I. ELEŞTİRİLERİN MAHİYETİ

I. ELEŞTİRİLERİN MAHİYETİ

İbn Ebû Şeybe Musannef’ isimli eserinde Ebû Hanîfe (r.a.)’e birçok tenkidler yöneltmiş ve onun gö-rüşleriyle çelişen haber ve hadislerin dörtyüzseksenbeşe ulaştığını ifade etmişir. Ebû Hanîfe (r.a.)’in görüşleriyle çelişen bu hadisleri inceledik ve onları altı başlık altın-da toplamanın uygun olduğunu gördük. Bunları sebep-lerini de dikkate alarak şu şekilde sıralamak mümkün-dür:

1- İbn Ebû Şeybe’nin isnadının zayıflığından kay-naklanan,
2- Sahabelerin ihtilaflarından kaynaklanan,
3- Hadisi anlamada ictihad ve ihtilaftan kaynak-lanan,
4- Kamu maslahatı değerlendirmesinin veya te’vil yapmanın mümkün olmasından kaynaklanan,
5- Ebû Hanîfe (r.a.)’in bir hadisi kabulünde koş-muş olduğu şartlardan kaynaklanan,
6- Ebû Hanîfe (r.a.)’in mezhebinde mevcut olma-yan ve ondan zayıf bir isnatla İbn Ebû Şeybe’ye nakle-dilmiş olan ya da nakledenin hüküm verirken öyle zan-nettiği veya iyice düşünmeden hüküm verme durumuna düştüğü hadisler.
Bu altı kısımdan herbiri için bir veya iki örnek vermekle yetineceğiz. Çünkü İbn Ebû Şeybe’nin bu konuda ileri sürdüğü hadisler çoktur. Bunların herbirine
teker teker cevap vermek ciltler dolusu eser gerektirir. İstifadenin tam olması maksadıyla cevapları her kısmın sonunda kısaca vermeye çalışacağız.

A.İBN EBÛ ŞEYBE’NİN İSNADININ ZAYIFLIĞINDAN KAYNAKLANANLAR
Buna örnek olarak İbn Ebû Şeybe’nin Ya’lâ- el-Eclah isnadıyla Atâ’nın şu haberini verebiliriz: Atâ di-yor ki: İbn Ömer (r.a.) ve İbn Zübeyr (r.a.)’i sabah na-mazından önce Beytullah’ı tavaf ederlerken gördüm. Tavaftan sonra güneş henüz doğmamış iken iki rekat namaz kıldılar. İbn Ebû Şeybe bu hadise rağmen Ebû Hanîfe (r.a.)’in “Tavaf eden kimse güneş batarken ya da doğarken namaz kılabilir. Bu vakitte namaz kılmak mümkündür.”1 dediğini hatırlatmaktadır.
Bu haber ve Ebû Hanîfe (r.a.)’in bu konudaki gö-rüşü üzerine değerlendirmemizi belirtmeden önce Ebû Hanîfe (r.a.)’in bu rivayet ve bu lafız hakkındaki görü-şünün rivayet edilen habere muhalif olmadığını ifade etmeliyiz. Fakat her halde doğrusu Ebû Hanîfe (r.a.)’in “Tavaf eden kimse güneş batıncaya ya da doğuncaya kadar namaz kılamaz.” dediğidir. Ebû Hanîfe (r.a.)’in konuyla ilgili görüşü budur.2

Ebû Hanîfe (r.a.)’in görüşü, doğru olan görüştür. İbn Ebû Şeybe’nin rivayetinin isnadı ise zayıftır. Bu rivayet, delil olamayacağı gibi, âlimlerin çoğunluğunun kullandığı bir delildir. Bu sebeple Ebû Hanîfe (r.a.)’in deliline karşı da söz konusu hadis muarız olamaz. Çün-
kü âlimlerin dayandıkları delil, meşhur olan şu hadistir: Sabah namazından sonra güneş doğuncaya dek, ikindi namazından sonra batıncaya kadar hiçbir namaz kılı-namaz.3 İbn Ebû Şeybe’nin bu zayıf isnadla rivayet ettiği haberi, âlimlerin çoğunluğunun esas aldığı söz konusu sahih hadise tercih edeceğini zannetmiyoruz. Ayrıca bunu İbn Ebû Şeybe’nin bizzat kendisi de sahih bir isnadla rivayet etmiştir. Dolayısıyla onun zayıf is-nadla rivayet ettiği hadisle Ebû Hanîfe (r.a.)’in görüşü-nü eleştirmesi hiç kuşkusuz hatadır.

