I. RE’Y KAVRAMI

I. RE’Y KAVRAMI

Aşağıda mütekaddimûn âlimlerine göre rey kav-ramı ve mahiyeti, müteahhirûn âlimlerine göre rey kav-ramı ve mahiyeti, mezhebini usûl ve fürû açısından kurarken Ebû Hanîfe (r.a.)’in hadise dayanması ve ona göre rey kavramı incelenecektir.

A. MÜTEKADDİMÛN ÂLİMLERİNE GÖRE
Mütekaddimûn bilginler nezdinde rey, üzerinde ittifak edilen bir kavram değildir. Tersine bu konuda bilginler arasında şiddetli bir ihtilaf söz konusudur. Fakat insanı dehşete düşüren nokta, sahabîlerin kendi reylerine göre hüküm verip bu konuda ihtilafa düşmüş olmamalarına rağmen, tabiîn ve onlara tabi olanların reyle hüküm verme konusunda ihtilafa düşmüş olmala-rıdır.
Hz. Ömer (r.a.) sadece naslara kıyas yapmakla yetinmezdi. Aksine şartların değişmiş olduğunu görürse bizzat o nas hakkında kendi görüşünü beyan ederdi. Hz. Ömer (r.a.)’in bu tutumu çok meşhurdur. Sahih rivayet-lerde yer aldığına göre “Peygamber (s.a.v.) Efendimiz içki içene hurma dalları ve pabuçla kırk sopa vurdu. Hz. Ebû Bekir (r.a.) de içki içmeye aynı cezayı uygula-dı ama Hz. Ömer (r.a.), halife olunca sahabileri çağırdı ve onlara, “Medine çevreye doğru genişledi. İçki içme-nin cezası hakkında ne dersiniz?” deyince Abdurrah-man b. Avf (r.a.) “Kanaatimizce içki içme cezası şer’î cezaların en azının miktarında olmalıdır.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) içki içmeye sek-sen sopa vurmaya başladı.956
Burada Hz. Ömer (r.a.) nas üzerine kıyas yap-mamış -tabiri caizse- nassa ziyadede bulunmuştur. O bu ziyadeyi şartların gerektirmiş olduğu maslahattan dola-yı yapmıştır. Gerçekten şartlar iki açıdan böyle bir zi-yadeliği gerekli kılıyordu.

1- Medine’nin çevreye doğru genişlemesi.
2- Halkın hiç de acı vermeyen sopa cezasına aldı-rış etmemesi. Burada birisi “Hz. Ömer (r.a.)’in bu uygu-laması içki içme meselesinde kendine ait bir görüşü ileri sürmek demek değildir. Onun bütün yaptığı siyase-ten bir uygulamadır ve kendisinin böyle bir uygulamayı yapmaya hakkı vardır. Çünkü o halifeydi ve mü’minle-rin maslahatlarını gözetebiliyordu.” diyebilir. Böyle bir yoruma “Bu meselede söz konusu uygulamaya işaret eden Abdurrahman b. Avf (r.a.)’dir.” diye cevap verilir.
Hz. Ali (r.a.)’in bu konuda “İçki içen kimse, saç-ma sapan sözler söyler. Saçma sapan konuştuğunda başkalarına iftira eder. İftira cezası seksen sopadır. ” şeklinde bir fikir yürüttüğü rivayet edilmiştir. Hz. Ali (r.a.)’in bu düşünce tarzı da Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in uygulaması yanında sırf bir kı-yas yapma ve sırf rey beyan etme ameliyesidir. Bunun-la birlikte sahabeden hiç kimse kendisine itiraz etme-miştir. Hz. Ali (r.a.), “İçki içen kimse kendisine ceza vurulurken ölseydi diyetini öderdim. Çünkü Resulullah (s.a.v.) içki içme cezasını uygularken kırk sopa vurmuş-tur.” demiştir. Bütün bunlar sahih ve daha önce geçmiş olan hadislerin metnine binaen ileri sürülmüş ictihad-lardır.

