II. DOĞUMUNDAN VEFÂTINA EBÛ HANİFE (R.A.)

II. DOĞUMUNDAN VEFÂTINA EBÛ HANİFE (R.A.)

Bu başlık altında Ebû Hanife (r.a.)’in ismi, nese-bi, soyu, doğumu ve yetişmesi, tabiinden olup olmadı-ğı, fizikî ve ahlâkî yapısı incelenecektir.

A. İSMİ, NESEBİ VE SOYU
Elimizde Ebû Hanife (r.a.)’in hayatı hakkında ya-zılmış birçok kitap bulunmaktadır.24 Ancak ben taraf-gir davranmakla itham edilmemem için özellikle bun-lardan Hanefîler tarafından yazılanları dikkate alma-dım. Burada bizi asıl ilgilendiren de ifrat ve tefritten uzak bir şekilde İmam Ebû Hanife (r.a.)’in hayatı hak-kında gerekli bilgiyi vermektir. Tassuptan tamamıyla uzak kalmak amacıyla ben imkan ölçüsünde ha-nefî’lerin dışındaki kaynaklardan nakilde bulunacağım ve dipnotta kullandığım kaynağı da belirteceğim.

Zehebî, Ebû Hanife (r.a.) hakkında şu bilgileri vermektedir: O ümmetin fakihi, Irak’ın âlimi Ebû Hani-fe en-Nu’man b. Sâbit b. Zûtî et-Teymî el-Kûfî olup dedesi Zota, Benî Teymullah b. Sa’lebe’nin azatlı köle-sidir. Onun köle değil hür olan Fâris oğullarından oldu-ğu da söylenmektedir.25 Bu bilgileri veren Zehebî’nin hanbeli mezhebine mensup ve ehl-i hadis mesleğini benimsemiş olduğunu bilmekteyiz.

Şafiî mezhebine mensup olduğunu bildiğimiz Ahmed b. Hacer el-Heytemî el-Mekkî de büyük bir saygı içinde Ebû Hanife (r.a.)’in nesebini vermekte ve bu konudaki ihtilafa işaret ederek şöyle demektedir: Ebû Hanife (r.a.)’in nesebi konusunda âlimler ihtilaf etmiştir. Çoğunluğun ve titizliğiyle tanınan âlimlerin tercihine göre o Arap değildir. Hatib el-Badâdî’nin Ömer b. Hammad’dan nakline göre babası Hind bölge-sinde bulunan Kâbul halkından Sâbit b. Zûtî b. Mâ’dır. Dedesi Zota, Benî Teymullah b. Sa’lebe tarafından esir alınmış, müslüman olunca azad edilmiştir. Böylece Ebû Hanife (r.a.)’in babası Sâbit müslüman olarak doğmuş-tur.26
Dedelerinin aslen Enbar’lı oldukları daha sonra Nesa’ya yerleştikleri ve Ebû Hanife (r.a.)’in burada dünyaya geldiği yetişkinlik çağından sonra ise buradan ayrıldığı,27 ayrıca Tirmiz’li olduğu da kaynaklarda zikredilmektedir. Söz konusu dört bölgede de bulunma-sına her hangi bir engel de bulunmamaktadır.28

Torunu şöyle demiştir: Ebû Hanife (r.a.)’in nese-bi, Numan b. Sâbit b. Numan b. Merzubân’dır ve aslı köle olmayanlardandır. Bizim soyumuzda kölelik söz konusu olmamıştır. Sâbit küçük yaşlarında Hz. Ali (r.a.)’i ziyaret etmiştir. Hz. Ali (r.a.) kendisi ve soyu için bereket duasında bulunmuştur. Bu duanın bize de isabet etmesini ümit etmekteyiz.29 Bazı menâkıp ya-zarları torununun nesebini daha iyi bileceğini düşüne-rek onun açıklamalarının doğru olacağı görüşünü be-
nimsemişlerdir.30 Onun Benî Yahya b. Zeyd b. Esed el-Ensarî’den Zotaya nisbet edildiği dikkate alınarak Arap olduğu da söylenmiştir. Bu görüşü sadece bazı hanefîler savunmuştur.
Bütün bu bilgilerden sonra Ebû Hanife (r.a.)’in Arap veya Fars olmasının önemi bulunmadığının, asıl önemli olan hususun ise onun Iraklı bir âlim ve ehl-i re’yin tartışmasız imamı kabul edildiğinin bilinmesidir.

Onun hayatını yazan tarihçiler, ismiyle ilgili bazı nükteleri de nakletmektedir. Nitekim ismi olan Nu’man’da bazı sırların bulunduğu ifade edilmiştir. Buna göre Nu’man kelimesinin aslının bedeni ayakta tutan kan, bazıları ise bedeni ayakta tutan ruh anlamına geldiğini belirtmişlerdir. Bu sebeple Ebû Hanife (r.a.) fıkhı ayakta tutan, onun anlaşılmayan yönlerini ortaya koyan kimsedir.31 Nu’man kelimesinin kırmızı boya veya erguvan anlamına geldiği de ifade edilmiştir. Buna göre Ebû Hanife (r.a.)’in karekteri hoş olmuş, kendisi de kemâle ermiştir. Nu’man nimet kelimesinden gel-mekte ve fu’lân veznindedir. Buna göre Ebû Hanife (r.a.) Allah (c.c.)’un mahlukatı için seçtiği bir nimet-tir.32 Bütün bunlar, imamına tassupla bağlanan bir ha-nefînin değil, şafiî mezhebine mensup bir âlimin açık-lamalarıdır. Ebû Hanife (r.a.)’in ismiyle ilgili yapılan açıklamalar bunlardır.33

Künyesi hakkında ise şöyle demişlerdir: Hanife, hanif kelimesinin müennesi olup dünyadan yüzünü çe-virip hakka dönen, Allah (c.c.)’e ibadet eden müslüman
kimse anlamına gelmektedir. Nitekim kelimenin kökü olan H-N-F dönmek, meyletmek anlamındadır.34 Bazı-ları, sürekli yanında hokka taşıması sebebiyle bu şekil-de künyelendiğini ileri sürmüşlerdir. Zira Iraklılar hok-kaya “hanefiyye” demekteydiler.35 Büyük kızının is-minin Hanife olmasından dolayı bu künyeyi aldığı da ileri sürülmüştür. Ancak âlimlerin çoğu Ebû Hanife (r.a.)’in oğlu Hammad’dan başka çocuğu bulunmadığı için bunu doğru bulmamıştır.
Ebû Hanife (r.a.)’in ismi, nesebi ve soyu fazla önemli değildir. Bize göre soyu itibarıyla Fars, doğumu ve yetişmesi açısından Arap’tır. Bundan dolayı herhan-gi bir kimsenin rahatsız olacağını veya bunu kabul et-meyeceğini de zannetmiyorum. Çünkü İslâm’da insan-lar takva esasına göre değer kazanır. Nitekim Hz. Pey-gamber (s.a.v.); Allah insanları fiziki yapılarına ve mal varlıklarına göre değil, takvalarına ve amellerine göre değerlendirir36 ve ameli yeterli olmayanı soyu öne geçiremez37 buyurmuştur. Tabiîn döneminde ve Ebû Hanife (r.a.)’in yaşadığı asırda da fakihler Arap değil, mevâlidendi. Bu durumu Ata şöyle anlatmaktadır: Rusâfe’de Hişam b. Abdülmelik’in huzuruna çıktığım-da; “Bölgelerin âlimlerini biliyor musun?” diye sordu. Ben; “Evet, ey müminlerin emiri” dedim. Bunun üzeri-ne; “Medine’nin fakihi kim?” dedi. Ben; “İbn Ömer’in azadlı kölesi Nâfi” dedim. “Mekke’nin fakihi kim?” diye sordu. “Ata b. Ebû Rebah” dedim. “Mevâliden mi yoksa Arap mı?” diye sordu. “Mevâliden” dedim.