B. SAHÂBE İHTİLAFINDAN KAYNAKLA-NANLAR
İbn Ebû Şeybe, İbn Uyeyne-Amr isnadıyla Câbir (r.a.)’in şöyle anlattığını rivayet etmiştir: “Adamın biri-si kölesini müdebber4 yaptı. Bu kölenin efendisinin söz konusu köleden başka herhangi bir malı yoktu. Pey-gamber (s.a.v.) Efendimiz bu köleyi sattı ve en-Nehhâm ise onu kıptî bir köle olarak satın aldı.” Bu köle İbnü’z-Zübeyr döneminin ilk yıllarında vefat etti.5 İbn Ebû Şeybe Ebû Hanîfe (r.a.)’in “müdebber köle satılmaz.” diyerek bu hadise muhalefet ettiğini ileri sürmüştür.
Ancak Ebû Hanîfe (r.a.) burada söz konusu hadi-se kendi re’yini esas alarak muhalefet etmemiştir. Orta-da bir nas varken herhangi bir re’y ileri sürmek nasıl mümkün olur? Ebû Hanîfe (r.a.)’in bütün yaptığı, delile daha geniş bir perspektiften bakmaktır. Muhaddis sade-ce rivayet ettiği hadisi bilir. Onun bilgisi konuyla ilgili bütün rivayetleri kapsamayabilir.
Ebû Hanîfe (r.a.) ise müdebber kölenin satılması-nın hükmü konusunda sahabilerin ihtilaf halinde olduk-larını görmüştür. Ayrıca İbn Ebû Şeybe’nin söz konusu rivayeti yanında Peygamber (s.a.v.) Efendimizin “Mü-debber köle satılmaz.”6 dediği de rivayet edilmiştir. Ebû Hanîfe (r.a.) herhangi bir müctehidin yaptığı gibi bu zahirî çelişkiyi tespit etmiş ve müdebber kölenin satımının hadise göre câiz olmadığını, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin uygulamasının ise hadiste geçen o şahsa mahsus özel şartlar gereği olduğunu, söz konusu şahsın o köleden başka herhangi bir malının olmadığını görmüştür. Üstelik bu yaklaşım İbn Ebû Şeybe’nin re’yi veya ictihadı da değildir. Müdebber kölenin satışını haram kılan bu hadisi delil olarak alan sadece kendisi de değildir.

Nitekim Hz. Ömer (r.a.)’in de müdebber köleyi azad ettiği ve onu mirasçılarına vermediği rivayet edil-miştir.
C. HADİSİN ANLAŞILMASINDAKİ İHTİLAFTAN KAYNAKLANANLAR
Bu tür ihtilaf, gerçekten çok olup muhaddislerle fıkıh bilginleri arasında bilfiil yaşanan bir durumdur. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere muhaddis, ilgili konuda gelen başka rivayetlere bakmaksızın sadece önündeki hadisi değerlendirir. Buna örnek olarak İbn Ebû Şeybe’nin Huşeym- Eyyûb- Ebu’l-A‘lâ- Katâde- Enes (r.a.) isnadıyla rivayet ettiği Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Kim bir namazı kılmayı unuttuğu ya da uyu-
duğu için geçirirse bunun telafisi, hatırladığında o na-mazı kılmaktan ibarettir.7 şeklindeki hadisini verebili-riz.

