IV. EBÛ HANİFE (R.A.) HAKKINDA ORTA-YA ATILAN DİĞER ŞÜPHELERİN DEĞERİ

IV. EBÛ HANİFE (R.A.) HAKKINDA ORTA-YA ATILAN DİĞER ŞÜPHELERİN DEĞERİ

Bu şüphelerin tamamının Hatib el-Bağdâdî tara-fından Târîhu Bağdâd isimli eserinde zikredildiğini ifade edemezsek de onun, Ebû Hanife (r.a.)’i eleştiren haberlerin tamamını rivayet ettiğini söylemeliyiz. Daha önce bu haberlerin isnadları incelenmiş, muhtevalarının reddedilmesi gerektiğine işaret edilmişti. Burada Ebû Hanife (r.a.) hakkında çağdaşların cerhi ve taassuptan kaynaklanan cerh sebebiyle ortaya atılanların dışındaki şüpheleri, konular çerçevesinde ele alıp tassuptan uzak ve soğuk kanlı bir şekilde inceleyeceğiz. Güneşten daha açık ve inkar edilemez bir gerçek yoktur. Onu inkar edenler ise gözleri kör olanlar ile basiret gözü kapalı olanlardır. Yukarıda incelenenler dışında Hatib el-Bağdâdî’nin Ebû Hanife (r.a.) hakkında yaydığı şüphe-leri, iman konuları, mürciî olması, cehmî olması, hal-ku’l-Kur’an meselesi, hadisi eleştirmesi ve reddetmesi, yöneticilere isyanı teşvik etmesi şeklinde tesbit etmek mümkündür. Bunlar aşağıda müstakil başlıklar altında incelenecektir.

A. İMAN KONULARINDAKİ ELEŞTİRİLER
Süfyan es-Sevrî; “Bize göre günahkâr da olsak mü’minler ve ehl-i kıble; nikah, miras, namaz ve imanı dil ile ikrar hususlarında mü’min muamelesi görür. Al-lah (c.c.) katındaki durumumuzu ise bilemeyiz” demiş-tir. Ebû Hanife (r.a.)’in bu konudaki görüşü; “Süfyan es-Sevrî’nin görüşünü benimseyen şüphe içinde oldu-ğunu ifade etmiş olur. Halbuki biz mü’miniz, Allah (c.c.) katında da durumumuz böyledir” şeklindedir. Veki b. Cerrah ise; “Bize göre Ebû Hanife (r.a.)’in açıklaması cüretkarlıktır. Biz Süfyan es-Sevrî’nin görü-şünü benimsemekteyiz” şeklindeki açıklama ve haber-lerin Hatib el-Bağdâdî tarafından nakledildiğini yukarı-da zikretmiştik.
Böyle bir durum bulunmadığı halde, Hatib el-Bağ-dâdî tarafından ortaya atılan ve büyük bir felaket gibi yayılmaya çalışılan bu şüphe hakkında verilecek cevap sadece “böyle söylenmiştir” kaidesini552 hatır-latmaktan ibarettir. Çünkü bu görüşü ilk defa ortaya atan Ebû Hanife (r.a.) değildir. Başta Abdullah b. Mes’ud (r.a.) olmak üzere sahâbe, tabiîn ve tebe-i ta-biîne mensup birçok âlim bu görüşü benimsediklerini belirtmiştir. Bu âlimler imanın tasdik ve marifetten iba-ret olduğunu söylemiştir. Marifet ise şüphe ile birlikte bulunamaz. Zira marifet kesin inanç anlamına gelmek-tedir. Böyle bir iman bizim Allah (c.c.) katında da mü’min olduğumuzu göstermektedir. Çünkü kesin inanç anlamındaki marifetin değişik şekilleri bulunma-makta ve burada arif olan Allah (c.c.) katında da böyle bilinmektedir. Zira marifet cehaleti ortadan kaldırmak-tadır.553

Bu konudaki ihtilaf lafzidir. Nitekim gerek Süf-yan es-Sevrî, gerekse Ebû Hanife (r.a.) söz konusu kimsenin mü’min olduğunu inkar etmemektedir. Ebû Hanife (r.a.) konuya dini ahkamın uygulanması açısın-dan bakmakta, bu ise hangi konularda zahiren müslü-man muamelesi yapılacağını açıklamayı gerektirmekte-dir. Konu hakkındaki ihtilafın Hatib el-Bağdâdî’den önce de lafzi olduğu tesbit edilmiştir. Hatib el-Bağdâdî’nin bunu bildiğinde de herhangi bir şüphe bu-lunmamaktadır. Buna rağmen o, konuyla ilgili Ebû Ha-nife (r.a.) etrafında fırtına koparmak istemekte, haberle-rin naklinde isnad zikretmek suretiyle de sorumluluktan kurtulmayı düşünmektedir. Ancak bu durum kendisini sorumluluktan kurtarmamaktadır. Zira ona reddiye ya-zan veya görüşlerini inceleyenler, onun daha önce ya-lancılıkla itham ettiği ravilerin rivayet ettiği haberleri naklettiğini belirtmektedir. Ebû Hanife (r.a.)’i öven haberlerde yaptığı gibi, onu eleştiren rivayetlerdeki bir raviyi bir eserinde cerh edip diğerinde güvenilir kabuletmesinin sebebi nedir? Böylesi naklettiği haberin isna-dının veya ravilerinden bir kısmının zayıf olduğuna neden işaret etmemektedir? Bu özellik Hatib el-Bağdâdî’nin, Ebû Hanife (r.a.) hakkında şüphe uyan-dırmak amacıyla naklettiği bütün haberlerin müşterek vasfıdır.

