Ikıncı Kısım

Ikıncı Kısım

İkinci İmâm olan İmâm Ebû Yûsuf [731-798]’un fazîletlerini beyân eder. İkinci kısım dört fasıldan ibârettir.

Birinci Fasıl

İmâm Ebû Yûsuf’un Soyu ve İrtihâli
(389) İmâm Halebî, İmâm-ı Tahâvî’den şöyle rivâyet eder: “Ebû Yûsuf rahimehullâhi te‘âlâ hicret-i Nebeviyye salla’llâhu aleyhi ve sellemin yüz on üçüncü (731) yılında dünyayı teşrîf etti. İsm-i şerîfleri Ya‘kûb ibn İbrâhîm ibn Habîb ibn Sa‘îd ibn Hatıyyetu’l-Ensârî el-Becelî’dir. Uhud harbinde Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem adı geçen Sa‘îd radıyallâhu anhi yaşları küçük olduğu için gazâya katılmalarını kabûl buyur-madılar; zîrâ Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem bülûğ çağına gelmiş olanları gazâya katılmalarına râzı olular, bülûğ çağına gelmemiş olanların katılmasına ise râzı olmazlardı. İmâm Ebû Yûsuf Kûfe’ye geldi ve Kûfe’de irtihâl etti. Zeyd ibn Erkâm radıyallâhu anh namazını beş tekbir ile kıldırdı. Adı geçecek olan Habte, Nu‘man ibn Sa‘d’ın kız kardeşidir. Hazret-i Alî kerreme’llahu vechehûdan rivâyette bulunmuş ve sika-dır. Sa‘d ibn Cübeyr ibn Muâviye ibn Kuhâfe Belîl ibn Sudûsî ibn Abdülmenâf ibn Ebû Üsâme ibn Sahmeti Sa‘d ibn Abdullâh ibn Kaydâri ibn Sa‘lebe ibn Muâviye ibn Yezîd ibn Gavsî el-Becîle. Sa‘d’ın annesi Habte binti Mâlik ibn Ebû Ömer ibn Avf’dır. İmâm-ı Saymerî [962-1045]: “Sa‘d ibn Habte el-Becelî, Evs’tendir. Hendek harbinde [627] Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin huzûruna vardı. Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem onu görünce küçüktür diye harbe almadılar ve mübârek elleriyle başını sığadılar ve o sığamanın izi kıyâmete kadar soyunda bâkîdir. Hattâ İmâm Ebû Yûsuf’un mübârek başında, o sığama izi vardı. Başına bakan kişi, yağ sürülmüş zannederdi.
(390) İmâm Gaznevî, Târîhu Bağdâd adlı eserin ya-zarı Hatîb’den şöyle rivâyet eder: İmâm Ebû Yûsuf [731-798] Kûfeli idi; ama Bağdâd’da otururdu. İmâm-ı A‘zam kaddesallâhu rûhahûdan, Ebû İshâk eş-Şeybânî’den, Süleyman et-Teymî ibn Sa‘d el-Ensârî, Süleyman el-A‘meş, Hişâm ibn Urve, Abdullâh ibn Ömer el-Ömerî, Hanzala ibn Ebû Süfyân, Atâ ibn Sâyib, Muhammed ibn İshâk ibn Beşşâr, Haccâc ibn Ertâh, Hasan ibn Dînâr, Leys ibn Sa‘d [v.791] ve Eyyûb ibn Utbe’den ilim öğrendi. İmâm Ebû Yûsuf’tan Muhammed ibn Hasen, Bişr ibn Velîd Kindî, Alî ibn Ca‘d, Ahmed ibn Hanbel [780-855], Yahyâ ibn Ma‘în [847], Ömer ibn Nâkid, Ahmed ibn Münî, Alî ibn Mûsâ et-Tûsî, Abdûs ibn Bişr, Hasan ibn Şebîb rivâyet ettiler ki: Bağdâd kadılığında Mûsâ Hâdî ibn Mehdî müvellâ101 idi. Ondan sonra Hârûn Reşîd [786-809] de kardeşi Mûsâ Hâdî’yi müsellem (güvenilir) kabûl etti. İslâm dîninde kâdıü’lkudât (kadıların başı) diye ilk kez lâkaplanmış olan Ebû Yûsuf ve oğlu Yûsuf’tur. Hârûn Reşîd, (Ebû Yûsuf’un oğlu) Yûsuf’u Bağdâd’ın batı kısmına kadı yaptı. Ebû Yûsuf’un irtihâlinden sonra Hârûn Reşîd, Yûsuf’u, babasının yerine Rasâfe’ye kadı yaptı. Bazıları “Ebû Yûsuf’un yerine Ebû Buhtur-i Vehb ibn Vehbi’l Kureyşî’yi kadı olarak ta‘yîn etti” derler.
(390) İmâm Gaznevî, Bişr ibn Gıyâs’dan şöyle rivâyet eder: Ebû Yûsuf [731-798] ile on yedi yıl sohbet ettim. Ondan sonra on yedi yıl daha ömür sürdü. Bir gün: “Ecelimin yakın olduğunu zannediyorum” dedi. Aradan bir ay geçmedi, dünyadan âhirete irtihâl etti.
(390) İmâm-ı Mekhûl en-Nesefî: İmâm Ebû Yûsuf, vefât hastalığında Mekke ehline yüz bin dirhem, Medîne-i Münevvere ehline, Kûfe ehline ve Bağdâd ehline de yüz bin akçe verilmesini vasiyet eyledi.
(390) İmâm Halebî der ki: “İmâm Ebû Yûsuf, 5 Rebî‘u’l-Evvel 182 (26 Nisan 798) Perşembe günü irtihâl eyledi.”
(390) İmam Ebû Hamîd ibn Mikâîl el-Harizmî ve İmâm Halebî, Muhammed ibn Şücâ’dan şöyle rivâyet ederler: Şeyh Ma‘rûf-i Kerhî [v.816] kaddesallâhu sırrahu mürîdlerinden birini İmâm Ebû Yûsuf’un evine gönderdi. İmâm Ebû Yûsuf hastaydı. Şeyh Ma‘rûf, gönderdiği kişiye: “İrtihâl ettiğini zannediyorum. Eğer irtihâl etmişse haber ver de namazını kılalım” dedi. O kişi giderken gördü ki Ebû Yûsuf’un cenâzesi karşıdan geliyor ve mescidinde namazı kılınmış. Şeyh Ma‘rûf’a haber vermeğe fırsat olmadı. Namazın kılındığını Şeyh’e bildirince Şeyh Ma‘rûf, namazı kaçırdığına çok üzüldü. Bir kişi: “Bir kimsenin namazını kaçırdığına niçin üzülüyorsun ki kadı olmakla vâlilerin sultânı mı oldu?” dedi. Şeyh Ma‘rûf: “Bu gece rü’yâmda cennete girdim, cennette döşenmiş, perdeleri asılmış ve hizmet-çileri hazır bekleyen bir köşk gördüm. “Bu köşk kimin köşküdür?” diye sorduğumda “İmâm Ebû Yûsuf’undur” dediler. Ben: “Sübhâna’llâh, bu mertebe-ye ne ile ulaştı?” dedim. “İlim öğrenmekle ve zorluklara göğüs germekle” dediler.”
(391) Sadru’l Eimmetü’l Harezmî şöyle der: Hârûn Reşîd [786-809], İmâm Ebû Yûsuf’un cenâzesinin önünde yürüyordu. Namazını kendisi kıldı. Ve kendi ehlinin mezarlığında toprağa verildi. Kureyş’in mezar-lığında, Kerh-i Bağdâd’da, oğlu Muhammed ibn Emîn ve Sübeyte (Hârun Reşîd’in zevcesi Zübeyde) de bunla-rın yakınında defn olunmuştur. Toprağa verilmesinden sonra: “Ehl-i İslâm’a birbirlerini taziyet etmeleri (baş sağlığı dilemeleri) gerekir” dedi.

İkinci Fasıl

İmâm Ebû Yûsuf’un İlk Önce İlme Bakışını ve Onun Fazîleti
(393) İmâm Abdülhamid Harizmî ve İmâm-ı Saymerî, Yahyâ ibn Harmele’den İmâm Ebû Yûsuf’un şöyle dediğini rivâyet eder: Hadîs ilmi ve fıkhı öğren-meyi kemâl derecesinde istiyordum. Bir gün Hazret-i İmâm-ı A‘zam ile otururken babam gelip beni İmâm’ın yanında gördü: “Ey oğul, bununla birlikte olma; çünkü İmâm’ın hâli vakti yerindedir, sen ise geçim vasıtasına muhtaçsın. Ben de ilim istemekten vazgeçip babamın sözüne boyun eğip ona itaat ettim. Bir gün İmâm, beni sormuş ve ahvâlimi araştırıp öğrenmiş. Ben de İmâm’ın arayıp sorduğunu duyunca İmâm’ın yanına vardım. İmâm: “Bizden niçin ayrıldın?” diye sorduğunda “Maîşetimi temîn için” diye cevâb verdim. Herkes İmâm’ın yanından kalkıp gidince ben de gitmek iste-dim. Bana bir kese içinde yüz dirhem verdi. “Bu yüz dirhemi ihtiyâçlarına harca, bitince yine bana bildir ve meclisime katıl, buradan ayrılma” dedi. Bir süre geçtik-ten sonra yüz dirhem daha verdi. Ne zaman harçlığım tükense ben kendisine bildirmeden bana yüz dirhem verdi. Ne zaman harçlığım tükense sanki hemen ona haber veriyorlardı. İlmimi bitirinceye kadar bu hâl üzere bana ihsânlarda bulundu. Hakk Te‘âlâ kendisine mükâfaatını ihsân edip rahmet ve onu mağfiret eylesin” dedi.