İbn Ebû Şeybe daha sonra bu hadisi destekleyici birçok rivayet nakletmiş ve Ebû Hanîfe (r.a.)’in, “Kişi uyandığında güneş doğarken veya batarken kılmış ol-duğu namaz kendisine yeterli olmaz.”8 sözüyle bunlara muhalefet ettiğini ileri sürmüştür.
Ebû Hanîfe (r.a.) bu hadisi bilmektedir.9 Ayrıca hadis Müslim10, Ebû Dâvud11, Tirmizî12, Nesâî13, İbn Mâce14, Ahmed b. Hanbel15, Taberânî16, Abdur-rezzak b. Hemmam17 ve İbn Huzeyme18 (rh.a.e.) tara-fından da rivayet edilmiştir.
O halde Ebû Hanîfe (r.a.)’in hadise neden muha-lefet ettiğini açıklamak için aşağıdaki iki hususu ifade etmek gerekir.

1- Ebû Hanîfe (r.a.)’e yöneltilen bu suçlama ye-rinde değildir. Ebû Hanîfe (r.a.), “Bir müslüman güneş doğarken namaz kılarsa bu kafi gelmez, ama güneş batarken kerahetle caiz olur.” demektedir.19
2- Ebû Hanîfe (r.a.) hadise muhalefet etmemiştir. Onun bütün yaptığı bir hadisle amel edip diğerini ihmal etmemek için ilgili hadisi başka bir hadisle tahsis et-mekten ibarettir. Bu konuda Ebû Hanîfe (r.a.)’e göre sahih olan Namaz kılmak için güneşin doğmasını ve batmasını araştırmayın hadisini de dikkate almak ge-rekmektedir. Bu hadis gerçekten sahih bir hadis olup
Müslim20, Ahmed b. Hanbel21 ve Nesâî22 tarafından da rivayet edilmiştir.
Güneşin batması anında namaz kılma meselesin-de Ebû Hanife (r.a.) bunun caiz olduğunu söylemiştir. Çünkü bu konuda Hz. Ali (r.a.)’in güneş batı ufkunda bütünüyle kaybolmadan önce namaz kıldığına dair bir haber bulunmaktadır. Ayrıca bu konuda rivayet edilen Kim güneş batmadan önce bir rekat namaz kılabilirse o günün ikindi namazını idrak etmiş demektir, hadisin başka bir rivayeti şöyledir: Her kim güneş doğmadan sabah namazının bir rekatına yetişirse sabah namazına yetişmiş ve her kim de güneş batmadan ikindinin bir rekatına yetişirse ikindi namazına yetişmiş demektir, hadisleri de Müslim23, Malik24, Şafiî25, Abdurreezzak b. Hemmam26 ve Ebû Avâne27 (rh.a.e.)’nin eserlerin-de yer almaktadır. Bu son rivayet önceki hadisi tahsis eder. Buradan hareketle Ebû Hanîfe (r.a.) güneşin doğ-duğu esnada namaz kılmayı, o vakitte namaz kılmanın yasaklığı dolayısıyla caiz görmemiştir. Çünkü namazın vakti çıkmış ve namaz artık kaza edilecek namazlar grubuna girmiştir. Kaza ise ancak kerahet olmayan bir vakitte yapılabilir. Öte yandan İbn Ebû Şeybe’nin riva-yet ettiği hadis, onun lafızlarından daha sahih olan baş-ka lafızlarla da rivayet edilmiştir. Buna göre Peygamber (s.a.v.) Efendimiz uykudan uyandığında güneş doğmuş-tu. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Burası öyle bir yer ki burada yanımıza şeytan geldi, buyurmuştur.28 Bu hadisi Buhârî29, Müslim30, Ahmed b. Hanbel31 ve Ta-berânî32 (rh.a.e.) rivayet etmişlerdir.
Bu karışıklıkların izalesinden sonra müctehid olan fakihin, sünneti her yönüyle ve teşrî‘i bütün mak-sad-larıyla kavradığını görüyoruz. Müctehid hâss olan bir lafzı âmma, mutlakı mukayyede nasıl hamledeceği-ni, Resulul-lah (s.a.v.)’den sahih olarak kendisine ula-şan hiçbir hadisi ihmal etmeksizin rivayetleri birbiriyle ne şekilde uzaklaştıracağını bilen kimsedir.

