II. EBÛ HANÎFE (R.A.)’E GÖRE RE’Y VE HADİS

II. EBÛ HANÎFE (R.A.)’E GÖRE RE’Y VE HADİS

Her müctehidin Kur’ân’dan, sünnet ve İslâm’ın maksatlarından yararlanarak çıkarmış olduğu kaideler ve bunlardan yola çıkarak mezhebini temellendirdiği usûlleri vardır. Fakat müctehid bunları çok ince ve titiz bir ayıklama ve incelemeden sonra koymuştur. Mücte-hid bu kural ve usûllere bir kaç sene zarfında ulaşmaz. Aksine hayatı boyunca öğrendiği ve hayatının sonuna
kadar ayıklamaya devam ettiği bilgilerin özünden ya-rarlanarak çıkarır.
Ebû Hanîfe (r.a.) de böyledir. Çünkü o mezhebi-nin genel kaidelerini bu kaynaklardan elde etmiş ve herkese ilan ederek şöyle demiştir:
“Ben herhangi bir olayın çözümünü bulmak iste-diğimde önce Yüce Allah (c.c.)’ün Kitabına bakarım. Onda bulamazsam Resulü (s.a.v.)’in sünnetine bakarım. Eğer çözüm Resulullah (s.a.v.)’in sahabesinden geli-yorsa kendimi muhayyer görürüm. Ancak verdiğim hüküm, sahabelerin tümünün verdiği hükmün dışına çıkmaz. Eğer görüş tâbiînden geliyorsa onlar âlimse biz de âlimiz.”984 Ebû Hanîfe (r.a.)’in bu haykırışı İslam devletinin bir ucundan diğerine enine ve boyuna ulaşa-rak sonunda ülkenin yakınından en ücra köşesine kadar ulaştı. Böylece herkes, Ebû Hanîfe (r.a.) mezhebinin ilkelerini, kaidelerini ve usûllerini öğrenmiş oldu.

Ebû Hanîfe (r.a.) kendi mezhebini kurarken Allah (c.c.)’ün Kitabından sonra ikinci derecede özellikle ha-dise başvurmaktadır. Bu prensibin ayrıntısını Ebû Hanîfe (r.a.)’den nakledilen bazı sözlerinden derleyece-ğiz. Mekkî, Menâkıbu Ebî Hanîfe (r.a.) isimli eserinde şöyle diyor: Ebû Hanîfe (r.a.)’in prensibi, sözün sağlam olanını almak ve çirkin olandan kaçmak, insanlar ara-sında hukukî işlemleri, hayatlarını yaşanılır hale getire-cek düzenlemeleri, kıyasa başvurarak yapmaktır. Kıyas iyi bir sonuç vermediğinde problemleri istihsan985 delili yürüdüğü müddetçe ona göre çözmektir. İstihsandeliliyle çözülemediği takdirde müslümanların örf ve âdetine başvurmaktır. Ebû Hanîfe (r.a.) üzerinde icma edilmiş olan meşhur hadisi ele almakta ve ona kıyas yapmak mümkün olduğu müddetçe üzerine kıyas yap-maktadır. Sonra da istihsana başvurmakta, kıyasla istih-sandan hangisi daha uygunsa onu esas almaktadır.986
Mekkî bir de şu tespiti yapmaktadır: Ebû Hanîfe (r.a.) hadislerin nâsih ve mensuhunu araştırmakta çok titiz davranıp, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadisi bulun-duğunda buna göre amel ediyordu. Ebû Hanîfe (r.a.) Kûfelilerin hadisini biliyor ve kendi bölgesinde mevcut olan uygulamayı esas almakta çok titiz davranıyor-du.987