(393) İmâm Halebî, Alî ibn Ca‘d’dan İmâm Ebû Yûsuf’un şöyle dediğini rivâyet eder: “Babam irtihâl ettiğinde ben küçüktüm. Annem beni kassara (çamaşır temizleyicisine) çırak verdi. Bir gün kassarlığı bırakıp İmâm-ı A‘zam’ın meclisine gitmeği aklıma koyup ona gitmiştim. Ona devâmım sürekli olunca annem, İmâm-ı A‘zam’a gelip “Oğlumun senden başka üstâdı yoktur. Kassar parasıyla zor geçiniyoruz” deyince İmâm: “Oğ-lun fıstık yağı ile pâluze (pelte) yemek için ilim öğreni-yor, oğlunu bırak” dedi. Annem, İmâm’dan bu sözü işitince İmâm için “Bu Pîr, aklını kaybetmiş!” diye söy-lenerek gitti. Ben, Hazret-i İmâm’a gidip geldim. Allâhü Te‘âlâ bana ilim nasîb edip kadı olduktan sonra Hârûn Reşîd [786-809]’in meclisinde oturdum ve sofrasında yemek yedim. Kendisi ile birlikte, bir gün, Hârûn’un sofrasına fıstık yağı ile pâluze (pelte) getirdiler. Hârûn bana: “Pâluzeden ye; çünkü her gün bize bu çeşit yemek getirmezler” dedi. Hârûn’dan bu sözü işitince güldüm. Hârûn, gülmenin sebebini sordu. Geçiştirmeğe çalıştım, çok üsteleyince sebebini anlattım. Hârûn: “Allâh hakkı için, ilmin yararı vardır ve ilim, sâhibinin mertebesini dünya ve âhirette yükseltir” dedi. Ve: “Allâhü Te‘âlâ, İmâm-ı A‘zam’a rahmet etsin, İmâm, insanların baş gözüyle görmediğini gönül gözüyle görürdü” dedi.
(394) İmâm-ı Sem‘ânî, Halef ibn Eyyûb’dan İmâm Ebû Yûsuf’un şöyle dediğini rivâyet eder: “İbn Ebû Leylâ [693-765]’ya devâm ediyordum. Yanında merte-bem ve sarsılmaz itibarım vardı. Ne zaman İbn Ebû Leylâ’ya ahkâmla ilgili zor bir mes’ele sorulsa bunun çözümünü İmâm-ı A‘zam’dan isterdi. İmâm-ı A‘zam’ın meclisine varayım mı diye sormak isterdim; ama utanma duygusu mâni olurdu. Tevâfuk olacak ya, İbn Ebû Leylâ kızını evlendirdiği zaman kızının üzerine şeker saçtılar. O şekerden ben de kaptım. İbn Ebû Leylâ: “Kapmak haramdır” dedi. Ben: “Askerde haramdır, düğün yemeğinde haram değildir” dedim. Benim böyle dememi İbn Ebû Leylâ hoş karşılamadı. Bundan üzüntü duydu. Ben de bunu fırsat bilip Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın meclis-i şerîflerine devâm etmeğe başladım” dedi.
(394) Hasan ibn Mâlik şöyle der: İmâm Ebû Yûsuf’un babası İmâm-ı A‘zam’ın yanına gelip “Oğlum, gece gündüz sana devâm ediyor, benim ve kendisinin âilesi vardır. Kendisine, gecenin ya da gündüzün bir kısmında sana gelip öbür zamanlarda âilesinin geçimini te’mîn için çalışmasını tavsiye et” dedi. İmâm: “Oğlunu bırak, ey Ebû İshâk, oğlunun büyük işi vardır. İnşâallâhü te‘âlâ oğlun için büyük bina vardır” dedi. Ebû İshâk: “Oğlum âilesini kaybederse senin için helâl olmaz” dedi. İmâm, babama: “Sen var git” dedi. Babam kalkıp gidince İmâm beni çağırıp: “Senin âilen var ve fakirdir. Sana ve âilene kâfi gelecek miktârı sana ver-mem için bana neden haber vermiyorsun?” dedi. Ondan sonra bana ve âileme her zaman yardım ve ihsânda bu-lundu. Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ, bundan sonra bana ilmin kapılarını açtı.
(394) Şücâ ibn Muhammed, İmâm Ebû Yûsuf’un şöyle işittiğini nakleder: “İmâm’ın meclisi kaçmasın diye babam irtihâl ettiği zaman cenâzesini, komşu ve akrabâlarıma bıraktım; çünkü İmâm’ın meclisi kaçırınca içimde bir hasret oluyordu” derdi.
(394) Hasan ibn İbrâhîm, İmâm-ı A‘zam’dan şöyle rivâyet eder: İmâm Ebû Yûsuf’tan başka kimse bana sımsıkı bağlanmadı.
(394) Bişr ibn Velîd şöyle der: “Âilem, İmâm Ebû Yûsuf’un evine gider ve İmâm Ebû Yûsuf’un âilesi de bizim eve gelirdi. İmâm Ebû Yûsuf’un âilesi şöyle hi-kâye ediyor: İlkin geçim sıkıntısındaydık, Ebû Yûsuf gece ve gündüz İmâm-ı A‘zam’ın meclisini hiç kaçır-mazdı. Bazı geceler yanımızda kalması nadirattandı. İmâm-ı A‘zam’a varıp bu durumu bildirdim. İmâm: “Allâh’ın izniyle birkaç gün sabrederek çektiğiniz bu zahmete sizin için tasavvur ettiğinizden daha fazla hayır kapısı açılır” dedi. Birkaç gün sonra bizim için hayır kapıları açıldı. İmâm Ebû Yûsuf’a: “Ne kadar mala sâhibsin?” diye sordum. “Hepsini bilmiyorum; ama yedi yüz katırım ile üç yüz atım vardır” dedi.
(394) İmâm Ebû Yûsuf’tan rivâyet olunur ki: Babam beni bir sanata verdi. Sabah gider akşam gelirdim. Bir gün İmâm’ın meclisine uğradım. Bir ay İmâm’ın ya-nında kaldım, ona sımsıkı bağlandım. Annem bana: “Üstâdın sana mal vermedi, sanat da öğretmedi” diye elimden tutup beni ustadımın yanına götürüp üstâdıma çıkışınca üstâdım benim için: “Bir aydır görmedim” dedi. Annem üstâdımdan bu haberi duyar duymaz beni dövdü ve hapsetti. Hazret-i İmâm-ı A‘zam bunu duyun-ca yanıma gelip hâlimi sordu. Ben de hâdiseyi İmâm’a bildirince bana elli dinar verip “Annene ver. Bu ayın ücretidir, de” dedi. Elli dinarı anneme verdim ve Haz-ret-i İmâm’ın söylediğini anneme dedim. Annem: “Be-reketi çabuklaştıran İmâm’a devâm et ve ona sımsıkı bağlan” dedi.
(395) İmâm-ı İsferayânî, İsmâîl ibn Hammâd ibn Ebû Hanîfe’den şöyle rivâyet eder: Dedemin seçkin talebeleri on kişidir: İmâm Ebû Yûsuf [731-798], İmâm-ı Züfer [v.765], Esed ibn Amr el-Becelî, Âfiyet el-Evzî, Dâvûd-ı Tâî [v.777], Kâsım ibn Ma‘an el-Mes‘ûdî [v.791], Alî ibn Müshir, Yahyâ ibn Ebû Zekeriyâ, Hayyân ve Mindel Alî el-Anzî [v.784]. Bunlardan da İmâm Ebû Yûsuf gibisi yoktu.
(395) Ammâr ibn Ebû Mâlik şöyle der: İmâm’ın ta-lebelerinden İmâm Ebû Yûsuf’un dengi yoktu. İmâm Ebû Yûsuf olmasaydı ne Ebû Hanîfe ve ne de İbn Ebû Leylâ’nın adı anılırdı; zîrâ ikisinin de ilmini Ebû Yûsuf yaydı.”
(395) Talhâ ibn Muhammed ibn Ca‘fer şöyle der: “İmâm Ebû Yûsuf, ilim ile meşhûr idi. İmâm’ın talebe-leri arasında fazîleti apaçıktı. Zamanının en fakihi idi. Zamanında hiç kimse kendisini geçmedi. İlim, hilm (yumuşaklık) ve hüküm vermede doruktaydı. İmâm-ı A‘zam’ın mezhebinde fıkıh usûlünde ve kelâm ilminde ilk kitâbı ortaya koyan ve yeryüzüne yayan İmâm Ebû Yûsuf’tur.
(396) Ömer ibn Hammâd ibn İmâm şöyle der: “Bir gün, dedemin sağ yanında İmâm Ebû Yûsuf, sol yanın-da İmâm-ı Züfer’i birbirleriyle münâkaşa ederken gör-düm. İlimde, İmâm Ebû Yûsuf her ne söylerse İmâm-ı Züfer kabûl etmiyor ve İmâm-ı Züfer’in dediğini de İmâm Ebû Yûsuf kabûl etmiyordu. Sabah namazı vakti olunca ezan okundu. İmâm-ı A‘zam elini İmâm-ı Züfer’in uyluğu üzerine koyup: “İmâm Ebû Yûsuf’un olduğu o vilâyette riyâset (baş olmak) isteme. İmâm Ebû Yûsuf’un olduğu vilâyette hak Ebû Yûsuf’undur, dedi.
(396) İsmâîl ibn Hammâd ibn İmâm şöyle der: “Bir gün dedem, talebeleri için: “Bunlar otuz altı kişidir. Yirmi sekizi kadılığa (hâkimliğe) uygun, altısı fetvâya (müftülüğe) uygun ve ikisi İmâm Ebû Yûsuf ile İmâm-ı Züfer’dir. Onlar kadıları ve müftüleri eğitirler, dedi.
(396) Ömer Nâkid şöyle der: Re’y sâhiblerinden İmâm Ebû Yûsuf’un dışındakilerden nakletmeği sev-mem.
(396) Yahyâ ibn Ma‘în [v.847] şöyle der: “İmâm Ebû Yûsuf, muhaddislere sevgi besler ve onlara meylederdi. Kendisinden çok hadîs-i şerîf yazdık.
(396) Abbâs ibn Muhammed, Ahmed ibn Hanbel [780-855]’den şöyle rivâyet eder: İlk hadîs derlerken İmâm Ebû Yûsuf’un yanına varıp ondan hadîs dinleyip yazmayı talep ettim. Ondan sonra diğer muhaddislerden yazdım.
(396) İbn Atiyye, Yahyâ ibn Ma‘în’den şöyle rivâyet eder: Re’y sâhibleri arasında İmâm Ebû Yûsuf’tan daha güvenilir ve daha isâbetlisi yoktu, İmâm-ı A‘zam’ın ondan daha fakih talebesi de yoktu.
(396) İmâm-ı Berkânî şöyle der: Dârekutnî [995]’ye: “İmâm Ebû Yûsuf nasıldır?” diye sordum. “Hadîste Muhammed ibn Hasen’den daha kuvvetlidir” dedi.
(397) İsâm ibn Yûsuf şöyle der: Ebû Mutî’den daha fakih kimse yoktur amma İmâm Ebû Yûsuf ise ondan daha fakihtir.