D.HADİSİN GÜNÜN ŞARTLARINA GÖRE YORUMUNDAN KAYNAKLANANLAR
Bilindiği üzere fıkıh bilgini hadisin ruhunu ve sünnetin maksadını herkesten daha iyi bilen bir kişidir. Nitekim bu hususu daha önce Süfyan’ın “Ey fıkıh bil-ginleri topluluğu! Sizler doktorsunuz, bizler ise eczacı-yız.” şeklindeki sözünü aktarırken görmüştük.
İbn Ebû Şeybe, Veki’- Hişam ed-Destuvâî- Katâde- Ebû Hassan isnadıyla nakline göre İbn Abbas (r.a.) “Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hacda kurbanlık devesinin hörgücünü sağ tarafından bıçakla keserek kanattı ve sonra çıkan kanı eliyle sildi.”33 dediğini ri-vayet etmiştir. İbn Ebû Şeybe daha sonra Peygamber (s.a.v.) Efendimizin hac günü kurbanlık develeri hör-güçlerinden kanattığını ifade eden hadisler zikretmiş Ebû Hanîfe (r.a.)’in “İş’âr (kurbanlık devenin hörgücü-nü bıçakla kesip kanatmak) müsledir.”34 görüşüyle bunlara muhalefet ettiğini ileri sürmüştür.
Ancak İbn Ebû Şeybe her zaman yaptığı gibi Ebû Hanîfe (r.a.)’in bakış açısını ve bu konudaki ictihadını zikretmemiştir. Ebû Hanîfe (r.a.)’in maksadı Hz. Pey-gamber (s.a.v.)’in yaptığının müsle olduğunu söylemek değil, kendi zamanında insanların yaptıklarının müsle olduğunu vurgulamaktır. Eğer insanlar, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin yaptığı gibi yapsalar yani kurbanlık devenin kulağına küçük bir çizik atsalar bu müsle ol-mazdı. Ama onlar, hayvanların kulaklarını derin bir şekilde yarıyorlardı ki bu da müsledir. Bundan dolayı Ebû Hanîfe (r.a.) seddu’z-zerîa35 kabilinden olmak üzere bu fiili mekruh görmüştür. Ebû Hanîfe (r.a.)’in bu ictihadı Hz. Ömer (r.a.)’in içki içme cezası konusundaki uygulamasına benzemektedir. Hz. Ömer (r.a.), insanla-rın içki içmeye cüret ettiklerini görünce Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ve Hz. Ebu Bekir (r.a.)’in içki içmeye kırk sopa uygulamasına karşılık kendisi seddu’z-zerîa kabi-linden olmak üzere söz konusu cezayı seksene çıkar-mıştır. Hz. Ömer (r.a.) boşanma meselesiyle daha başka birçok meselede seddu’z-zerîa ilkesinden hareket ede-rek başka uygulamalar da yapmış ancak bunlarla İslâm hukukunun dışına çıkmamıştır. Onun bütün yaptığı, özünde muhalefet etmemek kaydıyla Kitap ve sünnetin çerçevesinde kalarak teşriîn ruhuna göre hareket etmek-tir.