“Yemen’in fakihi kim?” diye sordu. “Tâvus b. Keysan” dedim. “Mevâ-liden mi yoksa Arap mı?” diye sordu. “Mevâliden” dedim. “Yemâme’nin fakihi kim?” diye sordu. “Yahya b. Ebû Kesir” dedim. “Mevâliden mi yoksa Arap mı?” diye sordu. “Mevâliden” dedim. “Şam’ın fakihi kim?” diye sordu. “Mekhûl” dedim. “Mevâliden mi yoksa Arap mı?” diye sordu. “Mevâli-den” dedim. “Cezîre’nin fakihi kim?” diye sordu. “Meymun b. Mihran” dedim. “Mevâliden mi yoksa Arap mı?” diye sordu. “Mevâliden” dedim. “Horasan’ın fakihi kim?” diye sordu. “Dahhak b. Müzahim” dedim. “Mevâliden mi yoksa Arap mı?” diye sordu. “Mevâli-den” dedim. “Basra’nın fakihi kim?” diye sordu. “Ha-sa-n-ı Basrî ve Muhammed b. Sîrîn” dedim. “Onlar Mevâliden mi yoksa Arap mı?” diye sordu. “Mevâli-den” dedim. “Kûfe’nin fakihi kim?” diye sordu. “İbra-him en-Nehai” dedim. “Mevâliden mi yoksa Arap mı?” diye sordu. “Arap” dedim. Bunun üzerine Hişam; “Bu soruya da Arap diye karşılık vermeseydin canım çıka-caktı” diye karşılık verdi.38

Bu olayda biz, Hişam değil Ata gibi düşünmekte-yiz. Zira Allah hikmeti dilediğine verir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.) de; Din süreyyada olsa bile Fars’lılar onu elde edecekler39 buyurmuştur. Resûlul-lah (s.a.v.), hadisiyle bu müslümanların din uğrundaki gayretlerini açıkça ifade etmiştir. Böyle bir durumda bizim onları kıskanmamız veya onlara kin tutmamız doğru olmaz. Zira onlar Allah (c.c.)’ün bir lutfuna
mazhar olmuşlarsa Araplar da başka bir lutfundan isti-fade etmişlerdir. Allah (c.c.)’ün başkalarına verdiği lutfu hased etmemiz veya kendi ırkımızdan olmadığı için başkalarının değerini düşürmeye çalışmamız doğru değildir. Aksi takdirde İslâm’ın beyaz ırkla siyah ırk arasındaki farkı ortadan kaldırmasının ve Allah (c.c.)’ün “Allah katında en değerliniz en çok takva sa-hibi olanınızdır”40 buyurmasının bir anlamı olmaz. Yoksa bunlar sadece konuşup tatbikini istemediğimiz birer slogan mıdır?

B. DOĞUMU VE YETİŞMESİ
Tarihçilerin çoğu, Ebû Hanife (r.a.)’in hicri 80 yı-lında doğduğunu belirtmektedir.41 Hicri 61 ve 72 yılla-rında doğduğu da söylenmiştir. Çoğunluğun görüşü daha isabetlidir. Tarihçilerin çoğu, doğumuyla ilgili şöyle bir olay naklederler: Ebû Hanife (r.a.)’in babası Sâbit genç abid ve zahitti. Bir gün su kanalından abdest alırken suda gördüğü bir elmayı alıp yedi. Abdest aldık-tan sonra tükürdüğünde ise tükrüğünün kanlı olduğunu gördü ve kendi kendine; “Herhalde yediğim haram ol-malı, yoksa tükrüğümün rengi değişmezdi” dedi ve su arkını takip ederek elma ağacını buldu. Ağacın sahibine durumu anlattı ve yediği elma karşılığında bir dirhem vererek; “Hakkını helal et” dedi. Elma ağacının sahibi onun dinine son derece bağlı olduğunu görünce; “Bir dirhem değil bin dirhem hatta daha fazla versen bile sana hakkımı helal etmem” dedi. Bunun üzerine Sâbit; “Peki hakkını nasıl helal edersin?” diye sordu. Adamşöyle cevap verdi: “Benim gözleri görmeyen, konuşa-mayan, kulakları sağır ve yürüyemeyen bir kızım var, onunla evlenirsen hakkımı helal ederim. Aksi takdirde hakkımı senden hesap gününde isterim” dedi. Bir müd-det düşünen Sâbit kendi kendine: “Dünya azabı daha kolay ve geçici, ahiret azabı ise daha şiddetli ve ebedi, onunla evlen” diyerek söylendi ve onunla evlendi. İlk karşılaştığında kadın onu çok güzel karşıladı. Sâbit gördüklerine şaşırdı. Zira işiten, gören ve konuşan bi-riyle karşılaşmıştı. Kadın ona; “Ben falanın kızı ve se-nin eşinim” deyince Sâbit; “Ben seni babanın bana an-lattığının aksine buldum” diye karşılık verdi. Bunun üzerine hanımı; “Evet babam doğru söylemiş, çünkü ben yıllarca evden dışarı çıkmadım,yabancı hiçbir kim-seyi görmedim, onlarla konuşmadım” deyince Sâbit durumu anladı ve “Sıkıntımızı gideren Allah (c.c.)’e hamd olsun, Rabbimiz çok bağışlayandır”42 ayetini okudu. Tarafgirlik ve taassup sebebiyle bazı tarihçiler bu olayı reddetmişlerdir. Ancak ben bu hadisenin olabi-leceğini düşünmekteyim. Zira Ebû Hanife (r.a.)’in sa-hip olduğu takvanın bir kaynağının bulunması gerekir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) de; Evleneceğiniz ka-dın hususunda seçici davranınız. Çünkü damarın nereye çekeceği hiç belli olmaz43 buyurmak suretiyle böylesi durumlara işaret etmiştir. Ebû Hanife (r.a.)’in sahip olduğu zühd ve takvanın kaynağı da bu olmalıdır.

