Dördüncü Kısım

Dördüncü Kısım

Birinci Fasıl

Doğumu, Nesebi ve İrtihâli.
(441) Hicret-i Nebevî’nin 118 [736] senesinde, bazı rivâyetlerde 129 [747] senesinde dünyayı teşrîf ettiler. Babası Türk, annesi Harezmli’dir. İmâm-ı A‘zam haz-retleri, İmâm Abdullâh’a nazar edip babasına dedi ki: “Annesi, vazîfesini yaptı ve emâneti sana devretti.”
(441) Rivâyet olunur ki: Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’e “Verâyı ve ehliyeti nasıl elde ettin?” diye sordular. O da şöyle anlattı: Bir gün dostlarımız ile bos-tanımıza gittik. Yemişlerin çeşit çeşit olduğu zamandı. O gün akşama kadar yeyip içtik, ud ve tambur çalmağa oldukça düşkündüm. Gece kalkıp udu elime aldım vâradasân dedikleri bir makâmdan çaldım. Başımın üzerindeki ağaca bir kuş kondu ve öttü. Elimde olan ud bana boyun eğmez, çalmak istediğim zaman uymazdı. Ansızın o saz, insan gibi bana konuştu: “elem ye’ni li’llezîne âmenû en tahşa‘a kulûbühüm li-zikri’llahi vemâ nezele mine’l hakki143 Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ’dan nâzil olanı zikretmediler, Allâhü Te‘âlâ’yı zikrettikleri zaman mü’minlerin kalblerinin korkacağı vakit gelmedi mi?” âyetini ondan dinledim ve: “Vallâhi, vaktidir” deyip ud çalmağı bıraktım, sazı kırdım ve bağda olanları da kovaladım. Zühdümün sebebi budur. Bu âyet-i kerîme Fudayl bin Iyâz’ın tevbesine sebeb olmuştur. Yerinde zikredilmiştir.
(442) İmâm Sem‘ânî ve İmâm Saymerî’nin rivâyetlerine göre İmâm Abdullâh Hicret’in 81 [797] senesinde irtihâl etti. Hît kasabasında İmâm Deylemî, Hilyetü’l-Evliyâ144 adlı kitâbın yazarından şöyle rivâyet eder: Hît vâlisinden Hârun Reşîd’e “Burada adı Abdullâh ibn Mübârek bir garib irtihâl etmiştir” diye bir mektup geldi. Birçok insan, cenâzesi için toplandı. Hârûn Reşîd [786-809], veziri olan Fadl ibn Rebî‘a’ya: “Halka izin ver, Abdullâh ibn Mübârek [736-797] için gelip bana baş sağlığı dilesinler” dedi. Fadl şaşırarak kalktı ve halka, namazını kılmaları için emretti. Allâhü Te‘âlâ, Hârûn’un kalbine merhamet ve şefkat ilkâ etti, halk bu kadar kalabalık iken baş sağlığına izin verdi. Nitekim Allâhü Te‘âlâ: “inne’llezîne âmenû ve ‘amilü’s-sâlihâti se-yec‘alü lehümü’r-rahmânü vüdden145 O kimseler ki îmân edip sâlih amel işlerler, onların kalbine Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ muhabbet ilkâ edecektir” buyurur. Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’in sevgisini Hârûn’un kalbine ilkâ etti. Bu kadar kalabalık halka izin verdi.
(442) İmâm Buharî ve Müslim rahimehumâ’llahın rivâyetine göre, Hazret-i Resûl aleyhi’s salâtü ve’s selâm şöyle buyurmuşlardır: “izâ ehabbe’llâhu ‘abden da‘â cebrâîle fe kâle inna’llâhe yühibbü fülânen fe-ahbebehû kâle fe-yuhibbühû cebrâîlü sümme yünâdî cebrâîlü fi’s-semâ’i inna’llâhe te‘âlâ yuhibbü fülânen fe-ehabbühû kâle fe-yühibbühû ehlü’s-semâ’i sümme yûze‘u lehu’l-kubûlü fi’l-‘ardi146, Allâhü Te‘âlâ, bir kuluna muhabbet edince Cebrâîl’i çağırır ve “Allâh falan kuluna muhabbet etti sen de muhabbet et” der. Ondan sonra Cebrâîl gökte: “Allâhü Te‘âlâ, falana muhabbet etti, siz de ona muhabbet edin” diye seslenir. Göktekiler de o kişiye muhabbet ederler. Ondan sonra o kişinin muhabbeti yeryüzündeki insanlara verilir. Allâhü Te‘âlâ, sevmediği kişiye de bu minvâl üzere muâmele edilmesini diler.”