Doğrusu bu mesele, aslı itibariyle reddedilmesi gereken bir husustur. Çünkü İslâm ümmeti, ehl-i sünnet ve’l-cemaatin esas aldıkları dört hak mezhepten birinci-sinin Ebû Hanife (r.a.)’in mezhebi olduğunda icma et-mişlerdir. Bilindiği gibi ehl-i sünnet ve’l-cemaat, Kur’an ve sünnete aykırı davranmayan, mezhepler ara-sında hak üzere olan ve Allah (c.c.)’ün izniyle kurtuluşa erecek olan tek gruptur. Şu halde taassup veya şahsi ihtiraslar sebebiyle ehl-i sünnet ve’l-cemaatten ayrıl-mamız doğru olmaz. Böyle bir davranış kesinlikle İslâmî olamaz. İmanla ilgili bir başka konu da, Hatib el-Bağdâdî’-nin Hasan b. Muhammed el-Hallal-Muhammed el-Bâğandî isnadıyla naklettiği haberde yer almaktadır. Muhammed el-Bâğandî’nin nakline göre babası, Abdullah b. Zübeyr el-Humeydî’nin yanında iken Ahmed b. Hanbel’den ona; “Bana Ebû Hanife hakkında nakledilen en çirkin haberi yaz” şeklinde bir mektup gelmişti. Abdullah b. Zübeyr el-Humeydî ona Haris b. Umeyr’den nakledilen şu haberi gönderdi: Bir adam Mescid-i haram’da Ebû Hanife (r.a.)’e; “Kâbenin hak olduğuna şahadet ederim, ancak onun Mekke’deki kâbe olup olmadığını bilemem” diyen kimsenin mü’min olup olmadığını sordu. Ebû Hanife (r.a.); “O mü’mindir” dedi. Adam; “Peygamber (s.a.v.)’in öldü-ğünü biliyorum fakat Medine’ye veya başka bir şehre defnedilip edilmediğini bilmiyorum” diyen kimsenin mü’min olup olmadığını sordu. Ebû Hanife (r.a.); “O mü’mindir” dedi. Abdullah b. Zübeyr el-Humeydî ise; “Bunu söyleyen küfre düşmüştür” demiştir. Hatib el-Bağdâdî bu haberi Süfyan’ın da Hamza b. Haris’ten rivayet ettiğini ilave etmiştir.554

İsa b. Seyfeddin el-Hanefî’nin bu haberle ilgili açık-laması şöyledir: Bu veya benzeri bir haberi Ebû Hanife (r.a.)’in talebelerinden nakleden olmamıştır. Eğer böyle bir haber olsaydı diğer konulardaki görüşle-ri gibi mutlaka nakledilirdi. Ancak bana; “Hz. Mu-sa’nın mezarını bilmemeleri Yahudiler’e zarar verir mi?” diye sorulsa “hayır” diye cevap veririm. Çünkü onlar Hz. Musa’nın peygamber olduğunu bilmektedir-ler. Kabrini bilmemeleri ise onlara zarar vermez. Nite-kim Medine’yi ziyaret etmeyen, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kabrini, haccetmeyen de kâbeyi bilemez ve bu durum onun imanına zarar vermez. Medine’yi ziya-ret eden kimsenin Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kabrini görmesine engel teşkil edecek durumlar söz konusu olabilir veya Mekke ve Medine birçok değişikliklere uğramış bulunabilirler. Abdullah b. Zübeyr el-Humeydî ve Süfyan’ın görüşü benimsendiği takdirde Mekke ve Medine’nin evlerini, sokaklarını, bahçelerini Hz. Pey-
gamber (s.a.v.)’den günümüze geçirdiği değişiklikleriy-le bilinmesi gerekecektir.
İsa b. Seyfeddin el-Hanefî ve diğer âlimlerin açıklamalarına ilave olarak daha önce belirtildiği gibi, Süfyan’ın haberiyle ilgili isnadın son derece zayıf ol-duğunu hatırlatmalıyız. Bu haberi nakledenler farkına varmadan, Ahmed b. Hanbel (r.a.)’i de önde gelen âlimlerin kusurunu araştıran bir kimse olarak tanıtmak-tadırlar. Halbuki takvası ve dindarlığıyla tanınıdığımız Ahmed b. Hanbel (r.a.)’in böyle bir açıklamada bulun-madığını kesin olarak söyleyebiliriz. Ebû Hanife (r.a.)’in fetvalarındaki başarısını, ilimdeki konumunu ve imam seviyesinde bir âlim olduğunu bilen Ahmed b. Hanbel (r.a.)’in, onun en çirkin yönlerini araştırmaya yönelmesi düşünülemez. Ahmed b. Hanbel (r.a.)’in onun en hassas konulardaki görüşünü araştırması söz konusu olabilir. Ebû Hanife (r.a.)’in en çirkin yönlerini araştırması ise Ahmed b. Hanbel (r.a.)’in ahlakıyla bağdaşmayan, ondan son derece uzak bir davranıştır.