Hz. Ömer (r.a.)’in boşamanın sayısı hakkındaki ictihadı da böyledir. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin zamanında aynı mecliste üç talakına yemin eden bir kimse ancak bir bain talakla957 boşanmış sayılıyordu. Hz. Ömer (r.a.) kendi döneminde insanların boşanmayı hafife aldıklarını görünce, bir defada üç talaka yemin etmeye cesaret edemesinler diye söz konusu boşanmayı bir değil, üç saydı.958
Hz. Ömer (r.a.)’in bu davranışı ne nassı ihmaldir ve ne de ona karşı gelme anlamı taşır. Bu sadece nassı anlamak ve üzerinde kafa yormaktan ibarettir. Buradan hareketle Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in kurbanlık develerin hörgüçlerini kanattığı ve boyunlarına kurban-lık nişanı taktığı yolundaki rivayetler karşısında Ebû Hanîfe (r.a.)’in kurbanlık devenin hörgücünü kanatmak müsledir şeklindeki ifadesi iki şekilde açıklanır. Ya Ebû Hanîfe (r.a.) nezdinde bu konuda sahih bir hadis yoktur ya da Ebû Hanîfe (r.a.) kendi döneminde insanların develerin hörgücünü kanatmayı adet haline getirdikle-rini ama bunu hayvana eziyet derecesine vardırdıklarını görmüştür ve bunun neticesi olarak kendi dönemindeki insanların yaptıklarına müsle demiştir. Yoksa onu Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yapmış olduğu kanatmaya (iş’âr) müsle demiş olmaktan tenzih ederiz. Ebû Hanîfe (r.a.) İslam kaidelerinin her şeyde rahmet ve yumuşaklık temeli üzerine bina edilmiş olduğunu görmüş ve bu sebeple yanlış anladıkları iş’ârı yasaklamanın, müsle fiilini kökünden kazıyacağı kanaatine varmıştır.

Sahabilerin nazarında rey, kelimenin tam anla-mıyla reydi. Çünkü rey daima maslahatı esas alır ve İslâm dairesi içersinde kalır. Rey, nassın olmadığı yer-de kıyastır. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Muaz (r.a.)’i Yemen’e kadı olarak gönderdiğinde Muaz (r.a.) de aynı şeyi söylemiştir. Peygamber (s.a.v.) Efen-dimiz Muaz (r.a.)’a “Karşına bir hukuki sorun çıktığın-da nasıl hareket edeceksin?” diye sorduğunda Muaz (r.a.), “Allah’ın Kitabıyla hükmederim” dedi. Peygam-ber (s.a.v.) Efendimiz “Ya Allah’ın Kitabında bulamaz-san?” diye sorunca Muaz (r.a.), “Resulullah’ın sünnetiy-le amel ederim” dedi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz “Resulullah (s.a.v.)’in sünnetinde de bulamazsan?” diye sorunca Muaz (r.a.), “Reyimle içtihad ederim. Bundan geri durmam.” dedi. Bu cevap üzerine (s.a.v.) Efendi-miz Muaz (r.a.)’i azarlayıp paylamadı. Ona “Reyine göre hüküm veren sapıtmıştır.” da demedi. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bu cevabı aldıktan sonra söylediği sadece Allah’ın Resulü (s.a.v.)’in elçisini, Allah’ı ve Resulü (s.a.v.)’ini razı kılacak bir çözüme ulaştıran Allah’a hamdederim,959 sözünden ibarettir.
Tabiîn ve onlara tâbi olan iki nesil ise reye göre ameli çirkin görmüşler ve Resulullah (s.a.v.)’in sahabe-leri hayatta oldukları için sorumluluk almaktan kaçmış-lardır. Çünkü çözülmesi gereken sorunları sahabilere soruyorlardı. Sahabiler de ya Resulullah (s.a.v.)’den
işittikleri çözümü cevap olarak veriyorlar ya da ictihad-ları neticesinde ulaştıkları kanaati söylüyorlardı. Böyle-ce tabiîn ve onlara tâbi olanların -nadir bazı durumlar hariç- ictihad etmeye ihtiyaçları yoktu. Buradan hare-ketle kendi reylerine göre çözüm üretmekten bir parça müstağni idiler.

Etbâu’t-tâbiîn döneminde yalan ve yalan yere şa-hitlik alıp yürüyünce bilginler hadis ricali ve haberler konusunda birtakım şartlar ileri sürmeye başladılar ve Allah (c.c.)’ün Kitabının yanında kendi kanaatlerince sahih olan haberlerle yetindiler. Böylece ictihad ve rey-le amel etmek kaçınılmaz hale geldi. Çünkü hadislerin kabulünde çok sıkı şartlar getirildiği için kabule değer hadisler azalmıştı. Tabiîn ve etbâu’t-tâbiînin küçükleri nezdinde rey-le amel etmek ancak nassın olmadığı ya da İslâm’ın genel kaidelerine muhalif ve kuşkulu olan nasların bu-lunduğu durumlarda câiz görüldü.960