(397) İbn Kudâme’den İbn Uyeyne şöyle der: İmâm Ebû Yûsuf’un sözü kadar hiç kimsenin sözü gönülde yer etmezdi.
(397) Ebû Hişâm er-Rifâî şöyle der: İmâm Ebû Yûsuf ile İmâm-ı Züfer’in ihtilâflarını Vekî’e bildirir-dim, çoğunlukla İmâm Ebû Yûsuf’un kavillerine mey-lederdi.
(397) Kâsım ibn Zerîk şöyle der: İmâm Ebû Yûsuf’un yanına vardım. Evinden çıkıp minderine oturdu. Cüssesi küçüktü. Öyle zamanlar olurdu ki min-derinde cüssesinin küçüklüğünden görünmez olurdu. Konuşmağa başladığında ben şaşırıp: “Allâhü Te‘âlâ, ilmi kuş karnında yaratmak isteseydi, yaratırdı” dedim.
(398) Hammâd ibn İmâm-ı A‘zam der ki: Ebû Yûsuf hasta olduğunda babam geçmiş olsuna gitti. Çıktıktan sonra: “Bu yiğit, yeryüzünde halef bırakmadı” dedi.
(398) İbrâhîm ibn Rüstem der ki: İmâm-ı Muham-med’den Ebû Yûsuf ile Züfer’i sordular dedi ki: “İmâm Ebû Yûsuf ile karşılıklı ilim müzâkereleri yapardık. Ne zaman bir söz söylese “Bu ona benzemez” derdim. Gece olunca “Bu ona benzemez” dediğimi ona benzer görürdüm; ama İmâm-ı Züfer ile yaptığımız ilmî müzâkerelerde bu ona benzemez dediğim zaman bir söz daha söyleyip sözünü bitirirdi. Öyleyse hangisinin daha fazîletli olduğunu varın siz kıyâs edin” dedi.
(398) İmâm Gaznevî, Hasan ibn Ebû Mâlik’ten şöyle rivâyet eder: “Kıldığım farz ve nâfile namazların hepsinde İmâm Ebû Yûsuf’a duâ ederdim. Ne zaman İmâm Ebû Yûsuf’tan söz açılsa o âlimlerin ve fakihlerin seyidi ve kâdıu’l kudâttır (baş kadıdır) derdi.”
(398) Tahâvî, Ebû İmrân’dan şöyle rivâyet eder: “Alî ibn Ca‘d, İmâm Ebû Yûsuf [731-798]’tan şöyle rivâyet eder: Adı geçen Alî bir kimsenin İmâm Ebû Yûsuf’u zemmettiğini zannederdi. Adı geçen Alî o kişiye dedi ki: “Zemmetmek bir tarafa İmâm Ebû Yûsuf’un adını ağzına almadan önce ağzını çöğenotu102 ve sıcak suyla iyice yıka” dedi ve İmâm Ebû Yûsuf gibi bir başka kimse görmedim diye yemîn etti. Hâlbuki Alî ibn Ca‘d; İmâm Ebû Yûsuf, Süfyân-ı Sevrî, Hasan ibn Sâlih, İmâm-ı Mâlik, İbn Ebû Zi’b, Leys ibn Sa‘d ve Şu‘be ibn Haccâc gibi pek çok âlimi görmüştü.
(398) Şeyhülislâm Ebû Tâhir Muhammed ibn Alî el-Belhî, Bişr ibn Velîd’den şöyle rivâyet eder: “Âlimlerde ve halîfelerde İmâm Ebû Yûsuf’un meclisinden daha mükerrem bir meclis görmedim” derdi. Arkadaş hakkını da gözetirdi. Bir gün akrabâmdan birinin katırına binip İmâm Ebû Yûsuf’un yanına vardım. Beni kendisine yaklaştırdı. Öyle bir an geldi ki dizim dizine dokunur oldu. Bana güler yüzle baktı ve hâlimi hatırımı sordu. İnsanların hepsi gitti, kendisiyle yalnız ben kaldım. Benden özür diledi ve: “Senin sohbetinin hakkını ver-mek vâcib oldu; zîrâ Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem “mâ min mü’minin yeshebehu insânün ve lev sâ‘aten (vâhideten) illâ se’ela’llâhu te‘âlâ anhu yevme’l-kıyâmeti yani İnsan kendisiyle bir saat sohbet ettikten sonra Allâhü Te‘âlâ’nın kendisine kıyâmet gününde o sohbetin hakkını yerine getirdin mi getirmedin mi diye sormayacağı hiçbir mü’min yoktur” buyurmuşlardır.

Üçüncü Fasıl

İmâm Ebû Yûsuf aleyhi’r-rahmenin Sözleri ve İlim Münâzaraları
(401) İmâm Halebî, Alî ibn Mes‘ûd’dan, Mes‘ûd da babasından şöyle rivâyet eder: Bir gün İmâm Ebû Yûsuf [731-798] katıra binmiş ve arkasından da kölesi giderdi diye bir kimse İmâm Ebû Yûsuf’un huzûrunda söyleyince İmâm Ebû Yûsuf bunu münker görüp iyi karşılamadı ve “Katırımı ve kölemi kiraya verebilir miyim?” dedi. “Evet” dediler. “Öyleyse bundan sonra kölem ardımdan yürüdüğü gibi kiraya tutanın da ardın-dan yürüsün” dedi.
(401) Yahyâ ibn Abdüssamed şöyle der: Bir gün Abbasî halîfelerinden Mûsâ Hâdî ibn Mehdî [762-786]’nın bir kimseyle da‘vâsı oldu. O kimseyle mah-keme olmak için İmâm Ebû Yûsuf’a gittiler. İmâm Ebû Yûsuf, o kimsenin haklı olduğuna hüküm verince Halîfe Mûsâ: “Benim şâhidlerim var, niçin onları dinlemedin?” dedi ve Halîfe konuşmasını şöyle sürdürdü. İmâm Ebû Yûsuf’a: “Karşı tarafın şâhidlerinin şahâdetlerinde sâdık (doğru) olduklarına dâir yemîn etmelerini emrediyorum” dedi. Ve yine Halîfe Mûsâ, İmâm Ebû Yûsuf’a hitâben: “Senin mezhebin (usûlün) bu mudur?” dedi. İmâm: “İbn Ebû Leylâ’nın mezhebi benim usûlümdür” dedi. İmâm Ebû Yûsuf’un bu cevâbıyla hak, yerini buldu.
Şu iyi bilinmelidir ki da‘vâcıya ve şâhide yemîn et-tirmek mensûh (hükümsüz) ve bâtıldır ve dahi mensûh ile amel etmek haramdır. Fetâvâ-yı Kâ‘idî103 ve Hizânetü’l-Müftîn104 adlı eserlerde bu konuda şu hü-küm vardır: Ne zaman sultân, şâhide yemîn ettirmek için kadılara emretse kadıya vâcib olan şudur ki: Sultâna nasîhat etmeli sonra: “Kadılar sana boyun eğerlerse Allâh’a âsî olmuş olurlar ve sana âsî olurlarsa kendilerine gazap etmek gerekeceğinden kadılara bunun gibi emirleri teklîf etmeyin” demelidirler. Hâtimetü’l Müctehidîn Mevlânâ Mecdüddîn el-Fartakanî: “Şâhidin, “eşhedü, ben şâhidim” demesi onun için bir yemîndir; zîrâ İmâm-ı Züfer: “Bizim mezhebimizde insanın vallâhi demeden “eşhedü, ben şâhidim” demesi yemîndir. Zîrâ eğer yemîn eylese yani vallâhi dese tekrar yemîn etmesi gerekir; tekrarlanan yemîn ise reddedilmiştir, meşrû değildir; zîrâ yemîn etmeden önce şâhid ta‘n edilmiş (ayıplanmış) ve taarruz edilmiş (kendisine sataşılmış) olur. O zaman yemîn etmesi kendisini temize çıkarmak gibidir. Yalancı şâhidliği seçen kimse kendisinden istenmeden çok yemîn eder. Uygun olanı şudur ki: İnsanın kendi kendisini temize çıkarması bâtıldır. Nitekim Allâhü Te‘âlâ, Furkân-ı kerîmde: “fe-lâ-tüzekkû enfüseküm105 Kendinizi temize çıkarmayın” buyrurur. Öyleyse yemînin hükme dahli (etkisi) yoktur.
(402) Alenî olan hükümden kaçınmak bâtıldır; ama yemîn etmek câizdir diyenlere göre karşı taraf isteme-den kadı’nın yemîn ettirmesi gerekir. Karşı taraf huzûrda değil iken de yemîn etse câizdir; çünkü yemîn, tezkiye (temize çıkarmak) yerini tutmuş kabûl edilir. Tezkiye ise kadıya farz kılınmıştır. Hattâ kadı, şâhidin doğruluğunu bilse aslâ karşı tarafın sözünü dikkate al-maz. Doğruluğunu bilmiyorsa karşı taraf istemese de kadının tezkiyesi gerekir. Bu çeşit yemînde karşı tarafın isteği lâzım değildir. Şâhide yemîni câiz eden, li‘an âyetine106 sarılır; ama li‘an âyeti şâhidlik değil, düş-manlıktır. Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ, Furkân-ı azîminde şâhidlere yemîn yemîn ettiriyor diye sorulsa cevâb olarak: “fe-yuksimâni bi’llâhi li-şahâdetünâ ehakku min şahâdâtihimâ107 Bizim şâhidliğimiz o iki kişinin şâhidliğinden daha doğrudur” âyet-i kerîmesi icmâ ile mensuhtur (hükümsüzdür) deriz.
