Ucuncu Kısım

Ucuncu Kısım

Üçüncü İmâm ki, İmâm-ı Muhammed rahimehullahu te‘âlâ rahmeten vâsian’dır, O’nun Menkîbelerinin Beyânıdır
Üçüncü kısım iki fasıldan ibârettir.

Birinci Fasıl

İmâm-ı Muhammed [749-805]’in Vasıflarını, Do-ğumlarını, İrtihâllerini, Tahsîllerinin Başlangıcında İlme Bakışlarını ve İmâmların, İmâm-ı Muham-med’in Menkîbeleriyle İlgili Bildirdiklerini Beyân Eder.
(419) Seyyidü’l Huffâz Ebû’l-A‘lâ Hemedanî ve İmâm Halebî şöyle der: İmâm-ı Muhammed, Hasen isimli bir zâtın oğludur. Hasen ibn Ferkadâ Ebû Abdullâh eş-Şeybânî’dir. Dimaşk121 köylerinden Harastâ adlı bir köydendir. Babası Hasen, Irak’a geldi İmâm-ı Muhammed, Vâsıt’ta doğmuş; ama Kûfe’de yetişip büyümüştür.
(419) İmâm-ı Saymerî [962-1045], Kadı Ebû Hâzım’dan şöyle rivâyet eder: İmâm-ı Muhammed, Şeybânoğullarından idi. Filistin adlı köydendi. Babası Kûfe’ye gelip ilmi, İmâm-ı A‘zam, Mis‘âr ibn Kidâm, Süfyân es-Sevrî, Ömer ibn Zerr’den ve Mezheb sâhibi Mâlik ibn Muğavvel ibn Enes, İbn Ebû Ömer, Evzâî [707-774], Za’met ibn Sâlih, Bükeyr ibn Âmir ve İmâm Ebû Yûsuf’tan almıştır. Bağdâd’da yerleşip orada ders verdi. İmâm-ı Şâfiî [767-819], Ebû Ubeyd el-Kâsım ibn Selâm, İsmâîl ibn Sevbe, Alî ibn Müslüm et-Tûsî ve başkaları şöyle rivâyet ederler ki: “Hârûn Reşîd [786-809], İmâm-ı Muhammed’e kadılık verdi ve kendisiyle birlikte Horasan’a gitti. Rey’de irtihâl eyledi ve oraya defn edildi. “hâzâ resm hâzâ’d dâr, fa‘tebirû yâ üli’l ebsâr” İşte usûl işte saray! Düşünün de ibret alın, ey basîret sâhibleri!”122 Allâhü Te‘âlâ onu rahmetine gark eylesin.
(419) Müteahhirûn ulemânın en fazîletlisi, Kâfi123 ve Musaffa124 adlı eserlerin müellifi İmâm Allâme der ki: Muhammed ibn Hasen ibn Abdullâh ibn Tâvûs ibn Hürmüz, Mülûk ibn Şeybân’dır. Ebû Hanîfe Nu‘man ibn Sâbit ibn Tâvus ibn Hürmüz’dür. Hürmüz, Ömer ibn Hattab radıyallâhu anhin elinde Müslüman olmuştur. Bazı kitâblarda bu nisbetin Feridun’a ulaştığı rivâyet edilir.
(420) Hatîb el-Bağdâdî şöyle der: “İmâm-ı Muham-med [749-805] soylulardandır. Babası Şam sipâhilerindendir. İmâm-ı Muhammed, 749’da Vasıf’ta dünyayı teşrîf edip Kûfe’de yetişip büyüdü. Rüşde erince Bağdâd’a geldi ve hadîs ve re’y ehlini burada İmâm-ı A‘zam’dan125 öğrendi. Sonra İmâm-ı Muhammed Rakka’ya gitti ki Hârûn Reşîd [786-809] oradaydı. Hârûn Reşîd İmâm-ı Muhammed’i Rakka’da müvellâ ta‘yîn etti. Sonra buradan azledilince dönüp Bağdâd’a geldi. Kifâye adlı eserde şöyle anlatılır ki: İmâm-ı Muhammed’e kadılık teklîf edildi. Bunu kabûl etmediği için bağlanıp hapsedildi, çok acı çekince kadılığı kabûl etti.”
(420) İmâm-ı Sem‘ânî şöyle der: “İmâm-ı Muham-med’in babası, İmâm-ı Muhammed’i İmâm-ı A‘zam’ın huzûruna alıp götürdü. İmâm-ı A‘zam, babasına: “Oğ-lunun saçını tıraş ettir ve eski kaftan giydir” dedi. Ba-bası da öyle yaptı. Böylece cemâli (yüzü) ve güzelliği arttı. Ebû Nuvâs126 [v.813] şu şiiri inşâd eder:
Şiir:
halakû ra’sehû li-yeksûhu kubhan
gayretün minhüm ‘aleyhi veşhan
kâne fî vechihî sabâhun ve leylün
naza‘û leyletü ve ebkûhu sabhan
Başını kötülüğü örtmek için tıraş ettiler
Gayret onlardan temizlemek de ondan
Gece ve sabah onun vechinde idi
Gece nizâ ettiler sabah da ona ağladılar.
(420) Vekî şöyle der: Hadîs derslerine yüzünün gü-zelliğinden dolayı İmâm-ı Muhammed ile birlikte git-meğe hicâb ederdik (çekinirdik).
(420) İmâm-ı Şâfiî şöyle der: “İmâm-ı Muhammed’le ilk görüşmeğe gittiğimde odasında oturuyordu. Halk yanına toplanmıştı. Yüzüne baktım, ondan daha güzel yüz görmemiştim. Alnı fildişi rengine benziyordu. Elbiseleri bütün halkın elbiselerinden daha güzeldi. Kendisine üzerinde ihtilâfa düşülmüş olan mes’elelerden bir mes’ele sordum. Ben, hatâ edeceğini ve sözünü karıştıracağını sanmıştım ki; fakat o, ok gibi delip geçen bir cevâb verdi. Sözünü karıştırmadı. Mez-hebini kuvvetli bir şekilde ortaya koydu.”
(420) İmâm-ı Merğinânî [v.1302], Ubeydullah ibn Muhammed ibn Selâme’den şöyle rivâyet eder: Rü’yâmda gökyüzünden iki ayın yeryüzüne düştüğünü gördüm. İki ay geçmeden İmâm-ı Muhammed ve iki gün sonra da Kisâî irtihâl etti. Allâh her ikisinin de kabr-i şerîflerini nûrlandırsın.
(420) Sadru’l Huffâz Ebû’l A‘lâ el-Hemedânî ve İmâm Halebî şöyle derler: İmâm-ı Muhammed, Rey’de sekiz yüz dört yılında irtihâl eyledi. Mübârek yaşları elli sekiz idi.
