II. HADİS RİVAYETİNE EHLİYETİ AÇISIN-DAN EBÛ HANİFE (R.A.)

II. HADİS RİVAYETİNE EHLİYETİ AÇISIN-DAN EBÛ HANİFE (R.A.)

Bu başlık altında Ebû Hanife (r.a.), hadis ilmin-deki ifadesiyle cerh ve ta’dil açısından incelenecektir. Konu; Ebû Hanife (r.a.)’in güvenilir olduğunu söyleyen âlimler, Ebû Hanife (r.a.)’i cerh eden âlimler, Ebû Ha-nife (r.a.) hakkında kullanılan cerh lafızları ve onun hakkında bunları kullanmanın yanlışlığı, Ebû Hanife (r.a.) hakkında ortaya atılan şüpheler ve bunların tenki-di, Ebû Hanife (r.a.)’in güvenilirliği hakkında varılan sonuç alt başlıkları halinde incelenecektir.

A. GÜVENİLİR OLDUĞUNU SÖYLEYEN ÂLİMLER
1. Mutekaddimûn Âlimleri
Ebû Hanife (r.a.)’i haksız bir şekilde ve delilsiz olarak eleştirmekte âlimlerin çoğunun ayağı kaymıştır. Aşağıda göreceğimiz üzere onları Ebû Hanife (r.a.)’i tenkit etmeye sevkeden husus, mezhep taassubu veya çağdaşların kıskançlıklarıdır. Gerek onun çağdaşı, ge-rekse daha sonraki âlimlerin bir çoğu da Ebû Hanife (r.a.)’in hakkına riayet etmiş ve onu layık olduğu öv-güyle anmışlardır. Aşağıda Ebû Hanife (r.a.)’in güveni-lir olduğunu ifade eden âlimlerin görüşlerini, kaynakla-rına da işaret ederek ele alacağız.

a. Yahya b. Maîn
Hatib el-Bağdâdî’nin nakline göre Yahya b. Maîn; “Ebû Hanife ezberlediği hadisleri rivayet eder, hıfzında olmayanları ise rivayet etmezdi” demiştir.426 Hatib el-Bağdâdî’nin Ahmed b. Salt el-Himmânî’den rivayetine göre; “Ebû Hanife hadiste sika mıdır?” soru-sunu Yahya b. Maîn; “Evet sikadır, sikadır. Allah’a yemin olsun ki o yalan söylemeyecek kadar takva sahi-bi ve o böylesi sorulara muhatap olmaktan uzaktır” cevabını vermiştir.427 “Süfyan, Ebû Hanife (r.a.)’den hadis rivayet etti mi?” sorusuna da Yahya b. Maîn; “Evet, Ebû Hanife fıkıh ve hadiste sika ve sadûk, Al-lah’ın dini konusunda güvenilir bir kimsedir” karşılığını vermiştir.428 İbn Hacer’in Tehzib’inde Yahya b. Maîn’in açıklaması; “Biz yalan söylemeyiz, doğrusu Ebû Hanife (r.a.)’in içtihatlarından daha iyisini işitme-dik. Onun görüşlerinin çoğunu esas aldık” şeklinde zikredilmektedir. Yahya b. Maîn’in Târîh’inde ise, Yahya b. Saîd el-Kattân’ın; “Biz yalan söylemeyiz, doğrusu Ebû Hanife (r.a.)’in içtihatlarını öğrendik, on-ları güzel bulduk ve esas aldık” dediğini nakletmekte-dir.429 İbn Abdilberr’in nakline göre, Yahya b. Maîn ve Abdullah b. Ahmed ed-Devrakî’ye, “Ebû Hanife (r.a.)’den hadis alınır mı?” diye sorulduğunda Yahya b. Maîn; “O sikadır, onun zayıf olduğunu söyleyen her-hangi bir kimse bilmiyorum. Şu’be b. Haccac gibi hadis rivayeti hususundaki titizliği ile bilinen bir âlim ona hadis rivayet etmesini yazmıştır” diye cevap vermiştir. “Süfyan es-Sevrî Ebû Hanife (r.a.)’den hadis rivayet etmiş midir?” sorusuna da Yahya b. Maîn, “Evet o fı-kıhta sika ve sadûktur” şeklinde mukabele etmiştir.430
Bu açıklamalar, muhaddislerin önde gelen cerh ve ta’dil otoritesi Yahya b. Maîn’e aittir.

Bunların ha-nefî taraftarlarınca Yahya b. Maîn’in dilinden uydurul-duğu ileri sürülebilir. Ancak bize göre söz konusu açık-lamaların Yahya b. Maîn’in kendi eseri Tarîh’inde söy-ledikleri ile örtüşmesi ve burada da Ebû Hanife (r.a.) ve görüşlerinden övgüyle bahsetmesi, böylesi iddiaların doğru olmadığını göstermektedir. “Bu bilgiler Yahya b. Maîn’in Tarîh’inde mevcut olmayıp sonradan dahil edilmiştir” şeklinde de itiraz edilebilir. Bize göre, Ebû Hanife (r.a.)’e yönelik eleştirileri ihtiva eden bilgiler yanlış ve kitaplara sonradan dahil edilmiştir. Nitekim Zahid el-Kevserî’nin Te’nîbü’l-hatîb isimli eserinde de zikrettiği üzere, Hatîb el-Bağdâdî’nin mukaddimesi Târîhu Bağdâd isimli eserine Ebû Hanife (r.a.)’in son-radan dahil edildiğini açıkca ortaya koymaktadır. Ebû Hanife (r.a.) Zehebî’nin Mîzanü’l-i’tidâl isimli eserinin orijinal nüshalarında da bulunmamaktadır. Zira Zehebî bu eserine tanınmış âlimleri almayacağını açıklamıştır. Ayrıca Zehebî kendisinden yapılan nakillerden anlaşıl-dığı üzere diğer eserlerinde de Ebû Hanife (r.a.)’den övgüyle bahsetmiştir. Bütün bunlara rağmen Ebû Hani-fe (r.a.), bazı kimseler tarafından kasıtlı olarak Mîza-nü’l-i’tidâl’e sonradan dahil edilmiştir.
Burada, bunu yapanların bizi götürmek istedikleri tehlikeli bir noktaya da işaret etmemiz gerekmektedir. Bunların bir başka amacı da kaynak kitaplarımızın gü-venilirliği hakkında bizi şüpheye düşürmektir. Böyle bir iddia doğru kabul edilemez. Söz konusu kitapların güvenilirliği bilinen bir husustur. Bu kitapları her nesilbir sonraki nesle nakletmiş, nihayet farklı nüshalarını bir araya getirerek onlardan en güvenilir nüshayı elde eden muhakkikler tarafından tahkik kurallarına riayet edilerek neşredilmişlerdir. Bu sebeple biz, gerek el-yazması gerekse matbu kitaplarımızın güvenilirliği hu-susunda diğer din mensuplarına karşı övünebilmekte-yiz.

b. Abdullah b. Mübarek
Hatîb el-Bağdâdî’nin rivayetine göre Abdullah b. Mübarek; “Ebû Hanife alâmettir” deyince orada bulu-nan bir kimse; “Şerde mi yoksa hayırda mı?” diye sor-du. Bunun üzerine Abdullah b. Mübarek adama “ko-nuşma” diye uyarıda bulunduktan sonra; “Ebû Hanife şerre engel, hayra alâmettir” dedi ve “Meryem oğlunu ve annesini de (kudretimize) bir alâmet kıldık”431 âye-tini okudu. Hatîb el-Bağdâdî’nin başka bir rivayetine göre, Abdullah b. Mübarek şöyle demiştir: Ebû Hanife (r.a.)’in ilim halkası fakih meclisine benzemekteydi. Ebû Hanife (r.a.) güzel yüzlü, güzel giyinen bir kim-seydi. Birgün mescidde ders esnasında, tavandan Ebû Hanife (r.a.)’in kucağına bir yılan düştü. Onun dışında herkes korkarak kaçtı. Ebû Hanife (r.a.)’in ise yerinden kılmıldamadığını ve sadece yılanı kucağından attığını gördüm. Allah beni Ebû Hanife (r.a.) ve Süfyan ile kar-şılaştırmasaydı ben de diğer insanlar gibi olurdum.432

İbn Kesir, Abdullah b. Mübarek ve Süfyan es-Sev-rî’nin; “Dünyada en önde gelen fakih Ebû Hanife (r.a.)’dir” dediklerini rivayet etmiş,433 Hibbân b. Musa
da, “Malik mi yoksa Ebû Hanife mi daha fakihtir?” sorusuna Abdullah b. Mübarek’in “Ebû Hanife” diye cevap verdiğini söylemiştir.434
Görüldüğü gibi, tanınmış muhaddis Abdullah b. Mübarek Ebû Hanife (r.a.)’in sadece güvenilir olduğu-nu ifade etmekle kalmamış, ayrıca onun ilmî, dînî ya-şantısı, vakarı ve fıkhından da övgüyle bahsetmiştir. Böyle bir kimsenin Allah Resûlü (s.a.v.)’in hadisini hafife alması nasıl düşünülebilir? Burada bütün bunlar onun zabtının olmadığını göstermez denilebilir. Ancak biz onun zabtıyla ilgili âlimlerin övgü dolu açıklamala-rını ileride zikredeceğiz.

c. İsrail b. Yunus
Hatîb el-Bağdâdî’nin rivayetine göre İsrail b. Yu-nus’un Ebû Hanife (r.a.) hakkındaki açıklaması şöyle-dir: Nu’man iyi bir insandı. Fıkhî hadisleri ezberler ve araştırırdı. Bunlardaki incelikleri en iyi o bilirdi. Ham-mad’dan aldığı hadisleri sağlam bir şekilde muhafaza ederdi. Halife ve vezirler ona ikramda bulunurdu. Biri onunla fıkhî konularda ilmî tartışmaya girdiğinde, nef-sinin bundan bir pay çıkaracağı endişesine kapılırdı.435 Bu cümleyi yanlış anlamamız mümkün değildir. Bu, onun takvasını ve alçak gönüllü olduğunu göstermekte-dir. Çünkü o, böylesi ilmî tartışmalarda galip geleceğini ve nefsinin de bundan bir pay çıkaracağını biliyor, gu-rura kapılma ve gösteriş endişesiyle kendi başının der-dine düşüyordu.
d. Sehl b. Müzahim
Hatîb el-Bağdâdî’nin rivayetine göre Sehl b. Mü-za-him: “Dünya Ebû Hanife’nin önüne serildi, onu red-detmedi. Fakat kamçıyla ona vurarak onu kabül de et-medi” demiştir.436
e. Ali b. Âsım
Zehebî’nin nakline göre Ali b. Âsım: “Dönemin-deki âlimlerin ilimleriyle karşılaştırılıp tartılsa, Ebû Hanife (r.a.)’in ilmi ağır basar” demiştir.437

f. Abdullah b. Dâvûd el-Harbî
İbn Kesir’in nakline göre, Abdullah b. Dâvûd el-Harbî: “Fıkhı ve sünneti koruduğu için, bütün Müslü-manların namazlarında Ebû Hanife (r.a.)’e dua etmeleri gerekir” demiştir.438
Sehl b. Müzahim, Ali b. Âsım ve Abdullah b. Dâvûd el-Harbî’nin açıklamaları birlikte düşünüldü-ğünde hepsinin de, Ebû Hanife (r.a.)’in ilmi ve takva-sından övgüyle bahsettikleri, fıkıh ve sünneti hıfzettiği-ni ifade ettikleri görülmektedir. Burada sünneti hıfzet-mekle kastedilen nedir? Sünneti muhafaza edip sonra onu kitapların sayfaları arasına terketmek mi, yoksa sünnetin maksat ve anlamını düşünüp araştırmak mıdır? Sünneti muhafaza etmekle onu düşünmek, anlamını kavramak ve inceliklerine vakıf olmak kastedilmiştir. Sünnetin tebliği ile kastedilen de bundan başkası değil-dir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in; Sözümü işitip olduğu
gibi nakledenin Allah yüzünü nurlandırsın, kendisine sözüm ulaşan nice kimseler onu ilk duyandan daha kav-rayışlı olur, diğer rivayette Fıkıh bilgisine sahip nice kimseler onu kendilerinden daha anlayışlı kişilere nak-leder439 şeklindeki açıklamaları da asıl maksadın ha-disleri anlamak olduğunu göstermektedir.

Görüldüğü gibi Ebû Hanife (r.a.), İslâm hukuku-nun ikinci kaynağı olan hadislerdeki fıkhi hükümleri araştırmaktaydı. Asıl itibariyle Kur’an ve sünnet İslâm hukukunun iki temel kaynağıydı. Ebû Hanife (r.a.) de bu iki kaynağı kullanmaktaydı. Nitekim ilk dönem kay-naklarının tamamında yer alan, A’meş ile Ebû Hanife (r.a.) arasında geçen olay da bunu göstermektedir. Buna göre, Ebû Hanife (r.a.) ile birlikte bulundukları sırada A’meş’e bir soru sorulur. A’meş buna cevap veremez. Soruyu Ebû Hanife (r.a.) cevaplar. A’meş’in; “Bu ce-vabı nereden verdin?” diye sorması üzerine Ebû Hanife (r.a.); “Bu cevabı senin bana falan gün falan raviler vasıtasıyla rivayet ettiğin hadislerden çıkardım” dedi. Sonra cevabının delilleri olan ve A’meş’in kendisine rivayet ettiği birçok hadis zikretti. Bunun üzerine A’meş; “Ey Ebû Hanife, bizim sana aylarca rivayet ettiğimiz hadisleri kısa bir sürede bize zikrettin” diye-rek hayranlığını ifade etti. A’meş’in; “Ey fakihler top-luluğu! siz doktor, biz hadisçiler ise eczacılık yapmak-tayız” dediği de bilinmektedir. Kendisine sorulan bir soruya cevap veremeyen Süfyan b. Uyeyne de soran kimseye; “Ebû Hanife (r.a.)’e sor, cevabını alırsın, bu senin için faydalı olur” demiştir.

g. Mis’ar b. KidâmMis’ar b. Kidâm; “Kûfe’de, fıkıhta Ebû Hanife, zühdde ise Hasan b. Salih’ten başka hiçbir kimseyi kıs-kanmadım”, başka bir açıklamasında ise; “Ebû Hanife (r.a.)’i kendisiyle Allah arasında aracı yapan kimsenin korkuya kapılmayacağını umarım. Bu kendisini kur-tarması için aşırıya gitmek anlamına da gelmez” demiş-tir.440 Mis’ar b. Kidâm’ın bu açıklamaları âlimlerin onun hakkında söyledikleri “sika, sebt, huccet” gibi ta’dil lafızlarından daha ileri seviyede bir övgüyü ifade etmektedir. Zira sika ravinin hadisinin zayıf olma ihti-mali bulunduğu gibi, nesh edilmiş de olabilir. Fakih ravinin, özellikle de önde gelen fakihlerin rivayet ettik-leri hadislerde bunlar söz konusu değildir. Çünkü fakih, hadisin bütün tariklerini, anlamlarını ve diğer delillerle arasında çelişki bulunup bulunmadığını incelemekte, sonra da ondan hüküm çıkarmaktadır. Güvenilirliği sika, sebt lafızlarıyla ifade edilen, âbid ve zahidliği ile tanınan muhaddis Mis’ar b. Kidâm’ın, Ebû Hanife (r.a.)’i gıpta etmesinin, başka bir ifadeyle, onun gibi olmayı arzu etmesinin gerçek sebebi de bundan başkası değildir. Şu halde, Mis’ar b. Kidâm, Ebû Hanife (r.a.)’den hadislerin fıkhını da öğrendiğinde mutmain olmakta ve hadislerle birlikte fıkıhını da öğrenmeyi tavsiye etmektedir. Çünkü o hadislerin fıkhını Ebû Ha-nife (r.a.)’den öğrendikten sonra, araştırmaya ihtiyaçkalmayacağını ve Allah (c.c.)’ün hoşnutsuzluğundan emin olunacağını düşünmektedir. Zira Ebû Hanife (r.a.)’i takip eden, ifrat ve tefritten uzak kalmış olur.