(442) İmâm Ebû Muhammed Abdülhakk şöyle der: Sâlihlerden, ulemâ ve evliyâdan öyle zâtlar görürüz ki, bunlardan olmayan halk bu zâtlara meyil ve muhabbet eder. Bu zâtlar hayatlarında da mematlarında da dâimâ iyilik ile anılırlar, irtihâl ettiklerinde çok kimse cenâzesinde hazır bulunur. Öyle zaman olur ki Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ cinleri insan biçiminde bunların cenâzelerinde kalabalık bir şekilde bulundurur. Pey-gamber salla’llâhu aleyhi ve sellem, Sa‘d ibn Mu‘âz radıyallâhu anhin cenâzesinin arkasından, meleklerin çokluğundan mübârek parmaklarının ucuna basarak yürüdüler. Bir rivâyette de meleklerin izdihâmından cenâze omuzlar üzerinden sevkedildi. Melekler lâtif cisimlerdir, lâtif olana ise yürümek yoktur diye sorula-cak olursa cevâb şöyle olur: Melek, insan biçimine gi-rince insan gibi yer işgâl eder.
(443) Muhammed ibn Yezîd er-Rifâî şöyle der: “Amr ibn Kays er-Rifâî, Fars eyâletinde irtihâl etti. Cenâzesine sayısız insan toplandı. Hiç kimse toprağa verilirken cenâzeyi görmedi. Bu hikâyeyi çok insandan duydum. Hattâ Süfyân-ı Sevrî [v.778], Amr ibn Kays’ı görmekle teberrük ederdi (bereketlenirlerdi). Ve yine İmâm Ahmed ibn Hanbel [780-855] irtihâl ettiğinde sayısız insan cenâze namazına katıldı. Abbâsi Halîfesi Mütevekkil Billâh [847-861], halkın cenâze namazı kıldığı yerin ölçülmesini emretti; ölçtüler, iki milyon üç yüz bin insan duracak kadar yer çıktı. İrtihâl haberi duyulunca diğer vilâyetlerden sayısız insan gelip kabri-ne karşı cenâze namazı kıldılar. Rivâyet olunur ki: Ahmed bin Hanbel’in irtihâl ettiği o gün, Ahmed ibn Hanbel’in cenâzesine toplanan halkın çokluğundan ve bu kalabalığı çok acayip bir kalabalık olarak gören yahudî ve nasârâ’dan otuz bin kişi Müslüman oldu. Rivâyet olunur ki: “Sehl ibn Abdullâh el-Tüsterî irtihâl ettiği gün cenâzesine o kadar insan toplandı ki bunların sayısını ancak Allâhü Te‘âlâ bilir. O şehirde o kadar gürültü oldu ki bir yaşlı yahudî gürültüyü işittiği zaman evinden dışarı çıkıp cenâzeyi görünce öyle bir bağırdı ve dedi ki: “Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz?” Dediler ki: “Ne görüyorsun?” Dedi ki: “Gökten insanlar iniyor ve cenâzeyi ziyâret ediyorlar. İşte benim bunu görüyorum.” Ondan sonra Müslüman oldu. Rivâyet olunur ki: Kâbe-i Müşerrefe, tavaf edicilerden hiçbir zaman boş kalmadı. Yalnız Muğîre ibn Hakîm irtihâl ettiği gün, halk cenâzesi ve ziyâretiyle ilgilendiği için tavaftan Kâ‘be boş kaldı. Bazı muhaddisler şöyle der: Sâlihlerden bazılarının cenâzesine kuşlar bizzat gelir ve cenâzesi giderken o kuşlar da onunla birlikte giderdi. Rivâyet edenlerden biri de Zü’n-Nûn-i Mısrî kuddise sirruhu’l azîz ve birisi de İmâm Müzenî’dir.
(444) İmâm Deylemî, Abdurrahman ibn Abdullâh’dan şöyle rivâyet eder: Fudayl ibn Iyâz [v.802]’ın huzûrundaydım. Ramazan-ı şerîfte Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’in irtihâl haberi geldi. Fudayl: “Allâhü Te‘âlâ ona rahmet etsin, arkasından yerini dol-duracak kendisi gibi bir kişiyi bırakmadı” dedi.
(444) Hasan ibn Rebî‘a şöyle der: Abdullâh ibn Mübârek [736-797] seferde iken irtihâli yaklaştı. Kav-rulmuş un istedi. Bulunamadı; yalnız sultânın vâlilerinden bir kimsenin yanında bulundu. Abdullâh’a söyledikleri zaman bulunan kavrulmuş unu kabûl etme-di, onu yemeden irtihâl etti.
(444) Rivâyet olunur ki: Abdullâh ibn Mübârek’in irtihâli yaklaştığı zaman: “Yanımda dünya kelâmı ko-nuşmayın; zîrâ hoşuma gitmiyor. Benden şahâdet keli-mesini duyduğunuz zaman geri çevirmeyin. Dünya kelâmı konuştuğum zaman beni bundan menedip geri çevirin” dedi. Bundan murâdı da, son nefeste dünya kelâmı ile ilgilenmeyip şahâdet kelimesi ile bitirmek içindi.