E. EBÛ HANÎFE (R.A.)’İN HADİSİ KABUL-LE İLGİLİ ÖZEL ŞARTLARINDAN KAYNAKLA-NANLAR
Ebû Hanîfe (r.a.)’in herhangi bir hadisi almak için ileri sürmüş olduğu şartların neler olduğu ileride gele-cektir. Bazıları bir hadisin isnadı sahih olduğu takdirde onu delil olarak almanın gerekli olduğunu zannederler. Fakat yetkin muhaddisler nezdinde kaide, herhangi bir hadisin isnadının sahih olmasının metninin alınmasını gerekli kılmadığı, isnadın zayıf olmasının ise metninin de zayıf olmasını gerektirmediği şeklindedir. Tir-mizî’nin de ifade ettiği gibi alimler isnadı sahih olduğu halde bazen bir hadisle amel etmeyebilirler. Bazen de isnadı zayıf olan hadisle de amel edebilirler.
Birinciye örnek olarak, Peygamber (s.a.v.) Efen-dimizin herhangi bir korku veya yolculuk durumu ol-maksızın dört namazı36 bir arada cem ederek kıldığına dair rivayet edilen hadisi vermek mümkündür. Ancak bilginler, ravinin vehmetmiş37 olma ihtimaline dayana-rak bu hadisle amel etmemişler ve delil olarak, hadisin İslâm’ın temel kaidelerine aykırı olmasını göstermişler-dir.
İkinciye örnek ise; Katil mirasçı olamaz hadisidir. Bu hadis, -Tirmizî’nin ifade ettiği üzere- tamamı zayıf olan birçok yoldan rivayet edilmiştir. Fakat buna rağ-men bütün fıkıh bilginleri bu hadisle amel etmişlerdir.

Ebû Hanîfe (r.a.) de böyledir. Herhangi bir hadi-sin başkaları nezdinde sahih olmasına karşılık ravinin yanılmış olması düşüncesiyle hadisi reddedebilir. Bu-nun sebebi, ravinin getirdiği hükümler ve akla verdiği değerle temayüz etmiş olan dinin temel kaidelerine
muhalif rivayette bulunmasıdır. Bu kabilden bir hadis geldiğinde mutlaka ravinin vehmetmiş veya hata etmiş olması gerekir. Hata ve vehim insanoğluna musallat olan bir sakatlıktır. Böylesi bir hastalıktan peygamber-ler (a.s.) hariç hiç kimse kurtulabilmiş değildir.
Buna örnek olarak İbn Ebû Şeybe’nin Ebû Nü-meyr- Ebû Üsame- Abdullah b. Ömer- Nafî-İbn Ömer (r.a.) isnadıyla “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in (savaştan sonra) atlara iki hisse, ona binen süvariye bir hisse ver-diği”38 yolundaki hadisini vermek mümkündür.
Hadisin esas rivayeti bu şekildedir. Ancak mu-had-disler hadisi tefsiri olan lafızlarla rivayet etmişler-dir. Ebû Hanîfe (r.a.)’e göre ise bu lafızlar, ravinin ha-disi yanlış okumasından kaynaklanmaktadır.

İbn Ebû Şeybe ve başkaları bu hadisi şu lafızlarla rivayet etmişlerdir:
Hafs b. Gıyâs- Haccac- Mekhûl isnadıyla nakle-dildiğine göre Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ikisi ata, birisi süvariye olmak üzere atlı savaşçıya üç hisse ver-miştir.”39
Ebû Halid- Üsame b. Zeyd ve Mekhûl isnadıyla nakledildiğine göre “Peygamber (s.a.v.) Hayber günü ata iki, üzerine binen süvariye bir hisse tahsis etmiş-tir.”40
Ebû Hâlid- Yahya b. Sa‘îd-Salih b. Keysan isna-dıyla nakledildiğine göre “Hz. Peygamber (s.a.v.) Hay-
ber günü her ata iki hisse vermek kaydıyla ikiyüz ata hisse tahsis etmiştir.”41
İbn Fudayl- Haccac- Ebû Salih- İbn Abbas (r.a.) isnadıyla rivayet edildiğine göre “Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir hisse binene, iki hisse ata olmak üzere atlı savaşçıya üç hisse vermiştir. ”