(402) Bişr ibn Velîd şöyle der: Bir gece İmâm Ebû Yûsuf yatağına girip yatmak isterken bir kimse şiddetle güm güm kapıyı çaldı. Kapıyı açıp halîfenin gönderdiği Hersem ibn A‘yun’u karşısında gördü. İmâm Ebû Yûsuf’a: “Seni halîfe istiyor, emre itâat eyle” dedi. İmâm: “Hiç geri çevirmeğe imkân var mıdır?” dedi. “Yoktur” diye cevâb verince İmâm: “Da‘vete sebep nedir?” dedi. “Sebebini bilmiyorum; ama Mesrur el-Hâdim çıkıp seni götürmemi emretti” dedi. Gördü ki çâre yok, gusl edip gitti. Rivâyet edilir ki: Halîfelik merkezine girdim, Mesrûr beni karşılamadı. Kendisin-den meclise son vermesini istedim. Teklîfimi kabûl etmedi ve içeri gir, dedi. Ben de girip Îsâ ibn Ca‘fer’i, Hârûn Reşîd [786-809]’in yanında oturur gördüm. Se-lâm verdim, selâmımı aldı ve: “Seni korkuttuk. Seni ne için çağırdığımızı biliyor musun?” dedi. “Bilmiyorum” dedim. “Îsâ’nın bir câriyesi vardır, bunu ne satıyor ne hîbe ediyor (bağışlıyor)” dedi. “Câriye nedir ki halîfeye vermezsin?” dedim. “Hemen ayıplamak doğru değildir; çünkü ben câriyeyi ne satar ne de bağışlarım diye yemîn etmişim” dedi. Halîfe: “Yemînime bir çıkar yol var mıdır?” deyince ben de “Yarısını satar, son yarısını bağışlarsın” dedim. Îsâ da öyle yaptı. Câriyeyi getirip halîfeye teslîm etti ve: “Ey Emîru’l Mü’minîn, câriyeyi al, Allâhü Te‘âlâ bunu sana mübârek etsin” dedi. Halîfe: “Ey Ya‘kûb, bir dilek daha kaldı” dedi. “Nedir?” dedim. “Canım bu gece câriye ile yatmak istiyor. Gebe olmadığına kanaat getirmek için bir hayız görünceye kadar kendisine yaklaşmaktan çekinmem lâzımdır. Bu durumdan da kurtulacak bir yol var mıdır?” dedi. İmâm Ebû Yûsuf: “Âzad eyle ve hemen onu kendine nikâhla; zîrâ hür olana gebe olmadığını anlamak için bir hayız görene kadar kendisine yaklaşmamak gibi bir durum gerekmez” dedi. Halîfe de câriyeyi âzâd etti ve yirmi bin dinar mihr ile nikâhlayıp yirmi bin dinarı câriyeye teslîm etti. Ondan sonra halîfe hizmetçisi olan Mesrûr’a: “Ya‘kûb’a yirmi yük108 kumaş ile yirmi bin dirhem ver” dedi. Bişr ibn Velîd şöyle der: “İmâm Ebû Yûsuf bu kadar malı getirdikten sonra bana bakıp “Benim yaptığım işte bir sakınca görüyor musun?” dedi. Ben “Getirdiğin malın öşrünü (onda birini) alırım” dedim ve aldım. Gitmek istediğim zaman bir acûze (yaşlı kadın) gelip İmâm Ebû Yûsuf’a selâm verdi ve “Kızının sana selâmı var. Halîfeden bana mehirden başka bir şey ulaşmadı. Yarısını sana bağışladı der” diye on bin dinar getirdi. O on bin dinardan da bin dinar aldım.”
(403) Ebû Hayyân et-Tevhîdî’den Bişr ibn Velîd şöyle rivâyet eder: Bir kimse İmâm Ebû Yûsuf’a gelip “Senin ağzından filan şahsa bir mektup yazdım. Kendi-sinden mal istedim. Bana oldukça fazla mal verdi” de-yince İmâm Ebû Yûsuf “Aldığın malı sâhibine geri gönder” diye o kimseyi hapsetti ve o mal veren kimseyi de çağırıp verdiğin malı al, dedi. O kimse de verdiğini aldı. İmâm: “Gönül rızâsı ile vermiş olsaydı geri al-mazdı” dedi. O kimse: “Hazret-i İmâm-ı A‘zam talebe-lerinin bu çeşit yaptıklarını câiz görürdü” dedi. İmâm Ebû Yûsuf: “İmâm-ı A‘zam’a ilim hatırı için saygı gös-terirlerdi; ama ben sultân tarafından vazîfelendirilen memurum, bunu korkularından vermiş olma ihtimâli vardır. Bir daha böyle davranışlarda bulunma ve bana hakkını helâl eyle” dedi.
(403) Rivâyet olunur ki: “Hârûn Reşîd [786-809], üç talak hakkını kullanarak Sübeyte (Zübeyde)’nin mül-künde yatmamağa yemîn etti. Ondan sonra pişmân oldu ve ne yapacağını bilemedi. Reşîd’e: “Burada İmâm-ı A‘zam’ın talebelerinden bir yiğit vardır, yemînine bir kurtuluş yolu bulur” dediler. Reşîd de İmâm Ebû Yûsuf’u çağırıp yemînini bildirdi. İmâm: “İlmin hakkını yerine getir” dedi. Halîfe: “Nasıl?” dedi. İmâm: “Sen tahta oturuyorsun, ben ise ayakta duruyorum” dedi. Bunun üzerine Halîfe bir kürsü getirtti. İmâm kürsüye oturdu ve dedi ki “Sübeyte (Zübeyde), bu gece mescidde yatsın, çünkü mescid Allâhü Te‘âlâ’nındır, kimsenin mülkü değildir. Nitekim Kur’an-ı azîminde: “ve enne’l-mesâcide li’llâhi fe-lâ-tad‘u me‘a’llâhi ehaden109 Mescidler Allâh’ındır, Allâh ile birlikte başka birine yalvarmayın ve kulluk etmeyin” buyurur dedi. Bunun üzerine Halîfe, İmâm’ı kadıu’l-kudât (baş kadı) yaptı. Halîfe, İmâm’a: “Daha başka istediğin var mıdır?” dedi. İmâm: “Ben seni yemîninden kurtardığım gibi sen de beni yemînimden kurtarasın, istediğim bu-dur” dedi. Halîfe, “Yemînin nedir?” diye sorduğu za-man: “Annem beni ilim öğrenmekten alıkoyardı. Halîfenin kendisi için pişirdikleri şekerle yapılan pâluze’den yine halîfenin tabağı ile anneme yedireceğim diye yemîn ettim. Başka bir yemînim de şudur: Yahudî bir komşum var. Yol üzerinde bir helâ yaptı. Yolu daraltacağı için kendisini bundan men ettim. Yasaktan anlamayıp halîfenin mahfe110li devesi bu yoldan geçtiği zaman sıkıntı verirse yıkarım, dedi. Ben de mahfeli deveyi o dar sokaktan geçirmeğe yemîn ettim. Bu ikinci andımdır” dedi. Bunun üzerine Halîfe: İmâm Ebû Yûsuf mahfeye girsin ve halîfenin tabağına şekerli pâluze konarak annesine gönderilsin” diye emretti. Mahfe ile helânın olduğu yere gelince yol helâdan do-layı pek daralmış diye İmâm Ebû Yûsuf helâyı yıktığı zaman yahudî feryâd etti. İmâm: “Sen helâyı yapacağın zaman sana: “Buraya bina yapmak yolu daraltır, dediğim zaman yol daralırsa yık, diye izin vermemiş miydin, ben de bu sebebden yıktım” diye cevâb verdi. Helâyı yıktırıp annesine de pâluzeyi yedirince İmâm Ebû Yûsuf’un iki yemîni yerine gelmiş oldu.
(404) Rivâyet olunur ki: “Hârûn Reşîd [786-809], bir gece İmâm Ebû Yûsuf’u çağırdı. İmâm korkarak vardı. Hârûn Reşîd [786-809], İmâm Ebû Yûsuf’a: “Bir mücevherim çalındı. Hassa câriyelerimin birinde sanı-rım. “Eğer suçunu kabûl etmezse câriyeyi öldüreceğim” diye yemîn ettim. Yemînime kurtuluş yolu var mıdır?” dedi. İmâm, câriyeyi tenhâ yere çağırıp “Halîfe senden mücevheri sorduğu zaman aldım, de. Halîfe onu bana ver dediği zaman almadım, de; ama bundan fazla söz söyleme” dedi. Câriye, İmâm Ebû Yûsuf’un dediği gibi halîfeye cevâb verince İmâm Ebû Yûsuf: “Ya suçu kabûl etmesi doğrudur ya da inkâr etmesi doğrudur” dedi. Halîfe’nin öfkesi yatıştı. “İmâm’a üç bin akçe verin” diye emretti. Hazîne bekçileri “Hazır değildir” dediler. Halîfe: “Hediyeleri geciktirmeyin; zîrâ bu gece bizi birini öldürmekten kurtardı” dedi.
(404) İmâm Gaznevî şöyle der: Bir kadın, İmâm Ebû Yûsuf’a gelip: “Her gece ihtilâm oluyorum” diye bil-dirdiği zaman Ebû Yûsuf: “Değirmeni kur; çünkü senin cevâbında benim bir düşencem vardır” dedi. O kadın, gecenin başlangıcından gecenin sonuna varıncaya kadar uykuda, kendisini değirmen kurar gibi görür. Ertesi gün Ebû Yûsuf’a geldi. Ebû Yûsuf: “İhtilâm oldun mu?” diye sorduğu zaman kadın: “Değirmen kurmaktan fırsat bulamadım” dedi. İmâm Ebû Yûsuf: “Kocan var mı-dır?” dedi. “Yoktur” deyince “Şimdi evlen” dedi.
(404) İmâm İbrâhîm ibn Alî Nezîl-i Hemedânî şöyle der: Mûsâ-yı Hâdî güzel bir câriye gördü. Çok para verip onu satın aldı. Ona yaklaşmak için nikâhla alınan bir dulun iskât-ı istibrâsı111 için bir hîle talep etti. Fukahâ: “Ya istibrâ müddetini bekleyeceksin ya da onu âzâd edip onunla nikâh kıyman gerekir” dediler. Halîfe âzâd etmeğe râzı olmadı. Fakihlerden birisi: “Eğer İmâm-ı A‘zam hayatta olsaydı buna bir ilaç (çâre) bu-lurdu” dedi. Bir başka fakîh ise: “İmâm Ebû Yûsuf da buna çâre bulur” dedi. İmâm Ebû Yûsuf’u çağırıp sor-dukları zaman İmâm Ebû Yûsuf dedi ki: “Halîfe câriyeye elini sürmeden önce güvenilir bir hizmetkârına onu hediye etsin. Ondan sonra elini sürüp hizmetkârına sen bunu boşa diye emretsin. Hizmetkârı da câriyeyi boşasın. Halvetten (yalnız kalmadan) önce boşayınca iddet-i lâzıme112 gerekmez, istibrâ da düşmüş olur” dedi. Bu haberi halîfe duyunca son derece sevinip “İmâm Ebû Yûsuf’a on bin dirhem verilsin” diye em-retti.