C. TABİİNDEN OLUP OLMADIĞI
Ebû Hanife (r.a.)’in tabiî olup olmadığı hususu hanefî yazarlarla diğer mezhep mensupları arasında tartışma konusudur. Hanefîlerin çoğu Ebû Hanife (r.a.)’in birçok sahâbe ile karşılaştığını ve onlardan rivayette bulunduğunu söylerken diğer tarihçiler onun gerek Enes b. Malik (r.a.) gerekse başka sahâbîlerden rivayette bulunduğunu reddetmektedirler. Burada söz konusu ihtilafı bir tarafa bırakarak konuyla ilgili Ah-med b. Hacer el-Askalânî eş-Şâfiî’nin açıklamalarını nakledelim. O şöyle demektedir: Zehebî ve diğer âlim-ler Ebû Hanife (r.a.)’in küçük yaşlarında Enes b. Malik (r.a.)’i gördüğünü, bizzat Ebû Hanife (r.a.)’in de “Enes b. Malik (r.a.)’i defalarca gördüm, o kırmızı kına yak-maktaydı” dediğini ifade etmişlerdir.44 Muhaddislerin çoğuna göre de tabiî, uzun süre birlikte olmasa da sahâbî ile karşılaşan kimsedir. Nevevî ve İbnü’s-Salah da bu görüştedir. Ebû Hanife (r.a.)’in Enes b. Malik (r.a.)’ten üç hadis rivayet ettiği de birçok tarikten nak-ledilmiştir. Ancak hadis imamları bu tariklerin hadis uydurmakla itham edilen raviye dayandığını ifade et-mişlerdir. İbn Hacer el-Heytemî de el-Fetâva’l-kübra’l-fıkhıyye isimli eserinde Ebû Hanife (r.a.)’in doğum tarihi olan 80 yılından sonra Kufe’ye gelen sahâbîlere kavuştuğunu ve tabiîlerden olduğunu belirtmiştir.45
Şam’da Evzâî, Basra’da iki Hammad, Kufe’de Süf-yan es-Sevrî, Medine’de Malik b. Enes, Mısır’da Leys b. Sa’d gibi farklı bölgelerin önde gelen âlimleri kabul edilen Ebû Hanife (r.a.)’in çağdaşlarının sahâbeile görüştüğü bilinmemektedir. Ebû Hanife (r.a.) ise “İlk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olan-lar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazır-lamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.”46 âyetinde övgüyle zikredilen tabiîlerin önde gelen âlimlerindendir.

Menâkıb yazarlarından bazıları ile diğer bir kısım âlim, Ebû Hanife (r.a.)’in Enes b. Malik (r.a.) dışında başka sahâbîlerden de hadis işittiğini belitmişlerdir. Bunlara göre Ebû Hanife (r.a.)’in hadis işittiği sahâbîlerden biri de Amr b. Hureys (r.a.)’tir.47 Ancak Amr b. Hureys (r.a.)’in 98 yılına kadar yaşadığı husu-sundaki bilginin doğru olmadığı, onun 85 senesinde vefat ettiği ileri sürülerek, Ebû Hanife (r.a.)’in ondan hadis işittiği görüşüne itiraz edilmiştir. Bu itiraza, mu-haddislerin çoğunun beş yaşında bile olsa, işittiğini anlayacak seviyedeki çocuğun hadis dinleyebileceği görüşünü benimsedikleri hatırlatılarak cevap verilmiş-tir.Ebû Hanife (r.a.)’in hadis işittiği belirtilen sahâbîlerden bir diğeri Abdullah b. Üneys el-Cühenî (r.a.)’dir.48 Abdullah (r.a.)’in 54 yılında öldüğü ileri sürülerek bu görüşe de itiraz edilmiştir. Bu isimde beş ayrı sahâbînin bulunduğu, Ebû Hanife (r.a.)’in bunlar-dan birinden rivayet ettiği belirtilmişse de söz konusu edilen Abdullah b. Üneys (r.a.)’in dışındakilerin Ku-fe’ye girmediği de ifade edilmiştir. Bazıları ise EbûHanife (r.a.)’in; “Ben 80 senesinde doğdum. Sahâbî Abdullah b. Üneys (r.a.) ise Kufe’ye 94 yılında geldi. Ben onu gördüm ve ondan Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Bir şeyi aşırı sevmen gözünü kör, kulağını sağır eder49 hadisini işittim” dediğini nakletmişlerdir. Ancak isna-dında mechul raviler bulunduğu ve Abdullah b. Üneys (r.a.)’in Kufe’ye geldiği fakat Ebû Hanife (r.a.)’in do-ğumundan çok önceleri vefat etiği ileri sürülerek bu habere de itiraz edilmiştir.

Ebû Hanife (r.a.)’in görüştüğü belirtilen sahâbîler-den bir başkası Abdullah b. Haris b. Cüz ez-Zebîdî (r.a.)’-dir.50 Onun 86 senesinde Mısır’da yaşa-dığı Semnûd yakınlarındaki Ebû Türab isimli bir köyde vefat ettiği ileri sürülerek bu görüşe karşı çıkılmıştır. 96 senesinde babasıyla birlikte hac esnasında Abdullah b. Haris (r.a.)’i mescid-i haram’da ders verirken gördüğü ve ondan hadis işittiğine dair bizzat Ebû Hanife (r.a.)’den gelen haber, içlerinde hocalarımızdan eş-Şeyh Kasım el-Hanefî’nin de bulunduğu bazı âlimler tarafın-dan isnadında tahrif, metninde ise kelimelerin yerleri-nin değiştirilmesi gibi kusurlarının yanında ravileri ara-sında yalancıların yer aldığı, ayrıca İbn Cüz (r.a.)’in Ebû Hanife (r.a.) altı yaşında iken Mısırda vefat ettiği ve bu dönemde Abdullah b. Cüz (r.a.)’in Kufe’ye gir-mediği gerekçeleriyle kabul edilmemiştir.Ebû Hanife (r.a.)’in görüştüğü belirtilen sahâbî-lerden bir diğeri Câbir b. Abdullah (r.a.)’dir.51 Ancak Câbir b. Abdullah (r.a.)’in henüz Ebû Hanife (r.a.)doğmadan 79 senesinde vefat ettiği ileri sürülerek buna itiraz edilmiştir. Bu sebeple Ebû Hanife (r.a.)’in Câbir b. Abdullah (r.a.) vasıtasıyla çocuğu olmayan kimseye Hz. Peygamber (s.a.v.)’in çok istiğfarda bulunmasını ve sadaka vermesini emrettiği, bunları yerine getirince adamın dokuz erkek çocuğu dünyaya geldiğine dair naklettiği rivayetin uydurma olduğu kabul edilmiştir.
Ebû Hanife (r.a.)’in görüştüğü belirtilen sahâbîlerden biri de Abdullah b. Ebû Evfâ (r.a.)’dir.52 Onun 87 veya 85 senesinde vefat etmesi sebebiyle Ebû Hanife (r.a.) ile görüşmesinin mümkün olamayacağı ifade edilmiştir. Ebû Hanife (r.a.), Abdulah b. Ebû Evfâ (r.a.)’den; Bağırtlak kuşunun yuvası kadar da olsa bir mescid yapana Allah cennette bir ev inşa edecektir53 hadisini mütevatir olarak rivayet etmiştir. Bu sebeple bazı âlimler; “Ebû Hanife (r.a.), İbn Ebû Evfâ (r.a.)’den beş veya yedi yaşlarında iken hadis işitmiş olmalı” de-mişlerdir.