h. Fudayl b. İyaz
Fudayl b. İyaz’ın Ebû Hanife (r.a.) hakkındaki açıklamaları şöyledir: “Ebû Hanife fıkıhtaki başarısı ve takvasıyla tanınmaktaydı. Çevresindeki kimselere ik-ramda bulunan zengin bir kimseydi. Gece ve gündüz ilim öğretme konusunda son derece sabırlıydı. Kendisi-ne helal ve haram konularında sorulan sorulara hemen cevap vermez, susmayı tercih ederdi. Daima doğru ola-nı tercih eder, ona davet ederdi. Yöneticilerin ikramla-rından uzak dururdu. Kendisine sorulan meselelerde sahih bir hadis bulunursa onu esas alır, sahâbe fetvaları varsa tercihte bulunur, bunlardan biri yoksa kıyas ya-pardı.”441
Güvenilir bir ravi olan Fudayl b. İyaz, bu açıkla-malarıyla Ebû Hanife (r.a.)’in fetvalarında öncelikle sahih hadisleri esas aldığını ifade etmektedir. “Sahih hadisleri esas alırdı” şeklindeki beyanıyla Ebû Hanife (r.a.)’in, dönemindeki tüm hadisleri bildiğini açıkla-maktadır. Onun “sahâbe fetvasını tercih ederdi” açık-laması ise, Ebû Hanife (r.a.)’in sadece Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadislerini bilmediğini, aynı zamanda sahâbeye ait bilgilere de sahip olduğunu göstermekte-dir. Böylece Ebû Hanife (r.a.), fıkıh usulünde de kulla-nılan daha fakih, daha bilgili ve Hz. Peygamber (s.a.v.) ile uzun süre birlikte bulunmak gibi kurallara göre,
sahâbîlerin fetvaları arasında tercihte bulunurdu. Fudayl b. İyaz, sonunda Ebû Hanife (r.a.)’in Kur’an, sünnet veya sahâbe fetvalarını esas alarak kıyas yapmakta ba-şarılı olduğunu ifade etmektedir. Ebû Hanife (r.a.)’in güvenilirliğini belirlemek için onun bu açıklamaları oldukça önemlidir.
i. Şu’be b. Haccac
İbn Abdilber el-İntika isimli eserinde, Şu’be b. Hac-cac’ın Ebû Hanife (r.a.) hakkında olumlu kanaate sahip olduğunu ifade ederek Şu’be’nin; “Allah’a yemin olsun ki, Ebû Hanife (r.a.) anlayışı güçlü, hafızası sağ-lam bir kimsedir” dediğini nakletmektedir.442
Bunlar, önde gelen muhaddislerden kabul edilen ve sika bir âlim olan Şu’be b. Haccac’a ait olup, gerçeği ortaya koyan açıklamalardır. Bu açıklamalar, ashâbü’l-hadis’in Ebû Hanife (r.a.)’i adâlet bakımından güvenilir bulmakla birlikte, zabtı açısından zayıf kabul ettikleri şeklindeki iddiaların doğru olmadığını ortaya koymak-tadır. “Ebû Hanife hafızası sağlam bir kimsedir” diyen çağdaşı, hatta talebesi olan Şu’be b. Haccac’ın, buna aykırı bir açıklama yapması düşünülebilir mi? Şu halde kim oldukları bilinmeyen bazılarının iddia ettiği gibi, Ebû Hanife (r.a.) zayıf bir ravi değildir. Bu kimseler niyetlerini gizlemek ve dikkatleri farklı yönlere çekmek amacıyla önce Ebû Hanife (r.a.)’in fıkıhta tartışmasız olduğunu ifade ederler. Daha sonra ise Ebû Hanife (r.a.)’in hadiste zabtının yeterli olmadığını, Ahmed b. Hanbel ve Buhârî gibi olamayacağını söylerler. Bu
kimseler, bazan da tenkit edilmesi doğru olmayan âlim-leri zikrettikten sonra, Ebû Hanife (r.a.)’in adâlet bakı-mından güvenilir olduğu halde, zabtı açısından zayıf olduğunu söyleyiverirler. Bu durum karşısında gerçeği arayan kimse, şaşırıp söyleyecek bir cevap bulmakta zorlanır. Bunlardan bir kısmı ise; “Falan âlimin, Ebû Hanife (r.a.)’in güvenilir olduğunu söylediği veya on-dan hadis rivayet ettiği bilinmemektedir, ya da sadece bir veya iki hadis rivayet etmiştir” şeklindeki açıklama-larıyla, Ebû Hanife (r.a.) hakkında şüphe tohumları atmaktadırlar. Halbuki bunların hiçbiri doğru değildir.
j. Ebû Bekir b. Ayyaş
Zehebî’nin nakline göre Ebû Bekir b. Ayyaş; “İn-sanlarla çok fazla birlikte olmaması ve onu yakından tanımamaları, onların Ebû Hanife (r.a.) hakkında yanlış düşünmelerine sebep olmuştur. İnsanlar onu güzel gi-yinmiş ve gururlu olarak görüyorlardı. Halbuki bu onun tabii haliydi” demiştir. Böylece İbn Ayyaş, Ebû Hanife (r.a.) aleyhinde bulunanların neden bu yanlışa düştükle-ri noktasında önemli bir hususu açıklamaktadır. Ebû Hanife (r.a.) güzel görünümlü, güzel giyinen bir kim-seydi. Bu özelliklere sahip olan kimseyi gören kişinin ondan beklentileri de farklı olacaktır. Halbuki bu Hz. Peygamber (s.a.v.)’in de sünnetine uygun bir tabiat-tır.443
k. Ebû Yusuf
Hatîb el-Bağdâdî’nin nakline göre Ebû Yusuf; “Hadislerin yorumlarını ve fıkhî inceliklerini Ebû Hani-fe (r.a.)’den daha iyi bilen bir kimse görmedim”, “Ebû Hanife (r.a.)’e muhalefet ettiğim her konuda onun gö-rüşünün ahirette beni kurtaracak görüş olduğunu gör-düm. Hadis konusunda da sahih hadisleri onun benden daha çok bildiğini gördüm” demiştir.444 Bu, kadı Ebû Yusuf’un Ebû Hanife (r.a.) hakkındaki görüşüdür. Onun talebeliğini yapması, objektifliği konusunda te-reddüde sebep olsa da muhaddisler, Ebû Yusuf’un gü-venilir olduğunu ifade etmişler ve bu hususta aralarında herhangi bir ihtilaf da bulunmamaktadır. Ebû Yusuf’un bu açıklaması, Ebû Hanife (r.a.)’in kendisinden daha çok hadis bilgisine sahip olduğunu göstermektedir. Biz, Ebû Yusuf’un bu açıklamasını ya reddetmek veya ka-bul etmek durumundayız. Güvenilirliği ve ilmiyle tanı-nan bir âlimin açıklamasını reddetmemiz mümkün de-ğildir. Ebû Yusuf’un söz konusu açıklamalarını kabul ettiğimiz takdirde ise adâleti, zabtı ve fıkhı ile ilgili Ebû Hanife (r.a.) aleyhinde yapılan her türlü iddia redde-dilmiş olacaktır.
l. Ebû Dâvûd es-Sicistânî
Zehebî’nin Târîhu’l-İslâm isimli eserinde naklet-tiğine göre Ebû Dâvûd; “Allah herbiri imam olan Ma-lik, Şafiî ve Ebû Hanife (r.a.e.)’e rahmet eylesin” de-miştir.445 Ebû Dâvûd burada imam ile neyi kastetmek-tedir? Ebû Hanife (r.a.)’in fıkıhta imam olduğunu mu ifade etmiştir? Ebû Hanife (r.a.)’in fıkıhta imam olduğu
dost ve düşmanları tarafından kabul edilen bir husustur. Şu halde, Ebû Dâvûd burada kendi ihtisas alanı olan hadiste imam olduğunu kastetmiş olmalıdır. Çünkü Ebû Dâvud, müslümanların büyük çoğunluğunun Ebû Hani-fe (r.a.)’i fıkıhta imam kabul ettiklerini, döneminde onun fetvalarına ve mezhebine göre amel ettiklerini bilmektedir. Bu durum günümüze kadar da devam ede gelmiş bir husustur.
m. Süfyan b. Uyeyne
Hadisle meşgul olan birçok kimse, Ebû Hanife (r.a.)’in Süfyan b. Uyeyne’yi zayıf olarak nitelediğini söylemektedir. Bunun doğru olmadığı aşağıda açıkla-nacaktır. Bunu söyleyenlerden bir kısmı, aşağıda nakle-deceğimiz Süfyan b. Uyeyne’nin, Ebû Hanife (r.a.)’i cerh ettiğine dair iddiayı delil olarak kullanmaktadır. Burada delil olarak zikredilen cerh iddiasını inceleme-miz gerekmektedir. Zehebî ve diğer âlimlerin nakletti-ğine göre, Humeydî, Süfyan b. Uyeyne’yi; “Kûfe ile sınırlı kalmayıp her bölgeye ulaşan iki husus bulun-maktadır. Bunlardan biri Hamza’nın kıratı, diğeri ise Ebû Hanife (r.a.)’in fıkhıdır” derken işittiğini haber vermiştir.446 Bize göre bu ifadeler hadis ilminde önder kabul edilen bir âlimin, döneminin imamı Ebû Hanife (r.a.) hakkında yaptığı üst seviyede bir övgü ve başlan-gıçta söz konusu iki âlimle ilgili kesin kanaatini ortaya koyan bir açıklamadır. Müslümanların tamamı kıraatta-ki dikkati sebebiyle Hamza kıraatını, ilimdeki otorite-sinden dolayı Ebû Hanife (r.a.)’in fıkhını esas alırken,
Süfyan b. Uyeyne başlangıçtaki görüşünü nasıl değiş-tirmiş olabilir.
Süfyan b. Uyeyne’nin Ebû Hanife (r.a.)’i zayıf olarak nitelediğini söyleyenlerden bir kısmı da, delil olarak Ebû Hanife (r.a.)’in hadisçiliği ve hadiste hâfız olup olmadığı sorulduğunda Süfyan b. Uyeyne’nin; “Yalan söylemekten Allah’a sığınırız. Biz onda bu va-sıfları görmedik” şeklinde verdiği cevaptır.447 Bu ha-ber delil gösterilerek Süfyan b. Uyeyne’nin Ebû Hanife (r.a.)’i cerh ettiği söylenemez. Çünkü Süfyan b. Uyey-ne, yukarıda kendisinden naklettiğimiz iki açıklamasın-dan da anlaşıldığı üzere bu görüşünü terketmiştir. Ayrı-ca aşağıda müstakil olarak ele alacağımız gibi, Süfyan b. Uyeyne’nin Ebû Hanife (r.a.)’i cerh ettiğine dair ha-berler de sahih değildir.
n. Ahmed b. Hanbel
İbnü’l-İmad448, Zehebî449 ve diğer âlimlerin450 nakline göre, Ebû Hanife (r.a.) anıldığında Ahmed b. Hanbel ona dua ederdi. Ebû Hanife (r.a.)’in kadılığı kabul etmediği için kırbaçlandığı haberi, Ahmed b. Hanbel’e mihne döneminde ulaştığında ağlamış ve ona dua etmiştir. Ahmed b. Hanbel, halife tarafından bas-kıyla teklif edilen kadılığın kabul edilmemesi gerekti-ğini düşünüyor ve bu sebeble kırbaçlanan Ebû Hanife (r.a.)’in sabretmesi için ona dua ediyordu. Çünkü böyle durumlarda insanın görüşünden dönmesi söz konusu olabilirdi. Ebû Hanife (r.a.)’in görüşünden dönmesi ise çok kötü sonuçlar doğurabilirdi. Zira o kadılığı kabul
etmekle müslümanların zillete düşmesine sebeb olabi-lirdi. Böyle bir durumda sabretmek vacip, teklifi red-detmek ise farzdı. Ahmed b. Hanbel’e göre basit bir meseleden dolayı bir âlimin yediği kırbaçlara sabretme-si, Müslümanların bütünüyle hataya düşmesine sabret-mesine tercih edilmeliydi.
Bunlar, hadis ve fıkıhta otorite, tüm dünyada mensupları bulunan bir mezhebin kurucusu Ahmed b. Hanbel’in Ebû Hanife (r.a.) hakkındaki açıklamalarıdır. O Ebû Hanife (r.a.)’i sadece övmekle kalmamakta, aynı zamanda büyük bir imparator bile olsa, her türlü baskı-ya karşı tereddütsüz ve korkusuzca sabretmek hususun-da örnek bir şahsiyet olduğunu da ifade etmektedir.
2. Müteahhirûn Âlimleri
Bu konuyu, müteahhirûn âlimlerinin tamamının Ebû Hanife (r.a.)’i fakih ve imam olarak nitelediklerini, ilim ve takvasından övgüyle bahsettiklerini ifade ederek bitirmek istiyorum. Hatta Zehebî, Ebû Hanife (r.a.)’in hayatına dair iki cüz halinde müstakil bir eser kaleme almıştır. Safedî el-Vâfî bi’l-vefayât’ında451, İbnü’n-Nedim Fihrist’inde452, İbn Kesir el-Bidâye ve’n-nihâye’sinde453, İbnü’l-Esir el-Kâmil’inde454 Ebû Hanife (r.a.) hak-kında geniş bilgi vermişler ve ondan övgüyle bahsetmişlerdir. İbn Tağrîberdî de en-Nücûmü’z-zâhire adlı eserinde, Ebû Hanife (r.a.)’in hayatına geniş yer vermiş ve; “Kalem Ebû Hanife’nin ilmi ve menakıbını yazacak olsa ciltler dolusu bilgi yazmak durumunda kalır” demiştir.455 Bu konuyu Ze-
hebî’nin el-Hureybî’den yaptığı bir nakille bitirmek yerinde olacaktır. Zehebî’nin nakline göre el-Hureybî; “Ebû Hanife aleyhinde ya onu kıskananlar veya onu tanımayanlar konuşmuştur.” Demiştir.456 Aşağıda Ebû Hanife (r.a.)’in aleyhinde konuşanların görüşlerini zik-rettikten sonra el-Hureybî’nin bu açıklaması üzerine ilavelerde bulunacağız. Ebû Hanife (r.a.)’in aleyhinde konuşanları tasnif ettiğimizde, bunlardan bir kısmının kendi çağdaşları ve kıskançlık sebebiyle yaptıkları cerhler -ki bunu âlimleri kabul, etmemektedir-, diğer kısmının da bunlardan yapılan nakiller veya cahillerin açıklamaları olduğunu göreceğiz.