Buna karşılık diğer zümre -başkalarına göre sahih olmasa bile- kendi nazarında sahih olduğu sürece esere muhalefeti büyük bir suç kabul etmekteydi. Bunların kanaatine göre kendi nazarında sahih olan haberi bütün âlimlerin alması gerekirdi. Aksi takdirde hata etmiş olurlardı. Birçok âlimi mezhebleri doğru kabul etmeye, başka bazılarını da -kendi mensup olduğu fırka hariç- kalan bütün fırkaları hatalı görmeye sevkeden işte bu durumdur.
Aslında bu tutum başkalarına haksızlık yapmak ve onların gerekçelerini dikkate almamak demektir. Yoksa bir bilgin, isnadına güvenmediği bir hadisi ya da kendi nazarında İslâm’ın esasları ve genel kurallarına muhalif bulduğu bir rivayeti nasıl olur da kabul edebi-lir?961
İşte bu şartlardan ve bu anlayıştan dolayı rey eh-liyle hadis ehli arasında kıyamet koptu. Nihayet ilimler istikrar kazandı, manzara netleşti, hadis ehli rey ehlinin hiçbir şekilde hadise muhalif davranmadığını anladı. Bundan dolayı Ahmed b. Hanbel (r.a.) “İmam Şafiî ile tanışıncaya kadar reycilerle birbirimize karşılıklı lanet edip durduk.” demiştir.
Şu halde Şafiî (r.a.)’in zamanında ve onun saye-sinde hadisçilerin bilmediği gizli yönler ortaya çıkmış ve hadis ehli kıyası kabul etmiş ve bunu bir delil olarak almıştır. Öyle bir gelişme oldu ki bütün mezheblerden müteahhirûn hadis ehlinin kitapları kıyasla doldu taştı. Hatta henüz meydana gelmemiş olayların bile kıyasla çözümleri bulunur oldu.

B- MÜTEAHHİRÛN ÂLİMLERİNE GÖRE
Diyebiliriz ki hicrî 4. asrın başlarında mezhepler, özellikle de dört mezhep olan Hanefi, Maliki, Şafiî ve Hanbeli mezhepleri şeklinde temsil olunan ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebi istikrar buldu. Bu mezhepler ara-sında zaman zaman görülen rekabete rağmen sözünü ettiğimiz istikrar, kaideler koymaya, usûlün temel ku-
rallarını getirmeye ve kıyasın meselelerini belirlemeye ve bu konuda eserler kaleme almaya yol açtı. Böylece ihtilafın şiddeti azaldı, söz konusu rekabet taassub veya karşılıklı nefrete varmaksızın doğal mecrasını buldu.

Ebû Hanîfe (r.a.)’in öncülüğünü yaptığı rey ekolü ile İmam Malik (r.a.)’in öncülüğünü yaptığı hadis ekolü sonunda bir tek çerçeve etrafında biraraya geldi. Bu çerçeve, İslâm hukukunun tekamülü konusunda yoğun-laşmanın gerekli olduğu şeklinde idi. Zira İslâm hukuku sadece Kitap veya sünnetin zahirine dayanmaz. Asıl Kitap ve sünnet, üzerine kıyas yapmak ve hayatta yeni yeni karşılaşılan olayların çözümü için yeni hükümler çıkarmak gayesiyle başvurulan kaideler bütün olarak alınır.962 Bundan dolayı İmam Malik (r.a.) de reyciler gibi davranarak ictihad etmiş, kıyas yapmış, herhangi bir meselenin çözümünü bulmak isterken İslâm’ın ana ilkelerine bakmış, bu ilkelere muhalif olan hadisleri kendi değerlendirmesi neticesinde zayıf olduğu için reddetmiş ya da yine kendi değerlendirmesine göre daha güçlü olan rivayetlere muhalif olduğu için kabul etmemiştir. Buradan hareketle İmam Malik (r.a.) sahih olmasına rağmen bazı hadisleri reddetmiştir. Çünkü onun bakış açısına göre bu hadisler, kendileriyle amel edilmesi gerekli olan kat’î naslara aykırıdır. Bu temel esasa göre İmam Malik (r.a.), Birinizin kabını bir köpek yaladı mı onu biri toprakla ovmak üzere yedi kez yıka-yınız, şeklindeki sahih hadise muhalefet etmiştir. Oysa bu hadisi Müslim963 , Ahmed b. Hanbel964 , Abdür-rezzak b. Hemmâm965 , Ebû Dâvud966 , Nesâî967 , İbn Huzeyme968 , Taberânî969 , İbn Mâce970 ve Dârimî971 (rh.a.e.) ile daha birçok hadis bilgini rivayet etmişlerdir.972