İmanla ilgili bir başka konu da, Hatib el-Bağdâdî’-nin Muhammed b. Hüseyin b. Fadl isnadıyla naklettiği haberde yer almaktadır. Bu habere göre Yah-ya b. Hazma, Ebû Hanife (r.a.)’in; “Bir kimse Allah (c.c.)’e yaklaşmak amacıyla giydiği ayakkabıya ibadet etse, bunda bir sakınca yoktur” dediğini nakletmektedir.
İsa b. Seyfeddin el-Hanefî’nin bu haberle ilgili açıklaması şöyledir: Bu haberi Ebû Hanife (r.a.)’in ta-lebelerinden nakleden olmamıştır. Bir âlimin talebeleri
onu, diğerlerinden daha iyi tanımaktadır. Ayrıca Ebû Hanife (r.a.)’in kurduğu mezhebin olmazsa olmaz, çiğ-nenemez temel kuralları ve şartları bulunmaktadır. Bu mezhebin temel kuralı Kur’an ve ulaşılabildiği ölçüde, hadisleri esas almaktır. Hadisler arasında veya hadisle âyet arasında ihtilaf bulunduğunda, cem etme imkanı olduğu sürece her ikisiyle de amel etmek, bu mümkün değilse nasih ve mensuh olanı tesbit etmek, bir engel olmadığı müddetçe Kur’an ve sünneti esas almak, bu iki kaynakta çözüm bulunamadığında sahâbenin Kur’an ve sünnete uygun olan görüşlerini almak, ashab arasın-daki ihtilaflarda Kitap ve sünnete en uygun olanı tercih etmek mezhebin şartlarıdır. Bunlar, belirli bir asırda Hanefî âlimleri tarafından tesbit edilmiş mezhebin, üze-rinde icma ettikleri temel kural ve şartlardır. Bu bilgile-ri, Ebû Hanife (r.a.)’den elde etmek için Hatib el-Bağdâdî’den çok daha fazla isnada sahip bulunmakta-yız. Hz. Peygamber (s.a.v.)’den rivayet edilen ahad haberlerle, O (s.a.v.)’e ait olma ihtimalini dikkate ala-rak amel etmek gerekir. Mütevatir haberlerle ise, kesin olarak Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ait olduğu bilinerek amel edilir. Hatib el-Bağdâdî’nin naklettiği haberlerin ahad, Ebû Hanife (r.a.) taraftarlarının haberlerinin ise mütevatir olduklarını görmekteyiz. Mütevatir haberle amel etmenin daha isabetli olacağı da bilinmektedir. Hatib el-Bağdâdî hanefî mezhebinin temel kural ve şartlarını bildiği halde, “Onlara, bizi sadece Allah (c.c.)’e yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler”555 âyetinin söz konusu kurallara uymayan bir yorumunu Ebû Hanife (r.a.)’e nisbet ederek nakledebilmiştir. Bu, son derece yanlıştır.556 Burada İsa b. Seyfeddin el-Hanefî’ye ilave olarak daha önce de ifade edildiği gibi, söz konusu haberin isnadının sahih olmadığını söyle-meliyiz. İsa b. Seyfeddin el-Hanefî’nin açıklamaları sözü edilen haberin isnadının sahih olduğu anlamına gelmemektedir. O açıklamalarını tartışma gereği ve edebi çerçevesinde ortaya koymuştur.