B. CERH EDEN ÂLİMLER
Burada öncelikle Ebû Hanife (r.a.) hakkında zik-redilen bütün cerhleri zikredeceğimizi, ancak bunlar arasından özellikle bu ilimde söz sahibi âlimlerin gö-rüşlerini değerlendirmeye tabi tutacağımızı ifade etme-liyiz. Konuyla ilgili diğer âlimlerin görüşlerini naklet-meden önce, âlimler arasında tartışmalara yol açan Hatîb el-Bağdâdî’nin yaptığı nakiller üzerinde duracak, konuyla ilgili her rivayeti, isnadı ve metni açısından tetkik edeceğiz. Genel değerlendirmeyi ise daha sonraki bölüme bırakacağız.
1. Hatib el-Bağdâdî
a. Hatib el-Bağdâdî’nin, Hüseyin b. Muhammed b. Hasan-Cibril b. Muhammed b. Muaddil-Muhammed
b. Hayve en-Nehhas-Mahmud b. Gaylan-Veki b. Cer-rah isnadıyla nakline göre Süfyan es-Sevrî; “Bize göre günahkar da olsak mü’minler ve ehl-i kıble nikah, mi-ras, namaz ve imanı dil ile ikrar hususlarında mü’min muamelesi görür. Allah (c.c.) katındaki durumumuzu ise bilemeyiz” demiştir. Ebû Hanife (r.a.)’in bu konu-daki görüşü; “Süfyan es-Sevrî’nin görüşünü benimse-yen, şüphe içinde olduğunu ifade etmiş olur. Halbuki biz mü’miniz, Allah (c.c.) katında da durumumuz böy-ledir” şeklindedir. Veki b. Cerrah ise; “Bize göre Ebû Hanife (r.a.)’in açıklaması cüretkarlıktır. Biz Süfyan es-Sevrî’nin görüşünü benimsemekteyiz” demiştir.457
Bize göre bu haberi isnad açısından incelemeye gerek yoktur. Çünkü söz konusu durum, âlimler arasın-da ihtilaf edilen bir husustur. Ebû Hanife (r.a.)’in görü-şünü benimseyen birçok âlim bulunmaktadır. Konu akaid kitaplarında istisna başlığı altında ele alınmakta-dır. Burada tuhaf olan durum, Ebû Hanife (r.a.)’i tenkit edenlerin, Süfyan es-Sevrî’nin daha sonra kendi görü-şünü terkederek Ebû Hanife (r.a.)’in görüşünü benim-sediğini bilmemeleridir.458
b. Hatib el-Bağdâdî’nin Ali b. Muhammed b. Ab-dullah el-Muaddil-Muhammed b. Amr b. el-Buhtürî er-Râzî-Hanbel b. İshak-Humeydî-Hamza b. Haris b. Umeyr isnadıyla nakline göre Haris b. Umeyr şöyle anlatmıştır: Bir adam Mescid-i haram’da Ebû Hanife (r.a.)’e; “Kâbenin hak olduğuna şahadet ederim, ancak onun Mekke’deki kâbe olup olmadığını bilemem” di-
yen kimsenin durumunu sordu. Ebû Hanife (r.a.); “O gerçek bir mü’mindir” dedi. Adam; “Muhammed b. Abdullah (s.a.v.)’in peygamber olduğuna şehadet ede-rim, ancak onun Medine’deki peygamber olup olmadı-ğını bilemem” diyen kimsenin durumunu sordu. Ebû Hanife (r.a.); “O gerçek bir mü’mindir” dedi. Humeydî ise; “Bunu söyleyen küfre düşmüştür” demiştir.459
Bu haber, bütünüyle uydurmadır. Ebû Hanife (r.a.)’in de Humeydî’nin de, haberde söz konusu edilen açıklamaları bulunmamaktadır. Bu haber, Haris b. Umeyr’in uydurmasıdır. Haris b. Umeyr yalancılığı ve hadis uydurmasıyla tanınmaktadır. Nitekim Zehebî İbn Huzeyme’nin onu yalancılıkla itham ettiğini söylemiş, Hakim en-Nîsâbûrî; “Humeydî’ye nisbet ederek uy-durma rivayetlerde bulunur” demiş, İbn Hibbân ise onun güvenilir ravilere nisbet ederek uydurma rivayet-lerde bulunduğunu ifade etmiştir.460 Görüldüğü gibi cerh âlimleri Haris b. Umeyr’in yalancı olduğunu, Hu-meydî’ye nisbet ederek hadis uydurduğunu açıklamak-tadırlar. Bu durum rivayetin reddedilmesi ve tartışıl-maması için yeterli bir sebeptir. Burada Hatib el-Bağdâdî’nin eserinde Haris b. Umeyr’in yalancı oldu-ğunu belirtmesine rağmen461 onun bu haberini naklet-mesi de sorgulanmalıdır.
c. Hatib el-Bağdâdî’nin başka bir nakline göre Haris b. Umeyr şöyle anlatmıştır: “İki yalancı şahid bir adamın hanımını boşadığına şahidlik etmeleri duru-munda hakim eşleri birbirinden ayırabilir mi? Eğer ha-
kim eşleri birbirinden ayırırsa şahidlik yapanlardan biri ayrılan hanımla evlenebilir mi?” sorusuna Ebû Hanife (r.a.); “Böyle bir durumda hakim eşleri ayırabilir ve yalan yere şahidlik yapan kişi de ayrılan hanımla evle-nebilir” şeklinde cevap verdi. “Daha sonra hakim yalan yere şahidlik yapıldığını öğrenirse ikinci evlilikteki eşleri birbirinden ayırır mı?” sorusuna ise Ebû Hanife (r.a.); “Hayır” diye cevap verdi. Bu haber de yalancılığı ile tanınan Haris b. Umeyr’in uydurmalarından biridir. Haberin sahih olduğu kabul edilse bile bu, fıkhî bir ko-nuda belirtilen bir görüş olup delili fıkıh kitaplarında bulunmaktadır. Ebû Hanife (r.a.) bunu Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.)’den almıştır. Bu meselede hakim ola-yın gerçeğini bilmediği için eşleri birbirinden ayırmış-tır. Böyle bir durumda günah yalancı şahitlikte bulu-nanlara aittir. Ebû Hanife (r.a.)’e göre boşanma batıl olsa da yalancı şahidin evliliği eşlerin birbirinden ay-rılmasından sonra meydana gelmiştir. Ebû Hanife (r.a.) bu hususta yalnız olmayıp başta Şa’bî olmak üzere di-ğer âlimler de aynı görüştedir. Bu âlimlerin hepsi ya-lancı şahidlik yapanların büyük günah işledikleri husu-sunda hemfikirdirler. Bu meseleyi Ebû Hanife (r.a.)’i karalayacak başka bir kusur bulamayan kin ve hased dolu yalancı Haris b. Umeyr’in ortaya attığı açıktır.
d. Hatib el-Bağdâdî’nin, Muhammed b. Hüseyin b. Fadl el-Kattân-Abdullah b. Ca’fer b. Dersteveyh-Ya’kub b. Süfyan-Ali b. Osman b. Nüfeyl-Ebû Müshir isnadıyla Yahya b. Hamza ve Saîd’den nakline göre
Ebû Hanife (r.a.); “Bir kimse, Allah (c.c.)’e yaklaşmak amacıyla giydiği ayakabıya ibadet etse bunda bir sakın-ca yoktur” demiştir. Bunu nakleden Saîd ise; “Bu, açık-ça küfürdür” demiştir.462 Hatib el-Bağdâdî’nin, İbn Rezzak-Ahmed b. Ca’fer b. Selem-Ahmed b. Ali el-Ebbâr-Abdüla’lâ b. Vasıl-babası-İbn Fudayl isnadıyla nakline göre ise Kasım b. Habib bu olayı şöyle anlat-mıştır: Papuçlarımı çakıl taşları üzerine koyduktan son-ra, Ebû Hanife (r.a.)’e; “Kalbiyle Allah (c.c.)’ü tasdik eden bir kimsenin ölünceye kadar papuçlarına karşı namaz kılması hususunda ne dersin?” diye sordum. O; “Bu kimse mü’mindir” şeklinde cevap verince ben; “Seninle ebediyyen konuşmayacağım” dedim.
Her iki problemli rivayeti de, Allah (c.c.)’den korkmayan kimseler uydurmuş olup Ebû Hanife (r.a.)’e iftira etmişlerdir. Birinci rivayetin isnadında yer alan Abdullah b. Ca’fer b. Dersteveyh en-Nahvî’nin zayıf olduğunu Lâlekâî söylemiş, Ebû Bekr el-Berkânî de âlimlerin, onun zayıf olduğu görüşünü benimsediklerini haber vermiştir.463 İsnadda yer alan ravilerden Ali b. Osman b. Nüfeyl ise kim olduğu bilinmeyen meçhul bir kimsedir. Onun hakkında bilgi veren herhangi bir âlim bulabilmiş değilim. Onun isnada sonradan dahil edildi-ği anlaşılmaktadır. İsnadda yer alan Yahya b. Hamza eğer meşhur kâdî ise Dımaşk’lıdır. Bu durumda ise Ebû Hanife (r.a.)’in Şam’a gittiği, Yahya b. Hamza’nın da Kûfe’ye girdiği bilinmemektedir. Çağdaş olmalarına rağmen birbirleriyle karşılaşmamışlardır.464 Eğer is-
nadda yer alan Yahya b. Hamza başkası ise kim olduğu bilinmemektedir. İkinci rivayetin isnadında yer alan Kasım b. Habib hakkında İbn Maîn; “Hiçbir kıymeti yok” demiş, Zehebî, İbnü’l-Cevzî gibi birçok âlim de onun zayıf olduğunu söylemiştir.
Rivayetleri metinleri açısından incelediğimizde, Ebû Hanife (r.a.)’in böyle bir açıklama yapmasının mümkün olamayacağını söylemeliyiz. Bize göre, böyle bir açıklamayı, ilim ve zekasıyla dünyaca tanınan Ebû Hanife (r.a.) değil, herhangi bir âlim dahi yapmaz. Şu halde bu rivayetler mezhep taassubuyla ortaya atılmış-lardır. Allah (c.c.) bunları uyduranların cezasını versin.
e. Hatib el-Bağdâdî’nin Ebû Saîd Hasan b. Mu-hammed b. Hasaneveyh el-Katib -Abdullah b. Mu-hammed b. İsa b. Mezîd el-Haşşâb-Ahmed b. Mehdî b. Muhammed-Ahmed b. İbrahim-Abdüsselam b. Abdur-rahman-İsmail b. İsa b. Ali isnadıyla nakline göre Şerîk, Ebû Hanife (r.a.)’in “Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekat vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de budur”465 ve “İmanlarını bir kat daha artırsınlar diye mü’minlerin kalplerine güven indiren O’dur”466 âyetlerini esas alarak, imanın artıp eksilme-yeceğini ve namazın dinden olmadığını ifade etmek suretiyle küfre düştüğünü söylemiştir.467
Bu, hem isnad hem de metin bakımından aslı esa-sı olmayan bir haberdir. İsnadında zayıf raviler yer al-maktadır. Nitekim isnadda yer alan Abdüsselam b. Ab-durrahman el-Vâbisî hadis ravisi olarak tenkit edilmiş,
fıkıhçılığı da tartışılmıştır. Böyle durumlarda kıskançlı-ğın devreye girebileceği de bilinmektedir. İsnadda yer alan Ahmed b. İbrahim kim olduğu bilinmeyen meçhul bir kimsedir. Abdüsselam b. Abdurrahman’ın talebeleri arasında böyle bir kimse olmadığı gibi, Ahmed b. Mehdî’nin hocaları arasında da bulunmamaktadır. Ebû Hanife (r.a.) hakkında küfre düştüğü iddiasının sahibi Şerîk, en-Nehaî olan değil el-Kureşî olan Şerîk b. Ab-dullah b. Ebû Nemr’dir. Hatib el-Bağdâdî, onu sadece Şerîk şeklinde zikretmek suretiyle Ebû Hanife (r.a.) hakkında küfre düştü iddiasının sahibinin Şerîk en-Nehaî olduğu izlenimini vermek suretiyle okuyucuyu yanıltmak istemektedir. Aslında burada söz konusu olan Şerîk b. Ebû Nemr, Ebû Hanife (r.a.)’in çağdaşı ve yaşıtıdır. Medine’de bulunmakta ve İbn Ebû Hâtim, İbn Adiy, İbnü’l-Cevzî ve Zehebî başta olmak üzere âlimle-rin çoğuna göre zayıf bir ravidir.468 Ayrıca genellikle kıskançlık sebebiyle çağdaşların birbirleri hakkındaki cerhleri de makbul değildir.
Haber, metni açısından incelendiğinde şunlar söy-lenmelidir: İmanın artıp eksilmesi meselesi ilk dönem-lerin tartışılan konularından biri olup, bu hususta farklı görüşler bulunmaktadır. Eşarîler ve Maturidîlerin çoğu, imanın artıp eksilmeyeceğini benimserken ehl-i hadis, mu’tezile ve şia imanın artıp eksileceği görüşündedir-ler. Biz ilk dönemlerin tartışılan konularından biri olan bu ve benzeri meselelerin, raviler hakkında karar ver-mekte esas alınamayacağı hususunu ileride mustakil
olarak ele alacağız. Ebû Hanife (r.a.)’in “Namaz dinden değildir” dediği ise tamamen uydurmadır. İleride ele alınacağı gibi mesele, namazın imandan olup olmadığı hususuyla ilgilidir.
f. Hatib el-Bağdâdî’nin Ebü’l-Kasım Abdurrah-man b. Muhammed b. Abdullah es-Serrâc-Ebü’l-Hasan Ah-med b. Muhammed b. Abdûs et-Taraifî-Osman b. Saîd ed-Dârimî-Mahmud b. Musa el-Antâkî-Ebû İshak el-Fezârî isnadıyla nakline göre Ebû Hanife (r.a.) şöyle demiştir: “Ebû Bekir’in imanı ile İblisin imanı birdir. İblis de Ebû Bekir de ‘Ey Rabbim’ demişlerdir. Mürci-eden olanlar bunu kabul etmez ve yanılmış olurlar”469
Bu, hem isnad hem de metin bakımından aslı esa-sı olmayan bir haberdir. İsnadında yer alan Mahmud b. Musa el-Antâkî hakkında Ebû Dâvud; “uydurma hika-yelerine iltifat edilmez” demiş, Dârekutnî ise “suveylih, leyse bi’l-kaviy”470 lafızlarıyla zayıf bir ravi olduğunu ifade etmiştir. İsnadda yer alan Ebû İshak İbrahim b. Muhammed b. Haris el-Fezârî hakkında İbn Sa’d “sika olmakla birlikte çok hatası bulunmaktadır” demiştir.471 Haber sahih olsa bile çağdaşların kıskançlıkları dikkate alınarak onun Ebû Hanife (r.a.) hakkındaki açıklamaları kabul edilemez.
