III. İLMÎ HAYATI

III. İLMÎ HAYATI

Ebû Hanife (r.a.)’in ilmî hayatı; ilme başlaması, ilim dünyasında tanınması, ilmî seyehatleri, hocaları, meşhur talebeleri, fıkıh okulu, ilmî tartışmaları, mec-mua ve kitap şeklindeki eserleri başlıkları altında ince-lenecektir.

A. İLME BAŞLAMASI
Ebû Hanife (r.a.) başlangıçta iyi bir tüccardı. Gençliğinin ilk dönemlerinde de ticarete devam etti.
Asaleti ve kabiliyeti görünüşü ve davranışlarına yansı-maktaydı. Onun bu durumu Kufe’nin muhaddis ve fa-kihi eş-Şa’bî’nin dikkatini çekti. Ebû Hanife (r.a.)’e uğradığı bir gün ona kime gittiğini sordu. O “Çarşıya” diye cevap verdi. eş-Şa’bî; “Bunu kastetmiyorum, han-gi âlimlere gittiğini öğrenmek istiyorum” dedi. O; “Ben âlimlere fazla gitmem” deyince eş-Şa’bî; “Böyle dav-ranma, senin ilimle meşgul olman, âlimlerle birlikte bulunman gerekir. Çünkü sende böyle bir kabiliyetin bulunduğunu görüyorum” dedi. Ebû Hanife (r.a.) bu sözlerin kendisine yaptığı etkiyi; “Sözleri beni etkiledi, çarşıya gitmeyi bıraktım ve ilme yöneldim. Allah (c.c.) onun tavsiyesinden benim istifademi sağladı”116 şek-lindeki açıklamasıyla ifade etmektedir. Ebû Hanife (r.a.) âlimlere gitmeye ve ilme böyle başlamıştır. İlk ilim meclisine mescidde akaid konularını anlatan bir âlimi dinleyerek katıldığı ve ondan kelâm ilmini iyice öğrendiği, öğrenmeden önce bir takım sorular sorduğu zikredilir. Hatîb el-Bağdâdî, el-Hallal-Ali b. Ömer el-Harîrî-Ali b. Muhammed en-Nehaî-Muhammed b. Mahmud es-Saydenânî-Muhammed b. Şuca’ es-Selcî-Hasan b. Ebû Mâlik-Ebû Yusuf isnadıyla Ebû Hanife (r.a.)’in şöyle söylediğini nakleder: İlim öğrenmeye karar verince ilimler arasında tercih yapmak için her birinin bana kazandıracaklarını soruşturmaya başladım. Kur’an öğrenmem tavsiye edilince; “Kur’ân’ı öğrenip ezberleyince bana kazandıracağı nedir?” diye sordum.

“Kur’an öğrenince mescide oturur çocuk ve gençlere Kur’an öğretir, sonra da onlar arasından senden dahahafızını veya senin seviyende birini yetiştirirsin. Böyle-ce senin yerine o geçer” diye karşılık verdiler. “Hadis öğrensem ve yazsam, dünyada en çok hadis bilen ol-sam” dedim. “İhtiyarlayıp zayıf düştüğünde gençler ve çocuklar etrafına toplanıp hadislere yalan karıştırmana sebep olurlar. Bu ise ahir ömründe senin için büyük bir ayıp olur” dediler. Buna başlamayayım dedim ve nahiv öğrenmeyi düşündüm. “Nahivi ve Arap dilini ezberle-sem bana kazandıracağı nedir?” diye sordum. “Öğret-men olursun, kazancın artar” dediler. Ben de; “Bunun da sonu iyi değil” dedim. “Şiire yönelsem ve benden daha şair kimse olmasa, bana kazandıracağı nedir?” diye sordum. “Birine medhiyeler dökersin sana ikram ve hayvana bindirmek veya elbise almak gibi ihsanlar-da bulunur, şayet sana ikramda bulunulmazsa şerefli insanların namusuna dil uzatmaya başlarsın” dediler. “Buna benim ihtiyacım yok” dedim. “Kelam ilmine yönelsem bana kazandıracağı nedir?” diye sordum. “Kelam ilmine yönelen kimse tenkitlerden ve zındıklık-la itham edilmekten kurtulamaz. Böyle bir itham sonu-cunda ya öldürülürsün veya kınanırsın” dediler. Fıkıh öğrenmem durumunda nasıl olacağını sordum. “Fetva sorulur cevaplarsın, genç de olsan kadılık teklifi alırsın” dediler. Bunun üzerine; “İlimler arasında bundan daha faydalısı yok” dedim ve fıkıh öğrenmeye başladım.117

Zehebî söz konusu haberi naklettikten sonra; “bu haber uydurmadır. İsnadında güvenilir olmayan raviler bulunmaktadır” açıklamasını yapmaktadır. Ebû Hanife
(r.a.)’in hayatını kaleme alanların hemen hepsi bu habe-ri nakletseler de Zehebî’nin tespitine ben de katılmak-tayım. Ayrıca bu haber Ebû Hanife (r.a.)’in saygınlığı-na da zarar verir mahiyettedir. Zehebî haberle ilgili şu değerlendirmeyi yapmaktadır: Hz. Peygamber (s.a.v.); En hayırlınız Kur’ân’ı öğrenen ve öğreteninizdir118 buyururken bir kimse makam ve mevki amacıyla nasıl ilim tahsil etmeyi düşünebilir? Mescidden daha hayırlı bir mekan var mıdır? İlmi yaymak Kur’ân öğretmeye eşit midir? Günah işlememiş çocuklardan daha hayırlı talebe mi vardır? Bütün bu sorulara verilecek cevap “hayır” olacaktır. Şu halde bu haber uydurmadır ve isnadında güvenilir olmayan raviler bulunmaktadır.119

Zehebî daha sonra Ebû Hanife (r.a.)’in hadisten yüz çevirdiği iddiasını eleştirmektedir. Zira Ebû Hanife (r.a.) yüz senesinden sonra hadis öğrenmeye başlamış-tır. Bu dönemde çocukların hadis öğrenmeleri söz ko-nusu değildi. “Fıkıh” kelimesi de üç yüz yılından sonra terim anlamı kazanmıştır. Hatta bu dönemde hadis tale-bi önde gelen âlimlerin işiydi. Fakihler önce Kur’an sonra hadis öğrenirlerdi. Bu dönemde fıkıh eserleri de tedvin edilmemişti.120 Zehebî son olarak; “Bu hikaye-yi uyduranın Allah belasını versin, bu dönemde kelam ilmi var mıydı?” demekten kendini alamamıştır.

Ebû Hanife (r.a.)’in müftü veya kadı olmak ama-cıyla ilme yöneldiği nasıl iddia edilebilir? Yukarıda Ebû Hanife (r.a.)’in kendisine yapılan kadılık teklifini reddettiğini zikretmiştik. Bu, kadılık teklifini ikincidefa reddetmesiydi. Nitekim ilk kadılık teklifi Emevîler döneminde İbn Hübeyre’den gelmiş, Ebû Hanife (r.a.) kabul etmemişti. İbn Hübeyre’nin ısrar etmesi üzerine bir fırsatını bulup Mekke’ye gitmiş ve Emevîler, Abbâsiler tarafından yıkılıncaya kadar Kufe’ye dön-memiştir. Bu dönemde o henüz elli yaşına ulaşmamıştı. İlme başlarken kadı olmak niyetinde olsaydı bu fırsatı asla kaçırmazdı. Bu durum sözü edilen haberin uydur-ma olduğunu açıkça ortaya koyduğu gibi uyduran kim-senin de cehaletini göstermektedir. Zira Ebû Hanife (r.a.)’in ilmi, ilme başlamadan önce de akıllı olduğu veya çocukluğunda dahice zekâya sahip bulunduğunu ispat amacıyla komik hikayeler uydurmamıza ihtiyaç duyurmayacak seviyededir. Ebû Hanife (r.a.)’in yüceli-ğini anlamak için İmam Mâlik, Şâfiî, Ahmed b. Hanbel ve benzerlerinin onun hakkında yaptıkları açıklamalar yetmez mi? Bunun için yaptıklarına bakmak yeterli değil midir?