(405) Rivâyet olunur ki: “Bir mescid yıkıldı. Bunu İmâm-ı Muhammed’e sordular “Yine sâhibinin mülkü olur?” dedi. Sâhibi de aldı, ev yaptırdı. İçinde şarap içip saz çalardı. Bir gün İmâm Ebû Yûsuf, o mescide uğradı: “Bu, İmâm-ı Muhammed’in mescididir” dedi.
(405) Rivâyet olunur ki: “İmâm Ebû Yûsuf, yılın bi-rinde Hârûn Reşîd [786-809] ile devenin üstündeki bir mahfede birlikte haccetti. Tükürmek istediği zaman mahfenin örtüsünü kaldırıp tükürürdü. Bir gün Reşîd: “Kiminlesin bilir misin?” dedi. Murâdı Hâşimoğlu ol-masıyla övünmekti. İmâm Ebû Yûsuf: “Övünmen neseb (soy) iledir. Dünyada senin gibi bin halîfe var; ama ben ilimde bu asrın bir tanesiyim” dedi. Halîfenin sözü kesilip: “Ne olaydı bir hamal olaydım, ilim öğrenme yolunda olurdum” dedi.
(405) Muhammed ibn Seleme der ki: “Hârûn Reşîd [786-809] ile İmâm Ebû Yûsuf hacca gitti. Arafat’ta imâmlık için onu öne geçirdi. İki rek‘at namaz kılıp selâm verdi ve: “Ey Mekkeliler, namazınızı tamamlayın; çünkü biz yolcuyuz” dedi. Mekkelilerden birisi: “Biz senden ve sana ilim öğretenden daha âlimiz” dedi. İmâm Ebû Yûsuf: “Öyle olsaydın namazının içinde konuşmazdın” dedi. Halîfe bu cevâbı işitince çok se-vindi ve: “Keşke bu cevâbı ben verebilseydim malları-mın yarısıını verirdim” dedi. Bir başka rivâyette Mek-kelilerden olan kimse İmâm Ebû Yûsuf’a: “Dağımız Rahmet dağıdır (cebelü’r-rahme), burası hikmet, ilim ve bereket inecek yerdir” dedi. İmâm Ebû Yûsuf: “Gerçek öyledir; ama bu dediklerin ne sizde ne de dağınızda devamlı oldu, belki dağlar arasındaki yerlerde ve kısım-larda hareket edip bizde karar kıldı” dedi.
(405) İmâm Nîsâbûrî der ki: İmâm Ebû Yûsuf kadı olunca İsmâîl ibn Hammâd ibn İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin meclisine gidip oturduğunda iki has-mın da‘vâ duruşmaları vardı ve duruşma karar noktasına gelince kendi re’yi ile hüküm vermeyip İmâm-ı A‘zam’ın re’yi ile hüküm verince İsmâîl: “Bu husûsta, İmâm’a muhâlif idin ama yine İmâm’ın kavliyle hüküm verdin” deyince İmâm Ebû Yûsuf: “İmâm-ı A‘zam’a biz muhâlefet etmeyiz fakat İmâm’daki ilmi elde etmek için kendileri hayatta iken İmâm’a karşı çıkar görünür-dük, sonunda da İmâm’ın re’yi ortaya çıkınca başka hiçbir re’yi onun önüne geçirmeyiz” dedi.
(405) Şeyhü’l Fakîh Ebû Bekr Muhammed ibn Abdullâh ez-Zagûnî, İbrâhîm ibn Cerrâh’dan şöyle rivâyet eder: İmâm Ebû Yûsuf’un hastalığı şiddetlendi-ğinde yanına girdim. Bana: “Senden bir mes’ele sora-yım” dedi. Ben: “Bu hâlde dahi soru mu soruyorsun?” dedim. İmâm: “Bu mes’ele ile birisi kurtuluş bulabilir” dedi ve “Ok atmak, eşeğe binmiş olarak mı daha fazîletlidir yoksa yaya olarak mı?” dedi. Ben: “Binmiş olarak” dedim. “Hatâ ettin” dedi. “Yaya olarak” dedim. “Hatâ ettin” dedi. İmâm Ebû Yûsuf: “Ondan sonra ok atmak olmazsa her ok atmak, binekli olarak daha fazîletlidir. Ondan sonra ok atmak varsa her ok atmak yaya olarak daha fazîletlidir; çünkü dönüp gelmekte o daha çabuktur” dedi. Bu cevâbı alınca kalkıp gittim. Daha evimin kapısına ulaşmadan feryad ve ağlama ses-leri duydum. Geri döndüm ki, irtihâl etmiş. Âlimlerin ve şeyhlerin yolları böyledir ki beşikten mezara kadar amel ederler ve konuşurlar. “hâzâ resm hâzâ’d dâr fa‘tebirû yâ üli’l ebsâr;113 yani İşte usûl işte saray! Düşünün de ibret alın, ey basîret sâhibleri!” Allâh rûhunu şâd etsin ve kabrini nûrlandırsın.
(406) Bişr ibn Velîd şöyle der: A‘meş, benden İmâm Ebû Yûsuf’a âid bir mes’ele sordu, cevâb verdim. A‘meş: “Nereden diyorsun?” dedi. Ben: “Senden duy-duğum hadîsten. Ve o hadîsi okudum” dedim. A‘meş: “Hadîs-i şerîfi senden önce biliyordum; ama te’vilini îzâhını şimdi öğrendim” dedi.
(405) Hilâl ibn Yahyâ er-Rey’î şöyle der: “İmâm Ebû Yûsuf yanımıza geldi. Re’y ehli ve muhaddisler kapıya toplanıp her birisi: “İmâm Ebû Yûsuf’un yanına girmeğe başkasından daha lâyık ve daha evlâyız” derlerdi. İmâm Ebû Yûsuf, odadan bunlara bakıp “Vallâhi ben her iki fırkadanım (hem re’y hem hadîs ehlindenim. Bir mes’ele sormayınca bir fırkayı başka bir fırkanın önüne geçirmem. Hangi fırka önce cevâb verirse içeriye önce o fırka girsin” dedi. İmâm Ebû Yûsuf, üstü mühürlü yüzüğünü çıkarıp “Bir kişi bu mühürlü yüzüğü şöyle çiğnedi ve hattâ yuttu. O kimseye ne gerekir?” diye sordu. Re’y ehli ve muhaddisler arasında ihtilâf vukû buldu. Kimileri: “Değerinden ne kadar eksildiyse onu tazmîn etmesi gerekir” dedi. Hilâl: “Ben kalktım. Yüzüğü yutan kişi yüzüğü kendisi alıp önceki değerini tazmîne mecbûr olsun. Ancak yüzüğün sâhibi kusûru ile kabûl ederse o takdîrde yutana hiçbir şey gerekmez” dedim. İmâm Ebû Yûsuf benim cevâbımı kabûl edip içeriye önce benim girmeme râzı oldu ve adımı sordu. “Hilâl” dedim. Bana birkaç mes’ele daha sordu. Ben: “Sorduğunuz mes’ele Kitâbü’s-Sarf da bildirdiğinize uygun değildir. Hangisini ortadan kaldırırsınız?” dedim. “Şimdi iki mes’elenin arasını ayırırım” dedi. Ebû Bekr ibn Kuteybe el-Bekrâvî de bizim ile bu toplantımızda bulunuyordu.
(407) İmâm-ı Saymerî ile İmâm-ı Sem‘ânî derler ki: “Bir Müslüman bir zımmîyi kasden kılıç ile öldürdü. Öldürülen kişinin vârisleri, İmâm Ebû Yûsuf’un mecli-sine katili getirdiler ve kısas istediler. Müslümanın zımmîyi bilerek öldürdüğüne şâhid bulundu, İmâm Ebû Yûsuf, kısas emretti. Mazarahî adıyla ünlü bir şâir bu iki kıtadan meydana gelen manzum sözleri yazıp İmâm Ebû Yûsuf’a gönderdi.
Şiir:
yâ kâtile’l-müslimi bi’l-kâfiri
cerrat ve mâ’l-‘âdilu ke’l-câyiri
Ey küfürle müslümanı katleden
Komşun gibi âdil olanı yaraladın
yâ men bi-bağdâda ve etrâfihâ
min fukahâ’i’n-nâsi ev şâ‘iri
Ey Bağdad ve etrafından olmayan
Şair veya fakihlerden de olmayan
câra ‘ale’d-dînü ebû yûsuf
bi-katlihi’l-mü’mini bi’l-kâfiri
Ebû Yusuf dîni üzerine komşu oldu
Bir mü’mini katleden kâfir ile
navahü ve ebkû ashâbî li-dînüküm
ev fa-’sbirû ve fe’l-ecra li’s-sâbiri.
Arkadaşlar dinîniz için ağlayın sızlayın
Veyâ sabredin çünkü ecir sabredenindir.
(407) İmâm Ebû Yûsuf beyitleri okuyunca Hârûn Reşîd [786-809]’e gitti, halkın kendisine düşmanlığını ve kötülüklerini bildirince Halîfe: “Nefsini halktan kur-taracak bir hîle yap” dedi. Öldürülenin vârisleri kısas istediği için İmâm’ın huzûruna vardılar, İmâm Ebû Yûsuf öldürülenin vârislerine: “Öldüğü gün cizyesini ödediğine delîliniz var mıdır?” diye sordu. Şâhidlerde zayıflıklar olunca kısas iptal oldu ve o Müslüman ölümden kurtuldu.”
Alî ibn Haşrem şöyle der: İmâm Ebû Yûsuf’tan: Bir kişi “Filan fiili işlersem malım fakirlere sadaka olsun” dese ondan sonra o fiili işleyip malını kurtarmak istese bundan bir kurtuluş yolu var mıdır?” diye sordular. İmâm: “Malını güvenilen bir kimsenin önünde birine bağışlasın ondan sonra o işi yapsın daha sonra malını o kimseden geri alsın” dedi. Ebû Yakzân der ki: Peygam-ber aleyhi’s salâtü ve’s selâm: “le‘ana’llâhu’l-yehûde hurrimet ‘aleyhimü’ş-şuhûmü fe-cemâlühâ fe-bâ‘ûhâ ve ekelû semenehâ,114 Allâhü Te‘âlâ, İsrâîloğullarına la‘net etti. İç yağını onlara haram kıldı. Hîle yaptılar. Yağı satıp elde ettikleri parayı yediler. Öyleyse hîle yapan la‘netlenmeği hak etmiş” buyurur. İmâm Ebû Yûsuf: “Ey eğri, bu nerde, o nerde? Onlar, Bârî Te‘âlâ’nın haram ettiğini kendilerine helâl eylemek için hîle yaptılar. Biz Allâhü Te‘âlâ’nın helâl ettiği haram olmasın diye hîle yaparız” dedi.