İmanla ilgili Ebû Hanife (r.a.)’in eleştirildiği hu-suslardan biri de onun büyük günah işleyenlerin de mü’min oldukları görüşünü benimsediği iddiasıdır. Ha-tib el-Bağdâdî bununla ilgili olarak Veki b. Cerrah’tan şöyle nakletmiştir: Süfyan es-Sevrî, Şerîk, Hasan b. Salih ve İbn Ebû Leylâ Ebû Hanife (r.a.)’e gelerek; “babasını öldürdükten sonra annesiyle evlenip, babası-nın başı ucunda şarap içen kimse hakkındaki görüşün nedir?” diye sordular. Ebû Hanife (r.a.)’in; “Mü’mindir” şeklinde cevap vermesi üzerine İbn Ebû Leylâ; “Şahitliğini ebediyyen kabul etmem”, Süfyan es-Sevrî; “Seninle ebediyyen konuşmam”, Şerîk; “Yetkim olsa boynunu vururum”, Hasan b. Salih ise; “Yüzünü görmem bana haram oldu, ebediyyen yüzünü görmiye-ceğim” diye karşılık verdiler. Bu haberi ilk naklettiği-miz yerde isnad ve metninin sahih olmadığını ortaya koymuştuk. Burada büyük günah işleyeni sadece harici-lerin tekfir ettiğini, bu konuda diğer müslümanların farklı düşündüklerini bildiği halde, bu hikayeyi naklet-
mesi sebebiyle Hatib el-Bağdâdî’nin sorumluluğunun arttığını hatırlatmakla yetiniyorum.
Başta Harizmî ve İsa b. Seyfeddin el-Hanefî ol-mak üzere âlimler Hatib el-Bağdâdî’nin söz konusu iddiasına şöyle cevap vermişlerdir: Âlimler, günah işle-yen kimsenin imandan çıkmayacağı ve tekfir edileme-yeceği hususunda icma etmişlerdir. Buna göre işlenen büyük günah da olsa sahibi tekfir edilemez. Zira Kur’an’da büyük günah işleyen kimsenin tövbesinin kabul olmayacağına dair bir delil olmadığı gibi, şirk dışındaki günahların afvedilebileceğiyle ilgili âyet de bulunmaktadır. Nitekim bir âyette; “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başka gü-nahları dilediği kimse için bağışlar”557 buyrulmakta-dır. Sözü edilen günahların şirk olmadığında ise her-hangi bir şüphe bulunmamaktadır.558
Bu açıklamalara bizim ilave etmemiz gereken hu-sus, Hatib el-Bağdâdî’nin kendi mezhebine de muhale-fet ettiğinin hatırlatılmasıdır. Hatib el-Bağdâdî Şafiî mezhebine mensup bir âlimdir. Bilindiği üzere Ha-nefîlerde olduğu gibi, Şafiîlere göre de günah sebebiyle kişi tekfir edilemez. Şu halde bu konuda mezhebiyle aynı görüşü benimseyen Ebû Hanife (r.a.)’e yönelik eleştiri yapılmasının, sözü edilen hikayelerin nakledil-mesinin sebebi nedir? Bütün bunlar Hatib el-Bağdâdî’nin niyetini ortaya koymakta değil midir? Bunlar, zımnen de olsa Hatib el-Bağdâdî’nin, söylenenbir sözü isbat için değil de, sırf tenkit amacıyla ortaya attığını göstermez mi?Söz konusu hikayenin sahih olduğu kabul edildi-ğinde, olayda adı geçen önde gelen âlimler de eleştiril-mektedir. Hatib el-Bağdâdî bu noktaya da dikkat et-memiştir. Zira hikayede adı geçen âlimler günah işle-yen kimseyi tekfir etmektedirler. Bu ise ehl-i sünnet ve’l-cemaatın görüşüne muhalefet etmek anlamına gelmektedir. Kaldı ki bu anlayış bizzat adı geçen âlim-lerin kendi görüşleriyle de çelişmektedir. Zira hikayede adı geçen Süfyan es-Sevrî, Süfyan b. Uyeyne ve Şerik günah işleyen kimseyi tekfir etmemektedirler. Nitekim Buhârî sözü edilen âlimler vasıtasıyla Allah (c.c.)’e şirk koşmadığı veya mushafı parçalamak ya da Peygamber (s.a.v.)’e küfretmek gibi dinden çıkaran fiillere bulaş-madığı sürece, günah işleyen kimsenin tekfir edileme-yeceğine dair birçok hadis rivayet etmiştir.559

1. Mürciî Olduğu İddiası
Hatib el-Bağdâdî, bazı âlimlerin Ebû Hanife (r.a.)’in mürciî olduğunu söylediklerine dair birçok haber nakletmiştir. Cehmiyye fırkasının kurucusu Cehm b. Saf-van’ın hanımının Ebû Hanife taraftarı ha-nımlara fıkıh öğrettiği, Buhârî’nin; “Ebû Hanife mürciî olmakla itham edilmektedir” dediği bu haberlerden bir kısmıdır.
Burada öncelikle ircâ kelimesinin anlamlarını açıklamamız gerekmektedir. İrcânın iki anlamının bulunduğu ifade edilmektedir. Birinci anlama göre ircâ, büyük günah işleyen kimsenin cennetlik veya cehen-nemlik olduğunu bilemeyeceğimiz, bu sebeple de bu kimsenin durumu hakkında hüküm veremeyeceğimiz manasına gelmektedir. İkinci anlama göre ircâ, imanla birlikte günah herhangi bir zarar veremeyeceği gibi, küfürle birlikte taatın da bir faydası olmayacağı mana-sına gelmektedir.560

Âlimler bu iddianın doğru olmadığını, aksine Ebû Hanife (r.a.)’in başlangıçta, mürciî, cehmî ve bid’at sahibi kimselerin arkasında namaz kılınamayacağı gö-rüşünde olduğunu belirtmişlerdir. Böyle bir görüşü be-nimseyen Ebû Hanife (r.a.)’in mürciî olması düşünüle-bilir mi? Ebû Hanife (r.a.)’in bu görüşte olduğu onun taraftarlarının bütün kitaplarında yer almaktadır. Bu bilgi terkedilip ahad yolla gelen söz konusu haber mi kabul edilmelidir?561 Başka bir ifadeyle biz, bir âlimi kendi kitaplarında yazdıkları ve doğrudan ondan nakil-de bulunanların verdiği bilgilere göre değerlendiririz. Başkalarının yazdıkları ve dolaylı nakilde bulunanların verdiği bilgilere göre değerlendiremeyiz.