Haber metni açısından incelendiğinde böyle bir sözü önde gelen bir âlimin değil, sade bir müslümanın bile söylemiyeceği ortadadır. Müslümanın söylemeye-ceği bir sözün önde gelen bir âlime nisbet edilmesi ise çok çirkin bir durumdur.
g. Hatib el-Bağdâdî’nin el-Hallâl-Ali b. Ömer b. Muhammed el-Müşteri- Muhammed b. Ca’fer el-Ademî -Ahmed b. Ubeyd-Tahir isnadıyla naklettiğine göre, Veki b. Cerrah şöyle anlatmıştır: Süfyan es-Sevrî, Şerîk, Hasan b. Salih ve İbn Ebû Leylâ bir araya gele-rek, Ebû Hanife (r.a.)’i davet edip ona; “babasını öldür-dükten sonra annesiyle evlenip babasının başı ucunda şarap içen kimse hakkındaki görüşün nedir?” diye sor-dular. Ebû Hanife (r.a.)’in; “Mü’mindir” şeklinde cevap vermesi üzerine İbn Ebû Leylâ; “Şahitliğini ebediyyen kabul etmem”, Süfyan es-Sevrî; “Seninle ebediyyen konuşmam”, Şerîk; “Yetkim olsa boynunu vururum”, Hasan b. Salih ise; “Yüzünü görmem bana haram oldu, ebediyyen yüzünü görmiyeceğim” diye karşılık verdi-ler.472
Haber, uydurma alametlerini taşımakta ve Veki b. Cerrah dışındaki ravilerin bir kısmı zayıf, diğerleri ise meçhuldür. Bununla birlikte bizim Ebû Hanife (r.a.)’e nisbet edilen bu sözün bid’at veya küfrü gerektirir mi? sorusuna cevap aramamız yerinde olacaktır. Bu soruya verilecek cevap, ehl-i sünnet ve’l-cemaatin büyük gü-nah işleyen kimseyi mü’min kabul ettiği ve kafir olma-dığı hususundaki icmaıdır. Bu durumda söz konusu görüşünden dolayı Ebû Hanife (r.a.)’i eleştirmek doğru mudur? Bunun tek maksadının Ebû Hanife (r.a.)’i kara-lamak olduğu ortadadır. Burada tekrar vurgulamamız gereken husus, sözü edilen haberin uydurma olduğudur. Nitekim yukarıda Süfyan es-Sevrî ve Veki b. Cerrah’ın
Ebû Hanife (r.a.)’den övgüyle bahsettikleri zikredilmiş-ti.
h. Hatib el-Bağdâdî’nin Ebü’l-Kasım İbrahim b. Muhammed b. Süleyman el-Müeddib-Ebû Bekir b. el-Mukrî-Selame b. Mahmud el-Kaysî-Abdullah b. Mu-hammed b. Amr isnadıyla nakline göre Ebû Müshir; “Ebû Hanife mürcienin önderidir” demiştir.473 Hatib el-Bağdâdî, Ebû Hanife (r.a.)’in mürciî olduğu ithamı-nı, eserinin birçok yerinde zikretmiştir. Bu sebeple biz meseleyi müstakil bir başlık altında inceleyeceğiz.
ı. Hatib el-Bağdâdî’nin Ebû Bekir Muhammed b. Ömer b. Bükeyr el-Mukrî-Osman b. Ahmed b. Sem’ân er-Rezzâz-Heysem b. Halef ed-Dûrî-Mahmud b. Gay-lan-Muhammed b. Sa’d isnadıyla naklettiğine göre, Sa’d şöyle anlatmıştır: Mü’minlerin emiri ile beraber Cürcan’da iken, Ebû Yusuf da bizimle birlikteydi. Ebû Hanife (r.a.)’in durumunu sormam üzerine Ebû Yusuf; “Onu niye soruyorsun, o cehmî olarak vefat etmiştir” karşılığını verdi.474 Ebû Hanife (r.a.)’in cehmî oldu-ğuna dair başka rivayetler de bulunmaktadır. Biz bunla-rın Ebû Hanife (r.a.)’e yapılmış iftira olduğunu müsta-kil başlık altında ortaya koyacağız.
j. Hatib el-Bağdâdî’nin Ebû Bekir el-Berkânî-Muhammed b. Abbas el-Hazzâz-Ca’fer b. Muhammed es-Sandalî-İbn Meni’in amcasının oğlu İshak b. İbra-him-İshak b. Abdurrahman-Hasan b. Ebû Malik isna-dıyla nakline göre Ebû Yusuf; “Kur’ân’ın mahluk ol-duğunu ilk ortaya atan Ebû Hanife (r.a.)’dir” demiş-
tir.475 Hatib el-Bağdâdî’nin bu ve benzeri birçok riva-yeti uydurma ve Ebû Hanife (r.a.)’e yapılmış birer ifti-radır. Zira Ebû Hanife (r.a.) böyle bir açıklama yapma-yacağı gibi, Ebû Yusuf da buna şahitlik etmez. Bu ha-ber Ca’fer b. Muhammed es-Sandalî’nin uydurmasın-dan başka bir şey değildir. Nitekim onun son derece zayıf bir ravi olduğu da ifade edilmektedir.476 İsnadda yer alan İbn Meni’in amcasının oğlu İshak b. İbrahim ve Hasan b. Ebû Malik de kim oldukları bilinmeyen meçhul kimselerdir. Ebû Hanife (r.a.)’in Kur’ân’ın mahluk olduğu görüşünü benimsediğine dair iddiaların yanlışlığı da aşağıda ayrı başlık altında ele alınacaktır.
k. Hatib el-Bağdâdî’nin Muhammed b. Ubeydul-lah el-Hannâî-Muhammed b. Abdullah b. İbrahim eş-Şafiî-Ömer b. Heysem el-Bezzâz-Abdullah b. Sa’d-babası isnadıyla nakline göre İbn Ebû Leylâ mürciîler hakkındaki görüşünü aşağıdaki beytiyle ifade ederdi:
Mürciîlerin görüşlerine yönelen Ömer b. Zir ve çağdaşı İbn Kays
Uteybe ed-Debbâb’dan hoşlanmayız Ebû Hanife ise kötü ve kafir bir kimsedir477
Hatib el-Bağdâdî’nin yaptığı nakiller burada bit-mektedir. Söz konusu haberlerin isnadında Hatib el-Bağdâdî’nin de onaylamayacağı Ebû Hanife (r.a.)’in kafir olduğu görüşünü benimseyen raviler bulunmakta-dır.
Böylesi haberleri onaylayarak nesiller boyu oku-nacak bir kitaba almak ise son derece tehlikeli bir du-rumdur. Zira biz Allah (c.c.)’ün kullarıyız ve hesap vermek üzere tekrar ona döneceğiz.
Söz konusu haberlerin isnadlarında kim oldukları bilinmeyen meçhul raviler bulunmaktadır. Nitekim is-nad-larda yer alan Ömer b. Heysem, babası vasıtasıyla dedesinden rivayette bulunan Abdullah b. Saîd’i ravi-lerle ilgili eserlerde bulabilmiş değiliz. İsnadından da haberin uydurma olduğu anlaşılmaktadır. Hatib el-Bağdâdî’nin böylesi haberleri eserine niçin aldığı da bilinmemektedir. Ebû Hanife (r.a.)’den bahseden riva-yetlerle ilgili bazı açıklamalarda bulunan Hatib el-Bağdâdî, maalesef Ebû Hanife (r.a.)’in müşrik veya kafir olduğunu haber veren üç rivayeti, herhangi bir açıklama yapmadan olduğu gibi nakletmiştir. Bazı ri-vayetlerin isnadında yalancılığı ile meşhur bir ravi bu-lunmasına rağmen, Hatib el-Bağdâdî onları herhangi bir açıklama yapmadan nakletmiştir.
l. Hatib el-Bağdâdî’nin Muhammed b. Abdullah eş-Şafiî-Muhammed b. Yunus-Dırar b. Sared-Selim el-Mukrî-Süfyan es-Sevrî isnadıyla nakline göre Hammad b. Ebû Süleyman; “Kur’an’la ilgili görüşünden dönme-dikçe Ebû Hanife (r.a.)’in benden yaptığı nakillerin hepsinden beriyim” demiştir.478 Yahya b. Maîn, habe-rin isnadında yer alan Dırar b. Sared’in yalancı olduğu-nu söylemiş, Buhârî ve Nesâî onu terketmiş, Dârekutnî, zayıf olduğunu belirtmiş, Nesâî, “leyse bi sika” lafzıyla
güvenilir olmadığını ifade etmiş, Hüseyin b. Muham-med el-Kabbânî, muhaddislerin onu terkettiğini söyle-miş, es-Sâcî de münker rivayetlerinin bulunduğuna dikkat çekmiştir.479 Haberi uyduran Dırar b. Sared olsa da, böyle bir haberi herhangi bir açıklama yapma-dan rivayet etmesi Hatib el-Bağdâdî’nin kusurudur. Ebû Hanife (r.a.)’i küçük düşürecek rivayetleri naklet-mesi durumunda Hatib el-Bağdâdî’nin eleştirileceğini daha önce ifade etmiştik. İsnadında yalancı raviler bu-lunmasına rağmen Ebû Hanife (r.a.)’i küçük düşürecek rivayetleri herhangi bir açıklama yapmadan nakletmesi, Hatib el-Bağdâdî hakkında şüphelerin yayılmasına se-bep olmaktadır. Hatib el-Bağdâdî yalancı ravilerden meydana gelen bir haberi isnadıyla nakletmekle sorum-luluktan kurtulduğunu ifade etse bile, böylesi rivayetle-ri eserine aldığı için kendisini kurtaramaz. Nitekim Ha-tib el-Bağdâdî söz konusu ravilerin yalancı olduklarını Târîhu Bağdâd isimli eserinde de ifade etmiştir. Bütün bu sebeplerle, Hatib el-Bağdâdî’nin Târîhu Bağdâd’ta yer alan Ebû Hanife (r.a.)’i küçük düşürecek rivayetleri reddetmek amacıyla telif ettiği eserinde Zahid el-Kevserî, yaptığı eleştirilerin çoğunda haklıdır. Bu iftira-ları daha önce de İbn Abdilber reddetmiştir. Nitekim o şöyle anlatmıştır: Birgün; “Muaz’ın nakline göre Süf-yan es-Sevrî Ebû Hanife (r.a.)’in iki defa tövbeye davet edildiğini söyledi” denilince Abdullah b. Dâvûd el-Hureybî; “Allah’a yemin olsun ki bu yalandır. Ebû Ha-nife (r.a.) takvalarıyla tanınan Salih b. Hayy’ın oğulları Ali ve Hasan’ın huzurlarında fetva vermekteydi. Böyle
bir şey olsaydı bunlar onun fetvalarını dinlemez ve kar-şı çıkarlardı. Uzun zamandır Kûfe’de bulunmama rağ-men ben de böyle bir şey işitmedim” şeklinde karşılık vermiştir.480 Bu haber, sözü edilen hikayelerin Ebû Hanife (r.a.)’in düşmanları tarafından uydurulduğunu açıkca ortaya koymaktadır. Ayrıca Ebû Hanife (r.a.) hakkında ortaya atılan söz konusu hikayelerin kendi döneminde bulunmadığını da ifade etmektedir. Şu hal-de böylesi hikayeler ya daha sonraları mezhep taassu-buyla uydurulmuş veya Ebû Hanife (r.a.)’i kıskanan çağdaşları tarafından ortaya atılmış, böylece onun hak-kında şüphelerin oluşması temin edilmiştir. Bu şüphele-rin doğru olmadığı hususu müstakil bir başlık altında incelenecektir.
m. Hatib el-Bağdâdî’nin İbnü’l-Fadl-Abdullah b. Ca’fer b. Desteveyh-Ya’kub b. Süfyan-Safvan b. Salih-Ömer b. Abdülvahid isnadıyla naklettiğine göre, Evzâî şöyle anlatmıştır: Şuayb b. İshak, İbn Ebû Malik, İbn Allâk ve İbn Nasıh bana gelerek; “Ebû Hanife (r.a.)’den bazı bilgiler öğrendik, bunlar hakkında bizi bilgilendir” dediler. Çok geçmeden onlara doğrusunu söyledim. Ebû Hanife (r.a.) onlara yöneticilere karşı ayaklanmala-rının helal olduğunu söylemişti.481 Hatib el-Bağdâdî buna benzer ve hepsinin de isnadı zayıf olan dokuz haber daha nakletmektedir. Önceki âlimlerin bunları batıl kabul ettiklerini, isnadlarını zayıf bulduklarını bildiği halde Hatib el-Bağdâdî bu hikayeleri Ebû Hani-fe (r.a.)’e yalan isnad etmek ve ona iftira etmek ama-
cıyla nakletmektedir. Nitekim İbnü’l-Fadl kim olduğu bilinmeyen meçhul bir kimsedir. İbn Desteveyh’in son derece zayıf bir ravi olduğu ise yukarıda geçmişti. Ay-rıca bu hikayelerde nakledilen bilgiler, Ebû Hanife (r.a.)’in görüşleriyle ve onun fıkhından çıkarılan temel kaidelerle de çelişmektedir. Bu konu ileride müstakil bir başlık altında ele alınacaktır.
n. Hatib el-Bağdâdî’nin Muhammed b. Ali b. Mah-led el-Verrak-Ebû Bekr Muhammed b. Abdullah b. Salih el-Esedî el-Fakih el-Malikî isnadıyla nakletti-ğine göre, birgün Ebû Bekr b. Ebû Dâvûd es-Sicistânî talebelerine; “Malik ve taraftarlarının, Şafiî ve taraftar-larının, Evzâî ve taraftarlarının, Hasan b. Salih ve taraf-tarlarının, Süfyan es-Sevrî ve taraftarlarının, Ahmed b. Hanbel ve taraftarlarının ittifak ettiği konudaki görüşü-nüz nedir?” diye sordu. Onlar da; “Bundan daha isabetli bir şey olamaz” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Ebû Bekr b. Ebû Dâvûd es-Sicistânî; “Bunların hepsi Ebû Hanife (r.a.)’in dalalette olduğunda ittifak etmişlerdir” dedi.482
Bu haber de hem isnad hem de metni açısından batıldır. İsnadında yer alan ve haberin sahibi İbn Ebû Dâvûd es-Sicistânî, Abdullah b. Süleyman b. Eş’as es-Sicistânî olup, babası es-Sünen isimli eseriyle tanınan Ebû Dâvûd’dur. Babası oğlu hakkında; “Oğlum Abdul-lah yalancıdır” demiş, İbn Sâid; “Onun hakkında baba-sının açıklaması bize yeterlidir” açıklamasını yapmış, İbrahim el-İsbahânî de; “Ebû Bekr b. Ebû Dâvûd ya-
lancıdır” diyerek ona güvenilemeyeceğini ifade etmiş-tir.483 Birçok kimse Ebû Bekr b. Ebû Dâvûd hakkın-daki yalancılık iddiasının doğru olmadığını isbata ça-lışmıştır. Bunlardan bir kısmı, babasının yalancı oldu-ğunu açıklamasından sonra, durumunun düzeldiğini ve önde gelen âlimlerden biri olduğunu ileri sürmüş, bir kısmı da onun yalancılığı hususunda babasının tek kal-dığını ve böyle bir cerhin geçerli olmayacağını belirt-miştir. Bunların çoğu da İbn Adiy’in, onun mutedil bir kimse olduğuna dair açıklamasına dayanmaktadır. An-cak İbn Adiy daha sonra; “Onun hakkında söylenenle-rin hangisinin daha doğru olduğunu bilemiyorum” de-miştir. Onun yalancı olmadığını, bu durumun gençlik yıllarıyla ilgili olduğunu isbat etmek üzere son olarak Elbânî gayret etmiş, fakat başarılı olamamıştır. Onun gençliğinde yalancı, yaşlılığı döneminde ise önde gelen bir âlim olduğunu kabul etsek bile bize göre, söz konu-su haber gençlik dönemine aittir. Çünkü bize göre Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetini bilen bir âlimin, böyle-sine bir iftirada bulunabileceğini tasavvur etmek müm-kün değildir. Nitekim başta Süfyan es-Sevrî ve İmam Malik olmak üzere, İbn Ebû Dâvûd’un sözünü ettiği önde gelen âlimlerin hepsi Ebû Hanife (r.a.)’den öv-güyle bahsetmişlerdir.