Ebû Hanîfe (r.a.) Hz Peygamber (s.a.v.)’in sahih bir hadisini bulduğunda hiçbir şekilde onu bir yana bı-rakıp, başka bir hüküm vermezdi. Ancak hadis mensuh-sa veya tevil edilmişse o zaman tespit ettiği genel esas-lara dahil etmek için o hadisi tevil etmek zorunda kalır-dı. Ebû Hanîfe (r.a.)’in hadisleri reddettiğini iddia eden kimse yalancı, iftiracı ve cahildir. Ebû Hanîfe (r.a.) bazı kimselerin böyle bir suçlamada bulunduklarını duyunca “Bu iddiada bulunan kimse, yalan söylemekte ve bizim kıyası nassa tercih ettiğimizi söyleyen kimse bize iftira atmaktadır. Nas varken kıyasa hiç ihtiyaç olur mu?” demiştir.988
Ebû Hanîfe (r.a.)’in mezhebinde kaide “Nas var-ken kıyas olmaz.” şeklindedir. Onun mezhebine göreamel edenler bu güne kadar aynı kaideye göre hareket etmiştir.989

Ebû Hanîfe (r.a.)’e göre hadis, dînî hüküm kay-naklarından biridir. Mütevatir990 ve meşhur991 hadis, sünneti alma konusunda sağlam birer esastır. Hatta Ebû Hanîfe (r.a.)’in mezhep esaslarına göre mütevatir ve meşhur hadisle Kur’ân hükümlerine ilavede bulunulabi-lir ve âyet-i kerîme tahsis edilebilir. Ebû Hanîfe (r.a.)’e göre bu hadislerle kısas, kan davaları, şer’î cezalar ve diğer hükümler belirlenir. Muhsan olan bir erkeğin recmedilmesi, mest üzerine mesh vermek ve geneli itibariyle Ebû Hanîfe (r.a.) mezhebini teşkil eden furû fıkıhta başka meseleler hep meşhur hadisle sabit olmuş-tur.992
Ebû Hanîfe (r.a.), âhad haberleri993 zannî olma-larına ve şüphe taşımalarına rağmen kabul etmiş ve gereğine göre amel etmiştir. Nitekim bu hususta Pez-devî’nin açıklaması şöyledir: “Âhad haberlerde hadisin gerek lafız ve gerek mana itibariyle Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ulaşmasında şüphe vardır. Şüphenin sûreten olması hadisin Hz. Peygamber (s.a.v.)’e aidiyetinin kesin olarak sabit olmamasından kaynaklanmaktadır. Mana itibariyle olan şüphe ise, bilginlerin bu haberi kabul etmemiş olmasından dolayıdır. Âhad haberde sayıya itibar edilmez yani bir âhad haberin mütevatir veya meşhur derecesine ermedikten sonra ravisinin birden çok olması, o haberi âhad haber olmaktan çı-karmaz.”994