(421) Ahmed ibn Yahyâ rivâyetinde İmâm-ı Mu-hammed ile Kisâî aynı günde irtihâl etmişlerdir. Hârûn Reşîd [786-809] der ki: “Fıkıh ile lügatı Rey’de defn eyledim.” İmâm-ı Muhammed fâkih ve Kisâî lügât âlimi olmaları hasebiyle Hârûn Reşîd burada, fıkıh ve lügât tâbirini kullanmıştır.
(421) İmâm-ı Kummî şöyle der: “İmâm-ı Muhammed ile Kisâî irtihâl ettiği zaman Hârûn Reşîd [786-809]: “Fıkıh ile edebiyat da yanımda iken bir uğursuz şehre girdim. Şimdi buradan gittiğimde yanımda hiçbir şey olmayacak” dedi ve buradan göç etti. İmâm-ı Mu-hammed, Hişâm ibn Abdullâh’ın evinin yakınında Ce-bel-i Taberek127’de defn edildi; zîrâ orada konaklamış-tı. İmâm-ı Kisâî, Renbûye128 adlı köyde defn edildi. İmâm-ı Muhammed ile Kisâî’nin kabrinin arası dört fersâh129tır; çünkü Hârûn Reşîd [786-809]’in askeri dört fersah çapında bir alana konaklardı. Askerin bir yanına İmâm-ı Muhammed ve öbür yanına da Kisâî konmuştu.”
(421) İmâm-ı Sem‘ânî, Hişâm ibn Abdullâh’dan şöyle rivâyet eder: İmâm-ı Muhammed adı geçen Hişâm’ın evinde konaklamıştı. İmâm-ı Muhammed’in irtihâli yaklaştığı zaman ağladı. “Niçin ağlarsın?” diye sordular. İmâm-ı Muhammed: “Eğer Allâhü Te‘âlâ beni hesâba çekip ‘Rey’e gazâ etmek niyetiyle mi geldin yoksa benim rızâmı talep etmek için mi geldin?’ diye sorarsa o zaman ne cevâb vereceğime ağlarım” dedi.
(422) Şemsü’l Eimme Mekkî, el- Rebî’den, Rebî de İmâm-ı Şâfiî’den şöyle rivâyet eder: Muhammed ibn Hasen’in benzerini görmedim. Zamanında anneler onun gibi bir er doğurmadı.
(422) Ebû Hasan er-Riyâdî şöyle der: İmâm-ı Mu-hammed’e İmâm-ı Şâfiî gibi çok ta‘zîm eden birini görmedim. İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Muhammed’e göster-diği ta‘zîmi bir başkasına göstermezdi ve kimseyi bu kadar ta‘zîm etmezdi. İmâm-ı Muhammed de İmâm-ı Şâfiî kadar kimseyi ta’zim etmezdi. Bir gün İmâm-ı Muhammed binekli olarak halîfelik makâmına gidiyordu ki yolda İmâm-ı Şâfiî’ye rastladı. Halîfeye gitmekten vazgeçip o gün İmâm-ı Şâfiî ile başbaşa kalıp yanlarına hiç kimse girmedi. İmâm-ı Şâfiî ile birlikte oturmağı halîfelik makâmına gitmeğe tercîh etti.
(422) Rebî, İmâm-ı Şâfiî’den şöyle rivâyet eder: İmâm-ı Muhammed’den kitâblarını ödünç olarak iste-dim, ama vermedi. Ben de birkaç beyit yazıp gönder-dim:
Şiir:
külli-men lem tera ‘ayni’l mislihi
men ra’âhü kad ra’ye min kablihî
el-‘ilmü yenhâ ehlehû en yemne‘uhû ehlehû
le‘allehû yübâdiluhû li-ehlihî le‘allehû.
Benzeri hiçbir yerde görülmemiş
Kim gördüyse o onu önceden görmüştür
İlim, ilim ehline men etmeği yasaklar
Olur ki bu, ehlini bâtıla sevkeder.
(422) Beyitler İmâm-ı Muhammed [749-805]’e ulaş-tığı saatte kitâblarını İmâm-ı Şâfiî [767-819]’ye gön-derdi. Bir yerde de Mudârebe130 kitâbını vermediğini gördüm. O sebebden İmâm-ı Şâfiî’nin bu konuda ihtilâ-fı az oldu.
(422) İmâm Halebî, İsmâîl ibn Hammâd ibn İmâm-ı A‘zam’dan şöyle rivâyet eder: “İmâm-ı Muhammed yirmi beş yaşında iken Kûfe’de ilim meclisi tertîb edip ders verirdi.
(422) Yahyâ ibn Ma‘în şöyle der: İmâm-ı Muham-med’in re’y sâhibi birisi olduğunu duydum. İmâm-ı Muhammed’e “Kitâbları, İmâm-ı Ebû Yûsuf’tan mı dinleyip öğrendin?” dediler. Yemîn edip: Câmi‘u’s-Sağîr’den131 başka kitâbı dinlemedim, dedi.
(423) İmâm-ı Sem‘ânî, Buvaytî’den, Buvaytî de İmâm-ı Şâfiî’nin şöyle dediğini rivâyet eder: “Bâri’ Te‘âlâ, ilimde bana iki kişi ile yardımcı oldu, hadîste İbn Uyeyne ve fıkıhta İmâm-ı Muhammed.”
(423) İmâm Abdülhamid, İmâm-ı Şâfiî’nin şöyle de-diğini rivâyet eder: “İmâm-ı Muhammed’e o kadar sıkı bağlanıp devâm ettim ki bütün kitâblarını ondan dinle-yip öğrendim.”
(423) Rebî ibn Süleyman, “İmâm-ı Şâfiî şöyle dedi” der: “Dünyâda İmâm-ı Muhammed gibi ilimde ve dün-ya vâsıtalarında hiçbir kimsenin üzerime iyiliği yoktur” der ve bütün vakitlerinde İmâm-ı Muhammed’e duâ ederdi.
(423) İsmâîl Müzenî, İmâm-ı Şâfiî’nin şöyle dediğini rivâyet eder: “Irak’ta borcumdan dolayı hapsedildim. İmâm-ı Muhammed bunu duyunca beni kurtardı.” İn-sanlar arasında İmâm-ı Muhammed çok şükrederdi.
(423) İbn Semâ‘a der ki: İmâm-ı Şâfiî birçok kez if-lâs etti, bu halde iken bir kere İmâm-ı Muhammed’e gidip durumunu bildirince İmâm-ı Muhammed dostla-rını bu husûsta teşvîk edip onlardan yüz bin akçe topla-dı. İmâm-ı Şâfiî’ye verdi. İmâm-ı Şâfiî bir kere daha iflâs etti. İmâm-ı Muhammed yetmiş bin akçe topladı. Bir def‘a daha iflâs edip yine hâlini İmâm-ı Muham-med’e arzettiği zaman İmâm-ı Muhammed: “Dostlarım arasında itibârım kalmadı. Sende hayır varsa benim daha önce toplayıp sana verdiklerim sana ve senden sonra gelenlere yeterdi” dedi. Bu hâdiseden önce İmâm-ı Muhammed’i yazmağa ve dinlemeğe çok düş-kün idi. Üçüncü kez mürâcaatından sonra İmâm’dan bu sözü duyunca onun aksine davranmağa başladı.