(408) Bişr ibn Velîd şöyle der: “Ne zaman İmâm Ebû Yûsuf konuşsa duyanlar, sözünün zorluğundan ve dikkatinden hayrette kalıp hiç kimse sözünü kavraya-mazdı. Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ’nın kendisine ihsân ettiği çabuk kavrayışına şaşırır kalırdık.”

Dördüncü Fasıl

İmâm Ebû Yûsuf’un Sözleri, Ezberi ve Kadılı-ğındaki Adâleti
(409) İmâm Gaznevî, Hilâl’den şöyle der: İmâm Ebû Yûsuf, tefsîr, hadîs ve Arapların günlerini çok iyi bilirdi. Ve bunlara kıyasla fıkıh ilmini az bilirdi.
(409) İmâm Ahmed ibn Hanbel [780-855], İmâm Ebû Yûsuf [731-798]’un şöyle dediğini rivâyet eder: “Ardan korkmanın sohbeti ardır.”
(409) İmâm Ebû Yûsuf’tan rivâyet olunur ki: Ni‘metin üç başı vardır. Biri İslâm, biri sağlık, biri de zenginlik; ama bu üçünün tamâm olması mutlaka sağlık ile olur.”
(409) Alî ibn Ca‘d, İmâm Ebû Yûsuf’tan şöyle rivâyet eder: “Sen her şeyini ilme vermedikçe ilim bir zerresini sana vermez” dedi.
(409) İbrâhîm, İmâm Ebû Yûsuf’un şöyle dediğini rivâyet eder: “Hadîsleri birçok rivâyetle öğrenme; zîrâ bu seni yalana götürür. Zenginliği gizli tutarak mal is-teme ki seni iflâsa sürükler. Kelâm ilmini öğrenme; zîrâ herkese özür dilemeğe muhtaç olursun” dedi.
(409) Yahyâ ibn Yahyâ, İmâm Ebû Yûsuf’un şöyle dediğini rivâyet eder: “Verdiğim her hangi bir fetvâdan aslâ geri dönmedim, geri döndüğüm vâki ise mutlaka Kur’ân ve sünnete uygun olduğu içindir.”
(409) Muhammed ibn Semâ‘a: “İmâm Ebû Yûsuf kadı olduktan sonra her gün yüz rek‘at namaz kılardı” der.
(410) İmâm-ı Saymerî ve İmâm ibn Semâ‘a da İmâm Ebû Yûsuf, kadı olduktan sonra her gün yüzer rek‘at namaz kılardı diye rivâyet ederler. Bişr ibn Velîd ise: “İmâm Ebû Yûsuf her gün iki yüz rek‘at namaz kılardı” der.
(410) Fudayl [v.802], İmâm Ebû Yûsuf’tan şöyle rivâyet eder: Ancak kendisinde dünya ve âhiret kaygısı olmayan kişi, fakih olabilir.
(410) İshâk ibn İsrâîl der ki: “İmâm Ebû Yûsuf, İmâm-ı A‘zam’a devâm ederken hadîs okumağı da ka-çırmazdı. Meğâzî kitâbının sâhibi olan Muhammed ibn İshâk, Kûfe’ye geldikten sonra İmâm Ebû Yûsuf ondan Meğâzî’yi okudu. Bir ay İmâm-ı A‘zam’ın meclisine gitmedi. Daha sonra tekrar İmâm-ı A‘zam’ın meclisine vardığı zaman İmâm-ı A‘zam: “Ey Ya‘kûb, görünme-menin sebebi nedir?” dedi. Sebebini İmâm’a hikâye edince İmâm-ı A‘zam: Muhammed’in yanına tekrar gittiğin zaman kendisinden Câlût115’un baş askeri kimdir ve Tâlût’un sancağı kimin elindedir? diye sor” dedi. İmâm Ebû Yûsuf bu soruyu İbn İshâk’a sorunca “Bu soruyu bırak” diye cevâb verdi. Bu cevâb İmâm-ı A‘zam’a ulaşınca İmâm şöyle buyurdu: “Bir kimse bir ilimde çok derinleşip deryâ gibi olsa o ilme âid kendi-sinden bir şey sorulduğu zaman cevâbını vermeğe gücü yetmezse bundan daha kaba ve yakışıksızı olmaz” dedi.
(410) Dâvûd ibn Reşîd [786-809] şöyle der: “İmâm-ı A‘zam’ın, İmâm Ebû Yûsuf’tan başka talebesi olma-saydı da kendisine o övünç yeterdi; zîrâ İmâm Ebû Yûsuf’u ilmî mes’elelerde konuşurken gördüm. Sanki kelâm, fıkıh ve hadîs deryâsına dalmış gibiydi.
(410) Alî ibn Hacer, İmâm Ebû Yûsuf’tan şöyle rivâyet eder: İlm-i Ferâiz’de Zeyd ve Alî radıyallâhu anhümâ kavilleriyle amel ederim; ama ikisi bir mes’elede ihtilâf etse Hazret-i Alî kerremallâhu vechehunun kavliyle amel ederim; zîrâ Peygamber aleyhi’s salâtü ve’s selâm: “Ahzeküm Aliyyü, Hükümde Alî daha iyidir” buyurur.
(410) Bişr ibn Kâsım, İmâm Ebû Yûsuf’un şöyle de-diğini rivâyet eder: “Ferâizle ilgili mes’eleleri ve hayız hâlini, İmâm-ı A‘zam’dan bir mecliste öğrendim. Nahiv ilmini de ehil bir kimseden bir günde öğrendim.”
(410) Yahyâ ibn Âdem şöyle der: “Hârûn Reşîd [786-809]’e: “İmâm Ebû Yûsuf’a değerinden fazla iltifât ettin, saygı gösterdin ve derecesini haddinden fazla yükselttin” dediler. Hârûn Reşîd [786-809]: “Ben, İmâm Ebû Yûsuf’un durumunu bilip tecrübe ettiğim için bu derece saygı gösterdim. İlmin bâblarında onu tecrübe etmediğim hiçbir ilim kalmadı; o, ilimlerin hep-sinde kâmil idi. Hadîsi bizimle birlikte öğrendi, biz yazardık, o yazmazdı. Sonunda kitâblarımızı da onun ezberinde olandan düzeltirdik. Fıkıh ilminde, hiç kim-senin ulaşamadığı bir dereceye ulaşmıştı ki: Hattâ gece bile fukahâya kitâbsız ders anlatırdı. Gün boyunca da bizim ilmimizle meşgûl olurdu. Hazırcevâb olmasından asrın ulemâsı âciz kalmışlar ayrıca mezhebindeki istikâmeti bakımından onun gibi birisi varsa, onu bana getirin” dedi.
(411) Hâlid ibn Sabih şöyle der: İmâm Ebû Yûsuf’un yanına vardım. Bağdâd’da benim ve talebelerimin müşkil mes’eleleri vardı. Hacca gittiğinde yanında bulundum ve müşkil mes’eleleri ona sordum. O kadar güzel cevâblar verdi ki bunları çok güzel açıkladı. Ondan sonra kendilerine: “Kûfe’den Bağdâd’a gelme-nize sebeb nedir?” diye sorduğumda: “Geçim sıkıntısına düştüm. Geçimimi sağlamak için bazı sultânların işleriyle meşgûl olayım diye Kûfe’den çıktım” diye cevâb verdi. Ben: “İlmi Allâhü Te‘âlâ için istiyorsan Allâhü Te‘âlâ senin için kurtuluş kapısı açar, sabret. Dünyâ için istiyorsan bu miktâra râzı olma” dedim. Kendisine iki yüz dirhem verdim ve: “Hacc-ı şerîften döndükten sonra nafakamdan artanını sana vereyim” dedim. Hacc’dan döndüğümde kendisinin başkadı ol-duğunu gördüm.
(411) İbrâhîm ibn Rüstem şöyle der: İmâm Ebû Yûsuf, ber-sâm116 hastalığına tutulmuştu. İyileştiğinde ona “Hâfızanda olan şeyler gitti mi?” dedim. “Eğer Kur’ân’ı soruyorsan evet, ilmi soruyorsan Kûfe’nin yollarını nasıl görüyorsam ilmi de kalbimde öyle görü-yorum” dedi.
(412) Huzeyme ibn Mahkeme şöyle der: İmâm-ı Züfer’e devâm ederdim. Kendisine birçok mes’ele hak-kında soru sorardım. Eğer bir mes’eleyi mükerrer sorsam ve kendisinden delîl istesem “Bu ısrar nedendir?” derdi. Hesâb mes’elelerine, vasiyetlere, devir ve hayız konusuna girmezdi. Kendi meclisine ilim ve zühd için devâm etmiştim.” Bir müddet sonra İmâm Ebû Yûsuf’a gidip gelmeğe başladım. İmâm Ebû Yûsuf bütün ilimleri kendinde toplamış ve her mes’eleleri türlü delîllerle söylerdi.”
(412) Ebû Süleyman-ı Cüzcânî, İmâm Ebû Yûsuf’un şöyle dediğini rivâyet eder: “Bazen iki mes’elenin ara-sını kıl gibi ayırırdım, bazen de dağ gibi olurdu. Bazen kalbimle bildiğim de olurdu; ama dilimle söyleyemez-dim” dedi.
(412) Dâvûd ibn Reşîd Harezmî şöyle der: Hazret-i İmâm-ı A‘zam’a pek çok mes’ele hakkında soru sordu-ğumda hepsine cevâb verirdi ve cevâbı aklımda kal-mazdı. Tekrar İmâm-ı A‘zam’a sormağa imkânım ol-mazdı ve Hazret-i İmâm Ebû Yûsuf’a sorduğum zaman Hazret-i İmâm-ı A‘zam gibi cevâb verirdi.”
(412) İmâm Halebî, Hasan ibn Ziyâd’dan şöyle rivâyet eder: İmâm Ebû Yûsuf, hacc-ı şerîfe giderken yolda hastalandı. Süfyân hâlini hatırını sormağa vardığı zaman İmâm Ebû Yûsuf: “Süfyân’dan hadîs dinleyin” dedi. Süfyân, kırk hadîs rivâyet etti. Süfyân gittikten sonra İmâm Ebû Yûsuf, kırk hadîsi senetleri ve metni ile aktardı. Biz, hasta ve yolculukta iken bu kadar ezberinin kuvvetli olmasına şaşırıp kaldık.”