B. GENÇ YAŞTA İLMÎ OLGUNLUĞA ERİŞ-MESİ
Ebû Hanife (r.a.), ilim öğrenmeye yukarıdaki uy-durma hikayede zikredildiği gibi mülk elde etmek veya bir makama kavuşmak amacıyla değil, sırf ilim için başlamıştır. Onun mülk elde etmeye ihtiyacı da yoktu. Zira o, zengin bir tüccardı. İlme başladıktan kısa bir süre sonra insanlar arsında tanınmaya başladı. Kırk sene geceleri ibadetle geçirdiği hususunda tarihçilerin zikrettiği -Zehebî bunun tevatür seviyesinde olduğunu belirtir- haberi dikkate aldığımızda insanlar arasında erken yaşlarında tanındığını görürüz. Yetmiş yaşında vefat edip kırk senesini geceleri ibadetle geçirdiğine göre Ebû Hanife (r.a.) otuz yaşında insanlar tarafından tanınan ve izlenen bir kimse konumuna ulaşmıştır. Bi-yografisini yazanlar Ebû Yusuf’la birlikte yürürken bir adamın hakkında söylediklerini duyması üzerine insan-ların kendisiyle ilgili hüsnü zanlarına aykırı hareket etmeme kararı aldığını kaydetmişlerdir. Bu haber, onun ömrünün başlarında şöhrete kavuştuğunu göstermekte-dir.

Ebû Hanife (r.a.) diğer ilimlerde parmakla göste-rilir bir seviyeye ulaştıktan sonra fıkıh ilmine başlamış-tır. Fıkıh ilmine hocası Hammad ile mesciddeki özel ders halkasında devam etmiştir. Ebû Hanife (r.a.)’in fıkıh ilmine başlamasını Zehebî şöyle anlatmaktadır: Ebû Hanife (r.a.) önce diğer ilimleri öğrendi, onlarda belirli bir seviyeye ulaştıktan sonra fıkha yöneldi. Bir gün Hammad’ın ilim halkasının yakınında otururken bir kadın gelerek ona sünnete göre hanımını boşamak iste-yen kimsenin nasıl davranması gerektiğini sordu. Ebû Hanife (r.a.) soruya cevap veremedi ve kadına bunu Hammad’a sormasını, aldığı cevabı da kendisine getir-mesini söyledi. Kadın kendisine söyleneni yaptı. Ceva-bı öğrenen Ebû Hanife (r.a.) kendi ilim halkasını bıra-karak Hammad’ın ilim halkasına katıldı. Hocası Ham-mad onun öğrettiklerini iyice kavradığını ve diğer öğ-rencilerin yaptığı hataları tespit ettiğini görünce onuyanıbaşına oturttu.121 Bir ara ayrı bir ilim halkası kur-mak istedi. Bu arada hocası Hammad seyehata çıkması gerekmişti ve kendi yerine Ebû Hanife (r.a.)’in geçme-sini istedi. Hocasının bulunmadığı iki aylık süre esna-sında Ebû Hanife (r.a.)’e altmış soru sorulmuş ve bun-lara cevap vermiştir. Hocası döndüğünde soruları ve verdiği cevapları ona arz edince hocası verdiği cevap-lardan kırk tanesini onaylarken yirmisine muhalefet etmiştir. Bunun üzerine Ebû Hanife (r.a.) ölünceye ka-dar hocasından ayrılmamaya karar vermiş ve on sene daha onun ilim halkasına devam etmiştir. Hocası Hammad vefat edince ise onun yerine geçmiş, böylece kırk yaşlarında başlattığı ilim halkasına birçok talebe katılmıştır.122

Bazı kimseler Ebû Hanife (r.a.)’in Arap dili, tef-sir, hadis gibi ilimlere vakıf olmadığını zannedebilir. İbn Hacer el-Heytemî buna şöyle cevap vermektedir: Ebû Hanife (r.a.)’in fıkıhtan başka bir şey bilmediğini zannetme, o aynı zamanda tefsir-hadis gibi şer’î ve edebî ilimlere de vakıftı. Bu konuda düşmanları tara-fından yapılan açıklamalar ihtilaflıdır. Onların bu tür-den açıklamalarının, yalan ve iftiralarının sebebi, çağ-daşlar arasında olan rekabet ve kıskançlıktan kaynak-lanmaktadır. Ancak Allah (c.c.) nurunu mutlaka ta-mamlamaktadır. Ebû Hanife (r.a.)’in bazı fıkhi mesele-leri Arap dili kurallarından hareketle çözmesi bu iddia-ların yanlışlığını ortaya koymaktadır. Bunları inceleyen kimse onun çağdaşlarından daha ileri seviyede Arap diline hakimiyetini görecektir. Bu konuda Zemahşerî ve başka âlimler müstakil eserler de telif etmişlerdir.123
İbn Hacer el-Heytemî Arap dilini bilmediği husu-sundaki iddialara cevap verdikten sonra Ebû Hanife (r.a.)’in hadis bilmediğine dair ileri sürülen görüşlere uzun uzun cevap vermektedir.

C. İLMÎ SEYAHATLERİ
Çoğu yazar Ebû Hanife (r.a.)’in ilmî seyahatleri hususunda sözü uzatmaktadır. Aslında Ebû Hanife (r.a.)’in Basra ve Hicaz dışında ilmî seyahat yaptığını bilmemekteyiz. Bunun sebebi, buna ihtiyaç duymama-sıdır. Çünkü Ali b. Ebû Talib, İbn Mes’ud, Enes b. Ma-lik ve tanınmış birçok sahâbî (r.a.e.) Kufe’ye yerleşmiş-tir. Ebû Hanife (r.a.) ile bu sahâbîler arasında çoğu za-man bir bazen iki kişi bulunmaktadır. Kufe fıkıh ve çok hadis rivayetiyle tanınan sahabîlerin merkezi durumun-daydı. Enes b. Malik (r.a.)’i görmesi ve Katâde (r.a.) ve başkaları vasıtasıyla onun ilmini alması, İbn Mes’ud (r.a.) ve Ali b. Ebû Talib (r.a.) başta olmak üzere sahâbenin önde gelenlerinden istifade etmesi sebebiyle seyahate ihtiyaç duymamaktaydı. Ancak Basra ve Me-dine’ye seyahat etme ihtiyacını hissetmekteydi. Bu se-beple o, bu iki ilim merkezine birkaç defa ilmî seyahat yapmıştır.

1. Basra Seyahati
Ebû Hanife (r.a.); “Basra’ya yirmiden fazla ilmî seyahatte bulundum. Oraya her gidişimde bir sene kadar kalmaktaydım. Bu süre içinde âlimlerinden istifade ediyor, sonra tekrar Kufe’ye dönüyordum” demekte-dir.124 Ebû Hanife (r.a.)’in bu seyahati ticari değil, bütünüyle ilmî amaçlı idi. O bir tüccardı, fakat ilme başladıktan sonra kendisi doğrudan ticaretle meşgul olmamış, ticari işlerinde bir başkasını görevlendirmişti. Onun kazancına razı olmaktaydı. Kendisi ise ilim hal-kasında öğrenen veya öğreten olarak bulunmaktay-dı.125 Seyahatlerinde ticaret amacıyla çarşıya çok kısa bir süre uğradığı olurdu. Bunun da amacı, ticari işlerin seyrini takip ve İslâm’ın emrettiği çerçevenin dışına çıkılıp çıkılmadığını kontrol etmekti.126
Ebû Hanife (r.a.), birçok ilimde özellikle Arap di-linde Kufe ile yarışan Irak bölgesinin önemli ikinci şehri Basra’ya ilim amacıyla seyahat etmişti. Burada Basra’lılar ve Kufe’liler ile kastedilen, özellikle bu ilim merkezlerindeki Arap dili âlimleridir. Hatta kaynakların çoğu Ebû Hanife (r.a.)’in Basra’ya birçok defa Arapça için gittiğini kaydederler. Çünkü bu dönemde Arap dilinin önde gelen otoritelerinden Halîl b. Ahmed ve Sibeveyhi Basra’da bulunmaktaydı. Bu sebeple Ebû Hanife (r.a.)’in Basra’ya sık sık gitmesi şaşılacak bir durum değildir. Çünkü Fıkıh ve tefsir Arap diline da-yanmaktadır. Kur’an, sünnet ve Arap dili bilinmeden fıkıh olmaz.127
Ebû Hanife (r.a.)’in Basra seyahatleri hakkında verilmesi gereken bilgi bunlardan ibaret değildir. Ebû Hanife (r.a.)’in Basra âlimlerinden istifadesi ile nahiv
âlimleriyle ilişkisine ileriki sayfalarda tekrar temas ede-ceğiz.