Ebû Hanîfe (r.a.), âhad haberleri kullanma konu-sunda diğer âlimlerden daha hızlı idi. Hatta o, yaşadığı asırda yalan yaygınlaştığı heva ehli kimselerin Kûfe ve Basra şehirlerini doldurduğu halde bu konuda muhad-dislerden bile çok daha hızlı hareket etmiştir. Ebû Hanîfe (r.a.) kendi kuralına muhalif olsa bile sahih ol-duğunu tespit eder etmez âhâd haberleri kabul ediyor-du. Bu durumda kendi reyini o haberin gereğine göre değiştiriyordu. Ebû Hanîfe (r.a.), Hz. Ömer (r.a.)’in eman konusunda kendi kanaatine aykırı bir görüş ileri sürdüğünü duyunca kendi görüşünden dönmüştür. O sahabi fetvasının genellikle Peygamber (s.a.v.) Efendi-mizden alınmış olduğunu ve sahabilerin İslâm’ın mak-satlarını kendisinden daha iyi bildiklerini biliyordu. Bundan dolayı kendi kıyasını terkedip, Hz. Ömer (r.a.)’in görüşüne dönmüştür. Nitekim İmam Muham-med Bâkır (r.a.)’le arasında geçen bir tartışma, Ebû Hanîfe (r.a.)’in kıyasa muhalif olsa bile hadisi kıyasa tercih ettiğini göstermektedir. Kerderî, söz konusu tar-tışmayı şöyle aktarmıştır:
“Bir gün Ebû Hanîfe (r.a.) ile Muhammed Bâkır (r.a.) Medine’de biraraya gelirler. Muhammed Bâkır, Ebû Hanîfe (r.a.)’e “Dedem (s.a.v.)’in dinini ve hadisle-rini kıyasla değiştiren sen misin?” diye sorar. Ebû Hanîfe (r.a.) “Allah korusun!” deyince Muhammed Bâkır (r.a.) “Tam tersine sen dedem (s.a.v.)’in dinini değiştirmişsin” der. Bunun üzerine Ebû Hanîfe (r.a.) kendisine “Bulunduğun yere sana layık olduğu şekilde otur ki ben de bana layık olduğu biçimiyle oturayım. Çünkü benim nazarımda senin, deden Hz. Peygamber (s.a.v.) gibi saygınlığın var.” der. Bu söz üzerine Mu-hammed Bâkır (r.a.) oturur. Ebû Hanîfe (r.a.) de onun önüne diz çöker. Ebû Hanîfe (r.a.) devamla “Sana üç şey soracağım, bana cevap vereceksin. Erkek mi daha zayıf, kadın mı?” diye sorar. Muhammed Bâkır (r.a.) “kadın” der. Ebû Hanîfe (r.a.) “Kadının ganimetten his-sesi kaçtır?” diye sorar. Muhammed Bâkır (r.a.) “Erke-ğe iki, kadına bir” der. Ebû Hanîfe (r.a.) “Bu senin de-den (s.a.v.)’in sözüdür, eğer ben deden (s.a.v.)’in dinini değiştirecek olsaydım kıyas, erkeğe bir, kadına iki hisse vermeyi gerektiriyor. Çünkü kadın erkekten daha zayıf-tır, derdim.”
Ebû Hanîfe (r.a.) daha sonra ikinci sorusunu so-rar. “Namaz mı daha efdal, yoksa oruç mu?” Muham-med Bâkır (r.a.) “namaz” diye cevap verir. Ebû Hanîfe (r.a.) “Bu, senin deden (s.a.v.)’in sözüdür. Eğer ben deden (s.a.v.)’in dinini değiştirecek olsaydım kıyas, kadın âdetinden temizlendiğinde orucunu değil, nama-zını kaza etmesini emretmemi gerektirdiği için kıyasa göre hareket ederdim.” der.

Bundan sonra üçüncü sorusunu sorar. “İnsanın id-rarı mı daha pistir, yoksa menisi mi?” Muhammed Bâkır “İdrar daha pistir” der. Ebû Hanîfe (r.a.) “Eğer ben deden (s.a.v.)’in dinini kıyasla değiştirmiş olsay-dım, insanların meniden dolayı abdest, idrardan sonra boy abdesti almalarını emrederdim. Fakat senin deden
(s.a.v.)’in dinini kıyasla değiştirmiş olmaktan Allah’a sığınırım” der. Bunun üzerine Muhammed Bâkır (r.a.) ayağa kalkar ve onu alnından öperek ikramda bulu-nur.995 Ne var ki Ebû Hanîfe (r.a.) âhad haberlerin kabulünde titiz davranmış, dileyen ağzına geleni söy-lemesin diye hem ravi ve hem de metin konusunda bir-takım farklı şartlar getirmiştir.
Bir mezhebi o mezhebin kitapları vasıtasıyla öğ-renmek istediğimizde mezheblerin ravinin zaptı konu-sunda şartlar getirdiklerini görürüz. Şöyle derler: Zabıt, sözü gerektiği gibi işitmek, sonra kastedilen manayı anlamak, bunun ardından olanca gücüyle ezberlemektir. Bundan sonra da o haberi kendisinden emin bir şekilde aldığı gibi muhafaza etmektir. Bu da hadisi sık sık mü-zakere etmek sûretiyle olur. Zabıt iki çeşittir: Birisi metni ifade yapısıyla ve lugat manasıyla zaptetmektir. İkincisi buna manasını da zaptetmeyi eklemektir. Zap-tın en mükemmeli budur. Mutlak zabıt kamil ve mü-kemmel zabıt anlamına gelir. Bundan dolayı gerek ya-ratılış, gerek gevşek davrandığı ve gerekse titiz olmadı-ğı için gafleti çok olan bir kimsenin haberi delil olamaz. Çünkü böyle bir kimsede zabtın birinci kısmı bile mev-cut değildir. Bundan dolayı fıkıh bilmeyen bir ravinin rivayeti, tercih ve maksat açısından fıkhı bilen ravinin rivayetiyle çeliştiğinde onunla boy ölçüşemez.996