Ebû Hanife (r.a.)’in görüştüğü belirtilen sahâbîlerden bir diğeri Vâsile b. Eska (r.a.)’dir.54 Ebû Hanife (r.a.)’in ondan, biri; Kardeşinin başına gelen felakete sevinme, Allah onu kurtarır da aynısıyla seni imtihan eder,55 diğeri; Şüphelendiğini bırak, şüphe duymadığına sarıl56 olmak üzere iki hadis rivayet et-miştir. Bu hadislerden birincisini Tirmizî başka bir is-nadla rivayet etmiş ve hadisin hasen olduğunu ifade etmiştir. İkinci hadis ise birçok sahâbeden rivayet edil-miş ve hadis âlimleri onun sahih olduğunu belirtmişler-
dir. Vâsile (r.a.)’in 83 veya 85 senelerinde vefat ettiği gerekçesiyle Ebû Hanife (r.a.)’in onunla görüşmesine de itiraz edilmiştir. Bu itiraza da yukarıdakiler gibi ce-vap verilebilir.
Ebû Hanife (r.a.)’in görüştüğü belirtilen sahâbî-lerden bir başkası Ma’kıl b. Yesar (r.a.)’dir.57 Ancak onun Muaviye (r.a.) döneminde öldüğü, Muaviye (r.a.)’in ise 60 senesinde vefat ettiği ifade edilerek itiraz edilmiştir. Ebû Hanife (r.a.)’in görüştüğü belirtilen sahâbîler arasında 102 senesinde Mekke’de en son ve-fat eden sahâbî Ebu’t-Tufeyl Âmir b. Vâsıle (r.a.)58 ve Âişe bint Acred (r.anhâ) da bulunmaktadır. Ancak bun-lara da itiraz edilmiştir. Zehebî ve İbn Hacer’in bu hu-sustaki açıklamaları şöyledir: Aişe bint Acred’in sahâbî olduğu bilinmemekte, hatta böyle bir ravi de tanınma-maktadır. Bu sebeple Ebû Hanife (r.a.)’in Hz. Peygam-ber (s.a.v.)’in; Allah’ın yeryüzündeki en kalabalık yara-tığı çekirgedir. Ben onu yemiyorum fakat haram da kılmıyorum59 anlamındaki sahih hadisini ondan rivayet ettiği kabul edilmemiştir.

Ebû Hanife (r.a.)’in görüştüğü belirtilen sahâbîler arasında 88 senesinde vefat eden Sehl b. Sa’d (r.a.),60 91 senesinde vefat eden Sâib b. Hallâd b. Süveyd (r.a.),61 91, 92 veya 94 yıllarında vefat ettiği belirtilen Sâib b. Yezid b. Saîd (r.a.),62 96 senesinde vefat eden Abdullah b. Büsre (r.a.), 99 esnesinde vefat eden Mah-mud b. Rebî’ (r.a.), 80 senesinde Hımıs’ta vefat ettiği için Ebû Hanife (r.a.) ile görüşmesine itiraz edilen Ab-
dullah b. Ca’fer (r.a.),63 81 yılında Hımıs’ta vefat ettiği için Ebû Hanife (r.a.) ile görüşmesine itiraz edilen64 Ebû Ümâme (r.a.)65 de zikredilmektedir.
İbn Hacer el-Heytemî konuyla ilgili açıklamaları-nı şöyle tamamlamaktadır. İmam Ebû Hanife (r.a.)’in menâkıbı hakkında hacimli bir eser yazan son dönem muhaddislerinden biri bu konuda şöyle demektedir: Hadis âlimlerinden birçok kimse Ebû Hanife (r.a.)’in herhangi bir sahâbîden hadis işitmediğini kesin olarak ifade etmişlerdir. Bunlar, Ebû Hanife (r.a.)’in Ebû Yu-suf, Muhammed b.Hasan eş-Şeybânî, Abdullah b. Mübârek, Abdürrezzak gibi önde gelen talebelerinin muhaddislerin önem verdikleri ve övündükleri bir du-rumu mutlaka zikredeceklerini, böyle bir durumun ise söz konusu olmadığını belirtmişlerdir. Bu sebeple Ebû Hanife (r.a.)’in herhangi bir sahâbîden hadis işittiğini belirten bir haberin isnadında ya yalancı bir ravi bu-lunmakta veya başka bir kusuru sebebiyle kabul edile-mezdir. Ebû Hanife (r.a.)’in Enes b. Malik (r.a.)’i gör-düğü ve bazı sahâbîlere yetiştiği ise doğrudur. Ebû Ha-nife (r.a.)’in sahâbeden hadis işittiğine dair Aynî’nin iddiasını bir başka hanefî eş-Şeyh Kasım el-Hanefî red-detmiştir. Ebû Hanife (r.a.)’in yetiştiği sahâbîlerden hadis almamasının sebebi, Şa’bî’nin ilimde başarılı olacağına dair uyarısına kadar ilimle değil ticaretle uğ-raşması olmalıdır. Hadis ilmiyle asgari seviyede ilişkisi olan bir kimsenin bunun aksini iddia etmesi mümkün değildir. İbn Hacer’in sözünü ettiği muhaddisin açıklamasının özeti bundan ibarettir.66 İbn Hacer açıklama-sını naklettiği muhaddisin kim olduğunu belirtmemek-tedir. Ancak sözü edilen bilgileri aktardıktan sonra yap-tığı; “Muhaddislerin -râvisinin diğerlerinin bilmediğine vakıf olduğu gerekçesiyle- muttasıl olarak yapılan riva-yet, mürsel veya munkatı’ nakledilene tercih edilir şek-lindeki kuralı Aynî’yi desteklemektedir” şeklindeki açıklaması sözünü ettiği muhaddisin kimliğini ortaya koyar mahiyettedir.

Bize göre Ebû Hanife (r.a.)’in mezhebine mensup bulunmayan dolayısıyla taassup söz konusu olmayan bir âlimin konuyla ilgili yaptığı yukarıdaki inceleme son derece önemlidir. İbn Hacer, Ebû Hanife (r.a.)’in on beş sahâbîyi gördüğünü veya onlara yetiştiğini tesbit etmiştir. Ayrıca o Ebû Hanife (r.a.)’in herhangi bir sahâbiyi görmediği veya onlardan hiçbir hadis işitme-diği tarzındaki itirazları da reddetmiştir.
Bu bilgileri verdikten sonra iki nokta üzerinde durmamız gerekecektir. Birincisi Ebû Hanife (r.a.)’in temyiz yaşlarında bazı sahâbîlerle karşılaşması, ikincisi ise ilme yöneldikten sonra geç vefat eden sahâbîlerle karşılaşma imkanının bulunması hususlarıdır.
Birinci noktayla ilgili şunları söyleyebiliriz. Mu-haddislerin çoğuna göre tabiî, uzun süre birlikte olmasa da sahâbe ile karşılaşan kimsedir.67 İbnü’s-Salah,68 Nevevî69 ve İbn Hacer70 bunun en doğru tarif olduğu-nu ifade etmişlerdir. Ebû Hanife (r.a.)’in Enes b. Mâlik (r.a.)’i gördüğü sabittir. Buna karşı çıkan da bulunmamaktadır. Muhaddislerin karşı çıktığı husus, sahâbe hayatta iken küçük yaşta bulunması ve ilimle meşgul olmaması sebebiyle Ebû Hanife (r.a.)’in sahâbeden hadis rivayet etmesidir.