2. Hicaz Seyahati
Ebû Hanife (r.a.) birçok defa haccetmiştir. Hatta bazıları elli beş defa haccettiğini bile ifade etmiştir. Bize göre bu doğru değildir. Çünkü bu durumda ilim öğrenmeye başladıktan sonra her sene haccetmesi ge-rekmektedir. Hayatıyla ilgili eserlerde böyle bir bilgiye rastlayamadık. Onun birçok defa haccettiği doğrudur. Bazı kaynaklarda bu, on beş olarak belirtilmektedir. Bize göre makul olan da bu olup, bunu söyleyenin titiz-liğini de göstermektedir.128

Ebû Hanife (r.a.)’in Hicaz bölgesine seyahati ve orada uzun süre kalması, Emevî devlet ve yöneticileri-nin kadılığı kabul etmesi amacıyla yaptıkları baskı so-nucunda gerçekleşmiştir.129 Bu olayı başta el-Mekkî olmak üzere hayatı hakkında yazanlar şöyle anlatmak-tadır: İbn Hübeyre (ö. 133/750) Emevîlerin Kufe vali-siydi. Irakta karışıklıklar çıkınca aralarında İbn Ebû Leylâ, İbn Şübrüme ve İbn Ebû Hind’in de bulunduğu âlimleri huzuruna çağırdı ve herbirine resmi görevler verdi. Ebû Hanife (r.a.)’e de haber göndererek çağırttı ve valilik mührünü almasını, kendisinin vereceği bütün kararları mühürleyip onaylamasını istedi. Ebû Hanife (r.a.) bu teklifi reddedince İbn Hübeyre kabul etmediği takdirde kendisini kırbaçlatacağına dair yemin etti. Bu-nun üzerine söz konusu âlimler Ebû Hanife (r.a.)’e; “Biz, senin kardeşiniziz ve sıkıntıya düşmeni istemiyoruz. Bu durumu biz de doğru bulmuyoruz fakat başka bir çare yok” diyerek nasihatta bulundular. Ebû Hanife (r.a.) onlara; “İbn Hübeyre benden Vâsıt mescidinin kapılarını kendisi için hazırlamamı istese, buna bile olumlu cevap vermem. O ise benden bir adamın öldü-rülmesi hususunda fetva yazmamı ve onaylamamı talep ediyor. Allah (c.c.)’e yemin olsun ki bunu asla yapma-yacağım” diye karşılık verdi. İbn Ebû Leylâ; “Üzerine gitmeyin, çünkü Ebû Hanife (r.a.) haklı, İbn Hübeyre ise haksız” dedi. Bunun üzerine Ebû Hanife (r.a.) polis tarafından tutuklanarak hapse atıldı ve günlerce işken-ceye tabi tutuldu. Onu kırbaçlayan kişi İbn Hübeyre’ye gelerek Ebû Hanife (r.a.)’in ölmek üzere olduğunu ha-ber verdi. İbn Hübeyre ona; “Ancak isteğimizi yerine getirmesi durumunda hapisten çıkaracağımızı söyle ve bu durumu kendisine sor” dedi. Ebû Hanife (r.a.) ise ona; “Vâsıt mescidinin kapılarını kendisi için hazırla-mamı istese, buna bile olumlu cevap vermem” karşılı-ğını verdi. Daha sonra işkence yapan polisler İbn Hü-beyre ile bir toplantı yaparak Ebû Hanife (r.a.)’in ceza-sını tehir etmesini istediler. Bunun üzerine İbn Hübeyre cezayı erteledi. Bu durum Ebû Hanife (r.a.)’e haber verilince; “Kardeşlerimle istişare ettikten sonra karar vereceğim” dedi. Bu arada İbn Hübeyre serbest bıra-kılmasını emretti. Hapisten çıkan Ebû Hanife (r.a.) Mekke’nin yolunu tuttu. Bu hadise 130 senesinde mey-dana gelmişti. Ebû Hanife (r.a.) bu tarihten iktidar Abbâsilere geçinceye kadar Mekke’de kaldı ve Kufe’ye Ebû Ca’fer el-Mansur zamanında tekrar döndü.

Bu zorunlu seyahatine Ebû Hanife (r.a.) ilim öğ-renmek veya ilim öğretmek amacıyla çıkmamıştı. Bu-nunla birlikte ondan istifade etmek isteyen birçok kim-se etrafına toplanmış, ders halkasına katılmıştır. Kendi-sinin İmam Mâlik (r.a.)’in ders halkasına katılması da bu dönemde gerçekleşmiştir. İmam Mâlik (r.a.)’in; “Öyle bir kişiyle ders halkasında bulundum ki, ‘bu sü-tun altındandır’ diye iddia etse bunu delilleriyle ispat eder” şeklinde Ebû Hanife (r.a.) hakkında yaptığı meş-hur açıklama da bu döneme aittr. Hicret yurdunun imamı ve muhaddislerin önderinin bu açıklaması, Ebû Hanife (r.a.) için yeterli bir şehadettir. Ebû Hanife (r.a.)’in ilmî seyahatleri bunlardır. Son dönemde yapı-lan bazı araştırmalarda Şam’a da ilmî bir seyahat yaptı-ğı ifade edilse de, Ebû Hanife (r.a.)’in biyografisini yazan veya menâkıbını kaleme alan müelliflerin eserle-rinde böyle bir bilgiye rastlamadık.

D. HOCALARI
Ebû Hanife (r.a.)’in hayatı hakkında eser yazanla-rın çoğu, onun hoca ve talebelerinin sayılamayacak kadar çok olduğunu kaydetmekte ve meşhur hocaların-dan sekiz yüz tanesini tespit etmektedir. Hocalarıyla ilgili müstakil eser telif edenlerden bazıları üç binden fazla hocası olduğunu zikretmektedir. Birinci ve ikinci asırlarda Kufe, Basra, Medine ve Hicaz bölgesinde bin-lerce âlim bulunduğu dikkate alınırsa hocalarıyla ilgili verilen rakamların mübalağa olmadığı söylenebilir. Burada önce onun tanınan hocalarını zikrettikten sonra
kendilerinden en çok istifade ettiklerini tanıtacağız. Diğer hocalarını ise müstakil bir başlık altında ele ala-cağız.

Ebû Hanife (r.a.) fıkıh, hadis ve kıraat ilimlerinde tanınan birçok âlimden istifade etmiştir. Fakih, müftü, muhaddis Atâ b. Ebû Rebâh, hadis imamlarından Âmir b. Şerâhil eş-Şa’bî ve Cebele b. Sühaym, Adiy b. Sâbit, Ebû Hüreyre’nin talebesi ve ravisi Abdurrahman b. Hürmüz el-A’rec, önde gelen muhaddislerden Amr b. Dînâr, Ebû Süfyan Talha b. Nâfi’, Medineli yedi fakih-ten İbn Ömer’in azatlısı Nâfi’, Enes b. Malik’in ravisi Katâde b. Diâme, Avn b. Abdullah b. Utbe, Abdullah b. Mes’ud’un talebelerinden Kasım b. Abdurrahman b. Abdullah b. Mes’ud, Muhârib b. Disar, Abdullah b. Dînâr, Hakem b. Utbe, Alkame b. Mersed, Ali b. Ak-mer, Abdülaziz b. Refi’ bunların hepsi güvenilir mu-haddislerdendir. İbn Abbas tefsirinin ravisi zayıf oldu-ğu söylenen Atıyye el-Avfî, yanından ayrılmadığı Hammad b. Ebû Süleyman, Ziyad b. Alaka, Seleme b. Küheyl, Âsım b. Küleyb, Simak b. Harb de muhaddis-tir. Kıraat âlimi Âsım b. Behdele, Süfyan es-Sevrî’nin babası Saîd b. Mesrûk, Abdülmelik b. Umeyr, Ehl-i beyt soyundan Ebû Ca’fer el-Bâkır, tanınmış muhaddis İbn Şihab ez-Zührî, Muhammed b. Münkedir, Ebû İs-hak es-Sebiî, tanınmış muhaddislerden Mansur b. Mu’temir ve Müslim el-Bıttîn, Yezid b. Suheyb, Ebü’z-Zübeyr, Ebû-Husayn el-Esedî, Atâ b. Sâib, Medineli yedi fakihten Hişam b. Urve, Şeybân en-Nahvî, aynı zamanda talebesi de olan Malik b. Enes de Ebû Hanife (r.a.)’in ilim aldığı tanınmış hocalarıdır. Burada bunları özellikle zikretmemiz, Atıyye el-Avfî hariç hepsinin güvenilir olmasıdır. Atıyye el-Avfî ise, ileride müstakil olarak ele alacağımız üzere, bazı âlimler güvenilirliğini belirtmişlerse de çoğunluğa göre zayıftır.