Şu halde ravinin rivayetini kabulde zabıt şarttır. Ravinin fakih olması ise tercih yaparken dikkate alın-ması zaruridir. Ebû Hanîfe (r.a.)’in yaklaşımı budur.
Şam alimi ve fakihi Evzâî (rh.a.) ile yaptığı tartışmalar-da Ebû Hanîfe (r.a.)’in esas aldığı prensip de budur. Konuyla ilgili olarak Dihlevî’nin açıklaması şöyledir:
“Süfyan b. Uyeyne’nin nakline göre bir gün Ebû Hanîfe (r.a.) ile İmam Evzâî Mekke’de Dâru’l-hayyatîn’de bir araya geldi. Evzâî (rh.a.), Ebû Hanîfe (r.a.)’e ‘Sizler namazda rükûya giderken ve rükûdan başınızı kaldırdığınızda neden el kaldırmıyorsunuz?’ diye sorunca Ebû Hanîfe (r.a.) ‘Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in namaza başlarken, rükûya eğilirken ve rükûdan başını kaldırdığında el kaldırdığına dair sahih bir rivayet olmadığı için’ diye cevap verdi. Evzâî ‘Bu nasıl olur? Zührî’nin Salim’in babasından nakline göre Peygamber (s.a.v.) Efendimiz namaza başlarken, rükûya eğilirken ve rükûdan başını kaldırdığında el kaldırıyordu.’ dedi. Ebû Hanîfe (r.a.) de “Hammad, İbrahim- Alkame- Esved’in İbni Mesud’dan nakline göre Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ellerini sadece na-maza başlarken kaldırıyordu. Bundan sonra artık hiç el kaldırmıyordu.’ dedi. Evzâî ‘Ben sana Zührî, Salim ve babası’ diyorum, sen bana ‘Hammad, İbrahim.’ diyor-sun dedi. Ebû Hanîfe (r.a.), ‘Hammad, Zühri’den, İbra-him, Salim’den daha fakihtir. Ayrıca sahabilik üstünlü-ğü olmasa Alkame, İbn Ömer (r.a.)’den daha fakihtir, derdim. Abdullah ise tam manasıyla Abdullah’tır.’” dedi.997