İbn Ebû Şeybe Ebû Hanîfe (r.a.)’in “ata bir süva-riye de bir olmak üzere atlı savaşçıya iki hisse verilece-ği” görüşüyle söz konusu hadislere muhalefet ettiğini ileri sürmüştür.42
Ebû Hanîfe (r.a.) hadisi reddetmektedir şeklindeki bu çok yanlış iddia tehlikeli bir ifade olup, böyle bir söz ancak bir cahilin ya da art niyetli bir kimsenin ağzından çıkabilir. Bizler bilginlere güvendiğimize göre “Bu ona göre sahih değildir.” demek durumundayız.
Bu, Ebû Hanîfe (r.a.)’e göre ravisinin yanılması sebebiyle sahih bir hadis değildir. Ravilerin üzerinde ittifak ettikleri lafza göre Peygamber (s.a.v.) Efendimiz süvariye bir, ata iki hisse tahsis etmiştir. Ebû Hanîfe (r.a.)’e göre ravi hadisi hatalı okuyarak yanılmış ve bu nedenle süvariye bir, ata iki hisse tahsis edildiğini söy-lemiştir. Ebû Hanîfe (r.a.) ise şöyle demiştir: Bir hay-vana bir müslü-mandan daha fazla hisse tahsis oluna-maz. Bunun yanında -daha önce gördüğümüz üzere- hadis birçok yoldan mürsel olarak rivayet edilmiştir. Hadisin İbn Abbas (r.a.) isnadında gelecek Ebû Hanîfe (r.a.), yanılmayı isnadda yer alan Ebû Salih’e, ızdıra-
bı43 Mekhûl’e nispet etmiştir. Ebû Hanîfe (r.a.)’in bu hadise muhalefet etmesinin sebebi, söz konusu rivaye-tin Ebû Hanîfe (r.a.)’e göre insanları hatadan koruyan temel olan kaidelere aykırı olmasıdır. Nitekim İmam Şafiî (r.a.) “İnsanlar, fıkıhta Ebû Hanîfe (r.a.)’e muh-taçdır.” demekten kendini alamadığı gibi İmam Malik (r.a.) de Ebû Hanîfe (r.a.) ile görüştükten sonra şu tespi-ti yapmakta tereddüt göstermemiştir: “Öyle bir adamla bir araya geldim ki sana şu sütunun altın olduğunu id-dia etse mutlaka bunu delil getirip ispat edebilir. ”
Gerçekten de Ebû Hanîfe (r.a.)’in muhaddisler ta-rafından reddetmekle suçlandığı hadislerin büyük bir kısmı bu kabildendir. Kaldı ki onlar da isnadında ya da metninde illet olduğu gerekçesiyle birçok hadisleri ka-bul etmemişlerdir. Nitekim İmam Malik (r.a.), Ahmed b. Hanbel, Sevrî, Evzaî, İmam Şafiî (rh.a.e.) ve diğer bütün alimler böyle yapmışlardır. Çünkü mahiyetinde ihtilaf etmiş olmakla birlikte birtakım kaideler koymak gerektiği hususunda bütün bilginler ittifak etmişlerdir. Koydukları bu kaidelere muhalif bir hadis geldiğinde onun illetli olduğunu söyleyerek o hadisi kabul edeme-yeceklerini belirtmişlerdir. Sadece hadisteki illeti beyan etmekle kalmamışlar, ellerinde olan hadisin kuvvetini veya gereğince amel ettikleri temel kuralın kuvvetini de açıklamışlardır.