Bunlar içinde bir kısmı diğerlerinden daha da ta-nınmıştır. Çünkü Halife Mansur ilmi kimlerden aldığını sorduğunda Ebû Hanife (r.a.), bunlar arasından bir kıs-mını övgüyle zikrederek şöyle demiştir: İbn Ömer, Ali b. Ebû Talib, İbn Mes’ud, Enes b. Malik ve Ebû Hürey-re (r.a.e.)’in ilimlerini talebeleri vasıtasıyla elde et-tim.130 Bu sebeple aşağıda söz konusu sahâbîlerin en tanınmış talebelerini, kısa hayatlarını zikrederek incele-yeceğiz.

1. Atâ b. Ebû Rebah
İslâm ve müslümanların müftüsü ve fakihi Ebû Muhammed Atâ b. Ebû Rebah el-Kureşî, Mekkelilerin azatlısıdır. Hz. Osman (r.a.)’in hilâfeti sırasında doğdu. En çok İbn Abbas (r.a.) olmak üzere Ebû Hüreyre, Âi-şe, Ümmü Seleme, İbnü’z-Zübeyr, Râfi’ b. Hadîc (r.a.e.) gibi sahâbîlerden hadis rivayet etti. Mücahid, Ebû İshak es-Sebiî, Katâde b. Diâme, Amr b. Şuayb, Malik b. Dînar, Ebû Hanife, Cerir b. Hâzim, Üsâme b. Zeyd el-Leysî, İsmail b. Müslim el-Mekkî, Berd b. Si-nan ve bunların dışında binlerce âlim ona talebe olmuş ve ondan rivayette bulunmuştur.
Âlimlerin onun hakkındaki açıklamaları şöyledir: Mekke’de fetvanın mercii olmuştur. Hac esnasında ‘insanlara Atâ’dan başkası fetva vermesin’ diye ilan edilirdi. Büyük tabiîlerden olup güvenilir biriydi. Ken-disi; “İki yüz sahâbi ile görüştüm” demiştir. Sika, fakih ve çok hadis bilen bir âlimdi. Siyah, yassı burunlu, bir gözü kör, çolak olmak gibi fizikî kusurları bulunmakla birlikte ilim almak için insanlar onun etrafını sarardı. Emevî hânedanına karşı halifeliğini ilan eden Abdullah b. Zübeyr’in yanında yer almış ve bir çarpışma esna-sında kılıç darbesiyle bir eli kesilmiştir. İnsanlar Ebû Ca’fer el-Bâkır’ın etrafında toplandıklarında onlara; “Size Atâ’yı tavsiye ederim, çünkü o benden daha ha-yırlıdır” demiştir. Yüz yılı aşkın uzun bir ömür yaşayan Atâ b. Ebû Rebâh 104 senesinde vefat etmiştir.131

2. Abdurrahman b. Hürmüz el-A’rec
Ebû Dâvud Abdurrahman b. Hürmüz el-Medenî el-Hâşimî, Medinelilerin azatlısı olup daha çok A’rec diye tanınmaktadır. Hafız, sika, huccet gibi üst seviyede lafızlarla güvenilirliği ifade edilen A’rec, fakih ve kı-raat âlimi idi. Mushaf yazmakla da meşgul olan A’rec, Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayette bulunmuş, Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’den de hadis işitmiştir. Kendisinden de başta ravisi Ebü’z-Zinad, Zührî, Salih b. Keysan, Yah-ya b. Saîd el-Ensârî, İbn Lehîa, Ebû Hanife (r.a.) olmak üzere birçok kimse rivayette bulunmuştur.