Burada Elbânî’nin et-Tenkil’de takip ettiği meto-du da tuhaf bulduğumu ifade etmeliyiz. O, İbn Ebû Dâ-vud’un güvenilirliğini ve açıklamasının sahih olduğunu isbat etmek için elinden gelen gayreti gösterirken, böy-
lesi bir iftiranın doğru olmadığına dair tek bir söz söy-lememektedir. Onun bu tutumu niyetinin, bin seneden fazla bir süre müslümanların mezhebine göre amel et-tikleri ve bütün dünyada önde gelen bir âlim olarak tanınan Ebû Hanife (r.a.)’in değerini düşürmeye yöne-lik olduğunu göstermektedir. Aynı Elbânî, İbn Ebû Dâvûd’un verdiği söz konusu haberin, gençliğinde söy-lediği bir yalan olabileceği hususunda ise en ufak bir şüpheye düşmemektedir. İbn Ebû Dâvûd’un açıklama-larının taassuptan kaynaklandığını veya yanılgı olduğu-nu düşünerek reddedip, İmam Ebû Hanife (r.a.)’in ko-numunu muhafaza etsek daha isabetli davranmış olu-ruz. İbn Ebû Dâvûd hakkında kendisine en yakın ve onu en iyi tanıyan kimse olan babasının açıklamasını esas alsak daha insaflı davranmış olmaz mıyız? Âlimle-rin takip etmesi gereken metot da bu değil midir? Doğ-rusunun bu, aksi tutumun da son derece yanlış oldu-ğunda hiçbir şüphe yoktur.
Sonuç itibariyle, Ebû Hanife (r.a.)’e yöneltilen böylesi iftiraların reddedilmesi gerektiğini düşünmek-teyiz. İbn Ebû Dâvûd hakkında ise; “Allah (c.c.) seni affetsin, seninle ilgili yalan kelimesini kullanmak iste-miyoruz. Yaptığın açıklamalar Ebû Hanife (r.a.)’in de-ğerini düşürmediği gibi, İbn Ebû Dâvûd’un kıymetini de artırmamıştır. Bunlar herhangi bir âlimin düşebile-ceği hatalardandır. Kusur ve noksanlıktan uzak olan ise sadece Allah (c.c.)’dür” demekle yetiniyoruz.
o. Hatib el-Bağdâdî’nin İbn Dûma-İbn Süleym el-Ebbâr-Hasan b. Ali el-Hulvânî-Ebû Salih el-Ferrâ isna-dıyla naklettiğine göre Ebû İshak el-Fezârî şöyle demiş-tir: Ebû Hanife (r.a.)’e reddü’s-seyf konusunda hadis naklettiğimde; “Bu hadis hurafeden ibarettir” diye kar-şılık verdi.484 Hatib el-Bağdâdî daha sonra hepsi de Ebû Hanife (r.a.)’in hadisleri reddettiğini veya alaya aldığını ifade eden haberler nakletmiştir. Hepsi de son derece yanlış ve aslı esası olmayan haberlerdir. Söz konusu haberin ravisi İbn Dûma, Hasan b. Hüseyin b. Dûma en-Niâlî’dir. Zehebî onun Bağdat’lı zayıf bir ravi olduğunu, semâ yoluyla almadığı rivayetleri bu metotla aldığını iddia ettiğini söylemekte ve sözü edilen haberin de uydurma olduğunu belirtmektedir.485
Hatib el-Bağdâdî bu tür haberleri isnadlarıyla nakletmekte, hatta Ebû Hanife (r.a.)’in içlerinde; Ga-nimette atın iki, sahibinin ise bir hissesi vardır486, Alış veriş yapanlar ayrılmadıkça muhayyerdirler487, “Hz. Peygamber (s.a.v.) hanımları arasında kura çekti” ha-dislerinin de bulunduğu dörtyüz hadisi reddettiğini ifa-de etmektedir. Halbuki Ebû Hanife (r.a.)’in içtihatlarını ve mezhebini araştıran, onun bu hadisleri delil olarak kullandığını görür. İnsan söyleyip söylemediği şüpheli olanlardan değil, yazdığı ve inandığı şeylerden sorumlu tutulur. Böylesi haberler tenkitten kurtulamaz. Bunları nakleden kimsede ya kıskançlık veya cahillik bulun-maktadır. Daha önce de ifade edildiği gibi, hadis âlim-
leri kıskanç kimseyi bazan mazur görseler de cahilin sözüne hiçbir zaman itibar etmemişlerdir.
ö. Hatib el-Bağdâdî’nin Ebû Nuaym el-Hafız-Muhammed b. Ahmed b. Hasan es-Savvâf-Bişr b. Mu-sa-Humeydî-Süfyan-Hişam b. Urve isnadıyla nakline göre Urve şöyle demiştir: İsrail oğullarının durumu aralarına esir çocukları girinceye kadar normaldi. Esir çocukları kendi görüşleriyle hüküm vermeye başladılar, hem kendileri dalalete düştü hem de israil oğullarını dalalete düşürdüler. Haberin ravilerinden Süfyan b. Uyeyne; “Kûfe’de Ebû Hanife, Basra’da Osman el-Bettî, Medine’de Rabiatürre’y’den önce Müslümanların durumu da normaldi. Bunlarla müslümanların durumu da değişti. Sonra bunların da esir çocukları olduğu or-taya çıktı” demiştir.488
Süfyan b. Uyeyne’nin Ebû Hanife (r.a.) hakkında yaptığı yukarıdaki açıklamasıyla karşılaştırıldığında, bu haberin Süfyan b. Uyeyne’nin dilinden uydurulduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır. Nitekim Ebû Hanife (r.a.)’in fazileti, ilmi ve görüşlerini takdir edenlerin ilklerinden olan Süfyan b. Uyeyne’nin, bunu en yakınından başla-mak üzere insanlara da ileten kimse olduğu bilinmekte-dir. Ayrıca sadece cahillerin veya kalbinde Allah (c.c.) korkusu olmayanların söyleyebileceği böylesi bir sözü, Süfyan b. Uyeyne’nin ifade etmesi de mümkün değil-dir. Bu tür iftiraların yanlışlığı ileriki sayfalarda ele alınacaktır.
p. Hatib el-Bağdâdî’nin Fadl-Ali b. İbrahim b. Şuayb el-Fâzî-Muhammed b. İsmail el-Buhârî- onun arkadaşlarından biri vasıtasıyla naklettiğine göre, Hamdûye şöyle anlatmıştır: Muhammed b. Mesle-me’ye; “Bütün şehirlere girip de Medine’ye girmeyen şey hususunda Ebû Hanife (r.a.)’in görüşü nedir? diye sordum. O; “Bu konuda Resûlullah (s.a.v.) ‘Medine’ye deccal ve taun hastalığı giremez’ buyurmuştur. Bana göre Ebû Hanife de deccallerden biridir” şeklinde ce-vap verdi. Bu anlamda birçok rivayet nakledilmektedir.
Bu haberin isnadında Buhârî yer almakla birlikte, onun hocasının ismi zikredilmemiştir. Doğrusu onun ismi zikredilseydi yine de durum değişmeyecekti. Zira söz konusu haber, kıskançlık, kin ve taassup sebebiyle uydurulmuş bir hikayeden ibarettir. Haberin kendisi uydurma olduğunu ifade etmektedir. Zira Ebû Hanife (r.a.)’in fıkhı, Medine ve Hicaz bölgesine, Ebû Hanife (r.a.)’in sağlığında girmiştir. Daha sonra ise Harun er-Reşid’in son döneminden Osmanlı imparatorluğunun yıkılışına kadar İslâm toplumlarında Ebû Hanife (r.a.)’in mezhebine göre hükmedilmiştir. Bu durumda ravilerin düştüğü durum, hadisin onları yalanlamasıdır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.)’den nakledilen sahih bir hadisin meydana gelmemesi söz konusu olamaz. Şu halde haberin Muhammed b. Mesleme veya bir başka hadis imamına nisbet edilerek uydurulduğu ve bunu ravilerden birinin yapmış olmasının dışında bir izahı olamaz. Günümüzde de Medinelilerin çoğu Hanefî
mezhebine mensup ve ona göre amel etmektedirler. Bu durum, özellikle içinde bulunduğumuz asrın başlarında milyonlarcasının öldürüldüğü Rusya’dan kaçıp Medi-ne’ye gelen müslümanlar için söz konusudur. Elli sene önce Medine-i Münevvere’ye gelen herkes, burada baş-ta hanefi mezhebi olmak üzere dört mezhebin de ders halkalarının bulunduğunu görmekteydi. Resmi olma-makla birlikte bu durum hala böyledir. Kıskançlık, ger-çekleri bu derece inkara ve yanlışları ifade etmeye nasıl da sebep olabilmektedir?
r. Hatib el-Bağdâdî’nin İbnü’l-Fadl-Ubeydullah b. Ca’fer b. Dersteveyh-Ya’kub b. Süfyan-Hasan b. Sabâh -İshak b. İbrahim el-Huneynî isnadıyla nakline göre, İmam Malik şöyle demiştir: Müslümanlara Ebû Hanife (r.a.)’den daha çok zarar veren bir kimse dünya-ya gelmemiştir. Re’yinde isabetliydi. Ancak Resûl (s.a.v.) vefat ettiğinde din tamamlanmıştır. Bu sebeple re’ye tabi olamayız. Bize düşen görev, Resûlullah (s.a.v.) ve ashabının asârına tabi olmaktır. Re’ye tabi olmak bir defa kabul edildiğinde, daha güçlü olan gel-dikçe öncekini bırakıp ona tabi olmak gerekecektir. Bunun ise sonu gelmeyecektir.
Bu haber, isnad açısından batıldır. Zira senedinde zayıf ve taasubuyla tanınan İshak b. İbrahim el-Huneynî bulunmaktadır. İbn Ebû Hâtim’in nakline gö-re, Ebû Hatim, Ahmed b. Salih’in el-Huneynî’den razı olmadığını haber vermiş, Buhârî, hadisinde şüphe bu-lunduğunu belirtmiş, Nesâî, güvenilir olmadığını “leyse
bi sika” lafzıyla ifade etmiş, Ebü’l-Feth el-Ezdî, “hadis rivayetinde hata yapardı” demiş, Ukaylî, İbn Hibbân, İbnü’l-Cevzî, Zehebî ve birçok âlim de onun zayıf ol-duğunu söylemiştir.489 Metni itibariyle ise iki nokta-dan zayıf olduğu görülmektedir. Öncelikle bu açıklama Ebû Hanife (r.a.)’in çağdaşı tarafından yapılmıştır. Çağdaşların birbirleri hakkındaki cerhleri ise âlimler tarafından kabul edilmemektedir. İkinci olarak, söz konusu rivayet birçok tarikten nakledilen ve İmam Ma-lik (r.a.)’in Ebû Hanife (r.a.) ve fıkhını övdüğünü ifade eden haberlerle çelişmektedir. Bunların önemli bir kıs-mı yukarıda zikredilmiştir. Dolayısıyla bu rivayet hem İmam Malik (r.a.), hem de Ebû Hanife (r.a.)’e yapılan bir iftiradır. Kıskançlık ateşi, sahibini adalet duygusun-dan uzaklaştırmakta ve onu manen öldürmektedir. Bu iftiralarla ilgili daha geniş bilgi ileriki sayfalarda verile-cektir.
s. Hatib el-Bağdâdî’nin İbn Rızk-Osman b. Ah-med b. Hanbel-Humeydî-Veki isnadıyla nakline göre, Ebû Hanife (r.a.) eğer doğruysa Atâ’dan hadis işitmiş-tir.490 Bu haberle, Ebû Hanife (r.a.)’in Atâ’dan hadis işittiği konusunda şüphe uyandırılmakta ve ondan riva-yetlerinin munkatı olduğu ifade edilmektedir. Hatib el-Bağdâdî ve hocasının zayıf olduğu bu rivayetin, isnadı-nı incelemeye bile gerek yoktur. Bu açıklamayı Veki b. Cerrah yapmış ve Ebû Hanife (r.a.)’in Atâ’dan hadis işittiği hususunda şüphe etmiş olabilir. Ancak yukarıda ifade edildiği üzere Veki b. Cerrah, Ebû Hanife
(r.a.)’den hadis rivayet etmiş ve ondan övgüyle bah-setmiştir. Ayrıca, kaynakların tamamı Ebû Hanife (r.a.)’in Atâ b. Ebû Rebah’tan hadis işittiği hususunda ittifak etmişlerdir. Kaynakların çoğunun491 verdiği bilgiye göre, Atâ b. Ebû Rebah 114 senesinde vefat etmiştir. Ebû Hanife (r.a.)’in Mekke’de uzun süre kal-dığı, birçok defa haccettiği, Atâ b. Ebû Rebah’ın ise Mekke’li olup Mekke’nin ve hacıların resmî müftüsü olduğu bilinmektedir. Bu dönemde hacceden kimseler Atâ b. Ebû Rebah’tan rahatlıkla hadis işitebilmekteydi. Bu durumda Ebû Hanife (r.a.)’in ondan hadis işitmesini engelleyen nedir? Ebû Hanife (r.a.)’in ondan hadis işitmediğine dair delil nedir?
ş. Hatib el-Bağdâdî’nin Muhammed b. Abdullah el-Hannâî-Muhammed b. Abdullah eş-Şafiî-Muhammed b. İsmail es-Sülemî-Ebû Tevbe Rebi’ b. Nafi isnadıyla nakline göre Abdullah b. Mübarek; “Ebû Hanife (r.a.)’in Kitabü’l-hıyel’ine bakan kimse Allah (c.c.)’ün haram kıldığını helal, helal kıldığını ise haram hale getirdiğini görür” demiştir.492 Hatib el-Bağdâdî’nin başka bir isnadla nakline göre de Nadr b. Şümeyl; “Kitabü’l-hıyel’de yer alan bazı bilgiler küfrü gerektirmektedir” açıklamasını yapmıştır.493 Hatib el-Bağdâdî’nin başka bir isnadla nakline göre ise Abdul-lah b. Mübarek; “Yanında Ebû Hanife (r.a.)’in Kita-bü’l-hıyel’i bulunup da ona göre amel eden veya fetva veren kimsenin yaptığı hac geçersiz olduğu gibi eşin-den de boş olur” açıklamasını yapınca azatlısı; “Ey Ebû
Abdurrahman Kitabü’l-hiyel’i şeytandan başkası yaz-mış olamaz” dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Müba-rek; “Bu kitabı yazan şeytandan daha zararlıdır” diye karşılık verdi.494
Hatib el-Bağdâdî, bu haberlerin ardından Kita-bü’l-hiyel’in Ebû Hanife (r.a.)’e ait olduğuna dair bir-çok bilgi nakletmekte, daha sonra ise Kitabü’l-hiyel’de yer alan ve küfrü gerektiren hususları söz konusu et-mektedir. Burada sözü edilen özelliklere sahip bir ki-tabtan söz edeceksek, onun muhtevasını ve bahsedilen haberlerin isnadlarını bir tarafa bırakmamız gerekecek-tir. Zira burada asıl mesele bu kitabın, bütünüyle Ebû Hanife (r.a.)’e nisbet edilmesidir. Öncelikle kitabın sözü edilen haberlerin ravilerinden birisi tarafından uydurulup sonra da Ebû Hanife (r.a.)’e nisbet edildiğini belirtmeliyiz. Bu kimse, kul hakkına riayet ve Allah (c.c.) rızası gibi temel dini değerleri bir tarafa bıraka-rak, bunu tamamiyle taassup saikiyle yapmıştır. Müs-lüman bir kimseyi kafirlikle itham etmeyi helal kabul eden kişiyle herhangi bir konuyu tartışmaya gerek gör-memekteyiz. Zira böyle bir anlayışa sahip olan kimse, İslâmın kesin olarak yasaklamasına rağmen, herhangi bir sebeple müslümanı kafirlikle itham edebilir. Böyle bir kimseyi muhatap almamız söz konusu olamaz. Bi-zim burada ayıpladığımız, doğru bulmadığımız ve in-sanları insaflı olmaya davet ettiğimiz husus taassup konusudur.