(423) Ahfeş ibn Harb şöyle der: İmâm-ı Muham-med’in meclisinde herkesten aşağıda İmâm-ı Şâfiî’yi oturur gördüm. İmâm-ı Muhammed’in konuşmasını dinlerdi.
(423) Bişr ibn Abdülalâ der ki: İmâm-ı Şâfiî şöyle der: İmâm-ı Muhammed gibi bir başka kimse görmedim.
(424) Ebû Velîd eş-Şâfiî, İmâm-ı Şâfiî’nin şöyle de-diğini rivâyet eder: Fetvâda İmâm-ı Muhammed gibi âlim bir başkasını görmedim. Fetvâda çok muvaffak olmuştu; çünkü Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ ona tevfîkini refîk etmişti, dedi.
(424) Yahyâ ibn Ayyâş şöyle der: İmâm-ı Şâfiî’yi başlangıçta muhaddislerin mezhebi ile amel ettiğini sonra da İmâm-ı Muhammed ve talebelerinin ilim mec-lisine devâm edip kendi mezhebini bunlardan öğrendi-ğini gördüm.
(424) Alî ibn Hasan er-Râzî şöyle der: “Bir düğünde Süfyân ibn Sahbân, Ferîd, Îsâ ibn Îbbân [v.836] ve İmâm-ı Şâfiî bir araya gelip, vasiyetler mevzûunda bir mes’ele açıp aralarında tartıştılar. İmâm-ı Şâfiî bir mes’elede, o mes’eleyi anlamış gibi bir nükte yaptı. Bunun üzerine Süfyân, İmâm-ı Şâfiî’yi uyardı. Bir ara İmâm-ı Şâfiî ince mes’eleler üzerinde o kadar derin düşüncelere dalıp sanki hayrete düşmüş gibi oldu. Bu durumu İmâm-ı Muhammed’e anlattıkları zaman İmâm-ı Muhammed: “İmâm-ı Şâfiî’ye yumuşak davranın; zîrâ o bizim meclisimizde oturup sohbetlerimizde yetişmiştir, ona böyle yapmayın” dedi.
(424) Alî er-Râzî, Süfyân ibn Sahbân’ın şöyle dedi-ğini rivâyet eder: “Eğer İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Şâfiî’ye yardım etmeseydi derisini yüzerdik.”
(424) Muhammed ibn Şücâ şöyle der: İmâm-ı Şâfiî, bir gün bir konuda bazı sözler söyledi ve bu söyledikle-rini de kendisi de beğendi. Ondan sonra: Bu sözler, şeyhimiz Muhammed’indir, dedi.
(424) Hasan ibn Şuhûb şöyle der: İmâm-ı Muham-med, sanayi erbâbına gidip hünerleri hakkında ve sanat-ları hakkında onlara soru sorardı.
(425) Alî ibn Haşrem şöyle der: Süfyân ibn Uyeyne’nin arkasından gidiyordum ve iki kişi bizim arkamızdan geliyordu. Biri diğerine: “Süfyân’ın fetvâ vereceği vakit geldi mi?” dedi. Birisi de: “Yok” dedi. Arkama baktım, İmâm-ı Muhammed’i gördüm.
(425) İbn Cebele, İmâm-ı Muhammed’in şöyle dedi-ğini işittim der: “Bizden dinleyip öğrenmedikçe ya da bizim ilmimiz gibi ilmi olmadıkça hiçbir kimseye bizim kitâbımızdan rivâyet etmesi helâl olmaz.”
(425) İmâm Ebû Hafs-ı Kebîr şöyle der: “Bir kimse, İmâm-ı Muhammed’e baksa onun ilim için yaratıldığını bilirdi. Bununla birlikte doğruluğu, diline sâhib olması, vakârı, ahlâkının güzelliği, edebi ve aklının üstünlüğü ile tam bir kâmil kimse idi.”
(425) Ahmed ibn Haccâc, İmâm-ı Muhammed’den şöyle duyduğunu rivâyet eder: “Ahmed-i Buhârî132 gibi sahîh kitâbı kimse benden almadı ve Ahmed’in sorusu gibi hiçbir kimse de soru sormadı.”
(425) Âsım ibn Âsım es-Sakafî şöyle der: “Ebû Sü-leyman Cüzcânî’nin yanındaydım. Ahmed ibn Hanbel [780-855]’den bir mektup geldi. Bu mektubda: “Eğer İmâm-ı Muhammed’in kitâblarını rivâyet etmeği bıra-kırsan yanına gelip senden hadîs dinleyeceğim” diye yazıyordu. Ebû Süleyman, mektuba şöyle cevâb verdi: “Senin, bizim yanımızda olman bizi yüceltmez yanı-mızda olmaman da bize eksiklik vermez. Keşke yanı-mızda İmâm-ı Muhammed’in kitâblarından kucak kucak olsaydı şereflenmek için onlara baksaydım.”
(426) İbrâhîm ibn Rüstem şöyle der: “İmâm Ebû Yûsuf’un huzûruna gitmek istedim. Önce Ebû Usma’ya gidip bana, İmâm Ebû Yûsuf’un huzûruna girebilmem için bir tavsiye mektubu yazmasını istedim. Bana: “İmâm-ı Muhammed’e devâm et murâdına kavuşursun” dedi.”
(426) Kuteybe ibn Sa‘îd şöyle der: “İmâm-ı Mu-hammed ile oturdum. Kitâblarından çoğunu yazdım ve ondan ibret alınacak pek çok şey öğrendim.”
(426) Muhammed ibn Selâm der ki: “İmâm-ı Mu-hammed’in kitâblarını yazabilmek on bin akçe harca-dım. Eğer fırsat olsaydı o sâlih kişinin; yani İmâm-ı Muhammed’in kitâblarından başkasıyla meşgûl olmaz-dım.”
(426) Cârûd ibn Muâviye şöyle der: “İmâm-ı Şâfiî, Irak’ta kitâbları tasnîf ederdi. İmâm Muhammed’in talebeleri İmâm-ı Şâfiî’nin durumunu delîllerle reddedip İmâm-ı Şâfiî’ye tazyik ederlerdi. Muhaddisler de İmâm-ı Şâfiî’nin görüşlerine değer vermezlerdi ve onun için “Bu mu‘tezilîdir” derlerdi. İmâm-ı Şâfiî Irak diyârında ilim meclisi kurup burada tutunamayınca Mısır’a göçtü; zîrâ Mısır’da ilim pazarını kurdu çünkü Irak’ta olduğu gibi burada fukahâdan pek kimse yoktu.”
(426) İmâm-ı Selâmî, Ahmed ibn Kâmil’in şöyle dediğini rivâyet eder: “İmâm-ı Muhammed re’y ehli olarak vasıflandırılmıştı re’yde ve kitâb tasnîfinde kemâl mertebeye ulaştı. Kendisinin çok yüksek merte-besi vardı. Talebeleri de kendisine ta‘zîm ederlerdi.”