A’rec’in şöyle dediği nakledilir: Mü’minleri ra-mazanda kafirlere lanet ederken gördüm. İmam Bakarasuresini sekiz rekatta okuyordu. On ikinci rakata başla-dığında ise kısa okumaya başlardı. A’rec, Arap dili ve ensap konusunda da sayılı âlimlerden biriydi. Arap di-lini Ebü’l-Esved ed-Düelî’den öğrenmişti.
Ömrünün çoğunu Medine’de geçiren A’rec, son döneminde Mısır’a hicret etti. Murâbıt olarak yaşadığı İskenderiye’de 117 senesinde seksen yaşlarında vefat etti.132
3. İbn Ömer’in Azatlısı Nâfi’
Ebû Abdullah Nâfi’ el-Kureşî, müftü, güvenilir ravi ve Medine’nin âlimi, fakihi ve onların azatlısıdır. İbn Ömer (r.a.)’nın ilmini sonraki nesillere aktaran kimsedir. Ebû Hüreyre, Âişe, Râfi’ b. Hadîc, Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.e.) ve başka birçok sahâbîden hadis rivayet etmiştir. Zührî, Eyyüb es-Sahtiyânî, Humeydü’t-tavîl, İbn Cüreyc, İbn Avn, Ebû Hanife, Malik b. Enes, Leys b. Sa’d, Yunus b. Yezid gibi âlimler de kendisinden hadis rivayet etmişlerdir. Henüz İbn Ömer’in kölesi iken ilmî otorite olmuştu. Bir gün Abdullah b. Ca’fer, İbn Ömer’e on iki bin dirhem karşılığında onu kendisi-ne satmasını istedi. İbn Ömer buna karşı çıktı ve Nâfi’i Allah rızası için azat etti. Bunun üzerine Nâfi’; “Allah beni azat edeni azat etsin” diyerek İbn Ömer’e dua etti.
Ömer b. Abdülaziz, Nâfi’in ilmî değerini takdir etmekteydi. Halife olunca onu Yemen’e zekat memuru olarak görevlendirdi. Ölüm döşeğinde ağlaması üzerine sebebi sorulunca; “Sa’d’ı ve kabrin darlığını hatırla-
dım” diye cevap vermiştir. 120 senesinde vefat etmiştir. 117 senesinde vefat ettiği de söylenmiştir.133
4. Katâde b. Diâme b. Abdülazîz
Ebü’l-Hattâb Katâde b. Diâme b. Abdülaziz es-Sedûsî, hadis hâfızı, müfessir, fakih, müfessir ve mu-haddislerin önderi bir âlimdir. Doğuştan âmâ olan Katâde, ravisi olduğu Enes b. Malik (r.a.)’le birlikte Kufe’de kaldıktan sonra Basra’ya yerleşti. Abdullah b. Sercis, Ebu’t-Tufeyl el-Kinânî, Zürâre b. Ebû Evfâ, İkrime, Saîd b. Müseyyeb, Hasan-ı Basrî (r.a.e.) gibi âlimlerden hadis rivâyet etti. Eyyüb es-Sahtiyânî, İbn Ebû Arûbe, Ma’mer b. Râşid, Evzâî, Şu’be b. Haccac, Hammed b. Seleme gibi âlimler de kendisinden hadis rivayet etmiştir.
Âlimler, güçlü hâfızası insanlar arasında darbı-mesel haline gelen Katâde’nin adâlet ve ilmî otoritesin-de ittifak etmişlerdir. Ancak âlimler, onun şerri kullara hamlederek bir anlamda kader kapsamından çıkardığını söylemişlerdir. Bu sebeple Zehebî onunla ilgili; “Allah onu affetsin, şerri, kullara hamleden bir kader anlayışı-na sahipti” açıklamasını yapmıştır. Bununla birlikte âlimlerin tamamı onun doğru sözlü, adâlet ve güçlü hâfıza sahibi olduğunu ifade etmişlerdir. Yaratıcıyı ta’zim ve tenzih amacıyla bid’ata bulaşanları Allah (c.c.)’ün affetmesini umarız. Çünkü Allah (c.c.) kulla-rına karşı adâlet ve merhametiyle muamele eder. Ayrıca böylesi zekâsı, engin ilmi ve hakkı arayışı ile tanınan ilim önderlerinden birinin doğruları çok ve takvasıyla
da tanınıyorsa iyilikleri zikredilir hataları ise bağışlanır ve görmezlikten gelinir. Bid’ati ve hatasına ise tabi olunmaz. Allah (c.c.)’den onun bağışlanmasını dileriz. Katâde 118 senesinde vefat etmiştir. 134
5. Hişam b. Urve b. Zübeyr b. Avvâm
Ebü’l-Münzir Hişam b. Urve b. Zübeyr b. Avvâm el-Kureşî el-Esedî el-Medînî, babası Urve’nin ravisi ve fakih bir âlimdir. Babası Urve ise Hz. Aişe (r.anhâ)’nın ravisidir. Hişam babasından başka amcası Abdullah b. Zübeyr (r.a.) ve pek çok sahâbîden de rivayette bulun-muştur. Kendisinden de Malik b. Enes, Şu’be b. Haccac ve Süfyan es-Sevrî gibi önde gelen âlimler hadis rivayet etmişlerdir. Vüheyb onun hakkında şöyle demiştir: Hi-şam b. Urve bize geldiğinde Hasan-ı Basrî ve Muham-med b. Sîrîn gibi bir âlimdi. O çok hadis bilen, sika, sebt ve huccet lafızlarıyla nitelenen güvenilir bir ravi-dir. Kufe’ye üç defa gelmiş ve orada hadis rivayet et-miştir. Ömrünün sonuna doğru hâfıza gücünü yitirdiği ile ilgili haberler sahih değildir.
Hişam b. Urve cömert ve insanların ihtiyaçlarını karşılayan bir kimseydi. Onunla ilgili şöyle bir olay anlatılır: Bir gün halife Mansur’un huzuruna girerek; “Ey mü’minlerin emîri borcumu ödeyemiyorum” dedi. Halife; “Borcun ne kadar” diye sordu. “Yüz bin dir-hem” dedi. Halife; “Bu ilim ve faziletine rağmen öde-yemeyeceğin yüz bin dirhemi nasıl borç olarak alıyor-sun?” diye sordu. Hişam b. Urve bu soruya; “Ey mü’minlerin emîri, iki gence ev aldım ve onları evlen-
dirdim. Bunu hoşlanmayacağımız kötü fiilleri işlemele-rini engellemek amacıyla Allah (c.c.)’e ve mü’minlerin emîrine güvenerek yaptım” karşılığını verdi. Bunun üzerine halife yaptığı işten hoşlanarak ona istediği pa-rayı verdi. Hişam b. Urve, 146 senesinde Bağdat’ta vefat etmiştir.135
6. Hammâd b. Ebû Süleyman
Ebû İsmail Hammâd b. Ebû Süleyman el-Kûfî, babası Eş’arî kabilesinin azatlısı olduğu için mevle’l-Eş’ariyyîn diye de nitelenir. Aslen İsfahan’lıdır. Yakla-şık otuz sene Irak’ın görüş ve fetvalarına müracaat edi-len fakih ve önderi oldu. Fıkıh ilmini İbrahim en-Nehaî’den öğrendi. Enes b. Malik (r.a.)’den hadis riva-yet etti. Ebû Hanife (r.a.)’den önce re’y ve kıyası en iyi kullanan bir âlimdi. Zekî, zengin, cömert, giyim ve ku-şamına özen gösteren, onuruna düşkün biriydi.
İbrahim en-Nehaî’ye; “Senden sonra kime sora-lım?” denildiğinde; “eş-Şeybânî” diye cevap vermiştir. Eş-Şeybânî ise Hammâd b. Ebû Süleyman’ı hep övgüy-le anmıştır. İbn Şübrüme ve Şu’be b. Haccac da ondan övgüyle bahseden âlimlerdir. Ebû Hâtim er-Râzî; “Fı-kıhta başarılı, hadiste ise hatalı idi”, Nesâî; “Sika fakat mürciî idi” demişlerdir. Onun hakkında yazanlardan bazıları Hammâd’ın ircâ görüşünden vazgeçtiğini söy-lemektedir. Nitekim Ma’mer şöyle demiştir: Ebû İs-hak’a gittiğimizde; “Nereden geliyorsunuz?” diye so-rardı. “Hammâd’ın yanından” dememiz üzerine; “Mür-ciî kardeş size neler anlattı?” diye sorardı. Hammâd’a
gittiğimizde; “Nereden geliyorsunuz?” diye sorardı. “Ebû İshak’ın yanından” dememiz üzerine; “Ona de-vam edin, yoksa o sapıtacak” tavsiyesinde bulunurdu. Hammâd, Ebû İshak’tan önce vefat etmiştir.
Ma’mer şöyle anlatmaktadır: Bir gün Hammâd’a; “Sen talebelerine önder ve imam iken muhalefet etmek suretiyle onlara tabi olmak durumunda kaldın” dedim. Bunun üzerine o; “Hakta başkasına tabi olmak batılda başkasına önder olmaktan daha hayırlıdır” diye karşılık verdi. Bu rivayete göre Hammâd irca fikrinden vaz-geçmiştir. Ebû Hanife (r.a.)’in mürciî olmakla itham edilmesi de buradan kaynaklanmalıdır. Zira muhteme-len Ebû Hanife (r.a.) hocasını savunmaktaydı.