(444) Muhammed ibn Fudayl ibn Iyâz [v.802] şöyle der: “Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’i rü’yâmda gör-düm. Kendisine “Allâhü Te‘âlâ sana nasıl muâmele etti?” dedim. “Beni yarlığadı, hûrilerinden de bir hûri benimle konuştu” dedi. Yaptığın hangi amel daha fazîletlidir ki buna eriştin?” dedim. “Gazâ’dır” dedi. Hâfızüddîn Nesefî’den rivâyet olunur ki: Abdullâh ibn Mübârek [736-797], hâlet-i nezde (can cekişme ânında) iken yanına sâlih bir kişi girdi. Bir kişiyi yanında otur-muş ilim yazarken gördü. “Bu nedir?” dediler. Abdullâh: “Bana faydalı olup da duymadığım bir şey olma ihtimâli vardır” dedi.”
(444) Ebû Necîb el-Hemedânî, Müseyyeb ibn Vâzıh’ın şöyle dediğini rivâyet eder: Halkın fesâdının neden meydana geldiğini bilir misin?” dedi. “Bilmiyo-rum” dedim. Halkın fesâdı havastandır; çünkü ümmet beş tabakadır. Birisi peygamberlerin mirasçıları ulemâdır. Ulemânın açgözlülüğü fazlalaştığı zaman halk kime uyacak? Birisi de Allâhü Te‘âlâ’nın emînleri olan tüccarlarıdır. Onlar hâinlik ederlerse halk kime güvensin? Birisi de Bârî Te‘âlâ’nın konukları gâzîlerdir. Onlar gazâ malına (gânimetlere) hıyânet etseler düşmana nasıl gâlib gelecekler? Birisi de yeryüzünün pâdişahları zâhidlerdir. Onlar riyâ etseler halk kime uyacak? Birisi de halkın çobanları olan pâdişâhlardır ki çoban, canavar olursa halkı kim korur; zîrâ vâliler, halkın çobanlarıdır. Çoban, kurt olduğu zaman halkı kim korur?” dedi.
(445) Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’e: “Güzel ahlâkın ne olduğunu bize, az ve öz bir sözle haber ver” dediler. “Öfkeyi terk etmek” dedi.
(445) Abdüssamed ibn Abdullâh el-Irakî, Ahmed ibn Hüseyin el-Beyhakî’den şöyle rivâyet eder: Abdullâh ibn Mübârek [736-797], Kâ‘be’ye yüzünü döndürdü. Zemzem suyundan bir çanak doldurup dedi ki: “Allâhım, zemzem suyunu kıyâmetin susuzluğunu gi-dermek için içiyorum; zîrâ İbn Minval, İbn Mükender’den, İbn Mükender, Câbir’den ve Câbir radıyallâhu anh de Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden şöyle rivâyet eder: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selem buyurdular ki: “mâ’ü zemzem li-mâ şeribe le-hû, Zemzem suyu hangi niyetle içerlerse o niyet üzere olur.” Ben de suyu kıyâmet gününün susuz-luğunu gidermek için içiyorum.”
(445) Ebû Alî er-Rûzbârî şöyle der: “Mekke-i Mü-şerrefe şerrefeha’llâhü te‘âlâ yolunda Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’e yol arkadaşı oldum. Çöle gelince bana: “Ya sen baş ol, ya da ben olayım” dedi. Ben: “Bi-lâkis sen ol” dedim. “Sen, bana itaat et ve boyun eğ” dedi. “Bu nasıl olacak?” dedim. Abdullâh, heybeyi eli-ne alıp boynuna astı. Ben: “Bana ver, ben götüreyim” dedim. “Baş ben miyim yoksa sen mi?” dedi. Bir gece üzerimize sabaha kadar yağmur yağdı, üzerime kilim tutup beni yağmurdan korudu, kendisini düşünmedi. Ben: “Keşke vefât etseydim de sana baş ol demesey-dim” dedim. Kendisinden uzaklaşmak istediğimde, bana: “Ey Ebû Alî, ne zaman bir kişi ile arkadaş olursan işte böyle arkadaş ol” dedi.
(445) İmâm Halebî, Yahyâ ibn Ma‘în’den şöyle rivâyet eder: “Abdullâh ibn Mübârek [736-797], benim yanımda Abdürrezzak ve Ma‘mer’den daha sikadır ve Müslümanların hayırlısıdır.”
(445) Abdurrahman ibn Mehdî der ki: Bir hadîsi eğer Abdullâh ibn Mübârek bilmiyorsa biz de bilmeyiz.