(426) İmâm-ı Sem‘ânî ve İmâm İsferâyânî, Ubeyd’den şöyle rivâyet eder: “İmâm-ı Muhammed’in huzûruna vardım. İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Muhammed’in yanındaydı. İmâm-ı Muhammed’e bir soru sordum, cevâb verince cevâbını İmâm-ı Şâfiî kabûl etti, ben de bu cevâbı yazdım. İmâm-ı Muhammed bana yüz akçe verdi ve: “Maksadın ilim öğrenmek ise bize devâm et” dedi. İmâm-ı Şâfiî der ki: “İmâm-ı Muhammed’den bir deve yükü ilim yazdım. O, olmasaydı bana, ilimden bir şey bulaşmazdı. Bütün insanlar ilimde Irak ehlinin ıyâlidir; Irak ehli de Kûfe ehlinin ıyâlidir. Kûfe ehli de İmâm-ı A‘zam’ın ıyâlidir.”
(427) Ahmed ibn Atiyye şöyle der: “İmâm Müzenî’den bir kişiye anlatırken işittim. Diyordu ki: İmâm-ı Muhammed’in talebeleri, ne zaman dünya ke-lamı duysalar kulaklarını tıkarlardı; ama fukahânın ke-lâmını duysalar buna kulaklarını açarlar ve fukahânın zor mes’elelerini halletmeleri ile övünürlerdi. İmâm Müzenî bu sözleri söyleyince talebeleri yüzüne baktılar. Müzenî talebelerine dedi ki: “Bu sözleri ben kendimden söylemedim İmâm-ı Şâfiî’den aktarıyorum. İmâm-ı Şâfii’den bundan daha büyük sözler duymadım.”
(427) İmâm-ı Saymerî şöyle der: “Şeyh İmâm-ı Mu-hammed ibn Mûsâ el-Harezmî’den işittim, şöyle diyor-du: “İbn Semâ‘a’nın İmâm-ı Muhammed’den az yaz-masının sebebi şudur: İmâm-ı Muhammed, rü’yâsında iğne deliyordu. Tâbirciye gidip bu rü’yâyı tâbir ettirdi ki o şöyle dedi: “Rü’yâda gördüğün kimse, hikmet söy-leyen bir kimsedir. Her ne söylerse sen onu kaçırmaya çalış!” İbn Semâ‘a bu sebebden nâdir ve ince sözleri bir araya toplamıştır.
(427) Ebû Kâsım ve Alî er-Râzî şöyle derler: İmâm-ı Muhammed, Kûfe’den bir mektup yazıp Bağdâd’a İmâm Ebû Yûsuf’a gönderdi. Mektubda “Senin ziyâretine geliyorum” diye yazmıştı. İmâm Ebû Yûsuf, hutbe okuyup: “Kûfe’nin âlimi size geliyor. İlmi yazıp kendisi için iyi hazırlanın” dedi.
(427) Mu‘allâ ibn Mansûr şöyle der: “İmâm Ebû Yûsuf ile bir cenâzenin arkasından gidiyordum. İmâm-ı Muhammed bu sırada İmâm Ebû Yûsuf’u çok övdü. İmâm Muhammed’e “Sen de İmâm Ebû Yûsuf’u bazen översin, bazen yerersin” dediler. Cevâben “İmâm Ebû Yûsuf, kendisine gıbta edilendir” dedi.”
(427) İmâm-ı Sem‘ânî, Rebî ibn Süleyman’dan, Rebî de İmâm-ı Şâfiî’den şöyle rivâyet eder: “Ben, İmâm-ı Muhammed gibi hikmetli sözler söyleyen kimse görmedim diye def‘alarca söyler ve o ise hoşlanmadığı sözler duyduğunda bunlara tahammül eder, cevâb vermezdi.”
(428) İmâm-ı Sem‘ânî, İmâm-ı Muhammed’den şöy-le rivâyet eder: Babam, beni on yaşımda iken İmâm-ı A‘zam’a alıp götürdü. Cür’et gösterip İmâm’dan bir mes’ele sordum. Hazret-i İmâm-ı A‘zam bana: “Bu mes’eleyi kendinden mi soruyorsun yoksa başkalarından mı duydun?” dedi. Ben: “Kendimden soruyorum” dedim. İmâm-ı A‘zam da: “Erenlerden biri gibi soru sordun, bundan sonra bize devâm et” dedi.
(428) İmâm-ı Sem‘ânî, İmâm-ı Muhammed’den şöy-le rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam beni sorduğunda ben on yaşındaydım.
Ve İmâm-ı Muhammed’den rivâyet olunur ki: İmâm-ı A‘zam’ın meclisinin dördüncü safındaydım. Bazıları derler ki: “İmâm-ı Muhammed ilk kez İmâm-ı A‘zam’ın huzûruna vardığı zaman İmâm-ı A‘zam, ona derslere başlamadan önce Kur’ân oku, diye tenbih etti. Yedi gün göze görünmeyip ondan sonra İmâm-ı A‘zam’ın yanına tekrar geldiği zaman İmâm-ı Muhammed “Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledim” dedi.
(428) İmâm Ebû Kasım Alî er-Râzî şöyle der: “İmâm Ebû Yûsuf, bana şunu öğretti: “İlme çok değer ver ve onu yücelt.” Bir gün İmâm-ı A‘zam’ın meclisine gittim. İmâm Ebû Yûsuf oradaydı. “İmâm Ebû Hanîfe hanginizdir?” dedim. İmâm Ebû Yûsuf, “Otur” diye bana işâret etti. Ben de oturdum. İmâm Ebû Yûsuf, İmâm-ı A‘zam’ı gösterdi. İmâm-ı A‘zam’dan: “Bir oğlan yatsı namazını edâ ettikten sonra bülûğa erse na-mazını tekrar kılsın mı?” diye sordum. İmâm-ı A‘zam: “Evet” dedi. Kalktım mescidin bir köşesinde namazımı iâde ettim. Hazret-i İmâm-ı A‘zam’dan ilk öğrendiğim mes’ele budur. İmâm (İmâm-ı Muhammed için) dedi ki: “Bu oğlancık çok devletli olur.” O da İmâm’ın dediği gibi oldu.”

İkinci Fasıl:

İmâm-ı Muhammed’in Kavrayışının Üstünlüğü, Hazır Cevâblılığı ve Halîfeler İle Olan Hikâyelerini Beyân Eder.
(429) İmâm Deylemî, İmâm-ı Şâfiî’den şöyle rivâyet eder: On yıl İmâm-ı Muhammed’in meclisine devâm ettim. Anlattıklarından bir deve yükü aldım. Bize kendi aklı derecesinde konuşsaydı sözünü anlayamazdık; ama bizim aklımızın alabileceği şekilde konuşurdu.
