn Ömer der ki: “Dâvûd ve Muhammed ibn Nasr âbidlerden idiler. İkisi irtihâl ettiği zaman Kûfe’nin âbidlerinden Muhammed ibn Ubâde, onları rü’yâsında gördü. Bir münâdî şöyle nidâ ediyordu: Dâvûd ile Muhammed ibn Nasr murâdlarına kavuştular.
(472) Ebû Muhammed el-Hârisî şöyle der: “Dâvûd’un komşusuydum. Rü’yâmda, Dâvûd’u bir çölde gördüm. Hızlı hızlı gidiyordu. “Ey Ebû Süley-man, nedir bu hâlin?” dedim. “Şimdi zindandan çıktım” dedi. Hastalandığı zaman halka: “O hastadır gidin bir ziyâret edin” dedim. Gidip baktılar ki rûhunu teslîm etmiş.
(474) İmâm Medmînî el-Harizmî, Hammâd ibn İmâm-ı A‘zam’dan şöyle rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam, Dâvûd’a benim ile mal gönderdi. “Eğer bunları kabûl etmezse kime isterse versin” dedi. Hammâd da: “Dâvûd’u: ‘Gönlüm pişmiş havuç isterdin, verdim. Şimdi hurma istersin. Allâh var sana hurma veremem’ diye konuşurken duydum” der. Benim kendisine mal getirdiğimi haber verdim. “İmâm’ın bende ilim gibi bir malı vardır. Ben, ona râzıyım. Başkasından bir şey kabûl etseydim onun gönderdiğini de kabûl ederdim. Namazdan sonra kendisine çok duâ ederim; zîrâ ilmi ve edebi kendisinden öğrendim nitekim kendisi de başka-sından bir şey almazdı” dedi.
(474) Abdurrahman ibn Mus‘ab şöyle der: Dâvûd’un sırtını gören onu içi ceviz dolu bir torba zannederdi.
(474) Velîd ibn Usbe şöyle der: Dâvûd’un şöyle de-diğini duydum: “Nice sevinç vardır ki sâhibini helâk eder; nice mekrûh vardır ki onu sevmezler; ama sâhibinin din ve dünyâsının kurtuluşu onda olur.”
(474) Rivâyet olunur ki: Dâvûd, Basra’ya geldi. Et-rafına halktan birçok kimse toplanıp Dâvûd’a: “İmâm-ı A‘zam, dirhem miktârı necâset, namaza mâni değildir, derdi. Bunu nereden aldı?” dediler. Dâvûd da: “Elham-dülillah, İmâm, bir söz söylemedi ki bütün şehirde meşhûr olmasın. Kademü’l-mak‘ad yani mak‘at kadar demek isterdi. Bunu ‘dirhem’ ile ifâde etti” dedi. İbn Bişr el-Bağdâdî şöyle der: “Dâvûd Kûfe’ye geldi. Siyah bir kaftan giymişti. Kendisine gülerdik. Vilâyetimizde büyük zâtlardan olmadan irtihâl etmedi.”
(475) Muhârib ibn Disâr babasından şöyle rivâyet eder: Dâvûd, geçmiş zaman ümmetlerinden olsaydı Allâhü Te‘âlâ hâllerini bize Kur’ân’da örnek olarak hikâye ederdi.
(475) Ebû Müntehâ et-Tâî şöyle der: Dâvûd çok hurma satılan bir sokaktan geçti. Dâvûd, hurmayı satan kimseye: “Veresiye bana bir akçelik hurma ver” dedi. Satıcı: “Vermem” dedi. Dâvûd’u tanıyan bir kişi satıcı-ya yüz akçe verip: “Dâvûd’un arkasından git. Bir akçe-lik hurmayı kabûl ederse doksan dokuz akçesi senin olsun” dedi. Satıcı, Dâvûd’un arkasından gidip durumu bildirince buna râzı olmadı. Nefsine: “Ey nefs, bir akçe-lik veresiye hurmaya dokunmadın, öyleyse cenneti nasıl istiyorsun?”
(475) Abdullâh ibn Mübârek [736-797] şöyle der: Ne zaman Dâvûd, Kur’ân-ı azîmi tilâvet etse, sanki Rabbinden cevâb işitiyormuş gibi olurdu.
(475) Muhammed ibn Abdülazîz şöyle der: “Dâvûd’a: “Nefsime ne ile üstün gelirim?” diye sordum. “Nefsinin muhabbet ettiklerini terk etmek ve nefsine lâzım olmayanı atmakla lâzım olanı yerine getirmekle olur” dedi. “Bu dediğin ne ile müyesser olur?” dedim. “Halktan ilgiyi kesmekle olur” diye cevâb verdi.
(475) Salt ibn Hakîm der ki: “Dâvûd’un irtihâl ettiği gece meleklerle bir nûr gördüm. “Cenneti Dâvûd’un gelmesiyle süsledik” dediler.
(475) İmâm Halebî, Muhammed ibn Abdullâh ibn Nümeyr’den şöyle rivâyet eder: Dâvûd-ı Tâî, hicret-i Nebeviyye’nin 160 [777] senesinde irtihâl etti ki Mehdî [775-785]’nin halîfeliği zamanındaydı. Allâh rûhunu şâd etsin. Kabrini nûrlahdırsın.