İkinci nokta hakkında ise şu açıklamaları yapabi-liriz. Genel kabule göre Ebû Hanife (r.a.) 96 senesinde on altı yaşlarında iken ilimle meşgul olmaya başlamış-tır. Bu yıllarda hayatta kalan sahâbîler Abdullah b. Hâris b. Cüz, Ebu’t-Tufeyl Âmir b. Vâsıle, Sâib b. Ye-zid b. Saîd (r.a.e.), bir görüşe göre ise Abdullah b. Büsre (r.a.) ve Mahmûd b. Rebi (r.a.)’den ibaretti. Bu durumda Ebû Hanife (r.a.)’in ne zaman ve kaç kere haccettiğini, bu sahâbilerle nerede ve ne zaman karşı-laştığını araştırmamız gerekecektir.
Ebû Hanife (r.a.) birçok defa haccetmiştir. 96 se-nesinde gittiği ilk haccında Mekke’de İbn Cüreyc’le karşılaşmış, Atâ ve diğer âlimlerden hadis işitmiştir.71 Daha sonra 101, 106, 110 ve 120 yıllarında da haccet-miş, Mekke ve Hicaz bölgesinde bir süre kalarak İmam Mâlik (r.a.)’den hadis almıştır. Bu süre içinde İmam Mâlik (r.a.) de kendisinden hadis almıştır. Ebû Hanife (r.a.) son defa gittiği hacda herhangi bir sahâbî ile kar-şılaşmış mıdır? Tarihçiler Enes b. Mâlik (r.a.)’i beş veya sekiz yaşında Kufe’de gördüğü hususunda ittifak etmiştir.72 Mısır’da 85 senesinde vefat eden Abdullah b. Haris b. Cüz (r.a.)’ün Ebû Hanife (r.a.) ile karşılaş-ması ise mümkün değildir.73 Mekke’de 97 senesinde vefat eden Mahmud b. Rebi’ (r.a.) ve Mahmud b. Lebîd
(r.a.)’i Ebû Hanife (r.a.) ilk haccında görmüş olabilir.74 Kureyşin anlaşmalısı Sâib b. Yezid (r.a.) de aynı sene Mekke’de vefat etmiştir. Abdullah b. Ebû Evfâ (r.a.) Kufe’ye yerleşmiş ve 86 veya 87 senesinde burada ve-fat etmiştir. Ebû Hanife (r.a.), özellikle Kufe’de bulun-duğu sırada ondan hadis işitmiş olabilir. Sehl b. Sa’d es-Sâidî (r.a.) ise Medine’de en son vefat eden sahâbî olup kaynaklarda 88, 91 ve 96 yıllarında öldüğü kayde-dilmektedir.

Zehebî, Ebû Hanife (r.a.)’in Enes b. Mâlik’le gö-rüştüğünü kabul etmektedir.75 İbn Hacer el-Heytemî’ye göre Enes b. Mâlik (r.a.) dışında Abdullah b. Ebû Evfâ, Sehl b. Sa’d, Ubeydullah b. Üneys ve Amr b. Hureys (r.a.e.) olmak üzere dört sahâbîyi daha gör-müştür.76 Süyutî ise Enes b. Mâlik, Abdullah b. Üneys, Abdullah ez-Zebîdî, Câbir b. Abdullah, Ma’kıl b. Ye-sar, Vâsıle b. Eska’ ve Âişe bint Acred (r.a.e.) olmak üzere yedi sahâbî ile karşılaştığını söylemiştir.77 Yuka-rıda Ebû Hanife (r.a.)’in on beş sahâbî ile karşılaştığına dair İbn Hacer’in bazı kaynaklardan yaptığı nakli zik-retmiştik. Biz çoğunluğun da benimsediği gibi Ebû Ha-nife (r.a.)’in Enes b. Mâlik, Abdullah b. Ebû Evfâ ve Amr b. Hureys (r.a.e.)’le karşılaştığı görüşündeyiz. Bazıları muhalefet etse de bize göre Ebu’t-Tüfeyl Âmir b. Vâsıle (r.a.)’den rivayette bulunduğunda da şüphe yoktur. Bütün bu bilgilerden sonra bize göre Ebû Hani-fe (r.a.) tâbiînden olup aksini ileri süren ise onun sahip olduğu bu fazileti kıskanmaktadır. Kendileri Şâfiî olan
Zehebî, İbn Hacer el-Heytemî ve Süyutî’nin Ebû Hani-fe (r.a.)’in hem sahâbeyi gördüğü hem de onlardan ri-vayette bulunduğuna dair açıklamaları da bizim görü-şümüzü desteklemektedir.

D. FİZİKÎ VE AHLÂKÎ YAPISI
Târihçiler Ebû Hanife (r.a.)’in orta boylu, delil getirme yeteneği güçlü, sesi güzel, fizikî yapısı itibariy-le mükemmel olduğu hususunda ittifak halindedir.78 Oğlu Hammad’ın onu uzun boylu, esmer, tatlı simalı, sorulmadıkça konuşmayan, heybetli ve kendisini ilgi-lendirmeyen hususlara iltifat etmeyen bir kimse olarak tanımladığı nakledilmiştir.79 İbn Dükeyn ise şöyle de-miştir: Ebû Hanife (r.a.) tatlı simalı, sakalı, görünüşü, elbisesi, ayakkabısı güzel, vakar sahibi, heybetli, cö-mert, güzel kokudan hoşlanan bir kimseydi. Evinden çıktığı zaman insanlar kendisini görmeden güzel koku-sunu alırlardı.80 Bazı tarihçiler de oğlu Hammad’ın onu şöyle tanımladığını naklederler: Onun görünüşü güzeldi. Elbisenin ve kokunun en güzelini tercih ederdi. Bunları tabii olarak yapar, zühde aykırı davranmazdı. Böyle davranmak sünnet ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ittibadır.81

Ebû Hanife (r.a.)’in ahlâkı hakkında gerek ilk, ge-rekse son dönemde birçok âlim eser yazmıştır.82 Bu eserlerde onun âbid, takva ve hilm sahibi, cömert, hoca-larına saygılı, talebelerine karşı şefkatli, ilim öğrenmek ve öğretmekte sabırlı olduğu kaydedilir. İbadeti hak-kında Zehebî şöyle demektedir: Geceleri ibâdet yaptığı,
teheccüdü terketmediğine dair haber tevâtür seviyesin-dedir. Çok ibâdet etmesi, kıyam yapması sebebiyle “di-rek” anlamında “veted” diye isimlendirilmiştir. Otuz sene bir rekatta Kur’ân’ı hatmederek gecelerini ihya etmiştir. Ayrıca kırk sene akşam abdestiyle sabah na-mazını kıldığı da bilinmektedir. İbnü’l-Mübârek’in be-lirttiğine göre gecenin çoğunu ağlayarak ve ibâdet ede-rek geçirirdi.83 Mis’ar b. Kidam84 onun gece ibâdetini şöyle anlatır: Onu sabah namazını kılarken gördüm. Namazdan sonra öğle namazına kadar diğer insanlarla birlikte ilimle meşgul oldu. Öğle namazından sonra ikindiye, daha sonra akşama ve yatsıya kadar tekrar ilimle meşgul oldu. Ben içimden nafile ibâdete zaman ayıracak mı? diye geçirdim ve takip etmeye başladım. İnsanlar dağılınca damat gibi giyinerek mescide girdi ve sabaha kadar namaz kıldı. Sabah vakti olunca elbise-lerini değiştirdi ve sabah namazını kıldı. Bu defa içim-den geceyi ibâdetle geçirdi gündüz ne yapacak? diye geçti ve takip etmeye başladım. Ertesi gün de hiçbir değişiklik olmadan aynısını tekrar etti. Gece tekrar ta-kip ettim önceki gecede yaptığı ibâdetlerini aynen tek-rar etti. Sonra onu ben veya o ölünceye kadar takip et-meye karar verdim. Onun oruç tutmadığı gün ve uyu-duğu gece görmedim. Sadece öğleden önce bir miktar uyurdu. Mis’ar b. Kidam’ın kendisi de Ebû Hanife (r.a.) mescidinde secde halinde vefat etmiştir.85 Şerik ise şöyle anlatır: Bir sene onunla birlikte oldum. Yatağa yattığını görmedim. Bir gece namazında sabaha kadar “Bilakis kıyamet onlara vâdedilen asıl saattir ve o saatdaha belâlı ve daha acıdır”86 âyetini, bir başka gece “Allah bize lütfetti de bizi vücudun içine işleyen azap-tan korudu”87 âyetlerini sabaha kadar tekrar etti.88 Onun ibâdet hayatı hakkında ümmü veledi89 de şu açıklamayı yapmıştır: Tanıdığımdan bugüne kadar ge-celeri yattığını görmedim. Yazın öğle ile ikindi arasın-da, kışın ise mescidinde gecenin ilk saatlerinde bir mik-tar uyurdu.90 Öğrencisi Ebû Yusuf bu şekilde ibâdet etmesinin sebebini şöyle anlatmaktadır: Birlikte yürür-ken bir adamın; “Bu, geceleri uyumayan Ebû Hanife (r.a.)’dir” dediğini işitti ve; “Allah (c.c.) insanlar ara-sında benimle ilgili böyle bir anlayış yaygınlaştırmış, Allah (c.c.)’ün beni bundan farklı görmesi uygun olur mu? Allah (c.c.)’e yemin olsun ki insanları benimle ilgili konuşmalarında yalancı çıkarmayacağım” dedi.91