Hammâd hakkında A’meş’in sika olmadığına dair bir açıklaması nakledilmişse de Ebû Bekir b. Ayyâş bu haberin yalan ve uydurma olduğunu söylemiştir. Nite-kim İbn Adi; “Bazı hadisleri ferd ise de Hammâd güve-nilir ve hadise sarılan biridir” açıklamasını yapmakta-dır.136 Bize göre ileride de göreceğimiz üzere gerek Ebû Hanife (r.a.) gerekse hocası Hammâd hakkındaki söz konusu ithamlar kendi çağdaşları tarafından yapıl-mamıştır.
Bunlar doğrudan sahâbeden ilim öğrenmiş, onla-rın ravisi olmuş ve Ebû Hanife (r.a.)’in kendileri vasıta-sıyla ashaptan istifade ettiği hocalarıdır. Aşağıda ise Ebû Hanife (r.a.)’den ilim alan muhaddisler zikredile-cektir.
E. TANINMIŞ TALEBELERİ
Ebû Hanife (r.a.)’in biyografisini yazanların bir kısmı onun talebelerinin üç bin olduğunu ifade etmiş-lerdir. Bunlardan yüz tanesini ise biyografisini yazanla-rın çoğu zikretmektedir. Aşağıda Ebû Hanife (r.a.)’in talebelerinden meşhurlarını zikrettikten sonra bunlardan en çok tanınanları hakkında bilgi vereceğiz.
Meşhur muhaddislerden Horasan âlimi İbrahim b. Tahman, Ebyad b. Eğar b. Sabah, Esbat b. Muhammed, İshak el-Ezrak, Esed b. Amr el-Becelî, İsmail b. Yahya es-Sayrafî, Eyyüb b. Hânî, Cârûd b. Yezid en-Nîsâbûrî, Ca’fer b. Avn, Haris b. Nebhân, Hibbân b. Ali el-Anezî, fakih ve meşhur talebesi Hasan b. Ziyad el-Lü’lüî, Hasan b. Fırat el-Fezârî, zayıf bir ravi olarak kabul edilen Hasan b. Hasan b. Atıyye el-Avfî, Hafs b. Abdurrahman el-Kâdî, Hakem b. Müslim, Ebû Muti’ Hakem b. Atıyye, oğlu Hammâd, meşhur fakih ve Ebû Hanife (r.a.)’in arkadaşı Hamza ez-Zeyyât, meşhur mu-haddislerden Harice b. Mus’ab ve Dâvud et-Tâî, önde gelen talebelerinden fakih Züfer b. Hüzeyl, Zeyd b. Habbâb, Sâbik er-Rakmî, Sa’d b. Salt el-Kâdî, Saîd b. Ebü’l-Cehm, Saîd b. Selâm el-Attâr, Seleme b. Sâlim el-Belhî, Süleyman b. Amr en-Nehaî, Sehl b. Müzâhim, Şuayb b. İshak, Sabah b. Muhârib, Salt b. Haccac, Ebû Âsım en-Nebîl, Âmir b. Furât, Âiz b. Habîb, döneminin en meşhur muhaddisi Abbâd b. Avvâm, meşhur mu-haddis Abdullah b. Mübârek, Abdullah b. Yezid el-Mukrî, Ebû Yahya Abdülhamîd el-Hımmânî, musannef
müellifi Abdürrezzak b. Hemmâm, Abdülaziz b. Hâlid et-Tirmizî, Abdülkerim b. Muhammed el-Cürcânî, Ab-dül-mecîd b. Ebû Dâvud, Abdülvâris et-Tennûrî, Ab-dullah b. Zübeyr el-Kureşî, Abdullah b. Ömer er-Rakkî, Abdullah b. Musa, Attab b. Muhammed, Ali b. Zıbyân el-Kâdî, Ali b. Âsım, Ali b. Müshir el-Kâdî, Amr b. Muhammed el-Ankarî, meşhur muhaddis Ebû Kutn Amr b. Heysem, İsâ b. Yunus, Buhârî’nin hocası Ebû Nuaym Fadl b. Dükeyn, Fadl b. Musa, Kasım b. Hakem el-Urenî, Kasım b. Ma’n, Kays b. Rebi’, Muhammed b. Eban el-Kûfî el-Anberî, Muhammed b. Bişr, Muham-med b. Hasan b. Enes, Ebû Hanife (r.a.)’in meşhur tale-besi ve İmam Şâfiî (r.a.)’in hocası Muhammed b. Ha-san eş-Şeybânî, Muhammed b. Halid el-Vehbî, Mu-hammed b. Abdullah el-Ensârî, Muhammed b. Fadl b. Atıyye, Muhammed b. Kasım el-Esedî, Muhammed b. Mesrûk el-Kûfî, Muhammed b. Yezid el-Vâsıtî, Mer-van b. Sâlim, Mus’ab b. Mıkdâm, Muâfî b. İmrân, Mekkî b. İbrahim, Nasr b. Abdülkerim el-Belhî es-Sakîl, Nasr b. Abdülmelik el-Atakî, Nadr b. Abdullah el-Ezdî, Hevze, Heyyâc b. Bistâm, meşhur muhaddis ve İmam Şâfiî’nin hocası Veki’ b. Cerrâh, Yahya b. Eyyûb el-Mısrî, Yahya b. Nasr, Yahya b. Yemân, Yezid b. Zürey’, Yezid b. Harun, Yunus b. Bükeyr, Ebû İshâk el-Fezârî, Ebû Hamza es-Sükkerî, Ebû Sa’d es-Sâğânî, Ebû Şihâb el-Hannât, Ebû Mukatil es-Semerkandî, en meşhur talebesi Ebû Yusuf el-Kâdî (rh.a.e.) Ebû Hanife (r.a.)’in tanınmış talebeleri olarak kaynaklarda zikre-dilmektedir.
Burada kurduğu mezhebin yayılmasını sağlayan ve mezhebin en önemli temsilcileri Ebû Hanife (r.a.)’in dört talebesi Ebû Yusuf, Muhammed b. Hasan, Züfer ve Hasan b. Ziyad hakkında bilgi vereceğiz. Ebû Hanife (r.a.)’in muhaddis olan talebelerini ise ayrı bir başlık altında ele alacağız.
1. Ebû Yusuf
Ya’kub b. İbrahim b. Habîb b. Huneys b. Sa’d b. Habte el-Ensârî, Ebû Hanife (r.a.)’in önde gelen talebe-si olup Hâdî, Mehdî ve Harûn er-Reşîd dönemlerinde kâdı’l-kudâtlık yapmış bir âlimdir. Doğu ve batının kadılığını üstlenen biri Ebû Dâvud, diğeri ise Ebû Yu-suf olmak üzere sadece iki kişi olduğu ifade edilmiştir.
Uzun süre Ebû Hanife (r.a.)’e talebelik yapan Ebû Yusuf, fakih ve müçtehid bir âlimdir. Başta Yahya b. Maîn ve Ali b. el-Medînî olmak üzere her asırda birçok âlim onun sika olduğunu zikrederek övgüyle bahsetmiş-tir.
Fakir bir aileye mensup olan Ebû Yusuf, hocası Ebû Hanife (r.a.)’e yirmi sene talebelik yapmıştır. Ebû Yusuf şöyle anlatmaktadır: Yirmi sene çoluk çocuğu-mun nafakasını Ebû Hanife (r.a.) karşıladı. Annem ise derslere gitmeme karşı çıkıyordu. Bunun üzerine Ebû Hanife (r.a.); “Bırak da ilme devam etsin, bu sayede o kıralların yediği paluze tatlısı yiyecektir” dedi. Daha sonra Hârûn er-Reşîd’in saltanatının doğuda Çin, batıda ise Atlas okyanusuna kadar olduğu bir dönemde halife,
hanımına; “Mülkümde gecelersen boş ol” demişti. Bu-na bir çare bulmak üzere müracaat eden halife’ye Ebû Yusuf; Allah, “Mescidler şüphesiz Allah’ındır. O halde, Allah’tan başka kimseye yalvarmayın”137 buyurmak-tadır. Bu durumda “mescidde gecelesin” şeklinde fetva verdi. Ebû Yusuf’un verdiği fetvaya göre hareket eden halife onun zekasına hayran kaldı. Halifenin hanımı da bu duruma çok sevindi ve Ebû Yusuf’u halifenin de katıldığı bir yemeğe davet etti. Yemekte paluze tatlısı ikram etti ve ona çeşit çeşit elbiseler hediye ettiler. Bu davette ona kâdı’l-kudâtlık vazifesi verildi ve Ebû Yu-suf ölene kadar bu görevde kaldı.
Ebû Yusuf, hocası Ebû Hanife (r.a.)’in ilmini sonraki nesillere aktarmış, Hişam b. Urve ve Atâ b. Sâib gibi âlimlerden de hadis rivayet etmiştir. Muham-med b. Hasan eş-Şeybânî, Ahmed b. Hanbel, Yahya b. Maîn, Ahmed b. Meni’ gibi önde gelen birçok hadis ve fıkıh âlimi de Ebû Yusuf’tan rivayette bulunmuştur. O, kâdı’l-kudât ünvanını alan ilk kişidir. 113 senesinde doğan Ebû Yusuf, 181 veya 182 tarihinde 25 rebiülahir Perşembe günü Bağdat’ta vefat etmiştir.138 Zâhid Kevserî Ebû Yusuf hakkında Hüsnü’t-tekâdî fî sîreti’l-İmâm Ebî Yusuf el-Kâdî (Kahire 1948) isimli bir eser yazmıştır.
2. Muhammed b. Hasan b. Ferkad eş-Şeybânî
İmâm, fakih ve müçtehid olan Ebû Abdillah Mu-hammed b. Hasan b. Ferkad eş-Şeybânî; aslen Dımaşk-lıdır. Muhammed Vâsıt’ta dünyaya gelmiş, babası daha
sonra Irak’a yerleşmiştir. Kûfe’de yetişen Muhammed, Ebû Hanife (r.a.)’den aldığı ilmi Şam bölgesinde yaydı. Hârûn er-Reşîd döneminde Rıkka kadılığı yaptı. Kadı-lıktan azledildikten sonra Bağdat’a döndü.
Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, İmâm Malik ve eş-Şa’bî gibi Ebû Hanife (r.a.)’in de hocaları olan âlim-lerden ders aldı. Kitaplar yazdı, talebe yetiştirdi. İmâm Şâfiî gibi önde gelen hadis ve fıkıh âlimleri ondan ders aldı. Nitekim İmâm Şâfiî (r.a.); “Muhammed b. Ha-san’dan bir deve yükü ilim aldım” diyerek daima ondan övgüyle bahsederdi. Halife Hârûn er-Reşîd ona saygı duyar, hürmet ederdi. Hârûn er-Reşîd bir gün Muham-med b. Hasan eş-Şeybânî’nin ilim halkasına uğramıştı. Halifeyi görünce Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî dı-şındakiler ayağa kalktı. Halife bir müddet onun ayağa kalkmasını bekledi. Bu esnada halifenin adamları da içeri girdiler ve halifenin yetkili olan bir adamı Mu-hammed b. Hasan eş-Şeybânî’yi çağırınca talebeleri endişeye kapıldı. Bir müddet sonra sevinçle gelen Mu-hammed b. Hasan eş-Şeybânî şunları söyledi: Bana diğerleriyle birlikte niçin ayağa kalkmadın? diye sordu-lar. Ben de; “Beni düşürmek istemediğin guruba dahil olmamak için ayağa kalkmadım. Sen ilim halkasını ziyaret etmek amacıyla gelmiştin, ben de bunun dışına çıkmak istemedim. Ayrıca amca oğlun Hz. Peygamber (s.a.v.) de İnsanların kendisi için ayağa kalkmasını iste-yen cehennemdeki yerine hazır olsun buyurmuştur.139 Hz. Peygamber (s.a.v.) bununla âlimleri kastetmiş ol-
malıdır. Makam ve mevkiye saygı için ayağa kalkan, korkusu sebebiyle kalkmıştır. Böyle bir durumda oturan ise sünnete tabi olmuştur. Bu da sizin için bir şereftir.” diye karşılık verdim. Bunun üzerine o; “Doğru söylü-yorsun” diye mukabele etti. Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî 187 senesinde vefat etmiştir.140
3. Züfer b. Hüzeyl el-Anberî
Ebû Hanife (r.a.)’in talebelerinden Ebü’l-Hüzeyl Züfer b. Hüzeyl b. Kays b. Selem el-Anberî et-Temîmî, fakih, müçtehid ve hanefî mezhebinin önde gelen âlim-lerindendir. Nikah töreninde hocası Ebû Hanife (r.a.); “Bu, ilmi, soyu ve şerefiyle müslümanların önderi olan Züfer b. Hüzeyl’dir” demiştir. İstifade etmek amacıyla ona gittiği için kınadıklarında Veki’ b. Cerrah; “Ebû Hanife hakkında da bizi yanılttınız ve o vefat etti. Şim-di aynısını Züfer hakkında Esid ve arkadaşlarına muh-taç etmek istiyorsunuz. Halbuki biz onun ilmine muhta-cız” karşılığını vermiştir. Fadl b. Dükeyn şöyle anlatır: Züfer bir gün bana; “Bana hadislerini getir de hepsini sana ayıklıyayım” dedi. Halife Mehdî döneminde Basra kadılığı yapan Züfer 158 senesinde 48 yaşında Basra’da vefat etti.
Yahya b. Maîn; “sika, me’mûn”, İbn Hibbân; “fakih, hadis hâfızı, hatası az kimse”, Ebû Nuaym ise; “sika, me’mûn” diyerek Züfer’in güvenilirliğini ifade etmişlerdir.141
4. Hasan b. Ziyad el-Lü’lüî
Ebû Ali Hasan b. Ziyad el-Lü’lüî el-Ensârî el-Kûfî; Irak’ın fakihi, imâm ve müçtehid idi. Kendisine kadılık yapması için baskı yapıldı. Bir müddet kadılık görevinde bulunduktan sonra bu görevden affını istedi. Sünnete tabi olmaktan son derece hoşlanırdı. Kendi azatlı kölelerinin giydiği elbiseleri giyerdi.
Ebû Hanife (r.a.)’in rivayetlerini bilir, onun gö-rüşlerini yayardı. Muhammed b. Semâa’nın nakline göre Hasan b. Ziyad el-Lü’lüî şöyle demiştir: İbn Cü-reyc’ten her birine fakihlerin ihtiyaç duyduğu on iki bin hadis yazdım. Fıkıh sahasında eser yazmış ve birçok mesele hakkında hüküm vermiştir. Fıkıh sahasında yazdığı birçok eser Muhammed b. Şuca’ es-Selcî ve Şuayb b. Eyyüb tarafından nakledilmiştir. Âlimler zeki, re’y ve kıyasta başarılı olan Hasan b. Ziyad el-Lü’lüî’yi övgüyle anmışlardır. İleriki sayfalarda geniş olarak ele alınacağı üzere Ali b. el-Medînî ise onun rivayetlerinde gevşek olduğunu ifade etmiştir. Hasan b. Ziyad el-Lü’lüî 204 senesinde vefat etmiştir.142
F. FIKHÎ EKOLÜ
Bu, birçok kimsenin konuştuğu ve hemen herke-sin Ebû Hanife (r.a.)’in kurduğu mektebin re’y okulu olduğunu söylediği bir konudur. Özellikle ehl-i re’y ve ehl-i hadis ihtilafı söz konusu olduğunda ilk akla gelen de budur. Re’y, hadisin dışındadır ve din değildir. Bu-rada Ebû Hanife (r.a.) ekolünden söz etmeden konuyla ilgili bir kavramı ele almak istiyorum. Ebû Hanife (r.a.) ekolü hakkında birçok eser de yazılmıştır.
Re’y ve kıyas nedir? “Nassın bulunduğu yerde kıyasa müracaat edilmez” prensibi, re’y ve kıyası en çok kullanan Hanefîlerin temel kaidesidir. Nas ile kas-tettikleri ise kitap, sahih sünnet, sahâbe uygulaması ve ümmetin âlimlerinin herhangi bir asırdaki icmâıdır. Buna göre re’yin hadisle çelişmesi söz konusu değildir. Nitekim Ebû Hanife (r.a.)’in; “Biz önce Allah (c.c.)’ün kitabında olanı alırız. Hz. Peygamber (s.a.v.)’den gelen de baş göz üstüne, sahâbeden gelenlerden tercihte bulu-nuruz. Tâbiîn âlimlerinin ictihadlarına bağımlı kalma-yız. Onlar gibi biz de ictihadda bulunuruz” şeklindeki açıklaması da bunu teyit etmektedir.143
Ebû Hanife (r.a.)’in bu açıkalamasında herhangi bir yanlışlık söz konusu olabilir mi? Kur’anda ve sün-nette hükmü bulunmayan bir konuyla karşılaştığımızda ne yapacağız? Bu hususta bir nas yoktur veya biz buna cevap veremiyoruz mu diyeceğiz? Ayrıca Hz. Peygam-ber (s.a.v.)’in Muaz (r.a.)’i Yemen’e gönderirken; Bir problemle karşılaştığında nasıl çözeceksin? diye sordu-ğu, Muaz (r.a.)’in; “Allah’ın kitabıyla” dediği, Onda bulamazsan? sorusuna; “Resûlü (s.a.v.)’in sünnetiyle”, onda da bulamazsan? sorusuna ise; “kendi re’yimle çözerim, bundan da geri durmam” şeklinde cevap ver-diği bize sahih olarak gelmemiş midir?144
Ayrıca dört mezheb imâmı aynı zamanda hadis âlimi değil midir? İmâm Malik (r.a.) ve Ahmed b. Han-bel (r.a.) aynı zamanda muhaddislerin önderleri değil midir? Bu iki mezhep imâmı kıyası kullanmamışlar
mıdır? Bunlar da kıyas ve istihsanı kullanmışlardır. Kitapları bunun örnekleriyle doludur. Biz ileriki sayfa-larda buna dair müstakil bir başlık açacağız.
Şu halde re’y ve kıyası kullanan sadece Hanefî mezhebi değildir. Şâfiî ve Hanbelî mezhepleri, hatta, bazılarının Hanefî mezhebiyle aralarında düşmanlık bulunduğunu iddia ettikleri Malikî mezhebi de re’y ve kıyası kullanmıştır. Ayrıca iddia edildiği gibi, Hanefî mezhebiyle Malikî mezhebi arasında bir düşmanlık da olmamıştır. Nitekim İmâm Malik (r.a.), Ebû Hanife (r.a.)’in görüşlerinden, re’y ve yaptığı kıyastan övgüyle bahsetmiş, Ebû Hanife (r.a.)’i talebelerine ve tanınmış âlimlere; “Öyle bir kimseyle birlikte oldum ki, sütunun altından olduğunu iddia etse, buna dair inkar edilemez deliller getirir” diyerek tanıtmıştır.