Bu açıklamadan sonra kıyas ve haber-i vahid’i in-celeyip, Ebû Hanîfe (r.a.)’e karşı neden kıyamet koparıldığını ve niçin hadisleri reddetmekle suçlandığını ele alabiliriz.
Kanaatimizce bu fırtınayı kendisini lekelemek için çağdaşı olan ve yakınında bulunan hasımları ko-parmıştır. Ama gerçek onların iddia ettiği gibi değildir. Aslında Ebû Hanîfe (r.a.), bazı istisnalar dışında kıyası hadise tercih etmemiştir. Delil olarak kullanmadığı ha-dislerin çoğu da hadisin isnadındaki bir illetten veya ravilerin metindeki probleminden ya da varlığına inan-dığı bir hatadan dolayıdır.Kıyasa aykırı hadisi kabulde Ebû Hanîfe (r.a.)’in gerçek görüşü diğer fıkıh bilginleri, hatta bizzat sahabi-ler gibidir. Sahabe kendi aralarında hadisi sadece isna-dından dolayı reddetmiyorlardı fakat bazen onu Kur’ân’a muhalif olduğu ve Peygamber (s.a.v.) Efendi-mizin ilgili vasiyeti gereği reddediyorlardı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.), onlara Allah (c.c.)’ün Kitabına mu-arız bir hadis geldiğinde bunu kabul etmemelerini tav-siye etmiştir.
Nitekim Hz. Ömer (r.a.) boşanmış olan bir kadı-nın rivayet ettiği şu hadisi reddetmiştir. Kadın “Kocam beni boşadı ve talakımı bain olarak verdi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ise bana mesken ve nafaka takdir etmedi” deyince, Hz. Ömer (r.a.) “Rabbimizin Kitabını ve Peygamber (s.a.v.) Efendimizin sünnetini bir kadının lafına bakarak reddedecek değiliz. Bilmiyoruz doğru mu söylüyor, yalan mı söylüyor? Söyleneni iyice ezber-lemiş mi, yoksa unutmuş mu?” dedi.998
Hz. Aişe (r.anhâ) da aynı şekilde Bir ölü aile fert-lerinin kendisine ağlaması nedeniyle azap görür,999 hadisini reddetmiş ve “İbn Ömer (r.a.) hata etmiş, siz Kur’an’ı okumaz mısınız? Yüce Allah’ın “Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez.”1000 âyet-i kerîmesini okumaz mısınız?” demiştir. Ebû Hanîfe (r.a.) de İslâm hukukunda temel kurala aykırı düştüğünde Hz. Ömer (r.a.) ve Aişe (r.anhâ) gibi hadisleri delil olarak kullan-mıyordu. Ancak bu konuda Ebû Hanîfe (r.a.)’in bizzat kendisinin koyduğu kuralları, hanefî mezhebinin eserle-rinden çıkarabilmekteyiz. Zira bu bilgileri mezhebini, kaidelerini ve usûllerini herkesten daha iyi bilen mez-heb âlimlerinin eserlerinde bulabilmekteyiz.

Ebû Hanîfe (r.a.) mezhebine gözatan bir kimse bazı hadislerin bu kaidelere aykırı olduğu için delil ola-rak kullanılmadığını görebilir. Ancak temel kurallara aykırı olduğu gerekçesiyle bir çok fıkıh bilgininin kul-lanmadığı hadisleri Ebû Hanîfe (r.a.)’in delil olarak kullandığını da görecektir. Nitekim Ebû Hanîfe (r.a.) kuyuya düşen âmâ ile ilgili hadisi delil olarak kullan-mıştır. Buna göre âmâ kuyuya düşünce sahabiler na-mazda iken kendisine güldüler. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Namazda gülenler gidip abdest alıp namaz-larını yeniden kılsınlar,1001 buyurdu. Ebû Hanîfe (r.a.) bu hadise göre amel etmiş ve namazda kahkaha ile gü-lenin yeniden abdest alması gerektiğine hükmetmiştir. Buna karşılık aynı hadisi İmam Şafiî, Malik ve Ahmed b. Hanbel (rh.a.e.) almamışlardır. Bu noktada temelkurallara muhalif âhad haber konusunda Ebû Hanîfe (r.a.)’in metodunu ele alabiliriz:
Pezdevî, bu konuyu şöyle açıklamaktadır: “Âhad haberin ravisi dört halife, Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Sabit, Muaz b. Cebel, Ebû Musa el-Eş’arî, Hz. Aişe (r.a.e.) ve derin anlayışı ve düşüncesiy-le bilinen meşhur sahabilerden ise bu haber temel kural-lara tercih olunur. Ravi böyle değil de fakihliğiyle meş-hur olmamış bir sahabi ise -Ebû Hureyre (r.a.), Enes b. Malik (r.a.) gibi adalet ve zabtla meşhur olsa bile- ver-diği haber temel kurala uygunsa bununla amel edilir, aykırı olduğu takdirde ise o haber, ancak bir zaruret ve rey kapısının kapanması durumunda terk olunabilir.” Pezdevî, açıklamalarına şöyle devam etmektedir:
“Peygamber (s.a.v.) Efendimizin hadisini ezber-lemek çok önemlidir. Ancak ilk dönemlerde hadisi ma-nasıyla rivayet yaygındı. Ravi, hadisin manasını kav-ramakta yetersiz olduğunda o rivayete kendisinden bir şey katmadığından emin olunamıyordu. Böylece hadise temel kuralda bulunmayan fazladan bir şüphe dahil oluyordu. Temel kural ise böyle bir şüphe olmadığı için onun illeti konusunda ihtiyatlı olmaya gerek yoktu. Biz burada “yetersizlik” derken bununla hadisin ihtiva ettiği fıkhı anlama açısından bir yetersizlikten sözediyoruz. Ravileri küçümseme ve önemsememe gibi bir hareket-ten Yüce Allah’a sığınırız.”1002