Menâkıb yazarları bu hususta birçok bilgi nak-letmektedir. Bunların bir kısmında ittifak bir kısmında ise ihtilaf etmektedirler. Nakledilen bazı bilgiler ise burada tartışmayı bile uygun bulmadığımız derecede tuhaflıklar ihtiva etmektedir.
Ebû Hanife (r.a.)’in hilmi ve başkaları hakkında kötülük düşünmediği, çirkin söz söylemediği hakkında da haberler nakledilmiştir. İlmî tartışmada bulunduğu bazı kimselerin hakkında “bid’atçı ve zındık” dedikle-rini kendisine haber veren kişiye; “Allah seni affetsin, Allah benim öyle olmadığımı biliyor. Bunlardan dolayı kimseyi kınamıyorum. Allah’ın bunları cezalandırma-sından korkuyor ve onları affetmesini umuyorum” dedi
ve ağlamaya başladı, sonra da bayıldı. Kendine geldik-ten sonra adam ona; “Hakkını helal et” dedi. Ebû Hani-fe (r.a.) de; “helal olsun” diye karşılık verdi.92 Aley-hinde birçok kimsenin konuştuğu kendisine haber veri-lince; “Cahil kimselere hakkımı helal ediyorum. Âlim-lerin konuşmaları ise böyle değildir. Zira âlimlerin ko-nuşmaları kendilerinden sonra da etkili olur.” diyerek karşılık verdi. Bir adam ağlatmak için ona; “Allah’tan kork” demişti. Bunun üzerine o önce irkildi, başını önüne eğdi sonra adama; “Allah hayrını versin, ilimle-riyle kendilerini beğendiklerinde onların Allah (c.c.)’e yönelmelerini temin etmek amacıyla insanlar her vakit kendilerine Allah (c.c.)’ü hatırlatan birine ihtiyaç du-yarlar. Ben ise Allah (c.c.)’ün beni hesaba çekeceğini çok iyi bilmekteyim ve kurtuluş için mücadele ediyo-rum.” dedi. İbnü’l-Mübârek Süfyân es-Sevrî’ye; “Ebû Hanife (r.a.) gıybet etmekten son derece uzaktı, onun, düşmanlarının gıybetini yaptığını dahi görmedim” de-yince Süfyân es-Sevrî; “Ebû Hanife (r.a.) sevaplarını gıybetle boşa çıkarmayacak kadar akıllıdır” diye karşı-lık verdi.

Kaynaklar Ebû Hanife (r.a.)’in kendisinden her isteyeni ve ihtiyaç sahiplerini boş çevirmeyecek şekilde cömert olduğunu ittifakla kaydederler. Nitekim onun cömertliğini Süfyan b. Uyeyne şöyle anlatır: Ebû Hani-fe (r.a.) çok sadaka verir, istifade ettiği her şeyden baş-kalarına da pay ayırırdı. Bir defa gönderdiği hediyelerin çokluğu beni şaşırtmıştı. Bu durumu talebelerinden
birine anlatınca; “Bu çok mu? Saîd b. Ebû Arûbe’ye gönderdiği hediyeler bundan çok daha fazlaydı. O he-men her muhaddise iyilikte bulunmuştur.” diye muka-bele etti. Mis’ar b. Kidam da; “O kendisi veya ailesi için giyecek veya yiyecek bir şey alacağı zaman aynısı-nı önce âlimler için alırdı”93 demiştir. Önde gelen tale-besi Ebû Yusuf şöyle anlatır: İyilikte bulunduğu için kendisine teşekkür edenlere; “Allah (c.c.)’e şükret, çünkü bu O’nun gönderdiği bir rızıktır” derdi. Bana ve aileme yirmi sene baktı. Bir gün; “Senden daha cömert bir kimse görmedim” deyince o; “Sen Hammad’ı gör-medin, onda güzel huyların hepsi vardı” karşılığını ver-di.94 Şakîk95 de Ebû Hanife (r.a.)’de şahit olduğu şu olayı anlatır: Birlikte yolda giderken bir adam onu gö-rünce yolunu değiştirdi. Ebû Hanife (r.a.) arkasından bağırarak adamı yanına çağırdı ve yolunu niçin değiş-tirdiğini sordu. Adam; “Sana on bin dirhem borcum var, uzun zaman geçmesine rağmen ödeyemedim. Ödeme imkanım da yok. Bu sebeple senden utandığım için yolumu değiştirdim” dedi. Bunun üzerine Ebû Ha-nife (r.a.); “Bütün mesele bu mu? Hepsini sana hediye ettim. Artık beni görünce yolunu değiştirme, beni gör-düğünde rahatsız olduğun için de hakkını helal et” dedi. O zaman anladım ki Ebû Hanife (r.a.) gerçek bir zahit-tir.96
Sonuç itibariyle çağdaşları onun güzel ahlâklı ve takva sahibi olduğunda ittifak etmiştir. Nitekim İbnü’l-Mübârek; “Kufe’ye geldiğimde en zahidiniz kimdir?
diye sorduğumda “Ebû Hanife (r.a.)” cevabını aldım” demiş, Mekkî b. İbrahim de; “Kufelilerle uzun süre birlikte oldum, Ebû Hanife (r.a.)’den daha takvalı kim-se görmedim” açıklamasını yapmıştır.97 Önde gelen âlimlerin Ebû Hanife (r.a.)’in takvasıyla ilgili açıklama-lar, bunlardır. Bu bilgileri mezhep taassubuyla nakle-dildiği endişesini engellemek amacıyla özellikle hanefî mezhebine mensup olmayan âlimlerin eserlerinden ak-tardım. Zehebî’nin hanbelî olmayanlara, özellikle ehl-i re’ye karşı tavrı bilinmektedir. Talebesi İbnü’s-Sübkî’nin onun hakkında; “Zehebî’nin hanbelilerle ilgili övgüsü ile Eş’arîler hakkındaki zemmi dikkate alınmaz”98 şeklindeki açıklaması da bu tutumunu ifade etmektedir. Bununla birlikte yukarıda Zehebî’nin onu diğerlerinden daha çok övdüğünü ve faziletiyle ilgili herhangi bir şey gizlemediğini gördük. Bizim burada naklettiklerimiz ise onun söylediklerinin ancak onda biridir. Araştırmamızda Şâfiî, Hanbelî ve muhaddisler-den muhaliflerinin de Ebû Hanife (r.a.)’i övdükleri so-nucuna vardık.