(429) İmâm-ı Ebû’l Ferec, Şemsü’l Eimme İmâm-ı Muhammed ibn Ahmed el-Mekkî el-Harizmî, İmâm-ı Şâfiî’den şöyle rivâyet eder: Yiğitlerin ve değerli insan-ların içinde İmâm-ı Muhammed’den daha akıllı birini görmedim. Şiir:
yekûlûne ecsâmu’l-muhibbîne nazvat
ve ente semîn lestü gayri mirâyi
Sevgili olanların cisimleri zayıf olur
Ve sen şişmansın ben de güzel değilim.
fe kulte li- enne’l-hubbe hâlefe teb‘ahum
ve vâfekahû teb‘î fe-sâra gidâyî
Sevgi, tâbilerine muhâlefet etti dersin
Ve tâbi muvâfakat edince kimsesiz kaldı.
(429) İmâm-ı Şâfiî’den rivâyet olunur ki: Bir mes’ele sorulduğu zaman yüzünü buruşturmayan hiçbir kimseyi görmedim; fakat İmâm-ı Muhammed’e ne kadar çok soru sorulsa da o hiç usanmazdı ve bezginlik göstermezdi.
(429) İmâm-ı Muhammed’den rivâyet olunur ki: Bize bir kişi muhâlefet edip muhâlefet ettiğini de yazarsa o kişi mutlakâ İmâm-ı Şâfiî’dir. Zîrâ İmâm-ı Şâfiî mes’eleler üzerinde teennî ile hareket eder yani acele etmez ileriyi iyi düşünerek onları kavramaya çalışır onların üzerinde etraflıca düşünür.
(429) Yahyâ ibn Ektem, Yahyâ ibn Sâlih’e: “İmâm-ı Mâlik’i de İmâm-ı Muhammed’i de gördün, bunlardan hangisi daha fakih idi?” diye sordu. Yahyâ ibn Sâlih: “İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Mâlik’ten daha fakihtir” dedi.
(430) Ebû Ubeyd şöyle der: Allâh’ın kitâbını İmâm-ı Muhammed’den daha iyi bilen bir kimse görmedim.
(430) İmâm-ı Şâfiî der ki: “İmâm-ı Muhammed’den bir erkek deve yükü ilim aldım.” Erkek deve demesin-deki maksadı erkek deveye daha çok yük yüklenmesin-dendir.
(430) Ve yine der ki: “Ne zaman İmâm-ı Muhammed konuşsa Kur’ân okur zannederdik. Çünkü konuş-masında bir harfi bile ne ileri alır ne de tehir ederdi.”
(430) Rebî’den rivâyet olunur ki: Bir kimse İmâm-ı Şâfiî’ye bir soru sordu. Cevâb verince soru soran: “Fukahâ bu mes’elede sana muhâlefet ediyor” dedi. İmâm-ı Şâfiî: “İmâm-ı Muhammed’den başka fakih gördün mü? İmâm-ı Muhammed gözleri ve gönülleri doldurur. İri yapılı kimseler arasında İmâm-ı Muham-med’den daha iri yapılı, daha üstün kavrayışlı bir kimse görmedim” dedi.
(430) İmâm Hemedânî, Hamîd’den şöyle rivâyet eder: “İmâm-ı Muhammed ile İmâm-ı Şâfiî, Mek-ke’deydiler. Ara sıra vâdinin çevresine çıkarlardı. Ora-dan bir kimse geçti. İmâm-ı Muhammed: “O kimse terzidir” dedi. İmâm-ı Şâfiî: “Marangozdur” dedi. O kişinin arkasından gidip sorunca, o kimse “Önce terziy-dim şimdi marangozum” dedi.
(430) İdrîs ibn Yûsuf, İmâm-ı Şâfiî’den şöyle rivâyet eder: “İmâm-ı Muhammed’den başka helâl ve haramı daha iyi bilen ve nâsih ve mensûhu birbirinden daha iyi ayıran bir kimse görmedim.”
(430) Muhammed ibn Semâ‘â der ki: “Îsâ ibn Îbbân ibn Sadaka el-Kâtib, bizimle namaz kılardı. Bir gün İmâm-ı Muhammed [749-805]’in dersine katılmağa onu da‘vet ettim. Bu da‘vetime karşılık o “Bunlar bize hadîslerde çok muhalif davranırlar” dedi. Bir gün sabah namazını kıldıktan sonra İmâm-ı Muhammed’in yanına oturdu. İmâm-ı Muhammed’e bu senin kardeşinin oğlu İbn Vebân’dır ki onu senin meclisine da‘vet ettim de: O “Bunlar bize hadîslerde çok muhâlif davranırlar” diye itirâz etti, dedim. Bunun üzerine İmâm-ı Muhammed: “Üzerimize şâhidlik etme, öyleyse muhâlefet ettiğimiz hadîsi bizden dinlemesin” dedi. Îsâ, İmâm-ı Muham-med’den yirmi beş hadîs sordu. Hepsine cevâb verdi, nâsih ve mensûhu söyleyip şâhidler ve delîller gösterdi. İmâm-ı Muhammed’in meclisinden kalktıktan sonra bana dönüp: “Benim ile nûr arasında perdeler vardı, bunları İmâm kaldırdı” diyerek iltifât etti. Ondan sonra kemâle ulaşana kadar İmâm-ı Muhammed’e devâm etti.
(431) Kıvâmü’l İslâm Hammâd ibn İbrâhîm Saffârü’l Buhârî, Muhammed ibn Abdüsselâm’dan şöyle rivâyet eder: İmâm Ebû Yûsuf’tan bir mes’ele sordum, buna cevâb verdi. Daha sonra aynı mes’eleyi İmâm-ı Muhammed’e sordum. İmâm Ebû Yûsuf’a pek çok delîl göstererek muhâlefet etti. Ben: “İmâm Ebû Yûsuf, bu mes’elede sana muhâlefet eder, bir yerde toplansanız olmaz mı?” dedim. Bir mescidde toplanıp tartışıp konuştular. Konuştukları bazı sözleri kavradım. Sonra ince ve derin mes’eleleri konuştuklarında bunları kavrayamaz oldum.
(431) İmâm Hemedânî, Mehâsin ibn Yûsuf’dan şöy-le rivâyet eder: İmâm-ı Muhammed daha çocukken İmâm-ı Mâlik’in meclisine gitti. İmâm-ı Mâlik’e: “Suyu mescidden başka yerde bulamayan cünüp kimse hakkında ne diyorsun?” diye sordu. İmâm-ı Mâlik: “Cünüp kimse mescide girmez” deyince İmâm-ı Mu-hammed: “Namaz vakti geldi. Ve o cünüp suyu da gör-dü” dedi. İmâm-ı Mâlik, cevâbında ısrâr edip cevâbıyla İmâm-ı Muhammed’i tatmîn edemeyince İmâm-ı Mu-hammed’e: “Peki sen ne diyorsun?” dedi. İmâm-ı Mu-hammed: “Teyemmüm etsin ve mescide girsin, suyu alıp gusletsin” dedi. İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Muhammed’e: “Neredensin?” dedi. İmâm-ı Muhammed yeri gösterip “Bu yerdenim” dedi. İmâm-ı Mâlik: “Bütün şehir halkını bilirim” dedi. İmâm-ı Muhammed: “Belki çoğunu bilmiyorsun” dedi. İmâm-ı Muhammed kalkıp gidince “Bu İmâm-ı Muhammed’dir” dediler. İmâm-ı Mâlik: “Bu kimse, o suâl ve cevâbdan daha zorlu bir kimse imiş” dedi.