Birbirimiz hakkında insaflı davranmamız, karşı-lıklı saygı göstermemiz ve âlimlere haksızlık etmeme-miz gerekmektedir. Mezhep imâmları, birbirlerine de-ğer verip görüşlerine saygı gösterirken, bizim duygusal davranarak taassupla hareket etmemizin herhangi bir anlamı yoktur. Nitekim İmâm Şâfiî (r.a.) Irak’a geldi-ğinde, delile dayalı olarak muhalefet ettiği halde, Ebû Hanife (r.a.)’in kabrini ziyaret ederek onun mezhebine göre namaz kılmış ve ona dua etmiştir. Bilindiği gibi insanların gerçek faziletini de yakınları daha iyi anlar. Bu durum, onun hakkı teslim ettiğinin ve insana değer verdiğinin bir göstergesidir. Âlimlerden birinin, özellik-
le dört mezhep imâmından herhangi birinin hatalı oldu-ğunu söyleyen, ancak taasup sahibi kimse olabilir.
G. İLMÎ TARTIŞMALARI
Medine’de bir araya geldiklerinde İmâm Bâkır (r.a.); “Dedem (s.a.v.)’in dinini değiştiren, hadisleri terkederek kıyası kullanan sen misin?” diye sordu. Ebû Hanife (r.a.); “Böyle bir şey yapmaktan Allah (c.c.) korusun” diye karşılık verdi. İmâm Bâkır’ın; “Hayır sen dedem (s.a.v.)’in dinini değiştirdin” diye tekrar etmesi üzerine Ebû Hanife (r.a.); “Ben size karşı sahâbenin Hz. Peygamber (s.a.v.)’e duyduğu saygıyı duymakta-yım, ikimiz de layık olduğu yere oturalım da bu mese-leyi konuşalım” dedi. Bunun üzerine İmâm Bâkır (r.a.) oturdu. Onun önüne diz çökerek oturan Ebû Hanife (r.a.); “Bazı sorular soracağım, bunları bana cevapla-malısın” dedi. Ebû Hanife (r.a.)’in; “Erkek mi yoksa kadın mı daha zayıftır?” sorusuna İmâm Bâkır; “Kadın” dedi. İkinci olarak Ebû Hanife (r.a.); “Ganimette kadın ve erkeğin hisseleri ne kadardır?” diye sordu. İmâm Bâkır bunu; “Erkeğin iki, kadının bir hissesi vardır” diye cevapladı. Bunun üzerine Ebû Hanife (r.a.); “Bu, deden (s.a.v.)’in belirlediği taksimdir. Eğer ben kıyası esas alıp deden (s.a.v.)’in dinini değiştirseydim, kadın daha zayıf olduğu için ganimette erkeğin bir, kadının iki hissesinin olduğunu iddia ederdim.” Üçüncü olarak Ebû Hanife (r.a.); “Namaz mı daha faziletli oruç mu?” diye sordu. İmâm Bâkır’ın; “Namaz” diye karşılık ver-mesi üzerine Ebû Hanife (r.a.); “Bu, deden (s.a.v.)’in
açıklamasıdır. Eğer ben kıyası esas alıp deden (s.a.v.)’in dinini değiştirseydim, kadının hayızdan te-mizlendikten sonra orucu değil, namazı kaza etmesini söylerdim” dedi. Dördüncü olarak Ebû Hanife (r.a.); “İdrar mı meni mi daha necistir?” diye sordu. İmâm Bâkır’ın; “idrar” diye karşılık vermesi üzerine Ebû Ha-nife (r.a.); “Eğer ben kıyası esas alıp deden (s.a.v.)’in dinini değiştirseydim, idrardan dolayı gusül, meni se-bebiyle ise abdest alınmasını söylerdim, fakat kıyasla senin deden (s.a.v.)’in dinini değiştirmekten Allah (c.c.)’e sığınırım” dedi.145 Bu açıklamalar üzerine İmâm Bâkır (r.a.) ayağa kalktı ve Ebû Hanife (r.a.)’i alnından öperek ona değer verdiğini ifade etti.
Burada, Ebû Hanife (r.a.)’in fıkıhta belirli bir se-viyeye ulaştıktan sonra büyük günah işleyen kimseyi tekfir eden Haricîlerle yaptığı ilmî bir tartışmasını daha zikredelim. Rivayete göre bir gün Haricîlerden bir gu-rup gelerek Ebû Hanife (r.a.)’e; “Mescidin kapısı önün-de iki cenaze bulunmakta, bunlardan biri şarap içmesi sonucu ölen bir erkeğe, diğeri ise zina edip hamile ka-lan, daha sonra da intihar eden kadına aittir” dediler. Ebû Hanife (r.a.); “Bunlar yahûdî, hıristiyan veya mecûsi mi, hangi dine mensup?” diye sordu. Onlar; “Allah (c.c.)’ün birliğine, Muhammed (s.a.v.)’in Onun elçisi ve kulu olduğuna inanan müslümanlar” dediler. Ebû Hanife (r.a.); “Bunların imanı üçte bir, dörtte bir veya beşte bir midir?” diye sordu. Onlar; “İman üçte bir, dörtte bir veya beşte bir olmaz, iman bir bütündür”
dediler. Ebû Hanife (r.a.); “Haklarında sorduğunuz iki kişinin mü’min olduklarını söylediniz değil mi?” diye sorunca onlar; “Bunu bırak da sen bize bu iki 146 kişi-nin cennetlik mi cehennemlik mi olduklarını söyle” dediler. Bunun üzerine Ebû Hanife (r.a.); “Buna rağ-men siz bu iki kişinin cennete girmeyeceğinde ısrar ediyorsanız, bundan daha büyük günah işleyenler hak-kında Hz. İbrahim (a.s.)’ın; ‘Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, pek esirgeyensin’, Hz. İsâ (a.s.)’ın; ‘Eğer kendilerine azap edersen şüphe-siz onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın). Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen izzet ve hikmet sahibi-sin’147, ‘Sana düşük seviyeli kimseler tâbi olup durur-ken, biz sana iman eder miyiz hiç’ diyenlere karşı Hz. Nuh (a.s.)’ın; ‘Onların yaptıkları hakkında bilgim yok-tur. Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Bir düşünse-niz. Ben iman eden kimseleri kovacak değilim’148, yine Hz. Nuh (a.s.)’ın; ‘Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, Allah (c.c.) onlara asla bir hayır verme-yecektir diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah (c.c.) daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben ger-çekten zalimlerden olurum’149 şeklindeki sözlerini hatırlatırım” diye karşılık verince Hâricîler silahlarını bıraktılar.150
H. ESERLERİ
Dünyanın değişik kütüphanelerinde Ebû Hanife (r.a.)’den rivayet edilen on beş müsned bulunmaktadır. Tamamına ulaşmak imkanı olmamakla birlikte bunları
Ebü’l-Müeyyed Muhammed b. Mahmud el-Harizmî’nin (ö. 665/1267) Câmiu mesânîdi Ebî Hanife isimli eserinde görmek mümkündür. Harizmî bu ese-rinde Ebû Hanife (r.a.)’in müsnedlerini, tekrarlarını hazfederek, bir araya getirmiştir. Eserde, hadisi zikret-tikten sonra, müsnedlerde bulunan isnadını da vermiş-tir. Ebû Hanife (r.a.)’in hadislerini müsned şeklinde derleyen âlimler şunlardır:
1. Ebû Muhammed Abdullah b. Muhammed b. Ya’kûb b. Haris el-Harisî el-Buhârî
2. En-Neffâr diye tanınan Ebü’l-Kasım Talha b. Muhammed b. Ca’fer
3. Ebü’l-Hasen Muhammed b. Muhammed b. Muzaffer b. Musa b. İsâ b. Muhammed
4. Ebû Nuaym Ahmed b. Abdullah b. Ahmed el-İsfehânî
5. Bimaristan kadısı olarak tanınan Ebû Bekr Muhammed b. Abdülbâkî b. Muhammed b. Abdullah el-Ensârî
6. Ebû Ahmed Abdullah b. Adiy el-Cürcânî
7. Ebû Hanife (r.a.)’in talebesi Hasan b. Ziyad el-Lü’lüî
8. Ebü’l-Hasan Ömer b. Hasan el-Eşnânî
9. Ebû Bekr Ahmed b. Muhammed b. Halid b. Hıllî el-Kilâî
10. Ebû Abdullah Hüseyin b. Muhammed b. Hüs-rev el-Belhî
11. Ebû Hanife (r.a.)’in talebesi kâdı’l-kudât Ebû Yusuf Ya’kub b. İbrahim
12. Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî
13. Hammad b. Ebû Hanife
14. Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî (ikinci riva-yeti)
15. Ebü’l-Kasım Abdullah b. Muhammed b. Ebü’l-Avvâm es-Sa’dî
Bunlar, Ebû Hanife (r.a.)’den nakledilen ancak derleyen ravilerinin isimleriyle tanınan müsnedlerdir. Bu sebeple yukarıda müsnedleri derleyenlerin isimleri-ni vermiş bulunuyoruz.