2. Cehmî Olduğu İddiası
Burada öncelikle “cehmî” kelimesinin anlamını açıklayıp, cehmiyyenin kimler olduğu hakkında bilgi ver-memiz gerekmektedir. Cehmiyye, kainatta yegâne “fâil” ve “mürîd” yani irade sahibi ve fiilleri meydana getirenin Allah (c.c.) olduğu görüşünü savunan Cehm b. Safvan (ö. 128/745-46) taraftarlarıdır. Bunlara göre
insan fiillerinin hiçbir değeri bulunmamaktadır. Zira taatlar da günahlar da Allah (c.c.)’dendir. Cehmiyye ezelî sıfatların inkarı hususunda mu’tezile ile aynı gö-rüşü savunmaktadır.562
Ebû Hanife (r.a.) hakkında ileri sürülen bu iddia da son derece yanlıştır. Zira az önce onun mürciî ve cehmî kimselerin arkasında namaz kılınamayacağını ifade etmiştik. Bundan başka Ebû Hanife (r.a.) Cehm b. Safvan’ın neredeyse kendisini dinden çıkarabilecek seviyede bid’at sahibi bir kimse olduğunu açıkca be-lirtmekte ve; “Allah (c.c.) Cehm b. Safvan ve Mukatil b. Süleyman’ın belasını versin. Birincisi Allah (c.c.)’ün sıfatlarını inkar konusunda, ikincisi ise Allah (c.c.)’ü insanlara benzetme hususunda ifrata düşmüştür” de-mektedir.563
İnsaf sahibi olarak, Ebû Hanife (r.a.) hakkında nakledilen hangi haberi kabul etmemiz gerekmektedir? İsnadı sahih olmayan Hatib el-Bağdâdî’nin naklettiğini mi, yoksa isnadı sahih olanı mı? Bizzat Ebû Hanife (r.a.)’den mütevâtir olarak nakledileni mi, yoksa aksini mi? İnsan hakkında bizzat kendi ifade edip açıkladığı-nın esas alınacağında hiçbir şüphe yoktur. Kişinin açık-ladıklarına aykırı davranması durumunda ise hakkında ortaya atılan ithamların sahih, ithama uğrayanın da ya-lancı olduğunu kabul ederiz. Ebû Hanife (r.a.) hakkında böyle bir durumun tesbit edilmediği ise ortadadır.
3. Kur’ân’ın Mahluk Olduğu Görüşünü Benimse-diği İddiası
Hatib el-Bağdâdî’nin Ebû Hanife (r.a.) hakkında “Kur’ân’ın mahluk olduğunu ilk ortaya atan Ebû Hani-fe’dir” haberini naklettiğini yukarıda görmüştük. Hatib el-Bağdâdî bu haberi naklettikten sonra; “Ebû Hanife’in bu görüşü benimsemediği de söylenmiştir. Ancak meş-hur olan, onun bu görüşü benimsediği ve bundan dolayı tövbeye davet edildiğidir” demektedir.
Bu iddiayı İsa b. Seyfeddin el-Hanefî şöyle red-detmektedir: Bu ifade Hatib el-Bağdâdî’nin yalan söy-lediğinin bir delilidir. Zira meşhur, herkesin sahip ol-duğu bilgidir. Halbuki Ebû Hanife (r.a.) hakkında meş-hur olan, bunun aksinedir. Nitekim her asırda sayıla-mayacak kalabalıklar tarafından, Ebû Hanife (r.a.)’in Kur’ânın mahluk olduğunu benimseyen kimsenin arka-sında namaz kılınamayacağını ifade ettiği nakledilmiş-tir. Meşhur olan bilgi bundan başkası değildir. Ayrıca Ebû Hanife (r.a.), kulların fillerinin yaratılması konu-sunda mu’tezilî âlimlerle tartışmış ve muhatabına; “Eğer fiilleri yapmak bütünüyle senin elindeyse büyük abdestini küçük abdest yerinden, küçük abdestini de büyük abdest yerinden yapıver” demiş, muhatabının cevap verememesi üzerine ise gülmekten kendini ala-mamıştır. Muhatabı mu’tezilî ise; “Benimle ilmî bir konuda tartışıp sonra da gülüyorsun, Allah’a yemin olsun ki seninle bir daha konuşmayacağım” diye karşı-lık vermiştir. Ebû Hanife (r.a.)’in bu olaydan sonra gül-düğü görülmemiştir. Ebû Hanife (r.a.) bu tartışmada Hz. İbrahim (a.s.)’ı örnek almıştır. Nitekim Hz. İbrahim(a.s.) da, muhatabına, “Allah (c.c.) güneşi doğudan ge-tirmektedir, haydi sen de onu batıdan getir”564 demişti. İlk mu’tezilî, Hasan-ı Bas-rî’nin ilim halkasını terkeden kişi olduğu halde, Ebû Hanife (r.a.)’in ilk mu’tezilî kabul edildiği nasıl iddia edilebilir?565 Bütün bunlar bize, bu iddianın Ebû Hanife (r.a.)’in bundan uzak ol-duğunu çok iyi bilen Hatib el-Bağdâdî tarafından onu karalamak amacıyla ortaya atıldığını göstermektedir.