(446) Ahmed bin Hanbel, Hasan’dan şöyle rivâyet eder: Geceleyin Süfyân ibn Uyeyne’nin kapısına gittik.” “Evinde değil” dediler. Birisi: “Yahyâ ibn Hâlid’in yanındadır” dedi. Birisi: “Ca‘fer’in yanındadır” dedi. Aramızdan birisi: “Ya Rabb, bize öyle bir kimse göster ki o kimse din ilmini insanlar arasında yaysın” dedi. Bir kişi: “O istedikleri kimse Abdullâh ibn Mübârek’tir” dedi. Bir kimse de: “Ondan başkasını bulun” dedi. Bu sözü İbn Mübârek’e söyledim; ama seni söylediler de-medim. Abdullâh: “O, dedikleri Fudayl ibn Iyâz’dır” dedi.
(446) Selâm ibn Mutî şöyle der: İbn Mübârek irtihâl etti; fakat yerine kendisi bir halef bırakmadı.
(446) İbn Ebû Haşme şöyle der: Kardeşim, bana: “İbn Mübârek’in çıktığı yerden kendisi gibi bir kişi daha gelmedi” dedi.
(446) İmâm Gaznevî, Yahyâ ibn Âdem’in şöyle de-diğini rivâyet eder: Ne zaman Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’den zor bir mes’ele sorduğumda o buna cevâb vermezse me’yus olurdum (ümidim kesilirdi).
(446) Eş‘as ibn Şu‘be el-Musaysî şöyle der: Hârûn Reşîd [786-809], Rakka’da iken Abdullâh ibn Mübârek [736-797] oraya geldi. Halk, onu karşılarken büyük bir izdihâm oldu. Halkın ayakkabıları parçalandı ve ortalığı toz duman bulutu kapladı. Hârûn Reşîd [786-809]’in çocuk doğurmuş câriyesi bir çardak penceresinden hal-kın kalabalığına ve bu toz dumana bakıyordu ve “Bu gelen kimdir?” dedi. “Horasan’dan gelen bir âlimdir ki ona Abdullâh ibn Mübârek [736-797] derler” dediler. Hârûn Reşîd’in çocuk doğurmuş câriyesi: “Pâdişâh budur, Hârûn değildir; zîrâ Hârûn’un yardımcıları, ça-vuşları ve kapıcıları olmasa kapısına kimse gelmez” dedi.
(446) Amr ibn Mûsâ et-Tarsûsî şöyle der: Doğudan bir kişi Süfyân’a bir mes’ele hakkında soru sordu. Süfyân: “Abdullâh ibn Mübârek [736-797] sizde değil midir? Doğu ve batının en âlimi odur” diye cevâb verdi.
(446) İbn İshâk şöyle der: Bir sahâbînin söz ve fiille-rine bir de Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’in söz ve fiilerine baktım. Sahâbînin, Abdullâh üzerine Hazret-i Resûl aleyhi’s salâtü ves selâmın sohbetinde bulunmak-tan başka fazîletini görmedim.
(447) İbrâhîm ibn Abdullâh şöyle der: “Bir kimse, Yahyâ ibn Ma‘în’e Abdullâh ibn Mübârek [736-797] için hâfız değildir” dedi. Yahyâ şöyle der: O, gerçek bir muhaddis idi; yani doğru sözlüydü. Yanında hadîs kitablarından yirmi bin ya da yirmi iki bin hadîs kitâbı vardı.
(447) İbrâhîm ibn Şimâs şöyle der: İnsanların en fa-kihi Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’i, insanların en zâhidi Fudayl ibn Iyâz’ı ve insanların en alçak gönüllüsü olarak Vekî’ ibn Cerrah’ı gördüm. Ve Osman ibn Hasan Medhiye’sinde şöyle der: Şiir:
izâ sâra ‘abdu’llâhi min mervi leyletin
fe-kad sâra minhâ nûruhâ ve cemâlühâ
Abdullah bir gece Merv’de yürürken
Onun nûru ve güzelliği etrafa yayıldı.
izâ zükira’l-ahyâru fî külli beldetin
hiye’n-necmü fi-hâ ve ente fi-hâ hilâlihâ
Her bir beldedeki en iyiler hatırlanırsa
O iyiler birer yıldız sen de onların arasında hilâlsin
(447) İmâm Asîl Hammâd İbrâhîm el-Vâyilî şöyle der: Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’ten daha çok hadîs bilen bir kimse ile bir meclisde bulunmadım. Özellikle o kavrayışı çok yüksek ve edeb sâhibi biri idi.
(447) İmâm Ebû Necîb Hemedânî, Kurbanî’den şöy-le rivâyet eder: “Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemi rü’yâmda gördüm ve dedim ki: “Yâ Resûlallâh salla’llâhu aleyhi ve sellem, Allâhü Te‘âlâ, İbn Mübârek’e nasıl muâmele etti?” Buyurdular ki “O, Allâhü Te‘âlâ’nın kendilerine lûtuflarda bulunduğu şu kimselerle beraberdir. Onlar peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerdir.”147 Ben: “Vekî‘e nasıl muâmele etti?” dedim. Mübârek başlarını sallayıp ‘Daha çok, daha çok’ diye buyurdular.”