Öte yandan hadisin isnadında bulunması mümkün olan başka illetler de söz konusudur. Dolayısıyla bu illetleri taşıyan hadislerin gereğine göre amel olunmaz. O halde hadis, Ebû Hanîfe (r.a.) mezhebinde fıkıh bil-ginlerinin büyük bir kısmının ve özellikle mevcut dört mezhep imamının koymuş olduğu kaidelere göre hü-küm kaynaklarından birisidir. Şimdi Ebû Hanîfe (r.a.)’e göre rey kavramının ne anlama geldiğini ele alabiliriz.
İslâm’ın insanlara dinleri ve dünyalarını düzelte-cek kuralları göstermek için geldiği kanaatinde olan Ebû Hanîfe (r.a.)’e göre onun bütün hükümleri -ister kavrayalım, isterse kavramayalım- maslahatı hedefle-mektedir. Ebû Hanîfe (r.a.) -kendisinin de belirttiği üzere- kıyasa o konuda herhangi bir nas bulunmadığın-da başvurur.
Ebû Hanîfe (r.a.)’e göre dinî naslar, illeti bilinen ve bilinmeyen şeklinde ikiye ayrılır. Taabbudî olup, illeti aklen anlaşılamayan nasların üzerine kıyas yapıl-maz. Aynı şekilde eğer hüküm kıyasa aykırı olarak gelmişse bunun üzerine de kıyas yapılamaz.1003
Hükümlerin getirilmesine sebep olan nitelikler, il-leti aklen kavranabilen hükümlerde araştırılır. Ebû Hanîfe (r.a.)’in maksatlarını anlamaya çalıştığı, illetleri hakkında kafa yorduğu ve hükümlerin getirilmesine yol açan sebep ve gayeler hakkında yürüdüğü hükümler bu tür hükümlerdir.1004 Ebû Hanîfe (r.a.)’e göre kıyas ve rey asıl1005 ve fer’in1006 aynı illette1007 ortak olması esasına dayalıdır. Hüküm asılda sabittir. Fer’ mevcut illet birliğinden dolayı aynı hükmü alır. Burada sözünü ettiğimiz illetin birtakım şartları, vasıfları, manileri ve
kendilerini zedeleyen sakatlıkları bulunmaktadır. Bütün bunlar hüküm çıkarırken Ebû Hanîfe (r.a.)’in zihninde mevcuttu. Daha sonra mezheb âlimleri bunları kitaplara geçirdiler. Böylece söz konusu kurallar, üzerinde ittifak edilen kaideler haline geldi. Bu tip kurallar, Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezhebinde de mevcuttur.