B. HADİSLERE HÜCUM ETTİĞİ VE RED-DETTİĞİ İDDİASI
Yukarıda Hatib el-Bağdâdî’nin Ebû Hanife (r.a.)’in hadise hücum ettiği veya hadisleri reddettiğine dair haberleri nakletmiştik. Sorduğu bir soruya cevap vermesinden sonra Ebû İshak el-Fezârî’nin; “Bu konu-da Resûlullah (s.a.v.)’den hadis rivayet edilmektedir” demesi üzerine Ebû Hanife (r.a.)’in; “Onları domuzun kuyruğuyla kazı” karşılığını verdiği şeklindeki haber özellikle zikredilmektedir. Hatib el-Bağdâdî konuyla ilgili başka haberler de nakletmektedir. Bunlar hakkın-da daha önce bilgi verilmiş, isnadları da değerlendiril-miştir.Âlimlerin çoğu bu iddianın konusu veya ilgili ha-dis zikredilip, Ebû Hanife (r.a.)’in neyi reddettiği tesbit edilmedikçe cevap vermeye bile gerek duyulmayacak bir yanlış olduğunu ifade etmişlerdir. Hadisçilerin ön-celikle hadisin isnadının sıhhatini araştırdıklarını, sonra da itham edilen konunun belirlenmesini gerekli gördük-lerini bilmekteyiz. Biz de söz konusu haberlerin önce-
likle senedlerini inceledik ve hepsinin son derece zayıf olduğunu ortaya koyduk. İtham edilen konunun belir-lenmemesi durumunda ise ortaya atılan iddia bir heze-yandan ibaret olacaktır. Zira itham, konusu ve delilleri ortaya konulmadıkça bilinmeyen bir hususta iddiada bulunulmuş olunacaktır. Böyle bir iddiayı aklı başında hiçbir kimse yapmayacağı gibi, aklı başında hiçbir kim-se de onaylamaz.566 Biz, Hatib el-Bağdâdî’nin Ebû Hanife (r.a.)’in hadisleri reddettiğine dair onlarca haber naklettiğini bildiğimiz halde, bunların hangi hadisler olduğuna dair bilgi verdiğini görememekteyiz. Ebû Hanife (r.a.)’in önce Kur’an ve sünneti esas aldığı, hiç-bir şeyi bunların önüne geçirmediği, daha sonra sahâbî kavline müracaat ettiği bilinen bir husustur. Hadisler arasında ihtilaf bulunması durumunda ise bunlardan birinin sahih olmadığı veya mensuh olduğunu tesbit ederek diğeriyle amel etmektedir.

“Alış veriş yapanlar ayrılmadıkça muhayyerdir” hadisi hakkında Ebû Hanife (r.a.)’in yaptığı ileri sürü-len açıklamalar sahih değildir. Bu haberle ilgili hem Hatib el-Bağdâdî hem de haberin isnadında yer alan raviler tenkit edilmişlerdir. Bunlar Ebû Hanife (r.a.)’in bu hadisle amel etmemesini bir fırsat ve ganimet olarak görmüşlerdir. Halbuki Ebû Hanife (r.a.) bu hadisin se-nedinin zayıf olduğunu düşünmekte, ayrıca hadisi farklı şekilde yorumlamaktadır. Ebû Hanife (r.a.) hadiste yer alan “el-beyyiân” kelimesinin mecazi anlamda olduğu-nu düşünmekte ve alış veriş konusu olan mallarda muhayyerliğin, akid tamamlanmadan önce bulunacağı şek-linde yorumlamaktadır. Hadisteki “el-beyyiân” kelime-sinin “Ben rüyada şarap sıktığımı görüyorum”567 âye-tindeki şarap kelimesiyle üzümün kastedilmesi gibi olduğunu düşünmektedir.568 Ebû Hanife (r.a.)’e göre söz konusu hadisin isnad açısından zayıf olmasının sebebi, muhtemelen Ebû Hanife (r.a.)’e muttasıl isnadla ulaşmamasıdır.569 İsnadı kendisine sahih olarak ulaş-maması sebebiyle birçok âlim, sahih olan hadislerin zayıf olduğunu söylemiştir. Bundan dolayı neden sade-ce Ebû Hanife (r.a.) eleştirilmektedir? Bu noktada ken-disine ait gerekçeleri olamaz mı? İlim ehli, insanın bil-gisi nisbetinde sorumlu olacağını genel bir prensip ola-rak kabul etmiş değil midir? Sonuç itibariyle hadis baş-kasına göre sahih olsa bile, Ebû Hanife (r.a.)’e ulaşan isnadla zayıftır. Bu ise onun hakkında olumsuz bir du-rum değildir.