İmam Malik (r.a.) kendi değerlendirmesine göre yukarıda zikri geçen hadisi av köpeklerinin avladıkları av hayvanlarının etinin yenmesini mubah kılan âyete muhalif görmektedir. Av köpeği avladığı hayvanı ısır-dığında salyası av hayvanının etine bulaştığı halde âyet-i kerîme bu köpeklerin avladıkları hayvanların etini mübah kılmıştır.
Aynı şekilde İmam Malik (r.a.) Kim ramazanı oruçla geçirir, bunun ardından şevval ayında altı gün daha oruç tutarsa bütün bir seneyi oruçla geçirmiş gibi-dir,973 hadisini de almamış, şevval ayında altı gün peş-peşe oruç tutmayı yasaklamıştır. Bu görüşünü seddu’z-zerîa ilkesine dayandırmıştır. Ayrıca ramazan ayından sonra böyle bir oruca devam etmenin oruca ve onun vücubiyetine bir ilavede bulunmaya yol açacağından korkmuştur.
Aynı yaklaşım nedeniyle İmam Malik (r.a.), Pey-gamber (s.a.v.) Efendimizin (s.a.v.) hac ihramına gir-meden önce koku süründüğünü ifade eden hadisi al-mamıştır. İmam Malik koku sürünmek şöyle dursun tam aksine ihrama girecek olan kimsenin girmeden önce koku sürünmesini bile yasak etmiş ve böyle bir fiili mekruh görmüştür. Onun bu şekilde hareket etme-si, Hz. Ömer (r.a.)’in ihramdan önce koku sürünmeyi yasaklamasına dayanmaktadır. İmam Malik’in değer-lendirmesine göre Hz. Ömer (r.a.) hadis naklinde diğer hadis ravilerinden çok daha sadık ve doğru birisi idi.

Yine aynı düşünceden hereketle İmam Malik (r.a.), mesalih-i mürsele ve istihsan delilini de kabul etmiştir. Hatta -İmamu’l-Harameyn’in de işaret ettiği gibi- istihsan delilini kullanmada ileri gitmiş ve bu deli-li reycilerden çok daha fazla kullanmıştır.
İmam Malik (r.a.)’den çok daha fazla sıkı dav-ranmasına rağmen Ahmed b. Hanbel (r.a.) de aynı şe-kilde hareket etmiştir. Ahmed b. Hanbel (r.a.) de kıyas yapmış, ictihad etmiş, bazı hadisleri bazılarından üstün tutarak almıştır. Onun hareketi de diğer imamların dav-ranışlarıyla aynıdır.
İmam Şafiî (r.a.) ise o iki ekolü birleştirmiş, Ebû Hanîfe (r.a.), İmam Malik (r.a.) ve talebelerinden ilim almış, sonra fıkıh metodolojisini temellendirmeye ve kaideleri koymaya yönelmiş ve böylece fıkıh bilginleri arasında yeni bir çığır açmıştır. Metodoloji ilmi istikrar bulur bulmaz -usûl kuralları koymada farklı davranma-larına rağmen- âlimler yeniden birleşmişlerdir. Metotta ihtilaf etmiş olmakla birlikte herbir bilgin bir diğerinin metoduna saygı göstermiş, hatta onu ezberlemiş ve o konuda tartışmış ve muhatabını benimsemiş olduğu usûlden çıkmaya bile zorlamıştır.
Müteahhirûn bilginler ise metodolojinin kaidele-rinin tespit edilmiş olduğunu gördüler. Onların yaptıkları ise, bazı kuralları tercih etmek, bazılarını ikinci plana bırakmak, bunları tertibe ve sıraya koymaktır. Müteahhirûn bilginleri, -nadiren ve az olarak bazı ek-lemeler ve düzeltmelerin dışında- mütekaddimûn bil-ginlerinin çalışmalarına ilavede bulunmamışlardır.
Bir başka ifade ile müteahhirûn bilginleri nezdin-de rey, sadece mütekaddimûn bilginlerinin bıraktıkları ve tasnif uğrunda hayatlarını feda ettikleri metodolojik anlamdaki kıyastan ibarettir.