E. VEFÂTI VE HAKKINDA YAZILAN MER-SİYELER
Ebû Hanife (r.a.)’in vefatı, hayatının son günle-rinde kitaplara geçtiği ve insanların gündeminde olduğu için tarihin kayıt dışı bırakamayacağı bir şekilde mey-dana gelmiş, âlimler için de darb-ı mesel olmuştur. Ta-rihçilerin ittifakla kaydettiklerine göre halife Mansur onun kadı olmasını istemiş ve bunda ısrarlı davranmış,
Ebû Hanife (r.a.) ise bu isteği redderek asla kabul et-meyeceğine dair yemin etmiştir. Bunun üzerine halife hapse atılmasını ve baskı yapılmasını emretmiştir. Ebû Hanife (r.a.)’in buna aldırış etmemesi üzerine her gün on kırbaç vurulmasını emretmiştir. Ebû Hanife (r.a.)’i annesinin üzülmesi dışında bu baskı türü de etkileme-miştir. Hapiste annesinin durumuna üzülerek göz yaşı döken Ebû Hanife (r.a.), dualarıyla sürekli Allah (c.c.)’e sığındı. Çok geçmeden Allah (c.c.)’ün rahmeti-ne kavuştu.
Ebû Hanife (r.a.)’in hayatını yazanların çoğu hali-fe Mansur’u, onu hapishanede öldürdüğü, yiyeceği ve-ya içeceğine zehir kattığı tarzında suçlamaktadırlar. Bazıları ise halife Mansur’un ayaklanmasından korktu-ğu İbrahim b. Abdullah b. Hasan b. Ali b. Ebû Talib’i desteklemesi sonucunda insanların da ona taraftar ola-cağı endişesiyle Ebû Hanife (r.a.)’i siyaseten öldürdü-ğünü kaydetmektedir. Bu ihtimal söz konusu olmakla birlikte ihtilaflı olması ve kesin bir delil bulunmaması sebebiyle bunun doğruluğunu şüpheyle karşılamakta-yız. Her nasıl olursa olsun sonuçta; “Allah (c.c.) Ebû Hanife (r.a.)’e ve İslâm ümmetinin diğer âlimlerine geniş rahmetinden ihsan etsin” diye dua etmekten ken-dimizi alamıyoruz.
Ebû Hanife (r.a.)’in başkentteki cenazesine he-men bütün ümmet katılmış, cenaze namazı defalarca kılınmıştı. İnsanların ağlamaları ise uzaklardan işitile-bilmekteydi.99 Âlimler, şairler -kaynaklarda cinler de dahil edilir- onun ölümüne ağlamış ve mersiyeler ya-zılmıştır. Dualarının kabul edildiğine inanılan Sadaka el-Mekâbirî, Ebû Hanife (r.a.)’in defnedilmesinden sonra Hayzerân mezarlığında üç gece gaipten gelen şu sözleri dinledim demiştir:

Fıkıh ilmi öldü, artık fıkıh bilginiz kalmadı
Allah’tan korkun da onun yerini doldurun
Ebû Hanife en-Nu’man öldü
Şimdi karanlık geceleri kim ihya edecek?100
Ebû Hanife (r.a.) hakkında Abdullah b. Müba-rek’in mersiyesi ise şöyledir:
Ebû Hanife (r.a.)’in şeref ve hayrının her gün art-tığını,
Âlimlerle tartışmalarında hep doğruyu söyleyip tercih ettiğini,
İnsanları akıllıca değerlendirdiğini gördüm.
O halde onun bir benzeri var mı?
Hocası Hammad’ı kaybetmemiz yetmişti bize,
Onun ölümü ise çok daha felaket oldu bize,
Sorulduğunda Ebû Hanife’in ilminin yüceliğini anladım,
Tartışmalarda problemi çözen de Ebû Hanife idi.101
Ebû Hanife (r.a.) hakkındaki bir başka mersiye şöyledir:
Nu’man sabah aydınlığı gibi parlayarak Kufe’den doğdu,
Allah kendisinden razı oldu, insanlar ona tabi ol-du,
Takvanın lideri ve tacı oldu,
İslâm dini sıkıntıya düştüğünde,
Onun reçetesi ve çaresi oldu.
Hidayet ortamı zayıflayıp sıkıntıya düştüğünde,
Nu’man’ın mezhebi güçlendirip canlılık kazan-dırdı.
Cehalet ve bid’at kapıları açılınca,
Onları yok eden de o oldu.
Bulutların karanlığını açtı, şiddetli sıkıntıları gi-derdi.
Rabbü’l-âlemîn ona ebediyette kâfurla karışık bir kadehten şerbet içirdi.
Ebü’l-Müeyyed Harizmî’nin yazdığı mersiye de şöyledir:
Ebû Hanife bütün dünyayı kaplayan ilimlerin kaynağı,
İlimlerde insanların önderi, menâkıp ve haberleri nakledilenidir.
Nu’man, en faziletli ümmetin sönmeyen kandili,
Mahlukat bir cisim, ümmet onun gözü, Ebû Hani-fe ise ümmetin göz bebeğidir.

Biyografi veya menâkıbını yazanların muhafaza ettikleri bunun gibi birçok mersiye bulunmaktadır. Ta-raftar olmak ithamına muhatap olmamak için bu kada-rını nakletmekle yetiniyoruz. Yukarıdaki mersiyeyi de gerçekten yana olduğumuzu belirtmek üzere nakletmiş bulunuyoruz. Çünkü her millet, görüş ve yaklaşımları farklı da olsa önderleriyle övünür. Bizim de Ebû Hanife (r.a.)’in fazilet ve menkıbelerini zikretmememiz, farklı görüşte olduğu gerekçesiyle bunları görmezlikten gel-memiz doğru olmaz. Böyle bir tutum aksine binlerce delil de olsa bildiğinden vazgeçmeyen cahillerin yapa-cağı bir davranıştır. Biz ise burada kendiliğimizden delilsiz herhangi bir açıklamada bulunmadığımız gibi -Allah hepsine rahmet etsin- Ebû Hanife (r.a.)’in muha-liflerinin görüşlerini de esas aldık.