İkinci Fasıl:

Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’in Fazîletleri.
(448) İmâm Hemedânî, Muhammed ibn Hamîd’den şöyle rivâyet eder: Bir kişi aksırdı ama elhamdülillâh demedi. Abdullâh ibn Mübârek [736-797] o kişiye “Aksıran kimse ne söyler?” dedi. O kişi “elhamdülillâh” dedi. Abdullâh “yerhamükallâh” dedi. Edebinin güzelliğine biz şaşırıp kaldık.
(449) Ömer ibn Hafs Sofî der ki: “Abdullâh ibn Mübârek [736-797] gazâya gitti. Tasavvuf ehlinden bir topluluk kendisine yol arkadaşı oldu. Sofiler: “Siz öyle bir tâifesiniz ki size harçlık versem utanırsınız” dedi. Kölesine: “Bir elbezi ile bir leğen getirin” dedi. Getirdi-ler. Elbezini o leğenin üstüne bıraktı ve: “Her birinizin neyi varsa getirsin, elbezinin altına bıraksın” dedi. Kimi on akçe, kimi yirmi akçe getirip bıraktı. Toplanan bu akçeler, Masîsa şehrine kadar sofilere harçlık oldu. Harb meydanına girince: “Bu vilâyet bizim değil, harçlıktan geriye kalanı aramızda pay edelim” dedi. Yirmi akçe verene yirmi dinar verdi. O yirmi dinar verdiği kişi: “Ben yirmi akçe verdim” dedi. Abdullâh: “Allâhü Te‘âlâ, gâzîlerin malına bereket verdi. Allâh’ın gâzîlerin nafakasına bereket verdiğini inkâr mı ediyorsun?” dedi. Ben: “Allâh’ın gâzîlerin nafakasına bereket verdiğini kabûl ediyorum ama ihsân kabilinden olan şeylerin gizli verilmesi gerektiğini hatırlatıyorum. Nitekim selefin âdeti böyle idi ki ihsânı gizli yaparlardı” dedim.
(449) Hayyân ibn Mûsâ şöyle der: Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’e: “Sadakayı neden birçok şehirde bölüştürürsünüz, bir şehirde bölüştürmezsiniz” dediler. “Şehirlerde öyle ilim ehli vardır ki onlar ilmi sıdk ve cehd ile tahsîl ederler. Eğer biz, bu ilim ehlini terk edip gözetmezsek ilim kaybolur. Onları gözetmek gerek; çünkü onlar Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin ümmetine ilim öğretirler ve Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemden sonra ilim öğretmek ve öğrenmekten daha fazîletli bir şey yoktur. Benim bildiğim budur” dedi. Rivâyet olunur ki: “Abdullâh ibn Mübârek [736-797], Fudayl ibn Iyâz’a: “Sen ve talebelerin olmasaydı ticâret yapmazdım” dedi. Fukarâya her yıl yüz bin akçe sadaka verirdi.
(450) İmam-ı Ebû Vehb şöyle der: “Abdullâh ibn Mübârek [736-797], bir a‘mânın yanından çıktı. O: “Allâhü Te‘âlâ’ya gözümün açılması için duâ et” dedi. Abdullâh duâ etti. O saatte gözü açıldı. Bunların hepsi benim gözümün önünde oldu.
(450) Şu‘ayb ibn Harb şöyle der: “Herkesle görüş-tüm. Ama Abdullâh hepsinden fazîletliydi. Muhaddisler arasında halkın pâdişâhı gibiydi.” Bişr der ki: “Abdullâh ibn Mübârek [736-797] yolda giderken kendisinden bir hadîsin ma‘nâsını sordular. “Burası hadîs sorulacak yer değildir” dedi. O kimse de Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’in bu cevâbını güzel buldu. Bir kişi, Abdullâh’a: “Hiç nasîhat eden bir kimse var mıdır?” deyince Abdullâh ibn Mübârek: “Acabâ nasîhat dinleyen bir kişi var mıdır?” diye mukâbele etti ve dahi şöyle dedi “Bir kimse yüz şeyden korkup bir şeyden korkmazsa o kimse zâhid değildir” dedi.
(450) İmâm Deylemî, Hilyetü’l-Evliyâ adlı kitâbın yazarı olan Ebû Nu‘aym’dan şöyle rivâyet eder: Merv vâlisi Abdullâh ibn Ayyâş et-Tûsî, bir gece Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’in huzûruna geldi. Abdullâh’dan bir hadîsin ma‘nâsını sordu. Cevâb ala-madı. Abdullâh ibn Ayyâş kalkıp gidince Abdullâh ibn Mübârek [736-797] de kapıya kadar birlikte gitti. Abdullâh ibn Ayyâş: “Bizi kapıya kadar geçirmeye lâyık görürsün ama hadîse lâyık görmedin” dedi.