Bu kitabın ona ait olmadığına dair en önemli deli-limiz, onun hakkında eser yazan onlarca müellifin Ebû Hanife (r.a.)’in böyle bir eseri olduğunu zikretmemele-ridir. Bu müellifler arasında Şafiî, Hanbelî ve Malikî olan âlimler de bulunmaktadır. Bunlardan herhangi biri, Ebû Hanife (r.a.)’in böyle bir eseri olduğunu zikretme-mektedir. Ona böyle bir eseri ilk defa nisbet eden Hatib el-Bağdâdî’dir. Sonraki âlimlerin hepsi ondan nakilde bulunmuştur. Âlimler Kitabü’l-hiyel müellifleri arasın-da Ebû Bekir Ahmed b. Ömer el-Hassaf el-Hanefî (ö. 261/874), Ebû Hâtim (Ebû Abdullah) Muhammed b. Abbas el-Kazvînî el-Yezîdî en-Nahvî (ö. 313/925), İbn Düreyd en-Nahvî (ö. 321/933) ve Ebû Bekir Muham-med b. Muhammed es-Sayrafî eş-Şafiî el-Bağdâdî’yi (ö. 330/941) zikretmektedirler. Herhangi bir âlimin, Ebû Hanife (r.a.)’in Kitabü’l-hiyel yazdığını veya onun bu isimde bir kitabının bulunduğunu söylediği bilin-memektedir. Buna rağmen böyle bir kitap ona nasıl nisbet edilmiştir? Şairin ifade ettiği gibi bunun tek se-bebi onu karalamak ve onunla ilgili fitne yaymak arzu-sundan başka bir şey değildir.
Şair şöyle demektedir:
Ar ve lekelerin beni lekelemeyeceğini,
Kötü sözlerin beni yıldırmayacağını bildikleri halde,
Bende ayıp ve kusur bulamayınca kendi kusurla-rıyla beni ayıpladılar,
Bana birçok uydurma kusurlar nispet ettiler.
Bu ve benzeri rivayetleri en güzel reddeden, selef mezhebini, onların usul ve kaidelerini savunmasıyla tanıdığımız İbn Teymiyye’dir. Onun konuyla ilgili açıklaması şöyledir: Haram olduğunda ittifak edilen hiyeli mezhep imamlarına nisbet etmek veya mezhep imamlarını kafirlikle itham etmek son derece yanlıştır. Bunu yapanlar fakihlerin metotlarını bilmeyen kimse-lerdir. Onun başka bir yerdeki açıklaması ise şöyledir: Bizim buradaki amacımız haram olan hiyellerin mez-hep imamlarına nisbetinin caiz olmadığını ortaya koy-maktır. Zira bu açıklamalar hem onların imam olmadık-ları, hem de layık olmadıkları halde Müslümanları onla-ra tabi olmakla itham etmek anlamına gelmektedir. Bu açıklamalardan bir kısmında bazı mezhep imamlarının kafir veya fasık olduğu ifade edilmektedir ki bu, son derece yanlıştır.495
İmam İbn Teymiyye bu ve benzerlerinin hakka tabi olunması gerektiğini, mensupları bulunan mezhep imamlarını karalamanın doğru olmadığını, bunu yapan-ların fıkıh usulü kurallarını bilmeyen cahiller olduğunu hatırlatmaktadır. Ona göre bunu yapan kimse herhangi bir zaman ve herhangi bir âlim tarafından doğru kabul edilmeyen yasaklanmış bir haramı işlemektedir.
Haramları kim helal yapabilir? Bunu yaptığını tesbit edemediğimiz, fakat bununla itham edilen Ebû Hanife (r.a.) mi? Onun yaptığı nas bulunmayan konu-larda içtihat etmekten ibaret değil midir? Yoksa delilsiz
bir şekilde âlimleri karalamak helal midir? Üstelik sa-dece karalamakla yetinilmemekte “Allah’tan başka ilah yoktur” diyen, dünya müslümanlarının kendisine tabi olduğu, ilmine, imanına ve imamlığına şehadet ettiği bir âlim kafirlikle itham edilmektedir. Allah (c.c.)’ün helal kıldığını haram yapan kimdir? Bunu iddia edenle-rin, sözü edilen Kitabü’l-hiyel kitabının Ebû Hanife (r.a.)’e ait olduğuna dair en azından bir delil getirmeleri gerekmez mi? Şayet delilleri olsaydı bir saniye bile durmazlardı. Çünkü bunlar onun hatalarını araştırmış, bunu başaramayınca iftiraya başlamış ve farklı uydur-ma hikayelere sarılmışlardır. Ebû Hanife (r.a.)’in mu-haddislerin metodunu terkettiği düşünülüyorsa, herhan-gi bir muhaddisin konuyla ilgili uydurma rivayetlere sarılması veya delilsiz bir şekilde ithamlarda bulunması doğru mudur? Hangi hadis muhaddislerin insanları tek-fir edebileceğini ifade etmektedir? Kesinlikle ifade edi-yoruz ki, bunların hiçbiri doğru değildir. Böyle bir dav-ranış muhaddislerin ahlakına da aykırıdır. Nitekim Ebû Hanife (r.a.)’in durumu sorulduğunda gerçek muhad-disler; “Yalan söylemekten Allah’a sığınırız, Ebû Hani-fe (r.a.)’de herhangi bir kusur bilmiyoruz” şeklinde cevap vermişlerdir. Bu, övgüyü amaçlamayan ancak karalayacak bir kusur da bulamadıkları insanları taşı-madıkları vasıflarla karalamaktan Allah (c.c.)’den kor-kan ve bunun büyük iftira olacağını düşünen insaflı kimselerin verdiği bir cevaptır.
Ebû Hanife (r.a.)’e yönelik Hatib el-Bağdâdî tara-fından yapılan nakillerden bu kadarını zikretmekle ye-tiniyoruz. Aşağıda ona yöneltilen diğer eleştiriler ile, onun hakkında ortaya atılan şüpheleri tek tek ele alaca-ğız. Önce onun hakkında tanınmış bazı cerh ve ta’dil âlimlerinin kullandıkları cerh lafızlarını kaynaklarına da işaret ederek zikredeceğiz. Daha sonra bunlarla ilgili diğer âlimlerin görüşlerini ve bu konuda yapılan nakil-lerin sahih olmadıklarını delilleriyle ortaya koyacağız.
2. İbn Ebû Hâtim
İbn Ebû Hâtim’in Salih b. Ahmed b. Hanbel-Ali b. Medînî vasıtasıyla nakline göre Yahya b. Saîd el-Kattân; “Ebû Hanife Kûfe çarşısında bana uğradı ona hiçbir şey sormadım. O Kûfe’de benim komşumdu. Buna rağmen ben ondan uzak durdum ve ona hiçbir şey sormadım” demiştir.496 Bu haber Ebû Hanife (r.a.)’in cerh edildiğine dair zikredilmişse de bunun cerhle bir ilgisi bulunmamaktadır. Çünkü Yahya b. Saîd el-Kattân’ın Ebû Hanife (r.a.)’i terketmesi ve soru sor-maması, onu hadis rivayeti konusunda terkettiği anla-mına gelmemektedir. Yahya b. Saîd el-Kattân kendisi de imam seviyesinde bir âlim olup, dînî meselelerde başkalarına sormaya ihtiyaç duymayacak kadar bilgiye sahiptir. O, sahip olduğu bilgileri elde etmek amacıyla ülkeler dolaşmış ve bilmediklerini gittiği yerlerdeki âlimlere sorarak öğrenmiştir. Ebû Hanife (r.a.)’den uzak durmasının sebebi ise muhaddislerle ehl-i re’y arasındaki bilinen tartışma olabilir. Söz konusu haberin
isnadının sahih olduğu ve Yahya b. Saîd el-Kattân’ın bu açıklamasıyla, Ebû Hanife (r.a.)’i cerh etmeyi kas-tettiği kabul edilse bile biz, bunu geçerli bir cerh olarak görmeyiz. Çünkü ileride ayrıca açıklayacağımız üzere özellikle çağdaş âlimlerin taassuba dayalı cerhleri ge-çerli kabul edilmemektedir.
Bir başka yerde İbn Ebû Hâtim; “Babam, Abdul-lah b. Mübarek’in sonraları Ebû Hanife (r.a.)’den hadis rivayetini terkettiğini söyledi” demiştir.497 Ancak İbn Ebû Hâtim bu bilgiyi babasının kimden aldığını zikret-memiştir. Bilindiği gibi Ebû Hâtim, Abdullah b. Müba-rek’le çağdaş bile değildir. Ebû Hâtim 195 senesinde doğmuş, 277 yılında vefat etmiştir.498 Abdullah b. Mübarek ise 181 senesinde vefat etmiştir.499 Muhad-dislerin Abdullah b. Mübarek’in Ebû Hanife (r.a.)’den hadis rivayet ettiği hususunda ittifak etmeleri karşısında Ebû Hâtim’in bu açıklamasını kabul edemeyiz. Zira Abdullah b. Mübarek, Ebû Hanife (r.a.)’in önde gelen talebelerinden biridir. Böyle bir durumda bunun aksini ifade eden kimseden delilini isteriz. Ebû Hâtim bu ko-nuda herhangi bir delil zikretmemektedir. Onun her-hangi bir delilinin bulunduğu da bilinmemektedir. De-lilsiz bir iddiada bulunmak ne kadar doğrudur. Biz munkatı’ bir isnadla Ebû Hâtim’e bir bilgi nakletsek derhal onu reddeder ve asla kabul etmez. Biz de onun delilsiz bir şekilde naklettiği haberi kabul edemeyiz.
Başka bir yerde İbn Ebû Hâtim’in mükâtebe yo-luyla İbrahim b. Yakub el-Cûzecânî’den nakline göre
Ebû Abdurrahman el-Mukrî şöyle demiştir: “Ebû Hani-fe bize hadis rivayet ettikten sonra ‘işittiğiniz bu hadis-lerin hepsi batıldır’ derdi.”500 Bu rivayet hem isnadı hem de metni açısından reddedilmesi gereken bir ha-berdir. İsnadında yer alan İbrahim b. Yakub el-Cûzecânî Dımaşk’lı olup 259 senesinde vefat etmiş-tir.501 Ebû Abdurrahman el-Mukrî ise Kûfe’li olup 185 senesinde vefat etmiştir.502 Bu durumda aralarındaki inkıta açıktır ve isnad sahih değildir. Ayrıca İbn Ebû Hâtim, İbrahim b. Yakub el-Cûzecânî’den haberi mükâtebe yoluyla almıştır. Bilindiği gibi âlimler vicâde ve mükâtebe metotlarıyla hadis rivayetini tartışmış, bazıları bu yollarla hadis naklinin uygun olmadığını ifade etmişlerdir. Bunlara ilaveten İbrahim b. Yakub el-Cûzecânî de zayıf bir ravidir. Nitekim İbn Hibbân ve Zehebî onun zayıf olduğunu belirtmişlerdir.503 Bize göre haberin zayıf olması için isnadında inkıtaın bu-lunması yeterlidir. Böylece biz söz konusu haberi daha temelden reddetmekteyiz.
Haberi metin açısından inceleyecek olursak şun-lar söylenmelidir. Bir âlimin mescidde oturup hadis rivayet ettikten sonra “işittiğiniz bu hadislerin hepsi batıldır” diye açıklamada bulunması makul değildir. Bunu kim söyleyebilir? Bunu âlimler arasında zekası, aklı, delillerinin gücü ile tanınan birinin söylemesi ma-kul olabilir mi? Bu vasıflara sahip olan bir kimsenin insanlara hadis rivayet ettikten sonra; “Siz benim söy-lediğim her şeyi tasdik etmeyin, benim açıklamalarım
batıldır” demesi düşünülebilir mi? Bir âlime olan düş-manlık onu, delilik, kafir olmak veya sapıklıkla itham etmeye kadar nasıl da götürebilmektedir.
İbn Ebû Hâtim’in İbrahim b. Yakub el-Cûzecânî-İshak b. Rahûye isnadıyla nakline göre Cerir b. Mu-hammed el-Yemâmî; “Ebû Hanife, benden Hammad’ın kitaplarını çaldı” demiştir.504 Bu rivayet de hem isnadı hem de metni açısından reddedilmesi gereken bir ha-berdir. İsnadda yer alan Cerir b. Muhammed el-Yemâmî rivayetleri delil olarak kullanılamayacak sevi-yede zayıf bir ravidir. İbn Ebû Hâtim’in bizzat kendisi “zayıf, çok hatası bulunmaktadır” ifadeleriyle onun zayıf olduğunu açıklamıştır.505 Nesâî, Ukaylî, İbn Hibbân, İbn Adiy, Zehebî, İbnü’l-Cevzî gibi birçok âlim de onun zayıf olduğunu belirtmişlerdir.506 Yemâmî’nin bu haberi metin açısından da makbul de-ğildir. Ebû Hanife (r.a.)’in yirmi seneden fazla birlikte olduğu hocası Hammad’dan işitmediği bir kitap olabilir mi? Böyle bir durumda Ebû Hanife (r.a.) hocası Ham-mad’ın kitaplarını neden çalsın? Hocasının kitaplarını çalmakla, Hammad’ın bütün kitaplarına sahip olduğunu göstermek suretiyle insanlar nezdinde değerini mi ar-tırmış olacaktır? Hammad’ın Kitaplarının tamamını Ebû Hanife (r.a.)’e vermesi veya ona okumasına arala-rındaki sağlam bağ mı engel olmuştur? Yoksa zengin olan Ebû Hanife (r.a.) dünyevi işlerle meşgul olmaktan, hocasının kitaplarını kendisinden almaya fırsat mı bu-lamamıştır? Doğrusu söz konusu haber, çok yanılma-
sıyla tanınan bir ravinin önde gelen âlimler tarafından, takva sahibi olmakla nitelenen büyük bir âlim hakkın-daki yanılmalarından biridir. Yemâmî’nin böylesi id-dialardan elde edeceği herhangi bir şey bulunmamakla birlikte kıskançlık onun gözlerini kör, kulaklarını sağır etmiştir.
3. Nesâî
Nesâî, ed-Duafâ ve’l-metrûkîn isimli eserinde; “Ebû Hanife Nu’man b. Sabit hadiste güçlü değildir” demiştir.507 Zehebî de bu bilgiyi Mîzânü’l-i’tidal adlı eserinde nakletmiştir.508 Bu bilgiyi İbnü’l-Cevzî de önceki kitaplardan farklı lafızlarla nakletmiştir.