(431) İbrâhîm der ki: Fudayl [v.802]’a şöyle bir soru soruldu: “Bir kurbağa sirkeye düşse o sirke yenir mi?” Fudayl: “Bilmiyorum ama bunu siz, Yahyâ ibn Selâme’den sorun” dedi. Yahyâ’dan sordukları zaman o da: “Bunu Süfyân’a sorun” dedi. Süfyân ibn Uyeyne’ye sordularında: “Bilmiyorum” dedi. Bir kimse de: “Bunu İmâm-ı Muhammed’e sorun” dedi. İmâm-ı Muham-med’e sordukları zaman: “Sirke murdar olmaz; zîrâ kurbağanın yeridir” diye cevâb verdi. “Niçin murdar olmaz?” dediler. “Kurbağa suya düşse ve o suyu sirkeye karıştırsalar o sirke pis olur mu?” dedi. “Olmaz” dediler. “Öyleyse bu da öyledir” dedi. Fudayl’a bu cevâbı aktardıkları zaman hayretle başını sağa sola salladı. Bu mes’eleyi Fudayl, İmâm Ebû Yûsuf’a ulaştırdı. İmâm Ebû Yûsuf halîfelik makâmından çıkıyordu. Bu mes’eleye İmâm-ı Muhammed’in cevâbı gibi cevâb verdi diye rivâyet edilir.
(432) İmâm Ebû Kâsım Alî er-Râzî şöyle der: “Kul-lanılmayan ve harap olmuş bir mescid yine mescid mi-dir?” Bu mes’elede İmâm Ebû Yûsuf’tan fetvâ almak istediler. İmâm Ebû Yûsuf “Yine önceki gibi mesciddir” diye cevâb verdi. Bir gün İmâm-ı Muham-med, o mescidin yanından geçerken içine girdi. Mescidde bir leş gördü. “Burası, İmâm Ebû Yûsuf’un mescididir” dedi.
(432) Yine İmâm-ı Muhammed [749-805]’den rivâyet olunur ki: Bir gece yatarken kapımı vurdular ve “Emîru’l Mü’minîn’e icâbet et!” diye seslendiler. Kal-bime korku düştü, kalkıp abdest alıp hilâfet makâmına gittim. Halîfenin huzûruna vardığım zaman bana: “Seni husûsî bir mes’ele için da‘vet ettim. O mes’ele şudur: Sübeyte (Zübeyde)’ye: “Ben, adâletli imâmım ve adâletli imâm cennettedir” dedim. Sübeyte de bana: “Sen, zâlim ve günâhkârsın bundan dolayı sen, cennet ehlindenim diye iddiâ etmekle kâfir oldun. Ben de sana haram oldum” dedi. İmâm-ı Muhammed, halîfeye: “günâh işlediğin zaman ya da ondan sonra kalbine Allâhü Te‘âlâ’dan bir korku gelir mi?” dedi. Halîfe: “Vallâhi çok korkarım” dedi. İmâm-ı Muhammed: “Öyleyse sen bir kere cennet ehlinden değilsin, iki kere cennet ehlindensin; zîrâ Allâhü Te‘âlâ, Furkân-ı azîminde: “ve limen hâfe makâme rabbihî cennetân133 Rabbine karşı durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır” buyurur. Halîfe gitmem için bana izin verdi, kalkıp evime ulaştığımda benden önce kes’eler dolusu akçe evime gelmiş” dedi.
(432) Rivâyet olunur ki: İmâm-ı Şâfiî [767-819] bir gece İmâm-ı Muhammed [749-805]’in evinde kaldı. İmâm-ı Şâfiî sabaha kadar namaz kıldı, İmâm-ı Mu-hammed de gece boyunca sırt üstü yattı. İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Muhammed’in bu hâlini hoş karşılamadı ve abdest için İmâm-ı Muhammed’in yanına bir kap dolusu su koydu. Şafak söküp tanyeri iyice ağarınca İmâm-ı Muhammed kalkıp abdestini tazelemeden sabah nama-zını kıldı. İmâm-ı Şâfiî, bu durumu İmâm-ı Muham-med’den sordu. İmâm-ı Muhammed: “Sen sabaha kadar kendin için çalıştın; ama ben ümmeti Muhammed için Kitâbullâh’tan bin kadar mes’elede ictihad edip onları sonuca bağladım” dedi. İmâm-ı Şâfiî: “Ben o gece İmâm-ı Muhammed’in uyumadığına değil de; asıl sırt üstü yatıp da uyumadığına şaşırdım.”
(432) İmâm İsferayânî, Sa‘d ibn Mu‘âz’dan rivâyet ettiğine göre Îsâ ibn Abân’a: “İmâm Ebû Yûsuf mu daha fakihtir yoksa İmâm-ı Muhammed mi?” diye sor-dular. “Kitâblarından belli oluyor yani İmâm-ı Mu-hammed daha fakihtir” dedi.
(433) İmâm Halebî, Hasan ibn Dâvûd’dan şöyle rivâyet eder: “Dünyâ Basra ahâlisine karşı şu dört kitâbla iftihâr eder: Birisi Kitâbü’l Beyân ve’t-Tebyîn, birisi Kitâbu Tabâyi‘i’l-Hayevân bunlar Câhiz134’in kitâblarıdır. Diğer ikisi de Halîl135 adlı şâirin Kitâb-ı Sibûye ve Kitâbü <’l‘Ayn> adlı eserleridir; ama biz Basra ahâlisi de dünyâya karşı yirmi yedi bin mes’ele ile övünürüz. O yirmi yedi bin mes’ele ise helâl ve harama dâirdir. Bunları da bir kimse topladı ki ona İmâm-ı Muhammed ibn Hasen denilir. Lâkin halk bu mes’eleleri yeterince kavrama genişliğine sâhib değildir. Bu eserler: Kitâbu’l-Kırâa Me‘ânî136, Kitâbu’l-Mesâdır137, Kitâbu’l-Vakf ve’l-İbtidâ138, Kitâbu’l-Vâhid ve’l-Cem‘ ve Basralılar te’lîf ettiklerinden ve beğenildiği için İbn Arabî’nin kitâblarıyla övünürüz; zîrâ İbn Arabî lügâtte insanların bir tanesidir.
(433) İbrâhîm el-Harbî şöyle der: “Ahmed ibn Hanbel’den ince ve derin mes’eleleri kimden öğrene-yim” diye sordum. “İmâm-ı Muhammed’in kitâblarından” dedi.