(450) Abdullâh ibn Mübârek [736-797] şöyle der: “Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin hadîslerinden bir hadîs üzerine bir zerre toz kondurmaktansa nefsimi horlamağa ve aşağılamağa râzıyım” dedi. Uyeyne der ki: “Abdullâh ibn Mübârek [736-797] gibi talebelerini medh eden başka birisini görmedim. Ne zaman talebelerini ansa ‘Falanca talebem gibi biri var mıdır?’ derdi. “Ulu kişi odur ki Allâhü Te‘âlâ ona yücelik vermiştir ve hakir kişi odur ki Allâhü Te‘âlâ onu aşağılamıştır” derdi. Sâlihlere muhabbet ederim; ama onlardan değilim. Fâsıklara buğz ederim; ama on-lardanım” derdi.
(451) Rivâyet olunur ki: Ebû Üsâme, Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’in huzûruna vardı. Abdullâh, Ebû Üsâme’nin yüzünde mahzunluk emâresi gördü. Ebû Üsâme çıkıp gittiği zaman Abdullâh’ın arkasından ona dört bin akçe ile bir bohça elbise gönderdi.
(451) Müseyyeb ibn Vâzıh şöyle der: Bir gün Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’in huzûrunda oturu-yordum. Bir kimsenin yedi yüz akçe borcu vardı. Öde-mesi gerekir dediler. O da şefaat edip borcun ödenmesi için vekîline, “Borçluya yedi bin akçe ver” diye yazı yazdı. Mektûb ulaşınca, vekîle hikâyeyi de anlattılar. Vekîl, Abdullâh’a bu mektûbu yanlışlıkla yazmış olabilir diye bir mektûb yazdı. Abdullâh ibn Mübârek, vekîlinin mektûbuna cevâben “Boçluya on dört bin akçe ver” diye yazdı. İkinci mektûb, vekîle ulaşınca vekîl tekrar bir mektûb yazıp Abdullâh ibn Mübârek’e gönderdi. Mektûbda: “Eğer bu hal üzere gidecek olursanız bütün köyü bağışlamanız gerekecek.” Vekîlin mektûbunu alınca Abdullâh ibn Mübârek bir mektûb daha yazıp gönderdi: “Eğer benim vekîlim isen dediğimi kabûl edip emrime itaat et, yok değilsen gel sen benim yerime otur, ben senin vekîlin olup her ne emredersen itaat edip yerine getireyim.” Süfyân’dan işittim, Süfyân da Leys’den, Leys, Mücâhid’den, o İbn Abbâs’dan ve İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ Resûlullâh aleyhi’s salâtü ve’s selâmın şöyle buyurduklarını rivâyet eder: “men fâce‘a min ehîhi ferîhaten ğafera’llahu lehû, Bir kimse, bir Müslümanın kalbini ferahlandırısa Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ da o kimseyi mağfiret eder.” Benim de murâdım o kimsenin kalbini iki kez rahatlatmak idi” dedi.
(451) Abdullâh ibn Mübârek [736-797]; tâbiînden Yahyâ ibn Sa‘îd el-Ensârî’ye, Süleyman Teymî’ye ve Hamîd et-Tavîl’e yetişmiştir. İmâmlardan, Süfyân, İbn Cüreyh ve Şu‘be gibi birçok imâma yetişmiştir. İmâmlardan birçok kişi, kendilerinden hadîs rivâyet etmişlerdir ki bunlar: Muammer ibn Süleyman, Velîd ibn Müslim ve emsâlleridir.
(452) İmâm Deylemî, Hilyetü’l-Evliyâ adlı kitâbın yazarı Ebû Nu‘aym’dan şöyle nakleder: “Serahs’tan bir kişi, Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’e üzerine ip bağ-lanmış bir şey gönderdi. Hediyeyi alıp, o ipi geri verdi: “Mektûbda hediye yazılmış; ama ip zikredilmemiş” dedi. “rubbe ‘amele yesîru yü‘azzimehu’llahu te‘âlâ ve rubbe ‘amele kesîru yüzâ‘ıfehu’llahu te‘âlâ yani Bazen az bir amel Allâh katında çok olur, bazen de çok amel Allâh katında az olur” dedi.
(452) Bir kimse, Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’e “Kur’ân’ı öğrenmek mi daha iyi yoksa ilmi mi?” diye sordu. “Sen Kur’ân’ı bilir misin?” dedi. “Evet” dedi. “Kur’ân ilim ile bilinir, ilim öğren” dedi. “Mürekkep, âlimlerin kaftanında süstür” derdi.