C. YÖNETİCİLERE İSYANI ONAYLADIĞI İDDİASI
Hatib el-Bağdâdî’nin son derece zayıf bir isnadla Süfyan es-Sevrî’den nakline göre Ebû Hanife (r.a.), yöneticilere karşı isyanı onaylamıştır. Evzâî’nin de aynı görüşte olduğu rivayet edilmiştir. Yukarıda bu haberle-rin isnadları incelenmiş ve sahih olmadıkları ortaya konmuştu. Ebû Hanife (r.a.)’den sahih olarak nakledi-len bilgiler de bunun aksinedir. Nitekim Ebû Hanife (r.a.)’in; “Zulüm yapsalar da yöneticilerimize ve valile-rimize isyan etmemeli, onların düzelmeleri için duaetmeliyiz” şeklindeki açıklaması, Hanefî mezhebine ait bütün kitaplarda yer almaktadır.570 Ebû Hanife (r.a.)’in bu konudaki başka bir açıklaması ise şöyledir: Yönetici, bir grubun isyana davete başladıklarını haber aldığında onları yakalatıp tövbeye davet etmesi gerekir. Bunlar organize güç haline gelmişlerse onlarla çarpışı-lır, çatışmada yaralananları ve esirleri kafirlerde olduğu gibi öldürür.571 Konuyla ilgili görüşü bu olan Ebû Ha-nife (r.a.)’in yöneticilere isyanı onayladığı düşünülebi-lir mi?
Hatib el-Bağdâdî bunun ötesinde Ebû Hanife (r.a.)’in mürciî, cehmî olduğu ve yöneticilere isyanı onayladığı konusunu Ebû Yusuf’un da ifade ettiğini nakletmektedir. Nitekim onun nakline göre Muhammed b. Ali b. Said b. Salim şöyle anlatmıştır: Horasanlıların Ebû Hanife (r.a.)’in mürciî ve cehmî olduğunu söyle-diklerini baş kadı Ebû Yusuf’a hatırlattığımda; “Doğru söylemişler ayrıca o, yöneticelere isyanı da onaylardı” dedi. Ben ona; “Senin görüşün nedir?” diye sordum. “Biz Ebû Hanife (r.a.)’e gelir, ondan fıkıh dersi alırdık. Fakat biz dinimiz konusunda onu taklid etmezdik” diye cevapladı. Ancak âlimler Ebû Yusuf’tan bunun aksini rivayet etmişlerdir. Nitekim meşhur rivayete göre hac-cettiğinde Ebû Yusuf; “Ey Allahım, benim kitap ve sünnete göre amel ettiğimi biliyorsun, bunlarda bula-madıklarım konusunda ise ilmine güvendiğim Ebû Ha-nife (r.a.)’i takip ediyorum” demiştir. Bir rivayete göre o, bunu ölümü esnasında söylemiştir. Bu açıklamayıyapan kimsenin dînî konularda Ebû Hanife (r.a.)’i tak-lid etmediği söylenemez.572
Sonuç olarak, hakkında ortaya atılan ithamları ve bunlarla ilgili haberleri isnad ve metin açısından ince-ledikten sonra, söz konusu iddiaların hepsi reddedilir-ken Ebû Hanife (r.a.)’in, şairin ifadesiyle, rüzgarların hiçbir etki yapamadığı dağ gibi ayakta durduğunu gör-mekteyiz. Şair şöyle demiştir:
Beni tenkit eden, yumuşatmak için kayaya tosla-yan teke gibidir
O, kayayı yumuşatamadığı gibi boynuzunu da kaybeder.
Konuşsun diye dağlara toslayan, dağa değil kafa-na acı.

V. DEĞERLENDİRME
Yukarıda Ebû Hanife (r.a.) hakkında hem cerh eden, hem de ta’dil eden âlimlerin görüşlerini naklettik. Bazılarının onu taassup veyâ kıskançlık sebebiyle cer-hettiklerini, bu alanda uzman olanların ise ta’dil ettikle-rini gördük. Ebû Hanife (r.a.)’in güvenilir olduğunu söyleyenlerin onun hakkındaki cerhleri bilmelerine rağmen, bunu dikkate alıp itibar etmediklerinde her-hangi bir şüphe bulunmamaktadır. Yahya b. Maîn’in; “O sikadır, onu cerh eden bir kimse bilmiyorum”573 şeklindeki açıklaması da âlimlerin onun hakkındaki cerhlere itibar etmediklerini göstermektedir. Bu alandaki otoritesiyle tanınan Yahya b. Maîn’in, onun hakkın-daki cerhleri bilmemesi mümkün değildir. O, Ebû Ha-nife (r.a.) hakkında, çağdaşı muhaddislerin ve diğer mezhep taraftarlarının söylediklerini çok iyi bilmektey-di. Ancak bu alanda otorite olan âlimler bu tür cerhle-rin, Ebû Hanife (r.a.)’in hadis, fıkıh ve kıyas konuların-daki konumunu etkilemeyeceğini ve onun bu üç alanda da otorite olduğunu bilmekteydiler. Ebû Hanife (r.a.)’i cerh edenler onun seviyesine ulaşamayan ve onu kıska-nanlardır. İnsanın bütünüyle kıskançlıktan kurtulması da kolay değildir. İbnü’s-Sübkî, Suyutî ve İbn Abdilber gibi Şafiî ve Malikî mezhebinden olup da Ebû Hanife (r.a.)’in haklı olduğunu ifade eden âlimler bu durumu şairin; “Başarılarına ulaşamayınca genci kıskandılar ve hepsi ona düşman oldular” beytini aktararak ifade et-mişlerdir.