Bu mesele son asırlarda özellikle de bu eserler yerleşip şöhret bulduktan ve her âlim kendi mezhebine dair eserlere muttali olduktan sonra zuhur etmiştir.
Böylece o meseleler, hadis ilmine yeni başlayan talebe-nin öğrenmiş olduğu doğruluğu peşinen kabul edilen önemli ve genel ilkeler haline gelmiştir.
Taassubun sebep olduğu bu sesler işaret ettiğimiz bu dönemden sonra yok olmuştur. Bu da ancak ortaya çıkması ve onun sesinin bütün sesleri bastırması netice-sinde meydana gelmiştir.
Günümüze gelince; söz konusu sesler, ilmî anla-yışa dayanmaksızın ilmin sesine kulak vermeksizin ve söz konusu eserlere bakmadan yeniden ithamlarını ulu ortaya sıralamaya başlamıştır. Söz konusu ithamlar aslında gizli eller vasıtasıyla ortaya atılmış suçlamalar-dır. Onların bütün istediği müslümanlar arasındaki ihti-lafın, -özellikle de ilmî ortamlarda- sürüp gitmesidir. Böylece müslümanlar aynı görüşler etrafında birleşe-mesin. Onları bu yola sevkeden ya cehalet ya da top-lumda şöhret olma arzusudur. Bunlar, “muhalif ol ki tanınasın” kaidesince zannediyorlar ki toplum içinde filancaya dil uzatmadıkları veya filanca kişi hakkında konuşmadıkları takdirde gündeme gelemezler. Fakat gerçeğin sesi daima böylesi sesleri bastırır ve nihayet doğru olan ne ise o kalır. İslâm toplumu içerisinde belli bir zümre hak üzere olmaya hep devam edecektir. Kı-yamete kadar bunlara muhalefet edenlerin hareketleri onlara zarar vermeyecek ve onlar hep bu hal üzere ka-lacaklardır.
İşte bunların içyüzleri ortaya çıkınca geri adım atmaya başladılar. Onlar yaptıklarıyla hem kendilerine,
hem de mensup oldukları İslâm toplumuna zarar ver-mişlerdir. Ancak bundan sonra onlara hiç kimse iltifat etmeyecektir.

F.YANLIŞLIKLA EBÛ HANÎFE (R.A.)’E NİS-PETTEN KAYNAKLANANLAR
Bu gruba giren hadisler, İbn Ebû Şeybe’nin Mu-sannef’ isimli eserinde gerçekten çoktur. İbn Ebû Şey-be, Ebû Hanîfe (r.a.)’i mezhebinde var olduğu iddiasıy-la bazı meselelerden dolayı tenkid etmiştir. Oysa hanefi kitaplarına başvurduğumuzda bunlara dair hiçbir iz bulamıyoruz.
Buna örnek olarak İbn Ebû Şeybe’nin, Abbad b. Husayn- Şa’bî isnadıyla Numan b. Beşir (r.a.)’den riva-yet ettiği şu haberi verebiliriz: Babam bana bir bağışta bulundu. Annem Amra bnt. Ravaha, babama “Peygam-ber (s.a.v.) Efendimizin onayını almadıkça ben buna razı olmam.” dedi. Babam Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gitti. Ona “Ben Amra’nın oğluna bir bağışta bulundum. O da senin onayını almamı istedi.” dedi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Bütün çocuklarına bu bağışının aynı-sını yaptın mı? diye sorunca Babam; “Hayır” dedi. Bu-nun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) Allah’tan korkunuz ve evlatlarınız arasında adil olunuz buyurdu.44 İbn Ebû Şeybe bu rivayeti başka bir isnadla daha aktarmış sonra da Ebû Hanîfe (r.a.)’in “Bunda herhangi bir sakınca yoktur.” dediğini naklederek onu eleştirmiştir.
Hanefî kitaplarına başvuran kimse İbn Ebû Şey-be’-nin iddiasının tam aksini görecektir. Hatta hanefî mezhebi, babanın evlatları arasında adil davranmasının şart olduğunu, çocukları hakkında Allah (c.c.)’den korkması gerektiğini ifade etmiş ve tam da bu hadisi delil getirmiştir.45
Âlimlerin ittifakla istisna ettikleri üzere çocuklar-dan birisinin zayıf veya fakir olması veya bunun dışın-da başka mazeret sahibi olması gibi durumlar bunun dışındadır. Fakat (bu durumlarda bile) baba diğer ço-cuklarından izin ister. Onların hoşgörüsüne başvurur. Onlar da kardeşlerinin zor durumda olduğunu bildikleri için gönül hoşluğuyla buna izin verirler.46
Netice olarak İbn Ebû Şeybe’nin yöneltmiş oldu-ğu tenkidler açıkladığımız bu çerçevenin dışına çıkma-maktadır. İbn Ebû Şeybe’nin naklettiği hadisler ve ha-berler geneli itibariyle özetleyerek ortaya koymuş oldu-ğumuz yüzyirmibeş başlık altına girmektedir. Şimdi bu özeti vermeye çalışalım.