(412) Hasan ibn Mâlik şöyle der: “Haccâc ibn Ertâh’dan bize hadîs rivâyet etsin diye Muâviye’ye devâm ederdik. Bize: “Ebû Yûsuf sizinle birlikte değil midir?” derdi. “Evet” derdik. “İmâm Ebû Yûsuf’u han-gi sebeble terk ettiniz de benden yazıyorsunuz?” İmâm Ebû Yûsuf ile birlikte, Haccâc ibn Ertâh’dan hadîs din-lerdik de dinlediğimizi biz yazardık, İmâm Ebû Yûsuf yazmazdı. Dersten çıktığımız zaman yazdığımızın hatâlı olanlarını Ebû Yûsuf’un ezberinden düzeltirdik” dedi.
(413) Rivâyet olunur ki: İmâm Ebû Yûsuf ne zaman duâ etse ellerini kaftanının altından yukarı kaldırmaz, yenlerinden çıkarırdı. Recep ayında ve Şaban’da oruç tutardı. Halîfe, toprak vergisini İmâm Ebû Yûsuf’a sa-daka olarak verirdi.
(413) Muhammed ibn Fadl ibn Atiyye der ki: “Biri-sinden bir câriye satın almak isteyen bir şahıs gördüm. Câriye satan kimse alıcıya ikimizin meseli şuna benzer ki Allâhü Te‘âlâ: “inne hâzâ ehî lehû tis‘un ve tis‘ûne na‘ceten ve liye na‘cetün vâhidetün117 Bu kardeşimin doksan dokuz koyunu, benim de bir tek koyunum var” buyurmaktadır dedi. Bunlar bu sözü konuşurken İmâm Ebû Yûsuf üzerlerine geldi ve sözlerini işittiği zaman yüzünün rengi değişti. Nerdeyse aklını kaybedecekti. Aklı başına geldiği zaman âyet-i kerîmeyi okuyan kim-seye dedi ki: Sen hiç Allâhü Te‘âlâdan korkmaz mısın? Âyet-i kerîmeyi aranızda latîfe yoluyla okuyorsunuz. Hâlbuki Kur’ân’ı okuyan kimseye huşû, heybet ve verâ ile okumak gerekir dedi.”
(413) Muhammed ibn Fadl der ki: “Ebû Yûsuf’a hâ-kimler ile karışıp görüştüğü için buğz ediyordum; ama kendisinden câriye satıcısına söylediği sözleri işitince kendisine muhabbet beslemeğe başladım.”
(413) Ebû İshâk er-Râzî der ki: “Bir gün İmâm Ebû Yûsuf üzengisi altından olan bir katıra binmişti. Kendi-sine: “Altının kullanılması haramdır, haram edilmişken niçin kullanırsın?” dediler. “İlmin büyüklüğünü herkese göstermek için, bir terzinin oğlu ilim sayesinde bu de-receye ulaştı desin ve herkes buna gıbta ederek ilme daha çok rağbet etsinler diye kullanıyorum, dedi.”
(414) İmâm Halebî, İbrâhîm Müslim Tayâlisî’den şöyle rivâyet eder: “İmâm Ebû Yûsuf, kendi anne baba-sından daha çok İmâm-ı A‘zam’a duâ ederdi. Hazret-i İmâm-ı A‘zam da kendi anne babasından daha çok üstâdı Hammâd [v.738]’a duâ ederdi.
(414) İmâm-ı Harîsî: “İmâm Ebû Yûsuf, her namaz-dan sonra “allâhümma’ğfir lî ve li-ebî hanîfete yani Allâhım, beni ve Ebû Hanîfe’yi mağfiret eyle” diye duâ ederdi” der.
(414) İmâm Gaznevî, Osman ibn Hakîm’in şöyle dediğini rivâyet eder: Hârûn Reşîd [786-809]’in huzûruna bir zındığı alıp getirdiler. Halîfe, zındık ile münâzara etmemek için İmâm Ebû Yûsuf’u çağırdı. İmâm Ebû Yûsuf: “Bunun ile münâzara olmaz; zîrâ dîn-i İslâm’ı inkâr edip mülhid (dînsiz, îmânsız) olmuştur. Kendisine İslâm’ı teklîf edin. Kabûl ederse ne âlâ etmezse hemen başını kesin” dedi.
(414) Hâfız ibn Abdürrahim ibn Muhammed el-İsfahânî der ki: “Şerîk ibn Abdullâh, İmâm Ebû Yûsuf ile Hârûn Reşîd [786-809]’in meclisinde bir araya gel-diler. Şerîk: “Ebû Yûsuf kendi îmânının Cebrâîl aley-hi’s-selâm’ın îmânı gibi olduğunu zanneder” dedi. Hârûn buna çok öfkelendi ve Ebû Yûsuf’a “Sen bu sö-zü söyledin mi?” dedi. İmâm Ebû Yûsuf: “Cebrâîl aleyhi’s-selâm’ın îmân ettiği her şeye ben de îmân ettim, benim dediğim budur” dedi.
(414) A‘meş’ten Peygamber salla’llâhu aleyhi ve se-lemin şöyle dediği rivâyet olunur: “kâle’n-nebiyyü aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm estekîmü’l-kureyş mâ’stekâmü leküm fe-in lem yestekîmû fe da‘û suyûfeküm ‘alâ ‘avâtiküm ve ‘abîdü hazarâ’ehum yani Onlar size doğru olduğu ölçüde siz de Kureyş’e doğru olun; onlar size doğru olmazlarsa kılıçlarınızı boynunuza asıp onları helâk edin.” Hârûn Reşîd [786-809], Şerîk’e: “Bu hadîsi sen mi rivâyet ettin?” dedi. “Evet” dedi. Hârûn: “Alın bunu, dışarı çıkarın” dedi. Abdürrahim: “Şerîk’i bu ihânet sebebi ile dışarı çıkardıklarına ağladım” der.
(414) Alî ibn Haşrem şöyle der: “Hârûn Reşîd [786-809], hacca giderken İmâm Ebû Yûsuf ile devenin üs-tündeki mahfede birlikte gittiler. Şerîk de o yıl hacca gitti. Şerîk: “Halka kim imâmlık yaptı?” diye sordu. “Ebû Yûsuf imâmlık yaptı” dediler. Şerîk “Şimdi ya-şamaktan ölmek daha iyidir” dedi.
(414) Ebû Necde şöyle der: “İmâm Ebû Yûsuf, Hârûn Reşîd [786-809] ile hacca gittiği zaman Medîne-i Münevvere’ye geldiklerinde Hârûn: “Hazret-i Resûl salla’llâhu aleyhi ve sellemin ziyaret ettikleri yerleri ziyâret edelim” dedi. İmâm Ebû Yûsuf, İmâm-ı Vâkıdî’yi çağırıp ziyaâret edilecek yerleri Vâkıdî ile gece ziyâret etti. Sabah olunca Reşîd, Medîne fukahâsı ile bineklerine binip her ziyâret edilecek yere vardıkları zaman Ebû Yûsuf “Bu filanca ziyârettir” diye Reşîd’e bilgi verirdi. Vâkıdî: “Ebû Yûsuf’un geceleyin benden öğrendiklerini ertesi gün halka bildirmedeki kavrayışına hayret ederdim” dedi.
(415) İmâm-ı Zerencerî, İmâm Ebû Yûsuf’un şöyle dediğini rivâyet eder: Mehdî [775-785] zamanında Kûfe’deydim ve oldukça ihtiyâç ve sıkıntı içindeydim. Zevcem evin ahşap kısmından bir kereste çıkarıp sattı. Bu yüzden kaynanam benden rahatsız olup benimle tartıştı. Bu benim gayretime çok dokundu. Kûfe’yi terk edip Bağdâd’a geldim. Vezirin evine gittim. Vezir bana korku namazını sordu. Cevâb verdim. Verdiğim cevâb onun çok hoşuna gitti ve beni alıp Mehdî’nin huzûruna götürdü. Mehdî de benden korku namazını sorduğu zaman bu suâle imâmların kavilleri ile cevâb verdim. Bunun üzerine Bağdâd’ın batı yakasındaki kadılığı bana verdi ve ayrıca on bin dinar da para verdi. Mehdî vefât ettikten sonra Hâdî ve Hâdî’den sonra Reşîd, bütün şehirlerin kadılığını bana havâle etti.
(415) Ebû Bekr ibn Sa‘îd şöyle der: “Reşîd ile zev-cesi arasında tartışma vâki oldu. Reşîd: “Habis118, pâluzeden lezzetlidir” dedi. Sübeyte (Zübeyde): “Pâluze lezzetlidir” dedi. Bu münâkaşa olurken İmâm Ebû Yûsuf, Reşîd’in meclisine girdi. Reşîd, İmâm Ebû Yûsuf’tan bu konuyu sorduğu zaman Ebû Yûsuf: “Gayb hakkında hüküm câiz değildir” dedi. Reşîd, İmâm Ebû Yûsuf’un önüne her ikisinden birer tabak koydu. İmâm Ebû Yûsuf bir tabaktan bir lokma ve öbür tabaktan bir lokma aldı. Her iki tabakta da az miktârda kaldığı zaman Reşîd, Ebû Yûsuf’tan sordu. İmâm Ebû Yûsuf: “Yâ Emîru’l Mü’minîn, birine hükmetmek iste-sem birisi delîl getirir” dedi. Son dereceye kadar doydu. Ondan sonra habis lezzetlidir” dedi.
(415) Abdullâh ibn Mübârek şöyle der: “Hacca git-mek için yola çıktığımda Kûfe’ye gidip İmâm Ebû Yûsuf’la görüştüm. Bana geçim sıkıntısından şikâyet etti ve: “Zengin bir komşum vardır. İşlerinden birini bana bırakmasını isterim” dedi. Ben: “İlim seni boşa çıkarmaz, ilmine sabret” dedim. Kalkıp gitmek istedi-ğim zaman eteğim kirli bir testiye dokundu, testi kırıldı. İmâm Ebû Yûsuf’un yüzünün rengi değişti. Ben: “Sana ne oldu?” dedim. “Bu testi, benim ve annemin abdest aldığı ve su içtiği testimizdi. Bu testiden başkası da yok” dedi. Bunun üzerine birkaç dinar çıkarıp kendisine verdim.