(433) İmâm-ı Şâfiî şöyle der: “İmâm-ı Muham-med’den duydum derdi ki: “İmâm-ı Mâlik’in kapısında üç yıl kaldım. Yedi yüz hadîs dinledim. Ne zaman İmâm-ı Mâlik’ten hadîs rivâyet etsem insanlar akın akın gelirdi, başkasından rivâyet etsem az gelirdi.” İmâm-ı Muhammed: “Ne şaşılacak şeydir ki; İmâm-ı Mâlik’ten hadîs rivâyet ettiğimde toplananların sayısı çok olur; başkasından rivâyet ettiğimde az olur” dedi.
(433) Ebû’l-A‘lâ el-Hâfız şöyle der: İmâm-ı Mâlik, Muvattâ’139 adındaki kitâbını, İmâm-ı Muhammed’e duyurmazdı. İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Mâlik’in mescidine yedi gün, hiç ara vermeden, devâm eder ve ondan hadîs dinleyip öğrenir ve hep fetvâ sorardı. İmâm-ı Mâlik de Hazret-i Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selemin ve ashâb-ı güzîn radıyallâhu anhüm ecmaînin kavilleri ile fetvâ verirdi. İmâm-ı Muhammed’in İmâm-ı Mâlik’in mescidine devâmı üç yıl sürdü. Bu üç yıllık sürede İmâm-ı Mâlik’ten yedi yüz hadîs dinleyip onları ezberledi. İmâm-ı Muhammed’in bu hâliyle İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh arasında da ortak bir özellikleri vardı.
(433) Ebû Ubeyd der ki: “İmâm-ı Muhammed’in yanına gittik. Biz otururken Hârûn Reşîd [786-809] geldi. Oradakilerin hepsi ayağa kalktığı halde İmâm-ı Muhammed kalkmadı. İnsanlar halîfenin huzûruna gir-di, bir süre sonra İmâm-ı Muhammed’e de girmesi için izin verildi. Fakat oradan güle güle dışarı çıktı ve dedi ki: “Halîfe, bana: Buradakilerin hepsi ayağa kalktı, senin kalkmamana sebep nedir? diye sordu. Ben: “Beni ta‘yîn ettiğin tabakadan alıp hizmetkârlar arasına dâhil etmen bana kerih geldi.” Nitekim Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem İbn Abbas radıyallâhu anhümâya: “men ehabbe en-yetemessele lehû’r ricâlü kıyâmen fe’l-yetebevve’ mak‘adehû mine’n nâri, Kim ki halkın kendi önünde ayakta durmasını severse o kimse evini cehennemde kursun” buyurmuştur. Burada kasdedilen âlimlerdir. Kim pâdişâhların karşısında ayağa kalkarsa bu, pâdişâhlara saygı gösterme ve düşmana heybet vermektir. Kalkmayan sünnete muhâlefet etmiş olur” dedim. Halîfe bana: “Doğru, sözünde sâdıksın” dedi. Ben dedim ki: “Fetvâ kitâblarında gelen için kalkmak mekrûh değildir diye bildirilmiştir. Asıl mekrûh olan ise içeriye giren bir kişinin oturanların kendisi için ayağa kalkmasını sevmesidir. Yine Kur’ân okuyan kimse, içeriye giren annesi, babası ve üstâdından başka bir kimse ise ayağa kalkmasın diye bildirilmiştir. Bazı sahâbîlerden rivâyet olunmuştur ki: “Peygamber salla’llâhu aleyhi ve selleme muhabbetimiz bütün insanlardan daha fazla olmasına rağmen yine, Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem için ayağa kalkmayız.” İmâm-ı Muhammed’in, ulemânın her du-rumda ayağa kalkmasının mekrûh olduğunu belirttikten sonra bir tek istisnâ olarak ulemânın, düşmana korku vermek için pâdişâh karşısında ayağa kalkıp saf bağla-masını mubah görmüştür.
(434) İmâm Ebû Kâsım el-Hakîm’den rivâyete göre: Zenginler için ayağa kalkıp ilim sâhipleri için kalkma-masının. Sebebini sorduklarında: “Zenginler, benden ayağa kalkmamı çok isterler. Kâfirlerin içini ısındırmak için zekâtın bir kısmını vermek câiz olduğu gibi âlimle-rin de halka musallat olan hükümdarlar için ayağa kalkması câiz olur. Halkı, hükümdâra meylettirmek ve hükümdârın tasallutunu da Müslümanlardan uzaklaş-tırmak için ayağa kalkmak yine câiz olur, sözün doğrusu budur.”
(435) İbn Semâ‘a şöyle der: “İmâm-ı Muhammed, ehline: “Benden ihtiyâçlarınızı aslâ istemeyin; çünkü kalbim bununla meşgûl olur. Kalbimin ilim yolunda rahat olması için ihtiyâçlarınızı vekîlimden isteyiniz” dedi.
(435) İmâm Hemedânî, Muhammed ibn Sallâme’den şöyle rivâyet eder: İmâm-ı Muhammed’e kadılığı teklîf ettiler. Kabûl etmediği için zindanda hapsedildi ve ya-nına girilmesine mâni olması için bir zâlimi vazîfelendirdiler. Kendisine nafaka da vermez oldular ben de zindancıya çokça rüşvet verdim. Bana İmâm-ı Muhammed’i ziyâret için izin verdi. İmâm-ı Muham-med’e bir kese akçe verdiğim zaman bana: “Ey Mu-hammed, beni ve gönlümü büsbütün elde ettin” buyur-du.
(435) Şeyh Abdullâh, babasından şöyle rivâyet eder: Namaza bir kez İmâm-ı Muhammed gibi başlayayım diye o kadar gayret sarf ettim. Bu mümkün olmadı.
(435) Muhammed ibn Kâmil el-Mervezî şöyle der: İmâm-ı Muhammed’den daha güzel ve meclisinden daha büyük meclis görmedim. İmâm-ı Muhammed’in imlâsı gibi imlâ ve ondan daha selâhiyetli ve yol göste-rici bir kimse görmedim. Bağdâd halkı, kendisine çok muhabbet ederlerdi. İmâm Ebû Yûsuf’un kavlinden çok İmâm-ı Muhammed’in kavliyle amel ederlerdi.
(435) İmâm-ı Züheyr Eimme-i Medmînî el-Harezmî, İmâm-ı Muhammed’den şöyle rivâyet eder: Benim ve İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anhin mezhebi: İlk halîfe Hazret-i Ebû Bekir, sonra Hazret-i Ömer, sonra Hazret-i Osman, sonra Hazret-i Alî radıyallâhu anhüm ecmaînin yolları üzerinedir.