(453) Nu‘aym ibn Hammâd şöyle der: “Abdullâh ibn Mübârek [736-797] evinde çok otururdu. Kendisine: “Yalnızlıktan usanmaz mısın?” derlerdi. “Niçin yalnız-lıktan bunalayım ki Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem ve ashâbı ile birlikteyim” derdi.
(453) Rivâyet olunur ki: Abdullâh ibn Mübârek [736-797], ödünç olarak aldığı bir kalemi sâhibine geri vermek için Merv şehrinden Şam’a geldi.
(453) İmâm-ı Sem‘ânî şöyle der: Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’e “Hadîsi nasıl yazıyorsun?” diye sordular. “Zannediyorum ki faydalanmadığım hiçbir kelimeyi yazmadım” dedi.
(453) İmâm Hemedânî, Abbâs ibn Mus‘ab’dan şöyle rivâyet eder: Abdullâh ibn Mübârek [736-797]; fıkıh ve hadîsi, Arapça ilmini, lügatı ve târihi, cömertlik ve yi-ğitliği, ticâreti ve halkın gönlünde sevgili olmayı kendi-sinde toplamıştı.
(453) Fudâle şöyle der: Kûfe’de muhaddisler ile otu-rurdum. Ne zaman bir hadîs hakkında münâkaşa olsa ‘tabibe başvuralım’ derlerdi. Bundan muradları Abdullâh ibn Mübârek’ti.
(453) İmâm-ı Muhammed ibn Hasen el-Buhârî, Fudayl ibn Dükeyn’den şöyle rivâyet eder: İmâm ya-nında Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’den daha güzel okuyan bir kimse görmedim. Mecliste olanlardan bazı-ları “İmâm’dan daha iyi okur muydu?” dediler. “Dör-düncü ve beşinci safta olduğu hâlde böyle güzel oku-masından memnûn değil misin?” dedi.
(453) Ebû Mutî şöyle der: Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’i Hazret-i İmâm-ı A‘zam’dan Kitâbu’r-Re’y’i okurken gördüm. Ve ondan daha güzel okuyan birini görmedim.
(453) İmâm Medmînî el-Harizmî, Hasan ibn Şakîk’ten şöyle rivâyet eder: İlim için ilk önce niyet gerekir. Sonra sırasıyla ilmi anlamak, sonra ilimle amel etmek, sonra onu ezberlemek, sonra başkalarına öğret-mek gelir.148
(453) Muhammed ibn İbrâhîm el-Behranî, İmâm-ı Şerefü’1-İtre Ebû Hüseyin Alî ibn Îsâ ibn Hamza el-Hüseynî’den şöyle rivâyet eder: Hicret-i Nebeviyye’nin 177 [793] yılında Abdullâh ibn Mübârek [736-797], Fudayl bin Iyâz [v.802]’a manzum bir mektûb yazıp gönderdi. Kendisinin gazâsını zikretti.
Şiir:
yâ âbide’l-harameyn lev ebsartenâ
le‘allemet inneke fi’l-‘ibâdeti tel‘ab
Ey Haremeyn’in âbid kulları bizi bir görseydiniz,
Sizin ibâdette oyun oynadığınız açığa çıkardı.
men kâne yahzibu149 hadduhû bi-dumû‘ihî
fe-nahvernâ bi-dimâ‘inâ tetehazzeb
Kim ibâdetini gözyaşları ile süslerse
Biz ibâdetimizi kanımızla süsleriz.
ev kâne yat‘abu hayle fi bâtıli
fe-hayûlenâ yevme’s-sâbihate tat‘ab
Yâhud atı düşman üzerine sürerse
Atlarımız düşmana şafakta koşar.
rîhu’l-Câbiri lekum ve nahnü Câbirunâ
vahcu’s-sanâbike ve’l-ğubâru’l-ashâb
Câbir’in kokusu size âid ve biz Câbiriz
Sâbikûnun (öncülerin) ateşi ve Ashâbın tozuyuz.
ve le-kad etânâ ‘an mekâle nebiyyinâ
kavlün sahîhun sâdikun lâ-yükezzibü
Peygamberimiz (s.a.v.)’in sözleri bize ulaştı
O yalan olmayan sahih sâdık bir sözdür
lâ-yacma <‘anne> ğubâra haylu’llahi
fî enfi imra’i ve duhânü nâr talhâb
Allâh için sürülen atın tozu bir araya gelmez
Burnun ucunda ve alevli ateşin dumanında
hâzâ kitâbu’llâhi yentiku beynenâ
leyse’ş-şâhidü ke-meyyiti lâ-yakdib
Bu aramızda konuşan Allâh’ın Kitâbı’dır
Yalan söylemez, ölü gibi bir şâhid de değildir.