(415) Hacca gittim. Hacdan döndüğüm zaman İmâm Ebû Yûsuf’un kadıu’l kudât olduğunu gördüm. Her ay yüz dinar ve bin dirhemlik geliri vardı. Komşusu olan o zenginin evi İmâm Ebû Yûsuf’un ahırı olmuştu ve Hârûn Reşîd [786-809]’in yanında bir hayli yüksek bir mertebe kazanmıştı. Halîfelik makâmına geldiği zaman perdeyi kaldırırlardı. Reşîd’in yanına varmadan katırın-dan inmezdi ve ilk önce kendisine, halîfe selâm verirdi. Halîfenin bazı beyleri şâhidlik için gittiğinde şâhidliklerini kabûl etmezdi. Hârun Reşîd’in beylerin-den bazıları, İmâm Ebû Yûsuf’u kendisine şikâyet etti. Halîfe Hârun Reşîd, İmâm Ebû Yûsuf’tan huzûrsuz olup: “Niçin beylerimin şâhidliklerini kabûl etmiyor-sun?” diye ona çıkıştı. İmâm Ebû Yûsuf: “Kendilerin-den sorduğum zaman biz halîfenin kölesiyiz dediler, onun için kabûl etmedim. Gerçekten kölelerin şâhidlikleri kabûl olmaz. Doğru söylemedilerse yalancı olurlar. Yalancının da şâhidliği reddedilir” dedi. O şâhidlik eden, İmâm Ebû Yûsuf’u öyle ayıpladı ve yerdi ki halîfenin tavrı Ebû Yûsuf’a karşı büyük ölçüde değişti. Öyle ki İmâm Ebû Yûsuf, halîfenin huzûruna vardığı zaman Halîfe kendisine yüzünü buruştururdu.
(415) Bir gün halîfenin akrabasından biri vefât etti. Ardında pek çok mal bıraktı. Bir kimseyi vasiyetini yerine getirmesi için vazîfelendirmişti. Vasiyeti yerine getirecek kişiye de: “Falancadan habersiz sen iş yap-mayasın” diye tenbîh etmişti. Vasînin kim olduğunu anlamakta zorluk çekti. Halîfe, veziri Yahyâ ibn Hâlid’e; fukahâyı toplayıp hazırla diye emretti. İmâm Ebû Yûsuf’u birinin yerine geçirmiş gibi Şerîk ve Ebû Buhturî’den sonra ismini zikredip “Şerîk ibn Abdullâh, Ebû Buhturî ve Ya‘kûb’u getir” dedi. Vezir de bunları getirdi. Önce Şerîk’e sordular. Şerîk: “Vasiyet edenden sorsunlar” dedi. Vezir gülümseyip “O zaman âhirette sorulsun” dedi. Şerîk bir şey diyemedi. Ondan sonra Ebû Buhturî’ye sordu. “Bu zor bir mes’eledir” diye cevâb verdi ve alnını ovuşturdu. Vezir: “Zor mes’eledir; ama cevâb gerekir” dedi. Ondan sonra İmâm Ebû Yûsuf’a sordular. İmâm Ebû Yûsuf: “İkisi de vasiyeti yerine getirecek kişidir. İkisinden birisi diğerine bilgi vermeden tasarrufa yetkili değildir diye mes’eleyi çözüp hükmünü bildirdi. Cevâbları halîfeye bildirdikleri zaman Şerîk’in cevâbına gülümsedi: “Bizi utanca düşürmeden niçin ilk önce İmâm Ebû Yûsuf’tan sormadın; zîrâ bu haber bütün dünyaya duyulur ve biz rezil oluruz dedi. Vezir: “Sen, Ya‘kûb’u bildirmede sonraya bıraktın. Ben de soru sorduğum zaman sonraya bıraktım” dedi. Halîfe, İmâm Ebû Yûsuf’a önceki gibi değer verir oldu ve bu cevâbı halîfeye çok hoş geldi.
(416) Rivâyet olunur ki: Bir gün Hârûn Reşîd [786-809] ile İmâm Ebû Yûsuf bir minder üstünde otururken minderin üstünde bir hunfesâ119 çıktı. Halîfe, böceği öldürmesini uşağa emretti. İmâm Ebû Yûsuf: “Hunfesâ’nın alışkanlığı kovdukça geri gelmesidir. Büyük ihtimâlle uşak onu geri göndermiştir; ama tekrar yerine gelmiştir. Siz de deneyin” dedi. Halîfe emretti. Uzak bir yere bıraktılar, böcek tekrar geri geldi. Halîfe: İmâm Ebû Yûsuf için “Allâh’a hamd olsun ki bizi baş-kasına âid olan şeyi öldürmekten kurtardı” dedi. Halîfe, Ebû Yûsuf’a elli bin dirhem ve uşağa da kırk bin akçe vermeleri için emretti. Hediyenin azlığından dolayı özür diledi ve: “Size halîfelerin verdiğini vermedim. Bil ki ilim hunfesâ kılığına girdiyse dünya ve âhirete faydası vardır. Eğer ilim olmasaydı bir nefsi canlandırmağa kim muktedir olabilirdi? Halîfeden doksan bin akçe alınması dünyadaki faydasıdır. Âhiretteki faydası ise bir nefsi ihyâ etmektir. Her kim bir nefsi ihyâ ederse bütün nefisleri ihyâ etmiş gibi olur” dedi.
(417) Rivâyet olunur ki: “Hârûn Reşîd [786-809], üç yaşından önce oğlu Muhammed Emin’i yerine veliaht ta‘yîn ettiği zaman İmâm Ebû Yûsuf: “Allâh’a hamd olsun sahifelerini günâhlarıyla siyah etmeyen kimseyi veliaht yaptı” dedi. İmâm’ın bu sözü Muhammed Emîn’in annesi Sübeyte (Zübeyde) hanıma ulaştığı za-man, İmâm Ebû Yûsuf’a yüz bin dirhem verdi.
(417) İmâm Hatîb el-Bağdâdî, Târîh-i Bağdâd adlı eserinde Kâsım ibn Hakîm’den şöyle rivâyet eder: İmâm Ebû Yûsuf’tan işittim: “Ne olurdu önceki fakir hâlimde olsaydım, kadı olmasaydım. Bununla birlikte Allâh’a şükür, bile bile hiçbir kimseye zulmetmedim. Hasımlardan birine sultân ya da halk diye meyletmedim ve muhabbet beslemedim” dedi.
(417) Muhammed ibn Semâ‘a, İmâm Ebû Yûsuf, irtihâl ettiği gün şöyle dediğini rivâyet eder: “Allâhım, biliyorsun, kulların arasında verdiğim hükümde kasden hiç zulmetmedim. Hükmü, kitâbına ya da Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellemin sünnetine uygun olarak vermeğe çalıştım. Kitâb ve sünnette bulamadığımı be-nim ile İmâm-ı A‘zam arasında olan ile hükmettim; zîrâ bilirim ki Hazret-i İmâm-ı A‘zam’dan daha âlim bir zât yoktur.”
(417) Bişr ibn Velîd el-Kindî şöyle der: “İmâm Ebû Yûsuf hastalandığında derdi ki: “Ya Rabb, aslâ harama uçkur çözmediğimi ve ömrümde de bir dirhem de olsa haram yemediğimi sen biliyorsun.”
(417) İmâm Ebû Ferec Sa‘îd ibn Recâi İsfahânî, Ebû Abdullâh Sebdemûnî (Ebû Hafs-i Sağîr’den), o da ba-basından şöyle rivâyet eder: İmâm Ebû Yûsuf ölüm hastalığında: “Allâhım, iki hasım da‘vâcı bana, mah-kemeye geldiklerinde hükmün birisinin tarafında oldu-ğunu istemezdim biliyorsun. Bana mağfiret et” derdi. Bu mevzûda Ebû Hafs der ki: “Hüküm zamanında da uygun olmayan iş yapmazdı; zîrâ böyle zamanda yalan söylemedi.”
(418) İmâm-ı Kadı Ebû Sa‘îd Ahmed ibn Muham-med Medminî el-Harezmî, Ebû Zeyd’den İmâm Ebû Yûsuf’un şöyle dediğini rivâyet eder: Bir gün Hârûn Reşîd [786-809], halka yapılan haksızlıklarla ilgili halkın şikâyetlerini dinlemek için bir meclis kurdu ve beni, halkın tercümanı yaptı. Ben de halkın söylediklerini kendisine ulaştırırdım. Şehirden bir kişi geldi ve: “Bu halîfe, benim mülküm olan ve sınırları belli bahçemi sebebsiz yere dînî gerekçeleri kılıf gösterip elimden aldı ve hâlen bahçem kendi mülkündedir” dedi. Da‘vâsını vekîl ile yapmasını istedim. Râzı olmayıp “Da‘vâm halîfe iledir” dedi. Huzûruna girip Halîfe’ye hikâyeyi anlattım ve “Da‘vâsını vekîliniz ile yapmasını çok istedim, râzı olmadı, sizinle da‘vâ etmeği ister” dedim. Halîfeyi mahkemeye da‘vet ettim. O kişi: “Bahçe benimdir. Babam bana hîbe etti ve mülk olarak bana verdi” dedi. O kimseden şâhid istedim. Şâhidi olmadığı için halîfeye yemîn gerekti ve halîfe yemîn etti. O kimse giderken “Yemîn su gibi oldu” deyince halîfe söyleneni duydu ve bu sözden halîfenin yüzünün rengi değişti. Yahyâ ibn Hâlid der ki: “Adâlette ve insafta Emîru’l Mü’minîn gibi emri altında bulunan birisine böyle yap-tığını gördün mü? Böyle bir davranış, Emîru’l Mü’minîn Ömer el-Fâruk radıyallâhu anhden sâdır olsaydı takdir edilen güzel bir davranış olurdu” dedi. İmâm Ebû Yûsuf: “Ne zaman o meclisi ansam melûl ve pişman olurdum; zîrâ adâletli ve insaflı davranmadım; çünkü halîfe taht üstünde, karşı taraf yerde oturmuştu” derdi.
(418) Alî ibn Îsâ el-Kummî, Riyâzâtu’n-Nefs adlı kitâbında şöyle nakledilir: İmâm Ebû Yûsuf’un yanına vardım. Bana: “Evin içinde olan pencerelere bak” dedi. Baktım, çok mektup ve kağıt desteleri olduğunu gör-düm. İmâm Ebû Yûsuf dedi ki: “Bunlar Allâh’ın kulları hakkında verdiğim hükümlerdir ki kıyâmet gününde bunlardan sorgulanacağım zaman cevâblarını vermeğe muhtâcım, Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ doğrusunu bi-lendir.”120