(435) Muhammed ibn Seleme şöyle der: İmâm-ı Muhammed [749-805] geceyi üçe ayırmıştı. Bir parça-sında uyur, bir parçasında namaz kılar, bir parçasında da ders anlatırdı. İlimle uğraşmakta öyle bir dereceye ulaştı ki üzerinde elbiseleri eskirdi, çıkarmağa zaman bulamazdı. Başka bir temiz kaftan daha getirirlerdi, onu giyerdi. Evinde bir horoz vardı. Birgün “Boğazlayın şunu, beni mütâlaadan alıkoyuyor” dedi. Mütâlaaya oturduğu zaman gömleğini çıkarırdı. Yanında çok kitâb olurdu. Bazen bir kitâbı, bazen öbür kitâbı mütâlaa ederdi. Önünde bir leğen dolusu su olurdu. On tane Rûmî câriyesi vardı. Bunlar yazı yazmada, ilm-i Ara-bî’de maharet sâhibiydiler. İmâm-ı Muhammed’den ilim öğrenirlerdi. Birgün İmâm Muhammed’e “Niçin yatıp uyumazsın?” dediler. “Halk bize güvenip yattı, ben nasıl yatarım? Halk, ne zaman bir müşkilimiz olsa kendisine sorarız, o mes’eleyi çözer biz de öğreniriz, diye bana öyle itikat ederler. Eğer yatarsam din yıkılır. Zîrâ fakihler uyuyunca din yıkılır” dedi. “Gömleğini niçin çıkarıyorsun?” diye sordular. “Uyku, sıcaklıktan gelir ve sıcaklık da gömlekten. Uyku bastırınca üzerime su dökerim” dedi. “Ne çok kitâbınız var” dediler. “İlim ağırlık verir. Bir kitâbdan ağırlık hâsıl olursa diğer bir kitâba bakarım” dedi.
(438) Ebû Kâsım ibn Alî er-Râzî, Ebû Nasr ibn Mu-hammed ibn Selâm’dan şöyle rivâyet eder: Hârûn Reşîd [786-809]’in huzûrunda İmâm-ı Muhammed [749-805]’in fasih (güzel, düzgün ve açık) konuşmasını, il-mini, kavrayışındaki üstünlüğü ve zekâsını övdüler. Hârûn, hayret içinde kalıp huzûruna getirilmesini em-retti. İmâm Ebû Yûsuf, İmâm-ı Muhammed huzûra geldiği zaman halîfenin ona meyledeceğini ve kendisini bırakıp iltifat etmeyeceğini anlayıp Hârûn Reşîd [786-809]’e dedi ki: “Yâ Emîre’l Mü’minîn, İmâm-ı Mu-hammed, halîfenin meclisine uygun değildir; zîrâ ken-disinde bevlini tutamama hastalığı vardır” dedi. Hâlbuki İmâm-ı Muhammed’de o hastalık yoktu. Halîfe: “Gelsin. Ayakta durmak isterse dursun” dedi. İmâm Ebû Yûsuf, İmâm-ı Muhammed’e gelip: “Halîfe seni görmek için da‘vet ediyor ve sohbetini dinlemek istiyor; fakat halîfenin huzûrunda bulunmak âdâbını bilmi-yorsun. Ne zaman sana ‘Ayağa kalk’ dersem ayağa kalkacaksın” dedi. İmâm-ı Muhammed, halîfenin mec-lisinde hazır olunca halîfe, İmâm-ı Muhammed’in ko-nuşmasının fasihliğini ve güzel sözlerini işittiği zaman kalbi ona meyletti. İmâm Ebû Yûsuf bu hâli görünce İmâm-ı Muhammed’e işâret etti. İmâm-ı Muhammed ayağa kalktı. Halîfe: “İmâm Ebû Yûsuf’un dediği doğru olmasaydı İmâm-ı Muhammed ayağa kalkmazdı” dedi. Bu haber İmâm-ı Muhammed’e ulaşınca: “Ey Bârî Te‘âlâ, bana isnâd ettiği şeye onu mübtelâ etmeden onun canını alma” dedi. Ondan sonra Hârûn Reşîd [786-809] ile İmâm Ebû Yûsuf hacca gidip devenin üstündeki mahfede birlikte oturdular. İmâm Ebû Yûsuf’un bevledeceği geldi. İmâm Ebû Yûsuf utancın-dan sabrederdi. Mesâne torbası patlayacak bir dereceye geldi ve sonunda vefâtına bu hastalık sebeb oldu. İmâm Ebû Yûsuf irtihâl ettikten sonra halîfeye, mübtelâ oldu-ğu o hastalığı bildirdiklerinde, halîfe: “Bilseydim ete-ğime bevletmesine izin verirdim” dedi. İmâm-ı Mu-hammed, İmâm Ebû Yûsuf’un cenâzesine gitmedi. Bi-rinde, İmâm Ebû Yûsuf’un sultâna gitmesine ve kadılığı kabûl etmesine İmâm-ı Muhammed karşı çıktı. İmâm Ebû Yûsuf: “Allâhım, İmâm-ı Muhammed’in bana karşı çıktığı şeyi kendisine mübtelâ etmeden onun canını alma!” diye duâ etti. İmâm Ebû Yûsuf’un duâsı kabûl olunup İmâm-ı Muhammed kadı oldu, ondan sonra irtihâl etti.”
(438) Şemsü’l Eimme İmâm-ı Serahsî [1009-1090] Siyer-i Kebîr140 adlı kitâbın ilk bahislerinde bu söyle-yişte, husûsda uzun uzadıya şöyle der: Her birisinin sözünün zâhirî anlamı ve te’vili vardır. İmâm Ebû Yûsuf’un İmâm-ı Muhammed için ‘bevlini tutamama hastalığı vardır’ demesinin gerçek olma ihtimâli vardır; zîrâ herkesin bevli damlar, ona bevli tutamama, salı-verme denilir. İmâm Ebû Yûsuf’un böyle davranmak-taki asıl maksâdı şuydu: Mansûr’un İmâm-ı A‘zam hazretlerine yaptığını, Hârûn Reşîd [786-809]’in de İmâm-ı Muhammed’e yapmaması için İmâm-ı Mu-hammed halîfenin kapısından uzak olmalıydı; zîrâ her ikisinin de huyunu İmâm Ebû Yûsuf bilirdi. İmâm-ı Muhammed kadılığı kabûl etmezdi, çünkü Şam’ın kadı-lığını kabûl etmemiştir. Eğer İmâm Ebû Yûsuf’un irtihâlinden altı ay geçtikten sonra İmâm-ı Muhammed kadılığı niçin kabûl etmiştir diye sorulursa cevâbı şudur: Bunu biz doğrulayamayız; zîrâ İmâm Ebû Yûsuf’un irtihâlinden sonra kadılığa ta‘yîn edilmesi onun haysiyeti ile ilgilidir. İrtihâlinden önce kadılığı kabûl etmemesi gerekirdi. Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ buyurur ki: “va’llâhü ya‘lemü’l-müfside mine’l-muslihi141 kul küllün ya‘melü ‘alâ şâkiletihi fe-rabbüküm a‘lemü bi-men hüve ehdâ sebîlen142 Allâh sâlih ve müfsidi bilir. De ki: Herkes kendi mîzac ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu, Rabbiniz en iyi bilendir.” Biz onları lâyık oldukları biçimde anlatmaya çalıştık.