Nesâî’nin bu açıklaması cerh olarak kabul edile-mez. Çünkü onun kullandığı “leyse bi’l-kavi” lafzı za-yıf manasına gelmemekte, bazı kusurlarının bulundu-ğuna işaret etmektedir. Nesâî’nin kullandığı söz konusu lafızla, Ebû Hanife (r.a.)’in zayıf olduğunu ifade ettiği-ni kabul etsek de sebebi açıklanmamış bir cerh olma-sından dolayı geçerli saymayız. Çünkü bu, âlimlerin daha önce zikrettiğimiz Ebû Hanife (r.a.)’in güvenilirli-ği ve zabtıyla ilgili övgüleriyle çelişmektedir. Sebebi açıklanmamış cerh, özellikle çağdaşlar arasındaki çe-kişmeler sebebiyle geçerli sayılmamaktadır. Bu dö-nemde muhaddislerle ehl-i re’y arasındaki çekişmenin şiddeti de bilinmektedir. Sebebi açıklanmamış cerhle, ravi hakkında böyle bir cerhin bulunduğundan haberdar olan bir âlimin gerekçelerini açıklayarak yaptığı ta’dil çeliştiğinde hiçbir tereddüt göstermeden ta’dili tercih
ederiz. Bu kural, daha önce söz konusu ettiğimiz ve ileride zikredeceğimiz cerhler için de geçerlidir.
4. İbn Hibbân
a. İbn Hibbân’ın Zekeriyya b. Yahya es-Sâcî-Mu-hammed b. Ali el-Mukaddemî (Bündar)-Muaz b. Muaz el-Anberî isnadıyla nakline göre Süfyan es-Sevrî; “Küf-re düştüğü gerekçesiyle Ebû Hanife iki defa tövbeye davet edilmiştir” demiştir.509 Bu rivayeti okuyan kim-se; “Önde gelen bir âlim hakkında, güvenilir raviler vasıtasıyla yapılan bir haberdir” demekten kendisini alamaz. Ancak durum böyle değildir. Zira söz konusu haber üç açıdan makbul değildir.
Öncelikle haberde kapalılık ve şüpheye düşürücü ifadeler bulunmaktadır. İbn Hibbân veya Süfyan es-Sevrî, Ebû Hanife (r.a.)’i küfre düştüğü gerekçesiyle kimin tövbeye davet ettiğini zikretmemişlerdir. Bunun sorumluluğu İbn Hibbân’a aittir. Çünkü o, Ebû Hanife (r.a.)’in zayıf olduğunu onun küfre düştüğü rivayetleri-ne dayandırmaktadır. Ancak İbn Hibbân, isnad zikret-mekte ve Ebû Hanife (r.a.) hakkında olumsuz kanaat oluşturmakta Hatib el-Bağdâdî’den daha başarılıdır. Biz aşağıda nakledeceğimiz İbn Abdilber’le aynı görüşte olsam da, söz konusu haberin isnadı sahihse Süfyan es-Sevrî’nin de sorumluluğu bulunmaktadır. Ayrıca İbn Hibbân güvenilir ravilerden meydana gelen bir isnad zikrettikten sonra herhangi bir açıklama ve tenkide yer vermeden, Ebû Hanife (r.a.)’in küfre düştüğünü ve iki
defa tövbeye davet edildiğini ifade etmek suretiyle okuyucuyu şüpheye düşürmektedir.
İkinci olarak, konuyla ilgili İbn Hibbân’ın yanıl-ması söz konusudur. O farkına varmadan tashif yapmış veya, sözü edilen açıklamayı yapan Yakub olmasına rağmen bilerek onu zikretmemiştir. Bunun sebebinin ehl-i re’y ile muhaddisler arasındaki ihtilaf olduğunu ise ehli bilmektedir. Bize göre böylesi güvenilir ravile-rin hatalarını bizim değil, onlardan daha güvenilir ravi-lerin ortaya koyması gerekmektedir. Nitekim konuyla ilgili İbn Abdilber el-İntikâ isimli eserinde şöyle anlat-maktadır: Birgün; “Ey Ebû Abdurrahman! Muaz, Süf-yan es-Sevrî’nin ‘küfre düştüğü gerekçesiyle Ebû Hani-fe iki defa tövbeye davet edilmiştir’ dediğini rivayet etmekte diye haber verilince, Abdullah b. Dâvûd el-Hureybî; “Allah’a yemin olsun ki bu yalandır. Ebû Ha-nife Kûfe’de Salih b. Hayy’ın takvalarıyla tanınan Ali ve Hasan isimli iki oğlunun yanında fetva vermekteydi. Eğer Ebû Hanife (r.a.)’de onların hoşuna gitmeyen bir durum olsaydı, buna karşı çıkarlardı. Ben uzun süre Kûfe’de bulundum ve böyle bir şey işitmedim” şeklin-de karşılık vermiştir.510 Sözü edilen iddialara gerekli cevabı vermesi sebebiyle Allah Abdullah b. Dâvûd el-Hureybî’yi hayırla mükafatlandırsın.511
Ebû Hanife (r.a.)’in tövbeye davet edilmesi husu-su, hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde Kirmanî tarafından açıklanmıştır. O bununla ilgili olayı şöyle anlatmaktadır: İmam Ebû Bekir Atîk b. Dâvûd el-
Yemânî’nin nakline göre, Hariciler Kûfe’ye girdikle-rinde Ebû Hanife (r.a.)’i ele geçirmişlerdi. Onlara göre kendilerine muhalefet eden herkes kafirdi. Ebû Hanife (r.a.) hakkında; “Bu Kûfe’nin imamıdır” diye hatırlatı-lınca, Hariciler ona; “Düştüğün küfür sebebiyle tövbe et” dediler. Ebû Hanife (r.a.) de; “Ben her çeşit küfür-den Allah (c.c.)’e sığınırım” diye karşılık verdi ve onu serbest bıraktılar. Daha sonra Haricilere; “Ebû Hanife küfür ile sizin görüşlerinizi kastetmiş ve ondan tövbe etmiştir” denildi ve Ebû Hanife (r.a.)’i tekrar yakaladı-lar. Haricilerin başkanı Ebû Hanife (r.a.)’e; “Sen küfür-den tövbe ederken küfürle bizim görüşlerimizi mi kas-tettin?” diye sordu. Ebû Hanife (r.a.); “Sen bunu bilerek mi soruyorsun yoksa böyle olduğunu zannediyor mu-sun?” dedi. Haricilerin başkanı; “Öyle zannediyorum” diye karşılık verince Ebû Hanife (r.a.); “Zannın bir kısmı günahtır”512 ayetini okudu ve; “Böylece sen bir hata yapmış oldun. Senin inancına göre ise, yapılan her hata kişiyi küfre düşürmektedir. Bu durumda öncelikle senin tövbe etmen gerekir” dedi. Bunun üzerine Harici-lerin başkanı; “Doğru söylüyorsun, ben küfürden tövbe ediyorum. Sen de küfürden tövbe et” diye karşılık ver-di. Ebû Hanife (r.a.) de; “Ben her çeşit küfürden Allah (c.c.)’e sığınırım” şeklinde mukabele etti.513
Emanete riayet ve güvenilir olmaktan söz eden herkesin araştırıp, güvenmediğini nakletmemesi, her gördüğü haberi olduğu gibi aktarmaması gerekmekte-dir. Bununla, söz konusu haberleri rivayet edenlerin
kusur işlediklerini ifade etmek istemiyoruz. Amacımız âlimlerimizin görüşlerini araştırmak isteyen kimselerin buna dikkat etmelerini ve mezhep taassubundan uzak durmalarını hatırlatmaktır. Zira bunların hiçbiri kay-bolmamakta ve unutulmamaktadır. Fakat biz bunun doğruluğunu tasdik eden birçok kimsenin, aynı hatayı cahil insanlar önünde işlediklerini ve bilmedikleri için onların da bunları doğru kabul ettiklerini görmekteyiz. Böylece bunu yapanlar, “De ki: Size, (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar;) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir. İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz onlar için kıyamet gününde hiçbir ölçü tutmayacağız”514 âyetlerinde ifade edildiği gibi, kendilerinin hayır işle-diklerini düşünürken yanlış fikirler de cahiller arasında yayılmaktadır. Allah (c.c.) âyetlerinde gerçekleri ifade etmektedir. Ahirette kendileri için hiçbir ölçü tutulma-yacak kimseler, dünyada ölçüsüz davrananlardır.
b. İbn Hibbân’ın Ahmed b. Ali b. Müsennâ-Ebû Meşît Muhammed b. Harun -Mahbûb b. Musa- Yusuf b. Esbat isnadıyla nakline göre Ebû Hanife (r.a.); “Resûlullah (s.a.v.) dönemimde yaşasaydı görüşlerimin çoğunu benimserdi. Çünkü din güzel re’yden başka bir şey değildir” demiştir.515
Bu rivayet, hem sened hem de metni itibariyle reddedilmesi gereken uydurma bir haberdir. Hatib el-
Bağdâdî’nin de ifade ettiği gibi, isnadında yer alan Yu-suf b. Esbat çok hata yapan bir ravidir. İbn Maîn ve İbn Hibbân güvenilir olduğunu söylemişlerse516 de Ukaylî, İbn Adiy, Zehebî ve İbnü’l-Cevzî onun zayıf olduğunu ifade etmişler, Buhârî de; “hadisleri aslına uygun riva-yet etmemektedir” açıklamasını yapmıştır.517 Çağdaş-ların farklı mezhep mensubu olmalarından dolayı bir-birlerini cerhi söz konusu olmasaydı, burada Yusuf b. Esbat’ın rivayetini kabul edebilirdik. Başka rivayetleri-nin makbul olduğunu kabul etsek de söz konusu sebep-le bu rivayetini reddetmemiz gerekmektedir.
Metni açısından rivayeti incelediğimizde, takva ve dindeki hassasiyetiyle tanıdığımız Ebû Hanife (r.a.)’in böyle bir açıklamada bulunması mümkün de-ğildir. Böyle bir açıklama yapmaya hiçbir âlim cesaret edemez. Bu haberin Ebû Hanife (r.a.)’e nisbet edilmesi, kıskançlık veya mezhep taassubu sebebiyle olmalıdır.
Ayrıca ehl-i sünnet âlimlerinden ehl-i re’yin me-tot ve kaidelerini bilmemekle eleştirilen muhaddisler-den fakih olmayanların da ehl-i re’yi tenkit ettikleri bilinmektedir. Muhaddislerden fakih olanlar ise içtihat ve re’yin değerini bilmekte ve ona karşı çıkmamaktay-dı. Nitekim Ahmed b. Hanbel’in; “Şafiî ile tanışıncaya kadar biz ehl-i re’yi, onlar da bizi lanetlerdi”, “Allah (c.c.) ilim ehlinden birine lütfettiğini diğerine verme-mişse, çağdaşları onu kıskanır ve ona iftiralarda bulu-nabilir. Bu, ehl-i ilim için son derece çirkin bir özellik-tir”518 şeklindeki açıklamaları da bu durumu ifade
etmektedir. Şu halde bu haberin ortaya atılmasının se-bebi de çağdaşlar arasındaki kıskançlıktır. Çağdaşların birbirlerini cerhlerinin geçerli olmayacağında ise, âlim-ler ittifak etmişlerdir. İleride ayrıca ele alacağımız üze-re mezhep taassubu sebebiyle yapılan cerhler de geçerli değildir.
c. İbn Hibbân’ın Ali b. Abdülaziz el-Eylî-Amr b. Muhammed el-Üns-Ebü’l-Buhtürî isnadıyla nakline göre Ca’fer b. Muhammed; “Ey Allahım, peygamberlik bize dedemiz İbrahim Halilü’r-rahmandan, kâbe dede-miz İsmail’den, ilim ise dedemiz Muhammed (s.a.v.)’den miras kaldı. Benim ve dedelerimin laneti Ebû Hanife üzerine olsun” demiştir.519
Kendisine böyle bir haber ulaşan ve Ebû Hanife (r.a.)’in önde gelen âlimlerden biri olduğunu bilen İbn Hibbân’ın bunu onayladığı anlaşılmaktadır. O kitabında önde gelen âlimlerden birinin lanetlenmesine izin ver-mektedir. Ancak buradaki kusur İbn Hibbân’ın cerh ve ta’dil konusunda gevşek olmasından kaynaklanmamak-tadır. Bunun kaynağı Ebû Hanife (r.a.)’in Kûfe’li çağ-daşı olan ve zayıflığı ile tanınan Ebü’l-Buhtürî Saîd b. Fîrûz’dur. Ebü’l-Buhtürî’yi bu davranışına sevkeden kıskançlıktan başka bir şey değildir. O bunu ortaya ata-rak, Muhammed b. Ca’fer’e nisbet etmiştir. Halbuki yukarıda zikredildiği gibi Muhammed b. Ca’fer, Ebû Hanife (r.a.)’in yakın dostlarından biridir. Hatta Ebû Hanife (r.a.)’in hapse atılmasının sebebinin Muhammed b. Ca’fer’i desteklemesi olduğu da ifade edilmektedir.
Zira Abbâsî yöneticileri Muhammed b. Ca’fer’in kendi-lerine karşı ayaklanmasından korkuyorlardı. Bu sebeple onu sürgüne göderdikleri gibi yakın dostu Ebû Hanife (r.a.)’i de hapse atmışlardır. Bu durumda Muhammed b. Ca’fer’in yakın dostu Ebû Hanife (r.a.) hakkında böyle bir açıklama yapması mümkün müdür? Bu haberde de kıskançlığın, bazı âlimlerin tabiatlarını değiştirip yap-mamaları gereken tavırları sergilemelerine sebep oldu-ğunu görmekteyiz.
d. İbn Hibbân başka bir yerde Ebû Hanife (r.a.) hakkında şöyle demektedir: Görünüş itibariyle müttaki, cedelden hoşlanan bir kimseydi. Hadisçi değildi, benze-ri bulunmayan 130 müsned hadis rivayet etmiştir. Bun-lardan 120 tanesinde bilmeden, isnadında veya metnin-de değişiklik yapmak suretiyle hatalı rivayet etmiştir. Hatalarının çok olması sebebiyle rivayetlerinin terk edilmesini ve delil olarak kullanılmamasını hak etmiş-tir. Ayrıca mürciî görüşlerine davet etmesi de rivayetle-rinin terkini gerektirmektedir. Âlimlere göre bid’atına davet eden kimsenin rivayetleri kesinlikle delil olarak kulanılamaz. İstisnaî bazı kimseler hariç, İslâm dünya-sındaki âlimlerin hepsi onu cerh etmiş ve hadis rivaye-tinde kusurlu olduğunu ifade etmişlerdir. Bu konuda nakledilenleri et-Tenbih ale’t-temvîh isimli eserde zik-rettiğim için burada işaret etmekle yetinerek, onları tekrar etmeye gerek duymuyorum.520
Bu açıklamalar bütünüyle İbn Hibbân’a ait olup sorumlusu da o’dur. O önce Ebû Hanife (r.a.) hakkın-
daki görüşlerini özetlemekte, sonra da bir takım iddialar ileri sürmektedir. Bu iddiaların hepsi gerçek dışı olup, aşağıda bunları tek tek inceleyip reddedeceğiz.
Öncelikle Ebû Hanife (r.a.)’in görünüş itibariyle muttaki olduğu iddiası, üstü kapalı bir şekilde onun riya sahibi ve münafık olduğunu ileri sürmek anlamına gel-mektedir. Halbuki yukarıda ifade edildiği gibi, başta Mis’ar b. Kidam olmak üzere güvenilirlikleriyle tanı-nan önde gelen birçok âlim, Kûfe’de Ebû Hanife (r.a.)’den daha muttaki bir kimsenin bulunmadığını söylemiş, takvası sebebiyle ondan övgüyle bahsetmiş-lerdir.