F. FAZİLETİ İLE İLGİLİ HADİSLER
Biyografi ve menâkıb müellifleri Ebû Hanife (r.a.)’in faziletini ifade eden veya buna işaret eden üç hadis kaydederler. Aşağıda bunları ayrı ayrı ele alıp âlimlerin bunlarla ilgili açıklamalarına yer verdikten sonra sıhhatleri hakkındaki görüşümüzü ortaya koyaca-ğız.
İlim süreyyada da olsa Fars’lı biri onu elde ede-cektir rivayeti, Ebû Hanife (r.a.)’in faziletiyle ilgili ola-rak zikredilen birinci hadistir. Bu lafızlarla Ahmed b. Hanbel tarafından rivayet edilmiştir.102 O, hadisi İshak b. Yunus el-Ezrak- Avf- Şehr b. Havşeb- Ebû Hüreyre isnadıyla rivayet etmiştir. Ahmed b. Hanbel ayrıca ha-disi birçok yerde Fars’lı birileri, Fars’lılardan birçok kimse şeklinde de rivayet etmiştir.103
Buhârî, İman süreyyada olsa -Selman el-Fârisi (r.a.)’i kastederek- bunlardan bazı kimseler ona ula-şır;104 Müslim, Din süreyyada olsa Fars’lı biri veya Fars’lılardan biri ona ulaşır;105 İbn Hibbân, İlim sü-reyyada olsa Fars’lı bazı kimseler onu elde eder106 lafızlarıyla rivayet etmişlerdir.

Heysemî’nin, Ahmed b. Hanbel rivayetiyle ilgili değerlendirmesi şöyledir: Ahmed b. Hanbel isnadda yer alan Şehr b. Havşeb’in sika olduğunu söylemişse de bu ihtilaflıdır. Diğerleri ise sahih hadis ravilerindendir.107 Bu değerlendirmeye göre Ahmed b. Hanbel rivayeti hasen bir hadistir. Diğer rivayetler ise Sahihayn’da yer almaktadır. Bu durumda hadisle kastedileni tespit et-mek gerekmektedir.
Hadiste İslâm dinine girecek ve süreyyada da olsa dine sarılacak olan Farslılardan bahsedildiğinde her-hangi bir şüphe yoktur. Hadiste yer alan “din” her ikisi-ni zikreden rivayet de sahih olduğu için hem iman hem de ilim olarak yorumlanmıştır. Ahmed b. Hanbel riva-yetinde hadiste zikredilen özelliğe sahip kimsenin Fars-
lı olacağı tahsisi söz konusudur. Süreyyada olsa bile ilim ve dini elde edecek olan dünyayı ilimle dolduran, müslümanların bin seneden bugüne mezhebiyle amel ettiği kimse değilse kimdir? Üstelik gerek geçmişte gerek günümüzde mezhebi İslâm devletlerinin resmi mezhebi kabul edilmiştir. Bu kimse bir rek’atında Kur’ânı hatmeden takva sahibi kimse değilse başka kim olabilir? Ebû Hanife (r.a.) kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazını kılmamış mıydı? Daha sonra baş kadı olan talebesine yirmi sene bakmamış mıydı? Bütün uzuvlarında iman, ilim ve dini hisseden, baskılara bo-yun eğmeyen ve önüne serilmesine rağmen dünyayı reddeden Fars’lı Ebû Hanife (r.a.) değilse kimdir? Çoğu âlimlerin de ifade ettiği gibi bu kimse tartışmasız Ebû Hanife (r.a.)’dir. Bu konuda farklı bir görüş ileri süren kimse insanları tanımıyor, selef âlimlerine değer ver-miyor demektir. Ebû Hanife (r.a.) tabiînden olduğuna göre nasıl selef kabul edilmez, selef o değilse başka kimdir?

İkinci hadis Abdurrahman b. Avf (r.a.)’den riva-yet edilmektedir. Onun nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Yüz elli senesinde dünyanın zineti ortadan kalkacaktır. İbn Hacer el-Heytemî bu lafızlarla hadisi bulamadığını ve uydurma olduğunu belirterek hadisin, yüz yirmi beş senesinde dünyanın zineti ortadan kalkacaktır lafızlarıyla Bezzar tarafından rivayet edildiğini108 kaydetmiştir.109 Mecmaü’z-zevâid110 isimli eserde ise şu bilgiler verilmektedir:
Onu Ebû Ya’lâ ve Bezzâr rivayet etmişlerdir. İsnadında yer alan Mus’ab b. Mus’ab zayıf bir ravidir. Fettenî111, İbn Arrâk112 ve Süyutî113 onun son derece zayıf bir ravi olduğunu belirtmişlerdir. Bu rivayet sahih olsa bile Ebû Hanife (r.a.)’in vefatıyla bir ilgisi bulunmamakta-dır. Rivayette yer alan “yüz elli senesinde” kısmının mezhep taassubuyla uydurulduğu ortadadır.

Ebû Hanife (r.a.) ile ilgili nakledilen üçüncü riva-yet; Ümmetim içinde ismi Nu’man künyesi Ebû Hanife olan biri çıkacaktır. O ümmetimin yıldızıdır, O ümme-timin yıldızıdır, O ümmetimin yıldızıdır şeklindedir. Bu rivayet farklı lafızlarla birçok kimse tarafından kayde-dilmiştir. İbn Adi bu rivayeti el-Cûbârî diye tanınan Ahmed b. Abdullah b. el-Herevî’nin tercümesinde Sün-netim, ümmetim içinde ismi Nu’man b. Sabit, künyesi Ebû Hanife olan biri vasıtasıyla tekrar canlanacaktır lafızlarıyla nakletmiş ve ravisi el-Cûbârî’nin hadis uy-durduğunu da belirtmiştir. İbn Hibbân’ın el-Mecrûhîn’deki rivayeti ise şöyledir: Ümmetim içinde Muhammed b. İdris isminde biri gelecek ve ümmetime iblisten daha zararlı olacaktır. Ümmetim içinde Ebû Hanife isminde bir kimse daha gelecek ve ümmetimin yıldızı olacaktır.114 İbn Hibbân bu rivayeti Mesruk b. Saîd et-Temîmî’nin hayatını verirken nakletmekte ve “O uydurma rivayetleri, güvenilir ravilere nispet eder” açıklamasını yapmaktadır. Söz konusu rivayeti Hatîb el-Bağdâdî Târîhu Bağdât isimli eserinde Ebû Hanife (r.a.)’in hayatını verirken nakletmekte ve; “Bu hadis uydurmadır, Muhammed b. Saîd ed-Devrakî onu riva-yette tek kalmıştır” açıklamasını yapmaktadır. İbnü’l-Cevzî de el-Mevzûât isimli eserinde sözü edilen rivaye-ti farklı lafızlarla naklettikten sonra; “Bunların hepsi uydurmadır” demektedir.115 Tenzîhü’ş-şerîa isimli eserinde bu rivayeti nakleden İbn Arrâk da; “İsnadın-daki el-Cûbârî yalancı olarak yeterlidir” değerlendirme-sini yapmaktadır. Ebû Hanife (r.a.) hakkındaki bu riva-yetin uydurma olduğu ortadadır. Kaynaklarda şâfiî mezhebine mensup birinin Ebû Hanife (r.a.)’e hakaret etmesi üzerine hanefî mezhebine mensup olan el-Bûrakî’nin bunu uydurduğu zikredilir. Bu çeşit uydur-maların sebebi, milletlerin ilerlemesini engelleyen ve dine zarar veren taassuptur. Âlimlere hakaret etmesek herhangi bir zararımız olmaz. Ama ne yazık ki biz, her-hangi bir gerekçesi de olmadan birilerini övmek, diğer-lerine hakaret etmekle ömür tüketmekteyiz. Allahım bizi ve müslümanları dosdoğru yoldan ayırma.