Müteahhirûn bilginlerine göre rey, kıyastan sonra gelir. Onlara göre kıyas, buna temel olan asıl, çözüm bekleyen bir hadise, fer‘, asıl ve fer’ ile ortak bir illetten ibarettir.
İllet, bunların nazarında ve özellikle ilk dönem bilginlerinin görüşüne göre kıyas bahislerinin en önem-lisidir. Fakat onlardan sonra bazı bilginler, metodoloji-nin dairesini genişletmişlerdir. Bunlar günümüzde bir kimseye, metodoloji ve meseleleriyle ilgilenmedikçe, usûlcülerin koydukları şartları taşımadıkça müctehid demezler.974
Metodoloji ilminin çerçevesi genişleyince bu ilim dalına Arapçadan başlayarak belâgat ve manaları anla-maya varıncaya kadar bir çok bilgiyi dahil ettiler. Daha sonra metodoloji dalında araştırma yapan usûlcüyü ilgi-lendiren mantık konularında ayrı bölümler açtılar. Ar-dından usûl bilgininin Kur’an ilimleri sahasında mantığı bilmesini şart koştular. Bunun yanında usûlcünün
âmm975 , hâs976 , mücmel977 , müşterek978 , müfes-ser979 , ibaretu’n-nas,980 delâletu’n-nas,981 iktizâu’n-nas982 ve işâratü’n-nas983 gibi kavramlarla ilgilenme-sini de şart koştular. Aynı şekilde bu müellifler usûlcü-nün gerek dirayet ve gerek rivayet açısından hadis usûlünü bilmesini de şart koştular. Bunlar usûlcünün sahih hadisi böyle olmayan hadisten ayırabilmesini, icmaya muhalif davranmış duruma düşmemek veya hakkında ihtilaf olduğu halde icma olduğu iddiasında bulunmamak için, müslümanların üzerinde icma ettikle-ri konular hakkında bilgisi bulunmasını, sonra kişinin kıyasın illetlerini kavramasını, birbirine benzer olan şeyleri bilmesini de gerekli gördüler. Bütün bunlar ehl-i sünnet ve’l-cemaat sancağı altında toplanmış ve asha-bu’r-rey ve ashabu’l-hadis şeklinde hilaf ve ihtilafa işa-ret eden o iki terimden uzaklaşmış olan dört mezhebin fıkıh kitaplarında geniş geniş anlatılmaktadır. Bundan sonra artık dört mezhebin usûl dalında bağımsız kitap-ları olduğu gibi, kaideler konusunda da müstakil eserle-ri vardır. Bunun yanında akaidde ve fürû fıkhında da aynı şekilde müstakil kitaplar bulunmaktadır. Söz ko-nusu fürû‘, sözünü ettiğimiz o usûlün dışına çıkmadığı gibi, ondan başka yöne de kaymamıştır.
Artık bugün bu mezheplerden herhangi birinin usûlünü güzel bir şekilde kavramış olan kimsenin kendi mezhebine göre kıyas yapması, sonradan ortaya çıkan ve bu kitaplarda hükmü mevcut olmayan yeni olaylar hakkında yeni hükümler vermesi kolay hale gelmiştir.

Ayrıca bütün mezhepler hakkında bilgi sahibi olmak da kolaylaşmıştır. Hatta İbn Hümam’ın et-Tahrîr’i ve baş-kalarının buna benzer eserlerinde olduğu gibi mezhep-lerin görüşlerini bir araya getiren eserler kaleme alın-mıştır. Dahası Malikîlerin bizzat kendilerinden Şafiî, Hanefi ve Hanbeli usûlünü mukayeseli olarak ele almak üzere usûl konusunda eser veren bilginler çıkmıştır. Mesela İbn Hacib’in Minhâcü’l-usûl’ü böyledir. İnsanı hayrette bırakan bir nokta da Hanefi ve Şafiîlerin bu kitabı şerhetmeye ve üzerine ta‘likta bulunmaya kal-kışmış olmalarıdır. Buradan hareketle el-Minhâc’ın en güzel şerhlerinin Şafî mezhebine mensup olan Şerhu’l-Adud olduğunu söyleyebiliriz. Bunun üzerine en güzel haşiyeyi Hanefi mezhebine mensup Sadettin et-Taftazânî ile, Seyid Şerif el-Cürcânî yazmışlardır.
Son olarak uygulanması gereken husus şudur: Dört mezhebin nezdinde reyin, istisnasız bütün mez-heplerin başvurdukları kıyas işleminde kendini göster-diğidir.