İbn Hibbân’ın “Ebû Hanife hadisçi değildi” açık-laması doğru değildir. Âlimlerin tamamı, Kur’an ve sünnet bilgisine ve bunlardan hüküm çıkarma usullerine sahip olmadan fakih olunamayacağı görüşündedir. Bu durumda insanlar, hadis bilgisine sahip olmayan Ebû Hanife (r.a.)’i nasıl fakih olarak kabul etmişlerdir? Ha-dis bilmeseydi İmam Şafiî (r.a.); “Fıkıh ilminde insan-lar Ebû Hanife (r.a.)’in talebeleridir” açıklamasını nasıl yapabilirdi? Dolayısıyla İbn Hibbân’ın söz konusu açıklaması çelişkiler içermekte olup reddedilmesi ge-rekmektedir.
“Ebû Hanife benzeri bulunmayan 130 müsned hadis rivayet etmiştir” sözü, İbn Hibbân gibi bir mu-haddisin söylemesi doğru olmayan bir açıklamadır. Bu, İbn Hibbân’ın Ebû Hanife (r.a.)’in müsnedini görmemiş olmasından veya onun hadis ilminde eksikliğini ortaya
koymayı amaçlamasından kaynaklanmaktadır. Zira ileride müstakil olarak ele alacağımız üzere, Ebû Hani-fe (r.a.)’in müsnedine baktığımızda beşyüzden fazla hadis ihtiva ettiğini görmekteyiz.
İbn Hibbân’ın “Benzeri bulunmayan hadisler” ifadesi de ileride açıklayacağımız üzere, gerçeğe aykırı son derece yanlış bir açıklamadır.
İbn Hibbân’ın “Ebû Hanife 130 müsned hadis ri-vayet etmiş, bunlardan 120 tanesinde isnad veya met-ninde hata yapmıştır” şeklindeki açıklamasının da delil-siz ve müphem olması sebebiyle kabul edilmesi müm-kün değildir. İbn Hibbân hatalı olduğunu iddia ettiği bu hadislerden hiç değilse on tanesini neden zikretmemiş-tir? Bu, delilsiz ve kasıtlı bir cerh değil midir? Bu, de-lilsiz olarak ithamdan uzak duran ve hak etmeyen kim-seleri cerh etmekten kaçınan selefin metoduna aykırı bir davranış değil midir? Bu hususu da müstakil bir başlık altında inceleyeceğiz.
“Bilmeden isnadında veya metninde değişiklik yapmak suretiyle hatalı rivayet etmiştir” şeklindeki iddianın İbn Hibbân gibi bir âlim tarafından söylenmesi sebebiyle, cevap verilmesi insanı rahatsız etmektedir. Ancak doğru olan her zaman galip, yanlış da mağlup olmaya mahkumdur. Tabiî ve sahâbe vasıtasıyla riva-yette bulunan Ebû Hanife (r.a.)’in isnadda değişiklik yaptığı nasıl mümkün olabilir? Ebû Hanife (r.a.)’in sahâbe olan İbn Abbas (r.a.) vasıtasıyla tabiî İkri-me’den veya sahâbe olan Enes (r.a.) vasıtasıyla tabiî
Katâde’den ya da sahâbe olan İbn Mes’ud (r.a.) vasıta-sıyla tabiî İbrahim en-Nehaî’den rivayette bulunduğu iddia edilebilir mi? Bunu hadis ilminde ileri seviyede olan bir âlim değil, hadis ilmine yeni başlayan bir kim-se bile söyleyemez. Bunun dışında başka söyleyecek bir şey bulamadılar mı? Bunlar, Ebû Hanife (r.a.) hakkında oluşturulmaya çalışılan ve insanları şüpheye düşürmeyi amaçlayan, fakat insaflı hiçbir kimsenin onaylamaya-cağı açıklamalardır. Fakih olan bir kimse bilmeden ha-disin metnini nasıl değiştirebilir? Böylesi bir durumu imam seviyesindeki bir âlim nasıl yapabilir? Bunu yap-tığına dair bir delil bulunmakta mıdır? İbn Hibbân bu iddiasına dair hiç değilse bir örnek neden zikretmemiş-tir? Dolayısıyla bu, delili bulunmayan son derece tehli-keli bir iddiadır. Herhangi bir kimsenin bu iddiaya delil bulması da mümkün değildir.
İbn Hibbân’ın; “Hatalarının çok olması sebebiyle rivayetlerinin terkedilmesini ve delil olarak kullanıl-mamasını hak etmiştir” şeklindeki açıklaması da bir önceki iddiasına dayanmaktadır. Onun yanlışlığı ortaya konulunca bunun da batıl olduğu anlaşılmıştır.
İbn Hibbân’ın; “Ayrıca mürciî görüşlerine davet etmesi de rivayetlerinin terkini gerektirmektedir” açık-laması da bir yanıltma ve aldatmacadan ibarettir. Çünkü burada, öncelikle Ebû Hanife (r.a.)’in mürciî görüşleri benimsediği, bu hususta herhangi bir ihtilafın bulunma-dığı izlenimi verilmektedir. Halbuki Müslümanların kendisine tabi olduğu ehl-i sünnet önderlerinin ilki ka-
bul edilen Ebû Hanife (r.a.)’in böyle bir görüşü benim-semesi düşünülemez. Ebû Hanife (r.a.)’in mürciî görüş-leri benimsediği, hatta onları tekfir etmesine rağmen cehmiye mezhebine mensup olduğuna dair iddiaların yanlışlığı ileriki sayfalarda ortaya konulacaktır.
İbn Hibbân’ın; “Âlimlere göre, bid’atına davet eden kimsenin rivayetleri kesinlikle delil olarak kulanı-lamaz. Bu hususta onlar arasında herhangi bir ihtilaf bulunduğunu da bilmiyorum” açıklaması da bir yanılt-ma ve aldatmacadan ibarettir. Âlimlerin, bid’atına davet eden kimsenin rivayetinin delil olmayacağı hususunda ittifak etmeleri doğrudur. Ancak İbn Hibbân, Ebû Hani-fe (r.a.)’in bunu yaptığına dair kesin bir bilgiye sahip midir? Onun kitaplarını okumuş mudur? Eğer kitapları-nı okumamış ise bu, bilmeden karar verdiği anlamına gelmektedir. Bu durumda o, şairin belirttiği gibi iki kötü sonuçla karşı karşıyadır. Şair şöyle demektedir:
Eğer bilmeden konuşuyorsan bu senin için bir musibettir.
Bildiğin halde söylüyorsan bu daha da büyük bir musibettir.
Şair’in mısraları böyle kimselerin durumlarını açıklamaktadır. İbn Hibbân’ın; “İstisnaî bazı kimseler hariç, İslâm dünyasındaki âlimlerin hepsi onu cerh et-miş ve hadis rivayetinde kusurlu olduğunu ifade etmiş-lerdir” şeklindeki açıklaması da doğru değildir. Bizzat Ebû Hanife (r.a.)’in çağdaşlarının onun dini yaşantısı,
takvası, ilmi ve ilimdeki önderliğinden övgüyle bahset-tikleri halde İbn Hibbân böyle bir iddiada nasıl buluna-bilmiştir? Bunları kitabına yazarken İbn Hibbân’ı taas-subun kuşattığı, başkalarının aynı konuda söyledikleri-ne ise bakmadığı görülmektedir.
Özür dilemesi gereken İbn Hibbân’ın bütün söy-lediklerinde ısrarlı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü so-nunda daha fazla bilgi edinmek için Ebû Hanife (r.a.)’i eleştirmek amacıyla yazdığı et-Tenbih ale’t-temvîh isimli eserini okumamızı tavsiye etmektedir. Ancak biz İbn Hibbân’ın iddialarının hepsinin gerçek dışı olduğu-nu ve onlarla ilgili binlerce tenbihe ihtiyaç bulunduğu-nu gördük.
Bu iddiaları zikrettikten sonra İbn Hibbân, Ebû Hanife (r.a.)’in muhalefet ettiği hadislere yer vermekte-dir. Ancak o, Ebû Hanife (r.a.)’in Hz. Peygamber (s.a.v.)’e karşı saygısız olduğunu ifade eden rivayetlere yer vermektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadisi zik-redildiğinde Ebû Hanife (r.a.)’in; “Bu hurafedir”, “Bu saçmadır”521, “Bunun bir değeri yoktur”522 dediğine dair haberler bunlardan bir kısmıdır. Bundan daha kötü-sü, A’meş’in Hz. Peygamber (s.a.v.)’den hadis rivayet etmesi üzerine Ebû Hanife (r.a.)’in “Bırak bunu” dede-ğini iddia etmeleridir. Bunu bu kitapta naklettiğim ve zikrettiğimden dolayı Allah (c.c.)’-den af diliyoruz. Bunları burada zikretmemizin tek amacı, ravilerin Ebû Hanife (r.a.)’e karşı tassuplu davranışlarını göstermek-tir. Çünkü bu raviler, kırk sene geceleri ibadetle geçi-
ren, takva sahibi Ebû Hanife (r.a.)’e çocukların bile söylemeyeceği sözleri nisbet etmektedirler. Bunlar, kişi ne kadar cahil olursa olsun hiçbir kimsenin cüret ede-miyeceği açıklamalardır. Bu sözleri mevzu hadisler hakkında bile söylemeye cüret edemeyiz. Zira mevzu hadis rivayet edenin de doğru söyleme ihtimali bulun-maktadır. Ebû Hanife (r.a.) bu kadar saygısız olabilir mi? Bu asla mümkün değildir. Bu haberi duyduğumda sahih olmadığı hususunda bir saniye bile tereddüt et-medim. Ravilerinin tamamı güvenilir olsa bile bu riva-yet sahih olamaz. Ayrıca bu haberin isnadında yer alan Yahya b. Abdullah b. Mâhân hakkında el-Ezdî şöyle demiştir; “Rivayetleri delil olarak kullanılamaz. Sadece hocası Muhammed b. Saîd el-Kureyzî’den rivayette bulunmaktadır. O da metruk bir ravidir. İbn Adiy onu yalancılıkla itham etmiştir. İbn Uyeyne’ye kavuşmadığı halde, doğrudan ondan rivayette bulunmuştur.”523 İbn Hibbân’ın, bu ravinin ve hocasının zayıf olduğunu ve yalancılıkla itham edildiklerini bilmemesi mümkün mü? Evet, İbn Hibbân bu durumu bildiği halde söz ko-nusu haberleri rivayet etmekte ısrar etmiştir.
e. İbn Hibbân’ın Hüseyin b. İdris el-Ensârî-Muham-med b. Ali es-Sekafî-İbrahim b. Şemmas isna-dıyla nakline göre, Abdullah b. Mübarek son zamanla-rında Ebû Hanife (r.a.)’i terketmiştir.524
e. İbn Hibbân’ın Hüseyin b. İdris el-Ensârî-Muham-med b. Ali es-Sekafî-İbrahim b. Şemmas isna-
dıyla nakline göre, Abdullah b. Mübarek son zamanla-rında Ebû Hanife (r.a.)’i terketmiştir.524
Bu iddianın yukarıda nakledilen Abdullah b. Mü-barek’in Ebû Hanife (r.a.)’in güvenilirliği ile ilgili açık-lamasıyla çeliştiği ve sahih olmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca isnadında aslı olmayan haberleri nakleden ve rivayetleri delil olarak kullanılmayacak bir ravi yer almaktadır. Nitekim bu ravi hakkında İbn Ebû Hâtim; “Bana hadis cüzünü yazarak gönderdi. Birinci ve ikinci hadislerin aslı olmadığını gördüm ve üçüncü hadisi Ali b. Cüneyd’e arzettim. O bunun da aslının olmadığına yemin etti” demiştir.525 Heysemî de onun zayıf oldu-ğunu söylemiş526, İbn Hibbân527 dışında güvenilir olduğunu ifade eden de olmamıştır. Cerh ve ta’dil âlim-lerinin gevşek davranması sebebiyle, böyle durumlarda İbn Hibbân’ın verdiği kararların geçerli olmadığını ifa-de ettikleri bilinmektedir.
f. İbn Hibbân’ın Muhammed b. Münzir-Osman b. Saîd-Ebü’r-Rebi’ ez-Zehrânî-Hammad b. Zeyd isnadıy-la nakline göre Ebû Hanife (r.a.); “Hişam b. Urve hariç hadis aldığım hocalarımın rivayetlerine ilavelerde bu-lundum” demiştir.528
İbn Hibbân bu rivayetten hareketle, Ebû Hanife (r.a.)’in hadisle ilgili yalan söylediğini, tedlis ve hadis-lerde değişiklikler yaptığını itiraf ettiğini zannetmekte-dir. Ancak o, bu isnadda problemler olduğunu da bil-mektedir. Kitabının sadece ehil kimseler tarafından okunacağını, onların da öncelikle isnadları inceleyecek-
lerini bildiği halde, bu rivayete eserinde yer vermesi anlaşılır gibi değildir. Zira bu rivayetin isnadında zayıf raviler bulunmaktadır. Ancak bunlar arasında Hammad b. Zeyd’den rivayet eden Ebü’r-Rebi’ ez-Zehrânî sade-ce zayıf değil, Hammad b. Zeyd’e yalan isnad etmesi-nin ötesinde, Hz. Peygamber (s.a.v.) hakkında da hadis uyduran yalancı bir kimsedir. Nitekim İbn Arrâk529, Zehebî’nin onu hadis uydurmakla itham ettiğini söyle-miştir. El-Keşfü’l-hasis530 müellifi de aynı bilgiyi nak-letmiştir.
Bütün bunlar, İbn Hibbân’ın Ebû Hanife (r.a.)’in cerhi, onunla ilgili ithamları hakkında yaptığı nakillerin delil olabilecek seviyede olmadığını göstermektedir. Aksine bize göre, taassup sahibi kimselerin karalamala-rı ve iftiracıların ortaya attığı iftiraların Ebû Hanife (r.a.)’e herhangi bir etkisi söz konusu değildir.
5. İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî
İmâmü’l-Haremeyn’in Ebû Hanife (r.a.) hakkın-daki eleştirileri ehl-i hadisin tenkitlerinden farklıdır. Zira kıskançlıktan kaynaklandığı zannedilecek endişe-siyle muhaddis çağdaşı hakkında eleştiride bulunmak-tan çekinir. Herhangi bir mezhebe taassup derecesinde bağlı bulunan kimse ise hakka yardım ettiği, delile da-yandığı düşüncesiyle eleştirisinde rahat hareket eder. İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî Muğîsü’l-halk fî ih-tiyâri’l-ehak531 ve el-Burhan fî usûli’l-fıkh532 isimli eserlerinde mezhep taassubuyla tenkitlerini haddi aşa-cak şekilde yapmıştır.
O şöyle demektedir: Ebû Hanife (r.a.)’in usûlü Şafiî’nin usûlünden oldukça farklıdır. Mezheplerin doğ-ruluk veya yanlışlığı bunlara göre belirlenir. Zira mez-heplerin füruu bunlara göre şekillenir. Ashâb-ı hadisin şiddetli mücadelelerinden de anlaşıldığı gibi Ebû Hani-fe, hadis konusunda yeterli değildir. Bazı kimseler Resûlullah (s.a.v.)’in hadislerini yeterince bilmedikleri için re’ye göre amel ettiler. Böylece hem kendileri dala-lete düştü, hem de başkalarını dalalete düşürdüler. O el-Burhan fî usûli’l-fıkh isimli eserinde ise; “Ebû Hanife asıl itibariyle kıyası bilmediği gibi usulde de başarılı değildir” demektedir. Bu iddiaların yanlışlığı ileride ortaya konulacaktır.