Ebû Hanife (r.a.) ile ilgili ileri sürülen eleştiri ve cerhlerin yanlışlığı ortaya konulduktan sonra, kesin olarak söylenmesi gereken, onun hadiste, fıkıh ve fıkıh usulünde ve Kur’an ilimlerinde otorite olduğudur. Zira Ebû Hanife (r.a.)’in fıkıhtaki otoritesi ve imamlığının kabul edilmesi, onun hadis ve Kur’an ilimlerinde de otorite olduğu anlamına gelmektedir. Çünkü fıkhın kaynakları kitap, sünnet, icma veya kıyastır. Kıyas da kitap, sünnet ve icmaya dayanmaktadır. Fıkıh usulün-deki kural da budur.
Bu durumda Ebû Hanife (r.a.)’i eleştirenler mi hata etmiş yoksa âlimlerin böylesi günah işlemelerinormal mi kabul edilmelidir? Her insan hata edebilir ve hata edenlerin en hayırlısı da tövbe edip hatasından dönen kimsedir. Ancak yukarıda Ebû Hanife (r.a.) hak-kında nakledilenlerden az bir kısmı hariç büyük çoğun-luğu isnadı son derece zayıf olan haberlerdir. Ayrıca bu haberlerin ilk kaynağı olan raviler daha sonra bundan vazgeçmiş veya aksi görüşte olduklarını ifade etmişler-dir. Ebû Hanife (r.a.) hakkında eleştiride bulunan Süf-yan es-Sevrî ve Süfyan b. Uyeyne ömürlerinin sonunda bu görüşlerinden vazgeçtiklerini ifade etmişlerdir. As-lında hatasından dönme konusunda âlimlerin daha has-sas olması gerektiği bilinen bir husustur. Bizzat Hatib el-Bağdâdî de Süfyan’ın daha sonra Ebû Hanife (r.a.) aleyhindeki görüşlerinden vazgeçtiğini nakletmiştir. Nitekim Hatib el-Bağdâdî’nin es-Saymerî-Ali b. Hüse-yin b. Ârûn-İbn Saîd-Abdullah b. İbrahim b. Kuteybe-İbn Nümeyr-İbrahim b. Basîr-İsmail b. Hammad isna-dıyla naklettiğine göre, Ebû Bekir b. Ebû Ayyaş şöyle anlatmıştır: Süf-yan’ın kardeşi vefat ettiğinde baş sağlı-ğı için gitmiştik. Mecliste aralarında Abdullah b. İdrisin de yer aldığı talebeleri bulunmaktaydı. Bu esnada bir grup içinde Ebû Hanife (r.a.) de geldi. Süfyan onu gö-rünce kımıldandı ve ayağa kalktı. Onunla kucaklaşıp kendi yerine oturtdu ve kendisi de onun önüne oturdu. Ben, Süfyan’ın bu davranışına çok kızdığımı ifade edince, Abdullah b. İdris; “Görmüyor musun?” diye karşılık verdi ve meseleyi anlamak için insanların da-ğılmasını bekledik. İnsanlar dağılınca Abdullah b. İd-ris’e durumu anlayıncaya kadar buradan ayrılmayalım
diye hatırlattıktan sonra Süfyan’a; “Bugün benim ve arkadaşlarımın hoşlanmadığı bir davranışta bulundu-nuz” dedim. O; “Nedir?” diye sordu. Ben; “Ebû Hanife geldiğinde onun için ayağa kalktın, onu yerine oturttun ve ona saygı gösterdin, bu durumdan talebelerin hiç hoşlanmadılar” dedim. Bunun üzerine Süfyan; “Ben bu davranışta bir yanlışlık görmüyorum. Ebû Hanife âlim bir kimsedir. İlmine saygı duymasaydım bile onun ya-şına, fıkhî bilgisine ya da takvasına saygıdan dolayı yine ayağa kalkmam gerekirdi” diye karşılık verdi. Bu açıklama üzerine söyleyecek bir şey bulamadım.574

Süfyan’ın; “İlmine saygı duymasaydım bile yaşı-na saygıdan ayağa kalkmam gerekirdi” şeklindeki açık-laması, Ebû Hanife (r.a.)’in bu olay esnasında ileri yaş-larında olduğunu ve Süfyan’ın da buna saygı gösterdi-ğini ifade etmektedir. Bu aynı zamanda Süfyan’ın, onun hakkındaki kıskançlık duygusunu bir tarafa bırak-tığını ve Ebû Hanife (r.a.)’in ilmî değerini kavradığını da göstermektedir.
Hatib el-Bağdâdî, A’meş’in de Ebû Hanife (r.a.)’in ilmî otoritesini, üstün zekasını, görüşlerindeki isabeti kavradığını, ondan fıkıh öğrendiğini ve ona say-gı gösterdiğini de nakletmektedir.575 Cûzcânî’nin Hammad b. Zeyd’den yaptığı nakil de aynı durumu desteklemektedir. Hammad b. Zeyd şöyle demiştir: Hac yolculuğuna çıkarken vedalaşmak amacıyla geldiğimde Eyyüb bana; “Bu sene Kûfe’nin fakihi Ebû Hanife
(r.a.)’in de hac edeceğini duydum. Onunla karşılaşırsan selamımı ilet” dedi.576
Verilen bu bilgiler, âlimlerin Ebû Hanife (r.a.)’i eleştirmekte haklı ve ısrarlı olduklarını iddia etmeye devam eden kimseyi susturacak mahiyettedir. Durum bu kimsenin iddiasının tersinedir. Zira haksız yere onu eleştirenler daha sonra bundan vazgeçmiş, günahların-dan tövbe etmiş ve Ebû Hanife (r.a.)’in güvenilirliğini ifade etmişlerdir.