(454) Muhammed ibn İbrâhîm şöyle der: Fudayl [v.802]’ı Mescid-i Haram’da bulup mektûbu kendisine verdim. Mektûbu okuyunca ağladı ve: “Abdurrahman doğru söyledi ve nasîhat etti” dedi. Bana: “Hadîs yazar mısın?” dedi. Ben de “Evet” dedim. “Şimdi mektûbu bana getirmene karşılık olarak bu hadîsi benden yaz” dedi.
(454) Fudayl [v.802] şu hadîsi rivâyet etti: Mansûr, Mu‘temir ibn Ebû Sâlih’den Ebû Sâlih de Ebû Hüreyre radıyallâhu anhden şöyle rivâyet eder: Bir kimse Pey-gamber salla’llâhu aleyhi ve selleme gelip: “Yâ Resûlallâh salla’llâhu aleyhi ve sellem, bana bir amel öğret ki onunla gâziler sevâbını kazanayım” dedi. Pey-gamber salla’llâhu aleyhi ve sellem: “hel testetîu en tesûme ve lâ-teftar ve tüsallî ve lâ-teftaru fe-kâle yâ Resûla’llâh ene ez‘afu min zâlike fe-kâle ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm fe-ve’llezî nefsî bi- yedihî lev tevvakata zâlike lemmâ belağte fadle’l-mücâhidi fî sebîli’llâhi te‘âlâ, ‘ammâ ‘alimet inne firâse’l-mücâhidi testünne fî tevlihî fe-yektübü li-sâhibihî bi-zâlike’l-hasenât, Oruç tutmağa hiç iftar etmemeğe, namaz kılmağa hiç gevşememeğe gücün yeter mi?” buyurdular. O kimse: “Gücüm yetmez” dedi. Hazret-i Resûl salla’llâhu aleyhi ve sellem: “Rûhum, kudret elinde olan Allâh’a yemîn ederim ki gücün kuvvetin olsaydı ve o amelleri söylediğim biçimde işleseydin yine de gâzîlerin kazandığı sevâba yetişemezdin. Gâzilerin atı tavlasında bağlı iken sâhibine hasene yazıldığını bilmez misin?” buyurdular.
(454) Rivâyet olunur ki: Bir gün bir mecûsî, İbn Mübârek [736-797]’e katılıp Allâh yolunda gazâya gitti. O mecûsî’nin güneşe secde etme vakti geldi. Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’ten mühlet istedi. O da ona istediği mühleti verdi. O kâfir güneşe secde ettiğinde Abdullâh ibn Mübârek [736-797] kılıç ile başını kesmeğe niyet etti. Gökten “ve evfû bi’l ‘ahdi enne’l ‘ahde kâne mes’ûlen fe’msik, Ahdine vefâ göster, ken-dini tut ki ondan sorguya çekileceksin” diye bir ses işitti. Bu sesi duyar duymaz başını kesmekten vazgeçti. Mecûsî güneşe secde etmeği bitirince Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’e: “Teşebbüs ettiğin işi niçin yap-madın, kendini tuttun?” dedi. Abdullâh ibn Mübârek [736-797] duyduğunu mecûsîye anlatınca mecûsî: “ni‘me’r rabb yu‘teb veliyyuhû fî aduvvihî, Ne güzel Rabb imiş o Rabb ki düşmanı için dostuna i‘tâb etti” dedi ve Müslüman oldu. Müslümanlığı da çok güzel oldu.
(454) İmâm Ebû Berekât Abdüssamed el-Irâkî, Abdullâh ibn Sinan’dan şöyle rivâyet eder: Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’in yanında idim ve İmâm Mu‘temir ibn Süleyman da orada idi. Halk büyük bir gürültüyle bağrışıp çağrışarak cenk için saflar teşkîl ettiler. İçlerinden bir mecûsî kâfir çıkıp Müslüman as-kerlerinden er diledi. Müslümanlardan birisi çıkıp o mecûsî ile cenk etti. Mecûsî, o Müslümanı şehîd etti. Ondan sonra bir Müslüman daha çıktı, onu da şehîd etti. Toplam altı Müslüman şehîd edildi. Abdullâh ibn Mübârek [736-797] bu manzarayı görünce bana vasi-yette bulunup: “Ben de şehid düşersem şöyle şöyle ede-sin” dedi ve saftan çıkarak mecûsî ile vuruşup onu öl-dürdü. Ondan başka altı mecûsî’yi daha öldürdü. Kâfir-ler kendisinden korktular ve vuruşmak için meydana çıkamadılar. Bu arada Abdullâh ibn Mübârek [736-797] bir anda kayboldu. Bir saat sonra onu yerinde gördüm. Onun âdeti şuydu ki savaş için hazır olur, gânimet üle-şilirken görünmezdi.
(455) Abdullâh ibn Mübârek [736-797]’in anlatılacak daha pek çok fazîletleri vardır; ama bu kadarıyla yetinelim.